Ummü’l- Kitab’da Tanrı

Mekânı, İlk Kendini Gösterişi, Organları, Nitelikleri Ve Sıfatları!

İsmail Kaygusuz

Tek tanrılı Ortodoks din ve inançların Tanrı anlayışına bu yazı başlığı aykırıdır, ters düşmektedir. İnanılan ve tanımlanan Tanrı kavramı konusunda söz söylemek, tartışma yapmak dinden çıkmak sayılır. Tanrı tekdir, kadir-i mutlaktır; doksan dokuz ismi vardır (esma-i hüsna) –ki Ummü’l Kitab binbir ismi olduğunu söylüyor-, ama ne mekânı ne de cismi vardır ve eşi benzeri de yoktur. O görülmez, ama kendisi herşeyi görür; duyulmaz, ama duyar; Tanrı akıl ve duyu organlarıyla asla algılanamaz. O ulu yaratıcıdır, esirgeyen, bağışlayandır; kendisini öven ve inanan kullarını  cennetle ödüllendirir, âsi kullarını/günahkârları cehennemle cezalandırır. Kullarına iyiliği de kötülüğü de veren kendisidir, yani hayırı ve şerri de O verir, ama yargılayan da O’dur. Bütün bunları kendi görünmezlik evreninde yapar; insanoğlunun asla bilmediği ve bilemiyeceği gizli la-mekân’ında, yani mekândan münezzeh olarak yarattığı evreni yönetir. Zâhiri İslâmın Tanrı anlayışı aşağı yukarı budur, değişmez; Tanrıyı farklı algılayan dinsizdir, sapkındır. Oysa İmadeddin Nesimi (ö.1404) gibi soranlar da çok olmuştur:


“Ey bana na-hak diyenler kandedir bes Yaradan
Gel getir isbatın et kimdir bu şeyni yaradan

Yer ü su toprah oddan böyle suret bağlayan
Böyle dükkânı düzen kendi çıkar mı aradan?
......
Ey Nesimi on sekiz bin alemin mevcudusun
Kim ki bu devre irişmez koy gide devvareden”

Ancak soranlar da Ortodoks İslamın zalim yöneticileri tarafından , bağnaz ulemâ’nın kanlı fetvalarıyla asılıp kesilmiş, derileri yüzülmüştür. Şimdi İslam Peygamberi’nin torununun torunu olan 5. İmam Muhammed Bakır’ın Tanrı’ya ilişkin sorulara verdiği yanıtları okuyup görelim; acaba Ortodoks İslam’ın, yani Sünni ve Şiilerin tanrı inancı ve anlayışına hiç benziyor mu? Biz, İmam Bakır’ın kitaptaki bu sözlerinin arasına girmeden kısa yorum ve düşüncelerimizi dipnotlarda vereceğiz. İmam’ın sorulara verdikleri yanıtlar, uzun açıklamalar gerektirmeyecek kadar açık seçiktir:

“77   Sonra Ca’fer [Cabir] Cu’fî ayağa kalktı, elini yüzüne sürdü ve ‘Ey benim Tanrım! Yaratıcı gökte midir, yerde midir? Nasıldır? Nitelikleri ve özellikleri nedir? O, nelerden meydana geldi? O’ndan neler meydana geldi?’ diye sordu. (Ve Bâkır dedi:) ‘Bu(nu açıklamak) büyük bir günahtır. Hiçbir peygamberin ve hiçbir zuhurun, bu örtüyü Yüce Tanrı (Melik-i Teâla)’nın üzerinden kaldıramadığı ve hiçbir kitapta sözünün edilmediği o şeyi, kendine ve bu Kitâb’ın mirasla ulaşacağı inananlara (müminlere) sakla.”

