Oyun Yazarı İyi Bir Araştırmacı, Keskin Gözlü Bir Gözlemci Ve Derinlere İnen Bir Sorgulayıcı Olmalıdır

İsmail Kaygusuz

Araştırmacı, roman ve öykü yazarı olarak benim gözümde, oyun yazarlığının çok ayrı ve seçkin bir yeri vardır. Kıyaslanamayacak kadar da zorluğu... Bir araştırmacı incelediği konuya ilişkin canlı-cansız kaynakları araştırıp bulur, belgeleme yapar. Onları istediği yazım düzeninde alıntılar ve dipnotlarla zenginleştirir; karşılaştırmalar deneyerek geliştirip, kendi yorum ve açıklamalarıyla yazısını istediği oranda özgürce uzatarak tamamlar. Roman yazarı, yaşanmış ya da imgesel olaylar kurgulayarak, onları kafasında geliştirdiği kişilikler üzerinden gerçekçi bir tasarım çerçevesinde uygulamaya sokar. Bazan yeni esinlenmelerle olaylar farklı kişilikler çatışmasıyla değişik kanallarda akar gider ve tasarım başkalaşır. Çarpıcı olaylar ve kişilikler dizgesi içinde yaşanmışlıklar veya yaşanılası gerçekliklerle dolu bir yapıt ortaya çıkar. Her iki yazın türünde de –toplumun içselleştirdiği ahlâk normlarına aykırı davranmama dışında- yazarı bağlayan, sınırlayan, bir kalıba sokan engeller yoktur. Söylemek istediklerini simgeler, mecazlar veya laconic (kısa fakat çok şey anlatan) cümlelerle değil, en açık biçimde ve sayfalar dolusu betimlemelerle okuyucuya iletebilirsin.

Peki oyun yazarlığı öyle mi? Kuşkusuz değil; yaşadığınız, esinlendiğiniz, gözlemlediğiniz, duyarak ve hissederek tanıklığını yaptığınız günceliyle toplumsal yaşamın bir yanını ya da tarihsel bir konuyu ilgilendiren olayları, çok belirgin kişilikler üzerinden en çarpıcı kısa cümleler, mecaz ve simgeler içeren replikler-diyaloglarla belli zaman ve mekân içinde seyirciye anlatmak, göstermek zorundasınız. Dahası onları güldürerek, ağlatarak, heyecanlandırarak, öfkelendirerek, düşündürerek olayların içine sokmak da gerekiyor. Oyun yazmak aynı zamanda siyaset yapmaktır; seyircisinin bireysel ve toplumsal hak özgürlükler için demokrasi mücadelesi bilincini artırmayı amaçlar. Yaşamsal olayları sahnede yeniden yaşatırken de aynen kopya ederek değil, yalınlaştırıp, estetik dönüşümlere uğratark san'at yapacaksınız. Bunun için oyununuzun planını, episodlardan tek tek sahnelere varıncaya dek önceden hazırlamak fakat gösterim süresini gözden kaçırmadan kendinize bir sınır koymak durumundasınız. Doğrusu, ben böyle yapıyorum...

Oyunlar Öyle Çala-kalem Yazılmaz, Yazılmamalı

Bazan hazırladığınız oyun planını, tasarlanan düzen içinde uygulamaya koymanın veya hemen başlayıp kısa zamanda bitirmenin olasılığı ortadan kalkabilir. Çünkü araştırmalarınızı genişletmek, daha iyi gözlem yapmak ve hem kendinizi hem de kurgusal kişiliklerle ye r ve zamanı derince sorgulamanız gerekli olur. Geçen süreç içinde yeni bilgilenmeler ve esinlenmelerle düşünceleriniz değişmiştir. Son yazdığım 10 ve 11.oyunlarımı hazırlarken ben bunları yaşadım. Birincisi, Jale isimli köylü Türk kızıyla, tıpatıp benzeri Parisli Julie'nin doğumdan alarak yaşamlarından bir kesiti, çocukluk ve ilk gençlik yıllarını anlatan "İnsanoğlu Çifttir (Julie ve Jale)" adlı oyunum. Bunu 2004 yılının kışında tasarlayıp, prologos'unu da yazmış olduğum halde öylece bırakmıştım. Bir buçuk yıl sonra Ağustos 2005'de Kocaeli'nin Kara Deniz kıyısındaki bir haftalık tatil geçirdiğim Kerpe'de oyunu bitirmeye karar verip yeniden yazmaya başladım. Üstelik planda olmayan "Kerpe 2005: Yirmi Yıl Sonra Kırk Yıl Önceyi Yaşamak " son bölümünü burada yazarak başa döndüm. Gözlem altına aldığım bir kişi ve maviyle yeşilin kucaklaştığı Kerpe Koyu'nun başdöndürücü güzelliğinden esinlenmem beni zorlamıştı. Birkaç ay içerisinde oyunu Londra'da tamamladım.

