SÖYLEŞİLERLE ALEVİLİK

İnanç sistemi, edebiyat ve felsefesi, tarihsel gelişim süreci, İslam öncesi ve İslam dışı kaynakları ve bazı ulu bilgeleri

İsmail Kaygusuz

 

ÖNSÖZ YERİNE

1.‘Savaşlı Yıllar I: Son Görgü Cemi’ Söyleşisi

2.Halk Şiiri, Halk Ozanlığı Ve Alevi-Bektaşi Edebiyatı Üzerinde Bir Söyleşi

3.Resmi Çevreler Ve Müttefiklerinin Alevi-Bektaşi Günceli Üzerinde Aykırı Tarihsel Değerlendirmeler Söyleşisi

4.‘Hasan Sabbah Ve Alamut’ Kitabı Üzerinde Söyleşi

5.Alevi Açılımı Ve Çalıştayı Üzerinde Kısa Bir Söyleşi

6.Şemsi Tebrizi’nin Gerçek Kimliği, Mevlâna İlişkisi Ve Ölümü Üzerine Yeni Görüşler Söyleşisi

7.Cemevinin Tarihsel Gerçekliği Üzerinde Bir Söyleşi

8.Onar Köyünün Kurucusu Şeyh Hasan Onar Ve Sekiz Asırlık Büyük Ocak Cemevi Üzerinde Söyleşi

9.Hacı Bektaş Veli, Kutsal Mekânı (Dergâh) Ve Bazı Kavramlar Üzerinde Kısa Bir Söyleşi

10.Onar Köyü’nden Bir Yazar: İsmail Kaygusuz’la Kitapları, Tarihe Bakışı, Oyun Yazarlığı Ve Son Oyunu “Bir Anadolu Evliyası Sultan Onar” Üzerinde Söyleşi

11.Hünkâr Hacı Bektaş Veli, Velâyetname, Makâlât ve Dergâhı Üzerinde Bir Söyleşi

12.Alevilik İnanç Sistemi, İslam öncesi ve İslam Dışı Kaynaklarına İlişkin Bir Söyleşi

ÖNSÖZ YERİNE

Söyleşiler sözel muhabbetlerdir; sorulu-cevaplı düşünce alışverişleridir aynı zamanda. Soru soran kişi samimiyse ve amacı karşısındakini güç duruma düşürmek, sıkıştırarak yanlışlar yapmaya yönlendirmek değilse, karşılıklı sevgi-saygı kanalı içinde bilgiler ve düşünceler akar gider.  Ard düşünceli yaklaşımlarla sorulan sorulara verilen yanıtlarda bir içtenlik olmayacağı gibi, doğruluk oranları da düşer ve güven vermez üçüncü kişiye. Farklı kimlikler taşıyan kişilerin benimle yaptıkları sevgi ve samimiyet katılmış dostça söyleşilerdir ve okuyan üçüncü kişilere aktarılacak -sakıncalı değil- yararlı bilgilerle yüklüdür.

Mesleki araştırma yazılarım dışında, ilk romanımın yayınlanmasıyla Edebiyat alanına adım attığım 1991 yılından bu yana, kitaplarım ve çalışmalarım pek çok söyleşi konusu oldu. Dosyalarımın arasında bulabildiğim oniki tanesini, tarih sırasına göre bu kitapta bulacaksınız. Son iki söyleşiden biri bir televizyon sohbeti için ve diğeri ise bir dergide yayınlanmak üzere yapılmıştır. Zaman zaman farklı tarihte, farklı kişiler tarafından sorulan benzer sorulara verilen yanıtların aynı olmasından dolayı bazı tekrarların bulunuşu yadırganmamalı. Aslında bilgilerin tekrarları, onların zihne kazınarak bellenip belleğe yerleşmesini sağlar. Onuncu söyleşide sorulu-cevaplı bilgi alışverişinin sınırları aşılmış çeşitli konularda; özellikle edebiyat, tarih anlayışı tiyatro oyunu yazımı üzerinde kapsamlı olduğu kadar yararlı bir tartışma ortamı yaşanmıştır. Yeni yapılan söyleşilerden birinde, Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin tarihsel kişiliği, inanç felsefesi, yapıtları hakkında yeni ve çarpıcı bilgilerle birlikte tartışmalı görüşler sergilenmiştir. Bu haliyle okuyucuyu düşünmeye ve tartışmaya yöneltecek özelliklere sahiptir. Diğerinde ise Aleviliğin İslam öncesi ve İslam dışılığı (!) irdelenmekte ve bu kaynaklardan alıp içselleştirdiği inanç ögeleri üzerinde durulmakta.

Söyleşi metinlerine, bazı dipnotlarla alıntılanan kitap isimleri ve belki bir iki bilgi düzeltmeleri dışında hiçbir ekleme yapmadık.

İlgiyle okunduğunda bu söyleşilerin oldukça yararlı olacağını umuyorum

İsmail Kaygusuz, Londra, 1 Şubat 2015  

 

1.‘Savaşlı Yıllar I: Son Görgü Cemi’ Romanı Üzerinde Söyleşi

Sorular: Suna Bilecik

Yanıtlar: İsmail Kaygusuz

Savaşlı Yıllar, bugüne dek işlenmemiş bir konunun, “Cem”in çevresinde örülmüş bir yapıt. Bu özelliğiyle Anadolu kültür tarihini daha yakından tanımaya yardımcı olan romanınızı tanıtır mısınız?

Tasarlanması ve hazırlık çalışmaları 70’li yılların ortalarına dek uzanan Savaşlı Yıllar’ı ancak 1986’nın son aylarında biçimlendirerek yazmaya koyuldum. 1990 Mayıs’ında ansızın yazmayı bıraktım, iki bölüm halinde bir roman ortaya çıktı.

Savaşlı Yıllar, inançlarını ortak yaşama geçirmiş, yönetimi ve adaletin suçlama, yargılama, cezalandırma süreçlerini bu inançların uygulamasına bağlamış, kısacası tapınçlarından yeme-içmeleri ve çalışmalarına dek ortaklaşalık, eşitlik ve özeleştiri ilkeleriyle yaşayan bir toplumun savaşlar içinde geçen yıllarını işliyor.

Bu özel yönetim ve onun adaletiyle üretip üleşen, kendine yetme uğraşıyla ayakta duran, çok yönlü baskılar yüzünden sindirilmiş ve hep kusuru kendinde araması gerektiğine inandırılmış Alevi köylük yerinde savaşlı yıllar!

1916’yı 17’ye bağlayan kış, Büyük Ocak Tekkesi’nde yapılmakta olan Görgü Cemi’nde bacılar, büyük ve küçük sofular bir can bir vücut olmuş esriyip coşmaktadırlar. Ne yazık ki bu Ali dostlarının son büyük Görgü Cemi olacaktır.

Mineyikli Hüseyin Dede, Kamber Mılla İsmail, Rehber Çavdar Veli ve diğer oniki hizmet sahiplerinin yönetim düzeninde Cem tutulmuştur. Gönül yıkmış bir talip Görgü’ye katılamayacağından, zarar veren zararını ödemiş ve küsülü olanlar barışıp kucaklaşmışlardır. Toplum huzurunda canlar toplantısında bunu teyit etmek için Görgü Cemi’nde musahip çiftlerin Hallac-ı Mansur Dâr’ında Pir huzurunda sorgulanması, yalınayak, başı açık, bellerinde kemerbestle “boyverme” erkânından geçmeleri gerekir.

Dâr meydanında hiçbir can yapmış olduğu bir kötülüğü saklayamaz. “Heybesinin gözlerini boşaltıp, döktüğünü doldurmak ve ağlattığını güldürmek zorunluluğu” vardır. Bu erkân boyunca dizgelmiş kıpırdamadan oturan ve Dâr çekenlerin yorgunluklarına ortak canlardan sorulurlar. Sofular, bacılar razılık vermezlerse Dâr’dan inemezler.

İşte, romanın birinci bölümünde, “boyverme-sorgulanma” durumunda olan canların Dâr meydanında itiraf ettikleri, yani heybelerinden boşalttıkları ya da Pir huzurundayken kendilerini savunmak için anlattıkları olaylar ayrıntılanır. Makedonya, İstanbul, Adana, Sivas ve Erzincan’dan savaş olayları ve 1915 yazında, Ermeni sürgünü sırasındaki kırımlar, yağmalar sergilenir.

Köy toplumunun ve bireylerinin dış dünyada ilişkide bulundukları insanların yaşamlarından kesitler, zaman ve mekânı zorlayıp aşarak, savaşlı yıllar ve uzantılarından verilmiş bir dizi yaşam öyküsü. Ülkeyi ve dünyayı kucaklayan olaylar; yani okuyucuyu yakın, uzak geçmişte ve şimdiki zamanda gezdirmeyi amaçladım. Zaman zaman insanın sekso-psikolojik karmaşıklığını açık, basit, saklantısız, büyük sözcüklerin arkasına gizlenip yüceltmeden ayrıntılama denemesine giriştim.

Bezirgânlaşan Taşkal Rasim, “koruma” adı altında emek sömürenler, bir-iki çuval un bulgur karşılığında bağ-bahçe kapatanlar. Yetkililerle yakın ilişkiler kurup cami hatipliklerine atananlar, kâtiplik gibi küçük memurluklar bularak savaşa gitmeyen ve boş alanlarda at oynatarak zenginleşenler. Hepsi savaşlı yıllardan değişik öykülemelerin kişileridir.

Edebiyat Fakültesi’ndeki görevinizi, arkeolojik kazılarda bulunan yazıtların yorumlanmasını, başka çalışmaları bırakıp, edebiyat ürünü vermeye yöneldiniz. Üzerinde durulmamış bir konuda ve farklı bir yöntemle roman yazıyorsunuz. Bu yönelişinizin nedenini ve yönteminizi açıklar mısınız?

Önceleri, araştırdığım konulardaki çeşitli ilginç yanları, yorum ve karşılaştırmalarla bilimsel makaleler biçiminde çağımıza yaklaştırma çabalarım oldu. Ama sonunda, “akademik düzeydeki çalışmalar halka taşınamadıktan sonra ürettiklerimin ne anlamı var” diye düşündüm. Bildiklerimi bu yoldan halka taşımayı seçtim.

Yöntemime gelince. Büyük çapta görgü tanıklarına dayandırdığım olayları üçüncü kişi gibi gözleyip izleyerek verirken, çocukluğumdan anılarla veya doğrudan günümüzle bağlı olaylarda birinci şahısla (Ben) anlatımı sürdürmeyi denedim. Bazen ikisini iç içe verdim.

Çok büyük çoğunluğu yaşanmış, yer ve zaman birliği olmayan, çoğu kez kendi içlerinde bağımsız olarak işlenen öyküleri çeşitli bağlantılarla ve dışavurumlar, geriye dönüşler, geleceğe atlamalar, çağrıştırmalar gibi biçimsel denemelerle bütünlüğe ulaştırma yolunu seçtim.

Romanda kendi yaşamım büyük çapta yansımıştır. Çocukluk, yeniyetme ve yetişkinlik çağlarımdan bir dizi kesit, yer, zaman ve romanın kişileriyle yakınlıklarım, tanıklıklarım olaylarla iç içedir. Ben de romanın kişilerinden biriyim. Ama bunu isteyerek yapmadım. Odak noktası doğup büyüdüğüm çevre olduğuna göre kendimi soyutlayamazdım. Ne de, başka biriymiş gibi kendimi ‘o’ diye anlatamazdım. Bir yerde boyutlarını yok sayarak zaman kavramını zorlamışımdır.

Örneğin, romanda Eşo’nun vurulduğu gece Sefer’le köy korucusunun gizlice geldikleri mağara, Roma döneminden kalma kaya mezarıdır. Özde savaşlı yıllara ait bu olay anlatılırken nesne kaya mezarına dönüşüyor. Çocukluğumda halay çektiğimiz üçtaş-beştaş oynadığımız, yeniyetmeliğe geçerken ilk cinselliğimizi tanıdığımız, eşek oyunları oynadığımız yerdir burası. Sonra Tüccar Hüseyin gelir, altmış yıl önceki tanıklığını bir güzel ayrıntılar. Görüyorsunuz, zaman boyutları küçülmüş-yitmiş, aşılmıştır.

Biraz da özgeçmişinizden söz edelim. Edebiyattaki bu çıkışınıza hangi süreçlerden geçerek hazırlandınız?

1944 Malatya Arapkir doğumluyum. Babam Alevi Dedesiydi. Okuma yazma bilmezdi, ama çok sayıda nefes, deme düvazimam bilir, cura çalardı. Görgü Cemi yürütmesini, gülbenk çekmesini, taliplerini Dâr’a çekip sorgulamasını, musahip çiftlerin hutbelerini okumasını iyi bilirdi.

Dede oğlu olarak, 12 yaşında musahip tutup Görgü Cemi’nin tüm erkânlarından geçtim. Babamla birlikte Görgü yürüttük. Babam, erdemliliği ve dürüstlüğünden, “nefsine çeken Dede” olmadığından, talipleri tarafından çok sevilirdi. Taliplerine yol-yordam gösterirken, dedelik hizmeti verirken aralarında öldü. Şimdilerde mezarını evliya türbesi gibi ziyaret edip, üstüne mumlar yakıyor ve adak kurbanı kesiyorlar.

Okuma yazma bilmediği için bilgilerinin sınırlı ve kıt olduğunu, talip indirip kaldırmada kusurları bulunduğunu düşünen babam, beni hep okumuş, bilgili bir Dede olarak görmek istiyordu. Bu nedenle, daha okula başlamadan okuma isteği yaratılmıştı bende. İlkokulu bitirdiğimde okuma zevkim öğrenim görme, bütün okulları okuyup bitirme isteğine dönüşmüştü. Bu istek yaşamım boyunca beni izledi.

O sıralar, babamın beni Dede yapmak isteğine karşı çıkmıştım. Onun gözünde ise devlet, yezidin yönettiği kıyıcıydı, zalimdi, baskıcıydı. Sünni inançlı devletin değer ölçütleri içinde toplumuma yabancılaşmamdan çekiniyordu. Bu nedenle, ahlakımın bozulacağını söyledi, köyü terkedip de okumamı, hele bir devlet memuru olmamı hiç istemedi.

Aslında bunları anlatmayı, “Alevilik nedir, ne değildir”e girmek istemiyorum. Yalnız, son günlerde konunun sömürülmesi dikkat çekiyor. Alevilik konusu yayımcılar ve gazeteler tarafından isim yapmış yazarlara ısmarlanıyor ve çalakalem araştırmalar- elbette içinde değerlileri var - yapılıyor.

Yine de, sömürülse de, devletin oyunu da olsa, konunun dokunulmaz olmaktan çıkması, Alevi toplumun dimdik ayakta durduğunun kanıtıdır ve Anadolu kültürünün katıksız temsilcilerinin gözler önüne serilmiş olması sevindiricidir. Tehlikeli olan, Alevileri sadece din ve inanç toplumu olarak ele alıp, sınıfsal kurtuluş mücadelesinin dışına çekme girişimleridir, uzlaşmacılıktır. Alevilik konusunda yayınlananların pek çoğunun gerçekçi, ancak ciddi bilimsel araştırmalara eleştirel kaynaklık edeceğini düşünüyorum.

Tam da böyle yapıyor, henüz öykülere ve romanlara pek konu olmamış bu alanı Savaşlı Yıllar’da işliyorsunuz.

Romanımda Görgü Cemi çok önemli bir araçtır. Alevi köyünde savaşlı yıllarda geçen olayları, dünyanın dört bucağıyla ilişkiler kurarak ve geçmişte ve şimdilerde dolaşarak vermekteyim. Bu olaylara Büyükocak Tekkesi-Cemevi’ndeki Görgü Cemi’nde tevhit çekerek, Semah dönerek, düşkün dârında ateşi çiğneyerek, erkân çubuğunun altında sitem çekerek baktım. Böylece, “işte karaçalmak için söyleyip durduğunuz ‘Alevi Mum Söndüsü!’ Mum mu sönüyor, yoksa bir ışık seli mi yükseliyor, ya da bir sevgi kaynağı mıdır gürül gürül fışkıran?” demiş oluyorum.

Özgeçmişinize dönersek, yaşamınızda çentik attığınız belli dönemler yok mu?

Hayır. Yirmisinde şunu yapmıştım, otuzunda şöyleydim diyemem. Ama aşağı yukarı yirmişer yıllık iki aşamadan sözedebilirim.

İlk yirmi koca yıl- öğretmen okulu yıllarım dahil- kırsal kesimin en ilkel ve en sıkıntılı koşulları içinde geçti. Köyümde çobanlık, çiftçilik ve ırgatlık ev-ahır-kır, tarla üçgeninde yirmi yıl!

İkinci yirmi yılım da kent damgasını taşıyor.

İstanbul’a yüksek öğrenim yapmak için gelmiştim. Ama yanımda dosyalar dolusu öykü- ki bir kısmi yöresel gazetelerde yayınlanmıştı- ve roman çalışmalarım vardı. Büyük tutkum bir çevre edinip bunları yayınlamaktı.

Birkaç yıl, büyük kentin kıyısında köşesinde öğretmenlik yaparken, köy yaşantısı koşullarımızda hiçbir değişiklik olmadan yitip gitti.

Oysa bir nokta olmak değildi amacım. Ünlem olmalı, silkinip doğrulmalı, dikelmeliydim. “Mademki yazmak istiyorum, temelden başlamalı, çok kültürlü olmalı, çok şey bilmeliyim” demiştim kendi kendime. Kafama takılmıştı, diliyle edebiyatıyla klasik kültürü özümsemeliydim. Eski Yunan-Latin ve Fransız klasiklerinin içine daldım. O güne dek yazdıklarımın çok basit anlamsız şeyler olarak düşünüp büyük bir kısmını yırttım. Sanki kendimi bir yerlere klasik kültürü alarak kabul ettirecektim. Aslında koca bir yabancılaşmanın içine girmiştim.

Edebiyat Fakültesi Klasik Filoloji yıllarım. Her günümü üçlü kişilikle, yani öğretmen-öğrenci-aile babası olarak yaşadığım yıllar. Baş döndürücü çelişkiler içinde başarılı öğrencilik yılları. Fakülteyi bitirdikten sonra koskoca bir “hiç”i yakalamış olmam!

İş ve meslek vermeyen bir bölümü bitirmiştim. Ölü dilleri sanki açlıktan ölmek için öğrenmiştim. Oysa köyümden İstanbul’a gelenler zenginleşmiş ve ticaret burjuvazisinde yerlerini almışlardı. Rastladıklarında “hoca” diyorlardı, ‘‘boşuna dirsek çürüttün okullarda”

Aile çevremle bu kahredici çelişkiler içinde yaşarken, çok yönlü engeller ve arayışlar sonunda doktorayı bitirdim. Sonra, fakültede Klasik Arkeoloji ve Klasik Filoloji bölümlerinde anlaşmalı öğretim görevlisi oldum. Grek dili ve grameri okuttum. Katıldığım kazı ve araştırmalarda çıkan yazıtları okuyup açıklayarak, toplumdan, halktan soyutlanmış mesleki yazılar yazdım.

Burada, karşılaştığım zorlukların anlaşılması açısından söylemeliyim ki, üniversiteler burjuva ailelerden, aristokrat kesimden gelenlerin çalışma yeri. Benim gibi iğneyle kuyu kazarak, koşulları ölümüne zorlayarak oraya gelmiş olan köylü ve işçi kökenlilerin sayısı bir elin parmaklarının sayısını geçmez. Benim gibileri, önüne dikilmiş yüzlerce engeli devirip oraya vardığında yorgun düşmüştür. Üstelik yaşamak ve yaşatmak zorundadır.

1980 faşist askeri darbesi sonrasında, üniversitelerin medreseleştirilip, ortaokul eğitim düzeyine indirilmesiyle, orada yapacak bir şeyim kalmamıştı. Kalsaydım, çamur artık bataklığa dönüşmüş olduğundan, kımıldadıkça yok olabilirdim.  Böylece ikinci yirmi yıllık yaşamımın kapısına da kilidi vurdum.

Yani edebiyat alanına girdiniz. Şimdi de bu alanda ilk ürünlerinizi yayınlıyorsunuz...

Edebiyat alanına girmek! Hiç dışında olmadım ki! Kendim için ya da bir avuç birileri için de olsa, okuyarak, anlatarak, daha iyisini, daha güzelini yaratarak hep onun içindeydim.

Hocalığımın ve araştırmacılığımın ötesinde, kısa-uzun öykü, oyun ve roman, söyleşi türünde çalışmalarım gelişip çoğalıyordu. İlk yirmi yıllık dönemdeki denemeler bir yana, defterler ve dosyalar dolusu notlarda ya da kafamın gizli köşelerindeki birikimin hapsedildiği yerden çıkması gerekiyordu. Üçüncü yirmi yılımda bunu yapmak istiyorum. Bu dönemi, üniversitenin yüksek parmaklıkları ardında bilimsel çalışmalarla yapamadığımı yapma, yani halkıma edebiyat ürünleriyle ulaşma uğraşına ayırdım.

O zaman, ilk iki yirmi yılın mücadele birikimini, “bilimselliğin ardındakileri” şimdi sunmaya başlıyorsunuz diyebiliriz. Tabii üzerinde çalıştığınız, planladığınız başka yapıtlar da olsa gerek...

Şu anda daktilosunu bitirdiğim, yeniden gözden geçirerek düzeltmeler yapmakta olduğum bir roman çalışması, İ.S. 2.yüzyılda yaşamış Küçük Asya’lı (Anadolu) bir kadının yaşamını işliyor. Roma dünyasında belki de eşi bulunmayan bu kent yöneticisi- prenses, kraliçe değil- kadını anlatırken, Traianus (98-117)- Hadrianus (117-138) dönemlerinde Küçük Asya toplumundan kesitler veriyorum.

O çağ insanlarının inanç, düşünce ve değer ölçülerinin, toplumsal sınıflar arasındaki uzlaşmaz çelişkilerin, sevgi ve cinselliğin, sanat, felsefe, spor, mimari ve urbanizminin romanı olacak.

Bu romanı, yayınlanmasına engel olunmuş bir bilimsel araştırma yazımdan çıkarmıştım. Romanın arkasına bu makalemi de eklemek istiyorum. [1]

Ayrıca, malzemelerini büyük çapta toplamış ve planlarını yapmış olduğum iki tarihsel roman dosyası hazır durumda.

Birisinde 6.yüzyılın ortalarında Paphlagonia’da (Çankırı-Eskipazar-Ilgaz çevresi) geçen bir başkaldırı olayını ele alıyorum. Bir bakıma, erken Bizans döneminde Anadolu olacak.[2] Romanın çıkış noktası bir Bizans yazıtıdır. Olaylar tamamen yazıtın içeriğinden kaynaklanıyor. İkincinin ise 13.yüzyılda geçtiğini söylemekle yetineyim, izin verirseniz. [3]

Öyle anlaşılıyor ki, tarihsel romanlar programınızda ağırlıklı yer tutacak, öyle mi?

Yıllarca Eskiçağ dilleri, tarih ve kültürüyle uğraşmış, o dönemlerden kalma yazıtları okuma çözme uğraşısı içinde antik insanların güncel yaşamlarına kadar girmiş birinin “tarihsel roman” yazmaya yönelmesi bence doğal karşılanmalı. Ayrıca, üniversite ve bilimsel araştırma çevresinden anılarımı ve öykülerimi derlemekteyim. (KAVGA DERGİSİ Sayı 6, Ağustos 1991, sayfa: 14-16)

 

  1. Halk Şiiri, Halk Ozanlığı Ve Alevi-Bektaşi Edebiyatı Üzerinde Bir Söyleşi

 

Sorular: Ezeli Doğanay

Yanıtlar ve ara başlıklar: İsmail Kaygusuz

 

Halk Şiiri ve Halk Ozanının Ortaya Çıkışı

 

Sayın Kaygusuz Halk ozanlarının ortaya çıkış sürecini ve halk şiirinin kökenine bakış açınızı öğrenebilir miyim?

 

Halk Edebiyatının bir türü olan Halk Şiiri, hangi ulustan ve hangi inançtan olurlarsa olsunlar, halkların anadilleriyle kendilerini katıksız ifade etme biçimidir ve aracıdır. Halk ozanları da bu ifade biçimini şiir sanatına çevirmiş uygulayıcılardır. Halkın ortak duygu, heyecan, sevgi, inanç, düşünce ve kavgalarını, umut ve hayallerini bu araçla yansıtırlar. Bu tanımlamadan hareket ederek halk şiirinin kökenine inersek, ortaya çıkış sürecini de çok kısa da olsa gözden geçirmiş olacağız. Ama asıl Plehanov’tan alıntı olarak sunulan benimsediğimiz şu tanımlamayı da burada yinelemek isteriz:

 

“Halkların kendine özgü bir şiiri vardır. Halklar ne kadar gelişmiş ve yetişmişse, şiir ürünleri de özce o kadar olgunlaşmış ve derinleşmiştir. Öte yandan; halk gibi, her toplumsal sınıfın da içine kendi özünü koyduğu bir şiiri vardır. Her sınıfın kendine göre acıları, sevinçleri, umutları, özlemleri, kısacası kendine göre bir iç dünyası vardır. Bu iç dünya şiirde dile getirilir. Toplumdaki bir sınıf ya da tabakanın pek hoşlandığı bir şiir biçiminden bir başka sınıf ya tabakanın hoşlanmaması, hatta onu tümüyle anlamsız bulması bu yüzdendir.”[4]

 

Halk şiirinin kökenini bize göre Anonim Halk edebiyatının gelişip yaygınlaşmasında aramak gerekiyor. Masallar-söylenceler, tekerlemeler, bilmeceler-gülmeceler, ağıtlar, destanlarla ve karasevda türküleriyle halklar kendilerini anlatırlar. İlk aşamada, saydığımız edebiyat türlerinin yaratıcısı tek kişi değildir, ortaktır. Ağızdan ağıza, kuşaktan kuşağa geçerken söz, duygu anlatım zenginliği kazanırlar. Sonra topluluklardan, halk katmanlarından güzel sesiyle, öykünmeciliği, kendine özgü ve çok kez olağandışı (ya da olağanüstü) davranışlarıyla birileri bunları okumaya, anlatmaya başlar, öykünme hareketleriyle eyleme sokar. Bir de değenek, khitara, harp, flüt, tef, davul, kopuz-saz gibi ölçü tutan, ses çıkaran aletler eşliğinde bu türleri seslendirince, icracılar (rhapsodos, büyücü-sihirbaz, rahip, şaman-kam, medecinman...) artık toplumda ayrıcalık kazanmıştır. Ürünlerin hemen hepsi, ilkel de olsa kulağa hoş gelen ölçülü, uyaklı dizelerden oluşmaktadır. Bu anonim sözlü edebiyatın dili şiirseldir. Halk şiirinin gelişme süreci içerisinde, ilk saz şairleri diye adlandırabileceğimiz alet kullanan bu kişilere, Eski Yunanlılarda rhapsodos (rapsod, ölçü değneği kullanan) denilirdi. Mitolojik kahramanların savaşlarını, aşklarını, savaş tutuklukları ve kölelerin yaşamlarını anlatan anonim şiirleri halkın arasında dolaşarak terennüm ederlerdi. Eski Yunanda bu geçiş aşamasının en büyük halk ozanı Homeros (I.Ö. 9.yüzyıl) idi. Iliada ve Odysseia destanlarını, Ionia ve Aiolia bölgelerinde (Batı Anadolu kıyıları) halkın arasında dolaşarken, elinde sopasıyla ritmik bir biçimde okurdu. Orpheos ve Dionysos şenliklerinde Pan’ın çobanları flüt eşliğinde bunu yaparken, Eski Mısır’da ise Amon, Ra, Thot’un ilahilerini okuyan, biraz farklı da olsa her tanrıya kendini adamış rahiplerin işiydi.

Afrikalı animist topluluklarında büyücüler, Kızılderililer arasında medecinman’lar (iyileştirici, arındırıp sağlığa kavuşturucular) Şamanist Türkler’de şaman-kam’lar, davul tef ve zil aletler eşliğinde, çevresindeki toplulukları yaratıcılarla bütünleştirmek ve onları memnun etmek anonim övgü ve yalvarı şiirleri okurlardı.

Ancak yaratıcısı belli olan, yani söyleyeni bilinen halk şiirinin ortaya çıkmasıyla, sözlü halk edebiyatı ortadan kalkmadı. Tarihsel gelişim sürecinde ve uygun çevre koşullarında anonim şiirsel söylemler, yani destanlar, dinsel yakarılar, ağıt ve türkü yakmalar kesintisiz sürmüştür, sürecektir de...

Halk şiiri, anonim halk edebiyatının zenginliği içinden taşıp fışkırmış ve yaratanları bellidir. İçten doğarak, yani doğaçlama söylenen ölçülü uyaklı bu şiirler, ya yaratanı ya da çevresindekiler tarafından yazıya geçirilmiştir. Çok kere okuma yazması yoktur. Kendi deyimlerince “karadan değil ağdan” okumuşlardır. Bir dönem gelir, çok etkileyici bir toplumsal veya bireysel (ama topluma ya da toplumdan yansıyan) olayla topluluğun içinden bir kişinin dili çözülür; çalıp söylemeğe başlar. Adı “aşık”tır ve bir de “mahlas” almıştır. Yaşadığı toplum onu kutsar. Çünkü ondaki şiir söyleme yeteneği tanrı vergisidir topluma göre. İslam toplulukları arasında halk ozanlarını dillendiren başlangıçta düşlerine giren ya da halisünasyonik (hayalgörme) bir sahne içinde gördüğü “tanrı, peygamber ya da Ali”dir. Sonraları “Hızır, veliler(evliya), dedeleri vb.” benzer sahneler içinde görmesiyle ozanın dili çözülmüştür. Destanlar, aşıklama’larla başlamış olan Türk halk şiiri, gelişim süreci içerisinde ‘koşuklar, koşmalar, deyişler, nefesler, yergiler atışma...vb.’türler gelişmiş. Hece sayısı 6+5=11, 3+4=7, 4+4=8 vb. beyit ve dörtlükler olarak; değişik uyak (kafiye) düzeninde dizelerle örgülenip biçimlenerek zenginleşmiştir. Plehanov’un dediği gibi; “Halklar ne kadar gelişmiş ve yetişmişse, şiir ürünleri de özce o kadar olgunlaşmış ve derinleşmiştir.”

 

Kimi halk kültürü araştırmacıları, halk ozanları için saz şairleri tanımlamasını kullanıyorlar. Sizce yüzeysel bir görüş değil midir?

Hak ozanlarına saz şairleri denmesini benimsemiyoruz. Ama, yüzeysel görüş olarak değerlendirdiğimizden değil. Şöyle tanımlıyorlar: “Halk edebiyatında, saz çalarak, bazan kendi, bazan başkalarının deyişlerini, bağlama, cura, tambura gibi sazlar çalarak söyleyen halk sanatçılarına aşık, saz şairi denir.” Bize göre saz şairleri, anonim halk edebiyatının ürünlerinin geliştirilmesi, güzelleştirilip kişilik kazandırılması aşamasında bazı aletler eşliğinde ölçülü uyaklı dizeler okuyan yarı-ozanlardır. Kendilerine ulaşan anonim şiirlere katkıları vardır bunların; halkın özünden fışkırmış şiirsel değerlere bireysel özgünlükler ekleyerek daha insanlaştırıp, nesnelleştirip toplumuna geri sunarken, gerçek yaratıcıların (halk ozanlarının) ortaya çıkmasına öncülük etmişlerdir. Demek ki saz şairi öncü, halk şairi (ozanı) yaratıcıdır. Halk ozanı şiirini bireyi olduğu halkın-toplumun sorunları ve özlemleriyle, zalimlere başkaldırı çığlıklarıyla örgüler, dokur ve renklendirir. Halkının konuşan, çığlık atan, haykıran dili; gülümseyen, acıdan susuzluktan ve darbelerden kavrulmuş-çatlamış dudaklarıdır halk ozanları. Halkına ten gözüyle değil can gözüyle bakar; seslerini ve iniltilerini can kulağıyla dinleyip çığlık çığlığa sunar. Bakınız ta 13.yüzyılın sonlarında Yunus; düzenin temelden bozukluğunu, yöneticilerin zalimliği ve kandökücülüğünü, feodal beylerin yoksul halkı ilikerine kadar sömürdüğünü nasıl anlatıyor?   “Öğüt işitmez halka” çığlık çığlığa sesleniyor:

 

Danişmend okur tutmaz derviş yolun gözetmez

Bu halk öğüt işitmez ne sarp zaman olığsar

 

Gitti begler mürveti binmişler birer atı

Yediği yoksul eti içtiği kan olığsar

 

Müsülmanlar zamana yatlı oldu

Halal yenmez haram kıymatlı oldu

 

Peygamber yerine geçen hocalar

Bu halkın başına zahmetli oldu

 

Haram-i hamir tuttu cihanı

Fesat işler eden hürmetli oldu

 

Halk Şiirinin Kaynakları ve Alevi-Bektaşi Halk Şiiri Üzerine

 

 Tasavvufun ve Bâtıniliğin halk şiiri üzerindeki etkisinden sözeder misiniz?  Halk Edebiyatına ek (olarak) Alevi-Kızılbaş edebiyatından sözediliyor.

* Nedir Alevi şiirinin özelliği bir edebiyat kolu oluşturacak kadar?

*Alevi-Kızılbaş edebiyatı(nın) temeli atıldığı günden bu yana yüzlerce binlerce halk ozanı yaşadı, geldi geçti. Ünlüsü ünsüzü, hala çıkmaya devam ediyor. Ancak bunların arasında 7 tanesi ululuk unvanı ile ödüllendirilmiştir. Bunlar kimlerdir, neden buna layık görülmüştür?

 

Ezeli dost, bu üç soruyu birbiriyle çok yakından ilişkili olduğu için, tek bir yanıt altında toplamayı deneyeceğiz. Ama Alevi-Kızılbaş değil, Alevi-Bektaşi edebiyatı adlandırmasını kullanarak... Çünkü Kızılbaşlar, Alevi-Bektaşilerin dışında bir inanç topluluğu değildir. Kızılbaşlık Anadolu Aleviliğinin, bir döneme (15.ve 16.yüzyıl) onurlu damgasını vurmuş siyaset adıdır. Yani Kızılbaşlık, 9. 10 ve 13.yüzyıllardaki büyük toplumsal ve siyasal kareketler olan  Babek-Hurremilik, Karmatilik, Babailik ve Bedreddinilik gibi,   Aleviliğin bir ihtilalci siyasetidir. Kızılbaşlar da bu siyasetin taraftarlarıdır. Tasavvufun ve Bâtıniliğin halk şiiri üzerine etkisinden sözettiğimiz zaman da, Alevi-Bektaşi edebiyatına doğal olarak girmek zorundayız.

Burada bâtıni (esotérique, içsel) düşünce ve onun türevi tasavvuf (sufisme) inancı tartışmasını açmıyalım. Son kitabımızda konuyu “Enelhak, Tanrılaşma (Theosis).” başlığı altında 14-15 sayfa içinde incelemiştik. O yazımızın başında söylediğimiz gibi, tasavvuf inancının özü olan; “Kökeni İsa’dan önceki 3 binli yıllara ulaşan ‘insan-tanrı birliği, tanrılaşma düşüncesi, Hallacı Mansur’un uygulamasında netleşip, formülünü Ana’l-Hakk (Ego sum Deus=Ben Tanrıyım) kavramında bulmuştur... Ayrıca bütün dinlerde dogmatikliğe tepki olarak çıkan ve özgür düşünceyi temsil eden esotérique (bâtıni) akımlardaki ‘Tanrılaşma, tanrı-insan birlikteliği’ formülasyonunu görmekteyiz.”[5]

Tasavvuf inancını, Ortodoks İslama (Sünni ve Şii şeriatı) tepki olarak yaşama geçirmiş ve onun dogmatik kurallarını dışlamış olan Aleviliğin elbetteki bir halk edebiyatı vardır. Alevi-Bektaşi halk ozanı inancının felsefesini, tanrı ve tapınma anlayışını, kurallarını şiirleriyle en yalın biçimde sergilemiş. İnancını sapıklık, mensuplarını dinden çıkmış- kafir gören Sünni yönetimlerin baskısı altında bu ozanlar, şiirleriyle halkını eğitmiş, onlara yol göstermiş, yaşam felsefeleri ve inanç biçimlerinin unutulmamasını, yayılmasını sağlamışlardır. Öyle söylenegeldiği gibi tasavvufi tekke ortamının, “bir lokma bir hırka” dervişlerinin uyuşukluğunda ortaya çıkmadı bu edebiyat. Atilla Özkırımlı’nın da tanımınca:

“Bir düşünce akımına dayanması, ortak temalar çerçevesinde ortak söyleyişlerle biribirine bağlanarak gelişmesi ve belli bir inanca bağlı olanlarca benimsenip sürdürülmesiyle halk edebiyatı içinde ayrı bir yer tutmakla kalmadı. Bir akım, bir çığır niteliği de kazandı.” [6]

 

Alevi-Bektaşi edebiyatını şiirler, gülbenk’ler-tercemanlar, düzyazı veya manzum menakıbname’ler ve fıkralar oluşturmaktadır. Nefes-deme-deyiş, düvazimam, güzelleme, devriye, miraçname-miraçlama, övgü (nat-ı Ali, nat-ı Muhammed) ve yergi (tanrıyla hesaplaşma, karşıkoyma-yoksama türünden şiirler) destanları gibi şiir türleri vardır. Görgü Cemlerinde cemaata ya da hizmet görenler için dua olarak okunan gülbenk ve tercemanlar düzyazı ya da şiirdir. Menakıbname’ler alevi ermiş velilerinin olağanüstü yaşamlarını anlatan anonim ya da yazarı belli manzum ya da destansı düzyazılardır. İnaç yanını öne çıkarmak ve bu yana ağırlıklı göstermek için “tekke edebiyatı ve tekke şairleri” tanımlamaların kullanılmasını; Alevi olmayanları ve tasavvuf inancını şiirlerinde işlemeyenleri de saz şairleri ya da aşıklar kategorisine sokulmasını   kesinlikle doğru bulmuyoruz. Hepsi de halkın konuştuğu, kendini ifade ettiği dilin ozanlarıdır.

Onun içindir ki, Alevi-Bektaşi ozanları değil, özelde Alevi-Bektaşi halk ozanları tanımlaması kullanılsa da, genelde halk ozanlarıdır. Bu tanımı kullanmak gerekir. Çünkü en dindarca yazılmış görülen bir şiirde bile Alevi halk ozanları nesnel gerçekliğe, maddi yaşam gerçeğine hep göndermeler yaparlar. Bunu ima yoluyla olduğu gibi, açık açık ya da takıyye ile, yani üstünü örterek yaparlar. Dizelerinde Allah, Muhammed, Ali ve Oniki İmamların arkasına gizlenirler. Gününün bilimlerinden sözeder, tasavvufi inancının nesnel çözümlemelerini yapar.

Yine Yunus’tan verdiğimiz, aşağıdaki örnekte görürüzki o, sadece dört kitabın anlattıklarıyla yetinmemiş. Bilim öğrenmeyi önce ‘kendini bilmeye’ yöneltmiş. Tanrının kendi özünde ortaya çıktığı, yaratan ve yaratılanın kendisi olduğuna karar vermiş. Tanrıyı kendisiyle eşleştirip maddeye indirgeyince, Enelhak’çılığın mistisizmini aşarak tüm korkularından kurtulmuş; kul iken sultan olmuştur. Tanrıyı ilk kez gökten yere indiren Hallacı Mansur idi. Yunus, rahmetin yerden yağdığını söyleyerek, insanın ve insanlığın yaşamının yere, maddeye bağlı olduğu bilinci içinde tanrıyı kendinde yakalamıştır:

 

Nicekim ben beni bildimyakın bildim Hakkı buldum

Hakkı buluncadı korkum şimdi korkudan kurtuldum

 

Azrail gelmez canıma sorucu gelmez sinime

Bunlar beni ne sorsunlar ana sorduran ben oldum

 

Yunus’ta Hak açtı kapı Yunus Hakka kıldı tapı

Baki devlet benim imiş ben kul iken sultan oldum

...

Ben ayımı yerde gördüm ne isterim gökyüzünde

Benim yüzüm yerde gerek bana rahmet yerden yağar

 

Düşünen, akıl yürüten; ortaya görüşler atıp çözümlemeler getirmeyi deneyen Yunus, yeryüzünün öküz üzerinde olduğu ortaçağ inancını bir şiirinde dillendirirken, o kocaman öküzden iş isteyerek, nasıl alay ediyor onu görelim:

...

Hikmetine akıl ermez yerler öküz üstündedir

 

Yüzünü Hürmüz’e tutmuş kuyruğun Fireng’e atmış

Yeri göğü saran öküz yüz ondört bin yaşındadır

 

Aşık Yunus söyler bunu ne güzel yaratmış Gani

Çifte koşayıdım onu hikmet onun işindedir.

 

Seyyid Nesimi ise ulaştığı son noktada din ve inanç örtüsünden iyice sıyrılmış, takıyye bile yapmadan dizelerinde tanrıtanımazlığı-yokluğu işlemek korkusuzluğunu göstermiştir. Aşağıdaki şiiri bu konuda ilginç örneklerden sadece biridir:

 

Ey bana na-Hak diyenler kandedir bes yaradan

Gel getir isbatın kimdir bu şeyni yaradan

 

Yel ü su toprak u oddan böyle suret bağlayan

Böyle dükkanı düzen kendi çıkar mı aradan

 

Gel beru söyle bana kimdir senin nutkundaki

Söyleyen işittiren hem gösteren her yaradan

...

Aşkımız yolunda akl u din ü dünya mahvolur

Sormagıl eşkın hadisin suf-i biçareden

 

Çünkü girdim oynarım çengü def ü tambur ile

Bilki bende şeş cihet var dönmezem çarpareden

 

Seyyid Nesimi bu şiirinde, evrenin ve insanın yaratılışı konusunda son derece önemli kuşkularını dile getiriyor. Kendisini suçlayanlara açık açık soruyor: Yaradan dediğiniz nerededir? Niçin gözden kayboluyor? Kalsın aramızda, kurduğu düzeni yönetsin!’ gibi mantıksal sorular yöneltiyor. O hem tanrının hem de onsekiz bin alemin kendisinde mevcut olduğunu söylerken, insan varlığının dışında ‘mekandan münezzeh’, yani yeri yurdu olmayan, görünmeyen bir tanrı kavramını tanımıyor. Hak insandadır; insanın kendisi Hak’tır. Sonunda bunları görüp sezemiyenlere ‘davar’ diyerek çıkıyor işin içinden:

 

Her ne yerde var gökte var ademde var

Her ne ki yılda ayda var ademde var

Ne ki elde yüzde var kademde var

Bu sözü fehmetmeyen adem davar

 

Pir Sultan 16.yüzyılın ikinci yarısında nasıl toplumsal adaletsizliği işliyor ve koca kadıya verip veriştiriyorsa, 19.yüzyılın ilk yarısında yaşamış olan Seyrani de kadının müftünün hakkından geliyor. Yaşadığı toplumu kıyasıya eleştiriyorlar:

 

Koca başlı koca kadı

Sende hiç din iman var mı

Helalı haramı yedi

Sen de hiç din iman var mı

 

İman eder amel etmez

Hakkın buyruğuna gitmez

Kadılar yaş yere yatmaz

Hiç böyle kör şeytan var mı

 

Fetva verir yalan yulan

Domuz gibi dağı dolan

Sırtına vururum palan

Senin gibi hayvan var mı

 

Pir Sultan’ım zatlarımız

Gerçektir şöhretlerimiz

Haram yemez itlerimiz

Bu sözümde yalan var mı

...

Kimsenin kimseye yoktur sayesi

Sütlere karıştı cehlin mayesi

Tilkiye verildi arslan payesi

Tilki payesinde arslan olanlar

....

Niçin garip oldu hükm-i şeriat

Kadının müftünün yediği rüşvet

İçkide zinada cahile nevbet

Vermiyor hafız-ı Kur’an olanlar

....

Fark etmez dediğin asla din iman

Anınçün bilemez yahşiyle yaman

Haraç korkusundan olmuş müslüman

Bir alay nimet-i küfran olanlar

...

Hiçkimse kimsenin gayretin gütmez

Anın çün Hak sözün tutup işitmez

Meyhaneye gider camiye gitmez

Kadısı müftüsü şeytan olanlar

 

Dinleyene sivrisinek saz olur

Anlamaza davul zurna az olur

Sureta insanlar hilebaz olur

Böyledir manası hayvan olanlar

...

Seyrani kamiller tan’ın eylesin

Cahiller nutkun zemmin söylesin

...

Gelelim ‘Yedi Ulular’a: Bilemiyoruz neden sadece “Yedi Ulular”? Oysa yüzlerce “Ulu”dan sözetmek gerekir Alevilikte. Alevi Bektaşi geleneğinde Seyyit Nesimi (Ö.1404), Yemini ((15.yy.ın ikinci yarısı ile 16.yy.ın ilkçeyreği), Virani Abdal (15.yy.ın ikinci yarısı, 16.yy.ın başları) Pir Sultan Abdal (Ö.1550’li yıllar), Şah Hatayi, (1487-1524) Fuzuli (1504-1556), Kul Himmet’e (Ö. 1588-90) ‘Yedi Ulular’ denilmektedir.

Bunlardan Fuzuli bilindiği gibi Divan Edebiyatı ozanlarındandır. Irak’ta doğan Fuzuli, Necef, Kerbela ve Bağdad çevresinden hiç ayrılmadı. Yaşamınınn büyük bir kısmı Kerbela’da İmam Hüseyin türbesinde türbedarlık hizmetiyle geçmiş; romantik, içi Ehlibeyt sevgisiyle dolu coşkulu bir ozandır. Türkçe, Arapça ve Farsça divanları bulunmakta. Fuzuli’nin Alevi-Bektaşi ulu ozanı sayılmasına herhalde, Kerbela olayını anlatan büyük yapıtı Hadikatü-s-Süada (Mutluluğa Ermişlerin Bahçesi) neden olmuştur.

Fazlullah Hurufi'nin (Ö.1398-9) halifelerinden Seyyid Nesimi hem aruz vezniyle hem de hece vezniyle binlerce şiir yazmıştır. Her iki edebiyat çevresinde değerlendirilebilir. Alevi-Bektaşi toplu ibadeti Görgü Cem’lerinde, çok çeşitli işlevleri olan Dâr kurumunun üçüncü Piri Seyyid Nesimi’dir. Dâr’a çekilmiş bir talib, pirin ve cemdeki canların huzurunda Nesimi gibi derisi yüzülmeye hazırdır; kusur ve kabahatlarını ortaya dökecek, verilecek ceza ne olursa olsun onu göğüsleyecektir. Nesimi Alevilikte ikrarından-imanından dönmemenin, acı ve işkencede büyük direncin simgesidir. Hallacı Mansur’la birlikte en çok adı anılan velidir. Nesimi (Enelhak) inancı uğruna can vermiş; derisi yüzülerek öldürülmüştür. Alevi-Bektaşi halk şiirine Düvazimam (Farsça aslı Düvazdeh-i imam=Onikimam) türünü sokan odur. Alevi-Bektaşiliğe Onikimamcılık Seyyid Nesimi’nin şiirleriyle girmiş olduğu görülüyor.

Şah Hatayi, Pir Sultan ve Kul Himmet büyük Kızılbaş siyasetinin önder ve propagandacısı büyük halk ozanlarıdır. Uzun uzun anlatmaya gerek yok. Yemini de şiirleri, özellikle Ali’nin olağanüstü eylemlerini ve yüceliğini anlatan “Faziletname” adındaki manzum eseriyle bu siyasete katkıda bulunmuş; üçünün de birçok şiirine esin kaynağı olmuştur. Virani Abdal da, Nesimi ve Yemini gibi Hurufilik’ten (Harf gizemciliği) gelmedir. Ali sevgisi Virani’nin şiirlerinde “Lailahe illa Ali”yle somutlaşmıştır. Yemini ile Virani Abdal Hacı Bektaş Veli dergahı çevresinin çok tanınmış ozanlarıdır Hacı Bektaş evlatlarından Sultan Balı’ya, yani Balım Sultan'a candan bağlıdırlar. Bu 7 ozanın 15.ve 16.yüzyıllaraşiirsel söylemleri, yapıtları, inanç ilkeleri ve toplumsal eylem ve siyasetleriyle damgalarını vurmuş olmalarında aramak gerek ululuğa layık görülmelerini.

 

Tanınmış Halk Ozanlarını Çok Kişilerin Temsil Ettikleri Doğru mudur? Yoksa Üzerinde Siyaset mi Yapılıyor

 

Son dönemlerde yapılan kimi araştırmalarda bu güne kadar tek kişi olarak karşımıza çıkan Pir Sultan, Hatai, Yunus Emre ve Karacoğlan gibi büyük ozanların, değerlerin aslında tek kişi olmadıkları saptandı. Tabii bu konuda kalem oynatanların bir kısmı da bu görüşe karşı çıktılar, Ali Yıldırım gibi...Çalışmalarınızda bu konuyla ilgili olduğunuz için, siz ne düşünüyorsunuz?

 

 Ali Yıldırım’ın düşüncelerini bilmiyorum. Ama, biz bu büyük halk ozanlarının tek kişi olmadıkları, yani tarih içinde beş-altı Pir Sultan Abdal, yedi-sekiz tane Hatayi, iki-üç Yunus Emre vb. olduğu inancında değiliz. Bu “değerlerin tek kişi omadıkları ispat edildi” dediğinize göre, siz de kabul ediyorsunuz. Konu üzerinde ısrarla durmuş ve kitaplar yazmış değerli folklorcu öğretmen rahmetli İbrahim Arslanoğlu, 1920’ler öncesi başlamış bir tartışmayı alevlendirerek, yeni öncülüğünü yapıyor ve savunuyordu. Kuşkusuz çok taraftar da buldu.

 

Türkiye’de çok ilginç bir olgu var: Folklorcu ve derlemeciler -bazan ozanlar da-, kendi inceleme-araştırma sınırlarını aşıp tarihsel,  sosyo-ekonomik yorumlardan,  kısacası  her dalda konuşmaktan  çekinmiyorlar. Kendi doğrularını bilimsel doğrular olarak sunuyorlar. Bakınız bir arkeolog kazı tekniğini iyi bilir, kazar ve eserleri çoğunlukla parçalar halinde gün ışığına çıkarır. Bir mimari parçaysa antik mimarlık uzmanı; bir yazıt parçasıysa yazıt uzmanı (epigraf); bir heykel parçasıysa antik heykeller uzmanı arkeolog onunla ilgilenir. Özelliklerini, hangi döneme ait olduğunu saptarlar. Eserin yaratıldığı dönemdeki yeri ve önemini ancak tarihçi değerlendirir ve yorumlayarak sonuçlandırır. Ayrıca tarihçinin de bir uzman kadar olmasa arkeolojiden anlaması gerekir. Ama halk ozanlarının cönklerden ya da ağızlardan şiirlerini toplayan, halk arasında onların yaşamlarına ilişkin söylenceleri derleyenler böyle mi yapıyorlar? Hayır. Bol keseden ahkâm kesiyorlar. Topladıkları şiirleri, söylenceleri kitaplaştırırken, giriş ve önsözlerinde hepsi birer tarihçi, hepsi birer sosyal ya da siyasal bilimci olarak karşımıza çıkıyorlar. Oysa bunları yapacaklarına, nereden, nasıl ve kimden topladıklarını günüyle tarihiyle verseler ve karşılaştıkları güçlükleri yahut kolaylıkları anlatsalar, en doğrusunu yapmış olacaklar.

Ezeli dost, ne yazık ki bu açıklamaya çalıştığımız anlayış, Cahit Öztelli’de de İbrahim Arslanoğlu’da da var. İnsanın aklına, kasıtlı bir akım olarak çıkarıldığı da gelmiyor değil! Cahit Öztelli, incelediği halk ozanları üzerinde verdiği yanlış ve çarpık tarihsel bilgiler gibi, İbrahim Arslanoğlu’nun “Anadolu Hatayi’leri” ve Turgut Koca’nın ikinci “Serezli Pir Sultan Abdal’ını” da (ek olarak, başka Pir Sultanlar ve Pir Sultanın Abdalı’ ayırımların da...) doğru bulmuyoruz. Bunun açıklamasını Pir Sultan Abdal incelememizde yapmış ve 1527-8 Kalender Abdal başkaldırısından sonra onun uzun yıllar Rumeli’de yaşamış olduğunu şiirlerindeki verilerle göstermeye çalışmıştık.[7]

 

Bizce Alevi-Bektaşi toplumu için “Birçok Yunus’lar, Hatayi’ler, Pir Sultanlar...akımı”, sakıncalı oluşunun ötesinde tehlikelidir...Bilinçli ya da yukarıdaki anlayıştan kaynaklanan aynı adı taşıyan birden çok halk ozanlarının olduğu iddiası devletin ‘Alevilik siyaseti’ yandaşlarının ekmeğine yağ sürecektir. Anımsarsanız birkaç yıl önce dinci-milliyetçi bir gazetenin köşe yazarı, Ali’yi yücelten, tanrısallaştıran bir şiirinden ötürü Pir Sultan Abdal’ın Alevi olmadığını söylemiş ve ‘Alevileri tenzih ederek (temize çıkararak)’ ozanı kafir (!) ilan etmişti. Gördüğü çok büyük tepki yüzünden devlet üstlenmedi. İleri sürdüğünüz gibi, birçok Pir Sultanlar olduğu ispat edilmiş ya da kabul görmüş olsaydı devletçi Aleviler hemen buna sarılacaktı. O zaman:

 

Kafir kaldır gönlündeki gümanı

Bu mülkün sahibi Ali değil mi

Yaratmıştır onsekiz bin alemi

Bu mükün sahibi Ali değil mi

 

....

Hazreti Ali’nin devri yürüye

Ali kim olduğu bilinmelidir

Alay alay gelen gaziler ile

İmamların öcü alınmalıdır

(...)

Yeryüzünü kızıltaçlar bürüye

Munafık olanın bağrı eriye

Sahib-i zamanın emri yürüye

Sultan kim olduğu bilinmelidir

(...)

Pir Sultan Abdal’ım ey Dede Himmet

Kendine cevr etme aleme rahm et

Istanbul şehrinde ol sahib devlet

Tac-ı Devlet ile alınmalıdır

.....

Haktan inayet olursa

Şah Urum’a gele bir gün

Gazada bu zülfikarı

Kafirlere çala bir gün

(...)

Çeke sancağı götüre

Şah İstanbul’da otura

Frenk’ten yesir getire

Horasan’a sala bir gün

(...)

Pir Sultan’ın işi ahtır

İntizarım güzel Şah’tır

Mülk iyesi padişahtır

Mülke sahip ola bir gün

gibi şiirler yazan Pir Sultan bizden değildir.

 

Bizimki:

 

Ne güzelce muradıma ererken

Felek beni nazlı yardan ayırdı

Al yanaktan kırmızı gül dererken

Felek beni nazlı yardan ayırdı

(...)

Pir Sultan Abdal’ım dağları aşam

Aşam aşam ırmaklara karışam

Hiç başına gelen var mı danışam

Felek beni nazlı yardan ayırdı

....

Dağdan kütür kütür hezen indirir

Indirir de ataşlara yandırır

Her evin devliğin öküz döndürür

İreçberler hoçça tutun öküzü

(...)

Pir Sultan’ım der ki kaynar coşunca

Tekne hamur kalmaz ekmek pişince

Adem At(a) öküzü çifte koşunca

İreçberler hoşça tutun öküzü

....

Pir Sultan Abdal’ım bu dünya fani

Baştan başa kim sürdü bu devranı

Yarin bir çift sözü üşüttü beni

Yüce dağ başında buymuşa döndüm  

 

Şiirlerini yazan Pir Sultan’dır. Öbürü Ali’ye Allah diyerek dinden çıkmış bir Kızılbaş’tır. İran şahlarının peşinden gitmiş, devletimize başkaldırmıştır. Elhamdülullah biz alevi İslamız, diyeceklerdir. Zaten bu sonuncu cümleyi söylüyenler ortada; devlet ve hükümetle kolkola geziyorlar.

 

Alevi-Bektaşi inançlı Türk ve Kürt insanı Aleviliğin, Bedreddinilik siyasetinin hemen ardından yükselen ve yüzyıla yakın süren Kızılbaşlık siyasetini bilmiyor. 15.yüzyılın ortlarından 16.yüzyılın başına kadarki 1.dönem Alevi-Bektaşi halkların toplumsal mücadele ve ihtilal dönemidir. İhtilalci Kızılbaş siyaseti 1501-2 yılında kurmuş olduğu Kızılbaş-Safevi devleti iktidarında varlığını ancak 30 yıl kadar sürdürebilmiştir. Bu 2. dönem Kızılbaş iktidar siyaseti, yanlış yönlendirmeler ve kişisel hırslarıyla giderek genç Şah İsmail’in, İran feodal aristokrasisinin de büyük etkisiyle, Kızılbaşlığa Şiiliğe yaklaştırıp ve paylaşım savaşlarına girişmesiyle kendi sonunu hazırladı.

 

Anadolu Hatayi’leri kavramı neden doğru değildir? İbrahim Arslanoğlu, Şah İsmail Hatayi ve Anadolu Hatayileri kitabının yarısına yakın bölümünü (s.33-248), Şah İsmail Hatayi’nin aruz kalıplarıyla yazdığı Divan’ındaki bütün şiirleri, manzum mektupları ve nasihatnamesi’ne; bir bölümünü (s.251-329) şüpheli şiirlere, yani Şah İsmail Hatayi’ye ait olduklarından kuşku duyduklarına; üçüncü bölümünü (s.341-535) ise Anadolu Hatayileri’nin(?) şiirlerine ayırmış. İkinci bölümde 153 şiiri hiçbir gerekçe göstermeden, kafasına göre şüpheliler sınıfına sokuyor Arslanoğlu. Bu şiirleri dikkatle gözden geçirince, yazarın bunları hiç okumamış olduğundan kuşku duyuyoruz. Folklor ve edebiyat dergilerinde yüzlerce makale yayınlamış, onlarca kitap bastırmış ve çok sayıda bilinmeyen halk ozanını günışığına çıkarmış kişi hakkında böyle düşündüğü için utanıyor insan. Ama, bunlar Şah Hatayi’nin değildir demesi ve kuşkulanması için, hangi ozana ait olabileceğini örneklemesi, karşılaştırma yapması gerekmez miydi?   

 

Ezeli dost, keşke bu konuya burada fazlaca girmeseydik. Belki ayrı bir yazı yapmak gerekirdi. Ama, mademki başladık biraz daha sürdürelim. Şah Hatayi’nin şiirlerinin taklit edilmiş, değiştirilmiş ve cönk yazıcılar tarafından tahrif edilmiş, hatta dili düzeltilmiş olduğu gerçektir. ‘Anadolu Hatayileri’ kavramını irdelemeye geçmeden önce, zorunlu kaldığımız için izninizle, son kitabımızdan Şah İsmail Hatayi ve Kızılbaş siyaseti üzerine bazı bilgiler geçmek istiyoruz:

 

“...Şeyh Haydar’ın (Şah İsmail’in babası) Erdebil dergahı postunda oturduğu 18 yıl içerisinde (1470-1488) başardığı en büyük iş, Kızılbaş kavramı çerçevesinde inançsal ve toplumsal bir bilinç oluşturulmasıydı...Haydar’ın yanında durup kendisiyle birlikte mücadele edenler ‘Kızılbaş ordusu’ adını aldı...Bu unvan altında düşmanlarına karşı savaş açan Şeyh Haydar’ın, İmam Ali’nin sancağını taşıdığı, düşmanlarının da Muaviye-Yezit ordusu olduğuna inanılıyordu. Anadolu’nun yoksul insanları bu bilinçle harekete geçirilmişti. Anadolu Alevi halklarına benimsetilen Kızılbaşlık bilincinin siyasallaştırılması gerekiyordu."

“Şeyh Haydar’ın çevresinde bulunan, onu yönlendirenler ve Şah İsmail’i aralarında saklayarak, eğitip yetiştirdikten sonra Alevi-Kızılbaş devletini kuranlar  aynı kişilerdi: Şamlu Türkmenlerinden Lala Hüseyin Bey, Dulkadirli Dede Abdal Bey, Ustaclu Muhammed Bey, Şamlu Abdi Bey, Bayburdlu Kara Ilyas, Tekelü Saru Ali Bey, Karamanlu Bayram Bey, Rumlu Ali Bey, Talişli Dede Bey, Kacarlu Kara Piri Bey vb..Bunların her biri mensup oldukları Türkmen oymaklarının, -bazılarının Pir, Abdal, Dede sıfatları da gösterdiği gibi- hem inançsal önderi Dede’si, hem de yönetici Beg’leridir. Bunlardan bazıları, Hoca Ali’nin (1392-1429) Timur’dan devralıp Erdebil’e yerleştirdiği savaş tutsağı Tekelü ve Karamanlu Türkmenlerdi. Öbürleri ise, Şeyh Cüneyd’in savaşlarına katılarak ya da Şeyh Haydar döneminde gelmiş bulunuyorlardı...”

 

“Walther Hinz’in ‘Kızılbaş kabileler’ olarak nitelendirdiği Türkmen aşiretlerinin öbür kabile ve şubeleri, Anadolu’da Germiyan, İsfendiyar, Hamidoğulları, Karamanoğulları, Osmanoğulları, Dulkadiroğulları, Memlük ve Akkoyunlu vb. beylikleri topraklarında yaşamaktadılar.Böyle bir toplumsal bölünmüşlük içinde olan Anadolu Alevileri’nin siyasallaşıp toparlanması sözkonusuydu..."

 

“Anlaşılıyor ki, kabileleriyle birlikte Erdebil’e intisabetmiş Dede-Beg’ler, Alevi halkları birliğe götürme ve bir devlet oluşturma misyonu yüklenmişlerdi. Bu Dede-Beg’ler, Hacı Bektaş Veli’nin (Ö.1271-2) Anadolu’nun dört bir yanında görevlendirmiş olduğu 360 halifesinden birine bağlı Türkmen boylarına mensup insanların torunları olarak, Hacı Bektaş’ın yol ve erkanı, dem ve devranını Erdebil’e sokmuşlardı... Şah İsmail’i, Hünkar’ın kurduğu yol ve erkanın gerektirdiği biçimde yetiştirmişlerdir... Onun yapıtları, Yunus Emre’nin, Seyyid Nesimi’nin şiirleri okutulup ezberletilmiştir...”[8] 

 

Yukarıdaki alıntılardan anlaşıldığı gibi Şah İsmail şiirlerinin kaynağı, Dede-Beg’ler çevresinden aldığı inanç eğitimi ve onlardan edindiği bilgilerdir. Bu kişiler Şah İsmail’i Gilan’da sakladıkları dönem içinde (1494-1499), inançları gereği, mürşid ve mürid(talip) ilişkileri içindei ‘Ehl-i İhtisas’ adıyla ‘Lala, Abdal, Dede, Hadim(hizmet gören) ve Halifat al- Hulafa’dan (Halifeler halifesi) oluşan bir kurul kurmuşlardı.[9] Bunlar Şah İsmail’i yetiştirdikleri gibi, Hazar kıyılarından, Anadolu’nun içlerine Teke iline uzanan çok geniş bir alan içinde etkin  propaganda eylemlerini ve çok sayıda savaşlar yönetmiş; Kızılbaş devletini kurarak Şah İsmail’i 15 yaşında tahta oturtmuşlardı. Genç Sultan İran dilinin lehçeleri dahil, bu çok geniş alanda konuşulan Türk lehçelerini konuşup yazıyor; şiirlerinde kullanabiliyordu. Haklılığını göstermek için İbrahim Arslanoğlu’nun 333.-334. sayfalarda yazdığı alıntılar bizi fazla ilgilendirmiyor. Hatayi, Pir Sultan ve Kul Himmet gibi birbirini tanıyan üç Kızılbaş ozanın şiirlerinin birbirine karıştığı açık gerçek. Bunun dışında dilin yenileştirilmesi, Divan ve Cönk’leri çağlar içerisinde kopya eden elyazmacılara rahatça bağlanabilir. Farklı tarihli elyazması Divan’larda aynı şiirlerin farklı versiyonlarını, değişik sözcüklerle (daha eski, daha yeni) örgülenmiş biçimlerini bulmak herzaman olasıdır. Ancak burada bizi üzen, Melikoff Hocanın 1975’te, bir “Uluslararası Folklor ve Halk Edebiyatı” seminerinde verdiği “Hatayi” bildirisinden yapılan alıntıdır. Iréne Melikoff:

 

“Eski nüshaların hiçbirinde (Acaba Azerbaycan nüshaları mı? İ.K.) Hatayi’nin Hacı Bektaş Veli’yi anan şiirlerine rastlanmamaktadır. Bu gösteriyor ki henüz o çağda Alevilerle Bektaşiler arasında ilişki kurulmadığından Hatayi, Hacı Bektaş’a karşı ilgi duymamaktadır...”

nasıl diyebiliyor?