“Câbir bir süre sessiz kaldı. Sonra Ayağa kalktı, dua edip övgülerde bulundu ve ‘ey benim Tanrı’m! Ey bütün tanrıların Tanrı’sı!  Bu zavallı zayıf kulunu 79 bağışla ve sorduğum soruyu benden esirgeme’ dedi. (Orada hazır bulunan) özel kişiler (hâssegiyân) de ayağa kalkıp birkaç defa şefaat dileğinde bulundular.”

“Bunun üzerine Bâkıru’l-ilm, ‘ey Câbir! Bu örtü, Yüce Tanrı (Melik-i Teâla)’nın üzerinden nasıl kaldırılabilir? Çünkü kim bu sözü ehil olmayan birisine söylerse, o sözle birlikte o kişinin ruhu da onun bedeninden çıkar ve sözü işitenin bedenine girer. Ey Câbir, bu söz okunmaz, dil ile de söylenmez. Bunun 80 büyük sakıncası vardır. Ey Câbir! Aman, aman! Sakın, sakın! Ben sözü, bir levhanın üzerine yazacağım; onu okuyacak , ama dil ile söylemeyeceksin...”

“ Sonra Bâkıru’l-ilm –O’nun selâmı üzerimize olsun-, bir levhaya yazdı ve onu Câbir’e verdi. Önce şöyle yazdı: 81 ‘Tanrımız ve yaratıcımız hem göktedir, hem de yerde. Yani hem yukarıdaki divânlarda,  göksel saraylarda ve hem de zamanın imamları ile inananların örtüsü (hicâb) olan küçük âlemdedir (alem-i sagir, microcosmos: insan). Yer, gök ve hiçbir yaratığın henüz olmadığı ilk başta, gökkuşağı misali beş renkli beş kadim nur vardı. Bunların ışınlarından güneşe benzeyen bir hava meydana geldi. Şimdi gök ve yer olan şey, o hoş havaydı. Bu beş nur, o havanın üzerinde durdular 82 ve onların arasından nurânî bir şahıs olarak yüce sonların sonu (gâyetu’l-gâyât) nuru ortaya çıkınca, bu beş renk onun işitme, görme, koku alma, tat alma ve konuşma organları (cevârih) oldular. Beşeriyette, yani insanlık aleminde Muhammed, Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin adıyla anılan kişiler bu beş nurdur.   Yüce Tanrı’nın [K. 112, 1-4 “De ki; O Allah bir tektir. Allah, Samed'dir (Her şey O'na muhtaçtır.) Kendisi doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O'nun dengi olmamıştır.” şeklinde buyurduğu gibi bunlar hiçbir şeyden meydana gelmedi, yaratılmadılarler. 83 Bu beş nur, bu tanrısal taht üzerinde, inananların başında dönüp dolaşmaktadır.  Ortada oturan bilinçli/konuşan ruh (rûh-ı nâtıka) da, gerçek Tanrı’nın ta kendisi olup yaratılışı o yapmış ve yücelerin en yücesinden alçakların en alçağına kadar her isim ve cisimle ortaya çıkmıştır (zuhur etmiştir). Ey Câbir, yüce Tanrı, bu konuşan tanrısal ruhtur. Nurâniyette güneştir; ruhâniyette ise onun adı nâtıka, yani konuşandır; bilinçtir, akıldır. Bu beyazlık denizinde inananların beyinlerinin üzerinde yer almış olup, şimşek, 84 bulut ve ay rengindedir ki bu,Yüce Tanrı’nın gözle görülmesidir (mu’âyene).”  


