Aşk’ın ozanı sevda’nın küllerinden doğarmış*

İsmail Kaygusuz

akAli Kaykı canın birinci kitabına yazdığımız önsözde ona "Sınır Tanımayan Sevdanın Ozanı" demiştik. Hatta adında 'Sevda" sözcüğü geçen dört-beş şiirini irdelediğimiz bölüme koyduğumuz arabaşlık "Tüm Sevdalar Onun"du. Tutulmadan, tutuşup yanmadan sevda olmaz ve sevda olmayınca aşk olmaz. Artık o tutuştuğu sevdayı aşmış, sevdanın küllerinden doğarak aşka düşüp, "Aşkın Ozanı" olmuş Budak Ali. "Tutuştuk Sevdanda" şiirine,

"Tutuştuk sevdanda Aşkınla yanıyoruz
Dönerek ateşine dalanın bizleriz
Küntü kenz esrarında her dem doğuyoruz
Gönüller uyandıran alazın bizleriz „

diye başlıyor. Binlerce renge boyanıyor; yokluğun içinde varlığını gösterip, Üçler'in Beşler'in ve Kırk'ların katarına katılarak evrensel dengeleri sağlayan terazinin parçalarından biri oluyor. Gül bahçesine uğrayıp, bülbülün figanına katılıyor. Bununla da kalmıyor; sararmış goncayı kanla sulayarak al gülü kızıla çeviriyorlar hep birlikte. Çokluğu birliğe (kesreti vahdet'e) ulaştırmışlar binbir adla halden hale geçerek. Harfleri oluşturan noktalar da onlardır ki, Vuslat'a erenlerden biridir Budak artık:

"Hal içinde halde binbir adla bilindik
Budak, Ali, Veli, Deli dedin seslendik
Elif ile lâm, mim hemi yâ sîn okunduk
Harflerin olduran her noktasın bizleriz"

Budak Ali içinde bulunduğu sırlarını paylaştığı, paylaşmakla kalmayıp onları bize ulaştırdığı "Bizler'in kimler olduğunu "Hakikat Ehliyiz Biz" nefesinde açıklıyor:

Verin gönlünüzü gelin bizlere
Hakikat sırrına erenleriz biz
Düşün peşimize erin bizlere
Canların canıyız cananıyız biz

Aşığın goncası ve de gülüyüz
Muhabbet ehlinin hem bülbülüyüz
Gâhi akıllıyız gâhi deliyiz
Hakikat sırrına erenleriz biz

Çürük yoktur hiç sağlamdır özümüz
Kapalı olsa da görür gözümüz
Hakk'tan gelmişiz Hakk'a gideriz
Herşeyin özünde olanıyız biz

Budak Ali'im der arıda balız
Hem zahirdeyiz hem de bâtındayız
Geldik Kızıldeli'ye mihmanıyız
Hakikat yolunun erleriyiz biz

Hakikat ehli aşk ehlidir; aşk makamında oturan "Canlar canı ve cananı" Yaratanın kendisidir. Yüzyıllar önce Yunus Emre(ö.1320) de bunu söylüyordu:
"Canlar canını buldum bu canım yağma olsun
Dost vaslına eriştim gümanım yağma olsun"

AŞK MAKAMI TANRI MAKAMIDIR

Aşkın ozanı Budak, yaşadığı büyük aşkı ve ve aşk makamının betimlemesini çok önce bana ulaştırdığı bir yazısında şöyle yapıyordu.

"Aşk, Alevi/Bektaşi inanç ve öğretisinin derinliğinin temel niteliği, varılmak istenilen en son durak olan fenafillah, yani varlıkta yok olma, yani kesretten vahdete ulaşma ki, bu vuslata erme makamıdır. Aşk, sonsuz-sınırsız gönlün göz kamaştıran ışığıdır. Gönüldeki hazine ancak bu ışık ile meydana çıkar, görülür. O'na ayna olur. O, aynada kendini seyreder mest olur. Evrende bir zerre iken Küntü Kenz (Gizli hazine) esrarının sırrını çözerek zaman içindeki evren olur. Coşar zamandan taşar, evren O'nda yok olur. Var olan her şey üçünde olur. Üçü bir olur, O olur. O an zaten her an var olduğunu bilir ve En'el Hakk der."

