Bir Kaynak Ummu'l Kitab

Bir Proto-Alevi Kaynağı Ummü’l Kitâb

Umml-kitab.jpgDemos Yayınları, İstanbul, 2009

DEMOS YAYINEVİ, (Zeynel Atalay, yayınevi sahibi)

Divanyolu Cad. Çevik İş Hanı No: 54/211, Eminönü, İstanbul

Tel. 0212 526 60 28

ÖNSÖZ

 

Aleviliğin ilk yazılı kaynak kitaplarından olan Ummü’l-Kitâb, beşinci imâm Muhammed Bâkır’ın (676-733/4), öğrenci ve müritleriyle soru-yanıt yöntemiyle yaptığı konuşmaları, bâtıni bağlamda dinsel-inançsal görüşlerini içermektedir. İmâm Bâkır’ın okul öğretmeni Abdullah İbn Saba dahil olmak üzere İmâmın döneminde yaşamış Muhammed-Ali’nin birkaç sahabisiyle birlikte yaklaşık on tarihsel kişiliğin adı geçmektedir.  Soru ve yanıtlardan birkaç örnek vermek yerinde olacaktır:

“Kur’an nedir? (Soru 12 [251])”, “Kur’an ayetleri hangi şehirlerde inmiştir? Konuyla ilgili bâtıni yorum nedir?” (Soru 28 [355])”:

İmam Bâkır’ın   Kur’an’a ilişkin verdiği bilgiler ve tanımlamalar Ortodoks İslamın inanç anlayışına ve bu kanaldan öğrendiğimiz Kur’an hakkındaki tüm bilgilere tamamıyla aykırıdır. Bu durum, bize doğru olarak geldiği iddia edilen İslam’ın kutsal Kitâbına ilişkin  tarihsel bilgilerin sorgulanması gerektiğini açıkça göstermektedir. İşte Kur’an surelerinin nerelerde indiğine dair verilen bilgi:

“...İlim sahibi Bakır –Onun selâmı üzerimize olsun- şöyle dedi: ‘Birincisi el-Hamd (suresi) Mekke’de indi. El-Bakara suresi de Mekke’de indi. Al-i İmran Medine’de indi. En-Nisa suresi Basra’da indi. El-Maide suresi Şam’da, el-En’am suresi Beytü’l-Mukaddes’te, el-A’raf suresi Yemen ve Yesrib’de, el-Enfal suresi de Kufe’de indi. [356] Yüz beş sure de dünyanın her tarafında indi...”

Yine yanıtlarda açıkça görüldüğü gibi Kur’an ruhsal bir kişilik olarak anılıyor ve bu kişiliği hayat veren de Selmân’dır, o Kur’an’ı temsil etmektedir. Kısacası Kur’an Selman-ı Farisî, Selman da Kur’an’dır. Bundan nesnel bağlamda; ‘Kur’an’ı Muhammed’e öğreten-açıklayan ve hatta indiren Selman’ın kendisidir’ anlamı çıkarılması olası görülse de, kitaba göre Selman Cebrail’in  görünüm alanına çıkmış (forme épiphanique) yeryüzü insanı biçimidir. Yine Selman öyle sunuluyor ki, Tanrı’nın görünüm alanında bir parçası, yani sesi ve dolayısıyla Kur’an olarak nesnelleştiriliyor.

“Yaratıcı Tanrı yerde midir yoksa gökte midir? Erdemleri ve nitelikleri nelerdir? Nereden zuhur etti ve ortaya çıktı? Neyi yarattı?” (Soru 3 [77] )

“ Sonra Bâkıru’l-ilm –O’nun selâmı üzerimize olsun-, bir levhaya yazdı ve onu Câbir’e verdi. Önce şöyle yazdı: [81] ‘Tanrımız ve yaratıcımız hem göktedir, hem de yerde. Yani hem yukarıdaki divânlarda,  göksel saraylarda ve hem de zamanın imamları ile inananların örtüsü (hicâb) olan küçük âlemdedir (alem-i sagir, microcosmos: insan). Yer, gök ve hiçbir yaratığın henüz olmadığı ilk başta, gökkuşağı misali beş renkli beş kadim nur vardı. Bunların ışınlarından güneşe benzeyen bir hava meydana geldi. Şimdi gök ve yer olan şey, o hoş havaydı. Bu beş nur, o havanın üzerinde durdular [82] ve onların arasından nurânî bir şahıs olarak yüce sonların sonu (gâyetu’l-gâyât) nuru ortaya çıkınca, bu beş renk onun işitme, görme, koku alma, tat alma ve konuşma organları (cevârih) oldular. Beşeriyette, yani insanlık aleminde Muhammed, Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin adıyla anılan kişiler bu beş nurdur… Bunlar hiçbir şeyden meydana gelmedi, yaratılmadılar. [83] Bu beş nur, bu tanrısal taht üzerinde, inananların başında dönüp dolaşmaktadır. Ortada oturan bilinçli/konuşan ruh (rûh-ı nâtıka) da, gerçek Tanrı’nın ta kendisi olup yaratılışı o yapmış ve yücelerin en yücesinden alçakların en alçağına kadar her isim ve cisimle ortaya çıkmıştır (zuhur etmiştir). Ey Câbir, yüce Tanrı, bu konuşan tanrısal ruhtur. Nurâniyette güneştir; ruhâniyette ise onun adı nâtıka, yani konuşandır; bilinçtir, akıldır.”