“O’nun sağ eli; güneş renginde olup alıcı konumunda olan koruyucu ruhdur (rûhu’l-hıfz). Sol eli; düşünce ruhu (rûhu’l-fikr) olup bütün nurlar ondan kaynaklanmaktadır. K.5, 64 “..eli çok sıkı, dediler. Hayır, Allah’ın iki eli de açıktır, dilediği gibi verir.”  Bu ruh, mor renklidir. Tanrı’nın başı, yüce ruh (rûhu’l-a’zam) olup binlerce renkli boşluktur (sıfr). Onun üstünde hiçbir şey yoktur, 85 ne göklerde ne de yerde.K. 42, 11: “O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.” O’nun sağ gözü; büyük ruh (rûhu’l-ekber) olup, beyaz kristal rengindedir. Sol gözü ise akıl ruhu (rûhu’l-akl) olup, sarı ateş rengindedir. Yüce Tanrı’nın K. 2I, 96:“Allah, onların neler yaptıklarını görüyor.”  şeklinde buyurduğu gibi, bu ruhların her ikisi de gök, yer, dünya ve ahiretin tamamını görürler. Yüce Tanrı’nın başka yerde [K. 6, 103 “Gözler O'nu görmez, O gözleri görür.” şeklinde buyurduğu gibi, her iki 86 kulağı da sonsuzluk mizaç (mizâc-ı gâyetî) ve tanrısal aydınlık olup tanrısal çadır (çâdur-ı ilâhiyyet) rengindedir ve bütün canlıların sesini duyarlar. Yüce Tanrı’nın [K. 46, 26 “Onlara kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik; ama kulakları, gözleri ve kalpleri onlara bir fayda sağlamadı, çünkü Allah'ın ayetlerini bile bile inkâr ediyorlardı, alay etmekte oldukları şey de onları kuşatıp yok etti.” şeklinde buyurduğu gibi, bu ruh bütün divân ve dergâhları, yani sarayları ve tahtları kuşatmaktadır. Çünkü o, Tanrı’nın kendisidir. 87 Tanrı’nın iki burnu(ndan biri?) ilim ruhu (rûhu’l-ilm) olup, kırmızı akik rengindedir ve nerede Tanrısal ilim kokusu varsa orada zuhur eder. Diğer burun ise yücelik ruhu (rûhu’l-ceberut) olup, pas rengindedir ve her zaman yoldadır. Bütün tanrısal esinti ve aydınlıklar ondandır. O’nun konuşan (nâtıka) dili kutsal ruh (rûhu’l-kuds) olup, kırmızı yakut rengindedir ve bütün yaratılış onunladır. Yüce Tanrı’nın buyurduğu gibi: [K. 36, 83 “Her şeyin mülkü ve tasarrufu elinde bulunan Allah'ın şanı ne yücedir. Siz de yalnız O'na döndürüleceksiniz.”. Yüce Tanrı’nın kalbi 88 imân ruhu (rûhu’l-imân) olup, adı birlikçidir (muvahhid); ay kubbesinin rengindedir, bütün inananların imânı ondandır ve bütün ruhlar ona güvenmektedir. Yüce Tanrı’nın buyurduğu gibi, [K. 65, 3 “Kim Allah'a güvenirse O, ona yeter. Şüphesiz o kimse, Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.”. Tanrının iki ayağı, bu konuşma evi, yani ağızdaki (hane-i nutk) tanrısal zuhur ve insansal bakıştır.  Bu ağızdan kalbe bağlanmıştır. Bu bedensel (cismî) yaşam ruhunda, (rûhu’l-hayat) 89 derler ki, kıyamet günü Tanrı ayağını cehenneme koyacak, soğuyacak. Yani bu kalp, hiçbir ilimle sakinleşmez ve kesin olarak tanıklık etmez. Ancak kendisinde tanrısal bir zuhur ve inançsal bir bakış meydana gelince, hazır ve mevcut olan Tanrı’ya tanıklık eder; geceleri kalkan (kâimu’l-leyl) ve sürekli oruç tutan (sâimu’d-dehr) olur. “K. 3, 18:Allah, adaleti ayakta tutarak (delilleriyle), kendisinden başka Tanrı olmadığını açıklamıştır. Melekler ve ilim sahipleri de (bunu ikrar etmişlerdir” . Yüce Tanrı’nın Arş’ı, bu tanrısal tahttır. Yani sağ yarısında akıl ruhu 90 bulunan, diğer yarısında ise dalgalı ve dopdolu (zahhâr) ruh olan beyindir. O Tanrı, o büyüklüğüyle onun üzerine oturmuştur..”