 

Yukarıda Şah İsmail’in Hacı Bektaş erkanı, ilkeleri içerisinde yetiştirildiği hakkında bilgileri görünce, sizler de sormuyacak mısınız?  Şah İsmail 1909’da Yıldız yaylasında konakladığı sırada, Hacı Bektaş Dergah’ını ziyaret etmeği arzulamış; hem Hacı Bektaş ve hem de Balım Sultan için o dönemde siyaseten de olsa şiirler yazmıştır.[10] 

Kaldı ki Melikoff, 1980’li yılların sonlarında yazdığı bir yazıda; Baba İlyas ve bir Babai halifesi olan Hacı Bektaş Veli’nin yolundan giden ve ona bağlı olan Bektaşilik inancı, iki yüzyıl sonra izleyicileri olan Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar’ın taraftarları Kızılbaşlarınkinden farklı değildir, demektedir. Herhalde artık yukarıdaki düşünceyi taşımıyor. Dedesi ve babası Bektaşilikle ilişki kurmuş ve Hacı Bektaş’ı iyi tanıdıklarına göre, Şah İsmail’in de tanıdığı ve Hacı Bektaş’a ilgi duyduğuna inanıyordur.

 

Kısacası biz ‘Anadolu Hatayileri’ kavramına ilgi duymuyor ve doğru bulmuyoruz. ‘Hatayi’ tapşırmasının başındaki ‘Can, derdimend, derviş, kul, pir, sultan, şah vb.’sözcüklerini birer niteleme sıfatı olarak, çoğunu dedeler, zakirler ve yazıcıların eklemiş olacağını düşünüyoruz. Bizce, İbrahim Arslanoğlu’nun kitabının ‘Anadolu Hatayileri’ bölümündeki, içinde tarih verilmiş Kuban’ınkiler (no.125 ve 126) dışında bütün şiirler, -Pir Sultan, Kul Himmet vb. ozanlarınınkilerin de karışmış olmasını saklı tutmak koşuluyla- Hatayi’nindir.

 

Halk Şiiri Tarzı Her Türlü Konuyu İşlemeye Uygundur

 

Günümüzde Alevi-Kızılbaş şiirinin durumu nedir? Genel olarak ölçülü şiir hakkında neler söylemek istersiniz?

 

Bugün inanç bağlamında Alevi-Bektaşi şiiri, Aleviliği anlatma, ilkelerini yaymada belki son dönemini yaşamaktadır. İçinde fazlaca Şiilik kokan Bedri Noyan Dedebaba’nın şiirleri, keramet söylencelerini öne çıkaran Vaktidolu’nunkilerden daha özgün biçimde Dertli Divani sazıyla ve sözüyle yapıyor. Bu geleneği kendi çevresi olan ‘Kısaslı Aşıklar’la birlikte büyük bir çabayla sürdürmeye çalışıyor. Çok sayıda basılan kitaplar, gazete ve dergiler, radyo ve televizyon, bu anlamda şiiri yazımını uzaklaştırmıştır araç olmaktan. Buna karşılık, Alevi-Bektaşi inanç topluluğunun arasında kutsal sayılan, hatta ‘ayat’ olarak adlandırılan, çok tanınmış Alevi halk ozanlarının şiirleri bol bol kullanılmakta. Hem anlatım ve açıklamalarda, hem de alevi halk sanatçılarının dillendirdiği ‘telli Kur’an’ın ezgileriyle bu yapılmaktadır.  Günümüzün gerçek Halk ozanları şiirlerini, emekten yana toplumu biliçlendirmede, dünyayı değiştirme yolunda kullanmaktadır ve kullanmalıdır. Unutmayalım ki Aleviliğin Osmanlı otokratik/teokratik yönetimine karşı mücadele siyaseti dün Kızılbaşlıktı. Bugün ise öncelikli siyaset, özgürlükçü olmayan baskıcı burjuva yönetimlerine karşı demokrasi mücadelesidir. Ama, asıl “Sevgi bizim dinimizdir” diyen, tanrıyı maddeye indirgeyen Enelhak inancını ve insanın özünü işlemesi gerektiğine inanan günümüz ozanları, Aleviliğin bugünkü siyasetinin Sosyalizm olduğunu aklından hiç çıkarmamalı; ister aşık tarzı halk şiirini, isterse serbest şiiri kullansın duruşu bu yönde olmalıdır. Yoksa, Alevi-Bektaşi inancının büyük ozanlarına ihanet etmiş olurlar diye düşünüyoruz.  Ayrıca Halk Şiiri tarzı her türlü konuyu işlemeye uygundur. Düzyazı ve serbest şiirle ifade edilen her türlü duygu ve düşünce, ölçülü uyaklı şiirle, yani halk şiiriyle de engelsiz anlatılabilir. (Kervan Dergisi Sayı: 67-68, 1998)

  1. Resmi Çevreler Ve Müttefiklerinin Alevi-Bektaşi Günceli Üzerinde Aykırı Tarihsel Değerlendirmeler Söyleşisi

Bu yazı, Star Gazetesi yazarı Musa Ağacık ile İnternet üzerinden yaptığımız bir sanal sohbetten doğdu. Musa Ağacık, gazetedeki sütunu "Musa'nın Teybi"için, 16 Ağustos 1999 tarihinde, 36.geleneksel ve 10.uluslararası Hacı Bektaş Veli'yi Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri dolayısıyla sorular sordu. Aldığı yanıtlardan kendine özgü, o hoş esprisiyle yeni sorular çıkarıp, yeniden sordu. Böylece aşağıdaki söyleşi oluştu. Söyleşi resmi çevreler ve müttefiklerinin öznel Alevi-Bektaşi güncellemesine tam anlamıyla aykırı tarihsel değerlendirmelerdir. Ancak sütununun sınırlarını aşan uzun yorum ve değerlendirmeler, yanıtlar çok fazla yer aldığı için, yazının ancak onda biri yayınlanabilmişti. Güncelin tarihselliğine katkısı olduğu için burada biz söyleşinin tamamını veriyoruz.

Sorular: Musa Ağacık

Yanıtlar ve ara başlıklar: İsmail Kaygusuz

 

1.Devletin ve Sağ Siyasetin Aleviliğe Bakışları, Alevilik Tanımlamaları ve Bir kaç Yazar

 

DSP lideri ve Başbakan Bülent Ecevit'in sözünü ettiği "Bektaşi Aleviliği” de ne demek oluyor?

 

İlk bakışta Nusayri-Arap Aleviliği, İsmaili Aleviliği, Karmati Aleviliği vb. söylemlerden esinlenilerek söylenmiş gibi görünüyorsa da yanlış alıntıdır, daha doğrusu yanlış ve zoraki benzeştirmedir. Bu tarihsel adlar, çok büyük ve imparatorluklar sarsan toplumsal hareketlerin; değişim ve gelişimlerin adları olarak Aleviliği niteleyen kalıcılığı sürdürmüşlerdir. 'Bektaşi Aleviliği' kasıtlı olarak ortaya atılmış bir kavram gibi geliyor bana. İlk kez 1997 Ağustos ayında Hacıbektaş'ta yapılan şenliklerde Ecevit, büyük bilge tavrı içinde bu "Bektaşi Aleviliği" söylemini armağan(!) etti Alevi-Bektaşi literatürüne.

 

Ecevit'in "Biz evvela Şah İsmail ile Yavuz'u barıştırmalıyız. İki düşman gibi görmemeliyiz" sözleriyle birliğe ve birlikteliğe çağırırken, öbür yandan Bektaşi Aleviliği söyleminde ise tam bir ayırımcılık, Alevileri ve Bektaşileri birbirinden ayırma amacı seziliyor. Yani bir Alevilik var, bir de Bektaşi Aleviliği var. Söylemin altında şunlar yatıyor: "Bektaşilik Sünniliktir ve Türklüktür ya da Sünniliğe yakındır; biz onu tercih ederiz. Oluşturduğumuz Araştırma merkezinin çalışma ve araştırmaları Bektaşiliğe yöneliktir." Başbakan ve Cumhurbaşkanının koruması altındaki Gazi Üniversitesinde "Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırmaları Merkezi"nde tam da bunlar uygulanıyor. O zaman Şah İsmail ile Yavuz'u nasıl barıştıracaksınız? Bayezid II'den itibaren, Şah İsmail'in Kızılbaş siyasetine karşı Osmanlı siyaseti olarak namazlı, ramazanlı-muharremli ve ayn-i cemli, Şiiliğe yakın bir Bektaşilik yaratılıp yükseltildi. Ama bunu benimseyip Şiileşen çok küçük kentli çıkarcı azınlık olmuştur. Yavuz, Kanuni Süleyman ve diğerleri de kullandılar bu siyaseti. Cumhuriyet hükümetleri olarak Osmanlının bu siyasetini kullanırsanız, bu "böl ve yok et" değil midir?

Bektaşilik, Aleviliğin ilkelendirilmesi; ritüel kurumlaşma ve inançsal kuralların felsefi açınımıdır, Aleviliğin bizatihi kendisidir. "Bektaşi Aleviliği" diye bir kavram uydurmak kasıtlıdır ve Bayezid II'den (1481-1512) beri Alevileri bölerek bir bölümünü devletin koltuk değneği yapma taktiğine biçim kazandırmaktır. Bu bağlamda "Bektaşi Aleviliği Araştırma Merkezi" adı da yanlış ve kasıtlıdır. Sadece "Bektaşilik Araştırma Merkezi" ya da "Alevilik-Bektaşilik Araştırma Merkezi" denilebilir.

 

Yaklaşık 1350 yıldır Sünnilikle birleşmeyen ve ona aykırı inançlarını sürdüre gelmiş Alevilik, şimdi mi onunla bütünleşecek Türk Müslümanlığı uydurmasında? Bu girişimlere kucak açan ve hatta tezgâhlayan bir avuç Alevi burjuvası için böyle bir bütünleşme maddi ve politik çıkarlar doğrultusunda zaten gerçekleşmiştir. Elbette ki, ikrarından dönmüş yol düşkünlerine söyleyecek sözümüz yoktur. Önce söylediğim gibi Bektaşilik, Anadolu'da Hacı Bektaş'ın adına bağlı olarak, Aleviliğin inanç, ibadet (ritüeller, tapınma kurumları anlamında), siyaset ve felsefi kurumlaşmasıdır. Hacı Bektaş Veli'den sonra ikinci büyük Pir sayılan Balım Sultan (Ö.1519-21) reformlarıdır. Bu kurumlaşmada Ortodoks İslam(Sünnilik) kurallarına verilen bazı ödünler Takiyye tarzındadır; Osmanlının büyük kentlerinde yaşayan Alevilerin kendilerini korumaya yöneliktir. İkrarından-inancından dönme sözkonusu değildir hiçbir Bektaşi'nin. Osmanlı yönetiminin onca ölümcül baskısı ve parçalama siyasetlerine rağmen Sünnilikle bütünleşme gerçekleşmemiştir. Bu gerçek, en güzel biçimde Bektaşi mizahına bir fıkra ile yansımıştır:

Şarabını yudumlamakta olan bir Bektaşi Babası'na Hoca öfkeyle, "Sen müslüman değil misin?" diye sorar. Baba kafasını kaldırıp, "He ya, müslümanım..."diyerek içmeyi sürdürür. Hoca'nın öfkesi daha da kabarmış durumda, "Söyle öyleyse der, İslamın şartı kaçtır?" Baba istifini bozmadan, sakin bir biçimde "Bir" diye yanıtlayınca, Hoca öfkeyle üstüne yürüyerek bağırır: "Bre kafir, sen nasıl müslümansın? Müslümanlığın şartı bir olur mu? Beş'tir." Bektaşi Baba'sı aynı sakinlikle şunları söyler: " Niye kızıyorsun Hoca? Sen Beş diyorsun, ama benim için Bir'dir. Namaz ile oruç senin gibi zahidlerin, Hac ve Zekat zenginlerin. Bana da Kelime-i Şehadet kalıyor... Alevi-Bektaşiler bu bağlamda, yeniden yapılanmış bir Diyanete "Allah Eyvallah" rahatlıkla diyebilirler, var mısınız? Ne dersiniz İslamın şartını Bir'e indirir mi bu devlet?

 

 Çok övülen kitabıyla Taha Akyol'un Aleviliğe bakışına sözünüz?

 

Pek az olmayacak. Eski ülkücü ve 80 sonrası Türk-İslam sentezcilerinden, günümüzde ise MHP'deki sözde değişimci görüntünün akıl hocası ve çok liberal gazeteci Taha Akyol'un son kitabı birkaç baskı yaptı. "Osmanlı'da ve İran'da Mezhep ve Devlet" konularını ele aldığı ve çoğu köşe yazarı arkadaşları tarafından göklere çıkarılan bu kitabında Aleviliği, "Halk İslamı" olarak gören Akyol, aynı zamanda "bir anlamda heterodoks mezheptir" diyor. Arkasından, tarihçi Cemal Kafadar'ın ortaya atmış olduğu "inanç-düşünce ötesi" anlamıyla ele alınan "metadoxie-metadoxy" bir müslümanlık nitelemesini benimsemiş görünüyor (s.22-23). Oysa daha önceki sayfaların birinde Alevi-Bektaşiliği "marjinal sufizm" olark sunarken, bir yerde "Osmanlı-Türk-İslam sentezi" içinde değerlendiriyor; ancak başka biryerde "Otman Baba'nın Türkmen-İslam sentezi olduğunu düşünüyor" (s.24, 47). Fetvalarıyla ortodoks İslam dışı inanç sahiplerinin (Bedreddini, Halveti, Hurufi, Kızılbaş vb) kanlarına doymamış Şeyhülislam Ebussuud'a övgüler yağdıran (s.165-166) Taha Akyol'un, Osmanlının "zındık, mülhid, rafızi, eşirra (dinden çıkmış, dinsiz-allahsız, sapkın, edepsiz-ahlaksız anlamlarında)" olarak nitelediği Alevi-Bektaşi-Kızılbaşlar ile Cumhuriyet döneminin "mürtecilerini (gericilerini" benzeştirme zorlaması, yani Aleviliği 'irticaya' indirgemesi (?); Alevilere ve Aleviliğe hakaret olduğu kadar, laik Cumhuriyete de haksızlık değil midir?

Toplumsal çelişkileri tersinden yorumluyarak, olmazları benzeştirerek nereye varılmaya çalışılıyor? Bir sonraki sorunun, yani Fethullahçılığın Babailer'e benzetilmesinin kökeninde de bu saptırma yatıyor. Çok akıllı, çok liberal milliyetçi ve Türk-İslam sentezci Akyol Aleviliğe bakarken, diğer birçok Türkçü-İslamcı yazar ve bilim adamlarının yaptığı gibi Ortodoks İslam (Sünnilik) gözlüğünü çıkarmamıştır. Örneğin A. Yaşar Ocak da, tarihsel, dinsel hukuk, aykırı inançlar bilgi birikimini, "Zındıklar ve Mülhidler" kitabında aynı bakışla değerlendirmiş: Bazan bir Hanifi fıkıh bilgini cübbesini giymiş, bazan Emevi-Abbasi halifesinin askeri kumandanı olmuş, bazan bir Osmanlı padişahı ya da sadrazamı, şeyhülislamı yerine geçip fetvalar vermiş; hükümler uygulamış. Bu gözlükle bakıldığı sürece Aleviliği, Osmanlı şeyhülislam ve ulemasının görmüş olduğundan farklı algılamak ve tanımlamak olası değildir...

 

Ya Reha Çamuroğlu'nun "İsmail" romanındaki Şah İsmail'e bakış?

 

Çok yerinde bir soru, çünkü gazeteler ve görüntülü basında sık sık Taha Akyol'la birlikte geçiyor Reha'nın adı. Aleviliğe aynı bakış açısıyla yaklaştığı ve yöntemini paylaştığından dolayı Taha Akyol hem kitabında, hem de gazetedeki köşesinde övgülere boğuyor kendisini. Eğer "İsmail" romanında Akyol'un gözlüğünün tersinden, yani tamamıyla heterodoks bakış açısından olayları irdeleseydi; Şah İsmail'i "Ali donuna bürünmüş" bir veli gibi görseydi yine büyük yanlış yapardı. Ama yine de yazar, kökenindeki inançsal geleneklerden gelen bilgileri toparlayıp romanını kurgulamış, destanlaştırmış denirdi.

Araştırmaya dayanan, gerçekçi bir tarihsel roman yazmaya soyunmak, büyük sorumluluk taşıyan bir uğraştır. Eğer sen tutar, olayları saptırır, gerçekleri görmezlikten gelir ve tam bir milliyetçi-islamcı-uzlaşmacı davranış sergileyerek Şah İsmail'i değerlendirirsen, kendi inancını da tarihini de yadsımış olursun. Kızılbaşlık, Anadolu Aleviliğinin bir siyasetidir. Bu siyaset uzunca bir döneme damgasını vurmuştur. Şeyh Cüneyd'in 1449 yılında Anadolu'da Canik'te Çepni Türkmenleriyle başlattığı Kızılbaş ihtilali, 50 yıl sonra torunu Şah İsmail'e Kızılbaş Safevi Devletini kurdurmuştu. Devleti kuranlar Anadolulu Kızılbaş Türkmenlerdi. Şeyh Safi'nin kurduğu Erdebil tekkesinin Sünni (Şafii) karakteri, Hoca Ali'nin zamanında (1392-1429) Hacı Bektaş Veli'yi Pir bilen ve onun kurduğu dergâha bağlı Anadolu Alevileriyle ilişkisinden sonra değişime uğramış. Şeyh Cüneyd ve oğlu Haydar ile Hacı Bektaş'ın bâtıni yol ve erkânı Erdebil'de Kızılbaş siyasetine dönüşmüş bulunuyordu. Şah İsmail, hakkında nefesler yazdığı Hacı Bektaş'ın dergâhını ziyaret amacıyla (siyaset için bile olsa!) Yıldız Dağı'na geldiği halde, Çamuroğlu'nu romanında bir kere olsun adını anmıyor. Ne Şah İsmail ve ne de çevresini hiçbir şekilde ilgilendirmediği haldeMevlâna'ya romanında yer verip, Hacı Bektaş'ı dışlamasını doğrusu içime sindiremiyorum.

Safevi devletinin kuruluşunda hiçbir katkısı olmamış İranlı Şii unsur, uleması (din bilginleri) ve umerasıyla (beyleri, vezirleriyle) 1510'dan sonra yönetimi tam kuşattı ve Şah'ı kendi saflarına geçirdiler. Şah İsmail Kızılbaş beyleri tımar ve valiliklerle "Han" adıyla başkentten uzaklaştırıyor ve birbirine düşürüyordu. Adına yapılan Anadolu'daki Kızılbaş ayaklanmalarının hiçbirini de desteklemedi. Kızılbaş beylerin zorlamalarıyla İsmail, Osmanlı'yla Çaldıran savaşına girişmiştir. Şah İsmail'in kapalı, Yavuz'un ise açık hedefi Kızılbaşları yok etmekti; hedefte birleşiyorlardı. Dedesi Uzun Hasan 41 yıl önce top kullandığı halde Şah İsmail neden top kullanmadı? Oysa Yavuz'un ordusunda 550 top, 12 bin tüfek vardı. Üstelik, Osmanlı ordusuyla savaşmış onları iyi tanıyan iki kumandanının savaş taktiklerini uygulamamıştır Şah İsmail. Bütün bunlar "civanmertlik ya da şövalyelikle" açıklanamaz. Çaldıran savaşı öncesiyle ve sonrasıyla yüzbinleri çok aşan bir Kızılbaş “kıyımıdır...

Bütün bu siyasetlerden habersiz görünen Çamuroğlu, "Yavuz Kızılbaşları kestiyse, Şah İsmail de Sünnileri kesti" mantığı içerisinde uzlaşmacı tavır sergilemiş görünüyor. Keşke korku ya da çıkar duygusunu aşarak, konuya nesnel ve diyalektik yaklaşsaydı.

 

3.Toplumsal Çelişkileri Tersinden Yorumlamak ve Olmazları Benzeştirmenin Büyük Yanlışlıkları

 

 Ankara Emniyet Müdürlüğü'nün hazırlamış olduğu "irtica raporu"nda Fethullah Gülen'i Babailer ve Alevi Işık taifesi ile ilişkilendirmesi? (Işık ne ola bu arada?)

 

Rapor hazırlatılıyor, ama arkasından da derinlerden gelen emirle, raporu yazmakla görevlendirilenler işlerinden uzaklaştırılıyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Fethullah Güven üzerinde kedi-fare ya da tavşan-tazı oyunu oynuyor gibi görünüyor: Beş kıtaya yayılmış kolejleri ve Üniversiteleriyle, yurtiçi-yurtdışı büyük yatırımları, yazılı ve görüntülü medyasıyla, kravatsız takım elbiseli Şeyh-ül evliyasıyla (!) ve yüzbinlere ulaşmış müridleriyle Fethullahçı sermayeyi, Türk emperyalizmi hizmetine (Haydi, Böyük Türkiye'nin dünyaya açılımının hizmetine, diyelim) almış. Fethullahçı sermaye, aynı zamanda Pax Americana'nın (Amerikanın dünya barışı siyaseti) "ılımlı İslam kuşağı"na da hizmet veriyor. Toplum bilincinde "Nurcu" sözcüğünün iticiliğini, kabul görmezliğini keşfedip, Türkçesini cemaatına ad yapan "Işıkçı" Fethullah Gülen, "takıyyeyi " yaşam biçimi seçmiş bir din baronudur. Çizmeyi aşan işlere giriştiğinde (Türkmenistan'da olduğu gibi) hemen derin Devlet harekete geçip, kasetlerle ve irtica raporlarıyla ipliğini pazara çıkarıyor; kamuoyunun büyük öfkesi ve yasalarla korkutarak sindirtiyor. Ama cezalandırmıyor, cezalandırmaz da...Şeyhül-evliyanın (!) teke tek ilişkilerine de girmeyelim...

Fethullah Gülen'in Babailer ve Işık taifesiyle ilişkilendirilmesi ise sözcük anlamıyla tam saçmalık! Ama devletin, uzmanları aracılığıyla bu saçma ilişkilendirmeyi yapma nedeni, bundan sonraki soruya verilecek "Evet" yanıtında saklı.

Taha Akyol'un Alevilik hakkındaki görüşlerini irdelerken, 'Toplumsal çelişkileri tersinden yorumluyarak, olmazları benzeştirerek nereye varılmaya çalışılıyor?' diye sormuştum. Çünkü Akyol, Osmanlı döneminin "mülhidleri rafızileri" Alevi-Bektaşilerle, Cumhuriyet dönemindeki "mürtecileri" aşırı dinci-siyasal islamcıları benzeştirmekte. Yukarıda söylediğim gibi, Fethullahçılığın Babailer'e benzetilmesinin kökeninde de bu saptırma yatıyor. Alevi-Bektaşilerden başkası olmayan "ışık taifesi"ne benzetilmesi de aynı saptırmadır. Bu arada "Işık da ne ola?" soruna kısaca değinip, Fethullahçıların Babaileri benzetilmesinin yanlışlıklarını anlatmayı sürdüreceğim.

"Işık Taifesi", saraydan çıkan adalet hükümleri, padişah fermanları, buyrultularında geçen bir Osmanlı uydurması. Ahmet Refik'in kitabındaki [11] bazı örneklere bakalım: " Eskişehir kadısına hüküm ki... Seydi Gazi Iş(ı)klarının bazısı ehl-i fesad olup, onun gibilerin... Kütahya kalesine habs idesin...(s.13)" Bunun gibi, Edirne (s.15), Varna'daki Sarı Saltuk zaviyesi (s.6, 17), Varna'daki Akyazılu Baba tekkesi (s.19) Işıklarının gözlenmesi, yakalanması, cezalandırılması, defterinin dürülmesi (öldürülmesi) emirler ve yargılar bunlar. Işık taifesi, Alevi-Bektaşi (Hurufi, Bedreddini adları kullanılmış olsa bile) topluluklarından başkası değildir. "Işk taifesi ya da Işklar" okunuşuyla, ("Ayn" ile "Elif" harfleri birleştirilerek yazılması gerekirken "Ayn" atılmış olabilir) "Aşık taifesi ya da Aşıklar" anlamındadır. Alevi-Bektaşi toplulukları kendilerine hiçbir zaman "Işık taifesi" olarak tanımlamamışlardır. Alevi-Bektaşi literatüründe "Nur, nurlu" sözcükleri çok kullanılır. Çünkü inançlarındaki nur, Muhammed Ali'nin nurudur. Eğer kendilerine ışıkla ilgili ad vermiş olsalardı, "Nurlular" derlerdi. Bu Osmanlı uydurması adlandırma, Alevilerin geceleri kadın erkek toplanıp ışıkları söndürdükleri iftirasına bir göndermeden başka birşey değildir...

 

Devletin, Babaileri Fethullah Gülen'le ilişkilendirmesi, bir taşla kuş sürüsünü avlamak anlamına gelmez mi, ikincisi Fethullah Gülen'in adı kullanılarak Alevi- Bektaşilere aba altnda sopa göstermek değil mi?

 

Bu soruyu "Evet" olarak yanıtlarken, üzüntümü de belirtmeliyim. Bir taşla kuş sürüsü avlanmaz, ama daha kötüsü gerçekleşir; sürü Darmadağınık olur, birlik-beraberlik ortadan kalkar, herbiri bir dalın-yaprağın ya da bir taşın oyuğuna çekilip kendini yoksar. Sen de bu mantıksız benzeştirmenin amaçlı olduğunu düşündüğün için bu soruyu soruyorsun. Ve de "Hayır" dememi beklemedin.

Fethullahçıların takıyye kullanarak (Onlara 'Neo-bâtıniler ve bâtıni yöntemleri kullanıyorlar', diyenler çıktı), yani kendilerini gizleyerek devleti ele geçirip, şeriat ve Kur'an hükümleriyle yönetme amaçlı stratejilerinden dolayı Babailere benzetilmesi kuşkusuz kasıtlı. Tarihsel olarak feodal dönemin, ortaçağın Anadolu'da yükselen bu büyük toplumsal hareketi, hiçbir bakımdan karşılaştırılamaz. 1239-1240 tarihinde Anadolu'da Selçuklu Sultanlığına karşı yükselen, Baba İlyas-Baba İshak ikilisi önderliğindeki bu toplumsal başkaldırıyı, büyük halk ayaklanmasını, Aleviliğin ihtilalci siyasetlerinden Babailik yaratmıştır. Babailik toplumsal halk hareketi, Babek-Hurremi ve Karmati-mazdek komünizmi ihtilalci geleneğinin Anadolu'daki yansımasıydı. Gordlevski'nin tanımlamasıyla, "Köy, kentin üzerine yürüdü. Kölece çalışmanın perişan ettiği köylülerle, Sultan'ın baskısı ve zulmedici feodal beyler arasındaki karşıtlıktan yükselen gerçek bir sınıf savaşımıydı". Kendini dünya mülkünün mutlak sahibi gören Sultan ve "onun düzeni, köylüleri, barış zamanında feodal için çalışmaya, savaş zamanında ise uğrunda ölmeye zorluyordu".[12]  Önderleri Baba Resul, "Dünya mülkü Halkındır" diyordu; herkes topraktan ortak yararlanacak ve ganimet bölüşülecek". Hazırlık ve propaganda dönemi en az 3 yıl alan başkaldırı 2 aydan biraz fazla sürdü. Ancak bu kısa süre içinde Babailer tam 12 kez Selçuklu ordularıyla yapılan savaşları kazandılar. 1240 sonbaharında Malya ovasında yapılan son savaşta, Selçuk Sultanı kiraladığı zırhlı Frank şövalyelerinin yardımıyla Babailer yenildi ve kırıma uğratıldılar. Böyle bir devrimci karakterli bir toplumsal başkaldırı, nasıl Fethullahçı hareketle benzeşir?

Benziyor derseniz; Türkiye Cumhuriyeti de o zaman, 13.yüzyılı Selçuklusuna ve onun zulmeden yönetimine benzediğini de kabul edersiniz. Elbetteki böylesine bir saçma benzetme olamaz! Ama Babailer, Alevilerin inanç atalarıysa ve ulu pir bildikleri, cemlerinde adını anıp yardım diledikleri Hünkar Hacı Bektaş Veli Babailerin içinden gelmiş ve bir Baba Resul halife olduğuna göre; demekki o zaman bu devlet, Alevi-Bektaşi toplumuna "aba altında sopa gösterme" hakkını kendinde bulabiliyor: Çünkü onları potansiyal ihtilalci görüyor...

 

  1. Devletin Siyasal, Dinsel-Kültürel ve Eğitim Üst Kurumlarında Alevileri Sünnileştirme Çabalarında Hacı Bektaş Veli'nin Kullanılması

 

Gazi Üniversitesi'nde Cumhurbaşkanı Demirel ve Başbakan Ecevit'in desteğiyle "Hacı Bektaş Veli" yi "Sünnileştirme faaliyeti" ne sözünüz?

 

Üniversitelerde Alevi-Bektaşi kültürü, Hacı Bektaş Veli ve Alevi-Bektaşi ozanları üzerinde akademik araştırma ve incelemelerin yapılmasına kuşkusuz karşı değiliz. Eski bir akademisyen olarak bunu gönülden istiyoruz. Ancak bu etkinlikler bilim dışı bir amaca; tarihsel kişilikleri ve doğruları devlet siyaseti adına ya da resmi görüşü güçlendirmek için saptırmaya yönelikse, siyasal görüşü ne olursa olsun her namuslu aydın karşı çıkar. Ama, Gazi Üniversitesi'ne bağlı "Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi" etkinlikleri bu yöndedir ve açık açık Türk-İslam sentezi anlayışının merkezliğine soyunmuştur. Cumhurbaşkanı ve Başbakanın destekleriyle bu kuruma üç görev yükletilmiş görülüyor:

1) Türkmen kökenli Hacı Bektaş Veli'nin, Anadolu'ya Türklüğü yaymak ve halkını müslüman yapmak için geldiği üzerinde ısrarla duran yayınlar yapmak.

2) Osmanlı Devletinin kuruluşuna Hacı Bektaş Veli'in el verdiğini yazıp-çizmek. Bunu, Hacı Bektaş Veli'nin doğumunu 1240'lara kadar indirip, ölüm tarihini 1338'e kadar yükselterek yapıyorlar. Böylelikle Hacı Bektaş'ın bâtıni Babailerle ilişkisi de kesilmiş oluyor.

3) Hacı Bektaş Veli'yi sünni bir mütefekkir, namazını, orucunu ve haccını yerine getiren ve hatta çile mağarasında yaşamını ibadet ile geçiren bir zahid bir kişi olarak göstermek.

Bu kurumun, periodik olarak çıkardığı "Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi "nde (Yaz 98/6, s.11) Aleviliğe nasıl baktığı da ortada: Bir Doçent Dr. inceleme yazısının başlığını "Çubuk Yöresi Aleviliğinde Dâr Kurbanı" koyabiliyor. Bu kişi adı geçen yörede katıldığı bir Alevi Cem'ini anlatıyor. Ama koyduğu başlığa bakarsanız; bırakınız Bektaşiliğin farklı olduğunu, her bölgeye, yöreye göre de bir Alevilik vardır. Çünkü Cumhurbaşkanı ve Başbakan destekli bu akademik kuruluş, Türkiye nüfusunun üçte birinin bağlı olduğu Aleviliği, bir inanç sistemi olarak kabul etmiyor. Aleviliğe, Ortodoks İslam (Sünnilik) gözlüğünü takarak, Osmanlı gözüyle bakıyorlar. Kitaplarında Bektaşiliğe "Türk Sünniliği" diye yazanlar var. Yani önce Hacı Bektaş Veli'yi Sünni yapacaklar ki, Alevileri de toptan sünnileştirsinler.

 

Abdal Musa dost! Şimdi sayın Demirel ve Ecevit'e birlikte soralım: Sizde mi böyle düşünüyorsunuz? Onun için mi "Hacı Bektaş Veli'yi sünnileştirme faaliyetini" destekliyorsunuz? Sayın Cumhurbaşkanı, inancına saygı gösterilmeyen ve incitilen Alevi-Bektaşi toplumuna karşı, hangi gerekçeyle Hacı Bektaş Veli'nin "İncinsen de incitme" sözünü sık sık anımsatıyorsunuz?

Heterodoks İslam olarak Alevilik-Bektaşilik, Budizm'den, Şamanizme, Zerdüştlük-Mazdekizm ve Manikheizm'den, Paulikienizm-Bogomilizme ve antik Anadolu inançlarına, Hristiyanlığa ulaşan, her türlü dinsel-felsefi düşünce ve inançların kaynaşmış (synkretizm) bütünlüğüdür. Bunun içindir ki, insanlığı kucaklayan, millet ve ümmet tanımayan bir evrenselliğe sahiptir. "Yetmiş iki millete bir gözle bakmanın" anlamı budur. Türk Müslümanlığı doğru olmadığı gibi, Türk Aleviliği ve Kürt Aleviliği ya da Arap Aleviliği kavramları da doğru değildir. Yerel, bölgesel Alevilikler de yoktur. Değişik uluslardan Aleviler, yani alevi inançlılar vardır: Kürt Aleviler (Alevi Kürtler), Türk Aleviler (Alevi Türkler), Arap Aleviler, filan bölgedeki Aleviler vb. Alevi toplu tapınmalarında (Görgü Cemleri) biçimsel farklılıklar olması; zaman ve yer olarak ortama uygunluk göstermesi, yani ileriye dönük ve değişen yeni koşullara özünden ödün vermeden uyum sağlamış olmasındandır.

 

Ya Diyanet'in "Makâlât"a dayanarak "Hacı Bektaş'ın sünniliği"ni öne sürmesi?

 

Hacı Bektaş Veli'yi neden sünnileştirmek istediklerini anlattık. Ayrıca devletin Hacı Bektaş Veli'yi Sünni görme siyasetini gerçekleştirme görevini Gazi Üniversitesiyle birlikte, asıl Diyanet İşleri yüklenmiş görünüyor. Daha doğrusu birbirlerini tamamlıyorlar. Makâlât'ın o dar kapsamı içerisinde Kur'andan 135 ayet geçilmiş ve açıklamaları yapılmıştır. Gerek bu ayetler ve gerekse kendisinin düzenlemiş olduğu dört kapıdan ilki Şeriatı ve on makamını anlatırken Ortodoks İslamın din ve imam koşullarıyla ibadetlerini birkaç sayfaya sıkıştırmış olmasına dayandırıyorlar Hacı Bektaş'ın sünniliğini. Oysa düşünmüyorlar ki, Hacı Bektaş Makâlât 'ı asıl Sünnilerin mollaları, din adamları için Arapça yazmış. Onlara kurduğu yolun ilkelerini göstermek içindir. İnsan olmak, kendini tanımak için sadece şeriatın yetmediğini, inancını tamamlamak "Hak ile Hak olmak, onunla birleşmek için" tarikat, marifet ve hakikat kapılarını da geçmek gerektiğini anlatmıştır kitabında. Hacı Bektaş Veli'nin ne sünni şeriatı ve ne de ibadetleriyle bir ilgisi yoktur. Dönemin sünni alimlerinden Molla Sadeddin, Makâlât'ı okuyarak, doğruyu bulmuş ve Hacı Bektaş'a bağlanmış. Sonra Hünkar'ın buyruğu üzerine, oturup türkçeleştirmiş herkes okusun diye.

Hacı Bektaş Makâlât'ında: "İnsandan ulusu yoktur. Arifler marifet tahtı üzerinde oturur. Tanrıyla söyleşirler, konuşurlar. Ali'ye sordular, 'Tanrı'ya, görürmüsün ki taparsın?' Ali eder: 'Görmesem tapmaz idim" diye yazıyor. Bu anlayış Sünniliğe sığar mı? Şeriatta bu sözleri söyleyen kafirdir.

Akıl ve bilim hakkında söylediği şu sözlere bakınız:

"Akıl, başta sultandır. Yeryüzünde akıl ölçüsünden önemli birşey yoktur. Çünkü herşeyi bilen ve buyuran akıldır. Herşeyin büyüğü bilim ve hilim (yumuşaklık). Akıldan yararlanmasını bilen için gizli bir şey yoktur. Bilim evrenin tüm değerlerinin üzerindedir. Bilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır. Bilimle araştırmalı, izlemeli gözlemeli. Yolumuz bilim ve irfan sevgisi üzerine kuruludur..." Hacı Bektaş'ın Makâlât'ta geçen bu sözlerinin şeriat dogmalarıyla hiçbir ilgisi yoktur.

 

Hünkar yine "Makâlât" da kendisi ve kendisine bağlı olanların ibadetlerini gösteriyor:

 

"Pes imdi, abidlerin (ibadet düşkünleri Sünnilerin) taatları (ibadetleri) namazdır, oruçtur, zekattır, hacdır. Nefir-i am(asker) olucak gaza eylemektir (savaş yapmaktır). ...gusl eylemektir. Ve arzularun istemeyüb dünyayı terk itmektir... ahireti sevmektir... Ve halleri (görünüşleri) birbirin incitmemektir. Pes kibir ve haset ve buhul ve adavet bunlarda hemandır (İşte böyle, büyüklenme ve kin tutma ve hasislik ve düşmanlık ancak bunlardadır…) "Amma, muhiblerin (sevgi düşkünü, sevgiyi öne alan Alevilerin) taatı münacaattır (dua etmektir), seyirdir (Hakka doğru yolculuk), müşahededir (Hakkı gözlem), arzularına ermektir. Ve Çalap Tanrıyı bulmaktır. Ve kendulerin yavu kılmaktır (Tanrıyla birleşip kendini yitirmek…) Ve halleri birüküb bir olmaktır (Tanrıyla bir olmak, tanrılaşmaktır). Bunların dahi hemandır (Bunlarda da ancak bu inanç-ibadet vardır…) Eger muhiblere sorsalarkim, Tanrıyı nice bildiniz. Pes, muhibler cevap verelerkim, kendü özümüzden bildik ve hem kendü özümüzü Çalap Tanrıdan bildik (kendi özümüzde Tanrıyı, Tanrıdan de kendimizi bildik, onunla bütünleştik…) Ve insaoğlu için en önemli ibadet; doğruluk ve insan sevgisidir"

 

Ayrıca gönülü Kabe'ye benzeten Hacı Bektaş Veli, "Kabe'de ihram giymek, hakkı batıldan seçmektir" diyor; "Ve hem yoldan taş arıtmak, Kabe'de Arafatta taş atmaya, kendi nefsini (kötü) heveslerini depelemek ise Kabe'de kurban kesmeğe benzer" diyor. (Makâlât, s.75) Bu ifadeler, Sünni İslamın Hac şartının reddidir: Hacca gidip Kabede ihram giyeceğine araştırarak doğruyu bul; Arafatta şeytan taşlayacağına, yoldaki taşları temizle; hem sen hem başkaları rahat yürürsünüz. Orada kurban keseceğine, kötü huylarından bencillikten vazgeç; kibrini gururunu kır! Bir bâtıni velisi olan Hacı Bektaş'ın Makâlât'ta Sünniliğe bu denli aykırı şeyler söylediği ortada iken, ona nasıl Sünni yakıştırması yapılabilir?

Diyanet de, Gazi Üniversitesindeki araştırmacılar da Hacı Bektaş'ı sünnileştirmeye boşuna uğraşmasınlar. Şeriat ilkelerine uymadığı için, Kırşehir emiri Nureddin Caca'nın onu Mevlâna Celaleddin'e şikâyet ettiğini Ahmed Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri adlı yapıtında anlatmaktadır. Aynı konu Velâyetname' de de işlenmiştir. Yedi yüz elli yıl sonra Hacı Bektaş'ı zorla Sünni yapmaya kimsenin gücü yetmez.

 

Hacı Bektaş Veli'nin 'hacılığı' nereden geliyor?

 

Hac ve Kâbe hakkında yukarıdaki paragrafta yazdıklarımızı söyleyen Hacı Bektaş Veli'nin, "Hacı" olmak için Kâbe’yi ziyarete gitmiş olduğu sanılmasın. Horasan'da,

Türkistan'da "öğretmen, öğretici, hoca" anlamında kullanılan "Hace"nin, Anadolu'da "Hacı ya da Hacı" biçimine dönüşmesidir.[13]

 

Demirel'in Hacı Bektaş Veli şenliklerinde sık sık, "incinsen de incitme" sözünü telafuz etmesinin amacı?

 

Hacı Bektaş Veli, "Benim yolumun esası edeptir; ele, bele ve dile sahip olmaktır" gibi bazı sözleriyle, Alevi toplumu içerisinde bireysel ilişkileri düzenleyen ahlaksal kurallar koymuştur. "İncinsen de incitme" sözü de bunlardan biri ve bireysel ahlak kuralıdır. Bu kuralı topluma dayattığınızda onları edilgenliğe ve boyun eğmeciliğe yöneltirsiniz. Demirel'in, Hacı Bektaş Veli'nin bu sözünü seçmiş olması bilinçlidir. Alevi toplumunu edilgenliğe yönlendirme amacı taşır. Neden "Bir olalım, iri olalım, diri olalım" sözünü hiç telaffuz etmiyor?

 

Hacı Bektaş Veli eğer İmam Musa Kazım'ın soyundan ise, o zaman Türkistanlı Hace Ahmet Yesevi'den "el aldığı, Türkmen olduğu" iddiası ne anlama geliyor?

 

 Hacı Bektaş Veli'nin Türkistanlı Hace Ahmet Yesevi'den (Ö.1167) el aldığı doğru değildir. Geleneksel bilgiler, özellikle Velâyetname, Hacı Bektaş'ı hem Ahmet Yesevi'nin el verip Rum'a saldığını, hem de halifesi Lokman Perende'de tarafından Hacı Bektaş'ın yetiştirilip Anadolu'ya gönderildiği anlatılmaktadır. Bu anlatımlar, çelişkili olduğu kadar, yanlış ve uydurmadır. Ahmet Yesevi, Orta Asya'da "Hacegan (Hocalar) Hanedanı"nın kurucusu bilinen Yusuf Hemedani'nin (Ö.1140) öğrencisidir. Onun öğrencilerinden Abdel Halim el-Gucvani yol zinciriyle Nakşibendilik, Şeyh Zahid (Ö.1296) aracılığıyla Safevilik, Halvetilik ve Bayramilik; Nakşibendi araştırmacıları Ahmet Yesevi, Lokman Perende el Harasami üzerinden Bektaşilik'in çıktığı hakkında bir Tarikat zinciri kurma iddiasındadırlar. [14] Bir kere Ahmet Yesevi'nin dünyadan göçüşünden en az kırk yıl sonra Hacı Bektaş Veli doğmuştu. Eğer Lokman Perende Ahmet Yesevi'nin halifesi olduğu kesinse, Yesevi'nin öldüğü tarihte kırk yaşların altında olmaması, yani bir mürşidin ölümünde onun yerini alacak ve onu temsil edecek kişinin, o makamı dolduracak yaş olgunluğu gerektirir. Böyle olunca, Hacı Bektaş Veli'nin doğumunda Perende seksen yaşın üzerinde bulunuyordu ve olsa olsa ona okuma yazma öğretmiştir; el vermesi ve Yesevi yolağına sokmuş olması olanak dışıdır. Ayrıca, 1220'lerden sonra Nişabur ve Horasan bölgesinin tarihsel koşulları buna elvermezdi.

Hacı Bektaş'ın soyunun İmam Musa Kazım'a (Ö.799) kadar çıkması, onun Türk olmasına engel değildir. Yedinci İmam Musa Kazım'ın ölümüyle 11. Kuşaktan Hacı Bektaş'ın doğumu arasında tam dört yüz yıl var. Adı geçen İmam ve oğlu İmam Rıza Horasan bölgesinde yaşamış ve kendileri ve çocukları yerli halkla evlilik ilişkileri kurmuşlardır. Musa Kâzım’ın kız erkek yirmiden fazla çocuğu olduğu bilinir. Elbetteki bunlar bir tek anadan değillerdi. Hacı Bektaş Veli'ye –seyyidlere, dedelere de- Ali soylu diye Arap gözüyle bakarsanız, ulusların, halkların ve kültürlerin kaynaşmasını yadsımış olursunuz. Ahmet Yesevi'nin de Ali'nin oğlu Abu Hanefi soyundan geldiği üzerine soy zinciri vardır. Ama, bilinen ilk Türk tarikatçısıdır. Benim söylemek istediğim: Hacı Bektaş Veli'nin Yesevi çevresinde yetişmiş bile olsa –ki mümkün değil-; ne onun Yeseviliği Anadolu'ya taşıyıp Bektaşiliğe dönüştürdüğünü, ne de aynı çevrenin onu Türklük-Türkmenlik adına buraya gönderdiğini kesinlikle göstermez. Hacı Bektaş Veli, uzun yıllar ve pekçok ülkeler dolaşmış. Bâtıni dervişi olma özelliğini Alamut İsmailileriyle ilişkilerinde ve aralarında kalmış olmasından kazanmıştır. Hacı Bektaş'ın Makâlât'ında "Adem Aleyhisselam Sıfatı Beyan Eder" başlığını taşıyan bir bölüm vardır. Burada, Tanrının Adem'i topraktan yaratması üzerine çok ilginç bir betimleme yapıyor. Yaşadığı zamanın (13.yy.) iyi tanınan yirmiden fazla ülke, kent ve bölge adlarını tek tek vererek, Adem'in tüm dış organlarının her birinin, bunlardan birinin toprağından yaratıldığını söylemekte. Çok büyük olasılıkla, tüm bu ülke, kent ve bölgeler, gezip gördüğü, kendi ölçülerince değerlendirdiği yerlerdir. Üzerinde biraz düşünülünce, her organın işlevi, toprağından yapılmış olan kent ya da ülkenin özelliklerini gösterdiği anlaşılır. Burada geçen coğrafi adlara bakılırsa, Buhara'dan Mısır ve Kuzey Afrika'ya, Hindistan'dan Konstantiniye'ye (İstanbul) uzanan kent ve ülkelerinin çoğunu yıllarca gezmiş olabileceği varsayılabilir. Otuz yaşlarındaki genç bâtıni dervişi Hacı Bektaş'ın son durağı Rum diyarı, yani Anadolu olmuş ve kendini Babai hareketinin içinde bulmuştur. Aşık Paşaoğlu'nun söylemiyle "Bu Hacı Bektaş... kardeşiyle Anadolu'ya gelmeye heves ettiler... O zamanda Baba İlyas gelmiş, Anadolu'da oturur olmuştu. Meğer onu görmeğe gelmişler..."

 

 Hacı Bektaş Veli'nin "keramet" sarmalı içinde halktan koparılmasının altında yatan gerçek?

 

Aslında Hacı Bektaş Veli, sürekli keramet sarmalı içinde değerlendirildikçe halktan kopmuyor. Tersine ona ermiş bir veli olarak ona iyiden iyiye sarılıyorlar. Yapılması gereken onu kerametler sarmalından çıkarıp; halkı yanlıştan, Hacı Bektaş Veli'yi yanlış algılamaktan beri almaktır. 13.Yüzyıldan itibaren çağlar aşarak günümüze ışık tutmuş bu yüce tarihsel kişiliği, bilim ve akıl dışı söylenceler sarmalı içinde görmeye ve orada bırakmaya kimsenin hakkı yoktur. Yaşadığı çağ Anadolu'sunda yükselen sosyal ve siyasal mücadeleleri, Selçuklu-Moğol-Bizans ilişkilerini, çağın toplumlarının sosyo-ekonomik ve inanç yapılanmalarını derinlemesine incelemeden gerçek Hacı Bektaş'ı ortaya koyamazsınız. Sultan Bayezid II'nin (1481-1512) ilk yıllarında, Uzun Firdevsi'ye yazdırttığı Hacı Bektaş Veli Velayetname'sinde keramet söylencelerinin arasında fazlasıyla tarihsel gerçekler bulunmaktadır. Ancak keramet olaylarını nesnel bakışla, diyalektik çözümlemelerle incelemediğiniz ve zamanın koşullarını bilerek değerlendirmediğiniz sürece onlara ulaşmanız olanağı yoktur. Veliler hakkında yaratılan keramet söylenceleri-hatta masallar- halkların, baskı ve zulme, dünyasal yaşamın acılarına edilgen tepki ve başkaldırılardır. Söylencelerde yarattıkları olağanüstülükler dünyasını, yaşamayı özledikleri dünyayla özdeşleştirirken, toplumsal mücadeleye hazır olmayan halk ortak bilinciyle kendini pasifize etmektedir. Bu durum, yani halkın söylencelerle yaşaması egemenlerin ve yönetimlerin hep işine gelmiştir. Biz Hünkâr Hacı Bektaş Veli [15] isimli küçük kitabımızda Hacı Bektaş Veli'nin bazı kerametlerini inceleyip yorumlarken, şaşırtıcı sonuçlara ulaştık. Velâyetname'deki her keramet olayı Üniversitelerin Tarih, Sosyoloji, Felsefe, Antropoloji, hatta Arkeoloji bilim dallarında bir tez oluşturacak zenginliktedir. Ancak Türk-İslam sentezi misyonu yüklenmiş "Gazi Üniversitesi, Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezinin" böyle bir çalışma yapması işine gelmez.

 

  1. Alevi-Sünni Bütünleşmesi ve Türk Müslümanlığı Üzerine

 

"Tanrı Dağı kadar Türk, Hıra Dağı kadar Müslüman" Profesör Orhan Türkdoğan'ın, "Bektaşilik Sünni bir kuruluştur. Ancak bir dönem (Şah İsmail zamanında) Kızılbaşlığın etkisinde kalmıştır savı"?

 

 Kasıtlı ileri sürülmüş ve hiçbir doğru yanı olmayan bir sav. Bu Prof. Dr. Orhan Türkdoğan'ın devletin desteği, çalıştığı Üniversitedeki kafa yapısına uygun öğretim üye ve öğrencilerin de katkılarıyla yazdığı "Alevi-Bektaşi Kimliği " kitabı üzerinde, Görmediğim Tanrıya Tapmam adını taşıyan kitabımda bir eleştiri yazmıştım. [16] Bu kişi Türk-İslam sentezi doğrultusunda "Türk Müslümanlığı", "Sünni-Alevi bütünleşmesi "kavramlarının -hatta " Bektaşi Aleviliği" için de denilebilir- fikir babalarından biridir. Zaten yukarıda birkaç yerde Bektaşiliğin, Alevilik ve Kızılbaşlığın birbirlerinden farklı olmadığı üzerinde durmuştum. Ancak, bu çok milliyetçi ve çok dindar Profesörümüz, senin mantıklı bir biçime sokarak sorulaştırdığın cümleyi, kitabının 98.sayfasında aynen şöyle kurmuş: "İlkin cemaat-içi Sünni bir kuruluş olan Bektaşilik, Şah İsmail'in 25 yıla yaklaşan idaresi altında Bağdat üzerine yürüyerek Sünni Müslümanları katletti..." Ben de bu saçma cümleye şu karşılığı vermiştim:

 

"Neresinden ele alırsınız? Cümlenin yanlışlığını mı? Bilgi hatasını mı? Yoksa yarattığı mizasenle vermek istediği düşmanlık imajını mı? Yazarı da Profesör! Bektaşilik bir inanç ve felsefe kurumudur, bir vurucu güç değil ki Şah İsmail ile Bağdat’ta Sünni Müslümanları katletsin. Demek ki, Şah İsmail'in de 24 yıllık hükümdarlığı boyunca tek yaptığı iş, Bektaşilerin başına geçip Bağdat üzerine yürümek olmuş..."[17]

 

Devletin "Türk Müslümanlığındaki amacı? Ve "Sünni- Alevi bütünleşmesi"nin altındaki niyet?

 

Devlet kendisini Siyasal İslam, yani Şeriattan korumak için, içine Türkçülük karıştırıp, "Türk Müslümanlığı" adı altında Aleviliği de içine katarak, yeni bir İslam siyasetini yükseltme girişimi bir başka dinsel despotizme gidiştir. Siyasallaşmamış Sünnilerin hatırına devletin dini tekeline alması ve 'Türk Müslümanlığı'nda Sünni-Alevi bütünleşmesi tarzında yaklaşımları tehlikeli sonuçlar doğurur. İnançlarda, devlet ya da yönetimler ve önderler eliyle ortak payda yaratılamaz. Onların görevi, ulusların, halkların birbirlerinin farklı inançlarına saygılı, her topluluğun kendi inançları doğrultusunda yaşamalarını sağlayacak, barışçıl ve demokratik siyasal ortam yaratmaktır.

 

Oysa Türkiye Cumhuriyeti Devleti İslam dinini tekeline almayı, Türk Müslümanlığı ve devlet Aleviliği sentezi oluşturma biçiminde hızlandırmıştır. Gazetelerde "İlahiyat Fakültelerinde Türk Müslümanlığı, sessizce ders programlarına konuldu" haberlerinin arkasından, görüntülü basında boy gösterdi. Böylelikle olay, medyatik etki alanı geniş kişiler aracılığıyla topluma maledilmeye çalışılıyor.

 

ATV'nin bir "Siyaset Meydanı" proğramında, Türk Müslümanlığı bağlamında İslam dini çok ilginç boyutlara taşınıp tartışıldı. Alevilik inancı üzerinde ise, son on yılda değişen devlet siyasetine uygun, yumuşatılmış Ortodoks İslam gözüyle, çok kısa bazı değinmelerde bulunuldu. Türk Müslümanlığı tartışması doğruları, yanlışları, zıtlıkları, yalanları ve saptırmalarıyla bu minval üzere sabaha kadar sürdü. Bu tartışmada, tam da devletin arzu ettiği sonuca varılmıştır:

 

"Kuran'daki İslama dönülmelidir. Türk toplumunun karakterinde ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yapısında Türk Müslümanlığı vardır. Bu söylem, Alevi-Sünni buluşması ve bütünleşmesidir. Bu kavramın işletilmesiyle Siyasal İslamın –ki bunun Emevi İslam ile eşleştirilmesi belki en doğru tanıydı- önüne geçilebilir."

 

İslam Dini de diğer kitaplı büyük dinler gibi bütün insanlığa hitabeder; İslamın ümmeti vardır, milleti olmaz. Ümmet, Muhammed Peygamberin dinine inanan çeşitli ırk, ulus ve diğer tüm etnik grupların oluşturduğu Müslüman toplumdur. Bu bağlamda evrenseldir ve Arap Müslümanlığı, Pers Müslümanlığı, Türk Müslümanlığı kavramları İslamın çıkıştaki özüne tamamıyla aykırıdır. Alevi ve Sünnilerin Türk Müslümanlığında bütünleştirilmesi amacının altında yatan ise, Alevileri, çoğunluğun dini olan Sünniliği benimsemeye zorlamaktır.

 

Tüm bu oluşumlara karşı sözde "Alevi- Bektaşi dernekleri, vakıfları, birlikleri, federasyon" vs.nin tepkisizliğinin hikmeti ne ola ki?

 

 Ne yapsınlar? Birbirleriyle dalaşmaktan, kişisel tutku ve kariyer peşinde koşmaktan, bazı siyasal partilerle flört etmekten zaman bulamıyorlar ki garipler, tepki göstersinler! Ama asıl, galiba Kızılbaş olduklarını unutmaya başladılar...

 

Cem Vakfı Başkanı Profesör İzzettin Doğan'ın sürekli olarak Hacı Bektaş Veli ve Mevlâna birlikteliğine –ki farklı olduklarını bilmemesi olası değil- vurgu yapması ne anlama geliyor?

 

Elbetteki, bu sürekli vurgulamada bilgisizlik değil, önemli bir kasıt yatıyor: Devletin istediği Türk Müslümanlığında Alevi-Sünni bütünleşmesine hizmette bulunmak. Bu davranış kendi inancının özünü yadsımaktır. Biz Alevi İslamız diye sürekli yaygara yapan da kendileri değil miydi?

 

Mustafa Timisi'nin Diyanet İşleri Baş Müfettişi Abdülkadir Sezgin'in "Hacı Bektaş Veli" kitabında Alevi- Bektaşilere hakaret etmesini ve yaptığı asimilasyon çalışmalarını takdirle karşılaması?

 

Alevi dedeleri böylelerini, "seni ikrarı boynuna dolanasıca!" diyerek, Cem'den kovarlar. Demek Timisi de artık Aleviliğin izi kalmamış. Alevi-Bektaşilere ve Aleviliğe hakaret eden Sezgin'den herşey beklenir. Ona çanak tutanlar da Alevi ihanetçileridir. Abdülkadir Sezgin, Diyanet İşleri Baş Müfettişi olarak katıldığı, 2. Ehl-i Beyt Kurultayı adı verilen, aslında ise 'Ehl-i Düzen Şii Kurultayı' olan toplantıda, "Alevilerin bir hareket olarak bir şeylere karışıp, olay çıkarmaları halinde, "Kerbela vakası" türünden olayların tekrarlanacağını" söyleyerek, devlet adına uyarı ve tehditlerde bulunmuştur. Alevi-Bektaşilerin de hiç sesleri çıkmadığına göre, demek tehdit yerini bulmuş!

 

Sayın Kaygusuz son sorumu soruyorum: Osmanlı Araştırmaları Vakfı Başkanı Profesör Ahmet Akgündüz'ün "Osmanlı'yı hoşgörünün timsali" olarak lanse etmesine ne diyorsunuz?

 

Onu, bir televizyon programında izleme bahtsızlığına uğradım. Saldırgan konuşma stili, çok bilmiş davranışları, yalan beyanları yüzüne vurulduğunda gösterdiği pişkinliğiyle tam anlamıyla bir Osmanlı goygoycusuydu. Osmanlı padişahlarını birer evliya olarak niteleyen bu kişi, eminim ki ilk fırsatta Osmanlı yönetiminin, değil "hoşgörünün timsali", "laik ve demokratik" olduğunu da ilan edecektir. Adam sınırsız olanakları bulunan bir vakfın başına getirilmiş ve kendisine "Osmanlının imajını yücelt" emri verilmiş. Konuşana değil, konuşturana bakınız. Devlet kimleri nerede, nasıl nasıl kullanacağını çok iyi biliyor. Aslında aynı kişi, örneğin Cumhuriyeti koruma vakfının başına, daha geniş olanaklarla gelip otursun, Osmanlı'yı "reddi miras" yapmaktan çekinmez.

 

Bugün, ekonomi büyümede dünya devletleri arasında 16.sıraya oturmuş olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kapitalizmin sınırlarını zorlayarak girdiği emperyalistleşme aşamasının tarihsel temel taşlarını döşeme çabasındadır. Balkanlardan Çin seddine kadar uzanmaya başlamış ekonomik egemenliğin Büyük Türkiye'sine Osmanlı köprüsünü kurmaktadır. Demek ki, bu köprünün üzerinde "Osmanlının gayrimüslimlerin inançlarına hoşgörü gösterdiği ve imparatorluğun sınırları içerisindeki çok çeşitli ulusları barış içinde yaşattığı" resmi yürüyüşü yapılması gerekiyor!  Durup dururken neden Kemalist burjuva devrimiyle yıkılmış Osmanlının 700.kuruluş yıldönümü kutlanıyor? Büyük Osmanlı yayılmacılığının, baskıcı, kıyımcı yüzü, unutturulup; gülümser gösterilen (maskeli) yüzü sürekli vurgulanarak yüceltilmesi için...

 

  1. Hasan Sabbah Ve Alamut’[18] Kitabı Üzerinde Söyleşi

Sorular: Bir gün Gazetesi Muhabiri

Yanıtlar: İsmail Kaygusuz

 

Sayın İsmail Kaygusuz, İsmailileri incelemenizde ve bu kitabı oluşturmanızdaki amaç nedir ve dediğiniz gibi kimse ele almadı bugüne kadar, neden şimdi siz?

     

1990 yılından beri Alevilik inanç öğretisi, tarih ve felsefesi üzerinde nesnel bakış açısından araştırma ve incelemeler yaparak, bu alanda birkaç kitap yazdıktan sonra ulaştığım sonuç, bana böyle bir çalışma yapma hedefi gösterdi.  90’nın sonlarına doğru gördüm ki, İslam Ortodoksizmini oluşturan Sünnilik ve Şiiliğin dışında, Anadolu’da Heterodoks İslam olarak yaşayan ve ülke nüfusunun üçte birinin inancı olan Aleviliği daha iyi tanımanın ve anlamanın yolu Alamut Nizari İsmaililiğini incelemekten geçiyor. Çünkü Anadolu’da Alevi-Bektaşi inancının sistemleşmesi ve kurumlaşmasında fazlasıyla etkili ve pek çok bakımdan da Alamut Nizari- İsmaili Aleviliğinin uzantısı olduğunu saptamıştım. Kuşkusuz bu inceleme sadece İsmaili öğretisiyle sınırlı kalmayıp, Alamut Devletinin kuruluşu ve kurucusu büyük dai (çağıran, davetçi) Hasan Sabbah’ı, Alamut İsmaili İmamları ve diğer dai’leriyle birlikte bölgenin toplumsal ve siyasal tarihini de incelemek gerekiyordu. Birkaç dilde yazılmış en basitinden en karmaşığına makaleler ve kitaplarla birlikte, en düşmanca yazılmış olanlarından tutunuz da İsmaililiğin kendi öz kaynaklarına kadar yüzlercesini tarayınca artık tarihsel gerçekleri gördüğüm kanısına ulaştığımda yazmaya başladım. Kısacası yapmakta olduğum Alevilik tarihi araştırmalarımda yakınlığı, etkileşimi ve ilişkileri bağlamında malzeme olarak kullanmak isterken, bağımsız bir çalışma olarak bu kitap oluştu.

 

Kitap gerçek verilere dayanılarak anlatılmış, siz de orda bir tarafsınız. Bu kadar geniş araştırma gereken, tarihleri ve yerleriyle olsun; nasıl oluştu? araştırmaları yaparken nelere dikkat ettiniz; çünkü özenle yazılmış...