“Tanrının ne nitelikleri ne de sıfatları olduğunu ileri sürerek sapmış olan değişik insanların açıklamaları ne anlama geliyor?” (Soru 4 [92 ])

“...Bütün inananlar ile Müslümanlardan uzak olsun. Ey Câbir! inanmayanlar içinTanrı uzak ve güçtür. İnananlar için ise yakın ve kolaydır. Çünkü inananlar varlığa, kâfirler/inançsızlar ise yokluğa tanıklık ediyorlar. Yokluğa hangi yönden taparsan kabul edilmez ve yoklukta hiçbir ibadet kabul görmez. Yüce Tanrı’nın buyurduğu gibi, ‘Kâfirlerin tövbeleri kabul [95] edilmez’. Ey Câbir, bizim yoklukta yerimiz yoktur ve açıklamasını yaptığımız Tanrı’dan başkasını görmüyoruz. Çünkü yüce Tanrı, ulûhiyette bu ruhtur, nurâniyette ise güneştir. Çünkü o, Tanrı’dandır. İnananların beyni olan bu tanrısal tahta kadar divândan divâna ve nurdan nura bir ip ve bir yol gibi bağlanmıştır...”

Burada “yokluğa tanıklık eden inançsızlar”, müslüman olup da inanmıyan, inancı olmayan anlamındadır. Birçok yerde geçtiği gibi Bâkır’ın inanan (mümin) ile müslümanı ve inanç (imân) ile İslam’ı (dini) kesilikle birbirinden ayırdığını görüyoruz. Kitapta Bâkır’ın belirttiği ve Aleviliğin tüm kollarında bir ilke olarak, velayet (velilik), inanç koşullarının hepsinin önünde gelir. Böylece, gerçek İmân, doğrudan Ali soylu İmâm’ların velayeti ile ilgilidir; yani İmâm’a olan inançtan doğar. Açıkçası Bâkır’a göre İmân, İslâmdan bir farklılık olarak, zamanın İmâm’ına tam itaat ve ona inançla bağlanmaktır. Ayrıca burada görülüyor ki, İmam Bâkır Tanrı’nın görünmezliğini kabul etmiyor, görünmezlikle “yokluğu” eşit görüyor. Bu, ‘Tanrının insanda; insanı-ı kâmilde, zamanın İmam’ında/Veli’sinde görünüm alanına çıktığı (zuhuru, manifestation)’ inancının ifadesidir. Görüldüğü üzere Muhammed Peygamber’in dördüncü kuşak torunu İmam Bâkır,  sadece birkaç kısa paragrafını verdiğimiz  yanıtlarında  Bâtıni İslâmın (Aleviliğin) Tanrı inanç ve anlayışını sergilemektedir.

Soruların yanıtları verilirken sıkça konu tekrarlarıyla birlikte, o günün bilimsel bilgilerinin niteliği ve düzeyi de görülmekte ve bazan çok basit, bazan da anlaşılması güç karmaşıklık gösteren verilerle karşılaşılmaktadır.

Ummü’l-Kitâb’ın daha baştaki tanıtım ve giriş kısımlarından itibaren görüyoruz ki, kitap genelde Cabir bin Abdullah el Ensari’nin anlatılarına dayanmaktadır. İmâm Bâkır’ın yanıtladığı soruların yarısından fazlasını soran da Cabir b. Abdullah’tır. Muhammed Peygamberin en uzun yaşayan sahabilerinden biri olarak tanınan ve çok sayıda hadis nakleden  Cabir b. Abdullah 698 yılında  doksan yaşın üzerinde ölmüştür; o zaman Muhammed Bâkır da yirmi yaşını aşmış bir gençti. İçindeki bilgiler ve olayların neredeyse tamamı Cabir b. Abdullah’ın göztanıklığı ve anlattıklarına dayansa da bunların derlenip kitap haline getirilmesi onun ölümünden sonra, yani Muhammed Bâkır’ın İmâmlığı döneminde (714-733/4) ve onun meclislerinde bulunup İmâm’ı dinlemiş ve sorular sormuş olan kişiler ya da içlerinden biri tarafından gerçekleştirilmiş olması gerektir.