Bu tanımlamalardan sonra karşılıklı sorularla bir yön değiştirme oluyor; bazı zahiri Tanrı anlayışları eleştiriliyor:

“Câbir Cu’fî, “Ey benim Tanrım! Baş aşağı dönük olan bazı yaratıklar, Tanrı’nın nitelik ve özelliklerinin olmadığını söylüyorlar. Bunun anlamı nedir?’ dedi.   Bâkır, ‘Ey Câbir! Bu, 93 Tanrı’nın öfkelendiği sözdür. Çünkü yüce Tanrı yakınımızdadır…Tanrı vardır, 94 haktır/gerçektir, göktedir, eşsiz ve benzersizdir. ‘De ki O Allah’tır’ âyetinin zahirî yorumu işte budur. Yoksa (Tanrı’nın) öfke(si) büyüktür; sizden ve bütün inananlar ile Müslümanlardan   uzak olsun. Ey Câbir! inanmayanlar içinTanrı uzak ve güçtür. İnananlar için ise yakın ve kolaydır. Çünkü inananlar varlığa, kâfirler/inançsızlar ise yokluğa tanıklık ediyorlar. Yokluğa hangi yönden taparsan kabul edilmez ve yoklukta hiçbir ibadet kabul görmez. Yüce Tanrı’nın buyurduğu gibi, ‘Kâfirlerin tövbeleri kabul 95 edilmez’. Ey Câbir, bizim yoklukta yerimiz yoktur ve açıklamasını yaptığımız Tanrı’dan başkasını görmüyoruz.  Çünkü yüce Tanrı, ulûhiyette bu ruhtur, nurâniyette ise güneştir. Çünkü o, Tanrı’dandır. İnananların beyni olan bu tanrısal tahta kadar divândan divâna ve nurdan nura bir ip ve bir yol gibi bağlanmıştır. Öyle ki bu ruh ve bu nur ne zaman kaybolursa, gerçek madeni ile bu nurlara gelir ve bu 96 kalıba girer.’ dedi.”






[1] Köşeli ayraç içindeki rakamlar Ummü’l Kitab’ın 10.yüzyıl Farsça versiyonunun elyazması varak (folio) sayfa numarasıdır.

[2] Bu söylem biçimiyle dolaylı bir politheisme’den, yani çoktanrılılıktan sözediliyor. 14.yüzyıl büyük Alevi-Bektaşi ozan ve düşünürü Kaygusuz Abdal Vücutnâme’sindeki “…Ol Tanrıdan gayriye meyil virmem, zira bu manada dahi Tanrı ‘bir’ degüldür. Çok Tanrılar vardur. Yine Resulullah Sallallahü Aleyhi vesselem buyurdu ki: ‘Külli maksudin mağbudun’ . Bir kişinin maksudı (yani erişmek istediği meramı, arzusu) ne ise Mabudu (Tanrısı)  dahi oldur dimek olur” algılamasıyla da uyumludur.

[3] Burada Evrenin yaratılışı, gökkuşağı görünümündeki beş renkli kadim nura, yani Ehlibeyt olarak bilinen Muhammed, Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin’e bağlanıyor. Ayrıca beş duyu organını oluşturdukları Tanrı da bu Beşler’in sayesinde ortaya çıkıyor, zuhur ediyor. Dolayısıyla Tanrı dahi varoluşunu bu Beş’liye, beş renkli nura borçlu olmuş oluyor!