  

Ben tarihsel ve düşünsel araştırmalarda her türlü saplantılardan ve çıkar hesaplarından arınarak aklı öne alan, olay ve olgulara nesnel ve eleştirel yaklaşan, yönetenlerin değil yönetilen toplumların açısından bakan tarih anlayışının tarafındayım. Avrupa merkezci burjuva tarihçiliği yöntemlerine karşıyım. Kuşkusuz bu anlayışla yola çıkanlar gerçek verilere ulaşmayı amaçlar. Londra British Library’den, İsmaili Merkezi Kitaplığına, Londra’da yaşadığım çeşitli semtlerin kitaplıklarından bazı Üniversite kitaplıklıklarına ulaşan çok geniş kitaplık taraması yaptım. Bir türlü bulamadığım iki önemli kitabı bir öğrenci arkadaşın adına Manchester Üniversitesi kitaplığından getirttiğimde duyduğum sevinci hiç unutamam. Çalışmalarımda ayrıntılara çok dikkat eder ve onları önemserim. Bazan ayrıntıların içinden çıkmakta zorlansa da insan çok şeyler öğreniyor. Bilgi ve yorumlara eleştirel yaklaşmaya ve karşılaştırmalara çok önem vermekteyim. Örneğin Hasan Sabbah’ın sistemleştirdiği Alamut bâtıni “Talim”(Eğitim) öğretisini içeren “Fusu’l-Erba’a”nın(Dört Fasıl), al Milal’da adlı yapıtında Abdulkerim Şehristani’nin (ö.1153) verdiği özeti J. Claude Vedet’in Fransızcaya, Marshall G. S. Hodgson’nun İngilizce’ye çevirilerini karşılaştırarak, yanlış anlamlandırma ve çelişkilerini ortaya koyarak değerlendirmek gerekiyordu, öyle yapmaya çalıştım. Yine Alamut İsmaililiğinin Kıyamet ya da yeniden diriliş/meydana çıkış öğretisini içeren 1200 yılında yazılmış çok önemli bir kitabı olan “Haft-i Babi Baba Seyyidna”nın aynı kişi tarafından yapılmış İngilizce çevirisini türkçeleştirirken yaptığı hataları, bilgi yanlışlarını düzelterek, tamamıyla ortodoks açıdan yaptığı yorumlar dipnotlarda sıkça eleştirel düzeltmelere uğradı.

 

Hasan Sabbah bir devlet kurdu ve bu devlet için mücadele etti. Ki bunu da kitabınızda dile getirmişsiniz... Davası için savaşan birine bu kadar saldırgan davranılmasını neye bağlıyorsunuz?

    

Hasan Sabbah, devletiyle birlikte davası ve insanlık için mücadele etti. Dünyay’ı kendi mülkleri, insanları kendi kulları-köleleri sayan  baskıcı halifeler, krallar prensler, vezirlerden kurtarmak, insanların mutlu yaşayacağı gerçek cennete çevirme ideali için amansız bir savaşım verdi. Bu konularda çok değerli araştırma ve yapıtlarıyla tanınan İsmaili yazar Dr. Farhad Daftary ve Fransız bilgini Henry Corbin’in onun kişiliği ve yaptıklarına ilişkin kısa betimlemelerini vermek istiyorum:

 

“Hasan Sabbah gerçekten iyi bir örgütçü, politik stratejist ve eşsiz yetenekte çok önemli bir insandı. Aynı zamanda hem bir düşünür hem de inançlı bir yaşama öncülük eden bir yazardı. Hasan Sabbah’ın, felsefe ve astronomi öğrenimi gördüğü, inançsal görevleri dışında, zamanını okumaya-yazmaya ayırdığı ve Nizari toplumunun işlerini yönettiği bilinir. Daima Daylem dai’si olarak kalan Hasan Sabbah, ölümünden sonra da gizli Nizari İmamının hüccet’i olarak büyük saygı gördü. Hasan Sabbah Suriye’deki bağlantısı (vassal) ile birlikte İran’da Nizari devletini kurmuş. En güç zamanlarda Nizari toplumuna önderlik etmiş; bu toplumun ve Nizari davasının tartışılmaz önderi olmuştu. Ona Baba Seyyid-na (Baba Efendimiz) diye çağıran Nizariler tarafından çok büyük saygı görmekteydi. Rudbar’daki türbesi, Nizari İsmaililer için, Mogollar tarafından yıkılıncaya dek düzenli bir hac yeri olmuştu.” [19]

 

“İlk dönem İsmaililik ruhunda Hasan Sabbah’ın çok kuvvetli kişiliğinin damgası vardır; onu bizzat İsmaili metinlerinden okuyarak tanımak gerekir. Çünkü başka yerlerde bu kişilik kasıtlı biçimde bozularak gelmiş bulunmaktadır. Onun oynadığı rol, İran’daki İsmaili ‘kalelerinin’ örgütlenmesinde herşeyin üstünde oldu.”[20]

 

Döneminde Hasan Sabbah’ı din düşmanı, uyuşturucu cenneti yaratmış bir sapkın göstererek ona saldırmaları ve kurduğu devleti ortadan kaldırmak istemeleri onun birey olarak kişiliğine değil inançsal, siyasal, bilimsel ve felsefi alanlarda özgür düşünceyi, insan severlik ve eşitliği savunan öğretilerinin yayılmasını önlemeye yönelikti. Onun düşünsel öğretileri ve eşitlikçi, bölüşümcü ve dünya mülkünü ortaklaşa kullanma gibi sosyalistik siyasal anlayışı, Bağdad Abbasi Halifesi ve onu Emirelmümin, yani inanların emiri, İslam Peygamberinin vekili, Tanrının gölgesi tanıyan Selçuklu Sultanları ve Prenslerinin iktidar çıkarlarına tamamıyla aykırıydı. 1090’da Alamut’u tek başına içten fethetmesinden çok kısa bir zaman sonra peşpeşe yeni kale yerleşimleri (Dâru’l Hicra’lar) kurdu dai propagandalarıyla yönetim baskısı altındaki Pers, Arap, Kürt ve Türkmen grupları kitleler halinde Ortodoks inançlarını bırakarak İslam heterodoksizmine, yani İsmaili Aleviliğine geçip bu kaleleri doldurmaya başlamışlardı.  Hazar’ın batısında Daylem’den, güneyinde Tabaristan ve Horasan’dan, güneybatı İran eyaletlerinden Kuhistan ve Suriye’ye kadar İsmaili kale yerleşim birimleri yükseliyordu. Buralar Abbasi İmparatorluğu ve onun buyruğundaki Türk Sultanları ve prensleri arasında bölüşülmüş topraklardı. Kısacası düşmanları onlara, İslamı çok çok sevdikleri ve dinlerine çok bağlı olduklarından değil, iktidar çıkarları tehlikede olduğu için saldırıyorlardı…

 

Kimine göre Alamut kalesi için, kendi görüşlerini benimsemeyenleri saf dışı ettiği söyleniyor (Amin Maalouf, Semerkant), kimilerine göre uyuşturucuyla zehirleyip insanları kandırıyor... vb. Bir yandanda Bâtıni Dai'lerin yetiştiği bir üniversite olarak adlandırılıyor... Aslında herkes kendine göre yorumlamış...Siz ne diyorsunuz?

 

 Alamut yöneticilerinin, kendi görüşlerini benimsemiyenleri safdışı ettikleri doğru değil. Bir kere çok iyi yetişmiş, sadece Sünniliği-Şiiliği değil, diğer din ve inançları iyi bilen bir kaç dil konuşan İsmaili dai’lerin çok etkili propagandalarına rağmen görüşlerini benimsemiyenlere zorlama yapılmaz, tersine saygı gösterilirdi. Hasan Sabbah’ın kendisinin oluşturduğu Alamut kitaplığında ortodoks bilginleri çağırıp tartışmalar yaptığı bilindiği gibi, son Alamut İmamlarından Alaaddin Muhammed III’ün (1225-1255) kendisini sıkca davet ederek sohbet ettiği tartıştığı Kazvinli Şeyh Cemaluddin Cili (ö.1253) adında bir Sünni sufi dostu vardı. Yine onun döneminde Kuhistan Eyaleti İsmaili kalelerinde, kentlerini yakıp yıkmış olan Mogolların önünden kaçan uleması dahil çeşitli meslekten Sünni gruplar konuk edilip yiyeceklerini paylaştıkları çok iyi bilinmektedir.

Amin Malouf’un ‘Semerkand’ ve Işık Bahçeleri romanlarını, henüz Fransa’da yeni tanındığı 80’li yılların ikinci yarısında okumuştum. Semerkand roman olarak iyi kurgulanmış, ama büyük abartı ve hayal ürünleriyle süslenerek okuyucuyu sürüklemek amaçlanmış. Tarihsel konuları işleyen roman ve tiyatro yazarlarının salt okuyucu ve seyirciyi etkilemek, ün kazanmak için tarihsel gerçeklikleri saptırmaya, bozmaya ve insanları bu bağlamda koşullandırmaya hakları yoktur.

 

Gerçekten sadece, 200 000 kitap bulunduğu söylenen kütüphanesiyle tanınmış Alamut’ta değil, diğer bazı İsmaili kalelerinde de Dai’lerin yetiştiği Bâtıni İslam Medreseleri   vardı. Alamut’taki İmam Alaaddin Muhammed III medresesinin büyüklüğünden çok sözedilmektedir, ama ben burada çok daha eski tarihli bir başka örnek vereceğim. Bu örnek Halife ve Sultanların korkusu ve İsmaililere neden o denli düşman olduğunu daha iyi açıklar:

Dai Ahmet bin Abdul Malik İbn Attaş, Alamut Nizari İsmaili devletinin kuruluşundan az zaman sonra Selçuklu Sultanı Melik Şah’ın ölmesinden yararlanarak, el-Firdevs (Cennet) adını verdikleri Şahdiz kalesini elegeçirip oraya yerleşmişti. Onun burada İsmaililer için kurduğu okulda, kaleyi yönettiği 12 yıl içinde, İsfahanlı tam 30 000 kişi eğitilerek İsmaili inancına çevirilmiş ve çoğu dailik görevi üstlenmiştir. 1101 yılında Ahmet bin Abdülmelik bin Attaş Şahdiz’i Farslar için Horasan’da İsmaili dava’sının Alamut kada önemli bir kültür ve inanç merkezi yapmıştı. Gerçekten cennete çevirdikleri Şahdiz kalesine 1107’de hücum eden Selçuklular, bu büyük kültür ve inanç merkezini yakıp yıktı ve bütün  İsmailileri tek kişi bırakmadan acımasızca katlettiler.

 

Marco Polo'nun olumsuz söylemlerine de yer vermişsiniz. Bu bağlamda da bakarsak kitaba, nasıl bir tablo çizmeye çalıştınız?

 

Marco Polo, Alamut’un yıkılmasından 16 yıl sonra 1273’te bölgeden geçmiştir. Kazvin’de konakladığı bilinmektedir. Ama o, ne kırımdan kurtulup yeraltına çekilen İsmaililerden bir kimseyle konuşmuş ne de hala kapkara kül ve kömür kaplı bir yangın yeri olan, deyim yerindeyse henüz dumanı tüten Alamut kalesini gezmiştir. O yalnızca Kazvinlilerin, kendileri için gizemli ve onlara göre inançsız sapkınların oturduğu bir yer olan Alamut hakkında kafalarında yaratıp kurguladıkları masalları dinlemiş ve kendi hayal gücünü de kullanarak yüzyıllarca Avrupa’da anlatılan Dağlı İhtiyar’ın (Hasan Sabbah’ın!) serüvenlerini ve uyuşturucu (Haşiş) cennetini üretmiştir. Haçlı Seferleri’nin misyoner kronikçileri (tarihyazıcıları) ise, görüp konuştukları İsmaili Dai’lerinin anlattıklarını değil, ortaçağ Avrupalısının gizemli Doğu hakkında duymak istedikleri olağanüstü öyküler ve masalları yazmışlardır.

Eğer Maco Polo’nun söylemlerini temel alıp- kendi anlayışıma aykırı olarak- bir Alamut tablosu çizmek isteseydim, herhalde ben de Amin Malouff, Alamut romanının Sloven asıllı yazarı Wlademir Barthol ve adını anımsamadığım “Ömer Hayyam” romanının Amerikalı yazarı gibi davranarak, çalışma odama bir-iki ay için kapanıp bir roman yazar, en olmazından acımasız bir zebani Hasan Sabbah yaratarak, o hurili köşklü kurgusal cennete kapıcı(!) yapardım. Birkaç yılımı alan zorlu bir çaba ve çalışmayla ulaşıp taradığım onca kaynaktan sonra Alamut’la özdeşleşmiş Hasan Sabbah’ın kişiliğinin ve ürettiği inançsal, moral ve siyasal öğretilerinin gerçekçi tablosunu çizmekten başka ne yapmaya çalışmalıydım ki?

 Edward Burman’ın, The  Assassins - Holy Killers of Islam araştırmasında dediği gibi,

“Marco Polo’’nun sözde 1273 ziyareti ve onun ‘Haşhaş yiyenler’ (Haşhaşin) ve ‘Dağlı İhtiyar’ betimlemesinden sonra, Alamut tamamıyla bir efsane gibi algılanmıştır. Oysa Hasan Sabbah, tasarımlar üretmiş, planlayıp uygulamış devrimci bir dahi idi ve çok mükemmel bir teoloji bilgisi, üstün bir zeka gücü vardı. Kuşkusuz o aynı zamanda, uzun yıllar boyunca idealini izlemeyi sağlayacak olan olağanüstü güçte bir iradeye sahipti. Daylem halkını tekbaşına kendisi İsmaili davasına çevirmiştir.... Potansiyel kuşkular taşımakta olan bir inanç değişiminde, insanlara bir seçenek olasılığını sunup, kabul ettirecek derecede güçlendirinceye kadar nasıl sabırla ikna ederek, onları çevirdiğini düşünürsek, Hasan Sabbah’ın aklının ve iradesinin yüksekliğini hayal edebiliriz.”

 

Heterodoks İslam, daha çok bu öğretiyi vermeye çalışmışsınız; buna iten nedenler nedir?

 

Heterodoks sözcüğü Orthodoks sözcüğünün karşıtıdır. Sözcüğün Yunanca aslı eteros (farklı, değişik, aykırı) ve doxa (düşünce, fikir, inanaç, karar vb.) sözcüklerinden üretilen birleşik isim etero-doxos, on (hetero-doksos) tur ve “farklı-aykırı düşünen, inanan” anlamına gelir. Bu demektir ki, Ortodoks İslama aykırı ve ondan farklı oluşmuş bir İslam ve bu farklı İslamın öğretileri mevcuttur. Ortodoks İslam Sünnilik ve Caferi Şiilik olarak iki ana dalda ve oluşup, değişik mezhepler halinde bazı içeriksel ayrımlarla geliştirilmiştir. Heterodoks İslamı da genel anlamda Alevilik ve onun değişik adlarla değişik ülkelerde yaşayan kolları temsil etmektedir. Merak edenler için yazalım: İran’daki Ehl-i Haklar-Karapapaklar-Kızılbaşlar, Irak’ta Kakailer-Şebekler, Suriye’de Nusayriler-Şahi İsmaililer, Yemen ve Hindistan’da Mustali İsmaililer/Bohralar, Endonezya’da Sasaklar ve dünyanın 22 ülkesine dağılmış Nizari İsmaililer adları altında yaşamakta. Bu Alevi topluluklar özde aynı olan bâtıni inanç özelliklerini birbirinden farklı biçimde yorumlamada ve tapınma uygulamalarını sürdürmektedir.

Ali tanrısallığı ve soyunun kutsallığı öne alınarak, özellikle Abdullah İbn Saba’nın propagandasıyla başlatılan ve Ortodoks İslama aykırı olarak Kuran'ın tevil yorumuyla gelişip, yayıldığı bölgelerdeki yerli inanç motifleriyle beslenerek sürekli zaman, yer ve bilim-felsefe-düşünsel boyutlarının geniş çerçevesi içerisinde yenilenen İslam Heterodoksizmi Aleviliktir.

Biraz daha açarsak: Üçüncü halife döneminden itibaren İslam dininin heterodoks ya da heretik bağlamda, yani bizim bâtıni olarak nitelediğimiz, tarih boyu İslami imparatorluk yönetimlerinin resmi  dini Ortodoksizme aykırı ve muhalif  biçimde yorumlarken, bir yandan da girdiği, sürgüne uğradığı ve yeraltında yaşadığı bölgelerdeki  çağdaşı ya da eski dinsel ve felsefi inançlardan  ögeler özümseyerek yenilenip, zenginleşerek bugüne kadar varlığını sürdürmüş olan Heterodoks İslamın, yani Aleviliğin çok önemli bir  koludur İsmaililik. Bu nedenledir ki, Alamut Nizari İsmaili inancı ve tarihini anlattığımız kitabımızda sık sık Heterodoks İslam deyimine vurgu yapılmıştır.

 

Nevarki, ülkemizde Ortodoks İslamı temsil eden Sünnilik (özelde Hanefi mezhebi), çağdaş demokratik ve laik devlet anlayışına, ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın başlangıç ilkelerine aykırı olarak, devletin gizli dinidir. Sözde laik devletin içinde teokratik bir yapılanma olan, bütçesi yüzlerce trilyonlara ulaşmış Diyanet İşlerı Başkanlığı, İlahiyat Fakülteleri, İmamhatip liseleri ve Kur’an kurslarıyla bu dini öğretmekte ve propagandasını yapmaktadır; Hanefi fıkıhı ve şeriatı, hem tarihsel gerçekliğe hem da Kur’an’a aykırı biçimde İslam dininin kendisi olarak sunulmaktadır. Aynı zamanda Resmi Türk-İslam sentezi felsefesi anlayışı içerinde Heterodoks İslamı, yani Aleviliği, tarihisel geçmişiyle birlikte, bu inanca mensup 20 milyonu aşkın Alevi nüfusunu yadsımakta ve yok saymaktadır. Na yazık ki bu anlayış ve dayatmaları, tarihsel ve bilimsel temeli olmayan “Alevilik İslamın dışında kendine özgü bir inançtır” yakıştırmasını ortaya atıp savunan bazı Alevi yazar ve örgüt yöneticeleri destekler duruma düşmüşlerdir. Umarım bu tehlikeli durumun ayırdına yakında varmış olurlar.

Oysa İslam ve Tarihi iki büyük koldan oluşmaktadır: 1) Ortodoks İslam tarihi, iktidarlar tarihi, 2) Heterodoks İslam Tarihi muhalefet tarihidir ve Alevilik tarihini oluşturur; genel İslam tarihi içinde birbiriyle eşdeğerdir. Ortodoks İslam Tarihi devletlerin, hükümetlerin ve savaşların tarihidir; memleketleri istila etmeğe, yayılmacılık, kırım, sömürü ve köleleştirmeğe zafer adı veren iktidarlar azınlığının tarihidir. Tarihçilerin büyük çoğunluğu Heterodoks İslamın, Aleviliğin tarihini de, Ortodoks İslam tarihi içerisinde inceledikleri ve onların çıkarları açısından baktıkları için, heterodoks inançlı halkları sapkın, bölücü, düzen bozucu, kafir, ahlaksızlıkla suçlayıp hor görmüşlerdir… Daha fazla uzatmayı gerekli bulmuyorum; işte bu inkarcı bağnazlıklar beni sıkça Heterodoks İslamı vurgulamaya itmiştir.

 

Fedailerin Kalesi olarak adlandırılır Alamut. Bunu Wlademir Bartol'un kitabında görmek mümkün. Bir roman, sizce bu kitap gerçekleri ne kadar yanstıyor?

 

Sözünü ettiğiniz ve Türkçeye 3-4 yıl önce çevrilmiş olan bu romanı da 1987 ya da 88’de Paris’te yaşarken ilgiyle okumuştum. Sanırım İkinci Dünya savaşından önce ve Sloven dilinde yazılmış ve 40-45 yıl sonra, uluslararası terörizmin arttığı o yıllarda “maceraya meraklı Fransız tatilcilerinin okuması için” Fransızca’ya çevrilmişti; anımsadığım kadarıyla kitabın önsözünde böyle bir ifade vardı. Ne Alamut sadece Fedailerin kalesi ne de İsmaili inancı Fedayin öğretisinden ibarettir. Kuşkusuz o roman gerçekleri yansıtmıyor. Çünkü yazar Marco Polo ve Haçlı Seferlerine katılan misyoner kronikçilerinin Alamut ve İsmaililer hakkında vermiş oldukları yanlış ve suçlayıcı bilgileri kaynak olarak kullanmıştır. Yansıttığı tek önemli gerçek Alamut fedailerinin ölüme korkusuzca gidişi eşsiz cesaretleri. Ama onların ölümün üstüne gitmeleri Dai’leri ve İmamlarına mutlak bağlılıkları ve bir işaretiyle kendilerini kaleden aşağı atmaktan çekinmeyişleri, yapay cennette içtikleri afyonlu şaraptan değil izledikleri inançları ve aldıkları eğitimler nedeniyledir. İsmaili fedaileri, yalnızca iktidarlarını artırmak için zulüm ve kırım yapan baskıcı yöneticilere, çevreye kin ve düşmanlık saçmayı sürdürenlere suikastlar düzenlemişlerdir. İsmaililer hakkındaki iddialardan biri, kendini kurban eden savaşçılar olan fidai’lerin özelliğidir; onların hançerleriyle terörizmi yaydıkları konuşulmaktadır. Haçlılar döneminde Batılılar, Suriye İsmaililerini “Assassins” (katiller-suikastçılar) diye adlandırmışlardı. Daha sonra tüm İsmailileri kapsayan düşmanca bir adlandırma olarak yirminci yüzyılın başlarına kadar gelmiş. Ancak bu tanımlamaya kuşkuyla bakan namuslu bilim adamları ve tarih araştırmacıları tarafından İsmaililere ilişkin gerçek tarihsel

bilgiler, inanç öğretileri  ve felsefesi ortaya çıkarılıp yayınlanmaya, tartışılmaya başladı. Ancak eski yanlış bilgiler, hiçbir gerçek yanı olmayan masalların anlatılması ve yorumlanması hep sürmektedir.

Bu kitapta Alamut ve İsmaililiğin gerçek yüzünü anlatmaya çalışarak, işte bu yanlış bilgilerin ve gerçek yanı olmayan masalların ve yorumların izlerini silmek için küçük bir katkıda bulunduğumu düşünüyorum. (Birgün Gazetesi Pazar Eki, 2005)

  1. Alevi Açılımı Ve Çalıştayı Üzerinde Kısa Bir Söyleşi

Sorular: Ahmet Koçak (Sacayak dergisi genel yayın yönetmeni)

Yanıtlar: İsmail Kaygusuz

 

AKP'nin Alevilerin sorunlarının çözümüne yönelik iki yıldır girişim yapmaktadır. Bunlar önce "Alevi Açılımı" oldu, daha sonra "Alevi Çalıştayı" oldu. Bu konuda neler söylemek istersiniz.

 

AKP hükümeti, Alevi-Bektaşi inancında hiç yeri olmamış ve Muharrem orucunun özüne aykırı "İftar Sofraları" ile başlayan "Alevi Açılımı"nın yönetici aktörlerini ve adını değiştirerek bir "proje" sürdürüyor. Politik çıkarlarını, içinden çıktığı inanç toplumuna ihanet noktasına vardırmış Reha Çamuroğlu'nun çamurluğundan onu çıkartıp, "Alevi Çalıştayı" adıyla eylem planına geçirdi. "Alevi Açılımı" programı çerçevesinde sürdürülen TRT'deki "Muharrem Sohbetleri"ndeki tutum ve anlayışla hedef daha da bir netleşmişti.

 

Yani sence AKP hükümetinin bir politik projesi mi var Alevilere ilişkin?

 

Hiç kuşkun olmasın. AKP'nin öngördüğü Alevilik Projesi, ABD emperyalizminin "Ilımlı İslâm Projesi"nin uzantılarından kapsam alanı içerisinde bir ayrıntı uygulamasıdır; kendi siyasetlerine uygun bir ılımlı Alevilik oluşturmak! Nedir ılımlı Alevilik? Beş vakit namaz kılmak, otuz gün Ramazan orucu tutmak, hacca gitmek...gibi şeriatın temel ibadetlerini yerine getiren; köyüne veya mahallesine kondurulacak camilerden çıkmayan, kısacası şeriatı dışlamayan bir müminler topluluğuna özgü bir Alevilik! Yani, "cami de bizim cemevi de; namaz da bizim niyaz da..." diyen anlayışı egemen kılmaktır ılımlı Alevilik yaratmak. Ortadoğu politikaları iflas etmiş olan ABD, Obama'yla birlikte "Ilımlı İslâm Projesi"ni artık terketmiş olsa da, bu politikanın iç yansıması olan ılımlı Alevilik projesini uygulama alanına çıkarmak, açılımını sağlamak AKP'nin politik çıkarlarına çok uygundur; bugüne dek hiçbir iktidarın yapmadığı –farklı inançlara özgürlük ve demokrasi adına Alevi açılımı-çalıştayı yaygarasıyla- bir girişimde bulunarak geniş yandaş kitlesi kazanmayı hedeflemektedir. Sözde Alevi sorununu çözmek, bu inanç toplumunun hak ve hukukunu tanımak, taleplerini yerine getirmek adına süreci uzun zaman içine yaydıkça bu gerçek hedef rahatlıkla gizlenebilecektir. Temeldeki amaç ise, 16.yüzyılın sonlarında Osmanlı politikasının yarattığı, kısmen Şii şeriatını benimsemiş; ezan-ı Muhammediye'li, beş vakit namazlı, otuz gün oruçlu, Arapça Kur'an ayetleriyle süslenmiş ve devlete-padişaha övgüler (iyi dilekler, bol şükranlar) sunan gülbekleriyle, 1826'ya kadar ayn-i cemlerini serbestçe yapan Babagan Bektaşiliğini "Ilımlı Alevilik" olarak resmiyete koymaktır AKP'nin Alevilik projesi olabilir!

 

Zaten diyanetçi-ilâhiyatçı, tarihçi ve yazarların yayınlarıyla sürekli Bektaşilikle Aleviliği birbirinden ayrı olarak işleyip, Alevilik-Kızılbaşlığı aşırı ve sapkın göstererek kuramsal temelini hazırlamak çabası içindedirler. Bir kaç yıl önce Isparta'da yapılan Alevilik-Bektaşilik sempozyumuyla ilk kez bu niyet açığa çıktı. Sonra Diyanet'in ve bazı Üniversitelerin yaptıkları, çoğu İlâhiyatçı bilginlerin (?) katıldığı toplantı ve panellerle sürdürüldü. Ayrıca Diyanet'in, Ortodoks inanç ve düşünce yapısına uygun elyazmaları seçtirerek, "Alevi Bektaşi Klasikleri" adı altında yaptığı yayınlarla süreç hızlandırıldı. Böylece bu hazırlık dönemi boyunca Cem ve Ehlibeyt vakıfları, "cami de bizim cemevi de" diyen Şii eyilimli bazı Alevi-Bektaşi dernek ve dergâhlarından yandaşlar belirlendi. Ne yazık ki, Ortodoks İslâma (Sünni-Şii) aykırı olarak, kendilerini bin dörtyüz yıldır bâtıni yorumlar çerçevesinde Müslüman görüp, bu inançları uğruna ölümcül mücadeleler vermiş Alevi-Bektaşi toplumuna, "siz müslüman değilsiniz, Aleviliğin İslâmla ilgisi yoktur" iddia ve tartışmaları da yandaş kazanma sürecine hizmette bulundu. Adım adım yürüyen bu hazırlıklar döneminden sonra, denetim altında tutulabilecek ılımlı bir devlet Aleviliği yaratmak için 'Alevi açılımı' ve arkasında 'Alevi çalıştayı' sahneye koyuldu.

 

Ne anlama geliyor bu kavramlar? Alevi-Bektaşi toplumunun haklı istekleri için bunlar gerekli midir?

 

Neyin açılımı ve neyin çalıştayı yapılıyor? Bana göre açılım kavramı, bir konunun, bir düşüncenin veya bir işin tanımlanarak ayrıntılarıyla açıklığa kavuşturulup, yeni eklemlemelerle genişletilmesini karşılar. Çalıştayı ise açılımın amacına ulaşmasını sağlayacak olan tartışmalar, eylemler ve uygulamalar olarak anlıyorum. Eğer devlet ve eğer AKP hükümeti gerçekten samimi olsaydı, "açılım ve çalıştay'lara gerek görmez ve bunlar için zaman harcamazdı. Ülke nüfusunun yaklaşık üçte birini oluşturan Alevi-Bektaşi inanç toplumunun haklı taleplerini, yasal isteklerini hiçbir gerekçe neden göstermeden; üstelik bu topluma tarih boyu yapılmış olan baskı ve kıyımlar için ve en yakını 2 Temmuz kırımı için özür dileyerek hemen yerine getirirdi. Kısacası böyle "açılım" ve "çalıştay" toplantılarıyla Alevilerin sorunları çözülmez. Cumhuriyetin kuruluşundan beri, ülkede yaşayan farklı bir inanç topluluğunun, yani Alevi-Bektaşilerin varlığı kabul görmemiş; yani fiilen mevcut fakat resmen na-mevcut! Önce bu inanç topluluğun varoluşunu-kimliğini resmen tanımalısın ki, sorunlarını çözme girişiminde bulunabilesin.

 

Yani ikinci aşaması tamamlanmış olan "Çalıştay" Alevilerin sorunlarını çözmeye yönlendirilmiş değil mi?

 

Çalıştay'daki hükümet temsilcisi bakan Fuat Çelik'in 8 Temmuz günü söylediklerine bir göz atalım, o zaman anlarsın:

"İnsan haklarına dayalı demokratik ülkelerde, devlet herhangi bir dini veya mezhebi ya da ideolojiyi vatandaşına dayatmadığı gibi her dinden bireyin de eşit mesafede yanında olmalıdır. Demokrasilerde her insan hürdür. Toplumsal barışın ve huzurun ortak paydası olan demokrasi bireyin inançlarını yaşayabilmesini sağlamaktadır."

 

Bunlar doğru ve güzel sözler; eğer TC devleti 'herhangi bir dini veya mezhebi ya da ideolojiyi vatandaşına dayatmadığı gibi her dinden bireyin de eşit mesafede yanında olsaydı' Alevi-Bektaşilerin sorunları olur muydu? Kuşkusuz olmazdı. Sözde laik ve demokratik TC Devleti, içinde yer alan bir Diyanet İşleri Başkanlığı gibi teokratik yapı nedeniyle Sünniliğin Hanefi mezhebini belli ritüeller içinde vatandaşına dayatmış ve dayatmayı hâlâ sürdürüyor. Hükümetin bakanı ağzıyla bu gerçeği itiraf etmesine rağmen, Diyanet'in kaldırılması Alevilerin talepleri arasında bulunmasını yadırgıyor karşı çıkıyor. Buna ikiyüzlülük denir. Öbür yandan "toplumsal barışın ve huzurun ortak paydası demokrasidir" derken arkasından;

 

"din ve inançların geçmişte olduğu gibi içinde olduğumuz çağda da en etkin gerçektir. Bu gerçek ortak paydada buluşmaya teşvik etmektedir. Ortak arayışlar dünyada kalıcı barışa işaret etmektedir" sözleri ne anlama geliyor dersiniz?

 

Ne anlama geliyor? Açıklar mısın?

 

Bakanın bu sözleri bir önceki demokrasi söylemlerini ortadan kaldırıyor ve baştan beri söylediğimiz, AKP hükümetinin gerçek niyetini açığa vuruyor. Ne demektir "din ve inanç gerçeği ortak paydada buluşmayı teşvik etmektedir?" Bu sözün arkasından genel bir doğruyu zikrederek haklılığını kanıtlamaya çalışıyor; hayır, din ve inançlarda ortak payda arama girişimi, ‘ancak demokrasi bireyin inançlarını yaşayabilmesini sağlayabilir' kuralına aykırıdır. Farklı ve birbirine aykırı inançlarda ortak paydada buluşma diye bir mantıksal gerçeklik yoktur ve olamaz. Böyle bir girişimde bulunmak, devletten ya da hükümetten geliyorsa, baskın din ve inancın diğerlerine dayatılması ve kendine benzetmeye zorlamasına varır ki, bunun adına assimilasyon girişimi denir. Alevi-Bektaşiliğin Tanrı inancı ve İslâmi ibadet anlayışı, Sünni İslâm'a tamamıyla aykırıdır. Alevilerin müslümanlığı kendilerine özgüdür ve bâtıni İslâm inancı üzerinde temellendirilmiştir. Hangi ortak paydadan sözediyor sayın Bakan?

 

Yani ortak paydada buluşmak dediği Alevileri assimilasyona uğratma planından başka bir şey değil!

 

Doğru. Bunu da 'Ilımlı Alevilik' örtüsü altında Alevileri özünden saptırıp şeriatla buluşturarak yapmayı planlıyor AKP hükümeti. Temelde, zaten Cumhuriyetin kuruluşundan beri resmen yok sayılan Alevilik, assimilasyon yoluyla gerçekten yokedilip varlığı tümüyle ortadan kaldırılmak isteniyor. AKP iktidarının Alevi açılımı ve çalıştayı bir tuzaktır; Alevi-Bektaşilerin sorunlarını çözmek için değil, Hacı Bektaş Dergâhı postnişini çok değerli dostum sayın Veliyettin Ulusoy'un "eskiden Alevileri katlediyorlardı, şimdi ise Aleviliği öldürmek istiyorlar" dediği gibi, Aleviliği yoketme girişimiyle sorunları toptan ortadan kaldırılmak isteniyor. Aleviler bu tuzağa düşmemelidir.

 

Demek böyle düşündüğünüzü tahmin ettikleri için, çalıştaya ilgili ilgisiz birçok kurum ve kuruluş mensuplarını çağırıyorlar, ama seni çağırmadılar.

 

Herhalde tahmin ederler; çağırsalar da gitmezdim, ama fikrimi değiştirip de gitseydim, bu söylediklerimin aynısını, belki daha fazlasını orada söylerdim. Örneğin gazeteler 2. Alevi Çalıştay'ını, "Hükümetin, Alevi vatandaşların sorunlarının çözümü ve Aleviliği bilgi zeminine oturtmayı amaçlayan çalışmaları sürüyor" haberiyle verdiler. Bu toplantıda "Akademisyenler" Aleviliği bilgi zeminine oturtacaklar, yani bir çeşit Alevilik-Bektaşilik üzerinde açıklayıcı bilgiler sunacaklardı herhalde. Garip değil mi; otuz iki çağrılı akademisyenlerden sadece 5-6 kişi Alevi kökenli ve bunlarla birlikte bir o kadarının Alevilik üzerinde araştırması bulunmaktadır. Alevi-Bektaşi toplumu geri kalanların hiçbirini tanımaz –ki ben de tanımıyorum- ve hiçbirinin konuyla yakından uzaktan ilgisi yoktur. Katılımcılar çeşitli üniversitelerde çalışan veya emekli sosyolog, gazeteci, sosyal bilimci, dil ve din bilimcisi, tarihçi vb. Bu kişilerin arka planları araştırıldığında Türk-İslâmcılar, İlâhiyatçılar, Fethullahçı Zaman gazetesi yazarı, Diyanet İşleri Başkanlığının İlim kurulu üyesi, meşhur Abant toplantılarının müdavimleri ve çeşitli tarikat-cemaat üyeleri karşımıza çıkıyor. Onların bağlı bulundukları ortamların Alevilik ve Aleviler hakkındaki düşünceleri de iyi bilinmektedir. Ve Bunlar Alevi-Bektaşi toplumunun sorunları üzerine görüş ve bilgilerini sunacak; çözüm önerileri getirecekler öyle mi? Kuzucuklar kurtlara teslim ediliyor! Neler konuştuklarını bilmiyoruz, ama büyük olasılıkla ılımlı davranmışlardır; çünkü Alevi-Bektaşilerin–olur ya- eğer bazı yasal istekleri kabul edilirse, Aleviliği tarikat düzleminde gördükleri için kendi tarikat ve cemaatlarına da yasal kazanımlar sağlayacaklarını düşünmektediler.

 

Son sözlerini alayım.

 

Sonuç olarak, Alevi-Bektaşi inanç toplumu ve de Alevi-Bektaşi kurum ve kuruluşları boşyere, AKP'nin Alevi açılımı ve çalıştaylarından olumlu birşey beklemesinler. Bakanın da vurguladığı gibi bu bir "din ve inançta ortak payda oluşturma", yani 'ılımlı Alevilik projesi' çerçevesinde Aleviliğin şeriatla buluşturulması, yani assimilasyon girişimidir. Tuzağa düşmeyelim. (Sacayak Dergisi sayı 2, 2010)

 

  1. Şemsi Tebrizi’nin Gerçek Kimliği, Mevlâna İlişkisi Ve Ölümü Üzerine Yeni Görüşler Söyleşisi

 

Sorular: Ali Kemal Erdem (Haber Türk Gazetesi muhabiri)

Yanıtlar: İsmail Kaygusuz

 

Şems Tebrizi’nin kimliği esrar perdesini hâlâ koruyor. Ancak ağırlık görüş Tebrizi adından dolayı Tebriz’den geldiği ya da Tebrizli olduğu konusundaki görüş? Siz yeni bir iddia ile Tebrizi’nin Alamut İmamı’nın oğlu olduğunu söylüyorsunuz? Bu konudaki bilgilerin kaynağı nedir acaba?

 

Doğrudur, Şemseddin Tebrizi hakkında ne yazık ki, onun kimliğini açıklayan çok sağlıklı bilgiler bulunmamaktadır. Bu da onun bir bâtıni oluşuna ve gerçek kimliğini gizlemiş olmasına dayanmaktadır. Yaşamından sadece birkaç yıllık kesiti anlatan bazı ayrıntılar var ki, onu gerçek kökeninden koparmıştır. Bunu yapan, Şafi-İşari ve Şii görüşlerin egemen olduğu Makâlât'ın birbirinden farklı nüshaları ve eski Mevlevi kaynakları olduğu kadar, bu kaynakları eleştirel gözle incelemeden aynısıyla kullanan günümüz çağdaş araştırmacıların yapıtlarıdır.

 

Hemen baştan söyleyelim: Şemseddin Tebrizi (1183/4-1247/8) bir bâtıni İsmailidir. Ancak sıradan bir İsmaili değil; bir İsmaili İmamının oğlu ve Huccet (zamanın İmamının tanığı, vekili), diğer söylemle baş Dai makamında bulunan bir sufi, mutasavvıf düşünür ve bir dava adamıdır. Aynı zamanda onu, yaşamının değişik dönemlerinde yönetici, siyaset adamı, askeri komutan, öğretmen ve diplomat olarak görmekteyiz.

Şemseddin Muhammed’in Tebrizî (Tebrizli) adını benimsemiş olması, onun hem bir dönemTebriz’de tahsil görmesi ve büyük olasılıkla da babasının şeriatçı siyasetine, sünnileşmesine karşı çıktığı için uzun süre burada yaşamaya zorunlu kılınmasına dayanabilir.  Bu arada bazı İsmaili yazarların, post-Alamut (Alamut sonrası) İmamı Şemseddin Muhammed (1257-1310) ile karıştırarak, Şems-i Tebrizi'nin İmam Alaaddin Muhammed III’ün (1210-1257) torunu olduğu iddiası da kesinlikle doğru değildir; Şems 1180’in ilk yıllarında doğmuştur ve onun büyük üvey kardeşidir. Alaaddin Muhammed III, 1221’de Alamut İmamı olduğunda 10 yaşında bulunuyordu.  Bize göre, son Alamut İmamı Rükneddin Hürşah’ın (1255-1257) oğlu ve ilk post-Alamut İmamının Şemseddin Muhammed (1257-1310) adını taşıması da, İmam ailesindeki bu ilk Şemseddin Muhammed’in varlığının anısına olmalıdır, tıpkı Hasan’lar, Alaaddin’ler gibi. Anlaşılıyor ki, İmam Alaaddin Muhammed III, büyük üvey kardeşi Şemseddin Muhammed’i Tebriz’den getirtip 3 yıl sonra onu vekili (huccet) olarak Kuhistan bölgesi muhtaşim’(yönetici, vali)liğine atamıştır.[21]

 

Abdülbaki Gölpınarlı Şems’in “Makâlât”ının, onun sağlığında başlayarak bizzat Mevlâna’nın oğlu Veled Çelebi’nin kaleme almış olduğunu düşünmektedir ki, bu doğru olabilir. Nevarki, üstadın yararlandığı Makâlât nüshalarında çok farklı bigiler bulunmakta; birinde yazılı olanlar diğerinde yoktur veya değişik biçimlerde anlatılmıştır. Demekki, mevlevi müstensihler makamına ve anlayışına göre işine gelmiyenleri, özellikle bâtıni düşüncelerini ılımlılaştırarak ya da mevlevi görüş açısından yorumlayarak Şems’i değerlendirmişlerdir. Ne yazık ki Gölpınarlı da, onlar gibi hareket ederek Şemseddin’in düşünce ve inancının çözümlemesini yapmaktadır. Eflâki’nin “Şemsi Tebrizi, Melikdad oğlu Ali’nin oğludur”diye yazmış olmasını kabulleniyor. Ayrıca diğer mevlevi yazar  Sipehsalar’ın “Şems’in gittiği yerlerde kervansaraylara konduğunu, kalenderi veya  tacir elbisesiyle gezdiğini ve riyazatla (sufi çilesi)  vakit geçirdiğini” anlattığını ve başına üstünde “Ya Ali Meded” yazılı olan kalenderi tacı giydiğini anlatmasına rağmen, aşağıda görüleceği gibi Sultan Veled’in kitabında “ben bâtıninin de bâtınisiyim” dediği yazılı olmasına rağmen Şems’in  bâtıniği üzerinde bir açıklama yapmaya dili varmıyor; aksine “biraz melâmetilik varsa da kendisinin mevlevi olduğunu söylemek mümkündür” demektedir.  Oysa o dönemlerde Ortodoks İslam dünyasınını bâtıni İsmaili düşmanlığı yüzünden özellikle propagandacı bâtıni dai’ler (davetçiler) derviş, kalenderi, tacir, sarraf kıyafetleriyle dolaştıklarını bilmiyor muydu Gölpınarlı? Üstelik İsmaililerin “Ya Ali Meded” çığırışlarıyla zikre durdukları gibi, bugün de birbirleriyle bu sözlerle selamlaştıklarını biliyoruz.

 

Siz yeni bir iddia ile Tebrizi’nin Alamut İmamı’nın oğlu olduğunu söylüyorsunuz” demektesiniz ki, bu doğru değildir. Bu ne yeni bir iddia, ne de bana aittir. Bizim Sünni İslam bilgin ve tarihçilerimiz hep Ortodoks gözlüklerle bu tür tarihsel olaylara baktıkları için, kendi görüşlerine aykırı düşen kaynaklara itibar etmiyorlar.

 

Örnek verebilir misiniz?

 

Örneğin Abdülbaki Gölpınarlı; İsmaili’lerin düşmanı, Hulâgü Han’a Alamut’a giriş yollarını gösterip kalenin yakılıp yıkılmasına neden olan ve 200 000 cilt kitaba sahip meşhur kitaplığında kendisine yarayanları, kafasına uygun olanları yağmalayıp, geri kalanların hepsini “rafizi kitapları” diyerek yaktırmış bulunan Moğol tarihçisi Sünni Müslüman Ata Melik Cuveyni’nin “Celaleddin Nev Müsülman’ın Alaaddin’den başka oğlu yoktur”[22] diye yazmış olmasını kabul etmiştir. Oysa bu tarihçinin bâtıni İmamlarını sahte imamlar olarak nitelemiş olduğu ve İsmaililer hakkında kasıtlı yalan-yanlış bilgiler ürettiği çok iyi bilinmektedir. Diğer taraftan aynı sayfalarda aynı Gölpınarlı, “sadece Tezkire-i Devletşah’da, Şems’in bir İsmaili prensi olduğu kayıtlıdır. Devletşah’a göre Şemseddin Muhammed Tebrizi, Celaleddin Nev-Müsülman’ın (1210-1221) oğludur ve gizlice Tebriz’de okumuş”[23] olduğunu belirtmesine karşın bu bilgiyi hiç önemsemiyor.

 

Önemsenmesi gereken kaynaklarda Şems’e ilişkin hangi bilgiler vardır?

 

Gölpınarlı’nın alıntı yaptığı, ama önemsemediği Devletşah, “oğlunu gizlice öğrenim için Tebriz'e gönderen Celaleddin Hasan III'ün, atalarının Sünni Müslümanlarca sapkın sayılan kitaplarını yakmış olduğunu” da belirtme gereği duymuştur. Bu demektir ki, Celaleddin Hasan bâtıni Alamut İsmaililiği inancı dışında oğlunu eğitmek ve kendisinin benimsediği Sünni şeriatının gerektirdiği bilgileri kazanmasını arzu etmekteydi. Gerçekten onun bu arzusu yerine gelmiştir. Şemseddin'in geleneksel/Ortodoks din bilimlerinde çok iyi yetişmiş olduğunu her fırsatta Devletşah vurgulamaktadır. Devletşah, Sipehsalar, Eflâki ve Cami'den farklı olarak verdiği bu bilgiler dışında Şems'in yeniyetmelik döneminden de kesitler sunmaktadır. Örnek olarak şu alıntıyı verebiliriz:

 

“Şems çok güzel bir çocuktu ve o kadar güzeldi ki, onu gören bir erkek bile hemen aşık olabilirdi. Bu yüzden sarayın, erkeklerin değil kadınların bulunduğu yerde kalıyordu. Haremde kadınların arasında yaşarken çok iyi nakış yapmasını öğrenmişti ve kendisine 'Altın Nakışçı' diyorlardı”.[24]

 

1487 yılında “Tazkirat al-Şuara/Ozanların Yaşam Öyküleri” yapıtını tamamlamış olan Devletşah, 1476-77 yılları arasında Abdurrahman Cami'nin yazdığı “Nafakat al-Uns/Dostlukların Rayihaları” adlı yapıt dışında, gezileri boyunca rastladığı adlarını vermediği, kendilerini gizleyen gezginci İsmaili dervişlerin Şems hakkındaki sözlü anlatımlarından yararlandığını belirtmiştir.  Ayrıca Kadı Nurullah Şustari (ö.1610) ise “Majalis al-Mominin” (İnananlar Meclisi) (vol. 6, s. 291) kitabında “Şems, bir İsmaili İmamının oğludur (da'iyani Ismailiyya budand)” deyip, Devletşah'taki yukarıdaki bilgiyi de arkasına eklemiştir.

Mevlâna Celaleddin üzerinde en son çalışmalardan birini yapmış olan Franklin D. Lewis, Şems'in gerçek İsmaili kimliği üzerinde bir inceleme yapma gereği duymadan, Makâlât’tan adını vermeden babası hakkında söyledikleri şu alıntıyı veriyor:

 

“Babam beni hiç anlamadı. Kendi kentimde bir yabancıydım, babam da bana yabancıydı. Kalbim ondan uzaktı. Onun hep beni ezdiğini düşünürdüm. Benimle nazikçe konuşsa bile, beni dövüp evden kovacağını sanıyordum. Babamla aynı kumaştan urba giymiyorduk”[25]

 

Şems'in Makâlât'ta hakkında konuştuğu, aralarında büyük yabancılık ve çelişkilerin olduğunu söylediği babasının Alamut İmamı Nev Müslüman lakaplı Celaleddin Hasan III (1210-1221) olmaması için hiç bir neden yoktur.

Anlaşılıyor ki, Abbasi halifesine bağlanarak Sünniliği seçmiş olan Nev-Müslüman (yeni Müslüman) lakaplı Celaleddin Hasan III, oğlu Şemseddin Muhammed’i, olasılıkla Tebrizli Şeyh Ebu Bekir’e Alamut’tan uzaklaştırılmak üzere teslim etmişti. Daha prenslik döneminde Sünni eğilimler göstermeye başlamış olan Hasan III, belki de Alamut İmamı olduğu1210 yılından bir-iki yıl önce Tebriz’e göndermişti onu. Şeyh Ebu Bekir’den İslam şeriatını öğrenecek, arkasından da babasının ‘Yeni Müslüman Hasan’ olarak bağlandığı Abbasi halifesinin başkentine gidip Medrese tahsili yapması gerekecekti. Şemseddin, Şeyh Ebu Bekir’e gizlice teslim edildiğinde yirmisini geçmiş olmalıdır ve de dedesi Ala Muhammed II (1166-1210) zamanında yeterince bâtıni eğitimi almıştı. Bir süre sonra Şemseddin’in, Şeyh Ebu Bekir Selebaf’ı, “ona kahrederek bırakıp Bağdad’ gittiğiniMakâlât’ından öğreniyoruz.

 

Bu durum, Hasan III’ün kendisinden sonra, Alamut’ta Sünnileştirme siyasetini sürdürmesi için oğlunu gizli olarak hazırladığı anlamına gelmektedir. Ama Hasan III’ün siyasetinin tersi gelişti; Alamut’un başında bulunduğu on bir yıl içinde, Şemseddin aldığı eğitimle zahiri değil, tam tersine ilk eğitimini gördüğü bâtıni yönüyle gelişti. Bizce Şems, Konya’da kesinlikle babasının ve ailesinin kim olduğunu herkesten saklamıştı. Onun bâtıniliğini birçokları biliyorsa da İmam soylu İsmaili baş Dai'si olduğunu bilen –Mevlâna dışında-fazla kişi olduğunu sanmıyoruz.

 

Peki Mevlâna Celaleddin Şemseddin Tebrizi’yi nasıl görüyordu?

 

Önce oğlu Sultan Veled’in, ‘İbtida-name’ adlı yapıtında neler yazdığına bakalım: O Mevlâna ile Şems’in buluşmasını Musa Peygamber’le Hızır’ın buluşmasına benzetmekte. Bu buluşma tarihini Gölpınarlı 23 Ekim 1244 olarak hesaplamıştır. Sultan Veled’e göre Mevlâna Musa’yı, Şems de Hızır’ı temsil ediyordu. Orada buluşmayı şöyle anlatıyor:

 

“Ansızın Şemseddin geldi, ona ulaştı Mevlâna’nın gölgesi onun ışığında kayboldu... Şems dedi ki: ‘Bâtın aleminde ilerisin, ama ben bâtıninin de da bâtınisiyim. Sırların sırrıyım, nurların nuruyum ben. Erenler, benim sırlarıma erişemez. Aşk yolumda perdedir benim. Diri sevgi tapımda ölüdür...’ Şems onu öyle şaşılacak bir aleme çağırdı ki, o alemi ne bir Türk rüyasında gördü ne de Arap, fakat Şems’in ona gösterdiği bilgi, yepyeni bilgiydi. Şems onu da maşûkluk cihanına davet etti, Mevlâna da can yoluyla canlar canına kavuştu...” [26]

 

“Ben bâtıninin de bâtınisiyim”, “Şems onu şaşılacak bir aleme çağırdı” ve “can yoluyla canlar canına kavuştu”ve “yolgösterici oldu” gibi cümleler, Şems’in Mevlâna’yı çağırdığı şaşılacak alem olan İsmaili bâtıniliğinin söylemleridir.

 

Henry Corbin’in “Huccet görevi üstlenmiş Şemsi Tebrizi” tanımlamasından hareket edersek, bu buluşmayı yine onun vurguladığı İsmaililikteki “bâtıni hacılığı” simgesel olarak görebiliriz. Yine H. Corbin’in açıkladığı gibi “Canlar canına kavuşmak”, “bâtıni hacılığın” kendisidir. Mevlâna’nın ona ulaşarak bâtıni hacı olduğu Şemseddin Muhammed için yazdığı şiirlerden şu birkaç beyitiyle “canlar canı”na neler dediğini görelim:

 

Gayret gözyaşlarıyla abdest aldım da namazımda kıblem (bu) sevgilinin yüzü oldu. Senden başka başım varsa yokolsun. Sensiz yaşarsam yak varlığımı, Kabede de mabudum sensin kilisede de. Yukarıdan da maksudum sensin, aşağıdan da. Ekmeğini gördüm, artık(başkasında) gözüm yok. Suyunu içtim, bu sudan usandım, vazgeçtim. Kişi taptığının derecesindedir, onun değerindedir. Ne mutlu bana ki ona tapmadayım.” [27]

 

Ayrıca “Celaleddin Rumi Divan'ında, Şems'i Peygamberin mirasçısı olarak bildirmekte (beyit no.2473) ve onu Ali ile karşılaştırmakta ve onun mazharı görmektedir (beyit no.1944). Bunların sadece bir İmama atfedilmiş olduğu bilinmelidir.” [28] Mevlâna'nın bu ifadeleri bize, gerçekten Şems'in İmam soylu olduğunu, kendisinin de onun bildiğini göstermektedir.

 

Çok kısa olarak Şems Tebrizi’nin, Mevlâna’yı bu denli etkileyip kendine bağlayan ve öğrencisi yapan tasavvufi hikmet düzeyinden, bâtıni tasavvuf inancından sözeder misiniz?

 

Bunlardan sözetmek sayfalar alır, onun düzeyini gösteren bir-iki örneklemeyle yetinelim. Şemseddin Tebrizi 1243-1247 yılları arasında Rum’da, Ali soyundan ve İmam Cafer’in oğlu İsmail kolundan inme İmam soylu bir İsmaili Hüccet’i olarak bulunuyordu. Bir bâtıni davetçisiydi. Mevlâna’nın dediği gibi “O” öğrendiği tüm zahiri bilimleri bırakmış tecrit, tefrit ve tevhidi seçmiştir.” Bunlar sufilik kadar bâtıniliğin de ana ilkeleridir. Tanınmış bir söz vardır: Her İsmaili sufidir, ama her sufi İsmaili değildir. Şimdi kendisini bir sufi gibi gösteren Şems’in benimsediği marifet, bilim ve tevhit anlayışını Ariflerin Menkıbeleri’nden okuyalım:

 

“Yine biri: ‘Marifet nedir?’ diye sordu: O (Şemseddin): Gönlün Tanrı ile diriliğidir. Diri olanı öldür. Bu diri senin vücudundur. Ölü olanı dirilt, bu da senin kalbindir... Var olanı yok et; o da arzudur. Yok olanı var et; bu da senin niyetindir. Marifet kalpte, şehadet dildedir. Cehennem’den kurtulmak istersen, hizmet et. Cennet istersen niyet et. Eğer Tanrıyı istersen, yüzünü ona çevir ki o anda, onu bulasın. O beni tanıyan bana yönelir, beni isteyen beni arar, beni arayan beni bulur ve benden başkasının yüzüne bakmaz buyurdu.”[29] 

 

Bu tasavvufi birlik, yani vahdet-i vücud anlayışıyla, insanları kendi göstericiliğini yaptığı yola çağırıyor. Tanrısallık özünü taşıyan öğretici-aydınlatıcı, yani mürşit olarak kendini gösteriyor. Zaten bâtıniliğin yetkin kuramını (talimiyye) geliştiren Hasan Sabbah (ö.1124) da “her zaman eğitici bir büyük mürşide gereksinim vardır” demekteydi. [30]

Bu çağrının arkasından, tasavvufun son aşaması Enel hakta (Tanrı benim) karar kılıyor ve aynı sayfada kendisine ulaşmanın yöntemlerini sıralıyor:

 

“Biri Şems’ten: ‘Sana nasıl ulaşırım?’ diye sordu. O da: ‘Tenini bırak da gel; çünkü kul ile Tanrı arasındaki perde tendir. Ten dört şeydir: tenasül aleti, boğaz, mal ve mansıb (mevki, makam…) Arifin alameti üçtür: Kalbin fikirle, tenin hizmetle, gözün yakınlıkla meşgul olmasıdır. Arifin nazarında dünyanın önemi, ahiretin eseri, Tanrının bedeli olmaz. İlim üç şeydir: Anan dil, şükreden kalb, sabreden ten. İlim olmayan bir vücut susuz bir şehirdir... İlimin yararlı, amelin sağlıklı, sözün de öğüt verici olması gerekir. İlmi kolaylıkla arayan zahmet çeker... Bilginde üç nitelik bulunmalıdır: Yumuşaklık, başkasının malında gözü olmamaklık, sakınmaklık. Bütün şeylerin en büyüğü ikidir: Biri ilim, öbürü yumuşaklık, yani hilimdir’. [31]

Bir başkası hikmetten (felsefeden) sordu. Şems:

‘Hikmet üç türlüdür; birisi söz, ikincisi ibadet, üçüncüsü didardır. Söz hikmeti alimlerin, ibadet hikmeti ibadet edenlerin, didar hikmeti ise ariflerindir’.”

 

Tebrizi’nin babası olan Celaleddin Hasan, Hassan Sabah’ın torunu mudur? Hasan Sabbah’tan biraz sözeder misiniz?

 

Celaleddin Hasan III, Nizari İsmaili Aleviliğinin, İmam Cafer Sadık’ın büyük oğlu İsmail soyundan gelen 25.İmam’dır. Günümüzde 22 ülkede yaşamakta olan 20 milyonun üzerindeki Nizari İsmaililerin önderi aynı soydan Kerim Aga Han 49.İmam’dır. Celaleddin Hasan III, 23.İmam Hasan Ala Zikrihi’s Selam’ın (ö.1166) torunudur. Alamut Nizari İsmaili Devleti’nin kurucusu Hasan Sabbah (ö.1124) İmam değil, İmam Nizar’ın (ö. 1097) oğlu 20.İmam Hadi’nin (ö.1136) huccet’i, yani baş dai’sidir. İmam Hadi’yi 25 yaşlarındayken Hasan Sabbah 1097’de güvenilir bir Dai ‘nin yardımıyla gizlice Kahire’den Alamut’a getirtmişti. Büyük İsmaili Dai’si, döneminin bilgin ve düşünürü, örgütçü bir devlet adamı olan Hasan Sabbah’ın, 19.İmam Nizar’ın adına ve İsmaili Aleviliği inanç öğretisini daha da geliştirerek, onun özündeki özgürlükçü, barışçıl, eşitlik ve paylaşımcılık temeli üzerinde kurduğu Alamut Nizari Devleti (1090-1257) 167 yıl yaşamıştır. Hasan Sabbah, hakkındaki onca yalanlar ve karaçalmaların aksine savaştan nefret ederdi. Kendisini barıştan uzaklaştıracak ve sakin yaşamını bozacak karışıklıklardan hep kaçındı. Gereksiz yere kan dökülmesine hep karşı çıktı, fakat ezeli bâtıni düşmanları onu savaş ateşinin içine ittiler. Ancak böylece büyük güçlerini göstererek onu ortadan kaldıracaklarını sandılar. Hasan Sabbah kötülük ve zararlı tohumlar saçan, saldırıya hazırlanan ve barışı bozan bencil yöneticileri öldürmeye ve kötülüklere kaynaklık eden nedenleri ortadan kaldırmaya sıkça başvurdu. Onun kurduğu Fedayin (Fedailer) örgütü, yalnızca iktidarlarını artırmak için zulüm ve kırım yapan baskıcı yöneticilere, çevreye kin ve düşmanlık saçmayı sürdürenlere suikastlar düzenlemişlerdir. Bunlar da gerekli ve adilceydi, önceden uyarılıyordu.[32] J. Bosworth’un dediği gibi “Ve yine kesin olarak anlaşılıyor ki, fedailer terrorist değil, fedailik de terörizm değildir. Bazı bilim adamları İsmaili mücadelesini bir devrim olarak görmekte haklı olmalarına rağmen, kesin olan, onlarınki hayatta kalma ve inancıyla birlikte varlığını sürdürme mücadelesiydi...” [33]

 

Tebrizi’nin Konya’ya gelme nedeni neydi?

 

Nizari İsmailileri eski Kuhistan valisi/muhtaşim’i (1224-1226) ve altmış yaşını aşmış bulunan Şemseddin Muhammed Tebrizi, Alamut tarafından büyük davetçi (Dai al-Duat, huccet) olarak Rum'da (Anadolu'da) görevlendirilmiştir. Kısacası Şemseddin Tebrizi ve Mevlâna buluşması olarak İslam mistisizmi (tasavvuf) tarihine geçen olay, olağan İsmaili Dava (misyonerlik) siyasetinden başkası değildi. Konya’da etkili bir ortodoks İslam bilgini olan Mevlâna Celaleddin Rûmi’nin (ö. 1273), vahdet-i vücut (insan tanrı birliği) ve vahdet-i mevcut (varlık/doğa tanrı birliği) inançsal ilkesiyle insanı merkez alan bâtıniliğe çevrilmesi demek, etkili olduğu kent toplumunu kent dışındaki köy, kasaba ve göçebe topluluklarının siyasal ve toplumsal sorunlarına ortak etmeye kapı açmaktır.  Diyar-ı Rum (Anadolu), tarihçi Urfalı Mateos’a göre11.yüzyıldan beri “Haci” lakâplı dai’leriyle bâtınilerin yayılma alanıydı. Şems olasılıkla ilk önce Kuhistan yöneticiliği sırasında tanıyıp yetiştirdiği ve kendisine bağlı bâtıni dai’si Haci Bektaş Veli’yi ziyaret etmiş olmalı. Belki asıl amaç Mevlâna’yı onu kent surlarının dışına çıkartıp geniş halk kitleleriyle buluşmasını sağlamaktır. Dışarıda Gıyaseddin Keyhusrev’in ölümüyle birlikte istilacı Moğollara karşı İzzeddin Keykâvus’u tutan Hünkâr Hacı Bektaş Veli’ye bağlı geniş Alevi Türkmen tuplulukları ve Ahi Evren’i Pir bilen kent ve kasabalardaki Ahi örgütleri ve Bacılar örgütü ölümüne mücadele vermeye başlamıştır. Hatta Şems, Mevlâna ile buluşmadan önce 1244 yılı içerisinde Sivas ve Kırşehir Ahilerinin direniş savaşlarına da, 1226 yılındaki Sistanlılar karşı yapılan savaşları yönetmiş eski bir siyasetçi ve askeri komutan olarak stratejik katkılarda da bulunmuş olabilir.

 

Öldürülme nedeniyle ilgili sizin iddia ettiğiniz konularda yazılı kaynaklarda bir ifade bulunuyor mu? Öldürülme nedeni hakkında kısaca bilgi verir misiniz?

 

Hayır, kaynaklarda bizim öldürülme nedeni olarak ileri sürdüğümüz konuda açık bir ifade yoktur. Olsaydı zaten şimdiye kadar çoktan açıklanmış ve sorunsallık ortadan kalkmış olurdu.

 

Araştırmalarımız Şemseddin Tebrizi ile 1224-1226 yılları arasında Kuhistan eyaleti İsmaili muhtaşim'i Şemseddin Muhammed (bin) Hasan–ı İhtiyar'ın aynı kişi olduğu düşüncesine götürdü. Bu düşünceden hareketle tezimizi geliştirdik. Alamut İmamı Celaleddin Hasan'ın büyük oğlu olan Şemseddin Muhammed'in kırk yaşlarındayken Kuhistan valisi olarak (1224-1226) atanması kadar doğal bir durum olamazdı. Bu olayın üzerinde İsmaili Tarihi araştırmacıları hiç durmamış görünüyor. Ayrıca biz, 1227'den itibaren aynı Şemseddin Muhammed'in, Hind ve Sind bölgelerinde yıllarca İsmaili dava etkinliklerini çok etkili bir biçimde yürütmüş olduğuna inanıyoruz. Eğer böyle olmasaydı, 14.yüzyılın ilk çeyreğinden, ikinci yarısının başlarına kadar yerli dillerde söylediği binlerce ginan (beyitler) ve garbi'leriyle (şarkılar) bu inancın propagandasını yapmış ve keramet olarak günümüze gelmiş etkinlikleriyle gönüllerde taht kurmuş; ayrıca soyundan gelen Pir'lerle davayı kuşaklar boyu sürdürmüş Pir Şemseddin Muhammed Multani'den (ö.1356) sonra, hâlâ İsmaili inançlı halkların toplumsal belleğinde Şemsi Tebrizi kalır mıydı? Annemarie Schimmel “Şemsi Tebrizi Hindistan’da efsanevi bir şahsiyet olmuştur” demektedir.