Çok daha sonraki yıllarda İmâm Cafer (ö.765) tarafından, Kitâbı İmâm Bâkır’ın kitaplığından alıp Küfe’ye götürmesi için görevlendirilen Cabir el Cufi’nin, Bâkır’ın denetimi ve diğer sorgucu-katılımcıların gözetiminde kendisinin bizzat yazmış olması da çok mümkündür. Kitâbın başlarında şöyle denilmektedir:

“Bütün kitapların kaynağı olduğu için bu kitâba Ummü’l-kitâb derler. Dünyada bulunan bütün ilimler, bu kitaptan alınmıştır. [5] Bu Kitâbı okuyan kişinin, hiçbir ilme muhtaç olmayacak bir duruma gelmesi nedeniyle ona Ummü’l-kitâb derler”

İçerdiği konular, düşünce ve açıklamalar temel alınarak kitâba, İmâm Bâkır’ın Ummü’l-Kitâb’a ek olarak 11 ad daha vermiş olduğu görülür; demek ki, Kitâb’ın 12 adı bulunmaktadır. Olasıdır ki, onun iyi korunması ve elinde bulunanların takibedilmesinin zorlaşması için de kitap bu kadar farklı ve bu denli fazla isimle anılmakta. Çünkü kitaptaki inançsal bilgilerin neredeyse tamamı yönetimin dini olan ortodoks İslâma (Sünniliğe) aykırıdır.  Ayrıca kitap o dönemin Arap dünyasında ilim olarak bilinen ve nitelenen her türlü bilgiyi içine aldığı iddiasındadır.

Ummü’l-Kitâb’da dört yazılı kaynağın adı geçmekte ve bu kaynaklardan alıntılar yapılmıştır.  Ancak bunların hiçbiri günümüze gelmemiş bulunuyor: İmâm Bâkır’a ait olduğu söylenen Daka’ik sifati’n-nur wa’l-anfus (Nur Sıfatının ve Nefsin  İncelikleri) [4] , yazarı bilinmeyen Kitâb-i ma Ahl-i Bayt (Bizim Ehlibeyt Kitâbımız) [14], İmâm Ali’ye atfedilen Kitâbu’l-İkhbarat (Haberler/Hadisler Kitâbı) [324] ve  yazarı belirsiz Kitâbhayi Nihani (Gizli Kitaplar) [412].

Yaklaşık beş yıldır üzerinde çalıştığımız ve hakkında birkaç makale yazarak tanıttığımız Ummü’l  Kitâb’ın ancak bu yılın başlarında Farsça’dan çevirisi tamamlandı. Kitâbı yayına hazırlarken başına çok geniş bir giriş ve tanıtım bölümü koymak gerekiyordu. Burada Ummü’l Kitâb elyazmalarının bulunuşu, kitap hakkında yazılan  makaleler ve çeşitli yayınlardan sözedildi. Wlademir İvanow’un birkaç nüshayı inceleyerek tamamladığı elyazmasını temel aldık ve onun Fransızca özetini de Türkçe’ye çevirip, yaptığı açıklamaları metin içinde verdiğimiz dipnotlarda  eleştirel gözle irdeledik. Girişte ayrıca Ummü’l Kitâb’ın tarihlemesi konusunda çeşitli yazarların görüşleri, yanılgı ve tutarlılıkları, Kitâba ilişkin düşünceleri belirtildi. Kitâbın biçimsel düzeni ve içeriği hakkında geniş bilgilerle birlikte İmam Bakır’a kimlerin ve hangi soruları sordukları üzerinde duruldu. İmâm Bâkır’ın bilinen kısa yaşamı, İslâm ve İman (inanç), Tanrı anlayışı, Kur’an, Miraç,  hakkındaki zahiri ve bâtıni görüşleri de kısa tanıtım yazıları kapsamında anlatıldı; zaten elyazması eserin tümü onun sözleri, onun düşünce ve bâtıni görüşlerinden oluşturulmuştur.

Kitâbın çevirisi bölümüne geçildiğinde; Elyazması’nın 10.yüzyılda Arapça’dan Farsça’ya çevrilirken eserin tarihi ve tanıtımı, içeriğindeki batıni inanç öğretisi, çocuk imam Bâkır’ın mucizevi söylemleri çerçevesinde bir mizansenle karşılaşıyoruz. Ardından Kitâb’ın, beş tarihsel kişinin sorduğu sorular ve İmam Bâkır’ın vermiş olduğu yanıtların oluşturduğu en geniş bölümü gelmektedir. Girişteki açıklamalarımız dışında, bizim görüş, açıklama ve yorumlarımız çok sayıdaki dipnotlar içinde verilmiştir.

Umuyoruz ki, Türkçe’de ilk kez  yayınlanan “hepsi İmam Bakır’ın sözleri”nden oluşturulmuş  Ummü’l Kitâb, tarihçi, araştırmacı ve Sünni İslâm bilginlerinin de dikkatini çeker ve  İslâm’ın -Ortodoksizme aykırı- bâtıni yorumlarını içeren kitap hakkında  bilimsel tartışmalar açılır.

İsmail Kaygusuz, Küçükçekmece, 2 Temmuz 2009