Aynı durumu biraz daha farklıca yaşadığım ikinci oyunum "Tanrı'nın İstifası (Geri Dön Telipinu)" oldu. Oyunu 2006 yılı kışında tasarlayıp, her bölüm ve sahnelerini saptamış ve hatta her sahnede kişilerin konuşmalarıyle gelişecek olayları bile özetlemiştim. Hitit İmparatoru Şuppiluliuma (İ.Ö. 1355-1332) döneminde Hitit-Mısır yönetimleri arasında geçen bilinen tarihsel ve tanrıları arasındaki mitolojik olaylar üzerinde oyun kurgusu düşünülmüştü. Hitit üretim ve bereket tanrısı Telipinu'nun bir şeye öfkelenip ortalıktan yitmesi ve bu yüzden üretimin durmasıyla gelen doğa felaketinden bin tanrılı Hitit halkının çektiklerini anlatan çiviyazılı bir dua tableti sözkonusudur. Ancak günümüze gelen kil tabletin tanrıyı öfkelendiren nedeni anlatan kısmı kırık ve ne olduğu bilinmemektedir. Bu nedeni bulma kaygısı bana düşmüşcesine (!), Şuppiluliuma dönemini tarihsel olaylarını ve Mısır-Hitit tanrıları (Pantheon'u) mitolojisini inceleyerek; Telipinu'nun tanrılıktan istifa edip(!) kaybolmasına bir neden yaratıp onu işledim oyunda.[1] Bu yüzden 3 yıl boyunca Hitit ve Mısır tarihi, mitolojisi ve arkeolojisine ilişkin çok sayıda eser ve makale inceleyerek oyunu kotardım; 2009'un Eylül'ünde yazmaya başlayıp, 17 Şubat 2010'da Almanya/Hannover'de bir dostumun evinde bitirdim. Dostum bana "senin bu yaptığın çılgınlık!" demişti. Evet, oyun yazarı çılgın olmalı; başkasının yapmadığını ve kafaya koyduğunu yapmalıdır.

PASCAL-ILE-STEPHANIEOyun yazarlığı anlayışım ve tiyatroya bakışımı kısmen de olsa, 1996 yılında yazdığım ve o zamandan beri Devlet Tiyatroları Repertuvarı'nda bekleyen Pascal İle Stephanie(Pariste bir Kafe Tiyatro'nun Doğuşuna Katkı)"adlı oyunumun I.Episode'undaki bazı sahnelerin repliklerinde yansıtmıştım.

Çağdaş bir tiyatro anlayışıyla ve her türlü theatral ögelerin kullanılarak yazıldığı bu oyunda, dünyanın sorunlarını bir Paris kafesine taşıyıp yedi sekiz kişiye paylaştırarak, tartıştırıyor ve onlara çağlarından sorumlu olmayı öğütlüyorum. Türkiye'den, İran ve Hindistan'dan, Londra'dan, Avustralya'dan anlatım ve betimleme ve temsil yöntemleriyle sahneler soktum Kafe' ye. Bir kaç sahne dışında bu Paris kafesi tiyatro mekanı, tiyatro sahnesi oluyordu; sahibi, çalışanları da yönetmen ve oyuncu...Hepsi de tanıdık Parisli dostlarımdı. Ve kafe ses betimlemeleriyle müşteri dolup boşalıyor hep...Eski bir oyuncu olan başgarson Gérard ve diğerlerinin ağzından Kafe'nin tiyatroya çevrilmesi girişimi ve çağdaş tiyatroya ve dolayısıyla tiyatro yazarlığına bakışımı şöyle vermişim:

..........