 

1244 yılında aynı Şemseddin Muhammed’i artık Şemseddin Tebrizi adıyla Konya'da görüyoruz. 11 Şubat 1246 tarihinde kimseye birşey söylemeden ansızın ortadan kayboluyor.  Bu ortadan kayboluş, Mogol başkenti Talikan’da, dünyanın her yanından tam 2000 kişinin katıldığı 24 Ağustos 1246'da toplanan ve Ögeday oğlu Guyuk’un Mogol Hanı seçildiği Kurultay'la yakından ilgilidir. Kurultay hakkında en geniş bilgiyi bize, papa İnnocent IV tarafından elçi olarak gönderilmiş ve 1247 yılı sonunda İtalya'ya dönmüş olan Fransisken rahibi John Plan del Carpin vermektedir. [34]

 

Konuyla ilgili olarak Selçuklu Sultanlığından giden elçilik heyeti hakkında Abul Farac'ın Tarihi’nde çok daha fazla bilgi bulunmakta. Alamut İmamı Alaaddin Muhammed III (1221-1256), Abbasi Halifesi al-Mutasım (1242-1258) diğer birçok İslam önderleri tarafından ortak anlaşmayla düzenlenen bir elçilik heyetinin başına, eski Kuhistan valisi ve baş dai’ lerden Şihabeddin ve Şemseddin Muhammed (Tebrizi) geçirilerek Karakurum'daki Mogol başkentine gönderildi.

Alamut önderi İmam Alaaddin Muhammed III, bu heyetle babası Celaleddin Hasan ile Mogollar arasında 1220’de yapılan anlaşmayı anımsatan bir memorandum gönderdi Guyuk Han’a. Ancak, Alamut Nizari elçileri Han tarafından hakarete uğradı ve huzurdan kovuldular. Memorandum’a da ağır sözlerle karşılık verildi. Han'ın bu ağır sözleri ve hakaretlerine muhatap olan bu elçilik heyeti, Kurultay geleneklerine aykırı olduğu için öldürülmekten kurtulmuştu.

 

İşte Şemseddin Muhammed Tebrizi Rum’da (Anadolu’da) davetçilik (Huccet olarak) yaptığı, Mevlâna’ya bâtıniliği öğrettiği sırada Alamut’a çağrılıp ona bu görev verilmiştir. 20 yıl kadar önce Sistanlılara karşı büyük bir savaş vererek, yıllarca süren anlaşmazlıkları sona erdirmiş bulunan Şemseddin’in başarılı bir askeri kumandan oluşu ve diğer başarıları onun bu diplomatik göreve seçilmesini sağlamıştır.

 

Gerek kişilerin ve gerekse olayların tarihsel olarak bu denli üstüste üstüste düşüşü bir rastlantı olamazdı. Böylece Şemseddin Muhammed Tebrizi’nin bu son yüklendiği siyasal ve diplomatik görevin içeriğinin, yeni Mogol Hanı Guyuk (ö. 1248) tarafından düşmanca karşılanması yüzünden, artık sonu gelmiş oluyordu. Bu nedenledir ki onu, ne Mevlâna’nın küçük oğlu Alaaddin kıskançlık yüzünden, ne dindar Sünni Konya eşrafı Mevlâna’yı baştan çıkartıp kendilerinden uzaklaştırdığı için ve ne de son zamanlarda ortaya atılmış tasavvufi görüş farklılığından ötürü Ahi Evren öldürtmüştür. Bir yıl dört ay sonra sonra Konya'ya geri dönen Şemseddin Tebrizi’nin ölümünden, kendilerine menşur (yarlıg) fermanı verip Rum'a Sultan olarak atamış olan Guyuk Han'a yaranmak isteyen, Rukneddin Kılıçarslan III'ün veziri Bahauddin bundan sorumludur. Bize göre işte bu vezir, 1247-1248 yılları içinde, Mogolların desteğiyle saldırganlığını sürdürürken, Kurultay’da tanık olduğu bu olayın içinde gördüğü Şemseddin Tebrizi'yi Konya'ya adamlarını gönderip öldürttü. Bu yıllarda Mogol yanlısı -ayrıca Mogol asıllı- olarak Rükneddin Kılıç Arslanı tutan geleceğin büyük veziri ve Mevlâna Celaleddin'in baş müridi olan Muinnuddin Pervane Tokat'ta Bahauddin'in buyruğunda bir askeri kumandandı. Vezir Bahauddin bu işi Pervane'ye de havale etmiş; onu ve Şems'i kıskanan Mevlâna'nın müritlerini de kullanmış olabilir. Şems'in öldürülmesinin ardından geçen birkaç yıl içinde Anadolu Selçuklu Sultanlığı tamamıyla Mogol İmparatorluğunun tam bir doğu eyaleti durumuna girdiğinden, Mevlâna dahil kimse bu öldürme olayından sözedememiştir. 70 yıl gibi uzun bir zaman aşımından sonra olay hakkında bir çok varsayımlar ve söylentiler yazıya geçirilmiştir. Kısacası “faili meçhul bir siyasi cinayet” olarak kapanmıştır.

 

Şems Tebrizi’nin sağlığında Bâtınilerin suikastçilikteki ustalığı sürüyor muydu? Daha açık sormak gerekirse Şems Tebrizi de bu konuda eğitim almış biri olabilir mi?

 

Bâtınileri hâlâ suikastçılar (assassins) olarak suçlayan anlayışı içinde taşıyan ve katledilmiş bir bilgenin, böyle bir yüce insanın da suikastçılık eğitimi aldığı kuşkusunu içeren soruyu yanıtlamak istemiyorum.

 

Mevlâna Celâleddin Rumî’nin adaletli din bilgini olarak Tebrizi’nin katli karşısındaki tavrı ne oluyor?

 

Belki bazılarını kızdıracak, ama Mevlâna’nın, devletlerarası siyasal faili meçhul bir cinayete kurban giden bâtıni öğretmeni Şemseddin Muhammed Tebrizi’nin katliyle yaşamının sonuna kadar ilgilenmemiş ve hiçbir yapıtında bu konuda ufacık bir bilgi vermemiş olması, diyet olarak devletten ‘kan parası’ aldığı kuşkusunu uyandırmaktadır. D.Franklin Lewis’in Eflaki’den kaynaklanarak anlattığı iki olay bu kuşkuyu onaylıyor.

Birinci olay şudur: Celâleddin Rumî, müritlerinden birinin evinde saklanan cinayetten suçlu bir adam için, Muinuddin Pervane'ye, iltimas yapmasını rica eden bir mektup yazmış. Pervane'den, bir cinayet davası üzerinde bir baskı yapabileceği birşey olmadığı yanıdını alınca; Rumi buna, "katilin, Tanrının iradesi gereğince iş yaptığını ileri sürerek, bir başkasını öldüren kişinin, ölüm meleğinin oğlu (gibi) düşünülmesi gerektiği karşılığını vermiş. Bu yanıttan hoşlanan Pervane iltimasını yapmış; maktulun ailesini, katilin bir diyetle razı etmesi ve kan parası vermeyi kabul etmesini sağlamıştı. Böylece katil özgür kalmış oluyordu.

“Bu anlatılan olayın gerçekten kuşku duyulan bir temeli varsa bile diyor, Franklin D. Lewis, 1247 ya da 1248'de ortadan yokolan Şems ile ilgili olamaz.” Doğrudur olamaz, ama ikinci olayla birlikte değerlendirilirse Mevlâna’nın adalet anlayışı ortaya çıkar.

 

Eflaki'nin anlattığı ikinci olayda Rumî, kendisine çok bağlı bir vaizin, yine kendisi hakkında kötü konuşan birini yumruklayarak ölümüne neden olması üzerine Konya'da evine gelip sığındığını emirlerden Alaaddin Kaymar'a yazıyor. Onun ilgilenmesiyle katil vaiz, maktulun (öldürdüğü kişinin) akrabalarına 40 000 dirhem(gümüş) “Kan Parası” ödemesi üzerine serbest kalıyor.[35]

 

Bu örnekte Mevlâna Celâleddin, bizzat Mevlâna'nın kendisini savunduğu için katil olan bir vaizi, ricacı olup cezalandırılmaktan kurtarmıştır. Birinci örnekte ise olay doğrudan Şems ile ilgili olmasa da dolaylı ilişki üzerindeki kuşkuyu saklama kaydını düşüyoruz; çünkü Şems'in katledilmesinde, Mogol ataması vezirin Mevlâna'nın müridlerini suçortağı yaptığı ve onları bu eylemde kullandığı kesin biçimde söylenebilir. Birinci örnekteki "katil kişi ölüm meleğinin (Azrail'in) oğlu olduğu ve Tanrısal iradeyi yerine getirdiği" fetvasını vermiştir. Bir katile bu gözle bakanMevlâna'dan, Şemseddin Tebrizi'nin katilinin ortaya çıkartılıp cezalandırılması talebi beklenemezdi. Şemseddin Tebrizi ile ilgili çalışmamızda genişçe anlattığımız gibi bu iki örnekleme bize açıkça gösteriyor ki, belki devlet tarafından Mevlâna ailesine, maktulun (yani Şems'in) en yakını olarak çok yüklü miktarda "kan parası" ödenerek, Mevlâna Celaleddin Rumi'nin gözyaşları(!) durdurulmuştur. (Habertürk Gazetesi bu söyleşiyi yayınlanmadı, 2011)

 

 

  1. Cemevi’nin Tarihsel Gerçekliği Üzerinde Bir Söyleşi

Sorular: Metin Kaçmaz (Alevilerin Sesi Dergisi muhabiri)

Yanıtlar: İsmail kaygusuz

Cemevlerinin kökeni, Alevilikte önemi, işlevi nelerdir; Cemevlerinde sadece ibadet mi yapılır, sosyal işlevi varmıdır varsa nelerdir?

 Gerçekten önce Cemevi ve Alevi ritüellerinin İslamî kökeninden kısaca sözetmek yerinde olur kanısındayım. Mekke’de ilk İslam topluluğunun tapınma yeri yoktu. İbn Hişam’ın (ö.883) Siyar-ı Nebi’sine (s. 159, 190) göre, İslam Peygamberi yaklaşık 13 yıllık Mekke döneminde, ancak 7. yılında tamamladığı kadınlı erkekli kırk kişilik inananlarıyla kendi evinde, Mekke’nin en dar ve gizli sokaklarında bulabildiği uygun bir mekânda ya da bir mağarada tapınma düzenlemeye başlamıştı. Akşam, gece ve sabah olarak bildirilen bu Tanrıya dua etmeyi/salat’ı, anlaşılıyor ki, putperest Mekkelilerin ağır baskıları yüzünden, kendilerini güvencede hissettikleri ya da güvenceye aldıkları zamanlarda akşamdan başlayarak sabaha kadar toplu tapınma biçiminde yerine getiriyorlardı. Kutsal “Kırklar Meclisi ya da Kırklar Cemi” adıyla yaşatılan ve Alevi-Bektaşi toplu tapınması Görgü Cemi’nin tarihsel kökeni olan olan bu gizli toplantılarda, kuşkusuz sadece ibadet yapılmıyor; topluluğun varlığını sürdürmesine ve İslamın yayılması/propagandasına ilişkin sorunlar konuşulup tartışılıyor çözümler üretiliyor ve hizmetler görülüyordu.

Muhammed peygamber 622 yılında Medine’ye göçedince, tapınmalarını yapmak ve her türlü toplumsal ve güvenlik sorunlarını konuşmak için geniş bir avlu yaptırdı. Tapınma sırasında, yani dua ederken yüzler Kudüs yönüne çevriliyordu. Muhammed Mekke’den gelen müslümanlarla (muhacir), bir yıl önce Kırklar arasından 12 kişinin nakip olarak gönderdiği kişilerin Medine’de İslama çevirdiği yerlileri (ensar) burada kardeşleştirdi. Tapınma törenlerinin bir parçası olarak, ortak çalışıp, kazancı ortaklaşa kullanmak ve bölüşümcülük temelinde ömür boyu ailecek sürdürülen yol ve inanç kardeşliğiydi bu. Bu ilk toplanma, “cem” olma yerinin adı cami değil, mescid (secde edilen, ibadet yapılan yer) idi. Alevilerin tapınma yeri olan Cemevi/Meydanevi, bu ilk mescidin işlevlerini sürdürmektedir.

Ortodoks İslamın geliştirip zorunlu kıldığı, Kilise ve Havra karşılığı dinsel tapınak olarak Cami kavramı Heterodoks İslam'da, yani Alevilikte yoktur. Alevi-Bektaşilerin bir tapınma yeri vardır ve bu Cami değil, Cemevi’dir. Cemevi (ya da Meydanevi) bir tapınma yeridir; inanç ritüelleri orada uygulanır. Ama biz, inandığımız Tanrıya tapınmamızı; Tevhid’imiz, Dâr’ımız, Semah’ımızla ve nefeslerimiz ve sazımızla, heryerde yaparız; meydanlarda da evlerde de uygularız inancımızın gereklerini bundan kime ne?

İmam Cafer Buyruğu’nda Cem’in özellikleri şöyle vurgulanır:

“Cem’de büyük küçük, güzel çirkin bir olur ve dahi Cem cennettir; müminleri (erkekler) melek, müslümleri (bacılar) huridir. Yedikleri cennet taamı, içtikleri cennet şarabı, giydikleri cennet esvabıdır...Pirlerin mürşidlerin evleri Mekkeleridir. Onları ziyaret edenler binbir kere hacı ve gazi olurlar; günahlarından kurtulup masum ve pak olurlar... Eşikte oturanla döşekteki birdir ve erkek kadın yoktur, can vardır...”

Bu inanç anlayışı Ortodoks İslama, yani Sünni ve Şii inancına tamamıyla aykırıdır. Çünkü Alevilik, içinden çıkmış olduğu İslamiyeti bâtıni/tevil yorumlarıyla şeriat karmaşası ve doğmalarından arındırıp, akılcı bir anlaşılırlık içinde, birçok inanç ve felsefeleri de özümseyerek, toplumsal kurumlar biçiminde geliştirip yaşama geçirmiştir. Bu kurumlar Cem ibadetini oluşturmuş ve Alevi-Bektaşi toplumunun sosyal, ekonomik, adli ve ahlaki gereksinimlerini eşitlik ve paylaşımcı ilkeler çerçevesinde karşılayabilen bir içyönetim ve yaşam düzeni yaratmıştır. Alevi-Bektaşi inanç toplumu, İslam dinini kendisi gibi algılayıp ve kendisinin tapınma biçimlerini uygulamadığı için dinsiz sayan; İslam dışı ve kafir görerek katlini vacip sayan baskıcı Şeriat devletlerinin adalet sistemlerine, yani kadısına-kudatına güvenmediği için kendi adalet düzenlerini de yaratmışlardı. Şeriat temelli egemen yönetimlerin tüm baskı ve zulümlerine, resmi din dayatmalarına, işte bu nesnel dünyayaya yönelik tapınma kurumlarıyla yarattıkları düzen sayesinde göğüs gererek varoluşlarını sürdürebilmiştir. Cem erkânları ya da kurumlarının bu işlevlerinin yerine getirildiği mekânlar Cemevi’dir. Buyruk’ta tüm kurumlarıyla Cem’in Cennet’le eşleştirilmesi, sınıfsız toplumun ve mutlak eşitliğin, her türlü paylaşımcılığın varolduğu hayal edilen mekânın (cennetin) yeryüzüne taşınması anlamına gelir. Demek ki, yer olarak cemevi cennet; içindekiler yani ‘Pirlerini evlerini ziyaret edip hacı ve gazi olmuş, tüm günahlarından arınıp paklanmış’ Cem’e katılan erler ve bacılar da cennet topluluğudur (Gürûh-u Naci). İbadet sözcüğü sadece bilinen ‘Tanrı’ya tapınma, yakarma’ anlamında alınırsa, o zaman Cemevi’nin Cami’den farkı olur mu? Bizim Cem ibadetimiz yaşanılan dünyaya dönüktür; toplumsal ve bireysel yaşamı adaletli, özgürlükçü, eşitlik ve bölüşümcü, erdemli ve sevgi dolu bir düzene yönlendirir. İbadetimizde saz-söz, müzik, dans vardır bireyi yücelten, bencillikten uzaklaştıran. Kuşkusuz bunların uygulandığı Cemevi’nin toplumsal işlevi olmaz olur mu? Ayrıca Cemevi çağdaş söylemle, yerine göre bir konferans salonu, yerine göre bir san’at evi ya da müzik salonudur...

Cemevleri AKP hükümetinin dediği gibi Alevilerin şehirlere gelmesiyle 1970’li yıllarda mı ortaya çıkmıştır?

Kesinlikle hayır. 1970’lerden sonra ortaya çıktığı kocaman bir yalandır. Alevilerin kadın erkek sevgi ve muhabbet içinde cemolup (toplanıp) cemal cemala (yüz yüze) tapındığı, hasbihale oturduğu mekâna Cemevi veya Cemhane denir ve hep vardı.

Cemevi’nin Alevilerin tapınma mekânı oluşu tarihsel bir gerçekliktir. Diyanetçilerin ve Sünni bilginlerin, iktidardaki yönetimin yadsıyarak, Cemevi’ni tapınma yeri kabul etmemesinin, bu inkarcılığın tarihsel ve bilimsel temeli de, tutarlılığı da yoktur.

Anadolu’da, Selçuklu ve Osmanlı Sultanlarının vakıfnamelerle araziler bağışladığı vergi ve askerlik muafiyeti bulunan Zaviye, Hankâh, Tekke ve Dergâh adları taşıyan kurumların ibadet yerleri Meydanevi, Cemhane-Cemevi veya Cemdamı adlarını taşıyordu. Alevi-Bektaşi (Bâtıni) Şeyhlerin Zaviye’lerinde ayrıca Sünni konuklar için mescit bile bulunuyordu. Sözde laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti Devletinin içinde teokratik bir resmi yapılanma olan Sünni Hanefi mezhebinin Diyanet İşleri Başkanlığı olanca gücüyle yadsısa da, Cemevlerinin tarihsel olarak varlığını yokedemez.

Anadolu’da en eski cemevi hangisidir, nerededir kaç yılında yapılmıştır? İşlevi ve özellikleri nelerdir? Birkaç örnek daha verebilir misiniz?

 Anadolu’da bilinen en eski Cemevi Malatya’ya bağlı doğup büyüdüğüm yer olan Arapkir ilçesinin Onar köyündedir. Onar köyünde, 1224 yılında Selçuklu Sultanı Alâaddin’in Malatya Emiri’inin verdiği “Zaviye Vakıfnamesi” ile zamanın yasalarınca resmen tescillenmiş ve “Şeyh Hasan Onar Zaviyesi”ne ait olan Büyük Ocak ve arkasından oğlunun adına yaptırılan Şeyh Bahşiş tekkesi adlarıyla damları yaklaşık toprak düzeyinde iki Cemevi vardır. Son 50 yıl öncesine kadar Onar köyü halkı Cem tapınmalarını her ikisinde de yaparlardı.  Özellikle kış mevsiminde öğle üzeri başlayıp, akşamın alacakaranlığına kadar orta yerinde hizmet sahiplerinden kapıcı ve gözcü çalı-çırpı ve kalın odun yakarak Cemevi ısıtılırdı. Çocukluğumda benim de katıldığım birlik ve görgü cemleri sırasında, köyden her kabilenin kadın erkek bireyleri Cemevi’nde geleneksel olarak önceden ayrılmış yerlerine (gediklere) otururlardı. Buraların örneğin Karamemetgiller gediği, Keleşgiller, İlikgiller gediği vb. adları vardı. Herkes yerini bilirdi.

300-400 kişiyi içine alan ve kare planlı bu iki yapının da duvarları penceresiz, çok sayıda direklerle (Bunlardan ortada bulunan kutsal Karadirek adı verilmiş olanın dibindeki postta Cemi yöneten Dede oturur. Karadireğin hemen sağında da biraz daha kalınca Dilek Direği var.) desteklenmiş kirişlerin üzerine küçülen kareler biçiminde oturtulmuş mimaride kırlangıç ya da bingi adı verilen tavan üzerinde toprak damı vardır. Damlarının tam ortasında pencere ve baca görevi yapan, küçük çaplı bir yarım kubbenin altında yandan dışarı dönük 50-60 cm. yüksekliğinde üçgen biçiminde oyulmuş birer delik taş bulunmaktadır. Büyük Ocak, dış kapıdan meydanevine uzanan ve içiçe şeriat, tarikat, marifet ve hakikat kapılarını simgeleyen dört kapıdan geçilen uzunca bir koridora sahiptir. İkisi de kutsal mekanlar olarak, ilkel de olsa biçimlerini bozmadan, köylüler tarafından onarıla onarıla 800 yıl boyunca “Cemevi” işleviyle bugüne kadar yaşatılmıştır.

Selçuklu Sultanı 1. Alâaddin Keykûbat’ın 3. Saltanat yılında sınırları belirlenen geniş bir arazi tahsisi yapılarak, bölge yöneticisi tarafından şeriat hükümlerince  Şeyh Hasan Oner/Onar zaviyesine vakfedilmiştir. Mezar taşları arasında bulup yayınladığımız Göktürk alfabesinin dört harfinden oluşan damgaya göre, Bayat boyu türkmenlerinden geniş bir oymağın hem yönetici beyi hem de inançsal önderi/Dede’si; aynı zamanda İmam Musa Kâzim soyundan gelen bir Seyiddir Şeyh Hasan Onar. Elimizde bulunan 1224 tarihli Vakıfname’nin olasılıkla 16.veya 17.yüzyıl türkçe kopyası dışında, 16.yüzyılın sonlarından 18.yüzyıl ortalarını kapsayan ve Onar zaviyesi vakıf arazisi ve mütevellilerine ilişkin 12 Padişah fermanından bazılarında büyük veli Şeyh Hasan Onar’dan ve onun Ehlibeyt soylu olduğundan sözedilmektedir.
    Bilindiği gibi vakıf ve tımar vb. arazileri, sultan ve padişahlara, yönetime yardım ve hizmetlerinden dolayı verilir.Vakıf arazisinde yaşayanlar ve topraklarını kullananlar kısmen askerlikten ve bazı vergilerden muaftır (17.yüzyılın ortalarına kadar). Ancak yönetim ihtiyaç duyduğunda bu arazilerin geliri ve insanlarını, özellikle sefer zamanlarında kullanır, tüm varlığına elkoyar. Onar Dede’ye ait keramet söylenceleri ve destanlardan anladığımıza göre Sultan Alâaddin 1227 yılında Fırat boylarına doğru sefere çıktığında bu vakıf arazisinden geçmiş ve Onar Dede Alâaddin padişahın “3 bin atlı 3 bin yaya askerini” konuk edip, yemini-yiyeceğini vermiş.

Şeyh Hasan Onar, Bağdat Halifesi el-Nasır’ın (1180-1225 ) Konya Sultanı Giyaseddin Keyhusrev I’e, vassal Sultanlığını onaylama simgesi “Ahi şalvarı giydirmek” ve Anadolu’da resmi Ahi Örgütü”nü kurmaları için 1205 yılında elçilik heyeti olarak gönderdiği Muhyiddin İbnül Arabi, Şeyh Evhadüddin el-Kirmani, Şeyh Nasuriddin Mahmud (Ahi Evren), Şeyh Ebu Cafer Muhammed el-Barzani, Mukaddis Ebu’l Hasan Ali el-İskenderani gibi dönemin bilginleri arasında bulunmaktadır. Irakta’ki Bayat Türkmen oymağının aynı zamanda beglerinden biri Şeyh Hasan Onar, bu tarihten sonra Malatya bölgesine gelip, göçerlik dönemlerinde kullanılan yaylaklara yerleşmiş olduğu anlaşılıyor. Onar köyünün bugünkü yerinde zaviyesini/dergâhını kurmuş ve yerleşimini resmileştirmek bağlamında devletten bu 1224 tarihli Vakıfname’yi almıştır.

Demek ki Şeyh Hasan Onar Zaviyesi, bu tarihten çok önce; Bağdad Halifesinin görevlendirmesiyle dönemin din ve bilim adamlarıyla Anadolu’ya ilk girişi olan 1205’ten itibaren birkaç yıl içinde kurulmuştur. Bu zaviye çevresindeki Alevi Türkmen yerleşiminin tapınma yeri olarak kullandığı, Cemevi ya da Meydanevi binaları Büyük Ocak ve Şeyh Bahşiş adlarıyla 8 yüzyıldan beri yaşamaktadır.

Zaman zaman bazı değişikliklere rağmen, genelde zaviye vakıf arazisinde yaşayanlar vergiden muaftı ve tımar ve zeamet arazisinde olduğu gibi asker yetiştirmesi de söz konusu değildi. Ancak bir sefer sırasında o bölgeden geçtiğinde vakfın bütün geliri ordunun ermine verilmesi zorunluğu vardı. Nitekim Oner Zaviye vakfı’nın verildiği tarihten henüz 3 yıl sonra böyle bir olayın varolduğu söylencelerle günümüze değin gelmiştir.

Fermanlardan öğrendiğimize göre, Şeyh Hasan Onar evlatlarının kendi aralarında seçtikleri, Zaviye vakfını yönetebilecek mütevelli dediğimiz yetkin kişilerdi. Onları temsilci olarak başkente gönderip resmiyeti sağlıyorlardı. Böylece bu ocağa mensup aileler ve kendilerine bağlı talipler-dervişler vakfın toprağını ortaklaşa işliyor, çiftini sürüyor ziraatını yaparak üretip üleşiyordu. Zaten zaviye (dergâh, tekke, hankah aynı anlamdadır) inanç ve tarikat kurumu olarak aş ve işhaneleri ve toplu ibadet ettikleri cemhaneleri olan bir yapılar kompleksidir. 16.yüzyılın ortalarında Osmanlı imparatorluğunda 1100 zaviye vakfı bulunduğunu tarihçi Halil İnancık yazmaktadır. Bunların büyük çoğunluğu gayri-Sünni, bâtıni inançlı yani Alevi-Bektaşi zaviyeleridir ki, elimizdeki vakıfnamesi ve fiziki varlığıyla yaşayan Cemhane’siyle/Cemevi’yle, bunların en eskilerinden biri olarak Şeyh Hasan Onar zaviyesi karşımıza çıkmaktadır. Diğer tarihsel Cemevlerine gelince, aşağıda vereceğim iki örnek de çok önemlidir:

1) Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin (ö.1271/3) 1250’nin ilk yarısında yapılandırmaya başlayıp, 360 halifesi aracılığıyla bâtıni inançlı Alevi Türkmen toplulukları birliğini sağlayarak 1260’a doğru, Selçuklu Sultanı İzzettin’in Moğollara karşı mücadelesinde desteklediği ve onun bağımsızlık siyasetinde ağırlığını gösterdiği yıllarda, Dergâh külliyesi içinde ibadet yeri olarak bir Meydanevi/Cemevi’ kuşkusuz bulunuyordu. Yüzyıl sonra 1367’de bizzat devlet eliyle yeniden, Büyük Ocak ile aynı plan ve mimari tipte, fakat duvarlarında geniş pencereleri bulunan gelişmiş, kentleştirilmiş biçimde bir Meydanevi yaptırılmıştır. Halen Müze olan Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nı ziyaret edenler zaten görmüş olmalıdır; www.hacıbektas.gov web sitesinde şu küçük açıklama vardır:

“Tekkenin en önemli bölümlerinden biri olup, girişindeki kitabesine göre Sultan Murat I Hüdavendigar tarafından 1367 yılında bu Meydanevi yaptırılmıştır. Burada tarikata intisap etme yani ikrar verme ve nasip alma törenleri yapılıyordu. Meydan Odası’nın rekonstrüksiyon olarak bingi tekniğinde inşaa edilen tavanı ilgi çekicidir.”

2) Yunanistan topraklarında bulunan Didymetikon’un (Dimetoka) Mega Dereion (Büyük Viran) bölgesinde Ruso (Ruşenler) köyündeki Seyyid Ali Sultan Kızıl Deli Dergâhı Meydanevi. Görgü cemlerinin yapıldığı bu Meydanevi’nin kapısı üzerindeki yazıtta; binanın ilk yapılış tarihinin H.804 (M.1401- 2) olduğu ve H.1173 (M.1759) yılında Derviş Ali tarafından onarıldığı yazılıdır. Asıl önemli olan bu meydanevi/cemevinin yapılışı, Osmanlı tapu tahrir defterlerinde kayıtlı olduğu üzere “Sultan Yıldırım Han Kızıl Deli’ye Büyük Viran, Dâru Bükü ve Turfillü Viranı köylerini vakıf olarak verdiği yıla rastlar. H.804 (11 Ağustos 1401 – 31 Temmuz 1402) tarihli bu vakıf fermanıyla bir başkası gelip de el koyamasın diye, bir sahiplik unvanı verilmiştir. Kızıl Deli adı bu mülkü daha sonra varislerinin yararına bir dinsel vasiyete dönüştürmüştür”. (TT.470)

Bu tarihten on-on bir yıl sonra, Hicri 815 (1411-12)’de, Yıldırım Han’ın oğlu Musa Çelebi, Şeyh Bedreddin’in kazaskerliği döneminde vakıf hakkını yenilediği belgede “Şeyh Kızıl Delu’nun köyünü evvelki beyler vakf ve tesellüm etmişlerdir...ben dahi eline nişan-ı hümayun verdim ki...” ifadesini kullanmıştır.

Eski yapılan cemevlerindeki mimari özellikler nasıldır, karşılaştırma yapıldığında şimdi yapılan cemevlerinde bu mimari özellikleri görebiliyormuyuz?

Üçüncü sorunun yanıtı verilirken Şeyh Hasan Onar Zaviyesi Büyük Ocak Cemevi ve Hacı Bektaş Veli Dergâhı Meydanevi’nin pek karmaşık olmayan benzer mimari özellikleri açıklandı. Yeni yapılan cemevlerinin bulunduğu yapılarda bu mimari özellikleri görememekle birlikte, dergâh veya zaviye kurumlarının işlevini görecek aşevi, kurban kesim evi, yemek hane, konuk evi, gasil hane vb. bölümlere sahibolması olumludur. Keşke yapıların mimarları Cemevi’ni yaparken Hacı Bektaş Dergâhı Meydanevi’ni örnekleyip yorumlasalardı.

Yargıtay, Diyanet İşleri Başkanlığı cemevlerinin ibadethane olmadığı kararı var. AKP hükümetinin, Başbakanın İslamın ibadethanesi camidir, Aleviler de müslümanız diyorlarsa camiye gelmeleri gerekir açıklamalarına ne diyorsunuz?

Gerçek laiklik ve demokrasinin, düşünce ve inanç özgürlüğünün bulunmadığı; tek tip bir din ve ulus anlayışının egemen olduğu Türkiye Cumhuriyeti devletinin yüksek yargısından da adîl ve özgürlükçü bir karar beklenmez. Açık veya gizli otoriter devlet ve hükümetlerin güvenlik ve yargı sistemleri, halk toplulukları ve bireylerinin değil, status quo’nun koruyucusu ve savunucusudur; yönetimi elinde tutan iktidarın çıkarları halkın çıkarlarının önüne geçmiştir. Yargıtay, Alevi-Bektaşi inancını ve bu inancın tapınma mekânı Cemevi’ni tanımayan, Ortodoks İslamın, yani Sünniliğin Hanefi mezhebinin temsilcisi ve yayıcısı, ayrıca dev bir holdingin ekonomik gücüne sahip bir teokratik kurumunun, yani Diyanet’in gerçekdışı, inkârcı anlayışını referans alarak karar vermiş olması, kuzuyu kurdun kanlı dişlerinin arasına sokmasından farkı yoktur. Cemevlerini tarihsel olarak varlığını kabul etmemek, bu gerçeği reddetmek, ülke nüfusunun üçte birini oluşturan Alevi-Bektaşi inanç toplumunu yok saymaktır. Etnik bağlamda inkârcı politikaların nelere malolduğu ortada dururken, inançsal bağlamda inkârcılığın ne büyük felâketler getireceğini görmemek için kör olmak gerekir. Meclis Başkanı, Başbakanı ve Yargıtayı da Diyanetin fetvalarına göre hareket ediyorsa, bir din devletine doğru ilerliyoruz demektir. Başbakanın, Alevi-Bektaşi inanç toplumuna “İslamın ibadethanesi camidir, müslümanız diyorsanın camiye gelin” çağrısında bulunması, Sünniliğin Hanefi mezhebini İslam dininin kendisiymiş gibi algılamasından ötürüdür; aymazlıktır, İslam dinini de tarihini de bilmemezliktir. Alevi-Bektaşiler bâtıni müslümandır, tarih boyu camiye girmemiş ve ibadetlerini Cemevi’nde yapmıştır.

Anadolu Alevi-Bektaşileri kendi tapınma mekânlarına Cemevi -ki ne adı verirlerse versinler hiç kimsenin karışmaya hakkı ve yetkisi olamaz-, İran’daki Ehl-i Hak Alevileri Cemkhana, İsmaili Alevileri Cemaathana (Urdu dilinde Gat Ganga) adı vermekte buralarda ibadetlerini yapmaktadırlar. İslam dininin Şii Seriatıyla yönetilen İran’da Ehl-i Hak Alevilerinin Cemhaneleri yıllardır devletçe resmen tanınmakta ve bu insanlar oralarda serbestçe ibadetlerini yapmaktadırlar. Bugün başkent Tahran’da 50’nin üzerinde, Şii camilerine eşit haklara sahip Cemhane bulunmaktadır. Sözde laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyetinin Cemevlerini hâlâ tanımamış olması bir devlet için yüzkarası olmasının ötesinde büyük zûldür, zulümdür! Ha bu arada Başbakan Alevileri camiye davet ediyor, ya! Biz Sünnilerin camilerini yadsımıyor, saygı duyuyoruz, gönlümüz engindir davete icabet ederiz. Deriz ki, “açınız Cuma akşamları Sultanahmet, Süleymaniye, Fatih, Selimiye... camilerinin kapılarını; sazımızla, müziğimiz ve semahlarımızla gelip toplu tapınmamız olan Cem’imizi oralarda da yaparız. Zaten vergilerini ödediğimiz camilerinizi haftada bir gün Cemevine çevirelim ne dersiniz?”

Türkiye genelinde cemevlerinin sayısında önemli artışlar olmuş mudur? Şu anki cemevlerinin sayısı konusunda bir araştırma var mıdır?

Türkiye genelinde Alevilerin kendi olanaklarıyla yaptırdıkları cemevlerinin sayısında önemli artışları olmaktadır. Ancak bu konuda bir araştırma olup olmadığını bilmiyorum. (Alevilerin Sesi Dergisi, 2012)

  1. Onar Köyünün Kurucusu Şeyh Hasan Onar Ve Sekiz Asırlık Büyük Ocak Cemevi Üzerinde Söyleşi

 

Söyleşiyi yapan: Gülnur Yeşilbaş Kayaoğlu (CemTV’da yapımcı-yönetmen) [36]

Soruları yanıtlayan: İsmail Kaygusuz

 

Şeyh Hasan Onar'ın kimliği, Anadolu'ya göçü; nereden ve nasıl gelmiş?

 

Şeyh Hasan Onar'ın kimliği, hakkındaki masalsı ve keramet söylenceleri düz anlatımlar biçiminde geldiği gibi, halk ozanlarının şiir diliyle de günümüze ulaşmıştır. Ancak somut gerçeği yakalamak için maddi kanıtlara gereksinim vardır. Bu nedenledir ki, Onar Dede mezarlığındaki taşları tek tek inceledik; tipik Selçuklu dönemi mezar taşlarıydı. Bir de Şeyh Hasan Onar'a ait vakıf belgesinin 17.yy. kopyası ortaya çıkınca, çalışma artık bilimsel boyut kazanıyordu: Şeyh Hasan'ın yaşadığı tarihsel dönemi tam aydınlatan ve kişiliği üzerinde doğru tanıların ipuçlarını veren bu maddi kanıtlarla, söylencelerdeki olağanüstülükler, yani kerametler olarak verilmiş olayların yorumu daha nesnelleşir ve gerçeğe ulaşılabilirdi. Böylece masalsı ve şiirsel anlatımlarla gelen söylenceleri, mezar taşları ve vakıf belgesindeki verileri karşılaştırdık. Sadreddin Konevi'ye ait bir belgede dönemin İslam bilgin ve mutasavvıfları arasında adının geçmesi çözüme ulaştıran bir sentez oluşturdu.

Bu belgedeki bilgiler Şeyh Hasan Onar'ın Anadolu'ya ilk gelişinde siyasal bir misyon üstlendiğini görüyoruz: Bağdat Halifesi el-Nasır'ın (1180-1225) Konya Sultanı Giyaseddin Keyhusrev I'e, 1204/5 yılında elçilik heyeti olarak gönderdiği Muhyiddin İbnül Arabi, Şeyh Evhadüddin el-Kirmani, Şeyh Nasuriddin Mahmud gibi dönemin bilginleri arasında bulunmaktadır.

 

Şeyh Hasan Onar bu bölgeyi, söylencede anlatıldığı gibi "kuru asasını yere dikince yeşerdiği" için değil, sulu, bereketli her türlü ağaçlar ve otluklarla kaplı, yerleşime uygun bir yer olduğu için seçmiştir. Yeri gelmişken söyleyelim; kısmen köyün yerinde ve doğu tarafında, önündeki kaya mezarlarını yaptırmış olan komopolis, yani kasaba/köykent düzeyinde bir Hellenistik-Roma yerleşmesi vardı. Bugün açık ve kapalı durumda 25 kadar kaya mezarını kapsayan nekropol alanı olasılıkla İ.Ö. 2. yüzyıldan 9.yüzyıllara kadar kullanılmıştır. Yaptığımız yüzey araştırmalarında ele geçen arkeolojik malzemeler, köyün arazisinde İlk Neolithik 'den, yani İ.Ö. 7.binden bu yana 9 bin yıllık kesintisiz yerleşme bulunduğunu göstermektedir. Şeyh Hasan Onar bölgeyi bilinçli olarak seçmiştir. Olasıdır ki, Roma-Bizans harabeleri kısmen ayaktaydı. Şeyh'in gerçek kimliği, nereden, hangi koşullarda gelip buralara yerleştiği üzerinde yeni saptamalar ve varsayımlarımızı daha sonra vermek istiyorum.

 

Şeyh Hasan Onar Dede'nin Bayat Boyu Türkmenlerinden olduğu nereden biliniyor? Oğuz Boylarıyla ilişkisi nedir?

 

1980'li yılların başında Onar Dede Mezarlığı araştırmamızda saptadığımız bir mezar taşı üzerinde bulunan üç Göktürk Alfabesi harfinden (İç, çe, ç- s, ş-n, ng) oluşturulmuş damga, Bayat Boyu Türkmenlerine ait ve bu boya bağlı oymak ve obaların kullandığı damgaların bir çeşitlemesidir. Bu damga Şeyh Hasan Onar'ın türbesinin bulunduğu mezarlıkta yatan insanların Bayat Boyu'na mensup olduklarını göstermektedir.

Bayat Boyu, Oğuzların Bozok Kolu'na bağlıdır. Oğuz geleneği Günhan oğullarından gelen Bayatlara, sosyal ve siyasal yer bakımından ötekilerdenden daha onurlu addolunan Bozok Kolu'nda yer vermiştir. Boylar hakkında ilk bilgiler Selçuklu hanedanının XI. yüzyıldaki ilk fetih hareketleriyle gelmektedir. Kitabının aynı yüzyılda yazmış olan Kaşgarlı Mahmut, listesine aldığı 22 Oğuz Boyu arasında Bayatları zikretmekte ve onların hayvanlarıyla eşyalarına ve mezar taşlarına vurduklarına damgaların şekillerini vermektedir. Mezarlıkta bulunan işte bu damga Şeyh Hasan Onar'ın Oğuz boylarıyla ilişkisini ortaya koymaktadır.

 

Onar Dede'nin, günümüze ulaşan keramet söylenceleri nelerdir ve hangi bağlamda değerlendirilmiş? Seyyidliğini gösteren bir belge var mıdır?

 

Biz Onar köyü yaşayanları olarak Şeyh Hasan Onar'a saygımızı, onu evliyalaştırarak sürdürüp bugüne getirdik. Sığınağımızdı, ziyaretgâhımızdı Onar Dede türbesi; mutlu günlerimizde üzerinde kurban keser lokma dağıtır, acılı günlerimizde yardım diler ve onun kutsallığına sığınırdık. Sadece o bizim atamız, kerametleriyle tanıdığımız evliyamızdı; kuru bastonunu toprağa sokunca yeşerip "Sakız Baba" oluşmuş, bir tekme vurunca su çıkmış adı "Cennet Pınarı" olmuş; tekkesini kurarken ağaç aramaya çıkmış, bir koca kiraz ağacı köküyle göceğiyle sürüklenerek peşinden gelmiş. Bir tas çorba ve bir torba arpayla padişahın üç bin atlı ve üçbin yaya askerini atlarıyla birlikte doyurmuş... Ancak, keramet söylenceleri, içlerinde gerçeğe ışık tutan özü taşımakla birlikte, gerçekliğin, gerçek bilginin kendisi değildir, olamaz. Somut gerçeği yakalamak için maddi kanıtlara gereksinim vardır. Yukarıda söylediğimiz gibi, o kanıtlarla birlikte bunları değerlendirdiğimizde bilimsel bilgiler çıkarabildik.

Ne yazık ki, Onar Dede ocağı hakkında, Şeyh Hasan Onar'ın Ehlibeyt soylu olduğunu gösteren Seyyidlik Şeceresi elegeçirilemediğinden, geleneksel söylemler dışında fazla bilgiye sahip değiliz. Buna karşılık Şeyh Hasan Oner Zaviyesi Vakıf arazisinin kullanılmasına ilişkin elimizde bulunan 16, 17. yüzyıllara ait bazı padişah fermanlarında Oner kariyesinden Dersaadet'e başvuran kişilerin "Seyyidan" oldukları belirtilmektedir. Sözlü olarak gelen bilgiler ise Şeyh Hasan Onar'ın, olasılıkla büyük dedelerinden birinin yedinci İmam Musa Kâzım soyundan bir kadınla evlenmiş olduğundan böyle bir bağın kurulduğu yolundadır.

 

Şeyh Hasan Onar için yazılmış nefeslerden, şiirlerden sözettiniz içeriklerinde neler var? Örnek verebilir misiniz?

 

Bunlar destansı şiirlerdir. Birincisinde 16.yy. büyük Kızılbaş ozanı Pir Sultan Abdal, Şeyh Hasan Onar'a yalvarmakta, "zulümat (karanlık) içinde ve darda bulunduklarını" açıklayarak, Onar Dede'den "imdat" istemektedir. Bu şiirlerden biri 6, diğeri ise 10 kıtadır. İsterseniz her birinden birkaç dörtlük vermekle yetinelim:

 

Bir gececik mihman oldum Onar'a

Aman Onar Dede sen imdat eyle

Özümü bağladım ol nazlı Pir'e

Aman Onar Dede sen imdat eyle

 

Adın Şeyh Hasan'dır hem derik Oner

Elbet er olanda bulunur hüner

Adını işiden secdeye iner

Aman Onar Dede sen imdat eyle

 

Kimimiz Dârdadır kimimiz yolda

Kimi zulümatta kandadır kanda

Tut elimiz' koyma bizi dar günde

Yetiş Onar Dede sen imdat eyle

....

Pir Sultan'ım düşmüş dürür cüdaya (cüda: ayrı, ayrılmış)

Halim' arzedeyim Bari Hüda'ya (Bari: yaratıcı)

Canım kurban olsun Onar Dede'ye

Yetiş Onar Dede sen imdat eyle

 

Diğer şiirin yazarı, "ey güzel atam" diye hitap ederek, ağırlıkla hakkında anlatılan söylenceleri dile getirmiş olan 18.yyda yaşamış Arguvanlı ozan Derviş Muhammed'dir.

 

Tevhit edip mağarada oturan

İn ziyaret eyle Sultan Onar'ı

Kahreyleyip Gügeyik'i batıran

İn ziyaret eyle Sultan Onar'ı

 

Kiraza emretti kendisi geldi

Kiraz ağacından tekkesin' kurdu

Doksan bin evliya şadoldu güldü

İn ziyaret eyle Sultan Onar'ı

 

Mucizâtı belli ey güzel atam

Kırk kulaç kemendin' karaya atan

İreisn gemisini kurtaran

İn ziyaret eyle Sultan Onar'ı

 

Asasını dikip ağaç yetiren

Tekme vurup sularını getiren

Padişahı ayağına getiren

İn ziyaret eyle Sultan Onar'ı

...

Padişahın ögün duman bürüdü

Geri dönüp Şeyh'den helâllık aldı

Dişterik Şeyh Çayırı o andan kaldı

İn ziyaret eyle Sultan Onar'ı

 

Derviş Muhammet'im el aman aman

Bir dolu içince biz coştuk heman

İnsan Teccal oldu vakitler tamam

İn ziyaret eyle Sultan Onar'ı

 

İsterseniz Şeyh Hasan Onar'ın tarihsel konumuna ilşkin bilgileri sürdürelim

 

1224 yılında (Hicri 621) Sultan Alaaddin Keykubat (1220-1237) adına, bölgenin yüce Emiri tarafından Şeyh Hasan Oner'e, sınırları belirtilen ve içinde bugün Onar köyünün içinde bulunduğu arazinin büyük çoğunluğu Zaviye vakfı olarak verilmiştir. Belli ki sınırboyu yerleşim yeri olarak burası, kendisine bağlı Türkmen aşiretlerinin inançsal ve yönetim merkezi durumuna girmiştir. Ancak zaten onun konar-göçer grupları, Anadolu'ya girdiğinden beri, Malatya'nın kuzeyinde Tohma suyunun Fırat'a karıştığı yerden, Arapkir'e kadar uzanan topraklardan ekip-biçme, yaylak ve konaklama olarak yararlanmaktaydı.

 

Öyle anlaşıyor ki, Şeyh Hasan Onar kendisini başlangıçta, Sultan'ın hizmetinde de bir emir görmeye başlamış ve belki de bir temlik (Osmanlı döneminde Timar adını alan beylik arazisi) bekliyordu. Nüfusu kalabalık, insan ve silah gücü yerindeydi. Yerleşik düzene geçmeden önce, Malatya yazılarında Tohma ve Fırat boylarında konar-göçer yaşarken olasılıkla bu bölgedeki Massara veya Minşar kalesindeki tutuklu yıllarında Sultan Alaaddin'e gönüllü korumalık yaparak çok yakınında bulunduğundan, büyük vaadler almış olmalı. Ne zamanki, bizzat kendi eliyle onu zindandan çıkartıp götürerek tahta oturtan Seyfeddin Aba ve Bahaaddin Kutluğca dahil, tam yirmi dört emiri bir gecede boğdurttuğunu duyduğunda, herhalde Şeyh Hasan Beg büyük korkular yaşamıştı.

Şeyh Hasan Onar, çok geniş olan Bayat boyu insanlarını yerleştirebileceği bir il veya büyük bir belde arazisi temliği ve Sultan sarayına yakın olmayı beklerken, kendisine sadece kendi obası ve sülalesi için küçük bir zaviye vakfı ile arazi bağışlanmış. Olasıdır ki, Horasan, Irak ve El Cezire'den çekip Anadolu'ya getirdiği binlerce çadırlık koca Bayat Oymağı bu nedenle dağılmıştır. Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat bütün Alevi Türkmenleri sınır boylarına yerleştirerek, şeyhlerine-pirlerine Sünni şeriatı kurallarınca bir zaviye vakıf arazisi vererek, merkezi hükümeti güvenceye alıyordu. Konya Selçuklu Sultanlarının devlet siyaseti buydu. Nizamülmülk'ün koyduğu siyaseti sürdürüyorlardı: Türkmenler-Oğuzlar yönetime yaklaştırılmamalı, bir başka deyişle yönetimden alabildiğine uzak tutulmalıdır

 

Tarihi Cemevi nasıl yapılmış? Mimarisi hakkında bilgi verir misiniz? Burada Cem yapıldığına dair tanıklığınız var mı?

 

Şeyh Hasan Onar Zaviyesi kurumuna ait olan Büyük Ocak ve arkasından oğlunun adına yaptırılan Şeyh Bahşiş tekkesi adlarıyla damları neredeyse toprak düzeyinde iki Cemevi günümüze ulaşmış bulunmaktadır.

Büyük Ocak Cemevi'nin yapılışı hakkında bir söylence anlatılır: Şeyh Hasan binayı yaptırırken, direklerini, damını –tavanını tek bir ağacın gövdesi ve dallarıyla örtmeye karar verir. Ulu bir ağaç aramaya çıkar. Arapgir'in bir mahallesinde Gülbacı adıyla iki çocuklu bir dul kadın yaşamakta ve evinin önündeki ulu bir kiraz ağacının meyvesini satarak çocuklarını besleyip büyütmektedir. Onar Dede bu ağacı Gülbacı'dan satın almak isterse de kadın, başka bir geçim kaynağı olmadığı için satmaya razı gelmez. Bunun üzerine ona "ulu kiraz seni isterse sende kalsın, beni isterse peşimden gelsin"der. Ulu kiraz ağacı köküyle-göceğiyle topraktan sökülüp Onar Dede'nin arkasından gider. İşte Büyük Ocak'ın direkleri, salma, kiriş ve merteklerinin bu ağaçtan olduğu söylenir. Gülbacı da her sabah kalktığından kapısının ardında "bir aşlık bulgur ile bir kaşık yağ" bulur çocuklarının rızkı olarak. Her kiraz mevsimi, kadın çocuklarıyla birlikte gelip, Büyük Ocak'ın tavanından sarkan kirazları yerlermiş. Bu söylencenin ötesinde birşey bilmiyoruz. Anlatılanlar doğru olsa bile, kuşkusuz sekiz yüzyıldan beri bina onarıla onarıla günümüze geldiğinden, tavandaki ağaçlarıı ve bazı direklerin değişmiş olması doğaldır. Binanın rölevesi alınıp, ağaç unsurların laboratuvar tahlilleri yapıldığı takdirde, hem yaşları, hem cinsleri saptanabilir.

300-400 kişiyi içine alan ve kare planlı bu iki yapının da duvarları penceresiz, damı çok sayıda direklerle desteklenmiş. Bunlardan ortada bulunan kutsal Karadirek adı verilmiş olanın dibindeki postta Cemi yöneten Dede otururdu. Karadireğin hemen sağında da biraz daha kalınca Dilek Direği var. Direklerin başlıklarla desteklediği kirişlerin üzerine küçülen kareler biçiminde oturtulmuş, mimaride kırlangıç ya da bingi adı verilen tavan üzerinde toprak damı vardır. Damlarının tam ortasında pencere ve baca görevi yapan, üçgen biçiminde oyulmuş birer delik taş bulunmaktadır. Büyük Ocak, dış kapıdan meydanevine uzanan ve şimdi kaldırılmış olan içiçe şeriat, tarikat, marifet ve hakikat kapılarını simgeleyen dört kapıdan geçilen uzunca bir koridora sahiptir. İkisi de kutsal mekânlar olarak, ilkel de olsa biçimlerini bozmadan, köylüler tarafından onarıla onarıla 800 yıl boyunca "Cemevi" işleviyle bugüne kadar yaşatılmıştır.

 

Son 50-60 yıl öncesine kadar Onar köyü halkı Cem tapınmalarını her iki Cemevi'nde de yaparlardı. Özellikle kış mevsiminde öğle üzeri başlayıp, akşamın alacakaranlığına kadar orta yerinde hizmet sahiplerinden kapıcı ve gözcü çalı-çırpı ve kalın odun yakarak Cemevi ısıtılırdı. Çocukluğumda benim de katıldığım birlik ve görgü cemleri sırasında, köyden her kabilenin kadın erkek bireyleri Cemevi'nde geleneksel olarak önceden ayrılmış yerlerine (gediklere) otururlardı. Buraların örneğin Karamemetgiller gediği, Keleşgiller, İlikgiller gediği vb. adları vardı. Herkes yerini bilirdi. Ve cemlerimiz geceleri ve gizli yapılırdı. Büyük Ocak'ın kapısında genellikle iki musahip kapıcı hizmetli beklerken, bir çift müsahip de köyün çevresinde dolanırlardı baskı veya saldırı korkusundan. Ancak zaviyenin yapıldığı dönemlerde, daha önce söylediğim gibi kuruluşları (Selçuklu) devlet siyaseti olduğundan cem tapınmaları, toplantıları baskı altında ve yasak değildi.

 

Zaviye'ye ait topraklar kim tarafından ve nasıl Onar Dede'ye vakfedilmiş? Vakıf senedinde neler var? Tarihsel vakıflar hakkında biraz bilgi verir misiniz?

 

Elimizde bulunan 621/ 1224 tarihli ve adı yazılı olmamasına rağmen o tarihlerde Malatya emiri olan Eseddüddin Ayaz tarafından verilmiş Arapça Vakıfname'nin Türkçe kopyası dışında, elimizde 16.yüzyılın sonlarından 18.yüzyıl ortalarını kapsayan, Onar zaviyesi vakıf arazisi ve mütevellilerine ilişkin 12 Padişah fermanı bulunmaktadır. Bunlardan bazılarında "büyük veli Şeyh Hasan Onar" ve adı geçen kişiler için "Şeyh", "Seyyid" ya da "Seyyidan" ibareleri geçmekte. Böylece Şeyh Hasan Onar'ın soyundan gelen Zaviye vakfı mütevellilerinin Ehlibeyt soylu olduğu belirtilmiş oluyor.

Osmanlılar'ın Selçuklu kurumlarını, özellikle zaviye vakıflarını aynen yaşattıklarını biliyoruz. Vakıfname'de belirtilen şer'i hükümlerine Osmanlı padişahları aynen uymuştur. Vakıfname'den okuyacağımız aşağıdaki satırlardan içerik anlaşılabilir:

"Beyân olunan mülklerin cümlesini Şeyh Hasan Oner içün hak kıldı ve mülk kıldı ve elinde kıldı ve tasarrufu altında kıldı ve bu vakfın cemi'-i yerleri ONER dedikleri köyde vâkidir... cem'-i hudûdu ve levâhiki ile zikr olunan hudutların cümleten vakf eylemişimdir."

"Sebeplerin cümlesi Hak Subhânehu ve Te'âlaya ibadet ve rızâ'-i şerifine nâil olmak içündür. Ve Hak Sübhânahu ve Te'âlânın azâb-ı eliminden halâs içün bir vakf ile vakf eyledim ki, ol vakf şer'idir ve salihdir ve hakkına ri'ayet olunmuşdur. Kimseye satılmaz ve hibe olunmaz. Ve meşhûr zaviye ev [kafına kayd?] olunmuştur. '' ONER ZAVİYESİ '' dimekle meşhurdur. Ve bu tevliyeti ve görüp gözetmesini ve emr-i vakfı tahsil etmesini kıldım. Şeyh Hasan Oner içün ve evlât ve evlâd-ı evlâdı içün kıldım ve bu vakf-ı mezbûrun şartı tağyir olunmaz ve aslı tebdil olunmaz... Tahriren fi ğurre-i şehr-i Rebiülâhir. Senete ihda ve işrine ve sittimietin (yani 1 Rebiülâhir 621 (22 Nisan 1224 Pazartesi)"

 

Bilindiği gibi vakıf ve tımar vb. arazileri, sultan padişahlar ve emirler tarafindan, yönetime yardım ve hizmetlerinden dolayı verilir. Vakıf arazisinde yaşayanlar ve topraklarını kullananlar askerlikten ve bazı vergilerden muaftır (17.yüzyılın ortalarına kadar). Ancak yönetim ihtiyaç duyduğunda bu arazilerin geliri ve insanlarını, özellikle sefer zamanlarında kullanır, tüm varlığına elkoyar. Onar Dede'ye ait keramet söylenceleri ve destanlardan anladığımıza göre Sultan Alâaddin 1227-8 yılında Fırat boylarına doğru sefere çıktığında bu vakıf arazisinden geçmiş ve Onar Dede Alâaddin padişahın "3 bin atlı 3 bin yaya askerini" konuk edip, yemini-yiyeceğini vermiş.

 

Elimizdeki fermanlardan öğrendiğimize göre, Şeyh Hasan Onar evlatlarının kendi aralarında seçtikleri, Zaviye vakfını yönetenler mütevelli dediğimiz yetkin kişilerdi. Özellikle padişahlar yeni tahta çıktıklarında, onları temsilci olarak başkente gönderip onaylatarak, resmiyeti sağlıyorlardı. Böylece bu ocağa mensup aileler ve kendilerine bağlı talipler-dervişler vakfın toprağını ortaklaşa işliyor, çiftini sürüyor ziraatını yaparak üretip üleşiyordu. Zaten zaviye (dergâh, tekke, hankah aynı anlamdadır) inanç ve tarikat kurumu olarak aş ve işhaneleri ve toplu ibadet ettikleri cemhaneleri olan bir yapılar kompleksidir. 16.yüzyılın ortalarında Osmanlı imparatorluğunda 1100 zaviye vakfı bulunduğunu tarihçi Halil İnancık yazmaktadır. Bunların büyük çoğunluğu gayri-Sünni, bâtıni inançlı yani Alevi-Bektaşi zaviyeleridir. Elimizdeki vakıfnamesi ve fiziki varlığı Büyük Ocak Cemevi'yle yaşayan, bunların en eskilerinden biri olarak Şeyh Hasan Onar zaviyesi karşımıza çıkmaktadır.

Benzer şekilde Aksaray'a bağlı Susadı köyü Sultan Hacı Bektaş Zaviyesi, Karamanlı emirlerden biri tarafından vakfedilmiş ve olasılıkla Hacı Bektaş Veli (öl.1271-3) hayattayken yapılmıştır.

 

Gelişimi kolonizatör Türk dervişlerine bağlanan ve dönemin Sultan'ı veya bir emir tarafından verilen vakıfnamelerle kurulan Anadolu'daki zaviyelerin en eskisi ise, Niğde İli Çamardı İlçesi Bademdere Belediyesi sınırları içerisinde bulunan ve 509/1115 tarihli vakıfnameyle Sultan İbrahim (Danişmend oğlu Emir Melik Gazi) tarafından namına bir takım mülkün vakfedildiği Şeyh Torasan/Tur Hasan Zaviyesi'dir.

 

Şeyh Hasan Onar'ın kendisi ebeveyni hakkında yeni bilgilere ulaşabildiniz mi? Yaşamı ne zaman, nasıl sona ermiş?

 

Şeyh Hasan Onar'ın Bağdad Abbasi halifesi tarafından Selçuklu Sultanı'na gönderilmiş olan elçilik heyetini oluşturan zamanın tanınmış bilginleri arasında bulunuşu, onun Abbasi sarayında gördüğü saygı ve tanınmışlığının kanıtıydı. Bu bizi, onun bir askeri aristokrat aileden gelmiş olabileceği kanısına götürdü. Şeyh Hasan'ın ek ismi, hâlâ yaşamakta olan 'Onar' sözcüğünün bir ecdad-soy veya aile adı olması olasılığından hareketle araştırmaya başladık. Karşımıza Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah'ın (öl.1092) gözde Sipehsaları (başkomutanı) İsfahan emiri Onar Bilge Beg (öl.1099/1100) çıktı.

 

Muhammed b. Ali Râvendi'nin 1203'te yazdığı Farsça eseri Rahatu's Sudûr'da; Cizreli "Arap tarihçi Ziyaeddin İbnü'l Esir'in (1160-1233) al-Kâmil fi't-Tarih'i ve Raşidüddin Fazlullah Hemedanî'nin (ö.1318) Camiü't Tevârih adlı eserinde Emîr Onar hakkında birbirlerini tamamlayan önemli bilgiler bulunmaktadır. Ancak ne yazık ki, özel yaşamı ve ailesi hakkında yeterli bilgi yoktur. Çok önemli bir yüksek devlet adamı olarak temayüz etmiş Emîr Onar Bilge Beg adıyla geniş bir Türkmen boyunun, belki bir Tükmen aşiretleri konfedersyonunun Beg'i olan askerî aristokrat olduğu kesin gözüküyor. Şeyh Hasan Onar'ın, bu aile adıyla onun vasisi görünümünde 1200'lü yılların başında tarihsel bir kişi olarak varlığı Emîr Onar'la akrabalığını açıkça ortaya koyuyor. Dahası Şeyh Hasan Onar, çok büyük olasılıkla bu kişinin torunudur. Selçuklu Sultanı Melikşah'ın (ö.1092) en gözde Emîr'inin torunu olarak, El Cezire Tükmenleri'nin başında ve ayrıca inançsal önderi olduğunu düşünmekteyiz. Bunun içindir ki Şeyh Hasan Onar'ın Abbasi Halifesi'nin nezdinde önemli yeri olmalıydı.

 

Araştırmamız derinleştikçe, Melikşah'ın ölümüyle birlikte karısı Türkan Hatun ve oğulları arasındaki onlarca yıl süren taht kavgaları sırasında sık sık taraf değiştirmesi ve kendisi bâtıni olduğu halde onlara ihaneti yüzünden bâtıniler tarafından öldürülen Emir Onar'ın kızının kocasını da saptadık. Bu kişi Basra, Şam, Fars atabegliklerinde bulunmuş, Boz Aba'yla birlikte Melikşah'ın oğlu Muhammed Tapar'a karşı isyan etmiş Mengü Bars'tır. Ayrıca Mengü Bars'ın 1158'de Abbasi Halifesi topraklarında baş kaldırıp yağmalara girişmiş olan İva Perçem Türkmenlerinin ayaklanmasının bastırarak dönemin Halife'sini kurtardığı bilinir. Bu halife, Şeyh Hasan Onar'ı Selçuklu Sultanı'na gönderdiği heyetin içine katan halife Nasr Lidinillah'ın babasıdır. Bu demektir ki, Halife çocukluğundan beri Şeyh Hasan'ı tanıyordu Mengü bars'ın oğlu olarak. Şeyh Hasan Onar'ın, Sipehsalar Emir Onar'ın kız torunu, yani Mengü Bars'ın oğlu olması çok büyük olasılıktır.[37] Atabeg Mengü Bars'a gelince; Sultan Melikşah'ın kardeşi Böri Bars'ın oğlu ve Sultan Alparslan'ın torunuydu.

 

Eğer bu varsayımlar doğruysa Onar Dede mezarlığındaki türbesinde yatan ulu evliyamız Şeyh Hasan Onar; annesinin babası Emir Onar tarafından İmam Musa Kâzım soyundan, babası Mengü Bars tarafından da Selçuklu hanedanına mensuptur diyebiliriz!

 

 Eğer öyleyse, Şeyh Hasan Onar baba soyunu mu yoksa ana tarafını mı tercih etmiş bulunuyor?