" İlmin kitabı Aşk'tır. Aşk, natık olandır. Dile gelince ilmi anlatır. Gönül coşunca ilim dillenip taşar. Güneşin sıcağında buharlaşıp bulut olan okyanusun, fırtınalar yaratarak okyanusu coşturup sağanak halde yağması gibidir. Gönül Muhammed, ilim Hakk, Aşk İmam Ali'dir. Aşk olmazsa gönül coşmaz, gönül coşmazsa ilim kendinden habersiz kalır. Bilinmek isteyen ilmin, sırrının açığa çıkması için üçünün bir olması gerekir. Bundan dolayıdır ki, Aşk makamına ermeyince Hakk'ın sırrına erilmez. İlim şehrinin kapısı bulunmaz bilinmez ise şehre girilmez. İlim şehrine giremeyen ilimden, ilim de kendinden habersiz kalır."
Bizim bir yorum getirmemize de gerek yoktur. Şiirlerinin derinliğine inildikçe bu tanımlamalar daha iyi anlaşılacaktır.

Birinci kitabın önsözünün başında şiirlerini nasıl yazdığını anlatırken biraz şaşkınlık geçirmiştik:

" Ali Kaykı 1986 yılından beri, yaşadığı bölgedeki Volkswagen fabrikasında ve uzun zamandır aynı fabrikanın motor bölümünde büyük sanayi makinaları denetçisi olarak çalışmaktadır. Demir ve çelikten dev makina ve motorlar ortamında bir denge oluşup, katı mekanik gürültü yumuşayarak Kaykı'nın kafasında, genelde şiire özelde ise deyişe-nefese nasıl dönüştüğünü anlamak kolay değil. O şiirlerinin büyük çoğunluğunu, bu demir ve çelik ortamındaki –özellikle geceleri- yalnızlığında yazıyordu."

AŞKTA YANIP NAZ MAKAMINA ERMEYEN OZAN "DEVRİYE" YAZAMAZ

Oysa yalnız değildi, şaşırmaya da gerek yokmuş; zahiren mekanik gürültünün ortasında bedensel organları çalışırken, bâtınında ruhu ma'na âleminde seyrana çıkmış hakikat erenlerinin gül bahçesinde vahdet gülüne figan etmektedir. Tüm varlığından sıyrılıp "O" olmuştur, "devirden devire" sıçrayarak evrendeki farklı nesnelerde dönüşümlerini geçirmektedir tıpkı Yunus Emre gibi.

Bağlarda bahçevan dağda dervişem
Dosdoğru bir yoldan gelip gitmişem
Rengarenk açmışam elvan kokmuşam
Nergiz ve gül benem kardelen benem

Gönülden gönüle akmışam yare
Kimine doluyam kimine bade
Kiminde coşmuşam kiminde sade
Sevdiren benem hem akl-ı kül benem

Yaşamı olmuşam var olan canda
Kimisi refahta kimi de darda
Dünyanın her yeri hatta uzayda
Canveren benem toprak ve yel benem

Bülbülüm güle hayran gökte turna
Benem Kafdağı'nda dolaşan Anka
Sultan Süleyman'a gelen karınca
Seyreden benem bin donda hal benem

Sevdada yanarım ateşi benem
Ferhat'ın Mecnun'un bir eşi benem
Şirin de Leyla da her dişi benem
Nakşeden benem güzelde al benem

Arifler meclisi şevkle kurulur
Budak'ın dalında goncalar durur
Aşk şerbetidir meydana sunulur
Meşk eden benem arıda bal benem

Bu şiir Alevi-Bektaşi edebiyatında iyi bilinen bir Devriye nefesidir. Yunus Emre, Seyyit Nesimi, Şah Hatayi ,Pir Sultan Abdal, Bektaş Çelebi (Şiri), Harabi gibi ermiş kabul ettiğimiz ozanlarımızın sıkça kullandığı, Vahdet-i Vücut (İnsan -Tanrı birliği) ve Vahdet-i Mevcut (Doğa –Tanrı birliği) kavramlarının ve aynı zamanda varlığın-maddenin dönüşümünü açıklayan tasavvuftaki "Devriye kuramı"nın şiirsel anlatımıdır.