STAPHANIE: (Sevinçli) Tiyatro mu? Rol mu alacağız? Hangi oyunda? Aman ne güzel!

GERARD: (Elinde tuttuğu paspasla yerleri silerken, öbür ikisi masaları, tezgahı silmekte, masa ve sandalyeleri düzeltmektedirler) Burada, yaşamın içinde Stephanie. Gündelik olayların içerisinde yaptığımız rol değil de nedir? İnsanlarla, çevremizle ilişkilerimizdeki davranışlarımız, sosyal yaşamımızdaki hareket tarzımız rol kesmenin ötesinde bir şey midir?

PASCAL: Doğrudur; yaşam bir tiyatro, bizler de aktör ve artistleriz. Ama yaşam herhalde olduğu gibi sahnelenemez. Yazar arkadaşımız bana başka şeyler söyledi: 'Yaşamın içinden etkili-çarpıcı, düşündürücü-eğitici dramatik veya komik olaylar seçilip yalınlaştırılmalı...'

GERARD: Ya da 'teatral olaylar yaratılmalı' demiştir. Elbette öyledir... Seçilip yalınlaştırılarak sahnelenen olaylarda rol alan kişi, yaşamdaki davranış rahatlığını sürdürmeli, ama doğallığı ve basitliği aşıp sanat yapmalıdır.

STEPHANIE: İyi de hangi oyunda göstereceğiz sanatımızı? Ortada ne bir oyun ve ne de dağıtılacak roller var. Var diyelim; kimler oynayacak?

GERARD: Biz üçümüzün dışında Jacques, André, annen Lucienne, baban Skoviç, hatta kapıdan bize laf atarak geçen Sarhoş Kadın da oynayacaktır oyunumuzda.

PASCAL: Öyle görünüyor ki oyunu da biz oluşturacağız.

....

GERARD: Pragmatik yaklaştığın, yararcı baktığın için boyun eğiyosun; çünkü korkuyorsun, mücadeleci değilsin. Tek düzlemde yaşıyor, cisimleşemiyorsun. Üç boyutlu düşünmüyorsun... Pascal ile evliliğini de bu çizgi üzerine kurdun. İkiniz de çağın sorumluluğunu duymaya, duymak değil tanımaya bile sırt çevirmişsiniz.

STEPHANIE: Sen neler konuşuyosun be? Ben mi omuzlarıma alacağım çağın sorumluluğunu? Ne demek bu?...

GERARD: Çağın sorunlarını tanıyıp sorumluluk duymak derken, kendine pay ayırıp bir köşesinden tutmaktan sözediyorum...

PASCAL: ....Belli ki, ben gelmeden önce bu konu aranızda tartışılmış.

STEPHANİE : Tartışmadık. Daha çok Gérard konuştu ben dinledim, fazla bir şey de anlamış değilim. Sen ve ben, daha doğrusu biz gençler yaşama çok pragmatist yaklaşıyormuşuz. Aşırı bireyciliğimizden dolayı kendimize yararlı olmayan hiçbir olay ve hatta hiç kimse bizi ilgilendirmiyormuş!

PASCAL : Niye ilgilendirsin ki? Bana yararı olmayan bir eyleme niye gireyim? Bana yarar gelmeyecek insana neden yaklaşayım?

GERARD : Sen tam saçmaladın Pascal. Stephanie'ye, bir düzlemde yaşadığını ve iki boyutun ötesine geçemediğini söylemiştim. Oysa sen sadece bir çizgi üzerinde gel-git yapıyorsun, tek boyutu bile aşamamışsın derim; eğer bu sözleri bilerek söylüyorsan. Herşeyden önce, şnsanın sahip olduğu duyguyu, aklı-bilinci yok sayıyorsun. (Pascal şaşkınca bir ona, bir Stephanie'ye bakmaktadır) Söyle bakalım, Marie'den sana ne yarar geliyor? Hiç. Ama onunla çok sıkı bir dostluk kurdun; onu abla yerine koymuş, her fırsatta arıyor ve yardımına koşuyorsun.