 

Şeyh Hasan Onar'ın, ana tarafından ulaştığı Ehlibeyt soyunu, seyyidliği tercih etmiş olduğunu görüyoruz. Son inceleme ve araştırmamızda vardığım sonucu söylüyeyim isterseniz; Şeyh Hasan Onar, inançsal ve siyasal bağlamda Alamut İmamı Alâ Muhammed'e (1166/1210) bağlı ve El Cezire Türkmenlerinin büyük olasılıkla İsmaili Bayat Kalesi'nin yönetici bâtıni dai'siydi. I.Gıyaseddin Keyhusrev tahta çıkışının ve yaptığı fetihlerin haberini (zafername'sini) sadece Bagdad halifesine değil, dönemin güçlü Nizari Alamut Devleti'nin İmamı'na da göndermiş olduğunu kaynaklar yazmaktadır. Bize göre Şeyh Hasan Onar, Halife'nin elçilik heyetine, Halife'nin çok iyi tanıdığı olması dışında, Alamut İmam'ı Alâ Muhammed II. yi temsilen katılmıştır. Çünkü o yıllar Halife, kırk yılı aşkın bir zamandır Alamut'un başında bulunan ve son yıllarını yaşamakta olan Alâ Muhammed'in, yerine vasi tayin ettiği oğlu Celaleddin Hasan III ile gizli dostluk ilişkileri içindedir. Bu heyettekilerin büyük bir kısmı Şafii-İşari ve Hanefi mutasavvıf bilginlerdi, sadece Şeyh Hasan Onar bâtıni ve Ali soylu Aleviydi,

 

Şeyh Hasan Onar'ın 1240'lı yılların başlarında doksanın üzerindeyken Hakka yürüdüğünü sanıyoruz. Baba İyas Horasani'nin (Baba Resul'un) piri Dede Garkın'ı n çağdaşı olan Şeyh Hasan Onar'ın 1240 yılındaki Baba Resul'la simgeleşen Babai ayaklanmasına olasıyla kendisi değil, ama oğlu Şeyh Bahşiş katılmıştır. Onun bir bâtıni dai'si oluşunun anısı ve Baba Resul ayaklanmasının izleri, Onar köyünde dedelere ve evlatlarına hâlâ zaman zaman "dayi" ve "Baba Resul" çağırmalarında yaşıyor.

 

Bugün Onar Köyü sakinlerine Onar Dede'nin soyundandır demek doğru olur mu? Neden?

 

Onar köyü sakinlerinin tümünün, yani farklı soyadı taşıyan bütün kabilelerin –ki soyadı kanunundan önce kabile adlarıyla çağrılıyormuş- Onar Dede'nin soyundan geldiği doğrudur ya da değildir diyebilmemiz olası değil. Köyde Kaygusuz soyadı taşıyan aileler/Dedegiller, kabile adıyla Karamehmetgil dedelik/pirlik hizmeti yapmakta. Onların Arapkir ve Keban ilçesine bağlı bazı köylerden Çorum ve Erzincan'a kadar talipleri vardır. Ayrıca köyün büyük çoğunluğu bu Dede'lerin talibidir. Yine köyde birkaç kabileyle Dedegiller'in Dede'si de Arguvan'ın Mineyik köyünden geliyor ve birlikte görgü Cemi yapıyorlardı. Denildiğine göre, yaklaşık iki yüzyıl kadar önce köylüler Karamehmet'i Dede/Pir olarak seçmiş ve onun soyundan gelenler bu ayrıcalığı kullanıyorlar. Eğer doğruysa bu gösteriyor ki, Onar Dede soyundan gelen köy sakinleri böyle bir seçim yaparak, Karamehmet'i Dede'liğe layık görüp haklarından vazgeçmişler. Hiç kuşkusuz ki, Şeyh Hasan Onar sadece kendi ailesi ve akrabalarıyla Onar köyünü kurup, burada zaviyesini açmadı, obası ve oymağıyla birlikteydi ve onlar kendisine bağlı talipleriydi. Dolayısıyla onların soyundan gelenler de bu köyün sakinlerinden olması doğal değil midir?

 

Sizin Onar Köyü ile ilişkiniz nedir? Sizi Şeyh Hasan Onar hakkında araştırma yapmaya iten sebepler nelerdir?

 

Ben Onar köyünde doğup büyüdüm. 6 yıllık İlköğretmen Okulunun tatilleri dahil yirmi yılım burada geçti. Köyümüzün geçmişi, kuruluşu hakkında hiçbirşey bilinmiyordu. Anlatılanlar sadece Onar Dede'nin keramet söylenceleriydi. Sadece o bizim atamız, kerametleriyle tanıdığımız evliyamızdı. Cemlerde olsun, sohbet toplantılarında olsun Dedeler, büyüklerimiz onun doğaüstü güç ve yetenekleriyle yaptığı işleri-eylemleri her fırsatta anlatır dururlardı. Çocukluk düşlerimi aksakallı nur yüzlü Onar Dede doldururdu.

Çocukluğumdan beri kafama yerleşmiş Onar Dede'ye ilişkin anlatılanlara, eğitim-öğretim yıllarım boyunca bilgi düzeyim yükselip, görüş ufkum genişledikçe akılcı bir merakla bakmaya başlamıştım. Bu merak giderek atamızın gerçek kişiliğini tanıma ve tanıtma sorumluluğunu yüklenmeye dönüştü. İ.Ü. Edebiyet Fakültesi'nde doktora çalışmalarımı bitirir bitirmez, 1980'li yılların başında öğrencilerimle köye gelip Onar Dede mezarlığında ve köy arazisinde yüzey araşrırması yaptık.

 

Araştırmanın sonucunu, 23 Mayıs 1983 yılında İstanbul Atatürk Kültür Merkezinde yapılan Uluslararası Anadolu Uygarlıkları Sempozyumu'nda Şeyh Hasan Onar'ı, bir Doğu Anadolu köyünün kültürel geçmişi üzerinde araştırma çerçevesinde, "Onar Dede Mezarlığı ve Adı bilinmeyen bir Türk kolonizatörü Şeyh Hasan Onar" başlığı altında bir bildiriyle bilim dünyasına tanıtmıştım. Aynı yıl içinde Arkeoloji ve Sanat Yayınları'nın "Araştırma ve İnceleme Serisi'nin ilk kitabı olarak yayınlandı. Üniversiteden ayrılma durumunda kalmam, bu alandaki araştımalarımın sonu oldu.

 

1986 yılından itibaren Fransa ve İngiltere'deki yaşamım süresince köyüm ve kurucusu Onar Dede'ye karşı yüklendiğim sorumluluk beni asla terketmedi. 1991 yılında, köyümün uzak geçmişi, yakın geçmişi ve şimdiki zamanını kapsayan olayların içiçe verildiği "Savaşlı Yıllar I: Son Görgü Cemi" romanını yayınladım. Araya giren geniş çapta Alevilik inanç, felsefe ve tarihi araştırmaları ve diğer çalışmaları içeren yeni kitaplar nedeniyle, ancak 15 yıl sonra bu romanı "Savaşlı Yıllar: Son Görgü Cemi, Çileli Günler" başlığı altında iki bölümü birleştirerek yayınlayabildik. Roman üzerinde birkaç yıl önce Hamburg Üniversitesi Türkoloji Bölümü'nde Almanca Yüksek Lisan Tezi yapıldı. Ancak itiraf etmem gerekir ki, Şeyh Hasan Onar üzerinde yaptığım araştırmalarda hâlâ tam sonuca varamadım. (20 Eylül 2013, ONAR KÖYÜ)

 

  1. Hacı Bektaş Veli, Kutsal Mekânı (Dergâh) Ve Bazı Kavramlar Üzerinde Kısa Bir Söyleşi [38]

 

Sorular: Duygu Sancur (Brüksel-Belçika)
Yanıtlar: İsmail kaygusuz

Hünkâr Bektaş Veli'nin isminin başındaki Hacı neyi temsil ediyor? Asıl ismi mı? Yoksa bir ünvan mı? Vikipedia’da Hacı Bektaş’i İngilizce araştırdığımızda Mekke'ye haca gittiği için hacı unvanı var diye yazıyor. (oysa ki ben öyle bir şey olmadığını biliyorum.)

Hacı Bektaş’ın asıl adı Seyyid Muhammed Bektaş bin Seyyid İbrahim-i Sani ‘dir. Hacı unvandır, ama Hacca gittiği için almamıştır. Hünkâr, İslam’da kutsal sayılan Kabe’yi insan gönlüyle eşleştirir.  Hac ziyaretiyle ilgili; “bir gönül yapmak, yani bir kimseyi sevindirmek yüzbin kere hacca gitmekten daha hayırlıdır” der. Ayrıca “(Hac sırasında) arafatta Şeytan taşlama, yollardaki taşları atmaya benzer; insanların yürümesine engel olan taşları temizlemeyiniz. Orada kurban kesmek nefsini depelemek (ayaklar altına almak, terbiye etmek) demektir…” benzeri sözler söyleyen Hünkâr Hacı Bektaş’ın Hacca gittiği için “Hacı” unvanı aldığı tamamıyla uydurmadır. Bu, Ortodoks (Sünni) görüş açısından bakışın bir yakıştırmasıdır; onun, Şeriatın beş şartını yerine getirmiş bir Sünni olduğunu ispatlama çabasıdır. Horasan (Doğu) Türkçe’sinde “öğretmen” anlamına gelen “Hace”unvanı; Arapça’daki “Haji”nin Türkçe versiyonuna ve “öğretmen, eğitici” anlamı da “Hoca” biçimine dönüştürülmüş.  Bunların dışında; Selçuklular döneminde Rum’da (Anadolu’da) dolaşan Alamut bâtıni (İsmaili) Dai’(davetçi öğretmen)lerine  “hacı”denildiği bilinmektedir; Baba İlyas Menakıbnamesi  ve Velâyetname’de , Hacı Mihman, Hacı Bağdın, Hacı Bereket, Hacı Bektaş, Hacı Toğrul, Hacı İbrahim vb. isimler görüyoruz ki, bunların hiçbiri de Hacca gittiği için  “Hacı” unvanı taşımamaktadır. Hepsi de Alevi inancının yayıcısı birer Bâtıni Dai’sidir.  

Hacı Bektaş ve erenlerin türbesine girmeden önce eşiğe niyaz ediliyor. Ben gittiğimde insanlar mezarının başında 3 kez ya da bir kez dönüp baş kısmına niyaz ediyorlardı. İçeri girdikten sonra duanın ya da ziyaretin bu sekilde belirli bir ritüeli var mı?

Alevi-Bektaşi inancında Veli kültü önemli bir yer tutar. Çoğulu Arapça “avliya” (Türkçede tekil anlamda kullanılır) olan “veli” sözcüğü “Tanrı’nın dostu” anlamındadır; veliler kutsaldırlar, tanrısal nitelik taşırlar.  Niyazların ve yalvarıların onların aracığıyla Tanrıya ulaşacağına inanılır.  En büyük veli, Şah-ı Velayet (Veliliğin Sultanı) adıyla andıkları İmam Ali’dir. Türbelerinde yatan ve ruhlarının aralarında dolaştığına inandıkları evliyanın(velilerin) hepsi de İmam Ali’yi temsil ederler. Ziyaretlerin özel ve belirgin ritüelleri olmamakla birlikte, mezarın-türbenin ayak ucu, ortası ve başucuna saygıyla eğilip niyaz edilir sessizce “Allah, Muhammed, Ali” diyerek. Sürünerek, dizüstü yürüyerek Hacı Bektaş’ın türbesine girip mezarına aynı biçimde niyaz edenleri de görebilirsiniz.  Türbenin başında Fatiha okuyanları da görürsünüz, ama bu Sünni geleneğinin uygulanımıdır; tanrı dostlarının (Evliya ruhunun) Fatiha’ya ihtiyacı yoktur.


 Hacıbektaş’daki çilehane (kızılca halvet) ve delikli taş hakkında bilgi.

Bâtıni tasavvuf olan Alevi-Bektaşi inancında olduğu gibi, Sünni tasavvuf inancında da Çile hane veya halvet hane adıyla anılan hücreler bulunurdu dergâhlarda/zaviyelerde. Talipler arasında temayüz etmiş, gelişmiş dervişlerin ve pir-mürşid makamındaki erenlerin, sadece bir havalandırma deliği bulunan birkaç metrekarelik hücreye kendilerini kilitleyip sessizliğe/halvete/inzivaya çekilerek nefsiyle mücadelesi, onu ıslah etme girişimidir çileye durma. Ya hiçbir şey yemeden-içmeden ya da bir parça kuru ekmek ve bir tas suyla kırk günü doldurmaya çalışırlar. Bunu başarmaya erbain(kırk) çıkarma denir.  Hacı Bektaş Veli’nin yedi kez erbain çıkardığı yazılıdır Velâyetname’de. Alevi-Bektaşi inancında, halvete/inzivaya çekilen ya da çileye duran erenler bâtıni seyirdedir; yani bedenini-soluğunu hücrede bırakıp göklerde ruhsal geziye çıkmıştır, Tanrıyla meleklerle, Muhammed’le Ali’yle, gayip erenlerle  görüşüp söyleşirler. Dağda-bayırda sürüsünü otlatan bir çobana görünür, ya da Mekke’ye gitmiş ağasına Urum’daki hanımının pişirdiği sıcacık ekmeği sunar…

Hacı bektaş Veli, delikli taşın bulunduğu küçük doğal mağarayı, Sulucakarahöyük’e yeni geldiği dönemlerde erbain çıkarmak için kullanmıştır. Orada inzivaya çekilerek, halvette ruhsal seyirlerine çıkmıştır. Kapısı örülüp kapanan doğal mağara-hücreye hava girmesini sağlayan kaya deliğine daha sonraları; ancak günahı az olanların ve muradı yerine gelecek kişilerin geçebilecekleri biçiminde bir başka kutsallık yüklenmiş olduğunu sanıyoruz. Örneğin Şeyh Hasan Onar Zaviyesi Cemevi yapısının DİLEK DİREĞİ’ni kucakladığında ellerini birbirine kavuşturabilenin, gühahsız ve dileğinin yerine geleceğine inanılır. Dergah yapısı içindeki asıl Çilehane hakkında Hacıbektaş Müzesi Sitesi’nde bilgi bulunmaktadır.

Dergah Hacı Bektaş'tan sonra kurulduğunda hem okul hem de ibadet yeri olduğu doğru mu?

Dergâhın Hacı Bektaş’tan sonra kurulduğunu da kim söylüyor? Sonraki dönemlerde bazı onarım ve mimari yenilenmeler yapılıyor, o kadar! Velâyetname’de Hacı Bektaş’ın Urum’da(Anadolu’da) görevlendirdiği 360 halifesi ve 36 bin müridinden sözediliyor. Bunlar nerede yetişti?  Hiç kuşkusuz Sulucakarahöyük’te onun kurmuş olduğu Dergah’ta. Hacı Bektaş’ın 1240’ların ikinci yarısından itibaren yerleşmiş olduğu bu bölgede 25-26 yıl boş mu oturdu sanyorlar? Hacı Bektaş’ın, 1240 ile 1245 yılları arasındaki Babai kırımından kurtulabilen Baba Resul’un (Baba İlyas) halifeleriyle birlikte burada kurduğu Dergah 1270’lere kadar bir Üniversite işlevi gördü ve binlerce davetçi halife mürid yetiştirdi. Hacı Bektaş Veli, aralarında yetişip Dai’liğe yükseldiği Alamut bâtıni İsmaililerin Şahdiz’deki Darü’l Du’at ‘ı(Dailer Medresesi) örnek almıştır. 12.yüzyılın başlarında İran başdai’si Abdülmelik el Attaş ve oğlu Ahmet’in İsfahan yakınındaki Şahdiz kalesini ele geçirip kurdukları İsmaili medresesinde 10-12 yıl içerisinde 30 bin dai (davetçi)ve mürid yetiştirmişlerdi. Sulucakarahöyük’teki Hacı Bektaş Dergâh’ı dışında, dönemin Beylik topraklarında daha sağken Sultan Hacı Bektaş vakıf zaviyeleri kurulduğunu biliyoruz. 14.yüzyılın sonlarında yaşamış Kızıl Deli Sultan’ın talibi Sadık Abdal, yüzlerce Hacı Bektaş zaviyelerinden sözetmekte ve Dergâhı Kabe’yle eşleştirmenin de ötesinde, Tanrı’nın makamı olarak nitelemektedir.

Dergâh’da kadınların, Kadıncık Ana’nin önemi

Hacı Bektaş Veli’nin kadınlara ilişkin, onları cahil bırakmayın okutunuz ve erkek ve dişi aslanın birbirine eşit olduğu biçiminde karşılaştırmalı sözleri vardır. Kadın kutsaldır, yaratıcıdır Alevi-Bektaşi inancında; onlar için tek seçkin örnek Peygamberin kızı, İmam Ali’nin eşi Fatima’dır.  Kadının çocuk doğrurması yaratıcılık olarak nitelendirirlir. Fatima Ana’nın bir unvanı Fatimatü’l fatir, yani yaratıcı Fatima’dır. Kadınlar eşleriyle birlikte Cem ibadetlerine katılır; zaten orada cinsiyet ayrılığı yoktur, herkes sadece Can’dır, döşekte oturanla eşikte oturan birbirine eşittir. Bu inanç anlayışı içerisinde kuruluşundan itibaren Dergah’ta kadınlar erkekler gibi taliptir-mürittir, derviştir, hizmet sahibidir; zakirlik yapar, semah döner, Dedelik icazeti alıp posta oturarak Cem yürütebilir. Kadıncık Ana’nın Bacıyan-ı Rum (Anadolu bacıları) Örgütünün başbacısı Fatma Bacı olarak Hacı Bektaş kadar Dergah’ın kuruluşunda hizmeti vardır. Hacı Bektaş Veli’yle evlenince Kadıncık Ana adıyla anılan Fatma Bacı, eşinin hakka yürümesiyle Dergah’ın başına geçmiş. Abdal Musa Sultan’ı yetiştirinceye dek Hünkâr Dergâhı’nı o yönetmiştir.  

Vilayet-namede 7 sayısı cok geçiyor. Neden 7?

Yedi ve yetmiş sayısı üzerine kurgulanan bâtınî ve hurûfî teviller (mecazi yorumlar), İslâm kültüründe özellikle Bâtıni-İsmâiliyye, hurûfîlik ve bâtınî-hurûfî eğilimli sufî gelenekte de önemli bir yer tutmaktadır. Altıncı İmam Cafer Sadık’ın büyük oğlu İsmail’i yedinci imam olarak tanıyan İsmaililere genelde Yediimamcılar (Sebaiyye) adı verildiğini unutmayalım. Yedi mistik bir rakamdır, tasavvufun her dalında olduğu gibi Kur’an’da da bu rakam yirmiden fazla geçer ve Kuran’ın inanç temelli en önemli Fatiha (Başlangıç) Suresi yedi ayettir. Hacı Bektaş Veli’nin bir bâtıni dai’si ve bu öğretinin yayıcısı olduğunu ve Alevi-Bektaşi-Kızılbaşlığın İslamın bâtıni yorumu, dolayısıyla bâtınilik olduğunu anımsarsak, Velayetname’de yedi sayısının neden geçtiğini kolayca anlayabiliriz. Hacı Bektaş Veli ve 15.yy.ın başlarına kadar Anadolu Alevi-Bektaşileri 12.İmamcı değillerdi. Büyük bâtıni-Hurufi ozanı İmadeddin Nesimi ve onun Düvazimam’larıyla Oniki imamcılık inanç anlayışı girmiş ve 16.yy.lın bâtıni Aleviliğin Kızılbaş siyesetinin büyük ozanları Şah İsmail, Pir Sultan, Kul Himmet, Virani ve diğer büyük ozanlarıyla iyice kökleşmiştir. 

Turna kuşu Aleviler için neden kutsaldır?

Aynı zamanda turna, Alevilik ve Bektaşilik inanç kültüründe çok önemlidir. Alevîlikte turna ve güvercin kutsal sayılan iki kuştur. İmam Ali’yi temsil ettiğine ve Ali’nin sesini ona verdiğine inanılan turna kuşu, Alevî-Bektaşi edebiyatında Cem törenlerinde önemli bir rol oynar. Örneğin Turna Semahı, turnaların uçuşunu çağrıştırır. Turnaların gökyüzündeki hareketlerini yansıtan figürlerle semah dönen, döndükçe yükselen canlar ‘Hak’la buluşurlar. Turna semahı, bu buluşmayı anlatır. Turnalar ve gökyüzündeki uçuşları, göçlerini betimleyen; Muhammed’den, Ali’den haber getirip, selam götürdüklerini anlatan çok sayıda nefes vardır. Ayrıca turna kuşu dinsel olmayan halk şiiri ve folklorunda da çok işlenmiştir.

  1. Onar Köyü’nden Bir Yazar: İsmail Kaygusuz’la Kitapları, Tarihe Bakışı, Oyun Yazarlığı Ve Son Oyunu Üzerinde Uzun Bir Söyleşi

Sorular: Emel Dinseven (Tiyatro ve öykü yazarı)

Yanıtlar: İsmail Kaygusuz

 

Arkeolog-Epigraf ve araştırmacı yazar İsmail Kaygusuz Bey; okurlarımız için kendinizi tanıtabilir misiniz?

1944 yılı Arapgir/Onar köyü doğumluyum.12 yıl ilkokul öğretmenliği yaptım. Öğretmenliğimi sürdürürken İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin Klasik Diller ve Edebiyatları Bölümü’nü bitirdim. Latince, Eskiçağ Tarihi ve Klasik Arkeoloji sertifikaları aldım. Aynı bölümde Grek Epigrafisi (Yazıtbilim) doktorası yaptım. 9 yıl Klasik Arkeoloji ve Klasik Filoloji Bölümlerinde öğretim görevlisi olarak çalıştım. Yaz ayları Van-Urartu, Enez ve Perge arkeolojik kazılarına epigraf-arkeolog olarak katıldım.  Kazı sempozyumu ve tarih kongrelerinde bildiriler sundum, seminerler verdim. Katıldığım kazılardaki epigrafik-arkeolojik buluntulara ilişkin, yerli ve yabancı bilimsel dergilerde çok sayıda inceleme-araştırma yazıları yayınladım. Bu arada bir yıl Fransa’da “Université de Nancy II” ve “Collége de France”da Bizans dili ve epigrafisi üzerinde çalıştım.

1986 yılının başından itibaren 6 yıl yaşadığım Fransa’da 1987’de Strasbourg Üniversitesi’nde başlamış olduğum “13. Yüzyıl Türk Halk Tasavvufu ve Bizans Mistikleri” üzerinde araştırmayı konu alan ikinci doktora tezi çalışmasını, özel yaşam koşullarımın engellemesi yüzünden tamamlayamadım 

1992 yılının başında Londra’ya yerleştim; çalışma ve araştırmalarımı burada sürdürmekteyim. 11 yıldır Türkiye’ye gelip gidiyorum. Heterodoks İslam (Alevilik), Bâtıni tasavvuf inanç kurumları, felsefesi ve tarih üzerinde araştırma-inceleme kitapları, bir çok tiyatro oyunu, roman ve anı-öykü kitapları yayınlamış bulunuyorum. Kitaplarımın listesi aşağıda verilmiştir.

“Bir Anadolu Evliyası Sultan Onar” adlı tiyatro oyununuzu sahneleyeceğiz. Sizi araştırma kitapları yazarı bilirken, yine araştırmaya dayalı tarihi oyunlarınız olduğunu sevinçle öğreniyoruz. Neden tiyatro oyunları?...

1992 yılından beri araştırma-inceleme kitaplarımın yanı sıra roman, öykü ve tiyatro oyunu kitapları da yazdım. 14 tiyatro oyunumdan 5 tanesi, dediğiniz gibi “araştırmaya dayalı” tarihsel oyunlardır. Araştırma-inceleme yazarlığı kapsamında bir tezi, bir görüşü taşıyan herhangi bir konunun irdelenmesi, yorumlanması ve açıklığa kavuşturulması yorucu ve yoğun akılcı çaba ister; hayal ve duygusallığa fazla yer yoktur. Nesnel ve tarafsız olmak zorundasınız, gerçeği anlattığınızı okuyucuya inandırmanız için... Araştırma yönteminiz, neden, niçin ve nasıl’lara yanıt arayacak ve bulacak biçimde bilimsel olmalıdır ki, bunu başarabilesiniz. Araştırmacılığın akılcı ve mantıksal yanı kuru, bazen sıkıntı yaratan özelliği ve yoruculuğu, bir yazar için ister istemez duygusal evreninde hayal dünyaları yaratmayı da zorunlu kılıyor diye düşünüyorum; bu durum ona rahatlatıcı dinginlik kazandırıyor. Sanırım 90’lı yılların sonlarıydı; bir yandan iki politik aylık dergiye yazı yetiştirmeye çalışıyor, öbür yandan yeni bir araştırma kitabı hazırlıyordum. Bir arkadaşım telefonda “ne yapıyorsun, kitabı bitirdin mi?” diye sormuştu. İyi anımsıyorum: “Hayır, sonuna yaklaştım”, dedim, “onu dinlenmeye bıraktım. Ama asıl ben dinleniyorum; yeni bir oyun yazıyorum...” Arkadaşım kendisiyle dalga geçiyorum sanmış, “adama bak sen, benimle dalga geçiyor; yeni bir oyun yazarak dinleniyormuş!” diyerek telefonu yüzüme kapatmıştı. Oysa doğruydu; geniş bir araştırma yaparak yazıp dergide yayınlamış olduğum tarihsel bir olayı oyunlaştırıyordum. Anadolu tarihinin gördüğü, abartmasız- en büyük halk hareketi olan, Bâtıni Alevi Türkmenlerin Baba Resul (Baba İlyas) ve Baba İshak önderliğinde 1240 yılında Konya Selçuklu yönetimine başkaldırdığı büyük Babai ayaklanmasıydı bu. Kurguladığım onlarca sahnelerle bu büyük tarihsel olayı, saptırmadan yeniden yaşatma yaratıcılığının verdiği duygu ve düşünce dinginliği, hiç başka şeyle ölçülebilir mi? Bir yazar olarak, tiyatro sanatı aracılığıyla hayal dünyamın yaratıcı yetisi çerçevesinde, kuru ve sıkıcılığın ötesinde –kuşkusuz mantık dizgesinden uzaklaşmadan- duygusallığımla birlikte tam özgürlüğümü yaşıyor; yazarken baskı ve zulme karşı ayaklanmış halkın yanında olmaktan da çekinmiyordum. Üç saatlik “Dünya Mülkü Halkındır” Dedi Baba Resul oyunu böyle çıktı. Devlet Tiyatroları repertuvarında üç oyunum vardı, ama bu oyunu geri çevirdiler. Çünkü devleti yönetenler ve onların kapıkulları, Selçuklu sultanının zulmüne başkaldırmış Baba Resul’u kendilerine isyan etmiş gibi görüyorlar! Tüm diğer oyunlarımın da bu türden yazılış öyküleri vardır. Elbette ki, diğer çalışmalarımın yanında tiyatroyu da ihmal edemem; çünkü yaşanmış, yaşanılabilir ve yaşanılası olayları, düşünce ve duygularımı seyircilerle sahneler dolusu salt özgürlüğümü yaşama fırsatı buluyorum.

Yazmak özellikle geçmişte yaşanmış  olguları  yazmak için, bir tarihçi titizliğiyle  araştırmak, sekiz yüzyıl önceki coğrafyaları, devletleriyle, toplumlarıyla kişileriyle adetleriyle davranış biçimleriyle araştırmak ve  bulgulara  uygun bir evren kurmak aslında emek yoğun çalışmalar gerektiriyor. O dünyayı kuruyorsunuz zihninizde ve onun içinden yazıyorsunuz. Sonra ansızın o konuyu düşünürken bambaşka yeni bir öyküye geçebiliyor yazar. O konu karakterleriyle olaylarıyla mayalanırken yeni bir coğrafyada dolaşmaya başlıyorsunuz. Aslında zihin sessiz bir saat gibi geri planda hâlâ o olayları sessizce irdeliyor. Bilinçaltı da diyebilirim buna. Bu bağlamda sizi çok iyi anlıyorum.  Arkadaşınızı yadırgamıyorum. Yazma çabası vermeyenlerin, özellikle de tarihi konularda araştırmamış, çalışmamış olan yazarların dahi halimizi anlaması çok zor. Diğer oyunlarınız ve araştırma kitaplarınızı da söyleyebilir misiniz?

Bütün kitaplarım aşağıdaki listede görülmektedir.

 

Tiyatro Oyunlarım:

 

 Silvanlı Kadınlar, Alev Yayınları, İstanbul 1999

Satılık (Evlilik Oyunu), Alev Yayınları, İstanbul 1999

Kısır, Alev Yayınları, İstanbul 1999

Pascal ile Stephanie (Paris’te bir Kafe Tiyatro’nun doğuşuna katkı), Alev Yayınları, İstanbul 1999

Plankia Magna, Alev Yayınları, İstanbul 1999

Oğlan Şeyh Maşuki Duruşması, Alev Yayınları, İstanbul 1999

Baba Erenler, Alev Yayınları, İstanbul 1999

“Dünya Mülkü Halkındır” Dedi Baba Resul, Alev Yayınları, İstanbul 2001

Tanrının İstifası (Geri Dön Telipinu), Arkeoloji ve San’at Yayınları (Baskıda)

Samsatlı Lukianos’la Ahiret Rüyası, Arkeoloji ve San’at Yayınları (Baskıda)

Arkeolog (Baskıya hazır)

İnsanoğlu Çifttir/July ile Jale (Baskıya hazır)  

Iğdır’ın Üç Alması, (Baskıya hazır),

Bir Anadolu Evliyası Sultan Onar, (Baskıya hazır)

 

Araştırma ve İnceleme Kitaplarım:

Onar Dede Mezarlığı ve Şeyh Hasan Onar, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul 1983

Musahiblik, Alev Yayınları, İstanbul-1991; (Genişletilmiş 2. Baskı), Alev Yay., İstanbul 2004

Alevilik’te Dâr ve Pirleri, İkinci Baskı, Alev Yayınları, İstanbul 1996

Alevilik İnanç Kültür ve Siyaset Tarihi I, Alev Yayınları, İstanbul 1995

Görmediğim Tanrıya Tapmam, (Genişletilmiş 2. Baskı), Su Yayınları, İstanbul 2012

Hünkar Hacı Bektaş Veli, Alev Yayınları, İstanbul 1998

Alevilik, Diyanet Siyaset, Alev Yayınları, İstanbul 2004

Hasan Sabbah ve Alamut (Öğretisi, tarihi, felsefesi), Üçüncü Baskı, Su Yayınları, İstanbul 2011

Anadolu Bilgeleri (Anadolu’yu aydınlatan düşün ve eylem adamları), Su Yayınları, İstanbul 2005

İslam İmparatorluklarında İktiDâr Mücadeleleri ve ALEVİLİĞİN DOĞUŞU, Su Yayınları, İstanbul 2005

Müslümanlık ve Hristiyanlığın İnanç Öğretilerinde ÖTEKİ GERÇEKLER, Su Yayınları, İstanbul 2006

Abdal Musa Sultan Velâyetnamesi, Karacaahmet Sultan Derneği Yayınları, İstanbul 2008

Makâlât-ı Şeyh Safi, Alevi Akademisi Yayınları, Ankara 2009

Ummü’l Kitab, Demos Yayınları, İstanbul 2009

Makâlât-ı Hacı Bektaş Veli, Demos Yayınları, İstanbul 2011

 

Cep Kitapları:

 

Kerbela Olayı, Hünkâr Yayınları, İstanbul 2014

Kur’an’a Nesnel Bakış, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul 2017

Tebriz Güneşi’nin Işığını Kim Söndürdü? (Şemseddin Tebrizi ve Mevlâna), Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul 2016

Alamut Bâtıniliğinden Anadolu Aleviliğine, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 2014

Neo-Manikhezim ve Alevilikteki Kalıtları, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 20014

 

Roman ve Öykü Kitaplarım:

 Son Görgü Cemi (Roman), Alev Yayınları, İstanbul 1991

Perge’nin Kızı Plancia Magna (Tarihsel roman), 2. Baskı, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2008

SAVAŞLI YILLAR 1-2, Son Görgü Cemi/Çileli Günler (Roman), Alev Yayınları, İstanbul 2006

Muhteşem Süleyman’ın Tahtını Sarsan Civan (Tarihsel roman), OĞLAN ŞEYH MAŞUKÎ, Su yayınları, İstanbul 2012

 

 

Anılar-Öyküler:

 

Dârbe Günleri (Üniversite ve Bilim-Araştırma Çevresinden Yaşanmış Öyküler ve Anılar), Alev Yayınları, İstanbul 2001

Dünden Bugüne Alevi Olmanın Bedeli (Yaşanmış Öyküler), Alev Yayınları, İstanbul 2004

Şarabi Öyküler, Su Yayınları, İstanbul 2008

 

Çeviri:

 

Karam Khella, (Çev. İsmail Kaygusuz), Tarihin Yeniden Keşfi ÜNİVERSALİST TARİH Avrupa Merkezci Tarih Bilincinin Yıkımı, Su Yayınları, İstanbul 2005

 

Oyunlarınız ve araştırma kitaplarınızda işlediğiniz konulardan örnekler verebilir misiniz?

Tarihsel oyunlarım dışındakilerin çoğunda kadın sorunlarını işledim; çocuksuzluk, çocuk evliliği, berdel, kuma, poligami evlilikler vb. Burjuva yazar ve tarihçilerinin görmek istemediği ya da kıyısından köşesinden teğet geçtiği tarihsel olayları; halk hareketleri, bireysel başkaldırılar, baskıcı egemen düzene aykırı düşünce ve inançların dışavurumundan doğan dramatik ve trajikomik sonuçları hem tarihsel oyunlarımda, hem de tarihsel araştırma kitaplarımda işlemişimdir. Birkaç kısa örnek mi istiyorsunuz? Verelim:

Tiyatro oyunlarımdan birkaçının tanıtımları:

Kaderini değiştiremeyen kırsal bölge kadınları üzerine üç oyun bir arada: SİLVANLI KADINLAR, KISIR, SATILIK

Bu kitapta toplanmış üç oyun da ‘Kadınlar’ üzerine ve köy seyirliği tarzına yakın oyunlar olarak değerlendirilebilir. ‘Silvanlı Kadınlar’ oyunu, 1996-1998 arasında iki yıl İstanbul Şehir Tiyatroları’nda kapalı gişe oynayarak büyük bir başarı kazanmıştır. Ayrıca oyun 1998 yılında Adana Devlet Tiyatrosu tarafından Adana’da sahnelenmiş, çıkılan turnelerde Doğu ve Güneydoğu illerinin birçoğunda gösterime sokulmuştur.

Silvanlı Kadınlar’, Doğu ve Güneydoğu Anadolu kadınlarının acılı, bezgin, karabilisiz yaşamlarını; sosyo-ekonomik ve psikolojik ezilmişliğini dile getirmektedir. Batıl inançlar, cin-peri masalları, evliya söylencelerinin yönlendirdiği günlük yaşamları içinde baba, erkek kardeş, koca baskısından bunalan, bir mal gibi değiş-tokuş edilen, parayla alınıp satılan ve sevme özgürlüğü olamayan kadınların öyküsü… En katı gerçeklerin ve efsanelerin içiçe örgülendiği ‘Silvanlı Kadınlar’ oyunu, antikiteden günümüze Anadolu kadınının trajikomik destanıdır.

Kırsal kesimden yine seyirlik tipinde sunmayı denediğim, ‘Kısır’ ve ‘Satılık (Evlilik Oyunu)’ oyunları da genel anlamda kadının çilesi, evlilik ve aile üzerine yapılandırılmıştır. ‘Kısır’da, beşik kertme geleneğiyle evlendirilmiş çocuğu olmayan bir kadının çocuk sahibi olmak için başvurduğu akıl almaz yollar sergileniyor. Kırsal bölgelerde kısırlığın evli çiftlerden hep kadına yüklenmesi; onun suçlanması ve aşağılanmasından dolayı ortaya çıkan acılar, sıkıntılar, çaresizlikler, çare arayışların getirdiği gülünçlükler, sahneler dolusu işleniyor. Kocakarı ilaçlarından, evliya türbelerinden geçerek, Satı Taşı’nda satılan gelin, ahırda cin çıkaran Şeyh’e ulaşıp kısır damgasını alnından silerek kadınlığını ispatlıyor. Yaşadığı sosyal çevreyi şaşkınlığa uğratırken, onca acıları çekmiş olan kadın bağışlanacak mı dersiniz? Ne gezer? Sonu yine yokoluştur.

Satılık ya da Evlilik Oyunu’nda, ilkokul öğretmenliği yaptığım köylerden birinde sekiz yaşındaki öğrencimin evlendirilmesi olayını işlemiştim. Kadının sevgisizliğe tutsak edilişi, bir araç olarak, borç karşılığı para gibi verilişi ve çalıştırılmak için satın alınışını görüyoruz. Köyün açgözlü, para ve maldan başka bir şey düşünmeyen zengini Salman Ağa ve köyün imamı Hacı Omuş ikilisinin nasıl Allah’ı, peygamberi ve Kur’an’ı küçük çıkarları için kullanarak en yakınlarından başlayıp çevrelerine bir sömürü ağı kurduklarını izler; para ve kazanç için akıl almaz düzenlerine tanık oluruz. Sekiz yaşındaki çocuğun, yirmi yaşlarındaki bir genç kızla düğün-dernek evlendirilmesi de bu düzenlerden birisi. Bir masaldan yararlanılarak gelini gerdek gecesinde kaçırma girişimiyle, bu evliliği önleme çabalarında yaratılan güldürü de, dudaklarda donan acı gülümsemeye dönüşmekte. Genç kadının yazgısı değişmemektedir. Zeynep kız aşkından ve hayallerinden koparılıp alınmıştır…

Yaşamla içiçe ve çağdaş yaşamın uzağından iki oyun: Pascal ile Stephanie ve Plankia Magna oyunlarında ulusal tarih ve coğrafyanın dışına çıkıp evrenselliğe kapı aralamaktı hedefim. Alışılmışın tersine, daha sonra romana çevirerek yayınlamış olduğum Plankia Magna oyununda, 2. yüzyıl Anadolu’sundan bir kesit sundum. Arkeolojik bulgu ve epigrafik (yazıtsal) verilerin ışığı altında, Perge kenti yöneticisi Plankia Magna adını taşıyan kadının elinden tutup sahneye çıkarttım. Öyle ki oyunda, Roma İmparatorluk döneminden eyalet kentleri yaşamının siyaset, kültür, inanç felsefesiyle birlikte, bu köleci toplumun sevgi ve ahlak anlayışı da günümüze taşınmakta.  Bu sıkıştırılmış geniş içerikli çalışmada, koca bir ömrü kapsayan köle-(hanım) efendi arasındaki amansız bir aşk serüveni, o günün tragedya kuralları içerisinde sergilenme denemesi bir başka özellik olarak gözlemlenebilir.

Pascal İle Stephanie oyunumda ise, çağdaş bir tiyatro anlayışı içerisinde, dünyanın sorunlarını bir Paris kafesine taşıyıp yedi sekiz kişiye paylaştırıp, tartıştırarak; onlara çağlarından sorumlu olmayı düşündürmeyi denedim. Türkiye’den, İran ve Hindistan’dan, Londra’dan, Avustralya’dan anlatım ve betimleme ve temsil yöntemleriyle sahneler soktum kafe-restorana. Bir kaç sahne dışında bu Paris kafesi, tiyatro mekanı, tiyatro sahnesi oluyor; sahibi, çalışanları da yönetmen ve oyuncu... Ve kafe ses betimlemeleriyle müşteri dolup boşalmaktadır…

Oyun, henüz üç günlük bebekken anası tarafından terkedilmiş ve başkası tarafından büyütülüp yetiştirilmiş Pascal ile Stephanie’nin öyküsü ve evliliği üzerine kurulmuştur. Ancak konuyu işlerken aralara soktuğum ya da bağımsız, iç-yama ve ek sahneler, pandomima, anlatıcı vb. öğelerle zenginleştirerek çağdaş tiyatro kuralları çerçevesinde bir ‘Kafe Tiyatro’nun oluşumunu sağlamaktı amacım.

 

Pascal ile Stephanie oyununu sahneleyecek yönetmen isterse, sadece Pascal ile Stephanie’nin öyküsüyle yetinebilir. Oyun, Devlet Tiyatroları repertuvarında yıllardır beklemekte. Dileğim odur ki, bu oyunumun bir bakıma teorik kurgusunu yönetmenler eyleme çevirsin ve gerçekten ‘Kafe Tiyatro’nun yaşam bulmasına katkıda bulunsunlar.

Etken Ve Edilgen İki Direnişçi: “OĞLAN ŞEYH İSMAİL MAŞUKİ, BABA ERENLER

Bir arada yayınladığım bu iki oyunumdaki ortak yan, devletin resmi inancına eleştirel yaklaşım, ona uymayış ve kendi inanç ve düşüncelerini özgürce yaşama geçirme direnişleridir. Oğlan Şeyh, tarihsel gerçek bir olayın yiğit kişisi ve etken direnişçi, bir eylemci. Alevi-Bektaşi inanç ve mizahının özgün kişisi ya da geleneksel temsilcisi Baba Erenler ise, bu yolda kafaları ve gönülleri mizahla etkileyen bir çeşit edilgen direnişçidir.

Osmanlı İmparatorluğu tarihinde, resmi dinin (Sünnilik) tapınağı olan ve “Allah’ın evi” diye nitelenen camilerinde, devlet dinine başkaldırmış ve aykırı siyasetle kitleleri etkilemiş Oğlan Şeyh İsmail Maşuki dışında bir örneğe rastlanmamaktadır. 1528 yılında, kısa süreli bir özel Divan-ı Hümayun mahkemesinde, yeni İstanbul kadısı Ebusuud’un suçlamaları ve altı tanığın aleyhinde verdikleri ifadelere dayanan Şeyhülislam İbn Kemal, henüz yirmisine yeni basmış İsmail Maşuki’nin katline fetva vermiş. Başı kesildikten sonra toprağa gömülmeye bile layık görülmeyerek, bedeni ve başı ayrı çuvallara konularak denize atılmak gibi korkunç bir uygulamaya gidilmiştir.

 

Osmanlı tarih yazıcılarının anlattıkları, Ebusuud’un fetvaları ve Şeriyye Sicillerinde kayıtlı tanık ifadeleriyle belgelediğim bu oyunda, Şeyh İsmail Maşuki’nin inanç ve düşüncesinden ödün vermeden korkusuzca ölümün üstüne giderek, tek başına Osmanlı Şeriat Devletine nasıl kafa tuttuğunu sergilemeye çalıştım. İsmail Maşuki bu korkusuz mücadelesini, Osmanlı İmparatorlığunun en güçlü olduğu ve muhalif düşünce ve inanç topluluklarının amansızca ezildiği Yükselme Döneminin en büyük padişahı Muhteşem Süleyman’ın (1520-1566) padişahlığının sekizinci yılında vermiştir.

Edirne Medresesi ve camilerde, İstanbul Ayasofya’da okuduğu hutbe ve vaazlarla halkın geniş sevgisini kazanmış. Askerlerden ve sipahilerden geniş yandaş edinmiştir. Başkentte Maşuki’ye gösterilen büyük sevgi ve hakkında anlatılan olağanüstü öyküler Padişah’ın tahtını sarsmış. Kanuni Sultan Süleyman kendisine korkulu düşler gösteren bu yiğit genci yaşatmamıştır. Maşuki’nin camiler ve Bayrami-Halveti tekkelerinde yaptığı şeriat karşıtı konuşmalardan, toplumun nasıl akılcı ve nesnel bilgilere özlem duyduğunu ve hurafelerden bezdiği için ona sarıldığını gösteriyor. Oyun 1998’den beri Devlet Tiyatroları repertuvarında cesur bir yönetmen bekliyor!

Bu kitaptaki ikinci oyunumda, Alevi-Bektaşi mizahının temsilcisi ‘Baba Erenler’den fıkralar sergilenmektedir. Yalnızca Alevi-Bektaşi fıkra ve öykülerinden seçerek hazırladığım oyunun bu alanda ilk örnek oluşturması ve ölçülü uyaklı şiir diliyle karışık yazılması da ayrıca ona derin bir özgünlük kazandırmaktadır. Oyunda Baba Erenler’in, toplumu karanlığa götüren bağnaz hocalar, baskıcı yöneticiler, bilgisizlik, körinançlar, toplumsal düzen ve düzensizliklere, hatta tanrıya karşı nasıl güldürerek ve düşündürerek mücadele verdiğini ibretle okuyacak. Baba Erenler’in verdiği mücadeleye ve inancı uğrunda direnişine belki siz başka bir ad koyacaksınız.  Ayrıca, Alevi-Bektaşi inanç ve felsefesi, toplum düzeni anlayışı ve tanrıyı algılayışını, bu 19 tabloluk mizah sergilemesinin içine sığdırmış olduğumu yüksünmeden rahatlıkla söyleyebilirim…

Aslında kısaca özetlediğiniz her bir oyununuz için keşke daha uzun konuşabilme olanağımız olsaydı. Biz kadınların acıları, şekil değiştirmiş olsa da günümüzde de devam ediyor. İsterseniz son yazdıklarınızdan, adı oldukça dikkat çeken Tanrının İstifası ile Iğdır’ın Üç Alması oyunlarınızdan birkaç cümleyle söz edip “Bir Anadolu Evliyası SULTAN ONAR” oyununuza geçelim mi?

Tanrının İstifası (Geri Dön Telipinu) oyunumu, İ.Ö. 1400 yıllarında Hitit Labarna’sı (Kralı) Şuppililiuma döneminde, Hititlerle Mısırlılar arasında dünya barışı yaratacak bir fırsatın kaçırılmasından esinlenerek yazdım.  İki ülkenin Tanrılarının ortak toplantılarında alınan evrensel barışı sağlama kararını, Hitit bereket tanrısı Telipinu ile Mısır akıl tanrısı Toth aracılığıyla insanlığa kabul ettirme çabalarıyla gelişir oyun. Tanrıların olağanüstü gücüyle (!) günümüze de göndermelerde bulundum her fırsatta. Bu iki tanrı tüm çabalarına rağmen, antikitenin olağan sayılan savaş halini barışa çevirmeyi başaramazlar. Sonunda öfkeye kapılan Telipinu tanrılıktan istifa edip izini kaybettirir. Bunun üzerine hem tanrılar hem de insanlık dünyası korkunç bir felaketin içine düşer ve yokolmak üzeredir. Sonunda bir balarısı Telipinu’yu bulur ve evren kurtulur, eski durum devam eder. Bu kayboluş bir Hitit tabletinde Telipinu duası olarak günümüze kalmıştır. Ancak Telepinu’nun öfkelenip kaybolmasına neden olan olayı anlatan bölüm kırık olduğundan; anlayacağınız, bir neden bulmak oyunun yazarına düşmüş oluyordu. 

Evrensel barış ne güzel bir ütopya. Belki de bütün çabalarımız, araştırmalarımız orada dışarda hayat akarken, kendimizi kütüphanelerin arşivlerin dosyaları içinde kaybetmemiz işte hep bu evrensel barış   içindir diye düşündüm siz anlatırken…

Iğdır’ın Üç Alması’nda çocuk gelinler ve töre cinayeti konuları işlenmiştir. Medyaya düşmüş olan Iğdır’da geçen bir töre cinayetiyle, Iğdırlı bir genç kızın bana anlattığı lise 2. sınıf ve ilkokul 4. sınıf öğrencisi iki kız kardeşin evlendirilmesi olaylarını birleştirerek oyunlaştırdım. Törelerin çizdiği yazgılarından ancak birisi kendini kurtarırsa da küçük kardeşinin kendi yerine bu yazgıyı yaşamayı sürdürmesinin ömür boyu vicdan azabını çekecektir.

Ben o bölgede ilkokul öğrencisi bir genç kızın sevdiği ile buluştu diye babası tarafından öldürülmesi haberini hatırlıyorum. Günlerce yazıldı çizildi, ben de günlüklerime yazmıştım. Oyunlara girmesi en azından o çocuğun oyunda yaşaması çok anlamlı. 

Sultan Onar oyunu ise; 13. yüzyılın başlarında, oymağıyla-obasıyla birlikte Irak ve Suriye topraklarından geçip gelen bir Bâtıni-Alevi Türkmen şeyhinin, Anadolu’nun bir bölgesine yerleşmesi, orayı yurt edinmesini konu alan bir oyundur. Doğup büyüdüğüm Onar köyünün kurucusu olan bu Türkmen kocası Şeyh Hasan Onar sıradan bir şeyh değil; baba tarafından Selçuklu soyuna mensup, ana tarafından Oniki İmamlar’dan yedincisi Musay-i Kâzım aracılığıyla Ehlibeyt soylu bir seyyiddir. Aynı zamanda kendisi çok büyük olasılıkla Alamut Nizari Devleti’ne bağlı Irak el Ceziresi’nde Bâtıni inançlı (Alevi) Türkmenlerin yaşadığı kalenin yönetici başdai’siydi.

Bu bağlamda “SULTAN ONAR” oyunu, Rum (Anadolu) Selçuklu devletinin toplumsal tarihinden bir gizli köşeyi de aydınlatacak niteliktedir. Konuya ilişkin 1980’li yılların başlarından beri yaptığım araştırma, inceleme ve söyleşilerin, yazdığım makale ve kitapların ardından ulaştığım verilerin ve olayların sahnelenmesi, yani tiyatro aracılığıyla somutlaştırıp canlı-kanlı görselliğe dönüşmesini hedefleyerek bu oyunu yazdım.

Bayatlı El Hicra’sından Bağdat halifesinin sarayına, oradan da 1205 yılında Konya’da Gıyaseddin I. Keyhusrev’in sarayına yolu düşer Şeyh Hasan Onar’ın. Bu tarihten sonra yaklaşık on beş yirmi yıl içinde Malatya’nın kuzeyinde Arapkir yakınında bir antik yerleşme alanında, bugünkü Onar köyünün yerinde kendi adıyla anılan Zaviyesi’ni kurar.

 Sultan Alâaddin Keykûbat dönemidir. Şeyh Hasan Onar başında bulunduğu, yani hem inançsal önderi, hem de yöneticisi olduğu oymağı ve obasıyla birlikte Selçuklu siyasetine uygun olarak bu sınır boyuna yerleşerek göçerlikten yerleşik düzene geçmiştir. Zaviye’nin kurucusu olarak kendisine, soyundan gelenlerin ve obasının yararlanması için verilen arazi 1224 tarihinde bir vakıfnameyle tescillenmiştir. Zaviye’nin çevresinde önce çadırlarını sonra da evlerini yaparak Şeyh’in kurduğu yerleşim birimi, Onar köyü olarak hâlâ kendi adını taşımaktadır. Ayrıca Zaviye kurumunun binalarından biri olan Alevi tapınma evi, üzerinde söylenceler üretilmiş Büyük Ocak adıyla bilinen Cemevi sekiz yüz yıldan beri mimari yapısı bozulmadan yaşamakta ve işlevini sürdürmektedir.  Zaviye’nin, dolayısıyla köyün ve özellikle Büyük Ocak Cemevi’nin kuruluşu, kurucuları Onar Dede ve Sultan Onar adlarıyla da anılan Şeyh Hasan Onar ve oğlu Şeyh Bahşiş hakkında çok sayıda keramet söylenceleri (menkıbeler) anlatılır.

 Şeyh Hasan Onar’ın 1205’de elçilik misyonuyla ilk gelişinden itibaren, oymak ve obasıyla Anadolu’ya göçüp yerleşmesi sırasında, genel tarihsel olaylar çerçevesinde oluşan gelişmeler ve halkın bilincine yansımış olağanüstü keramet söylencelerinden seçkiler oyunda yer almaktadır. Bütün bunları iç içe girmiş dramatik, epik, trajikomik, seyirlik vb. tiyatral öğeler içinde, yerelden evrensele doğru bakışla vermeye çalıştım. Gerçek tarihsel olayların dışına çıkılmamış, varsayımlar da tarihsel veri ve belgelere dayanmaktadır. Bu, oyun metninin sonunda verdiğim kaynakçadan da anlaşılacaktır.

Kaynakçalara baktım.  İlgilendiğim 13. yüzyılda Anadolu nedeniyle ben de bir çoğunu okudum. Şimdi araştırma kitaplarınızdan bir-iki örnek verirseniz sevinirim.

Sadece Anadolu Bilgeleri ve Aleviliğin Doğuşu kitaplarımın önsözleri kısa olduğundan onları buraya alıyorum. Böylelikle araştırma konularıyla birlikte hem tarih anlayışımı, hem de mensubu bulunduğum Aleviliğe bakışımı öğrenmiş olursunuz:

  1. Anadolu Bilgeleri (Anadolu’yu aydınlatan düşün ve eylem adamları), Su Yayınları, İstanbul 2005; S. 384, ISBN: 975-6709-40-5:

Anadolu’da Alevi-Bektaşi yolunun kurucu ve aydınlatıcıları düşünür ve ozanlardır. Onlar aynı zamanda Türk halk kültürü ve edebiyatının da yaratıcıları oldular. Bu koca bilge ozanların büyük çoğunluğu halkın arasında yetişmiş, büyüyüp gelişerek toplumlarına öncü ve ışık olmuşlardır. 12. yüzyılın ilk yarısından 16. yüzyılın  sonlarına kadar geçen dört yüzyıllık zaman içinde, Anadolu’da oluşmuş siyasal, toplumsal ve ekonomik koşulların, Alevi inançlı toplumun arasından yarattığı  ve onların “veli, pir, abdal, emre (aşık),  şeyh, dai-dede, seyyid, şah, sultan, can vb..” sıfatlarla  nitelediği bu önder düşünür-ozanlar, düşüncelerini söze,  sözlerini-şiirlerini saza döktüler;  işte bu kişiler, Ortodoks İslamın (Sünniliğin) öz dogmalarına aykırı yol izleyen Heterodoks İslam inancını, yani Aleviliği yaşadıkları yere (onlarca uygarlığın, din ve inançların yurdu olmuş Anadolu’ya)  uyumsatırken,  kendi çağlarını aşırtarak akıl, insanlık ve sevgi öncülüğünde geliştirip ilerletmişlerdir.  Bu ulu kişilerden dokuzunu, yaşadıkları çağ ve birbirleriyle etkileşim yönünden yakınlıklarına göre birbirini izleyen üç bölümde incelemeyi uygun bulduk.  Birinci bölümde, geleneksel bilgiler ve Vilayetnamesi’ndeki açık ve kapalı değinmelerin tam tersine, Hacı Bektaş’ın öğretmeni ve onu 12 ya da 15/16 yaşlarından itibaren Alamut’ta ya da Kuhistan kalelerinden birinde eğitilip yetiştirilmesini sağlayan İsmaili baş Dai’lerinden Şemseddin Muhammed Tebrizi, Hünkar Hacı Bektaş Veli ve Yunus Emre konuğumuz oldu. İkinci bölümde, Pir Abdal Musa Sultan, Kaygusuz Abdal, Şeyh Bedreddin ve Seyyid İmadeddin Nesimi’yi ağırladık. Üçüncü bölüm ise, Alevi-Bektaşilerin 16. yüzyıldaki büyük başkaldırı ve iktidara yürümesi gibi çok önemli sürecine ad olmuş Kızılbaşlık siyasetinin iki büyük eylemci ozanı Pir Sultan Abdal ve Dede Kul Himmet’e ayırdık.  Konuklarımız hakkında düzülmüş keramet söylenceleri ve doğaüstü yaşam öykülerini gerçek bilgiler olarak değil, fakat nesnel özüne ulaşabileceğimiz araç ve malzeme olarak değerlendirdik.  Yaşadıkları dönemlerin tarihsel-nesnel koşulları içindeki inançsal ve siyasal eylemlerini, kendi yapıtları, sözleri ve kendi şiirlerinin diyalektik çözümlemeler ve yorumlarıyla anlamaya ve anlatmaya çaba gösterdik.

  1. İslam İmparatorlukları Tarihinde İktidar Mücadeleleri ve ALEVİLİĞİN DOĞUŞU, Su Yayınları, İstanbul 2005; S. 288, ISBN: 975-6709-44-8

Düzen tarihçilerinin "Büyük Fetihler" dedikleri, ülke istilaları ve yayılmacılıkla ilgilidirler. Karşı çıkan, direnen ve direndikçe kırılan halkların tarihi yok sayılır. Sanki tarih sahnesinde sadece yengi kazanan ve yöneten egemen uluslar başrolü almışlardır. Yönettikleri ve kendi siyasetlerinin baskısı altında tuttukları etnik ve inanç topluluklarının bu sahnedeki rolleri, ancak egemenlerin rolünü "açıklayıcı" ve belirleyici karakterde ise vurgulanır. Bu tarihçiler, örneğin egemen yönetim tarafından zorla bastırılmış bir halk hareketinden, sadece yönetimin büyük bastırım gücünü ve siyasal zaferini belirlediği için söz etmektedir. Tarih kişilerin, kahramanların değil, halk topluluklarınındır, toplumundur; tarihi yaratan onlardır. Gerçek tarihçilere gelince; bize göre onların görevleri, tarihte yaratılmış ve yaşanmış olayları “neden, niçin, ne zaman ve nasıl?”ları yanıtlayan belgelerle yaşatmaktır. Doğruları bilimsel doğrularla araştırıp yalanları ve yanlışları atarak toplumsal gerçekliği yakalamaktır gerçek tarihçilik.

Emeğiyle geçinen sınıfların, aykırı düşünce ve inanç topluluklarının tarihini yazmak, bilimle aydınlanmış kafa taşıyan namuslu, demokrat ve asıl marksist tarihçilerin işidir. Türkiye'mizde de bu ayırt edici özelliklere sahip tarihçilere büyük görev düşmektedir. Halk yığınları kendi tarihini yaratmış, sözlü destanlar, şiirler, türküler ve masallarla kolektif bilince yüklemiştir. Zaman zaman eli kalem tutan halktan birileri bunları, gerçek olayları doğaüstü örtülerin, zırhların altına sokup Menakıbname'lere geçirerek, günümüze taşımışlardır. Sözünü ettiğimiz nitelikteki tarihçiler için ana kaynak bunlardır. İşte bunlar üzerinde bilimsel yöntemlerle objektif taramalar yapılmalıdır ki, alt sınıfların tarihi ortaya çıksın.

Bize göre İslam Tarihi iki büyük koldan oluşmaktadır:

1) Ortodoks İslam yani Sünnilik ve Şiiliğin tarihi, iktidarlar tarihidir.

2) Heterodoks İslam Tarihi Alevilik tarihidir; İslam’da aykırı inanç ve muhalefet tarihini oluşturur.

Ortodoks İslam Tarihi devletlerin, hükümetlerin ve savaşların tarihidir; memleketleri istila etmeye, yayılmacılık, kırım, sömürü ve köleleştirmeye “zafer” adı veren iktidarlar azınlığının tarihidir. Burjuva tarihçilerin büyük çoğunluğu Heterodoks İslam’ı, Ortodoks İslam tarihi içerisinde inceledikleri ve onların çıkarları açısından baktıkları için, Bâtıni inançlı halkları sapkın, bölücü, düzen bozucu, kafir, ahlaksızlıkla suçlayıp hor görmüşler. Bu yüzden onların tarihini yok sayıp, egemenlerin çıkarlarına indirgeyerek tarihin içine gömülmesini sağlamışlardır. Oysa İslam Tarihi içerisinde toplumsal muhalefetin egemen yönetime ya da egemenlere karşı direnişlerinde Aleviliğin rolü, tek sözcükle ‘önderlik’tir. Hemen hemen tüm toplumsal muhalefet hareketlerinin inanç ve düşünce kuramlarıyla temelini Heterodoks İslam olarak Alevilik, inananlarıyla ise bünyesini oluşturan Alevi halklardır.

Aleviliği inanç, düşünce ve siyasal tarih bağlamında incelemeye çalıştığımız bu kitabı üç ana bölüme ayırdık: Birinci bölümde 9 genel başlık altında işlenen konular özetle şunlardır: Heterodoks İslam’ın (Aleviliğin) Ali tanrısallığında ilk kez Sabailik olarak ortaya çıkışı; Ali evlatlarına bağlı olarak değişik biçimlerde gelişmesi; Kerbela olayı ile yükseliş; İmam Bakır ve Cafer çevresindeki proto-Alevilik kümeleşmeleri, siyasi hareketlerle ilişkiler; İran ve Azerbaycan'da Mazdekizm kaynaklı Alevi toplumsal hareketleri (Müslümiyye, Babek Hurremi...); Alevi al-Basri önderliğinde zenci-köle ayaklanması; Karmatiler; Babailer...

İkinci bölümde “Türkler ve Alevilik” genel başlığı altında: Orta Asya Türk toplulukları arasında Sünnilikten çok Aleviliğin kabul görmüş olması; Türklerin ilk kez Zeydi Aleviliğiyle tanışması; Anadolu Aleviliğinin ilk öncüleri; İlk Alevi Ocakları; Hazar kıyılarında ilk kurulan Zeydi Alevi devleti; bugünkü anlamda ilk Alevi kavramının ortaya çıkışı vb. konuları ele aldık.

Üçüncü bölümde “Anadolu’da Alevi/Kızılbaş Halk Hareketlerine Kısa Bir Bakış” genel başlığı altında; Alevi Türkmen topluluğunun siyasi hareketlerinin başlangıcına ve Safevi Devletinin kurucusu Şah İsmail ile Anadolu Kızılbaşlarının siyaset farklılaşmasına değindik. “Sufi Kıran” olarak adlandırılan Çaldıran Savaşı’nın Kızılbaşlar için bir toplu kırım olduğu yaşananlarla birlikte ortaya koyduk.

Genellikle 12. ve 13. Yüzyıl Anadolu’suna eğilmenizdeki başlıca etkenler nelerdir?

Yukarıda Tanrının İstifası oyunum ve iki araştırma kitabımın tanıtımında gördüğünüz gibi, sadece 12. ve 13.yüzyıl Anadolu’suyla değil, tarihin bütün çağlarıyla ilgileniyorum. Ben Eski Yunan-Roma-Bizans tarihçisi ve arkeoloğum, ama diğer tarih çağları da ilgi ve araştırma alanımın içinde olduğundan sorunuzun çağrıştırdığı spesifik bir etken söyleyemeyeceğim.   

“Sultan Onar” oyununuzu dünyaya geldiğiniz topraklarda bir zamanlar yaşamış büyüklere saygı ve selamlama olarak yazdığınızı düşündüm ve duygulandım. Bu çok anlamlı, çok güzel bir emek. Doğduğunuz coğrafyaya ve tarihine sahip çıkmak ve gelecek kuşaklara iletmek, diyebilir miyiz bu oyundaki emeğinize?

Düşünce ve duygularınız çok yerinde, teşekkür ederim. Elbette ki, doğduğum coğrafyaya ve tarihine sahip çıkarak günümüzdekileri bilgilendirmek ve gelecek kuşaklara bu emeği aktarmak diyebilirsiniz. İsterseniz Onar Dede’ye ilgimin ve onun hakkında araştırmalarımın kökenini biraz açayım.

Ben Onar köyünde doğup büyüdüm. 6 yıllık ilk öğretmen okulunun tatilleri dahil yirmi yılım burada geçti. Köyümüzün geçmişi, kuruluşu hakkında hiçbir şey bilinmiyordu. Anlatılanlar sadece Onar Dede’nin keramet söylenceleriydi. O bizim atamız, köyümüzün kurucusuydu. Ziyaretgâhımızdı Onar Dede türbesi; mutlu günlerimizde üzerinde kurban keser, lokma dağıtır, acılı günlerimizde yardım diler ve onun kutsallığına sığınırdık. Sadece o bizim atamız, kerametleriyle tanıdığımız evliyamızdı; onun gerçekte kim olduğu ve tarihsel kişiliği hakkında hiçbir şey bilmiyor, merak da etmiyorduk toplum olarak. Oysa Cem’lerde olsun, sohbet toplantılarında olsun Dede’ler, büyüklerimiz onun doğaüstü güç ve yetenekleriyle yaptığı işleri-eylemleri her fırsatta anlatır dururlardı. Çocukluk düşlerimi ak sakallı, nur yüzlü Onar Dede doldururdu.