[4] Burada da Ehlibeyt Beşlisi’nin Tanrının beş duyu organları olarak nasıl meydana geldikleri,yani yaratılmadıkları açıklanıyor. Bu konuda Mufaddal el Cufi şöyle rivayet eder: Abu Abdullah’a (İmam Cafer) sordum: “Gölgelerde (Ruhlar aleminde?) iken ne durumdaydınız?” Buyurdu ki: “Ey Mufaddal! Biz Rabbimizin yanındaydık ve bizim dışımızda hiç kimse yoktu. Yemyeşil bir gölge içindeydik. Onu tesbih ediyor, Onu kutsuyor. Onun tekliğini dile getiriyor ve Ona hamd ediyorduk. O sırada ne kendisine yakınlaştırılmış ne  gözde bir melek, ne de bizden başka herhangi bir canlı vardı (Usul ü-Kâfi s.666; 7-1191.).”

[5] Şimdi çokdaha  ilginç ve üç evrensel dinin ortodoks Tanrı anlayışına aykırı bir Tanrı tanımlamasıyla karşı karşıyayız: Tanrı nuraniyette, yani ışıksal  parlaklıkta Güneş; ruhaniyette, yani ruhsal, manevi  alemde ise onun adı, duyularla algılanan ve konuşan (nâtıka) insandır; ayrıca ruhaniyetteki beyazlık denizini simgeleyen insan beyninde yer almış, bulut ve ay renginde görüntü vermektedir.  W. İvanow ise şöyle bir benzerlik ileri sürmektedir: “Güneşin tanrısal doğası olduğu konusunda dolaylı bir belirsizlik söylemi daha ilginçtir [176]: ‘Tanrının adı güneşin yedi kayığı üzerindeki denize atacak’(nami Khuda bar haft zawraki aftab dar shawad). Bu açıkça, Manikheizmin güneşten ‘ışık denizine’ ışık taşıma düşüncesi değil de nedir? Bu Tanrısal nurani Beşler Kümesi’nin benzerlik gösteren kökenleri üzerinde Henry Corbin de şu açıklamayı getirmektedir: “Manikheizm’de: Beş ruhsal üye ya da beş Shekhina. Işık cenneti Kralının kendini göstermeleri ve konutları; Yaşayan Ruh’un (Spiritus vivens) beş oğlu; Işığın beş elemanı; ilk insan, Ohrmaz’un (Hürmüz) zırhı ve oğlu; her insanın içindeki beş ruhsal  eleman yahut erdem; bütün beşli kümeler birbirlerini simgelerler. Pistis Sophia (İnanç bilgeliği) gnostiğinde; birinci emredici ve Işığın beş sektörü, büyük peygamber ve onun beş yardımcısıdır. Basilid sisteminde beş hypostases, yani beş belirgin ve öndegelen kişi.”

[6] Görüldüğü gibi tüm duyu organlarına sahip bir anthropomorphik (insanbiçimli) Tanrı anlayışı sergileniyor. Bu da Kur’an ayetlerinin bâtıni yorumlarıyla yapılıyor, mecazi anlamlar yüklenerek  açıklamaları sürdürülmektedir.

[7] Böyle bir soru sormak ortodoks İslam’da , yani Sünni inancında şirktir, kâfirliktir.

[8] Buradaki kâfir, müslüman olup da inanmıyan, imanı/inancı olmayan anlamındadır. Birçok yerde geçtiği gibi Bâkır’ın inanan (mümin) ile müslümanı ve inanç (imân) ile İslam’ı (dini) birbirinden ayırdığına dikkat edelim. Kitabın sunuş kısmında İmam Bakır’ın zahiri dinsel düşüncelerini anlatırken bu konuda geniş açıklamada bulunduk. İmâm’a göre, velayet (velilik), inanç koşullarının hepsinin önünde gelir ve böylece, gerçek İmân, doğrudan İmâm’ların velayeti ile ilgilidir; yani İmâm’a olan inançtan doğar. Açıkçası O’na göre İmân, İslâmdan bir farklılık olarak, zamanın İmâm’ına tam itaat ve ona inançla bağlanmaktır.

[9] Görüldüğü gibi İmam Tanrı’nın görünmezliğini kabul etmiyor, görünmezlikle “yokluğu” eşit görüyor.