PASCAL : Doğru elbette. Ben düşünmeden, densizce konuştum...... Bu arada açıklaman gereken gereken konudan uzaklaşıyoruz.

GERARD : Hayır hayır, kafam onunla meşgul. Şimdi uzun uzun anlatmak istemiyorum; bir dramatic öykü var merkezde, ayrıca yazar dostumuzun katılımıyla, bizzat tanıklığını yaptığı bazı örneklemeri de oynayacağız.

STEPHANIE : O zaman iç oyun sahneleri de seyredeceğiz.

PASCAL : Seyretmeyeceğiz sevgilim. Kendimiz oynayacağız duymadın mı? (Gérard'a) Peki seyircilerimiz kim olacak?

GERARD : (Gülerek) Yakın müşterilerimizle André, Jacques ve Stephanie'nin babası Skoviç, annesi Lucienne, başka kim olacak?Ayrıca oyuncu olarak da yararlanacağız onlardan. Kuşkusuz Marie'yi unutmayacağız. Ve bizler çağından sorumluluk duyan dünya gençlerinden üç örneği temsil edeceğiz: İranlı Feridun, Hintli Mahariş ve Türk kızı Şengül. İlk iki gençle tanışıp konuşan yazar dostumuzun yerine de ben oynayacağım. Şengül'ü de kuşkusuz Stephanie......Sahnenin biri Londra'da Victoria Park'da, biri Métro Port d'Orleans'un girişinde, öbürü ise İstanbul'da bir sokak ve polis karakolunda geçiyor. Şu köşede üç sahneyi de çok ufak değişikliklerle oynayabiliriz...

Evet, oyun yazarı çağından sorumlu olduğunu ve (çağının) sorunlarından payına düşeni omuzlarında taşıması gerektiğini asla unutmamalıdır.

Tarihsel Oyun Yazarlığı ve Devlet Neler İstiyor?

Tarihsel olaylar ve kişilikler üzerinde roman ya da tiyatro oyunu yazmaya eyilim duyan yazarlar çok ağır sorumluluklar altına girmek durumundadır. Kuşkusuz bir romancı ya da tiyatro yazarı tarih bilimcisi değildir. O kişiden olayları, neden ve sonuç ilişkilerini kupkuru bir sıralamaya tutması ve sentezler yapıp, yorumlara girişmesi beklenemez. Onlardan genelde duygusal, çok çarpıcı bir kurgu içinde okuyucusunu heycanlandıran ve olayların peşinde sürükleyen, zihinleri zenginleştirici, ama gerçekçi bilgiler veren bir başarı beklenir.

Edebiyat alanında bir yazar, eğer ele alıp işlediği tarihsel kişilikleri ve olayları saptırarak, tarihsel gerçeklikle bağları oldukça zayıf ve tamamıyla imgelem ürünü ve yanlış bilgiler ya da belli bir ideolojik bakış açısı üzerinden bu başarıyı kazanmışsa, tarihe olduğu kadar edebiyata da ihanet etmiştir; çünkü edebiyatı bu kötülüğe aracı kılmak gibi bağışlanması güç bir suç işlemiş sayılır. Okuyucularına ve seyircilerine yanlış, uyduruk bilgiler ve saptırılmış olayları sunarak onların zamanını çalmış, topluma zarar vermiştir bu kimse.