Çocukluğumdan beri kafama yerleşmiş Onar Dede’ye ilişkin anlatılanlara, eğitim-öğretim yıllarım boyunca bilgi düzeyim yükselip görüş ufkum genişledikçe akılcı bir merakla bakmaya başlamıştım. Bu merak giderek atamızın gerçek kişiliğini tanıma ve tanıtma sorumluluğunu yüklenmeye dönüştü. İ.Ü. Edebiyat Fakültesi’nde doktora çalışmalarımı bitirir bitirmez, 1980’li yılların başında öğrencilerimle köye gelip Onar Dede mezarlığında ve köy arazisinde yüzey araştırması yaptık. 

Araştırmanın sonucunu, 23 Mayıs 1983 yılında İstanbul Atatürk Kültür Merkezi’nde yapılan Uluslararası Anadolu Uygarlıkları Araştırma Sempozyumu’nda Şeyh Hasan Onar’ı, bir Doğu Anadolu köyünün kültürel geçmişi üzerinde araştırma çerçevesinde, “Onar Dede Mezarlığı ve Adı bilinmeyen bir Türk kolonizatörü Şeyh Hasan Onar” başlığı altında bir bildiriyle bilim dünyasına tanıtmıştım. Aynı yıl içinde Arkeoloji ve Sanat Yayınları’nın “Araştırma ve İnceleme Serisi’nin ilk kitabı olarak yayımlandı. Üniversiteden ayrılma durumunda kalmam bu alandaki araştırmalarımın sonu oldu.

1986 yılından itibaren Fransa ve İngiltere’deki yaşamım süresince köyüm ve kurucusu Onar Dede’ye karşı yüklendiğim sorumluluk beni asla terketmedi. 1991 yılında, köyümün uzak geçmişi, yakın geçmişi ve şimdiki zamanını kapsayan olayların içiçe verildiği “Savaşlı Yıllar I: Son Görgü Cemi”  romanımı yayınladım. Araya giren geniş çapta Alevilik inanç, felsefe ve tarihi araştırmaları ve diğer çalışmalar nedeniyle, ancak 15 yıl sonra romanı “Savaşlı Yıllar: Son Görgü Cemi, Çileli Günler” başlığı altında iki bölümü birleştirerek yayınlayabildik. Roman üzerinde birkaç yıl önce Hamburg Üniversitesi Türkoloji Bölümü’nde Yüksek Lisans Tezi yapıldı. Ancak, Şeyh Hasan Onar üzerinde yaptığım araştırmalarda hâlâ sonuca varamadığımı da itiraf etmem gerekiyor.

Emir Onar’dan başlayarak Hasan Onar’a nasıl ulaştınız araştırmalarınızda ya da tam aksi nasıl oldu?

Dediğiniz gibi aksine Hasan Onar’dan Emir Onar’a ulaşarak bir bağ kurmaya çalıştık.  Onar köyündeki “şenlik”te sahneleneceği için oyunu kısaltmak zorunda kaldığımızdan bu bağ kalın çizgilerle pek ortada görülmüyor. Varsayımlarımızın dayandıği temel bilgi ve kaynakları açmakta yarar var:

Şeyh Hasan Onar’ın Bağdat Abbasi halifesi tarafından  Selçuklu Sultanı’na gönderilmiş olan  elçilik heyetini oluşturan zamanın tanınmış bilginleri arasında  bulunuşu, onun Abbasi sarayında gördüğü saygı  ve tanınmışlığının kanıtıydı. Bu bizi, onun bir askeri aristokrat aileden gelmiş olabileceği kanısına götürdü. Şeyh Hasan’ın ek ismi, hâlâ yaşamakta olan ‘Onar’ sözcüğünün bir ecdat-soy veya aile adı olması olasılığından hareketle araştırmaya başladık. Karşımıza Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın (ölümü 1092) kendisine çok yakın Sipehsaları (başkomutanı) İsfahan Emiri Onar Bilge Beg (ölümü 1099/1100) çıktı.

1203 tarihinde tamamlanmış Muhammed b. Ali Râvendi’nin Farsça eseri Rahatu’s Sudûr’da; Cizreli “Arap tarihçi Ziyaeddin İbnü’l Esir’in (1160-1233) al-Kâmil fi’t-Tarih’i ve Raşidüddin Fazlullah Hemedanî’nin (ölümü 1318) Camiü’t Tevârih adlı eserinde Emîr Onar hakkında birbirlerini tamamlayan bilgiler bulunmaktadır. Ancak ne yazık ki, Emîr Onar’ın özel yaşamı ve ailesi hakkında yeterli bilgi yoktur.  Çok önemli bir yüksek devlet adamı olarak temayüz etmiş Emîr, Onar Bilge Beg adıyla geniş bir Türkmen boyunun, belki bir Türkmen aşiretleri konfederasyonunun Beg’i olan askerî bir aristokrat olduğu gözüküyor. Bu dönemde bilinen tek kişi adının vasisi görünümündeki Şeyh Hasan’ın, Onar aile adıyla 1200’lü yılların başında tarihsel bir kişi olarak varlığı ve Abbasi Halifesi’nin Konya Sultanı’na gönderdiği günün bilginler heyetinin arasında bulunması nedeniyle Emîr Onar’la akrabalığın oluşuna biz kesin gözüyle bakıyoruz. Dahası Şeyh Hasan Onar’ın, çok büyük olasılıkla torunu olduğunu sanıyoruz. Selçuklu Sultanı Melikşah’ın (ölümü 1092) en gözde Emîr’i, Bilge Onar Beg’in torunu olarak onun, El Cezire Tükmenlerinin başında ve ayrıca inançsal önderi olduğunu düşünmekteyiz. Bunun içindir ki Şeyh Hasan Onar’ın Abbasi Halifesi’nin nezdinde önemli yeri olmalıydı. Araştırmamız derinleştikçe, Melikşah’ın ölümüyle birlikte karısı Terken Hatun ve oğulları arasındaki onlarca yıl süren taht kavgaları sırasında sık sık taraf değiştirmesi ve kendisi Bâtıni olduğu halde onlara ihaneti yüzünden Bâtıniler tarafından öldürülen Emir Onar’ın kızının kocasını da saptadık. Bu kişi Basra, Dımışk (Şam), Fars Atabegliklerinde bulunmuş, Boz Aba’yla birlikte Melikşah’ın oğlu Muhammed Tapar’a karşı isyan etmiş Mengü Bars’tır. Ayrıca Mengü Bars’ın 1158’de Abbasi Halifesi topraklarında baş kaldırıp yağmalara girişmiş olan İva Perçem Türkmenlerinin ayaklanmasını bastırarak “Halife”yi kurtardığı bilinir. Bu Halife, Şeyh Hasan Onar’ı Selçuklu Sultanı’na gönderdiği heyetin içine katan Halife Nasır Lidinillah’ın babasıdır. Bu demektir ki, Halife çocukluğundan beri Şeyh Hasan’ı tanıyordu Mengü Bars’ın oğlu olarak. Şeyh Hasan Onar’ın, Sipehsalar Emir Onar’ın kızından torunu, yani Mengü Bars’ın oğlu olması çok büyük olasılıktır.  Atabeg Mengü Bars’a gelince; Sultan Melikşah’ın kardeşi Böri Bars’ın oğlu, yani Sultan Alparslan’ın torunuydu. Eğer bu varsayımlar doğruysa Onar Dede mezarlığındaki türbesinde yatan ulu evliyamız Şeyh Hasan Onar; annesinin babası Emir Onar tarafından İmam Musa Kâzım soyundan, babası Mengü Bars tarafından da Selçuklu hanedanına mensuptur. 

Oyunun orijinal halinde, Hasan Onar’ın atası kumandan Emir (Bilge) Onar’ın bazı insani zaafları yani başkalarının sözüne inanmak ve kışkırtmalara kanıp iktidar hırsı rüzgârlarına kapılmak gibi zaafları da oluyor ya da aldatılıyor demek mi lazım?  Bunları yansıtamadık tam olarak, oyun süresi nedeniyle ama torunu Şeyh Hasan Onar’ın Anadolu’ya göç etme dileğini vurguluyoruz.  El Cezire dolaylarını terk edip Anadolu içlerinde yerleşmeyi içten içe dilemesi belki de biraz arınmak, huzur bulmak biraz da unutmak yani geçmişte dedelerden gelen hataları unutmak gibi bir anlam mı taşıyor? Şeyh Onar niye gizli gizli Anadolu özlemi çekiyor?  Anadolu, ütopik diyara kaçma isteği mi, aynı zamanda siyaset ve aldatmacalarla kirlenmiş bir coğrafyadan kurtuluş umudu muydu Hasan Onar’a? Yoksa Anadolu’ya gelişi- daha boş bir sahaya ulaşma arzusu gibi siyasi nedenlerle miydi? Yani Bâtıniliğin Anadolu’da gelişip yayılmasına katkı gibi unsurlar da var mıydı aklında acaba?

Sayın Emel Dinseven, soyadınız gibi din seven misiniz bilmiyorum ama hayal kurmayı fazlasıyla seviyorsunuz. Gerçi doğaldır, siz de oyun yazarısınız. Emir Onar’ın zaafları veya aldatılmışlığı beni ilgilendirmiyordu ki oyunda fazla vurgulayayım ya da yansıtayım; zaten oyunun karakterlerinden biri de değil. Oyunun ilk halinde de adı birkaç kez geçiyor ve anımsadığım kadarıyla bir keresinde Ana Sultan onun bu tavırlarını şiddetle eleştiriyordu. Kaldı ki, Emir Onar’ın sıkça taraf değiştirici siyasal tavrı da o günün koşullarında yadırganan bir durum değildi.

Evet, bu dengelerin ansızın değişimi konusu çok ilginç. Selçuklu zamanı Anadolu’sunu araştırırken, dengelerin ansızın nasıl değiştiğini görünce hayrete kapılmıştım. Çok şaşırmıştım.

Melikşah’ın ölümünü izleyen yirmi yıl boyunca, kardeşler ve amcalar arasındaki çatışmalar içinde Selçuklu tahtı kapanın elinde kalıyordu. Ancak 1120’li yılların başında kardeşlerin hepsi öldüğünden Sultan Sancar tahtın gerçek hakimi oldu 1150’nin başlarına kadar. O da sonunda, büyük Oğuz ayaklanmasında tahtıyla birlikte kendisini demir kafes içinde tutsak buldu.

Şeyh Hasan Onar’ın Anadolu’ya göç etme arzusunda, “arınmak, huzur bulmak biraz da unutmak yani geçmişte dedelerden gelen hataları unutmak; aynı zamanda siyaset ve aldatmacalarla kirlenmiş bir coğrafyadan kurtuluş umudu muydu?” gibi nedenler aramak gerçekten hayali fanteziler. Şeyh Hasan Onar’ın kendisine bağlı inançsal (Bâtıni Alevi) ve etnik (Bayat Türkmen oymak ve obaları) topluluğun göçerlikten yerleşik duruma geçmesi, yurt edinmesini sağlamak içindir Rum diyarına göçme isteği. Ve aynı zamanda bir zaviye kurarak onun çevresinde yerleşip Bâtıni inancını yaşamak ve yaymak… Oyun da sıkça dile getiriyor bunu. Paragrafın son sorusuna kuşkusuz “yoktur” diyemeyiz, çünkü bir Bâtıni dai’sinin baş görevidir bu. Asıl başka siyasi olaylar gelişmektedir; Sultan Onar’ın zaviyesini kurup oymağıyla birlikte tam yerleşik düzene geçtiği yıllarda Orta Asya’dan Moğol hanı Cengiz Han ve oğulları çoktan Batı’ya doğru Horasan-İran kentlerini yakıp yıkarak ilerlemeye başlamış, Anadolu kapılarına bu bölgelerden gelen Türk ve Fars göçmenler çoktan dayanmış bulunuyordu. Olasıdır ki, Şeyh Hasan Onar, Moğol felaketinin de önceden farkına varmıştı.

Önceki sorudaki gibi yüzlerce yıl önce yaşamış kişinin aklında var mıydı diye sormak biraz tuhaf kaçsa da, tarihi oyunlarda pek çok olay olasılıklar üzerinden akmak zorunda. Olasılıklar üzerinden mantıksal bir dizge… Şimdi tarihi oyunların yazarı ve bir araştırmacı olarak nasıl bir yol izliyorsunuz? Nereden yola çıkıyorsunuz? Karakterleri geliştirme sürecinde nasıl zorluklarla karşılaşıyorsunuz?

Kuşkusuz olasılıklar bulunmadan, olasılıklar ortaya çıkmadan tarihsel roman veya tiyatro oyunu kurgusu yapamazsınız. Olasılıklar ya bellidir, yani birçokları tarafından ileri sürülmüştür –ki onları olasılık kabul etmeyip atabilirsiniz de- ya da kendiniz birtakım olasılıklar ortaya sürüp onlar üzerinden gidersiniz. Ama araştırma ve incelemede olasılıkları kanıtlar, belgeler göstererek ihtimal olmaktan çıkarmak zorundasınız. Bilimsel yöntemle kullanmadıkça; “neden, niçin, nasıl, ne zaman, nerede vb” soruları yanıtlayamayan, inandırıcı karşılık veremeyen çalışma bilimsel olamaz. Dediğin doğrudur; tiyatro yazımında ve romanda olasılıklar- olabilirlikler üzerinden mantıksal bir dizge, bir diyalektik kuracaksınız ki, okuyucu veya seyirciyi inandırıp olayların peşinden sürükleyebilesiniz. Ancak tarihsel tiyatro oyunu yazımında bir araştırmacı kimliğine bürünmek zorunluluğu vardır. Tarihsel araştırmalarım veya düz okumalarım sırasında dikkatimi çeken, beni etkileyen bir olay veya bir karakteri belleğime iyice kazıyıncaya kadar bütünleşip, destekleyici yan olayları, karakterleri arar bulurum. Bu bazen aylar, bazen birkaç yıl sürer. En iyisi iki yıl önce DRAMATİK (Sayı 2, 2012) dergisine yazdığım yazıdan örnekleyerek açıklayalım. Şöyle yazmıştım;

Tanrı’nın İstifası (Geri Dön Telipinu)” adlı oyunu 2006 yılı kışında tasarlayıp, her bölüm ve sahnelerini saptamış ve hatta her sahnede kişilerin konuşmalarıyla gelişecek olayları bile özetlemiştim. Hitit İmparatoru Şuppiluliuma (İ.Ö. 1355-1320) döneminde Hitit-Mısır yönetimleri arasında geçen bilinen tarihsel ve tanrıları arasındaki mitolojik olaylar üzerinde oyun kurgusu düşünmüştüm. Hitit üretim ve bereket tanrısı Telipinu’nun bir şeye öfkelenip ortalıktan yitmesi ve bu yüzden üretimin durmasıyla gelen doğa felaketinden bin tanrılı Hitit halkının çektiklerini anlatan çiviyazılı bir dua tableti söz konusudur. Ancak günümüze gelen kil tabletin tanrıyı öfkelendiren nedeni anlatan kısmı kırık ve ne olduğu bilinmemektedir. Bu nedeni bulma kaygısı bana düşmüşçesine (!), Şuppiluliuma döneminin tarihsel olaylarını ve Mısır-Hitit tanrıları (Pantheon’u) mitolojisini inceleyerek; Telipinu’nun tanrılıktan istifa edip (!) kaybolmasına bir neden yaratıp onu işledim oyunda. Bu yüzden 3 yıl boyunca Hitit ve Mısır tarihi, mitolojisi ve arkeolojisine ilişkin çok sayıda eser ve makale inceleyerek oyunu kotardım; 2009’un Eylül’ünde yazmaya başlayıp, 17 Şubat 2010’da Almanya/Hannover’de bir dostumun evinde bitirdim…”

Herhalde karşılaşılan zorluklar da anlaşılmıştır; çünkü tarihsel oyunlar masa başında sadece hayal dünyasına girerek öyle çala-kalem yazılmıyor.

Tarihsel oyun ya da roman yazma sorumluluğunu taşıyan biri olarak, ben okurlarımız için soruyorum kuşkusuz. Bu alandaki deneyimlerinizi paylaşmanız aydınlatıcı ve yol açıcı olacaktır.  

“Oyun Yazarı İyi Bir Araştırmacı, Keskin Gözlü Bir Gözlemci Ve Derinlere İnen Bir Sorgulayıcı Olmalıdır” başlıklı aynı yazımdan alıntılar vererek hem tarihsel oyun yazarlığı hakkındaki görüşlerimi bildireyim, hem de son sorunu (Tarihi oyun yazarlarına önerileriniz var mı?) buraya alarak yanıtlamış olayım:

“Tarihsel olaylar ve kişilikler üzerinde roman ya da tiyatro oyunu yazmaya eğilim duyan yazarlar çok ağır sorumluluklar altına girmek durumundadır. Kuşkusuz bir romancı ya da tiyatro yazarı tarih bilimcisi değildir. O kişiden olayları, neden ve sonuç ilişkilerini kupkuru bir sıralamaya tutması ve sentezler yapıp yorumlara girişmesi beklenemez. Onlardan genelde duygusal, çok çarpıcı bir kurgu içinde okuyucusunu heyecanlandıran ve olayların peşinde sürükleyen, zihinleri zenginleştirici ama gerçekçi bilgiler veren bir başarı beklenir.”

“Edebiyat alanında bir yazar, eğer ele alıp işlediği tarihsel kişilikleri ve olayları saptırarak, tarihsel gerçeklikle bağları oldukça zayıf ve tamamıyla imgelem ürünü ve yanlış bilgiler ya da belli bir ideolojik bakış açısı üzerinden bu başarıyı kazanmışsa, tarihe olduğu kadar edebiyata da ihanet etmiştir; çünkü edebiyatı bu kötülüğe aracı kılmak gibi bağışlanması güç bir suç işlemiş sayılır. Okuyucularına ve seyircilerine yanlış, uyduruk bilgiler ve saptırılmış olayları sunarak onların zamanını çalmış, topluma zarar vermiştir bu kimse.”

“Tarihsel oyun yazarlığına soyunmak, bir oyun yazarı için çok büyük sorumluluk ister. Nesnel bir tarih bilinci almamış, yani tarihsel materyalizmin diyalektik yöntemlerini bilmediğinden, idealizmin kör kuyusundan çıkamamış bir oyun yazarı böyle bir çabaya girmemeli bence. Kral-kraliçe, padişah-sultan, prens-şehzade oyunları yazanlar, onların zaferleri, başarıları ve güzellikleriyle ilgileniyor; halkına yaptığı baskı ve zulümlerini, çevresine reva gördüğü onca kötülükleri görmüyorsa, toplumuna-seyircisine saygısı yoktur. Ve yazdıkları da oyun değildir; tanınmış bir oyun yazarı da olsa, sadece kendi egosunu doyurmuştur.  Öte yandan, tarihsel olayları saptırmak; siyasal ve inançsal düşüncesine denk düşecek ya da ısmarlanmış bir tarihsel olay yaratmak gerçek bir oyun yazarının işi olamaz. Ne yazık ki, ülkemizde bunlar yapılıyor; iktidarda hangi zihniyet varsa, onun beğenisine uygun oyunlar tercih ve teşvik ediliyor…”

Bu bilgiler tarihi oyun yazma çabasında olanlara çok yararlı olacaktır. Genelde tarihi oyunları yazma amacınız nedir diye sorsam?

Sanırım başlarda tarihsel oyunlarımdan bazılarını tanıtırken bu sorunun yanıtı verilmiştir.

Hasan Onar ile ilgili günümüze değin ulaşabilen bilgileri menkıbeler ve halk türkülerinden elde ediyorsunuz birkaç tarihi kayıt dışında. Tarihi oyun yazımlarında menkıbelerin ve halk türkülerinin kaynaklığı konusunda bizi aydınlatabilir misiniz?

Hiç kuşkusuz 1224 tarihli onun adına verilen Şeyh Hasan Ona(e)r Zaviye Vakıfnamesinin 17. yüzyıl Türkçe kopyası; Prof. Dr. Mikâil Bayram’ın belgelediği 1205 tarihli elçilik heyetinde bulunuşunu ve 16. ve 17.yy. Padişah fermanlarında “Seyyid”, “Şeyh” “Büyük Veli Şeyh Hasan Onar” adlarının geçmiş olmasını yabana atamazsınız tarihsel kayıtlar olarak. Onar Dede mezarlığında bulunan Selçuklu motiflerini taşıyan mezar taşları ve üzerinde Bayat boyu damgasının bir çeşitlemesinin bulunduğu bir taş gibi arkeolojik kalıtlar ve Zaviye kurumunun bir parçası olarak diğer bir maddi-mimari kanıt Büyük Ocak Cemevi binası gerçek tarihsel boyutu tamamlamaktadır.

İşte bu tarihsel gerçekçi temel üzerine oturttuğum oyunun yazımında; kaleme alınmamış, ama kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze kalan keramet söylenceleri/menkıbeler ve halk ozanlarının destanlarında anlattıklarını da sadece kaynak değil, ancak sahne sahne kullanarak Sultan Onar oyununa epik özellik kazandırılabilirdi.

Yukarıda bir yerde söylemiştik; halk yığınları yaratmış olduğu kendi tarihlerini, sözlü destanlar, şiirler, türküler ve masallarla kolektif bilince yüklemiştir. Zaman zaman da eli kalem tutan halktan birileri bunları, gerçek olayları doğaüstü örtülerin, zırhların altına sokup Menakıbname'lere geçirerek, günümüze taşımışlardır. Bilimsel nitelikli gerçek tarihçiler için ana kaynak bunlardır. İşte bunlar üzerinde bilimsel yöntemlerle objektif taramalar yapılmalıdır ki, alt sınıfların tarihi ortaya çıksın. Aynı şekilde tarih kitabı yazar gibi, tarihsel oyun yazımında da bu söylencesel öğelerin tarihsel özünü yakalamak önemlidir. Örneğin; Derviş Muhammed’in Sultan Onar destanının dörtlüklerinin birinde “Kahreyleyip Gügeyigi batıran” bir diğerinde geçen “Kırk kulaç kemendin karadan atan/İreisin gemisini kurtaran” dizeleri birer tarihi olayı işaret ediyor. Birisi Şeyh Hasan Onar’ın oymağının yerleştirildiği yerdeki komşusu bir Bizans-Rum köyü yerleşmesidir, onlarla çatışmış ve köyü ortadan kaldırmıştır. Bunu anlamak için hâlâ yaşamakta olan “Gügeyik semti, Gügeyigin dere, Gügeyigin bayırlar, Gügeyiğin Taş” gibi isimleri irdeleyerek, sözcüğün kökenini (etimolojisini) inceleyince, bu adın geç Bizans Yunancasından bozularak geldiğini görüyorsun. Ayrıca Roma-Bizans kaya mezarları kalıntılar da, yerleşimcinin (kolonizatörün) sınır boyundaki yabancı unsurları yok ettiğini destekliyor. Diğer iki dize bir deniz savaşını ve Onar Dede’nin bu savaşta donanma reisinin gemisini kurtardığını açıkça gösteriyor. Dönemin tarihsel olaylarını çok iyi araştırıp öğrenmediğin takdirde, bu savaşın Kalanoros (Alanya) Kale’sinin ele geçirilişi olduğunu anlayamazsın. Onun içindir ki, ‘oyun yazarı iyi bir araştırmacı, keskin gözlü bir gözlemci ve derinlere inen bir sorgulayıcı olmalıdır’ diyoruz. Tarihsel oyun yazmak, kuşkusuz tarih yazmak değildir; ama bilimsel donanımlı ve nesnel tarih bilinci yüksek bir tarih araştırmacısına yakın bir titizlik içinde tarihsel oyun yazımına girişmelidir.

  1. Gıyaseddin Keyhüsrev’in öğretmeni Mecdeddün İshak’ı bir takım armağanlarla Abbasi Halifesi Nasır’a elçi olarak gönderdiğini, Halife’den Sultanlık alameti armağanlarını ve menşuru alan İshak’ın bunları Bağdat’ta kendisine katılan kalabalık bir alimler grubu ile- aralarında İbnül Arabi, Nasüreddin Mahmud gibi alimler de var- Sultan’a getirdiğini biliyoruz, tarihi kayıtlardan. Hasan Onar’ın I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in huzuruna Alamut Nizari Devleti İmamı olan Ala Nureddin’in elçisi olarak gönderilmesi tarihi kayıtlara mı dayanıyor, yoksa bir kurgusal olabilirlik olarak mı oyunda yer alıyor?

Doğrudur; Şeyh Hasan Onar’ın Alamut İmamı Ala Nureddin’in (ölümü 1212) elçisi olarak gönderilmesi tarihsel kayıtlara dayanmıyor, oyunda kurgusal bir olabilirlik, bir varsayım olarak yer alıyor. Ancak güçlü bir varsayım; yaslandığımız önemli tarihsel olgular bulunmaktadır. Bir kere Prof. Dr. Mikâil Bayram’ın tespitlerine göre Abbasi Halifesi Nasır’ın gönderdiği İslam bilginleri Sünni, Şafii-İşarî inançlıdır. İçlerinden sadece Şeyh Hasan Onar’ın gayri Sünni ve Alevi inançlı, yani Bâtıni olduğu gerçeği ortadadır. Selçuklu Sultanları tahta çıkışlarında (Cülüslerinde) ve kazandıkları herhangi bir savaştan sonra Alamut’a da Fetihname-Zafername gönderdikleri biliniyor. I. Gıyaseddin Keyhusrev’in kendisi gibi oğlu I. İzzettin Keykâvus da 1216 yılında Antalya’yı üç aylık kuşatmanın sonunda Franklardan geri alınca, veziriyle dönemin Alamut İmamı Celaleddin Hasan’a bir Fetihname gönderdiğine dair belgeyi Selçuklu tarihçisi Osman Turan, Resmi Selçuklu Vesikaları adlı kitabında yayınlamıştır. Ayrıca 1220’de zindandan çıkartılıp tahta oturtulan kardeşi Sultan Alaaddin Keykûbat’ın ise, çağdaşı Alamut İmamı Alaaddin Muhammed’e bir elçi ile name gönderip, her yıl verdikleri 2000 dinarı kime vereceklerini sordurmuş ve Alamut’a bağlı, adını verdiği Suriye başdai’sine ödemesi yanıtını almıştır.  Irak’ta Tib çayı yakınlarında bir Bayat kalesi olduğu zaten bilinmekteydi, biz bunun başında Şeyh Hasan Onar’ın bulunduğunu yıllar önce ortaya atmıştık. Vassal devletleri, beylik ve emirlikleriyle birlikte Pamir’den bugünkü Palestin ve Ürdün kıyılarına kadar uzanan Abbasi İslam İmparatorluğu topraklarında 300 kadar Nizari İsmaili Dârü’l Hicra adı verilen kalelerinin varlığı bilinir. Hepsi de Alamut’a bağlı ve İmam’ın görevlendirdiği bir başdai tarafından yönetiliyordu. Bayat kalesinin de bir Bâtıni (Nizari) Dârü’l Hicrası olduğunu düşünüyoruz. Anti parantez söyleyelim: Selçuklu Sultanlarının her yıl vergi verdiği ve devlet olarak muhatap alarak üst düzey ilişkiler içinde vezirlerini elçi gönderdikleri ve tam 167 yıl yaşamış Alamut Nizari Devleti’ni, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Türk-İslamcı yazar ve tarihçi prof’ları,  Sünni İslam bilginleri tarihte yaşamış bir devlet olarak değil, hâlâ sapkın ve suikastçi bir hareket olarak değerlendiriyorlar; azgın  Bâtıni düşmanı Nizamülmülk ve Abbasi Halifesi’nin kapıkulu el Gazali’nin gözüyle bakıyorlar yazdıkları eserlerinde! Bilim ve tarih araştırmacılığı adına bu ayıp yeter bize!

Şimdi Alamut Devletinin amaçları konusunda İsmail Bey’e katılmakla beraber -yani hak aramaları-, işlenen cinayetleri inkar etme olanağı var mı diye düşündüğümü de burada eklemeliyim. Sadece Sünni kaynaklar değil Haçlı Seferleri sırasında tutulan yabancı kaynaklarda da bu cinayetler anlatılmakta.  Demek ki o bölgede hukukun iyi işlemediği durumlar yaşanıyordu. Bölgedeki yöneticiler hukuksuz, adaletsiz davranıyordu ki onlardan kurtuluşu ancak cinayetler sağlayabilmiş.  

Bu arada Halife Nasır Lidinillah’ın siyaseti ve Ahilik örgütünün kökenine de kısaca göz atmak gerekiyor:

Tam 46 yıl yönetimde kalan Halife Nasır Lidinillah zalim ve baskıcılığı kadar, geleceği gören, çok kurnaz bir siyasetçiydi. İlk yaptığı iş Fütuvvet örgütlenmesinin toplumsal ve siyasal içeriğini boşaltarak, sadece din ve zanaat-ticaret ilişkilerindeki yenilikleri devlet siyaseti yapıp Halifeliğe bağlı Sünni vassal devletlere de kabul ettirmesi oldu. Bunu töreleştirdi.  Bu siyaset hem Şii tebasını hem de Suriye ve İran-Irak Bâtınilerini memnun ediyordu. Ayrıca İran ve Suriye’de, Irak’ta çok sayıda kaleleri bulunan Alamut Nizari devletinin İmamı, henüz prensliği döneminde ilişki kurup etkilediği Nev-Müslüman Celaleddin Hasan II (1210-1221) ile yaptığı anlaşmayla ona kabul ettirdiği Şeriat ile kendisine bağlamış. Hatta onun zamanında Alamut Fedaileri’ni bile kullanarak birçok düşmanını ortadan kaldırtmıştı.

Gerçekte bir proto-Alevi kuruluşu olarak, 6. İmam Cafer Sadık’ın (ölümü 765) koyduğu ilkelere dayanan Fütuvvet (yiğitlik, gençlik) kardeşlik örgütlenmesi 10. Ve 11. yüzyıl boyunca, özel mülkiyetin olmadığı erken-İsmaili (Karmati) Dârül hicra’larında inançsal, siyasal ve ekonomik yaşam biçimi olmuştur. “La feta illa Ali, la seyfe illa zülfikar” (Ali gibi yiğit, zülfikar gibi kılıç yok) Hadis’inden hareket edilerek; yiğitlik, cesaret, cömertlik, bilgelik ve doğruluk gibi erdemlerin sahibi İmam Ali örnek alınmıştır. Bu dönem içinde yaratılan, İhvan-ı Safa (Saflık kardeşleri, duruluğun candostları) gibi doğal ve doğa ötesi bilimler, felsefe, sanat ve zanaat, matematik, cebir-geometri ve hekimlik bilgilerini içeren dev bir ansiklopedik yapıtla Fütuvvet’in kapsamı genişletilmiştir. Hasan Sabbah da Alamut Nizari İsmaili Sosyalistik Federe Devletini İhvan-ı Safa’nın sosyo-politik ve inanç ilkeleri üzerinde kurup yaşamasını sağlamıştır. Halife’nin elçileriyle birlikte ta çocukluktan kendisini tanıdığını yukarıda vurguladığımız Bayat Dârü’l Hicra’sını başdaisi Hasan Onar’ı kendi heyetine katarak, beş yıl sonra neredeyse kendisinin vassalı olacak Alamut Devletiyle yumuşak ilişkisini pekiştiriyordu.     

Sultan Giyaseddin’in veziri Mahmut, daha sonra Ahiliği kuracak olan ve elçi kafilesi ile Konya’ya gelen Nasureddin Mahmud değil sanırım? Çünkü Nasureddin Mahmud’un gelişi de o heyetle ve Ahilik teşkilatı da henüz kurulmamış.

Muzaffirüddin Mahmut’un Nasurüddin Mahmut’la bir ilgisi yoktur. Muzaffirüddin Mahmut Danişmentli beylerdendir. Oyunun ikinci sahnesinde Gıyaseddin Keyhusrev’in anlattığı gibi, Muzaffirüddin Mahmut kendisini destekleyerek ikinci kez tahta oturmasını sağlayan Danişmentli emirlerden biridir. Ancak onu veziri yaptığına dair bilgi yoktur, vezir karakterini ben yakıştırdım. Ben, Mikail hocanın Evhadüddin Kirmani’nin damadı olduğunu söylediği vezir Nasurüddin Mahmut’un Ahi Evran olduğunu ve farklı tasavvufi görüşlerinden dolayı Şems-i Tebrizi’yi öldürttüğünü ve hele Şems-i Tebrizi’nin Moğol ajanı karaçalmasını ve Hacı Bektaş Veli’nin Sünni inançlı olduğunu ileri sürmüş olmasını  asla kabul edemem. Bunlar doğru tezler değil, Mikâi l hocanın çok daha dikkatli olması gerekirdi. Ahi Evran ve Hacı Bektaş Velayetname’leri birbirine yakınlıkları ve gayri Sünni, Bâtıni Alevi olduklarını ilişkileri ve kerametleriyle açıkça göstermektedir. Ahi Evran’a malettiği risalelerde Şafii-İşari tasavvufi inancını savunmakta, Bâtıni tasavvufla bir ilgisi yoktur.  Hem sonra Ahi Evran’ın Moğollara karşı yıllarca çarpıştığını eşiyle birlikte zindanlarda yattıklarını yazacaksın, arkasından da Nasırüddin Mahmut adıyla Moğol korumalığı altındaki Selçuklu Sultanı’na vezir yapacaksın, bu ne yaman bir çelişkidir! Prof. Dr. Mikâil Bayram’ın yaptığı bu işte!

Sayın İsmail Kaygusuz. Prof. Dr. Mikail Bayram’ın adı sanı unutturulmaya çalışılan Ahi Evren gibi tarihi şahısların izini yaşamı boyunca kendini adayarak bir dedektif titizliğiyle sürmüş olan bir araştırmacımız.  Profesör Bayram’ın kimi bulguları benim ya da siz de dahil pek çok yazarın oyunlarına, romanlarına mesnet oluşturmuşken her birimiz ne kadar yansız yansıtmaya uğraşsak da, mutlaka karakterler üzerinde kendi ideolojilerimizden süzülen etkiler olacaktır diye düşünüyorum. Benim oyunumda ortaya çıkan Ahi Evren karakteri de, günümüz terimleriyle açıklayacak olursak girişimci ve anarşist bir yapıda diyebiliriz örneğin.   Sultan Gıyaseddin’in Alamut İmamı’nın armağanı kaya tezgahlarında dokunmuş gümüş sırmalı kaftanı, sırtında Halife’nin gönderdiği kaftan var diye giymeyip Hasan Onar’ın oğlu Bahşiş’e giydirmesi, Sultan’ın otoriteler arasında bir seçme ve hiyerarşi oluşturduğuna bir gönderme mi? Ayrıca Sultan Halife’den alınacak armağan ve menşurdan önce tahta çıkmış. Halife hayır, menşur vermiyorum dese, Gıyaseddin tahtı kardeşlerine bırakacak mı? Yani bu menşur gönderme alma işlerinin siyasi anlamı üzerinde de biraz duralım dilerseniz.

Sultan Gıyaseddin sırtındaki Halife’nin gönderdiği kaftanı çıkartıp da İmam’ın gönderdiğini giymezdi, insan olarak ne denli merak etse de. Düşündüğün doğrudur, Halife’yi seçmek zorundaydı, İmam’ın kaftanını giyerek onu Halife’den üstün göremezdi. Sünni Abbasi Halife’sinin vassalı olması ve inancı gereği onun kendisini tanıması önemliydi. Bu sahnede Sultan da olsa, bir insan olarak zevk ve merakını gidermesi gerektiğini düşündüğüm için günümüzün defile gösterimine göndermeyle kaftanı Bahşiş karakterine giydirdim, fena da olmadı. Kimse niçin giydirdiğini de düşünmez. Menşur devletin başında bulunan halife, sultan, şah, padişah her kimse tuğralı buyruktur, fermandır. Tahta çıkmış bir sultan, halifenin veya bir başka sultanın menşuruyla tahttan inmez, yeter ki ordusu ve bağlaşıklarıyla başkenti sarmış ve onu umutsuz bırakmış olmasın...

Sultan Gıyaseddin, bir yanda Abbasi Halifesi ile iyi geçinmeye çalışırken öte yanda da Alamut Devleti ile de iyi ilişkilere giriyor oyunda. Bu tek cümlede dahi pek çok bilgi ve soru saklı. Sultanların din konusunda baskıcı olmadıkları gibi bir anlam çıkarabilir miyiz? Ya da Alamut Nizari Devleti ve kurucusu olan meşhur Hasan Sabbah’a kadar uzanabilir miyiz sorularımızla? Kitabını yazdınız.  Araştırmalarınızda karşılaştığınız Hasan Sabbah karakteri nasıl biridir? Amaçları nelerdir? Günümüzde gerçek anlamından saptırılarak bir aşağılama malzemesine dönüştürülen bu topluluğa dair biraz bilgi rica etsek?...

Yukarıda az önce Selçuklu sultanlarının Halife ve Alamut, ne tür ilişkilerde olduğunu ve niçin kurulduklarını açıklamıştım. Üstelik ilgili sahnelerin repliklerinde ve okunan mektuplarda görülüyor ki Keyhusrev’in Alamut İmamı’ndan verginin indirilmesi talebi vardır. Halife’ye bağlılık talebi de diğer Sünni devletleri arasında tanınması ve itibar kazanması içindir. Kısacası Konya Sultanlığının çıkarları doğrultusunda kurulan ilişkiler söz konusudur. Zafername ya da Fetihname gönderilmesi de güç gösterisinden başka bir şey olamaz. Bu ilişkilerden Selçuklu Sultanlarının din konusunda baskıcı olmadıkları anlamı da çıkarılamaz. Kaldı ki oyunda İmam, Sultan’a gönderdiği mektubunda, Bâtıni inançlı halkların özgürce inançlarını yaşamalarını sağlaması karşılığında alınan haracın ya da yıllık verginin sıfırlanacağı yazılıdır. Ama sıfırlanmadığı ve 20-25 yıl sonra oğullarından Sultan Alaaddin’in de Alamut Nizari devletine yıllık 2000 altın dinar vergi ödediğini daha önce söylemiştim. Dinsel hoşgörünün pek olmadığını da 35 yıl sonra torunu II. Gıyaseddin Keyhusrev’e karşı yükselen Bâtıni Babai halk ayaklanması kanıtlıyor.

Emel hanım farklı konulara doğru akıp gidiyoruz. Eğer kitabımı iyi inceler ve sorularınızı hazırlarsanız – ki arada Aleviliğin Doğuşu’nu da okursanız anlaşmamız daha kolay olur- Alamut Nizari Devleti ve kurucusu Hasan Sabbah’la birlikte Bâtıni İsmaili öğretisi, felsefesi ve tarihi üzerinde geniş bir özel söyleşi yaparız. Ayrıca bu konuda bu yıl içinde 130-140 sayfalık bir cep kitabı yayınlayacağım. Yine de çok önemli iki araştırmacının kitaplarında Hasan Sabbah’ı nasıl tanımladıklarını buraya alarak görmenizi istiyorum:

Farhat Daftary (Ismailis, Their history and Doctrines, Cambridge University Press, London-1992, s. 365, 366) :

 

“Hasan Sabbah gerçekten iyi bir örgütçü, politik stratejist ve eşsiz yetenekte çok önemli bir insandı. Aynı zamanda hem bir düşünür hem de inançlı bir yaşama öncülük eden bir yazardı. Hasan Sabbah’ın, felsefe ve astronomi öğrenimi gördüğü, inançsal görevleri dışında, zamanını okumaya-yazmaya ayırdığı ve Nizari toplumunun işlerini yönettiği bilinir. Daima Daylem dai’si olarak kalan Hasan Sabbah, ölümünden sonra da gizli Nizari İmamının hüccet’i olarak büyük saygı gördü. Hasan Sabbah İran’da Nizari devletini kurmuş. En güç zamanlarda Nizari toplumuna önderlik etmiş; bu toplumun ve Nizari İsmaili davasının tartışılmaz önderi olmuştu. Ona Baba Seyyid-na (Baba Efendimiz) diye çağıran Nizariler tarafından çok büyük saygı gösterilmekteydi. Rudbar’daki türbesi, Nizari İsmaililer için, Moğollar tarafından yıkılıncaya dek düzenli bir hac yeri olmuştu.”

 

Edward Burman ise , The  Assassins - Holy Killers of Islam araştırmasında şöyle diyor:

“Marco Polo’nun sözde 1273 ziyareti ve onun ‘Haşhaş kullananlar’ (Haşhaşin) ve ‘Dağlı İhtiyar’ betimlemesinden sonra, Alamut tamamıyla bir efsane gibi algılanmıştır. Oysa Hasan Sabbah, tasarımlar üretmiş, planlayıp uygulamış devrimci bir dahi idi ve çok mükemmel bir teoloji bilgisi, üstün bir zeka gücü vardı. Kuşkusuz o aynı zamanda, uzun yıllar boyunca idealini izlemeyi sağlayacak olan olağanüstü güçte bir iradeye sahipti. Daylem halkını tek başına kendisi İsmaili davasına çevirmiştir...”

 

İslam dinini ve kutsal kitabını kendi iktidar çıkarlarına uygun biçimde yorumlayarak baskıcı yönetimlerini sürdüren Sünni Bağdat Halifeleri, onların kılıcı olmayı kabul etmiş Selçuklu Sultanları ve diğer prenslere karşı ölümüne direnerek, düşünce ve inançlarını yaymak, dünyayı değiştirmek ve dünyayı gerçek adalet ve eşitlik içinde, nimetlerini hakça paylaşarak, yaşanılır kılmak savaşımı veren bir yönetim olarak dünya sahnesinde çok onurlu bir yeri vardır Alamut Nizari İsmaili Devleti ve onun kurucusu Hasan Sabbah’ın.

Verdiğiniz kaynaklar Bernard Lewis’in Alamut Kalesi ve Hasan El Sabbah adlı kitabında da paylaşılmış. Oradan biliyorum aslında. Alamut yöneticilerinin İmam adını almaları, Şia’dan en önemli farkları galiba? Galiba diyorum ama bu konularda ne kadar okusak da, bilgilerimiz tam yerleşmemiş. Çünkü herkes farklı yorumlarda bulunuyor. Bâtınilik ve Şia’nın o zamanki görünümlerinin karşılaştırmasını kısaca yapabilirseniz hepimize, hatırlatma olacak.

Bu sorunuzun yanıtlarını da Alamut üzerinde yapılacak özel söyleşiye bırakalım!   

Oldukça geniş ve özgür düşünceli olan Sultan Gıyaseddin ve diğer Anadolu Selçuklu Sultanları, nasıl oluyor da İslam’ın cihat kavramına dört elle sarılıyorlar? Neden? Bu işten ve “uç” kavramından ne gibi kazançları oluyor?

Sorunuzun içinde yanıt saklı aslında: Resmi tarihçilerin de iddia ettikleri gibi Selçuklu Sultanları gerçekten “geniş ve özgür düşünceli” olsalardı; (yine de haklarını yemeyelim; Osmanlıya göre daha hoşgörülüydüler) cihat kavramına dört elle sarılmazlar, halkların din ve inançlarına saygılı olup birlikte dostluk ve barış içinde yaşamayı sürdürürlerdi. Nedenleri hanedanlık çıkarları ve egemenliğini sürdürme! “Uç” kavramı dediğimiz, Moğol baskılarıyla Anadolu’ya akın etmiş kendilerine sığınan göçmen toplulukları sınır boylarına devlet kavramıyla birleştirilmiş Sultanlık tahtını korumaya, yani güvenceye alma siyasetidir. Nitekim geleneğe göre Osmanlı Devletinin kurucuları sayılan ve başlarında Ertuğrul Gazi’nin bulunduğu Kayı Boyu göçmen topluluğunu da Sultan III. Alaaddin Keykûbat Bizans sınırına, batı “uç”a yerleştirmişti. Daha önceleri Bizans’ın da bu siyaseti kullandığını biliyoruz; 9.ve 10. Yüzyıllarda Malatya-Arguvan ve Sivas-Divriği arasında yaşayan on binlerce Paulikien inançlı Rum ve Ermenileri Balkanlardaki sınır boylarına sürüp yerleştirmişlerdi, Slav ve Peçeneklere karşı.

Öte yandan taht paylaşımı savaşlarında, yani kardeş kanı dökmek için Bizans (Doğu Roma) ya da Latin Krallığı ya da Ermeni prenslerinden yardım da isteyebiliyorlar rahatlıkla.  Belki de bu noktada “uç” ve fetih kavramları işe yaramıyor. Yani şehzade kardeşler arası savaşlar için anlatacaklarınız olmalı. Örneğin Alaeddin’in kalede hapsedilmiş ve ölüm korkusuyla yaşaması. Şeyh Onar’ın Alaeddin’e yardımları konusunda hangi tarihi izlerden yola çıktınız?

Dediğiniz doğrudur; kardeş kanı dökerek tahtı ele geçirme ya da paylaşım savaşlarında düşman belledikleri Hıristiyan krallar ve prenslerle dostluk kurabiliyorlar ve kutsal kavramlar göz ardı ediliyor. Buna karşılık saltanatının çıkarlarını korumak için “cihat veya fetih” gibi İslâmî kavramlara dört elle sarılıyorlar. Bu kavramların işe yaramadığı kesin; burada örneklerle uzun uzadıya anlatmayı ve şehzade kardeşler arası savaşlar konusuna da girmeyi gerekli görmüyorum.

Alaaddin’in kardeşi I. İzzeddin Keykâvus tarafından hapsedildiği ve tam yedi yıl yattığı bilinen Minşar ya da Masara kalesi çevresinde Şeyh Hasan Onar’ın uzunca süre yaşadığı tarihsel olarak gerçektir. Şimdi Fırat üzerindeki Karakaya Barajı suları altında kalan ve yeri değiştirilen Şeyhhasan köyünde kardeşi Şeyh Ahmet’in türbesi ve onun soyundan geldiğini söyleyen Dede’ler bulunmaktadır. Ayrıca Şeyh Bahşiş’in türbesi de aynı çevredeki Adaf köyündedir. Şeyh Bahşiş’in Onar’dan ayrılıp yeniden buraya mı geldiği, yoksa bir ziyareti sırasında mı burada vefat ettiği bilinmemektedir.

Sultan Onar gibi güçlü bir önder, bilgin ve inançlı kişiliğin burada yaşadığı yıllar içinde hemen yanı başındaki kalede hapis yatmakta olan bir şehzadeyle ilgilenmemesi, ilişki kurmamış olması düşünülemez. Doğrudan bir tarihî kayıt yoktur bu konuda ama Sultan Onar ve oymağının aynı zamanda çok iyi okçular oluşu-ki söylencedeki oğluyla yaptığı ok atma yarışı ve attıkları okların birer uzunca taş olarak simgeleştirilip günümüze kalışı, “Onar Dede’nin Şeyh Bahşiş’in okuna gelesin” gibi beddualar dışında Gügeyik semtinde bulunan damgalı ok ucu cinsinden kanıtlar bunu göstermektedir.- Alaiye’nin alınışına katılmış olmaları, kendisine verilen zaviye arazisi vakıfnamesi ve Sultan Alaaddin’in sefer sırasında Onar’da konaklaması gibi olaylar birbirlerini çok önceden yakinen tanıdıklarının kanıtları olamaz mı?

Evliya kerametlerini yani olağanüstü işleri başarma yetisi gösteren Hasan Onar’ı ele alırken, halkın dilinde yüzyıllar boyu anlatılagelmiş kerametlerini yani olağanüstü olaylarını hep akli ve mantıki nedenlere bağlama şeklinde bir eğiliminiz var diye düşünüyorum oyununuzda, ta ki son sahneye kadar.  Fakat en sonunda, Hasan Onar’ın oğlu Bahşiş’in akılla ve mantıkla açıklanması olanaksız olan bir olayı yani anasının karnındaki buzağının kuyruğunun ucundaki beyazlığı, görmeden bilmesi, bütün o çabalarınızın yani olağanüstü olayların mantık yoluyla ve akılla açıklanmasının etkisini siliyor diye düşündüm. Orada akli ve mantıki bir açıklama var da ben fark edemediysem başka tabii.  Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Toplum veli olarak saygı duyduğu ve tapınırcasına sevdiği kişinin her yaptığı başarılı işi yüceltir ve toplumsal belleğinde bunu kuşaktan kuşağa geçirtirken yeni öğeler katarak geliştirip olağanüstüleştirir ve o velinin kerameti olarak sunar. Ama her keramet söylencesinin nesnel bir temeli ya da özü vardır. O özü yakalayabildiğince mantıksal nedene bağlarsın. Birkaçında bunu bulduğumuzu sanarak mantığa bağladık, yoksa hepsi için böyle bir çabamız olmadı. Bir Hintli fakirin, bir evliyanın, bir Hıristiyan azizin, Şaman babasının (kam) ruhsal seyre çıkışını ve gönül ya da beyin gözüyle bizim göremediklerimizi görebilmelerini mantıkla çözemediğimiz gibi mantıki ve teknik bilimler de henüz çözememektedir. Parapsikoloji biliminin sınırları içinde bunlar gözlemlenmekte ve incelenmektedir.  Bazı söylence diye nitelediğimiz olağanüstülükler vardır ki onların da içinde alacağımız dersler vardır. Nedense Şeyh Bahşiş’in daha önce öküzlerle konuşmasını değil de, son sahnedeki uzaktan ineğin karnındaki dananın özelliklerinin görüp baba-oğulun tartışması örneğini veriyorsun. Burada, bir kişinin önemli bir makama geçmesi için hiç kimsenin, hatta şimdi o makamdaki kişinin bile başaramayacağı bir işi yapması, bir sorunu çözebilmesi gerekir dersi vardır, onu alalım yeter. 

Efendim, Şeyh Bahşiş’in tarlada öküzleriyle konuşmasını yazarın bir kerameti olarak gördüm, ironi yapmadan söyleyecek olursam, Bahşiş’in bilinçaltından geçenlerin fabl yoluyla seyirciye iletilmesi, epik olanda anlatıcı bu kez de tarladaki öküzler oluvermiş gibisinden dedim. Ancak Bahşiş’in anasının karnındaki buzağının kuyruğundaki beyazlığı bilmesi, daha önceden yaptığınız mantıklı açıklamalara bir reddiye gibi olmuş… Kutsallığı ve kerametleri onaylayan bir yaklaşım  sergilemişsiniz demek istiyorum.  Bir de şu var. Türkmenleri diğer Selçuklu sultanlarına göre daha fazla koruyup gözeten Alaeddin’e biraz nasıl söylesem sanki haksızlık olmamış mı? İzzeddin’in daha kötü cürümleri varken…

Geleneksel olarak öyle görünüyor; birçok evliya menakıbnamelerinde ve şecerenamelerde yahut nesepnamelerde adı geçen veli oymağı veya obasıyla Horasan’dan gelmiş, göç edip gelmiştir. Hemen hepsinde de Sultan Alaaddin de zaviyesini ziyaret edip duasını almış, arazi bağışlamış, hediyeler vermiş olduğundan sözedilir. Türkmen kocası da ona keramet gösterilerinde bulunmuştur. Ne var ki farklı velilerin keramet söylencelerinde benzerlik olduğu gibi, farklı Selçuklu Sultanının döneminde yaşamış olanların menakıbnamelerinde bile hep Sultan Alaaddin vardır. Çünkü menakıbname yazarları, nesepname düzenleyici müstensihler zaman ve yer ayırdını yapmadan bir diğerinden kopya etmeyi sürdürmüşlerdir.

Sultan Alaaddin de diğer sultanlar gibi Nizamülmülk’ün Siyasetname’sinde koyduğu kurallar gereği “Uç” siyasetini sürdürüp kentlerden uzak tutmuştur ‘bozguncu kaba’(!) Türkmenleri. Saray ve kentliler Farsça konuşur ve okur, yazarlar. Resmi yazışmalar ise Arapça’ydı. Fars dilini konuşanlar uygar ve üstün sayıldığı için Mevlâna ailesi örneğinde olduğu gibi kentlere yerleştirilmiştir. Alaaddin Keykûbat’ın Türkmenleri koruyup gözettiği değil, sadece iyi kullandığı söylenebilir. Sultan Alâaddin’e ben niye haksızlık etmiş olayım ki, bütün bunları bile tam vurgulayamadım oyunumda. Sadece, kendisini zindandan çıkartıp tahta oturtan içinde Seyfettin Ayaba ve Kutluca’nın da bulunduğu 24 Emiri bir gecede öldürttüğünü söylemiş olmam mı haksızlık? Çok değil tahta oturduktan üç yıl sonra, saray naibi Hokkabazoğlu’nun yaptığı hokkabazlıkla, yani sözde bu Emirlerin kendisine tuzak kurduklarını, küçük kardeşini sultan yapacaklarını ihbarıyla onları öldürtüyor. Oysa o kişiler isteselerdi, üç yıl önce Erzurum meliki olan kardeşini getirip tahta oturturlardı, zindandan kendisini niye çıkartsınlardı? Aslında Alâaddin oldukça varlıklı olan bu Emirleri bu bahaneyle öldürterek tüm varlıklarına el koymuş oldu; fetihlerinin harcamalarını nereden çıkartacaktı? Sonu ne oldu? Küçük oğlu Kılıçarslan’ı 1237’de yerine halef ilan edince, büyük oğlu II. Gıyaseddin Keyhusrev tarafından bir şölende zehirletildi. 

Oyunda adı geçen ve Alâaddin’i Minşar’a hapseden büyük kardeş Sultan I. İzzeddin Keykâvus’tan övgüyle sözedilmemiştir ki, bir cürüm karşılaştırılması yapıyorsun. Ama eğer II. İzzeddin Keykâvus’u kastediyorsan, orada duracaksın. Çünkü asıl Bâtıni Alevi Türkmen topluluklarıyla işbirliği yaparak, zindandaki Babaileri serbest bırakıp Anadolu’yu işgal etmiş Moğollar’a karşı savaşan II. İzzeddin Kevkâvus’tur. Kardeşi Rükneddin Kılıç Moğol korumalığında kentli yüksek tabakada düzenleri bozulmasın diye Moğollarla işbirliği yaparak, II. İzzeddin Keykavus’un özellikle Hacı Bektaş’a bağlı Türkmenlerden oluşturduğu savunma ordusunu birkaç çarpışma sonrasında 1262 yılında yendiler ve İzzeddin Bizans’a sığınmak zorunda kaldı. Bu arada İzzeddin Keykâvus’la birlikte hareket etmiş olan  Hacı Bektaş Veli’nin halifelerinden Sarı Saltuk Dede’nin de 10-12 bin kişilik Türkmen gücüyle Bizans başkentinde kısa bir süre konaklayıp Balkanlara geçtiğini ve kral IX. Mikhail Palaiologos tarafından Dobruca’ya yerleştirildiği bilinmektedir. Bu II. İzzeddin Keykâvus’u, Moğol yanlısı ve ‘Moğolları, yoldan çıkmış sapkın Türkmenleri cezalandırmak için Tanrı gönderdi. Bana Moğolların zulmünden değil, Moğol dilberinin göbeğinden sözet’ (Moğol dilberi kokulu bir çiçek adıymış!) diyenMevlâna sevmez ve her fırsatta kötüler ve sema meclislerinden kovar. Bunlar Eflâki’nin Ariflerin Menkıbeleri’nde geçer. Unutmayalım 1262’den sonra Selçuklu Devleti Moğol İmparatorluğu’nun bir uç eyaleti olmuştur. Moğol imparatorlarının (sömürge valisi benzeri) tayin ettikleri vezirler, sultanları yönetirdi. Mevlâna’nın bu vezirlere yazdığı mektupları okuyun da görün neler talep ediyor uluMevlâna’mız!

Emel Dinseven Hanım, sorularınızla beni Selçuklu tarihinin bir dönemini anlatmak zorunda bıraktınız. Bazı yanıtlarımdan hoşlanmamış olabilirsiniz.  Sizden ricam sadece Türk-İslam sentezci resmi tarihçilerin eserlerini değil, aykırı bakış açılarından Selçuklu tarihine bakanların kitaplarına da sıkça göz atınız.  

Estağfurullah efendim. Niye hoşlanmayacağım şeklinde bir önyargıya vardınız, buna şaşırdım belki de soyadım nedeniyledir diye düşündüm. Bulursak kaynakların dışında neden kullanmayalım? Osmanlı öncesi Anadolu’yu inceleyen Claude Cahen gibi kaynakları ve daha nicelerini inceliyoruz. Hiç kuşkunuz olmasın...  Oyunda Alaeddin’in Cem evindeki Dilek direğine fırsatını bulmuşken dünyanın hakimi olmak için dilek dilemesi kısmı da bana inandırıcı gelmedi.

Size inandırıcı gelmeyebilir; ama dünya mülkünün sahibi Tanrının mülkü yönetme, yani egemenlik hakkını sultanlara, padişahlara verdiğine inanan ve kendilerini Tanrının gölgesi (Zillullah) gören sultanlardan hangisi olursa olsun, başka bir dilek dileyeceğini ben sanmıyorum.   (Yeni Tiyatro Dergisi Sayı 61, Ağustos 2014, s.11-29)

 

 

11.Hacı Bektaş Veli, Velâyetnâme, Makâlât Ve Dergâh Üzerinde Bir Söyleşi

Sorular: Özge Ay (Barış TV sunucusu)

Yanıtlar: İsmail kaygusuz

Hacı Bektaş Veli ve yaşamı hakkında bilgiler hangi kaynaklardan günümüze ulaştı ve hepsine sağlıklı bilgiler olarak bakabilir miyiz?

Hacı Bektaş Veli’den sözeden yazılı en eski kaynak olarak Makâlât’ı Türkçe’ye çeviren çağdaşı ve halifelerinden Said Emre’nin şiirleridir. Molla Sadeddin, Hacı Bektaş Veli’nin Makâlât’ı eline geçtiğinde, onu Kur’an ayetleriyle bezenmiş şeriat va’zeden bir kitap olarak okumaya başlamıştır. Ancak yapıtın özüne inip, içanlamını (bâtıni) kavramaya başlayınca, “bilimle gidilmeyen yolun sonunun karanlık olduğu” bilincine ulaşmış. Aklı kendine yoldaş alıp, Hacı Bektaş’ı artık başka bir gözle görmüş ve ona bağlanmıştır. Artık Molla Sadüddin gitmiş, Said Emre gelmiştir. Artık ne kulağı müezzinin ezan sesindedir ve ne de namaz vaktimi şaşırdım endişesi taşır. Tüm ibadetleri unutmuştur. Musa gibi Tur dağındadır ve secdeye indiğinde Hacı Bektaş’ın didarını (yüzünü) gördüğünü söylemektedir. Her nereye baksa Hacı Bektaş’la dopdoludur ve onun kapısında kul olmuştur:

Unutdum namazımı dosta tutdum yüzümü

Dost kendü mürvetinden bir işaret eyledi

Ne taat var ne salat ne zikir var ne tesbih

Bu beş vakit namazumı ışka gaaret eyledi

Kanda baksam dopdolu Hacı Bektaş-ı Veli

Bu Said kemter kulı oldı adet eyledi…

 İkincisi, 14.yüzyıl ortalarında Elvan Çelebi’nin manzum olarak yazdığı Baba İlyas Menakıbnâmesi. Beş-altı beyitinde Hacı Bektaş’ı öven ve Baba İshak tarafından savaşın dışına çıkarıldığını anlatan ifadeler geçiyor. Hatta burada Said’den ve Makâlât’tan da sözediyor. Aynı yıllarda derlenip yazılmış Mevlevi dedesi Ahmet Eflâki’nin Ariflerin Menkıbeleri’nde Hacı Bektaş’ın Baba Resul’un müridi, dolayısıyla Babailerden olduğu vurgulanıyor. Ayrıca Mevlânâ ile aralarında geçen bazı sözde keramet olaylarında Mevlânâ’yı överken, Hacı Bektaş’ı aşağılayan ifadeler görmekteyiz. Son yıllarda dikkat çeken bir önemli yazılı kaynak da 14.yüzyılın sonu 15.yy.ın başına tarihlenen Sadık Abdal Divanı’dır. Bu Divan’da Hacı Bektaş’ın kendisi, Makâlât’ı ve Dergahı hakkında yüceltici olduğu kadar da, bazı anlayışları değiştirecek gerçekçi bilgiler veren çok sayıda beyitler bulunmakta. Velâyetnâme’yle aynı dönemde yazılmış Tevarih-i Âli Osman’da Aşıkpaşaoğlu, “Hacı Bektaş’ın Osman Oğullarından kimseyle görüşmemiş ve kendisi meczup bir dervişti...Meğer Horasan’dan, kardeşi Menteş’le birlikte hemşehrisi Baba İlyası görmeye gelmiş, onların da hikâyeleri çoktur”cümlelerinden fazlası yoktur.

Hacı Bektaş Veli hakkında en geniş bilgiyi, söylencesel anlatım içerisinde Velâyetnâme’de buluyoruz. Bugüne kadar Hacı Bektaş hakkında yapılan araştırmalarda, yukarıda verdiğimiz kaynakların hiçbiri gözönünde tututlmamış. Sadece Aşıkpaşaoğlu ve Velâyetnâme ana kaynak olarak kullanılmış ve bunlar üzerinden konuya yaklaşılmıştır. Elbetteki masalsı ve söylencesel-efsanevi anlatımlarda sağlıklı bilgiler bulmak zordur. Ancak bunları analizci ve dialektik yöntemlerle yorumlayarak elde etmek olasıdır.

Bugüne değin Hacı Bektaş Veli’iyi bize nasıl tanıttılar? Onu bir özetler misiniz?

İyi ki sordun, kısaca söylüyeyim: Hiçbir tarihsel kişilik Hacı Bektaş Veli kadar, tarihsel konumuna ters değerlendirilip, kendisine yabancılaştırılmamış ve aykırı giysiler giydirilmemiştir. Tarihe ve tarihsel olaylara bakış çarpık ve yöntemler yanlış olunca, ortaya farklı kişiliklerde Hacı Bektaşlar çıkıyor: 1) Namazında orucunda bir zahid, yani aşırı ibadet düşkünü şeriatçı Sünni Müslüman; 2) Ahmet Yesevi tarafından Anadolu’da Türklüğü ve Türkçeyi yaymak için gönderilmiş bir Türkmen şeyhi; 3) Anadolu’yu Türkleştiren ve İslamlaştıran alp erenlerin başı, bir fetihçi. 4)Beylerle Sultanla da uzlaşmış, Osmanlı işbirlikçisi bir tarikat kurucusu; 5) Dünyadan elini eteğini çekmiş, tek başına inziva deliğinde “riyazat ve ibadetle iştigal edip” kerametler göstermiş bir ermiş; 6) Babai halk ayaklanmalarında gizlenmiş, ayaklanma bastırılınca birden ortaya çıkmış ‘meczup’ ve korkak bir derviş...

Yüzyılın başından beri hakkında yapılan araştırmaların büyük çoğunluğu, resmi ‘milli devlet’ anlayışı ve Ortodoks İslam inancı çerçevesinde yapılmış. Bilimsellik adına yeni yapılan çalışmaların bile, geleneksel bilgilerin yinelenmesinden ve bu çerçevenin dışında olduğu söylenemez. Hacı Bektaş Veli’yi bu anlayış ve değerlendirmelerin hiç biri tanımlayamaz. Çünkü o bunların hiçbiri değildir. Çağları aşarak günümüze ışık tutan Hünkâr’ın yolu, dünyasal yaşamı daha iyiye, daha güzele götüren bilimsel düşüncenin ve aklın yoldur. Özellikle Ulu Pir bilerek ona inanan ve yolunu süren Alevi toplumu, Hünkâr Hacı Bektaş Veli’yi çok iyi tanımalıdır. Yaklaşık yedi yüz altmış beş yıl önce: “Bilim evrendeki bütün değerlerin üzerindedir. Yolumuz, ilim irfan ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur. Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.” demiş olan Hünkâr’a bu kötülüğü yapmayalım. Ama ne yazık ki hâlâ kötülüğün her türlüsü yapılıyor. On üçüncü yüzyıl Anadolu’sunda yükselen sosyal ve siyasal mücadeleleri, Selçuklu-Moğol-Bizans ilişkilerini, çağın toplumlarının sosyo-ekonomik ve inanç yapılanmalarını iyice incelemeden Hacı Bektaş’ı tanımak ve tanıtmak olası değildir...