Abdülbaki Gölpınarlı 1963 yılında yayınladığı "Alevi Bektaşi Nefesleri" adlı yapıtında (s.70–72) bu konuda kendisinden beklenmedik biçimde şu yorumu yapmaktadır:

"Varlık birliğini materyalist görüşle kabul eden sufilere göre varlıklar, adeta dalgalara, katrelere, köpüklere benzer, mutlak varlık ise denizdir. Dalgalar, katreler ve köpükler denizden ayrı değildir, onların çokluğu denize zarar vermez. Dalgaların zuhuru denizi fazlalandırmaz, batışı onu eksiltmez; çünkü denizden ayrı bir varlığı yoktur, her şey odur."

İşte bu dönüşümleri, deviri anlatan şiirlere "Devriye" adı verilir. Ozan Devriye'yi işlerken merkez kendisi, yani İnsan'dır. Değişim ve dönüşümleri Ben veya Biz kullanarak kendisi üzerinden götürür. "Enelhak" diyememiş, "Makam-ı Naz"da küfür ile imanı eşitleyememiş ozan Devriye yazamaz. Çünkü ermiş ozan tanrıyla bir olmuş evreni yaratmakla işe başlar. Bektaş Çelebi'nin (Ö. 1761) Şiri mahlası ile yazdığı Devriye'nin girişinde bunu hemen görelim:

Cihan varolmadan ketm-i Adem'de
Hak ile birlikte yekdaş idim ben
Yarattık bu mülkü çünkü o demde
Yaptım tasvirini nakkaş idim ben

Çoğunlukla evren-Tanrı bütünlüğü içerisinde sultandır. Zeval bulmaz, her şeyin öncesi ve sonrası olan Tanrı, ozanın kendisidir. Yeryüzünü gökyüzünü, dağları denizleri yaratıp biçim veren ve yedi iklime hükmeden odur.
Şimdi ozan Budak Ali'nin "İstesem de" şiirinde "Yunus ile yanyana giderim/Aşk dolusun kana kana içerim" diyerek bâtın aleminde birlikte dolu içtiği,Yunus Emre'nin Devriye'lerinden ikisinin bazı beyitlerini izleyelim:

"Evvel benim ahir benim canlara can olan benim
Azıp yolda kalmışlara Hızır meded eren benim

Çün deminden katre uran bir nazarda dünya duran
Kudretinden han döşeyip aşk nöbeti uran benim

Düz döşedim bu yerleri çöksü urdum bu dağları
Sayvan eyledim gökleri geri tutup duran benim"
(...)
"Ol kaadir-i Kün-feyekün lütfedici Rahman benim
Kesmeden rızkını veren cümlelere sultan benim

Nufteden adem yaratan yumurtadan kuş üreten
Kudret dilini söyleyen zikreyleyen Sübhan benim

Bu yeri göğü yaratan bu arşı kürsü durduran
Binbir adı vardır Yunus ol sahib-i Kur'an benim"

"SİDRETÜ'L MÜNTEHÂ YERİN DEDİLER"

"Görmediğim Tanrıya Tapmam" kitabımızdan aldığımız bu kısa açıklamanın ışığında diyebiliriz ki, ozanımız 'Budak Ali küfrü iman etmiş' erenler katarına dahil olmuştur. Erenlerle ma'na alemindeki ruhsal seyranından (vecd halinde göğe yükseliş gezileri) aldığı esinler ve esrime duygusallığından dökülmüştür nefeslerini çoğu. "Tutuştuk Sevdanda", "Medet Mürüvvet Şahım", "Geldim", "Güneşe Sor", " Adım Sanım Yeldir Benim" devriye'lerinden sadece birkaçıdır. "Erenler" başlıklı şiirinde Seyranında birlikte olduğu erenlerin sırlarını ve zahiren olmazlarını anlatırken birden aklı başına gelir;