Tarihsel oyun yazarlığına soyunmak, bir oyun yazarı için çok büyük sorumluluk ister. Nesnel bir tarih bilinci almamış, yani tarihsel materyalizmin diyalektik yöntemlerini bilmediğinden, idealizmin kör kuyusundan çıkamamış bir oyun yazarı böyle bir çabaya girmemeli bence. Kral-kraliçe, padişah-sultan, prens-şehzade oyunları yazanlar, onların zaferleri, başarıları ve güzellikleriyle ilgileniyor; halkına yaptığı baskı ve zulümlerini, çevresine reva gördüğü onca kötülükleri görmüyorsa, toplumuna-seyircisine saygısı yoktur. Ve yazdıkları da oyun değildir; tanınmış bir oyun yazarı da olsa, sadece kendi egosunu doyurmuştur. Öte yandan, tarihsel olayları saptırmak; siyasal ve inançsal düşüncesine denk düşecek ya da ısmarlanmış bir tarihsel olay yaratmak gerçek bir oyun yazarının işi olamaz. Ne yazık ki, ülkemizde bunlar yapılıyor; iktidarda hangi zihniyet varsa, onun beğenisine uygun oyunlar tercih ve teşvik ediliyor. Hem de resmen devletin bu konularla sorumlu daireleri tarafından yapılıyor. Bu konuya ilişkin yaşadığım ve tanıklıklarımdan iki örneği anlatmadan geçemiyeceğim:

Baba-Erenler1990'lı yılların ikinci yarısında Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğünde edebi kurul başkanlığı yapmış ve şimdi yaşamayan tanınmış bir tiyatro yazarı Hacı Bektaş Veli üzerine bir oyun yazıyor. Oyunun fotokopisi elime geçti; büyük şaşkınlık ve öfke içinde okudum. Devletin Türk-İslam sentezci resmi zihniyetinin de ötesine geçerek, yaşanmamış bir tarihsel olay yaratıyor; onun üzerine oyununu kurguluyor. 1240 yılında Hacı Bektaş Veli'yi, 1167'de ölmüş bulunan Hace Ahmet Yesevi tarafından Anadolu'ya göndertiyor. Türk-İslam sentezcilere göre, Şeyhi ona Türklüğü ve İslamlığı yayma görevi(!) veriyor. Yazarımız ise ayrıca Hacı Bektaş'a, Selçuklu Sultanı Keyhusrev'e karşı ayaklanmış bâtıni-Alevi Şeyhi Baba İlyas Horasani ile Sultan'ın arasını bulma, onları barıştırma görevi yüklüyor. İkisiyle de ayrı ayrı görüştürerek; " Sizler Türksünüz, Türkmensiniz, aynı soydan geliyorsunuz; kavga etmek size yakışır mı? Bu yurt ikinize de yeter birleşiniz, birlik olunuz..." benzeri sözlerle savaşı durdurtmaya çalışıyor. Ne yapmak istiyordu bu çok tanınmış oyun yazarımız böylesine tarihsel yalanlar uydurmakla? Belli ki dönemin yönetimi ona, Hünkar Hacı Bektaş Veli'nin Türk-İslam sentezine uygun bir portresini çıkartması için bu oyunu ısmarlamış. Aynı zihniyeti taşıyan yazarımız bunu görev bilip oyununda, Hünkar'ın "bir olalım, iri olalım, diri olalım" sözünü sözde temel almış görünüyor. Böylece geçmişte Anadolu'nun gördüğü yoksul köylü halkların Baba Resul önderliğinde en büyük zulme başkaldırı hareketini, büyük sınıf savaşımını önleyerek tarihten silmeye ve yoksaydırmaya mı çalışıyor? Pes doğrusu! Büyük şaşkınlık içinde okuduğum bu oyun, yıllardır üzerinde çalışıp üzerinde birkaç makale ve bir kitap yazdığım Hacı bektaş Veli'nin Babai ayaklanmasındaki konumunu da açıklayan, 1999 yılında tamamlayıp 2001'de yayınladığımız yaklaşık üç saatlik "Dünya Mülkü Halkındır" Dedi BABA RESUL oyunumun[2] yazılma nedenlerinden biri olmuştur. Beklenildiği gibi, 2000 yılında gönderdiğim bu oyunu Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü repertuvarına almayı reddetti. Genel Müdürlüğün Edebî Kurulu üyeleri kabule nasıl cesaret edebilir miydi?(!) Çünkü Sünni devletin resmi felsefesi Türk-İslam sentezi anlayışına aykırıydı. Türkiye Cumhuriyeti, kendisini Osmanlı ve Selçuklu devletlerinin mirasçısı gördüğünden, tarih içinde o devletlere karşı gerçekleşmiş ayaklanma hareketlerini kendisine karşı yapılmış olarak mı kabul ediyor, ne dersiniz?