Yine de en geniş kaynak olarak Velâyetnâme üzerinde konuşalım önce; sizce bu kitap nasıl ve hangi koşullarda hazırlanmıştır?

 Uzun Firdevsi’nin, Sultan II. Bayezid’in tahta çıkış yıllarında (1480’lerde) yazmış olduğu, Hacı Bektaş Veli Menakıbnâmesi veya Velâyetnâme adıyla tanınan kitapta anlatılmaktadır. Dönemin bilgili bir aydını olan Uzun Firdevsi, asıl adıyla Hızır oğlu İlyas Velâyetnâme’yi acaba hangi koşullarda yazmıştır? Amacı ne idi?

O dönem yazarlarının saraya yakınlaşmak, padişahların övgü ve ihsanlarına kavuşmak için yazdıkları kitaplarını onlara sunduklarını biliyoruz. Kanımıza göre Firdevsi, Hacı Bektaş Veli söylencelerinin sözlü kaynaklarını ve diğer yazılı kaynakları (Mevlâna ve Şems-i Tebrizi üzerine yazılmış menkıbnâmeler, Baba İlyas Menakıbnâmesi, vb.) araştırıp tarayarak; belki daha çok da Hacı Bektaş Dergâhı çevresindeki ve onu Ulu Pir bilen Alevi-Bektaşiler arasında anlatılan söylencelerle bütünleşmiş, topraktan fışkıran nesnel kaynakları ve simgeleri (Hırkadağı, Çilehane, Akpınar, Beştaş, Hamurkaya, vb.söylenceleri) kullanarak derleyip yazdığı Velâyetnâme eserini II. Bayezid’e sunmuş olmalıdır.

Bizce, taht rakibi ve kavgalı olduğu kardeşi Cem’in, Ebu’l Hayr-i Rumi’ye yazdırdığı Saltuk-Nâme’yi gördükten sonra, II. Bayezid bizzat yazılmasını buyurmuş olabilir. Cem ile taht mücadelesi döneminde kendisini tutan Yeniçerilere yaranmak da söz konusudur. Yalnız Velâyetnâme’nin sonuna doğru, bu padişahın Hünkâr’a çok saygısı olduğu ve türbesini ziyaret ederek, kubbenin üstünü kurşunlattığı anlatılmaktadır. Bu da gösteriyor ki, Uzun Firdevsi’nin hazırlayıp sunduğu Velâyetnâme daha sonra büyük değişikliğe uğramış ve eklemeler çıkarmalar yapılmıştır. Demek ki, Sultan II. Bayezid’in, başta Alevi-Bektaşi inançlı halkı yanına çekmek amacı vardı. Kardeşi Cem ise tersine Saltuk-Nâme’yi tam bir Sünni anlayışla yazdırmıştı. Velâyetnâme’nin yazılışı tam bu taht kavgası dönemine rastlamaktadır. Ve yapıt o günün biyografi (yaşam öyküsü) yazma anlayışı içerisinde, tamamıyla olağanüstülükler, yani kerametler sarmalına sokularak yazılmıştır.

Biraz destansı ama çoğu kez keramet söylenceleri ve olağanüstü olaylarla süslenmiş Veli menkıbeleri nasıl oluşmaktadır?

Veli söylencelerinin, diğer bir deyimle tanrı dostları anlamına gelen velilere yüklenen keramet olaylarının değişik zaman ve yerlerde benzer niteliklerde ortaya çıktıkların görüyoruz. Tarihin ilk dönemlerinden itibaren kutsal alanların, bir sonraki din ve inanç sistemlerine yerini terk ederken, hiç yadsınmadan söylenceleri de ortak toplumsal bilinç tarafından yeni toplumlara taşınmıştır.

Bir veliye ait söylenceleri içeren yazılı eser, o velinin menakıbnamesidir. Sözlü gelenek, yazılı belgeler ve tarihsel çevre menakıbnâmelerin ana kaynaklarını oluşturur. Kaynaklardan derleyip kitaplaştıran yazarlar, o kutsal kişinin, yani Veli’nin soyundan ya da yolundan biri olabileceği gibi; ya bir dış otorite tarafından görevlendirilmiş ya da çağın gönüllü bir yazar-aydını olabilir. Velâyetnâme’nin yazarı Uzun Firdevsi de böyle biridir.

Kerametlere gelince: Gerçekte toplum bilinci, bulunduğu çevreyi mutlu ve rahat yaşanası bir dünyaya çevirmenin özlemini, kutsal kişi görünümüne soktuğu yiğit, erdemli, insan sever ve onların gözünde tanrısal gücü kendisinde toplamış Veli’nin önder olduğu ortama yoğunlaştırıp doyum sağlamaktadır. Veli söylenceleri –masallar dâhil– yönetimlerin baskı ve zulmüne, dünyasal yaşamın acılarına edilgen tepki ve başkaldırılardır. Bu söylencelerde yarattıkları dünyayı, yaşamak istedikleri dünyayla özdeşleştirerek, toplumsal mücadeleye hazır olamayan halk, ortak bilinciyle kendini pasifize etmektedir.

Bu bağlamda Velâyetnâme’deki keramet söylencelerine nasıl bakıyorsunuz?

Biz, Hacı Bektaş Veli’nin, Velâyetnâme’de anlatıldığı gibi keramet gösterilerinde bulunduğuna inanmıyoruz. Onun yaptıkları ve yaşadığı, yarattığı olaylar, o günkü toplum düzeyinin çok ilerisinde olduğundan, onların akıl yürütme gücünü aşıp çözümsüzlüğe girmesiyle, halkın ortaklaşa düş gücü olağanüstü-doğaüstü çözümünü üretiyor.

Kısacası, Hacı Bektaş bu olağanüstü görünen eylemleri keramet istemiyle gerçekleştirmemiştir. Ona göre, “En büyük keramet çalışmaktır.” Ayrıca Fevaid adlı yapıtındaki, “Her kim ki, keramet göstermeye kalkarsa o müddeidir, yani özünde benlik güdendir.” sözleri, yaptığı işleri, gösterdiği başarıları keramet olarak sunan kişi, özünde benlik olan kişidir ve topluma yararı yoktur anlamına gelmektedir.

Mevlânâ da kerameti olağanüstü bir eylem olarak görmemekte ve şöyle tanımlamaktadır:

“Keramet ona derler ki, aşağılıktan yüce bir hale vardırsın; bilgisizlikten akıl âlemine, cansızlıktan canlılığa erişesin…”

Menkıbelere sadece akıldışı olağanüstülükler olarak bakmak doğru mudur? Hiçbir tarihsel değeri yok mudur?

Elbette vardır. Hemen belirtelim ki, yukarıdaki sözleriyle keramete karşı olan Hacı Bektaş’a mal edilen ve halkın düş gücünün ya da toplumsal bilincin yarattığı çok sayıdaki keramet söylencelerinin hepsinin de örtülü sosyal, ekonomik, tarihsel, vb., nesnel temelleri vardır. Özelliğine göre kalın ya da ince dokunarak kapatılmış örtülerin açılmasıyla nesnel gerçeklik ortaya çıkar. Demek ki, menakıb adı verilen veli söylencelerini, doğaüstü olaylar oluşu dolayısıyla saçmalık ve akıldışılıkla suçlayarak bir kenara atamayız. Ayrıca Veli söylencelerinin yazılı biçime getirilmesiyle Alevi-Bektaşi edebiyatında bir tür olan menakıbnâmeler oluşmuştur. Ve içinde halkların tarihi yatmaktadır.

Velâyetnâme’den örnekleme yapabilir misiniz?

Örneğin Velâyetnâme’de, kendisine bağlı üç yüz dervişiyle Hacı Bektaş Veli’yi ziyarete gelen çağdaşı Seyyid Mahmud Hayrani’nin (bazı nüshalarda Ahmet Bedevi’nin) bir aslana binmiş, eline aldığı yılanı kamçı gibi kullanarak keramet gösterisi yaptığı anlatılmaktadır.

Bunu gören Hacı Bektaş Veli, “O canlıya binmiş biz cansıza binelim” diyerek, bir kızıl kayaya (ya da bir duvara; Hacı Bektaş üzerine nefesler yazmış ozanlar, onun cansız duvarlara binip yürüttüğünü sıkça vurgulamışlardır.) binip yürüterek onları karşılamış.

Bizim düşüncemize göre cansız duvara binip yürütmek, duvarlar yükseltmek demektir, yani göçerliği bırakıp yerleşik düzene geçmektir. Sürekli konutlar yaptırıp, yaz-kış yer değiştirmeden oturmak ve yabanıl yaşamı terk etmek, yurt tutmak kök salmaktır. Dede Garkın’ın dört yüz halifesini Elbistan ovasında topladığında, Rum diyarını (Anadolu’yu) son yurt edinme kararı alınmıştı. Böyle bir toplantıya gezginci göçerliğiyle meydan okuyarak katılan Şeyh-i Kebir Rüfai’ye, arslanı ve yılanı terbiye ederek onlara hükmetse bile, göçer yaşadıkça yabanlıktan kurtulamayacağı ve ev kurup, bir yerleri mesken tutması gerektiği gösterilmiştir. Aynı olgu biraz farklı biçimde de olsa Hacı Bektaş ve Seyyid Mahmut Hayrani arasında geçmiştir. Hünkâr kendisinin Sulucakarahöyük’ü artık sürekli mesken tuttuğunu ve dergâhını kurduğunu, onun da gezginci dervişlik geleneğini terk edip yerleşmesini önermiştir.

Diğer bir örnek: Sözde kendisine saygı göstermediği için Frengistan’a atıp, papazın domuzlarını otlattırdığı çoban ve müritlerinden bir manastır papazına gönderdiği buğdaya taş-toprak katan derviş olayı, keramet örtüsü kaldırıldığında Hünkâr’ın Ege adalarındaki Franklar ve Bizanlılarla ilişkiler kurduğunu göstermektedir. Bir örnek de toplumsal ve ekonomik ilişkileri anlatanlardan verelim:

“Hünkâr Kayseri’den Ürgüp’e gelirken yolda Sineson (Grekçe “yıkıntı, virane” anlamı çıkarılabilir–İK) adlı bir Hıristiyan köyüne ulaştı. Hıristiyanlar çavdar ekmeği pişirmişlerdi. İçlerinden bir kadın başına bir tekne almış içinde ekmek götürüyordu. Hünkâr’ı görünce, hemen tekneyi indirdi başından. ‘Derviş’ dedi, ‘lütfet, bir parça al ye, bizim toprağımızda buğday yetişmez, ayıplama!

Hünkâr bunu duyunca, ‘Bereketli olsun, çavdar ekin, buğday-biçin; küçük hamur yapın, büyük somun alın’ dedi. Şimdi o köyde çavdar ekenler buğday biçerler… Bu yüzden köydeki Hıristiyanlar, Hünkâr’ın oturduğu makamı ziyaret ederler, her yıl toplanıp gelir kurban keserler.”

Hacı Bektaş’ın yerli Hıristiyanlarla ilişkisi ve onlara alabildiğince insancıl ve eşitlikçi yaklaşımını göstermesi bakımından bu söylence büyük önem taşıyor. Hünkâr’ın onları bu denli etkilemesi ve hatta onu Kapadokyalı Aziz Haralambos ile eşleştirmeleri boşuna değildir. “Müslüman olun bree kafirlerrr!” diye naralar atarak cihada girişmemiştir. Hıristiyan köylerini, Müslüman edeyim kaygısıyla dolaşmamış, dostluk ve yardımseverlik gibi insancıl ilişkilerle onların da kalbinde taht kurmuştur. Olasıdır ki dillerini konuşuyor, kolaylıkla kültür ve düşünce alışverişinde bulunuyordu.

Hacı Bektaş, Sineson köyünün çorak topraklarında buğday yetişmediğini, buna karşılık bol miktarda hayvan yemi olarak da kullanılan çavdar yetiştiğini görmüş. Onlara çavdarın nasıl buğdaya dönüşebileceğini anlatmış, aydınlatmış ve kendine bağlamıştır. Ama ekilen çavdar öyle toprakta buğdaya dönüşmemiştir Velâyetnâme’de anlatıldığı gibi. Sapıyla samanı ve tanesiyle bolca ürettikleri çavdarı, olasıdır ki çevredeki Türkmen yerleşim birimlerinin ortak panayırlarında değiş-tokuş ve satışlarına yardımcı ya da aracı olarak buğdaya dönüştürmüştür. Herhalde ekonomik ablukaya alınmış, buğday yüzü görmeyen Hıristiyan köyü, Hünkâr’ın bu girişimiyle kurtulmuş olmalı ki her yıl onu ziyarete gelip kurbanlar keserler, şenlik yaparlardı.

Hünkâr’ın eğitici-öğretici yönünü belirleyen bir başka örnekten de kısaca sözeder misiniz?

Bu konuda çok sayıda ders verici kerametleri var; burada sadece ikisinin kısaca yorumunu verelim:

Denizli’de günahlarının bağışlanması için bağ-bahçe yetiştirip ürünlerini gelen geçen yolcularla bağışlamasını istediği keramet olayında, bir çağdaş eğitimci gibi davranıyor Hacı Bektaş. Çalışmak ve üretmek, insanı tüm kötülüklerden uzaklaştırır. Hem de yaratıcılığını geliştirir, tanrısallığı yakalar ve insan yücelir. Çalışan, emek harcayan insan, ancak emeğin değerini bilir.

Bunu bilen insanlar başkasının emeğine ve ekmeğine el uzatmazlar; ancak böyle bir toplum oluştuğunda sömürü ortadan kalkar. Zaten Hacı Bektaş Veli ilkesini koymuştur, “Emeğiyle geçinmeyen bizden değildir” diyerek. Hünkâr, yıllarca yolkesen ve başkalarının malına-canına kıyan bir eşkıyayı bağ-bostan yetiştirerek, üretime yönelterek eğitip topluma kazandırıyor. Bununla kalmıyor ürününü ihtiyacı olanlara verdirtiyor, paylaşımın erdemini yaşattırıyor o kişiye. Bu ikinci eğitim aşaması koşulu konulmasa; üretim arttıkça artacak ve bu varlık birikimiyle, zengin bir bey olacak ve haramilikte insanlara yaptığı kötülüklerin kat kat fazlasını yapacaktır.

Haraminin yaptığı günahların Tanrı tarafından bağışlanması için neler yapması gerektiğinin bir şeriat bilginine, ulemaya sorulmuş olduğunu düşünelim: Hemen kara kitaplar açılıp bakılacak ve namazlarını, rekâtlarını arttırması, nafile namazlara durması, üç aylar orucunu kaçırmaması ve ömrübillah tövbe istiğfara kapanması söylenecektir.

 Hacı Bektaş ile şeriat uleması arasında böylesine keskin ve aşılmaz uçurum vardır. Hünkâr bu tür tapınmaları, insanın helak olması, bitip-tükenmesi olarak nitelemektedir Fevaid adlı yapıtında:

“İnsanın helaki iki şeydedir: Biri nafile namaz ve oruçlarla, yani fazladan ibadetlerle vakit geçirip asıl olanın kaybı; diğeri ise ibadeti bedeni azalara hasredip, (yani vücudun dış organlarının eğilip-doğrulma hareketi biçiminde algılayarak–İK) kalbin Hak huzurundan gafleti, yani boş ve uzak olmasıdır … Nafile namaz, ihtiyar kadın işidir.”[39]

Hacı Bektaş Veli, üretime yöneltip maddi dünyaya bağladığı eski haramiyi, adi bir muhbiri öldürüp belki de bir kırımın önüne geçmesiyle kazandığı erdem ve ahlak anlayışından sonra dervişliğe kabul ediyor. Bostancı Baba’nın yeni kişiliğiyle Germiyan bölgesindeki Denizli’de bir halifesi olarak tekkesini açmasına izin veriyor. Demek ki, Hacı Bektaş Veli halifeleri, ne ‘bir lokma bir hırka’ dervişleridir ne de çalışıp üretmeden, ‘tekkeyi bekleyip çorba içen’ dervişlerdendir! Hünkâr’ın açtırdığı tekkeler, bağ-bahçe, bostan ve tahıl tarımıyla uğraşılan; ortak üretilip ve ortak kazan kaynatılarak yenilip tüketildiği sosyo-ekonomik yerleşim birimlerini oluşturuyordu.

Kayseri-Saklan kalesi yakınlarında tekkesini kurmuş olan Bahaaddin Bostancı ile Hacı Bektaş ilişkileri de aynı amaç içerisinde biçimlenip gelişmiştir. Ancak Bahaaddin Bostancı’yla bir üretici olarak, kavun-karpuz yetiştiricisi olarak karşılaşıp tanışmıştır. Hünkâr yanındaki, kedisine her alanda yardımcı olan ve çok sevip saydığı yakın bir dostuyla, Bahaaddin’e bostancılık konusunda çok önemli bir ders vermiş; yetiştirdiği ürünü, ekim-dikim zamanına, hatta ilk yeni ürüne değin saklaması ve koruyabilmesi gerektiğini söylemiştir.

Nişabur doğumlu ve Seyyid İbrahim el-Sani’nin oğlu olarak bilinen Muhammed Bektaş’ın menkıbelerden arınmış yaşamı nasıl başladı? Biz onu Lokman Perendi aracılığıyla Türkistanlı mutasavvıf Ahmet Yesevi okulunun öğrencisi olarak tanıdık. Oysa siz kitaplarınızda çok farklı şeyler söylüyorsunuz.

Hacı Bektaş Veli’nin Hace Ahmet Yesevi’nin (ö.1166-7) halifesi olduğu ve Anadolu’ya onun gönderdiği doğru olmadığı gibi mümkün de değildir. Hacı Bektaş Veli, Hace Ahmet Yesevi sonrası Yesevilik çevresinde yetişmemiştir. İttihat Terakki’ci araştırmacılardan bu yana milliyetçi ve resmi çevreler, Hacı Bektaş’ın Ahmet Yesevi’nin ölümünden kırk yıl sonra doğmasına rağmen, onun tarafından Anadolu’yu “Türkleştirmek” ve Türkçeyi yaymak için gönderildiğini ciddi ciddi ileri sürdü, yazdı çizdiler. Bile bile yanlış olanda ısrar etmek, tarihe müdahale etmektir. Hacı Bektaş Veli’nin Yeseviliği Anadolu’ya taşıyıp Bektaşiliğe dönüştürdüğü ve de aynı çevrenin onu Türklük-Türkmenlik adına buraya gönderildiği kesinlikle doğru değildir. Yıllar önce bu anlayışa Abdülbaki Gölpınarlı haklı olarak şu yanıtı vermişti:

“Hacı Bektaş’ın, Mevlânâ’ya karşı Türk harsını koruduğu, Mevlevilerdeki Farsçaya karşılık Bektaşilerde Türkçenin işlendiği gibi götürü yahut ısmarlama pek çok sözler duyuldu. Hatta onun bir Türkçü olduğu ve başında Ahmet Yesevi’nin bulunduğu bir teşkilat tarafından bu maksatla Anadolu’ya gönderildiği gibi, kargaları bile güldürecek hükümler verenler çıktı...”[40]

Hacı Bektaş Veli, Yesevi yolunun yolcusu değildir, olamaz. Tarihsel olarak çocukluğunu yaşadığı Nişabur’da geçen olaylar ve Horasan bölgesindeki Moğol saldırıları göz önünde tutulacak olursa gerçeğin çok farklı olduğu görülecektir. Hacı Bektaş 1200’ün ilk on yılı içinde doğmuş olduğuna göre, belki Lokman Perende’den olsa olsa okuma yazma öğrenmiş ve ilk dinsel bilgilerini almış olmalıdır. Abdülbaki Gölpınarlı bu konuda da şöyle diyor:

“Hâsılı bizce, Ahmet-i Yesevi nasıl şöhreti yüzünden Bektaşi geleneğine sokulmuşsa, Lokman da bu geleneğe sokulmuş ve bu zata Hacı Bektaş’a hocalık ettirilmiştir.”[41]

Elbette bu kişiler sadece “şöhretleri” yüzünden değil, Hacı Bektaş’ın “menkıbe”lerinin yazıya geçirildiği dönemin Osmanlı siyasetinin gereği olarak Velâyetnâme’ye sokulmuştur.

Ayrıca Gölpınarlı’nın Mevlânâ Celaleddin adlı yapıtında, Hacı Bektaş Veli hakkındaki aşağıdaki saptaması çok yerindedir:

“Hacı Bektaş, bütün manasıyla bâtıni inanışların mürevvici (yürüten, propagandasını yapan) bir bâtıni Dai’siydi. Bunu ‘Makâlât açıkça gösterdiği gibi en eski kaynakların Bektaşilik hakkında verdikleri malûmat da teyid eder” diyor. [42]

O zaman Muhammed Bektaş, hangi siyasal ve toplumsal olaylar içinde yetişti? Bu konudaki görüşlerinizi özetler misiniz?

Abdülbaki Gölpınarlı’nın Hacı Bektaş’ı, salt Mevlânâ ile karşılaştırılacak düzeyde olmadığını göstermek ve onu küçük düşürmek için hoşuna gitmeyen bir tarihsel gerçeği ortaya atıp, sonra ardında durmamasının, belirsiz bırakmasının anlaşılır yanı olamaz.

Nedense araştırmacılar o yıllardaki bölgenin tarihsel koşullarını inceleme gereği bile duymadan, Velâyetnâme’de anlatılan olayların hepsini doğru kabul ediyorlar. Hacı Bektaş ailesiyle birlikte, doğduğu kent olan Nişabur’dan en geç 1221’in Mart ayında ayrılmak zorunda kalmıştır, çünkü kent Nisan ayının ikinci haftasında Moğol ordusu tarafından kuşatılıp yerlebir edilmiştir. Hacı Bektaş 12-15 yaşlarındadır. Olasıdır ki Velâyetnâme’de belirtidiği üzere, babası Seyyid İbrahim el-Sani’nin Nişabur’da Hakk’a yürümesiyle, aile ve aileye bağlı olanlar Abdal Musa Sultan’ın dedesi Seyyid Haydar Ata önderliğinde Nişabur’dan çıkıp yollara düşmüştür.

Moğollar Türkistan’dan Azerbaycan’a kadar Horasan’ı baştanbaşa işgal etmişlerdi. Konar-göçer Oğuzlar, kentli kasabalı Türkmen toplulukları, Doğu’ya değil, Batı İran, Irak ve Urum’a doğru gidiyorlardı. Moğolların önünden kaçan çok sayıda Horasanlı göçmen nereye sığındı, kimlerden yardım gördü? Tarihçilerimiz bunu hiç sorgulamamış ya da görmek istememişlerdir. Çünkü büyük bir kısmı Alamut’a bağlı Kuhistan bölgesindeki bâtıni Nizari İsmaili kalelerine sığındı. Hacı Bektaş aile çevresi ve yandaşları 1221 yılı içinde bu sığınmacılarla birlikte olmalıydılar.

Kuşkusuz Hacı Bektaş ailesi ve yandaşlarının, yerle bir edilmiş, tarla gibi sürülmüş Nişabur’a bir daha geri gelmiş olmaları düşünülemezdi.

Öyleyse bu aile nereye yerleşmiş ve ergenlik çağına yeni girmiş bulunan Hacı Bektaş eğitimini nerede görmüştü?

 Hacı Bektaş ve aile çevresi 1221 yılı içinde, Kuhistan’daki Nizari valisinin oturduğu bu Şahdiz kalesine sığınmışlardı. 1221-1223 yılları arasında tanınmış bilgin ve İsmaili ozanlarının övgü şiirleri yazdığı Şihabeddin, muhtaşim idi. Bu İsmaili Dai’si, İsmaililiğin kurucusu, İmam İsmail’in kardeşi Musa Kâzım soyundan gelmiş olan Muhammed Bektaş ve ailesine saygıda kusur etmemiş, özel bir değer vermiş olmalıdır. Hacı Bektaş’ın asıl, 1224’te Alamut tarafından Kuhistan yöneticisi olarak atanan büyük Dai Şemseddin Muhammed ile kurduğu ilişki yaşamlarının son dönemlerine kadar sürecektir. Bu kişi, Velâyetnâme’de yanlış olarak Hacı Bektaş’ın müridiymiş gibi gösterilen Şemseddin Muhammed Tebrizi’den başkası değildir. 

Genç Bektaş’ın Şemseddin Muhammed gibi birinin koruması altına girmiş olmasıyla, bâtıni eğitimini bir devlet olarak örgütlenmiş Nizari İsmaililerden, Kuhistan ve Alamut’ta almış olduğu bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor. Hacı Bektaş’ın durumu, 1227’de Kuhistan baş Dai’si Nasuriddin Abdurrahman’ın korumasına girmiş büyük İsmaili bilgini Nasıruddin Tusi’nin (1202-1274) ilişkisine benzer görülmektedir. Bu ilişki sayesinde, onun yaptığı gibi, Şahdiz ve Alamut Bâtıni medreseleri ve kitaplığından, Dai’ öğretmenlerden yararlanarak eğitimini tamamlamıştır.

Hacı Bektaş’ın Makâlât’ındaki bilim ve akıl-usun tanımları ve bâtıni yorumların hepsi, kısacası tüm inanç ve anlayış biçimi, eğitimini yaptığı İsmaili yapıtlarına dayanmaktadır. Hacı Bektaş, bu bâtıni Medreselerde tüm Dai’lerin okuduğu İmam Cafer Sadık Risaleleri, İmam Bakır’ın sözlerini içeren Abul Khattab’ın Ummu’l kitab’ı, Mansur el-Yamani’nin Risalat el-alim ve’l Ghulam’ı, İhvan-ı Safa Risaleleri, Nasır Husrev’in Sefername ve diğer eserleri, Hasan Sabbah’ın Dört Faslı ve Sergüzeşt’ini, 1164’de Büyük Kıyameti ilan etmiş Zikri Selam Hasan II tarafından İsmaililiğin yeniden düzenlenip açıklığa kavuşturulmuş ilke ve buyruklarını içeren Kuhistan Dai’lerinden birinin kaleme aldığı Haft bab-i Baba Sayyidina, vb., yapıtları okuyup yetişmiş bir İsmaili Dai’siydi...

Babasının amcası oğlu Seyyid Hasan ailesi ve bazı yandaşlarıyla Azerbaycan’da Hoy kentine yerleştiklerinde, belki anneleri de ölmüş bulunan Hacı Bektaş ve kardeşi Menteş, birlikte Nizari İsmaili eğitim kamplarında eğitim ve öğretimlerini sürdürdüler. Hacı Bektaş, İsmaililer arasında 15 yıldan az kalmamıştır. 1230’lu yıllarda bir İsmaili Dai’si olarak Dava misyonu yüklenip seyahatlara çıkmıştır. Dai, davet eden; İsmaili bâtıni inancını yayan demektir. Dailer Dai’si (İmamın vekili, hüccet), Du’i l-Kebir (büyük Dai’ler) ve Du’i (sıradan Dai’ler, davetçiler) diye üç kısma ayrılıyordu. Hacı Bektaş büyük Dai’ler sırasında yer almış olmalıdır.

Hünkâr’ın bir bâtıni dai’si olarak Urum diyarına gelişi ve ilk olarak kimlerle görüştüğünü anlatır mısınız?

Muhammed Bektaş önce Hindistan’a gitmiş olabilir. Bu dava gezisi, Şemseddin Tebrizi’nin Multan, Pencap ve Gucerat’ta İsmaililiği yaydığı döneme rastlar. Onun Hindistan’ı gezmiş olabileceği, Velâyetnâme’deki Güvenç Abdal söylencesinden anlaşılmaktadır. Söylencede Hacı Bektaş Veli, Güvenç Abdal’ı Delhi’deki kuyumcu müridinden bin altın neziri (adağı) almaya göndermiştir.

Hacı Bektaş’ın Makâlât’ında (s. 81-82) “Âdem Aleyhisselam Sıfatı Beyan Eder” başlığını taşıyan bir bölüm vardır. Burada, Tanrı’nın Âdem’i topraktan yaratması üzerine çok ilginç bir betimleme yapıyor. Yaşadığı zamanın (13. yüzyıl) iyi tanınan yirmiden fazla ülke, kent ve bölgesinin adlarını tek tek vererek, Âdem’in organlarının her birinin, bunlardan birinin toprağından yaratıldığını söylemekte. Tüm bu ülke, kent ve bölgeler, çok büyük olasılıkla, gezip gördüğü, o dönemde kendi ölçülerince değerlendirdiği yerlerdir.[43] Burada geçen coğrafi adlara bakılırsa, Buhara’dan Mısır ve Kuzey Afrika’ya, Hindistan’dan Konstantiniye’ye (İstanbul) uzanan kent ve ülkelerinin çoğunu yıllarca gezmiş olabileceği varsayılabilir.

Otuz yaşlarındaki genç İsmaili Dai’si olarak bâtıni derviş Seyyid Muhammed Bektaş’ın son durağı Rum diyarı, yani Anadolu olmuştur. Demek ki onu Anadolu’ya gönderen Ahmet Yesevi değil, Alamut İmamı Alâeddin Muhammed III’ün (1221-1255) onayıyla, eski Kuhistan muhtaşimi önceki Alamut imamının oğlu, şimdikinin kardeşi büyük Dai ve kendisini yetiştirmiş olan Şemseddin Muhammed Tebrizi olmuştur.

Hacı Bektaş, Güneydoğu’dan Anadolu’ya girmişti. Burada Ebu-l Vefa yolağından ve Baba İlyas’ın da Piri olan Dede Garkın’ın elinden, geyik derisinden Elifi Taç giymiş olduğu Velâyetnâme’de belirtilmektedir. O yıllarda, yani 1230’ların ortalarından itibaren, göçer ve yerleşik Alevi halklarla (Türkmen ve Kürt), yerli Hıristiyanlar arasında Baba Resulullah olarak tanınan Baba İlyas’ın geniş propagandası yapılmakta ve Selçuklu sultanı ve emirlerin (feodal beylerinin) zulüm ve baskılarına karşı ayaklanma hazırlıkları sürmektedir.

Ayrıca “Tanrının Elçisi Baba” (Baba Resu’l Allah), yani peygamber olarak inanılan Baba İlyas’ın en önemli halifesi Şamlu Baba İshak da bölgede çok geniş söz sahibiydi. Kentlerde yaşayan feodallerin topraklarını boğaz tokluğuna işleyen köylüler, göçerler ve tüm ezilmekte olan inanç ve etnik toplulukları arasında Baba Resul’un siyasetini yapıyor, onları örgütlüyordu. Kuşkusuz Hacı Bektaş, Baba İlyas’tan önce Baba İshak’la burada karşılaştı ve görüştüler. Daha başlangıçta Babai Hareketinin içine girmiş bulunuyordu.

Bölgede çok sevilip sayılan Baba İshak’la birlikte Hacı Bektaş da orada bir süre kalıp bilgi ve görgüsü, eylemleriyle halkı aydınlatarak tanındı, büyük saygınlık kazandı. Sonra Dede Garkın, olasılıkla Baba İshak’ın yanına katarak onu Baba İlyas’ın dergâhına Amasya’ya göndermişti.

Bizce Muhammed Bektaş, Hacı unvanını Anadolu’da almış ve benimsemiştir. Ama bu Hac ziyaretinde bulunduğu için değil; her ne kadar Horasan Türkçesinde kullanılan Hace’den (öğretmen, hoca) bozulma olduğu tutarlı görünüyorsa da Ermeni tarihçi Urfalı Mateos, Vekayi-Nâme’sine (952- 1136) ve Papaz Grigor’un Zeyl’ine (1136-1162) göre 12. yüzyılda Rum’da dolaşan İsmaili Dai’lerinin halk arasında “Haci” olarak adlandırılması geleneğine bağlamak daha uygun görünüyor. 13. yüzyıl menakıbnamelerinde ve özellikle Hacı Bektaş Velâyetnâme’sinde Horasan Pirleri ve Rum erenlerinin birçoklarının adının başında veya sonunda Hacı unvanının bulunuşu da bunu gösteriyor; örneğin, Hacı Bektaş, Hacı İbrahim, Hacı Toğrul, Bereket Hacı, Abdan Hacı vb.

Babai toplumsal başkaldırı hareketiyle ilişkisi ve Sulucakarahöyük’ü mekân tutmasına geçelim artık.

Bize göre, Babai Ayaklanmasındaki başlangıçta en büyük hizmeti, Kayseri ve Kırşehir civarında Bizans sınır boylarında, yani uçlarda yaşayan Türkmenlerin harekete, katılmalarını sağlamaya çalışmasıdır. Hacı Bektaş’ı 57 bin Rum Erenlerine gözcülük yapan Karaca Ahmed’e peyik (elçi) olarak yollayan Baba İlyas idi. Horasanlı Hacı Bektaş, Rum Gazileri (Gaziyan-i Rum) ve Rum Bacıları (Bacıyan-ı Rum) örgütlerini harekete bağlamıştır. Kardeşi Menteş’i 1240 yılı içinde Sivas Savaşı sırasında şehit veren Hacı Bektaş, hareketin son çarpışması olan Malya’dan önce, bilinçli olarak savaşın dışına çıkarılarak Kendek’te Hacı Bereket’in yanına gönderilmiştir. Bu buyruğu, bizzat başkumandan (Server-i leşkerân ol Şehbaz), halifesi bulunduğu Şamlu Baba İshak vermiştir. Elvan Çelebi, Menakıb-u1 Kudsiyye’de olayı 1992-2016 arasındaki beyitlerde anlatmaktadır.

Hacı Bektaş Veli, bu ayrılışın üzerinden belki on yıl geçmeden Sulucakarahöyük’de dergâhını inşa etmiş ve Alevi-Bektaşi öğretisini yaymaya başlamıştır. Bir küçük yerleşme olan Kendek’te oturduğu anlaşılan, aralarına gönderildiği Bereket Hacı ve onun çok sayıda “edep, ilim ve hilm sahibi halifeleri”nin de kendisine yardımcı oldukları yadsınamaz.

Geleneksel bilgiye göre, Hacı Bektaş Veli, Sulucakarahöyük’te Çepni Türkmenlerinden Yunus Mukri’nin yanında kalarak kırımdan kurtulmuştur. Ancak Elvan Çelebi’nin verdiği bu önemli bilgi, onun daha önce Kendek’te Bereket Hacı ve halifeleri arasında kalıp korunmuş olduğunu gösteriyor.

Kuşkusuzdur ki, başta Bereket Hacı ve çevresi olmak üzere, Malya yenilgisinden sonra yapılan Babai Kırımından kurtulmuş bulunan Baba İlyas halifelerinin ve Bacıyani Rum örgütünün büyük katkıları vardı. Ama asıl Hacı Bektaş’ı kucaklayıp bağrına basan Sulucakarahöyük’te yerleşmiş Çepni Türkmen topluluğunun el ve gönül birliğini, bu yerleşim biriminde yeni toplumsal yapılanmanın oluşmasında en ön sıraya almak gerektir.

Sulucakarahöyük, aynı zamanda, 24-25 yıl içinde, yani 1246-7’de II. Gıyaseddin Keyhusrev’in ölümünden Hünkâr’ın dünyadan göçüşüne (1272-73) dek, Anadolu’da güçlü bir merkezi yönetim kurulması için politika üreten yer olmuştur. Hacı Bektaş Veli’nin, el verdiği ve icazetlendirdiği 360 halifesini Anadolu’nun dört bir yanına ve Balkanlara kadar göndermesi ve onların siyasal doğrultuda birçok eylemlere katılmış olması;·Moğol istilacılar ve koruması altındaki Konya Selçuklu feodal devletine karşı İzzeddin’in desteklenmesi bunun açık kanıtlarıdır.

Serçeşme Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nın İnançsal sosyal ve politik öneminden kısaca sözeder misiniz

 Hacı Bektaş Veli’nin kurduğu Dergâh, Sünniliğin medreseleri karşısında, günün bilimlerinin ışığı altında ve çağını aşarak, Bâtıni-Alevi öğretisinin kurallarının öğretilip uygulandığı bir Halk Üniversitesi konumu kazanmıştır. Eğitim ve öğretiminde Anadolu’da çoğunluğu oluşturan Türkmen halkların dilini, öz Türkçeyi kullanmıştır.

Sulucakarahöyük’te yapılan üretime dönük çalışmalar, bölgenin koşullarına uygun yeni uygulamalar, Dergâh’ın ekonomik düzeyini yükseltirken, inançsal, eğitimsel ve kültürel etkinlikleri de o derece artırıyordu. Hacı Bektaş Veli, Baş Dai olarak bağlı bulunduğu Şemseddin Muhammed 1243’te Anadolu’ya gelişine kadar, onunla gizli ilişki içindeydi. Velâyetname’de farklı biçimde anlatılmış olsa da Mevlânâ’ya gitmeden önce Hacı Bektaş’la buluşmuş olması çok doğaldır.[44]

Yedinci İmam Musa Kâzım’ın soyundan Seyyid İbrahim-i Sani oğlu Seyyid Muhammed Bektaş’ın, Sulucakarahöyük’te kurduğu Hacı Bektaş Veli Seyyid Ocağı en fazla yirmi yıl içerisinde Hünkâr Dergâhı’na, sözcük anlamıyla “Ulu Padişah Kapısı”na dönüştü. Alevi-Bektaşi inançsal birliğinin merkezi oldu. Vilayetname’ye göre bu dönem içinde 360 halife ve 36 bin derviş yetişmiş. Bunlar siyasal dağılmışlık içindeki Anadolu’nun çok sayıda beylik topraklarına yayılarak yerleşerek çerağ uyandırıp cemlerini-cemaatlarını yönetmektedirler.

Çok daha önceden gelmiş Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde yaşamakta olan Seyyid Ocakları’nın pirleri de Hünkâr Hacı Bektaş’ı büyük Mürşid ve Serçeşme olarak tanıyıp, Hünkâr Dergâhı’na bağlanmışlardı.

Bu Dergâh, İsmaililer arasındayken Hacı Bektaş’ın kendisinin de eğitim görmüş olduğu, 11. yüzyılın son çeyreğinde, Hasan Sabbah’ın öğretmeni Baş Dai Abdülmalik Ataş’ın Şahdiz Daru’l Hicra’sında kurduğu İsmaili bâtıni eğitim merkezi-medresesinin işlevini görmüştür. Orada da on yıl içinde çoğunluğu İsfahanlı 30 bin kişi İsmaili inanç eğitimi almış birer Dai olarak bâtıni inancını yaymakla görevlendirmiştir.

Hünkâr Hacı Bektaş Veli, “bir olalım” diyerek, inançsal, toplumsal birliğin yanı sıra ezici çoğunluktaki Türkmen boy ve oymaklarını yönlendiren inançsal önderleri yetiştiren Seyyid Ocakları örgütlenmelerini de birleştirerek merkezileştirip, dağınıklığı ve bireysel çıkarları geri plana çektirince “diri olmayı”, canlı ve sağlıklı kalmayı gerçekleştirmişti.

Diğer yandan yerleştiği bölgede tarımda, zanaatta ortaklaşa üretime, bölüşüme, sosyal dayanışmaya ve ticarete ağırlık kazandırarak üçüncü ilkesi “iri olmayı”, yani ekonomisini güçlendirerek büyümeyi de sağlamıştır. Öyle ki, Hakk’a yürümesinin ardından onun adına bin koyun, yüz sığır kesilip bütün halka sofra açılıp, lokma veriliyor. Yedinci ve kırkıncı gününde ise o ana kadar beslenen konuklara helva dağıtılıyor. Bunlar gösteriyor ki Dergâh bir anda 25-30 bin kişiye yemek verecek, doyuracak durumdadır.

Hünkâr Hacı Bektaş birlik sağlama siyasetini, döneminin öznel ve nesnel koşulları içerisinde, yani Moğol istilasıyla yıkılan yok olan kurumların yeniden kurulmasında denedi. Baba Bektaş, geldiği Babai ihtilalci geleneğini, var olan koşullar içinde uygulamaya gitmemiştir, yani bu kendisine bağlı geniş Alevi Türkmen halk kitlesini bir iç isyana yöneltmemiştir. Önceliği dış düşman tehlikesinden kurtulmaya vermiştir. Kısacası, memleketin istilacılardan kurtarılmasını öne almıştır. Bu nedenle bağımsızlık siyaseti güden Selçuklu Prensi İzzeddin II. Keykavus’u, Moğol korumalığındaki işbirlikçi yönetime kentleri köyleri yakıp yıkan, ezeli düşman Moğollara karşı savaşmaya yönlendirerek onun yanında yer aldılar.

Biraz da Dergâh’ın tarihsel sürecinden sözedermisiniz söz buraya gelmişken?

Hacı Bektaş Veli’nin Hakka yürümesinin ardından Bacıyan-i Rum kadınlar örgütlemesinin (eski) başkanı ve eşi Kadıncık Ana adıyla tanınan Kutlu Melek (Fatma Nuriye) bir süre posta oturarak Hünkâr Dergâhı’nı yönettiği bilinir. Yine Aşık Paşaoğlu’ndan gelen bilgilere ve Abdal Musa Velayetnamesi’ne göre Kadıncık Ana emaneti, yani Dergâh yönetimini Abdal Musa Sultan’a devrettiğini biliyoruz. Abdal Musa’nın kendisine ardıl olarak Seyid Ali Sultan’ı gösterdiği üzerinde kanıtlar vardır. Kızıl Deli Sultan ile torunu, yani Mürsel Bali oğlu Balım Sultan (ö.1516-18) farklı konumlarda tarih sahnesinde yerlerini aldılar.

Osmanlı yönetimi 1502’den 1514’e kadar Kızılbaş Safevilerle kurulan ilişkilerden ve daha sonra, özellikle 1525 Baba Zünnun 1527-8 Kalender Şah (Çelebi) Osmanlı zulmüne karşı Kızılbaş başkaldırı hareketlerinin Dergâh çevresinde oluşan siyasal birlikten kaynaklanmış olduğundan, Dergâh’ı kapattı. Hacı Bektaş soyundan gelen Seyyid ailelerin önderleri öldürüldü, kalanları dağıtıldı. 1551’de ise Paşa unvanlı Sersem Ali Baba’yı (ö.1559) Dergâh’ın başına atadı ve kendisine bağlı yeni Babagân Bektaşi kolunu yarattı. Dergâh Hacı Bektaş evlatlarının elinden alındı. 25-26 yıl sonra bu olaylara karşı çok geniş bir protesto hareketi görüyoruz; Şah İsmail adıyla ortaya çıkan bir Alevi halk önderi, 50 bin kişinin başında Hacı Bektaş Dergâhı’nı ziyaret ederek, kurbanlar kesip kazan kaynatarak toplu Hac ziyaretinde bulunuyor. Olasıdır ki, dergâhı sahiplerine teslim ediyor. Bizce, Lala Mustafa Paşa tarafından 1578’de bastırılmış Düzmece Şah İsmail hareketinin bu bağlamda değerlendirmek gerekir.

17. yüzyıldan itibaren Osmanlı yönetimi, Hacı Bektaş Dergâhı’nı bağı-bahçesi, köyleri ve arazileriyle birlikte, aileden birinin başkanlığında bir çeşit ayrıcalıklı vakıf tımarı biçiminde kurumlaştırıp, tümüyle denetimi altına aldı. Bu kere ikili Dergâh postnişinliği sürdürürken fermanlarda Çelebi ailesinden olanlar da “El Şeyh... evlad-ı Hacı Bektaş-i Veli” sıfatıyla tanınıp Hacı Bektaş soyundan geldiklerini onaylanmış oluyordu. Artık Osmanlı çıkarları gereği, daha önce uydurduğu Hacı Bektaş Veli’nin çocuksuzluğu siyasetinden vazgeçmiş görünüyor. Yaratılan ılımlı (Babağan) Bektaşiliğe sokuşturulmuş Şeriat ögelerini kabula zorlanarak, yolu sürdürmeye yetkin dedelere verdiklere “İcazetname”lere “günde beş vakit namaz ve Ramazan’da teravih kıldırma” koşulları bile koydurulmuştu. Hacı Bektaş Seyyid Ocağı, soyun yaşaması yokolmaması adına “takiye”ye sığınarak 1826 yılına kadar bu ikilem içinde Hünkâr Dergâh’ının önderliğini sürdürmeye çalıştı.

Ancak Hünkâr Dergâhı’nda bu ikilem yüzünden ayrılıklar ve bozulmalar hızlanmıştı; hem Osmanlı’nın teşvik ve yardımlarıyla, hem de bu dönemdeki İran Safevi Şah’larının iki yüzlü siyasetiyle Seyyid Ocakları teker teker Dergâh’tan kopmaya ve bağımsız hareket etmeye başladılar, yol ve erkanlar denetimsiz kaldı. Osmanlı yönetimi, Nakıb-ül Eşraflık kurumunun Kerbela ve Necef kolları bol keseden Evlad-ı Resul şecereleri, Seyyidlik beratları dağıtması ve yenilemesini kolaylaştırdı. Seyyidlere tanınan ufak-tefek ayrıcalıklar Ocaklara bağlı aileleri cezbediyor ve bir yandan da şecere yeniletene talip içine öncelikle gitme Cem-cemaat yapma hakkı doğduğu için rekabet ve rüşvet alıp yürümüştür.

Osmanlı yönetimi korkunç baskı-zulüm ve düşmanca siyasetiyle birliği parçalama ve Seyyid Ocaklarını birbirini düşürmekle de yetinmedi. 1826’da yeniçeri kırımıyla bilinen olayda tüm Alevi-Bektaşi tekkelerini kapattı. Bu büyük kırımın arkasından Hacı Bektaş Veli Dergâh’ı yine Hacı Bektaş evlatlarının elinden alınıp, Nakşibendi’lere verilerek asıl hedef olan Sünnileştirmeğe gidilmiş. İdamla yargılanan son postnişin Seyyid Hamdullah Çelebi’nin (1767-1836), savunmasında gösterdiği yola bağlılık, ölümü hiçe sayan büyük cesaret ve dikduruş, istisnasız her Alevi-Bektaşi’ye örnek olmalıdır. O sadece kendisini değil, aynı zamanda inancımıza ilişkin engin bilgisiyle Alevi-Bektaşiliği savunmuştur. Belgelere dayanarak yayınlanan bu önemli savunma her Alevi canın başucu kitabı olacak değerdedir. [45] Es-seyyid Hamdullah Çelebi Evlad-ı Kutbu’l Arifin Sultan Hacı Bektaş Veli, yargılama sonunda verilen idam cezasını beklerken, İmparatorlukta çıkacak büyük kargaşadan çekinilmiş olmalı ki, Padişah II. Mahmut idamı kaldırmaya ikna edilmiş. Arkasından Postnişin Amasya’ya sürgün edilmiştir. Alevi-Bektaşi toplumu olaya seyirci kalmamış Anadolu’nun her köşesinden, Hacı Bektaş Dergâhı’nın Hacı Bektaş Veli evlatlarına geri verilmesi ve sürgünün de kaldırılmasını talebeden her biri yüzlerce imzalı mektuplar göndermişlerdir Dersaadet İstanbul’a. Bu eylem, olay gerçekleşinceye dek sürmüştür. Buna karşı Hacı Bektaş evlatlarını eleştiren ve Dergâh’ı yadsıyan Ocak Dede’lerinden bu duruma sevinenler, bu eylemlere yardımcı olmayanlar da  bulunuyor olmalıydı ki, kendisi Hasireti mahlasıyla yazdığı aşağıdaki dizelerde kırgınlığı ve kızgınlığını ilenerek çıkarmaktadır sanki:

Hünkâr Hacı Bektaş nesl-i Ali’den
İkrar almayanda iman mı vardır
....
Lanet olsun batıl yola gidene
Münafık ilmine amel edene
Hünkâr evladını inkar edene
Mahşer kapısında Rıdvan mı vardır
...
Hasireti’m ikrar iman Ali’ye
Sırr-ı settar Hacı Bektaş Veli’ye
Ona şek getiren Mervan kulu ya
Ehlibeyt’ten gayri deman mı vardı

Hacı Bektaş Veli’nin bilinen ve ona atfedilen yapıtlar hangileridir?

Kendisinin yazdığı ya da yazdırdığı yapıtlardan, bazıları kuşkulu Şatiyye’leri ve Fevaid (Yararlı sözler) dışında sadece tam olarak Sadeddin Molla'nın türkçeleştirdiği Makâlât (Sözler) elimizde bulunmaktadır. İçerikleri Şeriat ögeleriyle donatılmış ve hiçbir biçimde ilişkisi olmadığı kişilerin adları bulunan “Besmele’nin Şerhi ve (Farsça) Makâlât’ı Gaybiyye Kelimat-ı Ayniyye” (Gizli sözler, açık sözcükler) isimli kitaplar bütünüyle Hacı Bektaş Veli’ye ait olması olasılık dışıdır; yazıcı-müstensih tarafından Makâlât tahrif edilerek oluşturulmuş olduğunu düşünüyorum. Henüz inceleme fırsatı bulamadığım, Prof.Dr. Hüseyin Ercan’ın British Library’de bulup yayınladığı Hacı Bektaş Veli’nin Fatiha Suresi’nin Tefsiri elyazması, eğer gerçekten ona aitse mutlaka Sure’nin bâtıni yorumu olmalıdır.

 

Makâlât’a bir Şeriat kitabı olarak bakanlar var; içinde pek çok ayetlerin bulunuşu, Şeriat kapısında İslamın beş şartını yerine getirme zorunluğunun vurgulanmasına dayandırıyorlar bu görüşe Ne dersiniz?

Doğrudur Makâlât’ta 135 kadar ayet vardır, ama büyük çoğunluğu bâtıni anlamda açıklanmıştır. Ancak Makâlât’taki “Şeriat Kapısı ve On Makamı”na dayanarak, onu bir şeriat kitabı gibi değerlendirenler; ‘abidler’i, biçimsel ibadetlerle kulluk edenleri anlatan kısmın sonunda “(Pes (işte böyle) kibir ve haset (hainlik-kıskançlık) ve buhul (pintilik) ve adavet (düşmanlık) bunlarda hemandır (ancak bunlardadır)” diye yazılı olduğunu görmezlikten geliyorlar. Oysa insanları dört bölükte görmek isteyen Hacı Bektaş Veli, Şeriat zümresi olan abidler’in bu kötü yanlarından kurtulmaları için onlara on makam öneriyor. Bunlardan sadece ikincisi Sünni İslamın beş şartıyla ilişkilidir. Onları adam edecek olan ve madde madde sunduğu diğer dokuz makam için dahi “Kur’an’da bu kadar ayetlerle açık seçiktir (ayat-ı beyyinat) iman ehline” diyehatırlatıyor. Hacı Bektaş Veli bu bölümlerde Şeriat ehlinin eksikliklerini veriyor ve sadece dört beş şartı yerine getirmekle (Sünni) Müslüman da olunamayacağını gösteriyor. Hacı Bektaş’ın bağlı olduğu ve önderliğini yaptığı, “Marifet ve Hakikat makamlarının” ehli olan “arifler ve muhibler zümresidir”, yani bâtıni inançlılardır. Bu kesim için 8 Ağustos 1164 yılında Alamut’ta ilan edilen “Büyük Kıyamet (Yeniden diriliş)” ile şeriat dönemi bitmiştir.

Makâlât’ın da Hacı Bektaş’a ait olmadığı ve sonradan düzenlendiğini ileri sürenler var; buna ne dersiniz?

Makâlât’ın Hacı Bektaş Veli’ye ait olmadığını ileri sürenlerin kuşkularını ortadan kaldıracak, başlarda değindiğimiz çok yeni ve doğrulayıcı kanıtları da burada vermek istiyoruz. 14.yüzyılın sonunda yazılmış Sâdık Abdâl Divânı’nın 1742 tarihli nüshasında [46] Makâlât’ın tanım ve içeriğine ilişkin beyitlerde şunları okuyoruz: 

Onun (Hacı Bektaş’ın) ayin ve erkânı benzersiz nurdan delildir. Tanrıya kavuşmanın rehberi onun işareti olan Makâlât’tır.

Hem onun bilgelik giysisi baştan ayağa kudret sahibidir ve yokolmayan nuru (ışığı) açıkça cümleye yolgöstericidir.

(Makâlât’ta) Tanrının varlıklarla bir olduğu (ilâh-ı vâhid-i mevcud) dolaylı biçimde anlatılmıştır. Onu okuyan olgunlaşır, kemal ehli olur ve kendilerine yardım ulaşır.

Cümle kelimeleri öyle güçlüdür ki, her birinde bin hikmet (bilgelik) vardır. Onun (Hacı Bektaş’ın) en kutsal sözleri Makâlât-ı Şerif’tedir.

Onun erkân olarak buyurduğu ilkeler aynısıyla Hakk’ın sözleridir. O erkânı yürütmede becerikli olanlar bil ki, şerefli ve yücedir.

Bize Pir’imizin o Makâlât’ı yeter; bu âlem aynasında hicap etmeden salına salına gezebilmemiz için. [47]

Ayrıca 16.yüzyılda yaşamış olan büyük Alevi-Bektaşi ozanı Virânî Baba’nın İlm-i Cavidan adlı eserinde şu alıntıya rastlıyoruz: “Makâlât-ı Hacı Bektaş Veli’de buyurulur: ‘Yel esmese dâneler samandan ayrılmaz”

 Makâlât’ın bir şeriat kitabı olmadığı ve olamıyacağını anlattınız. Şimdi Kızıl Deli Sultan’ın dervişi Sadık Abdal’ın Hacı Bektaş ve Dergâh’ıını anlatan beyitlerini açıklamaya ne dersiniz? Görelim bu 15.yy. başlarında yaşamış Bektaşi derviş ozanı, Hacı Bektaş’ı ve Dergâh’ını nasıl tanımlıyor?

Bakınız, 14.yüzyılın son yıllarından “Cihânda ism-i pâki Hacı Bektaş-i Velî meşhûr” (İsmi temiz Hacı Bektaş Veli Dünyaca tanınmıştır) diye haykıran Sadık Abdal, Hünkâr’ı  nasıl anlatıyor ve onu nasıl niteliyor dizelerinde?

Ki o sultanın adı Hacı Bektaş’tır.Bektaş ne demektir? Bil onu, uzak kalma.“Birlikte olmak, bir olmak” demektir.Hem “(benzeri) olmayan Tanrılığı” bildirir.

Onun erkân olarak buyurduğu ilkeler aynısıyla Hakk’ın sözleridir. O erkânı yürütmede becerikli olanlar bil ki, şerefli ve yücedir.

Hacı Bektaş Veli’nin Ali’nin sırrı olduğunu biliniz. Ki iki âlemde istenilen ve cümleye karşılık (ses) veren O’ydu.

İki cihanın talebettiği ya da iki cihanda istenilen Hacı Bektaş Veli’dir. Ezelden ebede kadar ona son olmaz ve olmayacaktır.

Alemin bütün istediği O, baştan ayağa nur idi. Sığınacak yerimiz de O’dur ve O’ndan   yardım bekleriz

 

Sulucakarahöyük’te yapılan üretime dönük çalışmalar, bölgenin koşullarına uygun yeni uygulamalar Dergâh’ın ekonomik düzeyini yükseltirken, inançsal, eğitimsel ve kültürel etkinlikleri de o derece artırıyordu. Aynı zamanda Kâbe düzeyinde görülen inançsal Hac yeri konumuna getirilmiştir. Sâdık Abdâl bunu açıkça vurgulamakta ve bir beyitinde ise Kâbe’yi de aşırtıp “arş-ı a’lâ sidre-i âli makâmı” yani ‘Tanrının oturduğu makam’ olarak görmektedir:

Hakikati araştırma yeri olan (Hacı Bektaş) hânkâhı-dergâhı çok yüce Ka’be olarak onurlandı. Oradan ışık saçan onun yolunu Nuh’un gemisi olarak anlamalısın; bu yol asla yıkılmayacaktır.

Onun ulu dergâhı hem yüce Kâbe’dir. Hem de gökte imar edilmiş, yasaksız ve vazgeçilmez kutsal evi (temsil eder).

Tanrısal sırla olgunlaşmış olan sâdıklara, (Hacı Bektaş) Veli dergâhı, en yüce makam olan arş-ı a’lâ, yani tanrının oturduğu makamdır. [48]

15.yüzyılı başlarında Sadık Abdal Hacı bektaş’ın bütün dillerde tanınmışlığını ve kendisinin âlemlerin kutbu, cihanı yöneten eşsiz-benzersiz Şah olduğunu vurguladıktan sonra, “Dünyadaki cansız ve zayıf gönülleri canlı kılmak için, O Şah cömertlik edip, sayısız zaviyeler oluşturdu (Cihânda nâtuvân mürde-i dilânı kılmaga zinde/Keremden eyledi ol Şâh adedsiz zâviye peyda”diyor.

İrene Melikof dahil olmak üzere Türk-İslam sentezci tarih araşırmacıları ve onları referans gösteren yazarların ileri sürdüğü, büyük kabul gören “Hacı Bektaş Veli kendi zamanında tanınmamış, daha sonraki yüzyıllarda adı duyulmaya başlanmıştır” varsayımı kesinlikle yanlıştır. Hacı Bektaş Veli yaşadığı dönem içinde dahi “bütün dillerde Şah ve Sultan” olarak tanınmış adına çok sayıda zaviyeler kurulmuş bulunuyordu.

Son söyleyeceklerinizi alalım, ne dersiniz?

Son sözleri Hünkâr Hacı Bektaş’a bırakalım, o söylesin:

“Emeğiyle, çalışmadan geçinenler bizden değildir. Yolumuz bilim-irfan ve insan sevgisi yoludur. Yolumuzun aslı edeptir; ele, dile ve bele sahibolmaktır. Gözü ileride gönlü geride olan (bu) yola giremez. Ve insanoğlu için en önemli ibadet doğruluk ve insan sevgisidir!” (12 Mayıs 2016, Barış TV)

12.Alevilik inanç sistemi, İslam öncesi ve İslam Dışı Kaynaklarına İlişkin Bir Söyleşi

Sorular: Ahmet Koçak (Serçeşme Dergisi Yayın Yönetmeni)

Yanıtlar: İsmail Kaygusuz

  1. Koçak: 90’lı yılların sonlarından itibaren Alevilik inancı üzerinde spekülatif tanımlamalar ve antik çağlardan bazı örneklemelerle bu inancın İslam diniyle ilişkisinin olmadığı konusunda düşünceler ileri sürüldü. Hatta bağımsız bir din gibi görenler var. Ama siz Aleviliği Heterodoks İslam olarak görüyor ve Bâtınilik bağlamında İslamın nesnelliğe dönük yüzü olarak değerlendiriyorsunuz. Bunu açar mısınız? Ayrıca Hetedoksluğun dinlerde ve özellikle İslam’da ortaya çıkışı nasıl olmuştur?

İ. Kaygusuz: Bütün dinlerde ‘değismez düşünce-inanç’ anlamına gelen Ortodoksluğun karşısında, mutlaka Heterodoksluğun (aykırı, farklı düşünce-inanç) yükseldiğini görürüz. Bu bağlamda 650’lerden başlayarak yükselen Alevilik, çeşitli akım ve siyaset adlarıyla, tüm Orta Doğu, Orta ve uzak Asya’yı içine alan çok geniş coğrafyada çağlar boyu varlığını sürdürerek Anadolu’da en geniş durağını bulmuştur. Ortodoks islamlığı Sünnilik-Şiilik heterodoks islamlığı ise bugün Alevilik temsil etmektedir.  Hemen belirtelim ki, inanç (inanma/iman), din demek değildir; dinin içinde inanç vardır, ama inancın içinde her zaman din yoktur. Dine inanmak kadar felsefeye, bilime, sanata da inanmak bağlanmak vardır. Dikkat edilirse din ve iman kavramları hep ayrı kullanılır. Alevilik de başlıbaşına, yani bağımsız bir din değil, dinsel inanç yanıyla birlikte sosyal, felsefi ahlaksal inanç sistemidir; kişisel ve toplumsal yaşama biçim ve düzen veren kurallara (edeb-erkana) sahiptir. Aleviliği bir “kültürdür, kültürel anlayıştır” diye tanımlamak –ki bu Diyanet İşleri başkanlığının tanımdıdır- da doğru olamaz. Çünkü “kültür” sözcüğü gerçekte sosyoloji ve sosyal bilimler sınırları içerisindeki din, inanç, mezhep dahil pek çok sanatsal, felsefi ahlaksal vb. birçok kavramları içinde barındırır.

Dinlerde aykırı inançların, yani Heterodoksluğun ortaya çıkışına gelince, bazı diyalektik saptamalar gerekiyor. Şöyle ki; Din ve dinsel inançlar ilk ortaya çıktıklarında, içinden çıktığı toplumun dinine, inançlarına ve sosyo/politik düzenine karşı tümüyle aykırı ve devrimci niteliktedir. Öznel ve nesnel koşulların oluşturulup tam olgunlaştığında, yıktığı inanç ve düzenin yerine kendininkini koyar. Ancak iktidar olduğunda, eski düzenin tüm kurumlarını tam anlamıyla ortadan kaldıramadığından tutunmak için kısa bir süre sonra çeşitli sosyal katmanlar ve sınıfların çıkar gruplarıyla uzlaşmaya girişir. Bu girişimlerin başlamasıyla eski aykırı ve devrimci gerçekliğini yitirip ortodokslaşma sürecine girmiştir.

İlk halifeler döneminde İslam dini, özellikle üçüncü Halife Osman (644-656) zamanında, Peygamberin yıktığı düzenden kalan, yani ortadan kaldırılamamış olan çıkar gruplarının aracı olmaya başladı. 661 yılında Emevi hanedan devletinin kurulmasıyla birlikte egemen yönetimin çıkarlarına uygun biçimde bir Ortodoks İslam yaratılarak katı değişmez dogmalar geliştirilip tam anlamıyla baskı aracı durumuna yükseltildi.

  1. Koçak: Yani bu nedenler mi sizin aykırı ya da farklı inanç dediğiniz heterodoksizm ortaya çıkıyor?

İ. Kaygusuz: Evet doğrudur. Hiç kuşkusuz, çeşitli biçimlerde uygulamaya sokulan her düşünce ve inancın, kendi karşıt gerçekliğini, aykırı gerçeğini yaratmış olması kaçınılmazdır. Bu diyalektik bir oluşumdur. Bu bağlamda İslam heterodoksizmi, yani egemen ortodoksizme karşıt olarak, din kurucusu Peygamberin yakınları Ali ve Ehlibeyt'in yüceltilmesiyle ortaya çıkıp, çeşitli dinsel ve felsefi inançlardan alınan ögelerle zenginleştirilip, kendi aykırı bâtıni gerçek (lik)lerini yarattı. Yönetimler de çıkarlarına uygun biçimde dogmalaştırdıkları İslam adına, aykırı inançsal gerçeklere bağlı olanları dinsizlik kâfirlikle suçlayıp kırımlardan geçirdiler.