"Budak Ali'm sen de gizini sunma
Böylesi acayip sorular sorma
Nadanlar anlamaz ehli var amma
Deliyi Veli'ye katan erenler"

diyerek susar. Sustuğu anda "Hakikat babından içeri girerek" kendini yine erenler meclisinde buluruz "Erenler 2" nefesinde. Önce "Sırrın sırrı" olur. Sunulan doludan üç yudum alınca da "Can'ın canı" olur. Arkasından, açık güzellik meydanına (Küşad-ı Meydan) çağırılır ve "senin yerin Sidretü'l Müntehâ" derler erenler:

"Sıdretü'l müntehâ yerin dediler
Küşad-ı Meydana gelin dediler
Tutulduk sevdaya alın dediler
Aşkın narı oldum bilin erenler"

Ermiş ozanımızın "Gel Kardeşim" nefesinde anlattığı, bir Sıdretü'l Müntehâ (Son Sınır Ağacı) yolculuğu var ki, ulu sufi Bestami (ö. 874) bile imrenir. Çünkü birlikte çok sevdiği bir dostunu da götürüyor. Ne diyordu Bayezid Bestami? "Çölleri geçtikten, bozkırlara ulaştıktan ve Görünmez'in krallığını aştıktan sonra çadırımı Taht'ın yanına kurdum." Orası Arş-ı alâ, yani Tanrı'nın makamı ve sonsuzluktaki son sınır ağacının (Sidretü'l müntehâ) bulunduğu yerdi. Muhammed Peygamber de miracında orada Tanrıyı görmüştü. Bestami bu kendi miracını anlatırken sorarlar : "PekiTanrıyı gördün mü? O şimdi nerede?" Büyük Sufi hırkasının yenini kaldırarak sakince, "O şimdi burada, hırkamın altında " yanıtını verir. Ve bu yanıt yüzünden onu doğduğu kentten sürgün ederler.
Ozanımız dostunun elinden tutup, gece çıktığı seyirde (göksel gezide) Pirini görüyor ve yine erenler meclisine katılıyor. Gerisini miracı anlattığı nefesinden izleyelim ve nasıl sidretü'l müntehâ'da Yâr'a kavuştuklarını öğrenelim.

"Dün gece seyrimde Pir'imi gördüm
Erenler toplanmış orada nazır
Huzura varanda bir niyaz aldım
Gel kardeşim canım dolumuz hazır

Dizildi erenler meydan kuruldu
Ağaçtan bir tasta dolu sunuldu
Üç yudum hakkındır al iç denildi
Gel kardeşim canım dolumuz hazır

Kapağı üstünde sapı yok durur
Bu halde bu dolu nasıl alınır
Belliki erenler sınav verdirir
Gel kardeşim canım dolumuz hazır

Uzattım ellerim dolu tasına
Serimi sunmuşum Hakk'ın yoluna
Seslendim Ya Rabbi sığındım sana
Gel kardeşim canım dolumuz hazır

Önce kapağı açıldı yavaşça
Dolu tasına elim varınca
Sonra kendisi geldi avucuma
Gel kardeşim canım dolumuz hazır

İçince üç yudum kendimden geçtim
Bir anda cennetin içine düştüm
Şükürler olsun murada erişdim
Gel kardeşim canım dolumuz hazır

Dediler üç yudum hakkındır senin
Üçü de kardeşin Dertli Baba'nın
Haz doldu gönlüme aradım canım
Gel kardeşim canım dolumuz hazır

O demde yetiştin geldin yanıma
Ayağa kalkarak sarıldım sana
Diz çöktük ikimiz durduk divâna
Gel kardeşim canım dolumuz hazır

Bu denli mutlu hiç görmedim seni
Ellerimle sundum sana badeni
Kana kana içtin üç yudum demi
Gel kardeşim canım dolumuz hazır

Budak Ali Can'ım kardeşim sana
Sıdretü'l Müntah'da kavuştuk Yâr'a
Böyle haller nasip olmaz her kula
Gel kardeşim canım dolumuz hazır"

HER CAN CANLAR CANININ CANIDIR, CANANIDIR

Budak Ali Can, "Can, Canım, Canlar, Cananın Canı!"diye tutuşmuş yanıyor. Yedi-sekiz şiirinin adı adı "Can" ve içeriği "Can'ın betimlemeleriyle dolu. Can "dosttur, yârdır, insandır", ama asıl Sidretü'l Müntehâ'da vuslata erdiği ve "narında yandığı biricik sevdası" Cananın Canı ya da Canlar Canı Tanrıdır. Özü O'nda parlamaktadır ve yaşam boyu "can cana yaşamaktadır", tıpkı Yunus'un "Bir can vardır bende candan içeri" dediği gibi.