oglan-seyh-masuki-durusmasiİkinci örneği daha önce yaşadım. 1996 yılı içinde Pascal İle Stephanie oyunumla birlikte gönderdiğim, yine bir tarihsel oyun olan Oğlan Şeyh İsmail Maşuki Duruşması'nın repertuvara alınmadığı, anlaşılması güç birkaç cümlelik gerekçe ile bidirilmişti 1997 Şubat'ının üçüncü haftasında. Erbakan'ın başbakanlık dönemiydi. Oyun, 1528'de Muhteşem Süleyman'ın sekizinci saltanat yılında şeriatın bağnazlıkları ve din adına yapılan baskı ve kötülükleri anlatan, kısacası şeriat yönetimi aleyhine camilerde vaızler veren, Medrese'lerde konuşmalar yaparak eleştirilerde bulunan genç bir Melâmi tarikatı şeyhinin, Divan-ı Hümayun mahkemesinde idamla cezalandırılması ve çok sayıda yandaşlarının öldürülmesini konu alıyordu. Tamamıyla o dönemin kaynaklarına dayanan belgesel bir oyundu; Osmanlı sarayı ve hukuku irdeleniyordu. Açıkça anlaşılıyordu ki, iktidardaki hükümetin anlayışına ters düştüğü için reddedilmişti. Bir hafta sonra 28 Şubat'ta post-modern darbe olarak nitelendirilen Sincan sokaklarında tankların yürümesiyle Erbakan istifaya zorlanmış, Çiller başbakanlığa getirilmişti. Mart ayının ilk haftası içinde baş dramaturgdan bir mektup aldım ve reddedilen oyunun repertuvara alındığı bildiriliyordu. Bu nasıl bir gayretkeşlikti­? İki mektubu yazan da aynı kişi, kararını değiştiren de aynı kuruldu! Eğer böyle bir durumdan oyun yazarı da memnun kalıyorsa, o asla gerçek bir oyun yazarı değildir.

Silvanli-KadinlarAynı oyunun mansiyon aldığı yarışmanın jüri üyelerinden biri, aynı zamanda o dönemde gösterimdeki Silvanlı Kadınlar oyunumun sanat yönetmeniydi. Oyunla ilgili bir telefon konuşmamızda, Maşuki Duruşması'nı da sormuştum. "O oyun çok sertti" dedi. Ben açıklamasını beklerken birden sesi değişti ve öfkeyle "hemşehrim, ben vatanını ve tarihini seven bir insanım" diyerek sözü Silvanlı Kadınlar'a çevirdi. Demek ki, bu çok tanınmış tiyatrocu ve televizyocu hemşehrimiz Osmanlı tarihine toz kondurmak istemiyordu. Nasıl olur da siz ulu padişah Sultan Süleyman'ın, 19 yaşında bir gencin 12 yakın müridiyle birlikte kafalarını kestirdiğini ve aynı günlerde bir hırsızlık bahanesiyle sekiz yüz yoksul sokak satıcısını toplayıp, bir gecede katlettirdiğini oyununuzda anlatırsınız? Öfkelenmesinin ve oyunu sert bulmasının nedeni buydu. Oysa bunları oyun yazarı uydurmuyor, o dönemlerin tarihyazıcıları Peçevizade, Müneccimbaşı Ahmed Dede yazdıkları kitaplarında anlatıyorlardı.

Bu zihniyeti taşıyan tiyatrocular, yöneticiler ve onlara uyan oyun yazarları da varoldukça; ama asıl ülkeye demokrasi yerleşmedikçe tiyatro yazarlılığımızın ileri aşamalara doğru gelişeceğinden kuşkuluyum ya, umudumu tamamıyla yitirmiş değilim. Toplumca özgürlük ve demokrasi mücadelemiz yükseldikçe, umutlarımız artacaktır.

[1] Bu nedeni söylemiyeceğim; www.ismailkaygusuz.com Diğerçalışmalarım / Tiyatrooyunları'dan okuyabilirsiniz.

[2] Oyun metni www.ismailkaygusuz.com Diğerçalışmalarım / Tiyatrooyunları'nda yayındadır, oradan incelenebilir.