Hristiyanlık da Roma paganizmine, yönetimlerin zulüm ve baskılarına karşı aykırı inanç ve toplumsal gerçeklikleriyle ortaya çıkmış; ama Roma imparatorluğunun bilim, felsefe ve siyasal erkinin yüksekliği ve güçlülüğü, onun devletin egemen dini olmasını yaklaşık 400 yıl geciktirmiştir. Tarih boyu Ortodoks İslam ile Ortodoks Hrisiyanlık sürekli birbirlerine düşman, karşılıklı birbirlerinin inançlarını yadsıyan ve "dinsiz-kâfirler" olarak niteleyen konumdaydılar. Ancak ikisi de yönetimlerin dinleri olduğundan, egemenlik alanlarını koruma, sağlama alma çıkarlarıyla doğrudan ilişkiliydi. Yönetimler, karşılıklı birbirini tanıma, anlaşma ve uzlaşma dönemlerinde bile halkları, yani teb'alarını sürekli birbirine düşman tutmaya büyük özen göstermişlerdir. Buna karşılık heterodoks inançlar, daha çok kırsal halk yığınlarına özgü olduğundan ortak yanları çoktu. Öyle ki, bir Alevi-Bektaşi dervişiyle, yoksul bir manastır keşişinin yaşam görüşünü ve biçimini birbirinden ayırmak güçtür.

  1. Koçak: Şuhalde size göre Alevilik?

İ. Kaygusuz: İlle de tanım istiyorsanız; bizce Alevilik, felsefi anlamda “heterodoks İslam” tanımı saklı kalmak kaydıyla, İslamın bâtınilik bağlamında nesnelliğe dönük yüzüdür. İslamın içinden çıkıp dışa taşmıştır. İlk üç halifeyle başlayarak, Peygamber ailesi ve Ali düşmanlığı çerçevesinde Emevi ve Abbasi yönetimlerinin çıkarları doğrultusunda geliştirilen İslamın dogmatik, değişmez kuralları ve biçimselliğini kırarak, kendi nesnel kurallarını yaratacak olan özgür düsünceye taşınmış; yeşerdiği, filizlendiği toprakların kültür, inanç ve felsefelerini özümseyen Alevilik, yaşanmakta olan syncretic /bağdaştırmacı sentezine ulaşmıştır. Bu yüzden, İslamın metafizik değerlerinin mantığı içinde dahi akılcı olmayan bir aymazlığı yaşamayı sürdüren Sünniliğin, Alevilikle aykırılığı, çeliskisi hep sürecektir.

Alevilik, tarihsel olarak İslamın dinsel çerçevesinde Ali’nin adına bağlı olarak yükseldi. Ama daha başlangıç sürecinden itibaren İslam dışı bazı inanç, felsefe ve dinlerin toplumsal, moral ve tanrı anlayışlarından ögeler alması ve bu özelliğini kesintisiz sürdürmüş olması nedeniyle, bir kısım yazar ve araştırmacılar tarafından Aleviliğin İslam dışında bir inanç sistemi gibi algılanması gerektiği ileri sürülmektedir.

  1. Koçak: O zaman, “Alevilik İslamın Dışındadır” ve “Alevilik İslamdan önce de vardı” denilebilir mi?

İ. Kaygusuz: Hayır. Hiçbir tarihsel temeli olmayan bu savı tamamıyla reddederken, artık bu tartışmalalara da bir nokta koymak gerektiği kanısındayız. “Aleviliğin Doğuşu” üzerinde yaptığımız çalışma da ortadadır.

Bu iddiayi sürdürenlerin İslam tarihini çok iyi incelemedikleri ya da belli bir amaç doğrultusunda hareket ettikleri kanısındayız. 13 yıllık Mekke dönemindeki çok küçük bir İslam topluluğunun büyük baskı altında verdiği mücadele üzerinde durmasak da Muhammed Peygamberin, on yıl gibi çok kısa bir zamanda (622-632) Medine’de andlaşma, uzlaşma ve ortak savunmayla, “Tanrının ve onun elçisi huzurunda, kitap sahibi diğer din mensupları da dahil bütün inananlar eşittir. Kimse kimseden üstün değildir” diyen tanrısal demokrasi (Theo-democracy) ilkeleri temelinde kurduğu Kabileler Federasyonu bir devlet olma aşamasına ulaşmıştır.

  1. Koçak: Medine dönemine, Hicret’in ilk yıllarına kadar gitmek gerekiyor galiba?

İ. Kaygusuz: Kuşkun olmasın. Hicret’in ilk yıllarında hazırlanıp kabile başkanları tarafından onaylanmış “Medine Vesikasi” ya da “Medine Federasyonu Anayasası”nın getirdiği “Kardeşlik Sözleşmesi”nin o ana kadar Arap Yarımadası’nda görülmemiş ve yaşanmamış kurallarıyla eşitlik eğilimli bir toplum yaratılmıştı ve sosyal düzen kökünden değişime uğruyordu. İlk Mekke’de kurulmuş ve tarihsel olarak 616’da tamamlanmış Kırklar Meclisi düzenine Medine’de eklenmiş olan “Kardeşlik Sözleşmesi” değişimi öylesine hızlandırmıştı ki, ortak kazanıp ortaklaşa yemeyi ve herşeyi paylaşmayı ve hatta kardeşleşenler arası veraseti (Kurân Sure: 8, Ayet: 72) bile getiriyordu. Bu kurala uyularak, daha ilk aşamada Hattap oğlu Ömer dahil Muhacir (Mekkeli Göçmenler) ve Ensar’dan (yerli Medineliler) kişi kardeşleşmişti. [49] Alevilik toplu tapınması Cem’in en önemli kurumlarından olan Musahipliğin temeli burada atılmıştı. Demek ki Mekke ve Muhammed dönemi Medine İslamlığını farklı kategoriye sokmak ve iyi incelemek gerekiyor.

  1. Koçak: Demekki Muhammed peygamberin Hakk’a yürümesiyle olanlar oldu?

Öyle de denilebilir. Muhammed’in dünyadan göçmesini izleyen daha ilk on yıll içinde, Kırklar Meclisli ve yol ve inanç kardeşliği kuruluşlu Muhammed dönemi İslamlığın getirdiği düzenin toplumsal eşitlik kurallarından eser kalmadı. İslam dini, bezirganların, büyük toprak sahipleri ve fetihçi asker oligarşisinin eline geçmiş ve kuralları onlar koymaya başlamıştı. Peygamberin damadı ve Medine’de bu sözleşmenin uygulanması sırasında kardeşleştiği (müsahip tuttuğu) amcası oğlu  Ali, çevresindeki bir avuç şiasıyla/yandaşıyla barırşçıl siyaset yöntemi uygulayarak eski düzeni geri getirmek için boşuna çaba harcadı.

  1. Koçak: Ya Ali Halife seeçildkten sonra?

İ. Kaygusuz: Ali seçimle halife olmadı ki? Ondan öncekiler, Muhammed dinini güçleri azaldığından benimsemiş gibi görünen, gerçekte onun mensubu olduğu Haşimilerin rakibi kabilelelerin başkanlarının desteğiyle halife olmuşlar ve Mekke halkını da korkutarak biyat ettirmişlerdi. Ali ise Muhammed’in ölümünden tam yirmi dört yıl sonra Abdullah ibn Saba, Ali adına halkı ayaklandırarak Küfe, Basra ve özellikle Mısır’dan getirdiği isyancı halk güçleriyle Halife Osman’ı alaşaği etti. Ama artık iş isten geçmişti. Çünkü çeyrek yüzyıl içerisinde oluşan yeni sınıflar öylesine güçlenmislerdi ki, iktidara getirilmiş olan Ali’nin onları ortadan kaldırması olanaksızdı.[50]

Başlangıçtan itibaren bütün Alevi siyasetleri ve başkaldırıları Ali’nin ve onun soyundan gelenlerin adına yapılmıştır. Ve Muhammed dönemi Mekke ve Medine İslamlığındaki Tanrısal Demokrasi simgeleşmiş olduğundan hep ona özlem duyulmuş. O düzen örnek gösterilmiş ve o düzenin geliştirilerek uygulanması istenmiştir. Eşitlikçi, adaletçi ve kardeşçe paylaşımcı kurumlarıyla, hiçbir ayırım yapmaksızın insanları bir gören inanç ve ahlak anlayışıyla Aleviliğin işte bu dönem Mekke ve Medine İslamlığıyla bir ilgisi yoktur diyebilir misiniz? Devletleşen, daha doğrusu iktidarı ellerine geçirmiş olanların sultasına alınmış olan İslamlık, az önce sözünü ettiğimiz sınıfların çıkarlarına hizmete başlamış ve bu sınıflarla birlikte Emevi ve Abbasi hanedanlarının halklar üzerinde zulüm ve baskı aracı olmuştur. Aleviliğin bu Ortodoks İslamla, yani onların yarattığı Sünnilikle hiçbir ilintisi yoktur; ancak bu bağlamda, yani Sünni İslamın dışında olduğu söylenebilir.

  1. Koçak: Ya, “Alevilik İslam’dan ya da Ali’den önce de vardı” iddiasına diyecekleriniz?

İ. Kaygusuz: Alevilikteki birçok inanç ögeleri, örneğin insanbiçimli/Adam sıfatlı (Anthropo-morphism) tanrı anlayışı, tanrıyla birleşme-tanrılaşma (Theosis), ruhun bir bedenden diğerine geçmesi vb. inançlar İslam’dan çok çok önce de vardı; bunların kökeni İ.Ö. 3 binlerdeki Mısır dinlerine iner. Velilik kültü, yani evliyaya (tanrı dostları) tanrısallık verme, Üçler ve Beşler kümesi (Trinity ve Pendatism) ve nurdan kutsal varlıklar inancı da (yani Alevilikteki Hakk-Muhammed-Ali üçlemi ve Ehlibeyt Beşlisi ve bunların tanrısal nurdan ve onun parçaları olduğu biçiminde benzerlik gösteren inanç ögeleri) İslam öncesi din ve inançlarda da (Hermetism’de/Saben’lerde) mevcuttu. Bu ögeler Alevilikte bütünleşip bir çeşit sentez oluşturmuş ve kaynağına yabancılaşmıştır.

Ancak basit ve çarpıtılmış bir mantıkla, yani tek tek inanç ögelerini ele alıp onlar tek başına Alevilikmiş gibi algılanınca, Aleviliğin islamdan önce, başka bir deyimle Ali’den önce de var olduğu ileri sürülebilir. Nevarki Alevilik syncretismi, yani İslam içinde bu çok çesitli önceki inanç ve felsefi ögelerden oluşturulmuş birleştirici-bağdaştırıcı sentez, İslamdan önce değildir ve olamaz. Bundan dolayı Aleviliğin, kendisini oluşturan inanç ögeleri bağlamında, yani bu ögelerin kaynaklarının tanınması-bilinmesi bakımından, bunlardan bazılarının İslam önceliği üzerinde kısaca durmakta yarar bulunmaktadır.

İnsan biçimli Tanrı ve Tanrının insanda görünüm alanına çıkması(zuhuru), insanın tanrılaşması konusunu “Görmediğim Tanrıya Tapmam” [51]” adlı kitabımızda “Enelhak, Tanrılaşma (Theosis), Madde(Doğa)-Tanrı Birliği” başlığı altında genişçe incelemiş bulunuyoruz. Onun için burada ayrıntılara girmek istemiyoruz. Ancak bazı araştırmacılar sadece kendi yazdıklarını ve kendisi gibi düşünenlerinkini okudukları için bunları ya hiç okumadı ya da -çoğunlukla yapıldığı gibi- görmezlikten gelerek tartışma gereği duymadılar. Okuyanlardan Sünni yazarlar Ortodoks çerçeve içinde yorumlayıp yazilanlarakarşı çıktı; bazı Alevi yazarlar ise kitaptan yaptıkları alıntıları saptırmacı yorumlarla, Aleviliği İslamdan çok önce başlattılar.

  1. Koçak: Sizin İslam dışı kaynaklar olarak sunduğunuz bu sayılanlar dışında hangi örneklerden yararlandılar İslam dışıcı ve İslam öncesiciler?

İ. Kaygusuz: Örneğin, Alevilikteki ‘dondan dona geçmek, don değistirmek, yani Ali’nin Hacı Bektaş, Şah İsmail vb. çağın kurtarıcıları ya da evliya donuna girdiğine inanış; ruhun bir başka bedene geçisi, dönem dönem kutsal ruhun baska bir bedende yeniden doğuşu’ anlamına gelen reencarnation (reynkarnasyon) inancının yansımasısır. Hindu dini ve onun Vedantik kutsal kitaplarının (Veda-Bhagavata Gita) belirlediği inanç felsefesinde reencarnation temel ilkedir. Geniş dünya çağlari içerisinde yugas adı verilen ruhlar tek tek bir bedenden diğerine geçer; herşey yaratılır, yokolur ve sonra yeniden yaratılış gerçekleşir. Yaşamın bir devri daim süreci olduğu düşüncesi onların dünya görüşünü her düzeyde etkiler. Her çağın bir Nebisi bir de Velisi-İmamı vardır. İçinde bulunduğumuz yedincisi, Nübüvvet(Nebilik) çağı bitmiş Ali ile birlikte Velâyet(Velilik) çağıdır.

ALEVİLİK, HİNDUİZM VE BUDİZM

  1. Koçak: Gerek “Aleviliğin Doğuşu” gerekse “Hasan Sabbah veAlamut” kitabınızde başka birçok örnekler veriyorsunuz.

İ. Kaygusuz: Doğru.O zaman Hinduizme davam edelim: Hind kıtasında Aleviliğin yayılması konusunda bir farklı örnek verelim: İsmaili Aleviliğinin Hind kıtasındaki büyük Dai’si Pir Sadruddin’in (ö. 1362) bu inanç sistemini bölgede yayarken Hinduizm’in çok önemli bazı ögelerini nasıl sinkretik (syncretic) birleşimle içselleştirdiği çok iyi bilinmektedir. Örneğin İmam Ali’nin Hindu tanrısı Vişnu’dan başkası olmadığı ve onun donunda yeniden dünyaya geldiği inanca sokuldu.

Ali Ahmad Brohi “History on Tombstones” [52]  kitabında,

“İsmaili inancının çekiciliği, eski toplumsal düzenden herhangibir kopmaya neden olmaksızın, önceki yerel inançları ve adetleri sürdürme özgürlüğü tanımasıydı” diye yazıyor.

Pir Sadruddin, Hinduizm ve İslam’dan benzer ögeleri ayıklayıp ortaya çıkararak tebliğ etti. O ayrıca kendi felsefi düşünceleri içinde başka benzerlikler buldu; bâtıni görüşler üzerine çok büyük değerler ekledi ve dışsal (zahiri) şekilciliği (formalism) bir kenara koydu. Bu nedenle Sayyid Athar Abbas Rizvi History of Sufism in India” da, [53] “kendi bâtıni sistemlerini, inançlarına döndürdüklerine uyacak biçime sokmakta tereddüt etmeyecek kadar gayretli ve coşkulu kişiler olduğunu” yazıyor.

Böylece bu aşamada, müritlere Das Avatara kuramı altında, sert olmayan İslami özde birleştirilen incelmiş öğretileri uygulamalı öğrenmeyi gösterdi. İslam dinine girmiş müritlere, Vishnu’nun, salmal deep’te (Arabistan’da) Naklank (Ali) -ki o zaman Irak Khand’a (İran) oturan Şri Salam Şah, yani İmam İslam Şah donunda yaşıyordu- olarak onuncu kez dünyaya gelişi-yeniden doğuşu olduğu tebliğ edildi. Pir Sadruddin bu yöntemle, Tanrısal açınım-mazhar (Divine Epiphany) üzerine Bâtıni Şii İmamlık öğretisini Hindu iskeleti içinde yeniden formüle etti. İmamlık doktrini bu şekilde, kuzey Hindistan’da Hinduizmin egemen bir akımı olan Vaishnavita fikirleri çerçevesi içinde davayla bağdaştırıldı, uyum sağlandı. Özet olarak, yeni din değiştirenler, kendi eski inançlarının tamamını Sat panth’da (tarık-i mustakim/doğru yolda) gördüler ve bu yönlendirme sırasında onlar da kendi gelenekleri içinde Peygamber Muhammed ve İmam Ali uyumunu buldular. Ancak doğrusu şudur ki, daha özlü biçimde Das Avatara kuramını ilk ortaya koyan babası Pir Şems olmuş, fakat Pir Sadruddin “Das Avatara” adını taşıyan kendi küçük risalesiyle onu özenli bir biçimde geliştirmişti. [54]

  1. Koçak: Ya Budizm ve diğerlerinden?

İ. Kaygusuz: Gautama Buddha (i.Ö.563-483) öğretisinde, yani Budizm’de, Hindu dininde olduğu gibi ‘ölümsüzlük ruhu (Atman)’ yoktur. Onun için Budistler reynkarnasyon inancını tam anlamıyla ‘yeniden doğuş’ olarak anlarlar. Gauthama Buddha, ‘Tibetlilerin Ölüm ve Yaşam Kitabı’nda söyle demektedir:

“Çeşitli dünya çağları içerisinde bir, iki, üç kere, elli kere, yüz kere… yüzbin kere yeniden doğuşlarla içlerinden geçmiş olduğum çok çok (önceki) varlıkları (varoluşları) yeniden anımsadım.”

Reincarnation(Reynkarnasyon), Hindu-Brahmanizm, Firavunlar dönemi Mısır dinleri, Yunan ve Roma çok tanrıcılığı (Polytheism), Budizm, Taoism, Zoroastrianism (Zerdüştlük), Sikhism, Gnostism(marifetçilik), Şamanizm gibi pek çok dünya din ve inançlarına temel olan bir öğretidir. Mısır tanrısı Toth- Hermes Trimegistos ve Magnus Zoroaster inanç ve felsefeleri Platon ve Pythagoras gibi Yunan filozofları aracılığıyla Orfeus inancı olarak Yunan mitolojisine geçiyor. Bu inançta ruh, günah işlemiş bir vücuda giriyor. Orada ceza çekiyor. Görülmeyen dünyada cezasını çektikten sonra yeni bir vücuda giriyor. Bu devirdaim/dönüşüm süreci Hindu Samsara’sına (tekerlek) benziyor. Yunan filozofu Pythagoras’da reykarnasyon/yeniden doğuş inancının temeli, canlılar arasında başıboş dolaşan ruhların istediği gibi bir hayvan ya da bir baska insan vücuduna giren, durmadan yer değiştiren ve hiç ölmeyen ruhların göçetmesidir. [55]

Ali’nin ya da kutsal ruhun (ruh-ül kuds) çağlar içinde dönem dönem bir velide, önderde-kurtarıcıda ortaya çıktığına inanılması ve bunun yaygınlaştırılması, Sabailikten başlıyarak Kızılbaşlığa kadar Aleviliğin bütün ihtilalci siyasetlerinde kullanılmıs ve kitleleri herekete geçiren, ölümü hiçe saydıran leitmotif olmuştur. Alevilikte reincarnation’un Devridaim, yani dönüsüm özelliği ise en yüce ruh olarak Tanrıyı göksel sarayından aşağı indirip, zuhur ettiği bütün varlıklardan sağarak, insanda sıfat kazandırmaktır. Bu da yeni bir oluşumla ortaya çıkan ve yokolmayan bir süreklilik içinde maddenin dönüşümüyle eşdeğerdir. Alevi-Bektaşi ozanları yarattiklari ‘Devriye’ türü şiirlerinde bunu fazlasıyla işlemişlerdir. [56]

Şu gerçeğii unutmamak gerektir: Özellikle Aleviliğin başlangıç sürecinde, Proto Alevilik (Ön Alevilik) diye adlandırdığımız, yaklaşık yüzelli-iki yüzyıllık dönem içindeki Alevilik inanç ve siyaset akımlarının hepsi de İslamdışı ögeleri alırken, onları Kur’an’dan bazı ayetlere ve Peygamber’in çok yakın dostları ve Ehlibeyt İmamları aracılığıyla gelen hadislere bağlamışlar. Ayetlerin ve hadislerin ésotérique (içsel, bâtıni) yorumlarıyla, yani tevil ile bunu yapmışlar. Muhammed ve Ali’nin tanrısallığı ve Ehlibeyt soyundan gelenlerin tanrısal öz taşıdıklarından tutunuz, her insanın nefsini ıslah yoluyla insan-i kamilliğe ulaştıktan sonra tanrıyla bütünleşeceği, ‘Enelhak= Ego sum deus=Ben tanrıyım’ diyebileceğine kadar hepsini Kuran ayetleriyle açıklamışlardır.

ALEVİLİK VE MAZDEKİZM

  1. Koçak: “Aleviliğin Doğuşu” kitabında oldukça geniş anlattığınız Mazdekizm’den Aleviliğin nasıl kaynaklandığından kısaca sözer midiniz?

İran ve Azerbaycan'da Alevi toplulukların yükselttiği ihtilalci inanç ve düşüncelerin kaynağı hiç kuşkusuz Mazdekizm, yani Mazdek inancıydı. Evet, “İslam İmparatorlukları Tarihinde İktidar Mücadeleleri ve Aleviliğin Doğuşu” [57] kitabımızda genişçe incelediğimiz gibi, Sasaniler döneminde İran’da “Neşeli Din” anlamına gelen Khurramdin denirdi. Arapça ise Khurramiya. 6.yüzyılın ilk yarısında İran’da ortaya çıkmış olan Mazdekizm üç aşamalıdır.

1957’lerde Mazdek adlı kitabında Klima, Sasani tarihi ve Orta Doğu dinleri kapsamı içerisinde incelediği Mazdekizmi, din ve inanç örtüsü altında sosyal bir hareket olarak açıklamıştır. O, Mazdek’i bir sosyal reformcu militan, Sasani kralı Kawa’yı (488-531) da bu hareketi kendi yönetimsel çıkarına çevirmeye çalışan enerjik ve muktedir bir siyasetçi olarak değerlendiriyor. Bandad oğlu Mazdek’in özel yaşamı hakkında fazla bilgi yoktur.

Mazdekizm inancının daha çok toplumsal, ekonomik ve teolojik yönleri Sünni heresiyograflar tarafından kendi anlayışlarına uygun parça bilgiler halinde günümüze gelmiştir. Bu bilgilerin İbn al-Mukaffa (ö.760) tarafından Arapçaya çevrilmiş olan Khwday-namag (Mazdak-namag=Mazdekname) adlı yapıttan kaynaklandıkları anlaşılıyor. Hem heterodoks İslam’ın oluşmasında ögesel katkılarını, hem de İrandaki inanç örtüsü altındaki toplumsal muhalefet ve başkaldırı hareketlerini daha iyi anlamak bakımından Mazdekizmi kısa da olsa tanıtmakta yarar görüyoruz.

Mazdekizm, kimi araştırmacılara göre kökeni İ.Ö.6-7.yy’a inen Zerdüşt dininin, kimilerine göre ise 3.yy’da Mardin çevresinde ortaya çıkan Mani dininin heterodoks, yani aykırı inancıdır. Kısacası Mazdekizm, her ikisinden de ögeleri alarak oluşmuş; toplumsal, siyasal ve ekonomik içerikli kuramsal bir inanç sistemidir.

Ta’alibi’de şu tanımlamayı görüyoruz:

 “Mazdek diyordu ki: ‘Tanrı topraktan yiyeceği ve tüm gereksinimleri, halk onları aralarında eşit bölüşsün diye yaratmıştır. Hiçbir kimse diğerinin payından fazlasını alamaz. İnsanlar biribirlerine karşı yanlış davranmış ve biri diğeri üzerinde egemenlik kurmuş. Kuvvetli zayıfı ezmiş; hem malını hem de yaşama hakkını elinden almış…Herkesin varlık bakımından eşit olması için, kesinlikle birinin ortaya çıkıp zenginden alarak fakire vermesi gerekiyor. Herkim olursa olsun, kimsenin bir başkasından daha fazla varlık, mal-mülk ve kadına sahip olmaya hakkı yoktur…”

  1. Koçak: Bunlar komünizmin toplumsal ve ekonomik ilkeleriyle bire bir örtüşüyor.

İ. Kaygusuz: Çok doğru; zaten Madekizmi inceleyen yazarlar Mazdek komünizmi kavramını sıkça kullanırlar. Mazdekizm’in toplumsal, siyasal ve ekonomik kuramlar geliştirerek oluşturduğu yaşam biçimi ve felsefesiyle, içinden çıkmış olduğu egemen devlet dini Zardüşt-Mazda inançlarına aykırı olması yüzünden, tıpkı Alevilik gibi büyük baskıya uğramıştır. Sasani yönetimindeki İran’da bulunan çok sayıda Kutsal Ateş (Zerdüşt) tapınaklarını ve tapınaklara ait geniş arazileri kullanan Rahipler sınıfı, hem toprak sahipleri dikhanlar, hem de İran sarayı üzerinde etkiliydiler. Mazdek’in inançsal öğretisinin “insan eşitliğini, toprağın ve gelirinin ortaklaşa kullanılması, varlığın bölüşülmesi” gibi komünistik bölüşümcü ilkeleri dayatması, elbetteki bu kesimlerin çıkarlarına aykırıydı. Zerdüşt rahipleri Mazdekler’e “Zındık” diyorlardı. Daha sonra Abbasi Sünni uleması ve hatta Osmanlı Şeyhülislamları dahi aynı deyimi Alevi-Bâtıniler için kullanacaktır.

Fidevsi, bu inancın ahlak felsefesi üzerinde daha ileri birkaç ayrıntı vermektedir: “İnsanlar, gıpta, azap, öç, yoksulluk, hırs gibi beş şeytan tarafından doğruluktan uzaklaştırılır. Bunları yenmek ve iyi bir inanç yolunda yürümek için zenginlik ortak ve kadın-erkek eşit haklara sahip olmalı...” Bu kısa ayrıntılarda sözkonusu olan, Mazdek kozmolojisinde Zerdüşt ve Mani dinlerinde olduğu gibi bazı kötü ahlak alışkanlıklarını, karanlığın şeytanları olarak kişileştirilmesidir. [58]

  1. Koçak: Mazdekizm’in tanrı inancı ve metafizik anlayışını belirleyen ilkelerini biraz daha açar mısın?

İ. Kaygusuz: Mazdek inancında iki öncül ya da başlangıç ilke vardır: Aydınlık (Işık) ve karanlık. Işık bilgiyi, duyguyu, düzenlenmiş olaylar ve özgür iradeyi tanımlar. Başka bir deyimle bütün bunlar ışıkla, aydınlıkla sağlanır. Karanlık ise bilgisizliktir, körlüktür ve yönü bilinmeyen tesadüfi olaylardır. Ya da bunların yaratıcısıdır. Mazdekizmde üç asıl öge vardır: Su, ateş ve toprak. Işığı ve ondan oluşanları yaratan Tanrı, karanlığı ve ondan olanları yaratan şeytandır. Krallar kralı olarak nitelendirilen Mutlak Tanrı en üst dünyadaki tahtında (kursu) oturur. Onun önünde dört kuvvet vardır: 1) Yargılama (Tamyiz), 2) Anlayış-Anlama (Fahm) 3) Saklama-koruma (hıfz), 4) Sevinç-keyif (sürur) Krallar kralı, bu kuvvetleri önündeki şu dört kişiye vermiştir: 1) Mobada mobad (başyargıç) 2) Herbad (anlamayı, fehmi yönlendiren) 3) Serpahhad (başkumandan), 4) Ramishgar (sevinç, eğlence ustadı)

Bu dört gücün sahipleri, 12 ruhsal gücün çevirdiği dairenin içindeki 7 vezirle dünyayı yönetirler. Bu dört güç, yediler ve onikiler bir kişide toplandığı takdirde o kişi tanrılaşır ve artık dinsel görevlere bağlı kalınmaz. Mutlak Varlık, mutlak adını (İsm-i Azam) oluşturan harflerin gücüyle krallığını sürdürür. Bu harflerden bazı şeyler anlayacak duruma erişen insanlar, büyük sırrı (al-sırr al-akbar) keşfetmiş olurlar. Bundan yoksun olanlar körlük, bilgisizlik, sıkıntı-kasvet ve ihmalkarlık içinde kalacaklardır.[59]

  1. Yarshater, Nawbakhti, İbn al-Nadim, Makdısi ve Şehristani’den derlediği bilgilerden aynı makalesinde Mazdekizm’in genel bir özetini çıkarmıştır:

Cosmology: Aydınlık ve karanlığın iki başlangıç ilkesi olduğu inancı ve ışığın biçiminin silinmişi karanlık"

"Theology (Tanrıbilim-İlahiyat): Tanrının ilahi takdir, mutlak gücünü yadsıma. Bütün peygamberler, veliler ve meleklerin görünüm alanına çıkışındaki esas birlik…Gaybı bilme veya tanrısal önderlerin dönüşü. Dinin özü olarak İmam’ın tanınması. Kutsal yazıların içsel (bâtıni) anlamı olduğu. Tanrısal ruh olarak İmamların (daha sonra Abu Müslim gibi) yeniden doğuşuna inanma…"

"Eschatology (Ölüm sonrası bilimi): Kıyamet günü, ölümden sonra dirilme ve son yargılamayı yadsıma. Gerçek kıyamet gününün anlamı ise, yeniden doğuş ve ruhun başkasına geçmesidir (reincarnation). "

"Ethics (Ahlak kural ve anlayışları): Haksızlığa başkaldırı-isyan zamanları dışında kandökmenin kesinlikle yasak oluşu. Geniş bağlılık çerçevesi içinde bireysel din görüşlerine hoşgörü. Başkalarına iyi dilekte bulunma, yardım etme. Başkalarına zarar vermeksizin her türlü zevki tadma, eğlenme…"

"Ritual (Tapınma etkinliği): İç ve dış temizliğe önem verme. Bağlılık-andiçme ve evlilik törenlerinde, inançsal-ruhsal liderleri kutsama   toplantılarında şarap ve ekmek kullanma…” [60]

  1. Koçak: İran ve Azerbaycan’daki Alevi başkaldırı hareketleriyle Mazdekizm’in ilişkisi nasıl kuruluyor? Gerçi “Aleviliği Doğuşu” kitabında ayrıntılı olarak vermişsin. Burada kısaca anahatlarıyla açıklar mısın?

İ. Kaygusuz: Doğrusu kısanın da ötesinde, özetin özeti olacak. Abu Müslim’le birlikte İran’da başlayan Heterodoks İslam, yani Alevi toplumsal başkaldırı hareketlerini, Batılı İslam araştırmacıları üçüncü dönem ya da Mazdekid halk hareketlerinin üçüncü aşaması olarak değerlendiriyorlar. Oysa ne Sunbat, ne Mukanna ne de Babek al-Hurrami hareketlerini hiçbiri de tam bir Mazdek hareket değildir. Kabul etmek zorunda olduğumuz Ehlibeyt İslamlığının, yani Bâtıni-Aleviliğin siyaset örtüsü, bu söylemi engellemektedir. Zaten Engels’in ‘Köylüler Savaşı’nda dediği gibi,

“Sınıf mücadelelerinin o çağda dinsel nitelik işareti taşımaları, çeşitli sınıfların çıkarları, ihtiyaç ve taleplerinin dinsel perde ardına gizlenmesi işin aslından hiç birşey değiştirmez ve çağın koşullarıyla açıklanabilir…Genel feodalizme (yönetime) yöneltilmiş bütün saldırıların, herşeyden önce kiliseye karşı olacağı, bütün devrimci toplumsal ve siyasi öğretilerin de aynı zamanda ve esas dinbiliminden sapmış mezhepler olacağı açıktır. Ortaçağ boyunca koşullara göre kah mistik biçimde, kâh açık mezhep biçiminde, kâh silahlı ayaklanma biçiminde ortaya çıkıyordu.” [61]

Buradaki sınıfsal mücadeleler de, önderlerin adına bağlı ‘açık mezhep biçiminde’ başlayıp, ‘silahlı ayaklanma biçimine’ dönüşerek, genelde bu bölgede (Mazdek ilkeleri ağırlıklı) heterodoks İslam (Alevilik) örtüsü altında sürdürülmüş halk hareketleriydi.  

Bu hareket İslamın İran’a girişiyle başlıyor, Aslında Sasani krallığının yıkılıp, Halifelik (Ortodoks İslam yönetimi) egemenliğinin baskısı kendisini tam hissettirmesinden itibaren başlamıştı. İran’daki halklar zaten baskı ve cizye yüzünden görünüşte İslam olmuşlardı.

  1. Yarshater, Masdakism incelemesinin başlarında “üçüncü dönem Mazdekid hareketler İslam’ın İran’a girmesiyle başlıyor” diyordu. Bir süre sonra düzeltiyor: “Sasani iktidarının yıkılması ve Zerdüşt tapınaklarının gücünün sürekli zayıflamasıyla Mazdekler yeniden nefes alma fırsatı buldular. İlk yüzyıl içerisinde bunların eylemleri üzerinde kaynaklar susmaktadır”dedikten sonra şöyle bir açınımı getiriyor:

“Ancak aşırı Şiilerin (Heterodoks müslümanlar, yani Aleviler İ.K.) karekteristik inanç ögeleriyle sık sık bağlar kurarak açıklamaya girişiyorlar. Şöyle ki: Tanrısallığın peygamberlere ve imamlara geçmesi (incarnation, hulul), ruhgöçü inancı (reincaanation, tenasuh), gaybı, geleceği bilme (occultation, gayb), İmamın geri yaşama dönüşü (recat) ve kutsal yazıların, Kur’an’nın içsel (ésotérique, bâtıni) anlamlarının olduğu ve onlara başvurma inancı Mazdeklerinkiyle aynıdır… Şehristani’ye göre çeşitli isimler taşıyan bu aşırı Şiilerin İslamla ilgisi yoktur, Mazdekid’idiler: Bunlar İsfahan’da Khurramiyya ve Kudakiyya; Rey’de Mazdakiyya, Sunbadiyya; Azerbaycan’da Dhaquliyya; bazı yerlerde Muhammiriya (Kızılsarıklı/başlıklılar); Transoksiyan’da Mubayyida (Beyaz giyimliler) adlarıyla anılıyorlardı.” [62]

Görülüyor ki, Aleviliğe girmiş olan bu ögeler Zerdüşt ortodoksizmine, yani Mazda inancına ait değil Mazdekizm ile doğrudan ilişkilidir. 1239-40 yılında Anadolu’daki büyük Babai başkaldırısı olan Baba Resul toplumsal hareketinin oluşumu, 9.yüzyılın ilk yarısında Azerbaycan’da başlayıp tam yirmi yıl süren ve gönderdikleri orduları peşpeşe yenerek Halifelik başkentini (Bagdat) sarsan Mazdek kaynaklı Babek-Hurremi hareketine çok benzemektedir.

ALEVİLİK VE HRISTİYANLIK HETERODOKSİZMİ (PAULİKENİZM-BOGOMİLİZM-KATHARİZM)

  1. Koçak: Anadolu Aleviliğinin Hristiyanlık heterodoksizmden aldıkları inançsal ögeler var mı? Ki var olduğunu söylüyorsun. Öyleyse onları açıklığa kavuşturmanın tam zamanı…

İ. Kaygusuz: Tamam. O zaman bu bölümde, Hristiyanlık heterodoksizmi üzerinde yazdığımız geniş bir makalenin sonundaki özeti sunmakla yetinelim.

Hristiyan heterodoksizmi ve sapkınlığı olarak adlandırılan Paulikianizm, Bogomilizm ve Katharizm, çok az değişiklik ve farklılaşmalarla birbirlerini izleyen aynı İkilemci (dualist) inancın biçimlenmeleri, yani Neo-manikheizmdir.

Bu İkilemci inanç sistemlerinde ruhsal alemi, göksel evreni ve melekleri yaratan iyi Tanrı (agaqos Qeos); yeryüzünü, maddeyi, insanları ve hayvanları yaratan ise Satanel, Satan, Samail vb. adlarla anılan Şeytan’dır. Şeytan meleklerin başı, Tanrının oğlu ya da kardeşi olarak gösterilir. Tanrı ile kendisini bir tutmak isteğinden ötürü ‘meleklerle yaptığı savaşta yenilerek’ göklerden kovulmuştur. Bu baş Melek Mikailin yönettiği göksel savaşın, İmam Bakır (ö.734/35) ve Cafer (ö.765) çevresinden Abul Hattab (ö.783?) tarafından yazılmış ve Aleviliğin ilk yazılı kaynaklarından Ummü-l Kitab’da genişçe yansıtılmış ve “Göksel Adem ve yersel Cebrail sıfatları taşıyan Salman’ın Azazil (Şeytan) ile savaşları” olarak görülmektedir. Aynı yansıma bağlamında, Kaygusuz Abdal’ın (14/15.yy) “bir Rumlum (Anadolulu) derviş olarak Şeytanla karşı düşsel ‘Heyhat Sahrası’ında yaptığı kavgalarını”Kitab-ı Miglate (Mugalata) yapıtında görüyoruz.

İsa Tanrının oğlu değil, onun kalbinden çıkmış ve büyük melek Mikail’e emanet edilerek yeryüzüne gönderilmiş Söz (Kelam -Logos/Logos)’dür. Yeryüzünde insan görünüşüne bürünen İsa, Şeytan ile savaşarak insanları kurtarmıştır.

Ummu’l Kitab’taki Salman’ın, büyük Kıyamet Meleği Mikail’in rolünü üstlendiği söylenebilir. Burada Salman gerçekten, bazan örtülü ama daha çok açık biçimde mutlak Tanrılığı temsil eden büyük göksel prenstir; Tanrının kapısı (Bab) ve örtüsüdür (Hicab). Sanki bir deuteros Theos/deuteros Qeos‘u (ikinci Tanrı) gibi görülmekte. Oysa sadece, Tanrının Salman’daki açınımı (mazharı) ile ilişkilidir. Onun da ötesinde, buradaki Salman’dan bir ‘Anthropos céleste, yani ‘Göksel İnsan’ yaratma olayı vardır Tanrı şöyle seslenmektedir:

"Ey Salman! Sen benim kapım ve kitabımsın…Sen benim adaletimsin (hakkım-hukukum doğruluğumsun…) Sen benim resulum-elçim ve tahtımsın… Sen benim ve ben senin koruman altındayım… Benim ruhum senin örtünle (hicab) görünüm alanına çıkar (Mon Esprit s’epiphanise par ton Voile…) Ben senin Efendi’nim ve sen inananların Efendi’sisin… Sen bütün göklerin ve yerlerin Efendisi, Sultanısın…" [63]

Meleklere Adem’e secde etmelerini emreden sadece melek Mikail değildir. Aynı zamanda melekler, bizzat onun (Salman’nın) önünde de secdeye kapanmaları buyruğunu almışlardır. [64]   Olay, dönüşümden dönüşüme (devri daimden devri daime) yankısının yeryüzüne çarpttığı bir dramaya, ‘Gökyüzündeki prologos’ olarak yazılır. Peygamberliğin bütün devrini düzenleyen Yedi Devir (dönüşüm) ile Salman’ın Yedi Savaşımı arasında aynı zamanda zaman birlikteliği ve ilk örnek (archétypique et synchronisme) olmasıyla ilişkisi vardır.  Devrimizin şafağında, İblis-Ahriman yersel Adem’e karşı, Azazil’in göksel Adem Salman’a karşı saldırısını tekrar ettirir. Küçük dönüşümlerin herbiri, Tam Dönüşüm içine kaydedilir; kendi sırasında İblis ve onun lanetli takımının varlığını dener. [65]

  1. Koçak: Bu inançsal yansımaları ayrıntılı olarak içeren, Türkçeye kazandırdığınız Proto-Aleviliğin çok önemli ilk yapıtlarından Ummü-l Kitab’ı çok dikkatli biçimde incelemek gerek; çok farklı bilgiler var…

İ. Kaygusuz: Doğrudur. Ama ona girmiyelim. Ancak kitapla ilgili uzun ve özel bir söyleşiyle bir açınım kazandırabiliriz bunlara. Biz karşılaştırmaları sürdürelim.

Kendilerini gerçek Hristiyan, inançlarını Hristiyanlığın özü gören Neo-Manikheist İkilemciler, Ortodoks Hristiyanların Kutsal Ruh-İsa-Meryem üçlü inancını, Kiliselerini, Haçputu ve Aziz ikonlarını (tasvirleri) reddederler. Aleviler de kendi bâtıni/heterodoks inançlarını Muhammed’in Mekke ve Medine’de tebliğ ettiği gerçek İslamlık ve İslamın özü olarak görürler. Ortodoks İslam (Sünni/Şii)inancının dogmatik-şekilci beş vakit namaz, Ramazan orucu ve hac vb. ritüellerini reddeder, benimsemezler.

Bu Yeni-Manicilere göre insan ruhu Tanrının soluğu ve ondan bir parçadır. Madde olan bedenin ölmesiyle Ruh özgür kalır ve Tanrı ile birleşerek sonsuz kurtuluşa ulaşır. Alevilikte ölüm olayının “Hakka yürümek” olarak tanımlanması aynı anlama gelmektetir.

Neo-Manikheizm’de kilise örgütü ve rahipler yoktur. Toplu tapınmaları, inançsal törenleri sıradan bir inananın evinde ya da bu özel inşa edilmiş sade ve geniş avluda yapılırdı. Aleviliğin de hiçbir kolunda Ortodoks İslamın tapınağı olan Cami yoktur; toplu tapınmaları olan Görgü Cemi bir talibin uygun genişlikte olan evinde ya da ortaklaşa yaptırıp Cem ya da Meydan evi adının verdikleri geniş ve sade, bitişik ya da ayrı mutfağı ve abdesthanesi bulunan bir avludan ibarettir. Hintli İsmaililer de Gat Ganga, Ehli Hakçı (Ali İlahici) Alevilerde Camaathana denmektedir.

  1. Koçak: Alevilikteki bazı kavram ve terimleri bu İkilemci Yeni-Manicileri’n de kullandıkları, inançsal törenleri, yani tapınmaları bizim Cem’lerimizdeki törenlere benzediği doğru mudur? Daha soru sorarak araya girmiyeceğim. Teşekkür ederim.

İ. Kaygusuz: Madem sordun; doğrudur. Ama elbette ki kendi dillerindeki bu kavramların veya terimlerin ve inançsal törenlerin Alevilikteki karşılıklarının aynı işlevleri göstermesi, benzerlikleri oluşturmaktadır. Görelim:

Bu İkilemci inanç topluluklarında birbirinden kopmayan üç toplumsal tabaka -sınıf değil- vardır: Birincisi, yaşamlarını tapınma ve zikirle geçiren, her türlü bedensel zevklerden kendini arındırıp nefsini ıslah etmiş; madde ile ilgisini sıfır denecek düzeye indirmiş Perfectii (Kâmil insanlar, insan-ı kâmiller). Bunların sayıları fazla değildir; bunlar topluluğu konuşmaları-vaızlarıyla eğiten, yerleşim birimlerinde belirli sayılarda gruplara inançsal önderlik eden kişilerdir. Kesinlikle et ve hayvan ürünleri yemez ve evlenmezler. Hiçbir canlıyı incitmezler. Başlığıyla başlarını ve zayıflıktan incelmiş yüzlerini kapatan siyah uzun siyah pelerinleri sırtlarında sürekli zikir yaparak dolaşırlar, kendilerini gizlemezler. Duvar diplerinde, dörtyol ağzında, bazan yıkıntılar arasında tapınırlar, yatarlar. Bu kişilerin bakımını kendisine bağlı müritleri yapar. Müridler bu bu insan-ı kâmillerin önünde diz çökerek dua ederler; çünkü onların aracılığıyla dualarının, dileklerinin Tanrıya ulaştığına inanırlar. Paulikianizm/Bogomilizmde Perfectus’ lara (çoğ. Perfectii), “dede, büyükbaba” anlamına gelen “Did ”, adı verilmekteydi; Bulgar Bogomilleri ise “Djado” demekteydiler.

Hem inançsal işlev hem de sözcük anlamı gözönünde tutulduğunda ve bir de fonetik yakınlığına bakılırsa, Alevi toplulukların inanç önderleri “Dede”nin bu sözcükten gelmiş olduğu düşünülebilir. Did yahut Djado’ların Strainiks/Strainix ya da Starsi sin (=filius maior/büyük oğul-ağabey) ve filius minor /küçük oğul-kardeş adlarını taşıyan yardımcıları vardı. Kâmil ya da mükemmel Bogomiller, gündüz yedi, gece beş kere duaya otururlar; yalnız kendileri için değil, cemaatı için dua ederlerdi. Kadın Did’ler, ya da Perfectae, yani Kâmil kadınlar da vardı aynı inançsal hizmetleri yerine getiren.  

İkinci toplumsal tabaka büyük çoğunluğu oluşturan sıradan inananlar, yani Paulikien, Bogomil ve Kathar inançlı nüfus. Bunlara kesinlikle evlilik yasağı yoktur; tek eşli ve en fazla iki çocuk sahibidirler. Bireyler topluma bir kötülük getirmeyecek, zarar vermeyecek kadar varlık sahibi olabilirler. Üzerlerinde yaşadıkları ve işledikleri toprakların ortaklaşa sahibi ve herkes birbirine eşittir; kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur. Sıradan İkilemci inanç mensubu insanlar, çevresi surlarla çevrili kent ve kasabalarını korumaktan sorumluydular. Çoğunluğu savaşçı olmakla birlikte, sadece inançları ve yaşadıkları toprakları, yerleşim birimlerini savunmak için savaşmaktaydılar. Ölüm ve öte dünyaya inanmadıkları için korku bilmiyorlardı. Toplumları dışında bulundukları ve kendilerini güvende duymadıkları zaman inançlarını gizler, bir Ortodoks gibi Kiliseye gitmekten çekinmezler. Onların tüm biçimsel tapınmalarını boş ve anlamsız buldukları için sadece taklit ederek takiye yaparlardı. [66] 

Paulikien inançlıların, kendilerini gizleyip Ortodokslar gibi görünme uygulamaları olan bu takiye sisteminin, onlarla ilişkileri oldukları varsayılan Abul Hattab ya da Maymun al Kaddah(?) tarafından İmam Bakır ve oğlu İmam Cafer Sadık’a önerildiğini düşünmekteyiz. Ayrıca bu heterodoks Hristiyanlar, birey olarak çok bilgili ve çabuk uyum sağlayan kişilikler olarak tanınıyorlardı.

  1. yüzyılda Malatya’nın kuzeyinde Arguvan, Arapkir, Kemaliye ve başkent yaptıkları Tefrike’yi (Divriği) içine alan bir devlet kurmuş olan Paulikien’lerde ve Orta Fransa’daki kale kentlerde yaşayan Kathar’larda üçüncü toplumsal tabaka askeri yöneticilerdi. Büyük (olasılıkla) askeri yöneticiyi aralarından seçiyorlardı. Did’ler bu yöneticiye öğütlerde bulunarak yardımcı oluyor; ayrıca onların synekdemoi, notarioi/ sunekdhmoi, notarioi adlarını taşıyan yardımcı “yol arkadaşları, hesap ve yazışmalarla uğraşan görevlileri” vardı. Yöneticilerin dışsal görünüşleriyle sıradan inananların aralarında hiç fark yoktu.[67]
  2. Koçak: Yine duramadım, son bir soru soracağım: Bu heterodoks Hristiyan toplulukların tapınma törenleri nasıldı, bazı aşamaları ya da kurumsallaşmış dereceleri var mıydı?

İ. Kaygusuz: Tam da bu konuyla anlatıma son vermeyi düşünüyorum. Bu İkilemci inanç topluluklarının tapınma törenlerinin bütün ayrıntıları bilinmiyor. Özellikle Katharlar’dan gelen bilgilere göre, topluluğun mensubu olmak için iki aşama ve Kâmil olmayı denemek için de bir üçüncü aşama daha vardır:

  1. a) Servitium (kölece bağlılık, hizmet görme/etme), adayı uzun süren zor sınavlar ve eğitimden geçirerek günahlarından arındırma, hazırlık dönemi,
  2. b) Convenientia (ikrar verme, andlaşma yapma, uygun görme), bir Did başkanlığında ve kadın erkek yetişkin müritlerin tanıklığında inanca kabul törenidir. Adayın gerek Ortodoks iken ve gerekse uzun hazırlık dönemindeki kusur ve kabahatlarının, günahlarının itirafı, yargılama Did’in ve cemaatın önünde yapılır; tıpkı Alevi-Bektaşi Görgü cemlerindeki İkrar verme ve Dâr’a durma
  3. c) Consolamentum (Teselli etme, avutma), yani İnsan-ı Kâmil, Perfectus olmayı deneme aşaması. Bu, sıradan inananlar için, tek tek kişinin en olgun yaşa ulaştığında, çoğu kez ölüme yakınlaştığında ve hatta ölüm anında yapılan inançsal törenlerdir. İsteğe mi bağlı yoksa zorunluluk mu, kesin bilinmemekle birlikte, çok zorlu bir ritüel olarak görülür. Kişinin yaşam boyu yaptıklarının ortaya dökülmesi ve pişmanlıklarıyla ruhunun arınması bakımından uzunca süren bir teselli törenidir ve beden toprağa karıştığında, temiz bir ruhla Tanrı ile birleşme, ona ulaşma tesellisidir. [68] Alevi-Bektaşi inancında Hakka yürüyen bir can için, bedeninin toprağa gömülmesinin ardından yapılan “Dâr’dan indirme” töreninin amacı da, onun ruhunun aslına, özüne yani Tanrıya dönerken tüm dünyasal kötülük ve kabahatlarından arınması içindir.

Bu töreninin çoğunlukla sonu ölümdür. Pek az da olsa hayatta kalanlar Kâmiller arasına katılır ve ömrünün geri kalan kısmını tüm ailesi ve yakınlarını terkederek onlar için yaşamayı ve inançsal görevlerini yerine getirmeyi, topluluğuna önderlik-öğretmenlik yapmayı sürdürür. Eğer bu aşamada yasak ya da günah sayılan iş yaparsa, müritleri ondan ayrılıp bir  Kâmil Bogomil, yani Did seçerler; tıpkı  Alevilerde ‘düşkün’ sayılan Dede’yi taliplerinin terkedip başka birine talip olması gibi…

 

[1] Sözkonusu roman 1996 yılında Alev Yayınları tarafından yayınlanan Perge Kenti’nin Kızı Plankia Magna’dır. 2008’de bazı değişilikler ve Perge’den fotograflarla zenginleştirilerek 2. baskısı “Perge’nin Kızı Plancia Magna” adıyla Arkeoloji ve Sanat Yayınlar tarafından yapıldı.

[2] İtiraf etmeliyim ki, sözümde durup bu çalışmayı yapamadım. 3 Önce roman olarak tasarladığım bu konuyu daha sonra tiyatro oyunu olarak işledim. Bkz. İsmail Kaygusuz, “Dünya Mülkü halkındır”dedi BABA RESUL, Alev Yayınları, İstanbul 2001

[4] Plehanov’tan aktaran S. Kemal Karaalioğlu, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi I, İstanbul-1980, s.226

[5] İsmail Kaygusuz, Görmediğim Tanrıya Tapmam, Alevilik-Kızılbaşlık ve Materyalizm, İstanbul-1996, s.55, 57-58. Kitabın genişletilmiş 2. baskısı 2012’da Su Yayınları tarafından yapıldı.

[6] Atilla. Özkırımlı, Alevilik-Bektaşilik ve Edebiyatı, İstanbul-1985, s.28-29

[7] İ. Kaygusuz, Alevilik İnanç, Kültür, Siyaset Tarihi ve Uluları 1, İstanbul-1995, s.377-388

[8] İ.Kaygusuz, Görmediğim Tanrıya Tapmam, s.239 vd.

[9] R.M.Savory, The Cambridge History of Iran, Vol. 6, s.357

[10] İ. Kaygusuz, agy. s.222-232

[11] 16. Asırda Rafızilik ve Bektaşilik, İstanbul-1932

[12] V.Gordlevski, Çev.Azer Yaran, Anadolu Selçuklu Devleti, Ankara-1988, s.180.

[13]Sonraki yıllarda Daha da önemlisini saptamış bulunuyoruz: Urfalı Mateos Vekayi-Nâmesi’inde Suriye ve Güneydoğu Anadolu’da bâtıni (İsmaili) dervişlerine “Hacı” adı verildiği yazılıdır. Bkz. Urfalı Mateos Vekayi-Namesi (952-1136) ve Papaz Grigor’un Zeyli (1136-1162), Çeviren: Hrant D. Andreasyan, TTK., Ankara, 1987, s.284, dpnt. 163

[14] Hasan Şuşud, "Hacegan Hanedanı-Les Maitres de Sagesse de l'Asie Centrale-Orta Asya Bilgelik Üstatları", Fransızcaya Çev. Charles Antoni, Le Soufism, la voie de l'Unité, Paris-1980, s.47-80.

[15] Alev Yayınlar, İstanbul-1998

[16]  Agy. Alev Yayınları, İstanbul, 1996, s.179-198

[17]  Agy.s.190

[18] İsmail Kaygusuz, Nizarî İsmaili Devletinin Kurucusu HASAN SABBAH ve ALAMUT (Öğretisi, tarihi, felsefesi) Su Yayınları, İstanbul, 2004.

[19] Farhad Daftary, Ismailis, Their history and doctrines, s. 365, 366,367

[20] Henry Corbin, Histoire de la Philosophie Islamique, s.142

[21] Konumuzla ilgili ayrıntılı bilgi ve açıklamalar için bkz. İsmail Kaygusuz, Nizari İsmaili Devletinin Kururcusu HASAN SABBAH ve ALAMUT (Öğretisi, Tarihi, Felsefesi), Su Yayınları, İstanbul-2004, s.132-136/ 161-167; Anadolu Bilgeleri, Su Yayınları, İst. 2005, s.13-63/64-119.

[22] Cihan-guşa, C.III, s. 249’dan aktaran A. Gölpınarlı, Mevlâna Celaleddin,  s.50.

[23] Tezkire-i Devletşah, Nefahat çevirisi, İst. 1289, s.195’ten aktaran Abdüllbaki Gölpınarlı, Mevlâna Celaleddin, s.49-50)

[24] Devletşah, Tazkirat al-Shu'ara, s.216'dan aktaran Franklin D. Lewis, RUMİ, Past and Present, East and West; The Life, Teachings and Poetry of Jalal al-Din Rumi, Oneworld-Oxford, 2000, s.265-6 : " Bazı modern eşcinsel yazarlar ve çevirmenler Devletşah'ın bu pasajlarından, Şems ile Celaleddin Rumi arasında bu tür bir ilişki olduğunu çıkarmaktadırlar. Oysa Devletşah onların ilişkilerinin fiziksel olduğunu kesinlikle belirtmez. Kaldı ki, Şemseddin'in kendisi Makalat'ında Evhadeddin Kirmani'yi genç erkeklerle ilişkisinden dolayı kınamaktadır."

[25] Şemseddin, Makalat 740.

[26] Sultan Velet, İbtida-Name, s. 42, 197,198’den aktaran A. Gölpınarlı, agy. s. 71-72)

[27] Mevlâna’nın Mesnevi’sinden den aktaran A. Gölpınarlı, agy. s.69-70

[28]  www.ismaili.net:"Poet Nizari Kohistani" başlıklı yazarı belirtilmeyen bir makaleden.

[29] A. Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri, s. 80.

[30]Bu kurala uyularak tanrısal birlik (tevhid) inancına ulaşılabilir. Şöyle ki, tanrısal birlik ancak Tanrı-Peygamber-İmam üçlemine eşit derecede uygun düşmektedir. Hasan’ın teorilerinin uzandığı en uç nokta buydu.” Muhammed bin Abd al-Kerim al–Shahristani, Çev. Jean-Claude Vadet, Kitab el-Milal, Paris,1984, s.318. İmam Hasan II Zikrihi’ s Selam’dan (1164) sonra tanrısal birlik tam belirginleşti. Zamanın İmamı, Ali’nin ruhunu taşıyor, onu temsil ediyordu; böylelikle Allah-Muhammed-Ali birliği (tevhid) inancı Anadolu Aleviliğinde günümüze ulaştı.

[31] Hacı Bektaş Veli’nin ‘Her şeyin büyüğü ilim ve hilimdir; çünkü ilimle Hakka yol bulunur, hilimle-yumuşaklıkla da Halka tahammül edilir’ sözüyle anlatılan inanç felsefesi üstüste düşmektedir.

[32] Daha geniş bilgi için bkz. İsmail kaygusuz, Nizari İsmaili Devletinin Kururcusu HASAN SABBAH ve ALAMUT (Öğretisi, Tarihi, Felsefesi), Su Yayınları, İstanbul-2004, s.17-69.

[33] J. Bosworth, “The Islamic Dynasties”, Islamic Survey, series no.5, Edinburg, s. 128.

[34] Steven Runciman, A History of the Crusades, Vol.III, 5.Baskı, London-1990, s.259-260; Jean Paul Roux, Orta Asya/Tarih ve Uygarlık, Çev.Lale Arslan, Kabal Yayınları: İstanbul-2001; Karş. Gregory Abul Farac (Bar Hebraus), Abul Farac Tarihi II, İngilizce'den Türkçeye çev. Ömer Rıza Doğrul, 2.Baskı, Ankara-1987, s.546)

[35] Ahmet Eflaki’den (prgf.155, 459) aktaran LEWIS Franklin D., RUMİ, Past and Present, East and West; The Life, Teachings and Poetry of Jalal al-Din Rumi, Oneworld-Oxford, 2000 s.657-658.

[36] Cem TV’de yayınlamakta olduğu “Kent Belgeselleri” kapsamında “Sekiz Asırlık Büyük Ocak Cemevi” belgeselini hazırlarken bu özel söyleşi yapıldı.

[37] Şeyh Hasan Onar’ın Bahşi Han’ın oğlu, anasının adının Vedduha ve Ahmet Yesevi ile amca çocukları olduğu tamamıyla spekülatif bir önermedir; bunu doğrulayacak ne bir belge ne de kanıt bulunmaktadır. Rahmetli İsmail Onarlı Türk-İslam Sentezi anlayışı çerçevesinde yazmış olduğu kitabında Şeyh Hasan Onar’a hayali bir ebeveyn bulmuş, anasına da kendi babasının annesinin adını vermiştir.

[38] Dertli Divani ve Ahmet Koçak’ın yürüttüğü Mekteb-i İrfan seminerlerine katılan Brüksel’den Duygu Sancur’un soruları Ahmet Koçak tarafından bana iletildi. Duygu Sancur, 2014 Ekim'inde Antwerpen MAS Müzesi'nde gerçekleştirilecek olan bir projede, kendisiyle yapılacak iki saatlik özel bir söyleşide yer verilecek olan inancına dair sorulara ilişkin yeni bilgiler edinmek istiyordu.     

[39] Hacı Bektaş Veli, Haz. Mehmet Yaman, Fevaid, s. 45-46, 83.

[40] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ Celaleddin, 4. Basım, İstanbul-1985, s. 237.

[41] Uzun Firdevsi, Haz. Abdülbaki Gölpınarlı, Vilayetname, İstanbul, 1990, s.103.

[42] A. Gölpınarlı, Mevlânâ Celaleddin, 4. Basım, İstanbul, 1985, s.237.

[43] Makâlât’taki bu pasajı, yüzyıl sonra Fazlullah Hurufi (ö. 1393-4) Cavidanname’sinde kullanmıştır.

[44] Hacı Bektaş ve Şemsi Tebrizi ilişkileri konusunda geniş bilgi için bkz. İsmail Kaygusuz, “Şemseddin Muhammed Tebrizi (1183/4-1247/8)-Şems’in Tarihsel, İnançsal ve Siyasal Sorunsalının Çözümü Üzerine Bir Deneme,” Anadolu Bilgeleri, Birinci Bölüm, Su Yayınları, İstanbul, 2005.

[45] Hamdullah Çelebi’nin Savunması (Bir İnanç Abidesinin Çileli Yaşamı), Hazırlayanlar: İsmail Özmen-Yunus Koçak, Ankara-2007: Yargılanma ve Savunması Bölümü s.91-145

 

 

[46] Sâdık Abdâl Divânı, Yayına hazırlayan: H. Dursun Gümüşoğlu, Horasan yayınları, İstanbul,2009: Dimetoka’daki Seyyid Ali Sultan (ö.1412-20) dergâhında 22 yaşında hizmete başlamış ve yirmi dört yaşında ondan nasip alarak derviş olmuş Sâdık Abdal’ın Divanı’nda  Hacı Bektaş Veli, Kızıl Deli Sultan, Abdal Musa Sultan, dergâhlar (Hânkâh) ve Makâlât  üzerinde özgün bilgiler elde etmekteyiz.

[47] Anın â’yin [ü] erkânı delil-i nûr-ı bî-hem-tâ

Delil-i vuslat-ı Yezdân Makâlât’dır anın ağmaz

Ser-â-pâ hem libâs-ı hikmeti zü’l-kuvvedir anın

Ayânen cümleye burhân delili nûr-ı bî-enkâz

Kinâyetle yazılmışdır ilâh-ı vâhid-i mevcud

Okur anı kemâl ehli olur anlara hem a’vâz (s.134)

 Kelâmı cümle kudrettir ki her lafzında bin hikmet

Dahi lafz-ı ulûhisi Makâlât’ı Şerif a’lâ

Hakk’ın aynı kelâmıdır anın buyurduğu erkân

Ol erkâna olan mâhir olardır bil şerif a’lâ (s. 57-58)

Pir’imizin ol Makâlât’ı yeter

Çam-ı çem(?) mirat-ı âlem bî-hicab (s. 66)

 

[48] Müşerref hânkâh-ı Kâ’be-i ulya ale’t-tahkik Münevver hem tarik-i keşt-i Nuh anla bi-enkâz Ol ulûhi sırrına ekmel olan sâdıklara Hânkâhı arş-ı a’lâ sidre-i âli makâm ((s.133,153,182)

[49] Prof.Dr. M. Hamidullah, Çev. Prof. Dr. Salih Tug, Resulullah Muhammed, istanbul-1992, s.112-117

[50] Geniş bilgi için bkz. İsmail Kaygusuz, İslam İmparatorlukları Tarihinde İktidar Mücadeleleri ve Aleviliğin Doğuşu, İstanbul, 2005, s.13-29)

[51] İstanbul-1996, s.55-70

[52] Hyderabad, 1987, s. 132

[53] New Delhi, 1978, 1,vol., s. 109

[54] Daha geniş bilgi için bkz. İsmail Kaygusuz, Nizari İsmaili Devletinin Kurucusu Hasan Sabbah ve Alamut/Öğretisi Tarihi ve Felsefesi, İstanbul, 2004, s. 247-250

[55] A. T. Mann, The Elements of Reincarnation, Melbourne-1995, s.1, 19-20, - 35-37

[56] Örnekler  ve yorumlar için bkz. İsmail Kaygusuz, Görmedigim Tanriya Tapmam, s.83-103

[57] İstanbul, 2005, s. 96-106

[58] Ehsan Yarshater, “Mazdakism”, Cambridge History of Iran Vol. 3 (2), Cambridge-1983, s.991-998)

[59] Ehsan Yarshater, "Mazdakism" agy, s.1008

[60] Ibidem

[61] Friedrich Engels, Köylüler Savaşı, İstanbul,1987 agy.s.61-62

[62]  Ehsan Yarshater, agy, s. 1001

[63] Ummu’l Kitab, s.172)

[64] Ummu’l Kitab, s.143; Kur’an, 7/11

[65] Henry Corbin, Temps Cylique et Gnose İsnmaelienne, Paris- l982, s.187

[66] Alexius I Komnenos’un (1081-1118) buyruğuyla yazmış olan keşiş Eutymios Zigabenos’un Dogmatikh Panoplia ’sından aktaranlar: G. Ficker, Die Phundiagiagiten, s. 92.- J. Ivanov, Livres et légendes bogomiles, s.78

[67] Chistopher Frayling, Strange Landscape, A Journey Throuhg The Middle Ages, BBC Books. London,1995, s. 83.

[68] Mircea Eliade, Histoire des Croyances des İdées Religieuses III (De Muhammed a l’age des Réformes), Paris, 1983, s.196-198