"Yanarız narında birdir sevdamız
Ankanın yanında açar gülümüz
Yürürüz yolunda yektir Tanrımız
Yolunun Aşkında tozar gönlümüz

Dervişlik hırkası verirler sana
Öylesin bir giysi olduğun sanma
Makamdan makamı sorarlar cana
Cananın canında parlar özümüz"
(...)
Can cana var olduk yaşam içinde
Güzelliğimiz sevgimiz can cana
Can cana acıda mutlu günlerde
Sofralarımız dolumuz can cana

Can cana dolduk sarmalandık O'na
Türkülerimiz sözümüz can cana
Can cana kaldık doyamadık cana
Yüreklerimiz özümüz can cana

Budak Ali'yim canana can oldum
Can olan cana canda sultan oldum
Canda varı bilmeze bühtân oldum
Gizlerimiz ol aşkımız can cana

"Can ve Canan „ şiirlerinin tümünü candan okuyup, ozanımızın neler anlattığını düşünmelerini okuyucuya bırakarak, 13.yüzyılın büyük bâtıni mutasavvıf ozanı Yunus Emre'nin şu birkaç beyitini anmaktan geçmek istemiyorum. Bu karşılaştırma "Can" nefesleri anlamalarına yardımcı olacaktır.

"Eşkere (aşikâr) kıldım bu gün pinhanımı (gizimi)
Can veriben buldum ol cananımı

Can gönül hayran kalıpdur ma'şuka (sevgiliye)
Ma'şuk ile sürerim devranımı

Onu buldum u (ve) niderem ayrığı (başkasını)
Yağmaya verdim bu gün dükkânımı

Yer benimdir gök benimdir arş benim
Gör nicesi (nasıl) sermişim sayvanımı (örtümü, gölgeliğimi)

Budak Ali'nin Can'ları ve Cananın Canı bildiği aynı zamanda Muhammed-Ali, Hünkar Hacı Bektaş Veli ve soy atası Kızıl Deli Sultandır. Hakk'ın birer mazharı olan bu ulu erenlerle seyrinde buluşup söyleştiğini, huzurlarında dâra durduğunu ve onların yüceliklerini herbiri için yazdığı çok sayıda nefeslerinden okuyup öğreniyoruz. Kuşkusuz Rumeli Melikesi sıfatıyla andığı Sultan Anası'nı da unutmamış. Budak'ın anaların anası Fatima Ana'ya, yakında yitirdiği kendi anası ve hiç tanımadığı yakın dostlarının analarına sunduğu bu ikinci kitabından, sadece bâtıni inanç bağlamında bazı nefeslerini irdeledim. (Sanırım Dost bana gönül koyacaktır "sırrını faşettim" diye. Oysa o kendi kendisini zaten faşetmiş; o büyük esrarın içine dalmayan bu nefesleri asla yazamaz.) Bunları da tek tek ele alıp yorumlama ve değerlendirmeye kalkarak, sınırı daha fazla aşmak istemiyorum. Kuşkusuz daha birçok temaları işlemiş şiirlerinde ozanımız, onları da okuyucular olarak sizler değerlendirirsiniz artık.

Ali Kaykı dostumu, ozan adıyla Budak Ali canı bu yeni kitabı için candan kutluyor ve onu aşk ve inanç ehli canlara aşkı niyazlarımla öneriyorum.

Londra, 26 Ağustos 2010
*Ali Kaykı'nın yeni çıkan, Tutuştuk Sevdanda (Alev Yayınları, İstanbul-2010) şiir kitabı için "Önsöz"