Şemseddin Tebrizi, Hacı Bektaş Veli ve İlişkileri Üzerine

İsmail Kaygusuz

Şemseddin Tebrizi (1183/4-1247/8) bir batıni İsmailidir. Ancak sıradan bir İsmaili değil; Şems(Güneş), Şems-i Tebriz (Tebriz'in Güneşi), Şemseddin Tebrizi (Tebrizli din güneşi), Şemseddin Muhammed, Şemseddin bin Hasan-i İhtiyar, Pir Şemseddin el-Tabriz vb. farklı isimler taşıyan, Henry Corbin’in de vurguladığı gibi Alamut İsmaili İmamlarının soyundan bir Huccet (İmamın tanığı, vekili) makamında bulunan bir sufi, mutasavvıf düşünür ve bir dava adamıdır. Aynı zamanda onu, yaşamının değişik devrelerinde yönetici, siyaset adamı, askeri komutan ve bir diplomat olarak görmekteyiz.


Anadolu’da Alevilik inanç ve düşüncesini, yani İslamın batıni anlayışını, çağının toplumsal-siyasal ve ekonomik koşullarında yorumlayıp uyarlayan ve yayan Hünkar Hacı Bektaş da Alamut’da yetişmiş bir Dai, bir inanç ulusu ve bir düşünürdür. Biz burada, Şemseddin Tebrizi, Hacı Bektaş Veli ve Yunus Emre üzerinde yaptığımız araştırma ve incelemelerimizi içeren, yayıma hazır “Alevi Bektaşi Düşünür ve Ozanları I ”kitabımızın ilgili bölümlerinden çok kısa bir özetle yetineceğiz.

Eski ve yeni Sünni-Şii yazarlar, araştırmacılar  Şems'in, kendilerinin bağlı bulundukları mezhep ve tasavvufi tarikatlarlarından (Şii, Şafii/İşari, Hanefi/Mevlevi vb.) birinden olduğunu göstermekten çekinmemişler. Onu batıniliğinden ve Alamut İsmaililiğinden koparmak için çok büyük çaba harcamışlardır.

Daha önce bizim de aralarında bulunduğumuz Alevi-Bektaşi araştırmacıları da, "Vilayetname"yi temel alarak, Şems'in  Hacı Bektaş Veli'nin halifelerinden olduğu ve onu "baş ile git başsız gel" diye ağır bir görevle Mevlana'ya gönderdiğinde ısrarlıdırlar. Oysa Şemseddin ondan en az 30 yaş büyük ve tersine Hacı Bektaş'ın eğitilip yetiştirilerek bir batıni velisi, bir kutb olmasında büyük emeği vardır. Hacı Bektaş bir batıni Dai'si olarak, Alamut İsmaili İmamının Huccet'i ya da baş Dai'si olan Şemseddin Muhammed (bin) Hasan İhtiyar'a bağlıydı. 1224'de Hacı Bektaş onunla tanışırken belki 15-16, belki daha küçük yaşlardaydı. Çok büyük olasılıkla Şems'in korumalığında, Alamut’a bağlı Kuhistan eyaleti  kalesi olan Şahdiz’deki Abdulmalik  Attaş (ö.1107) tarafından kurulmuş İsmaili medresesinde ya da Alamut kalesinde batıni eğitimini tamamlamıştı.

Araştırmalarımız Şemseddin Tebrizi ile 1224-1226 yılları arasında Kuhistan eyaleti İsmaili valisi (muhtaşim'i) Şemseddin Muhammed (bin) Hasan İhtiyar'ın aynı kişi olduğu düşüncesine götürdü. Bu olayın üzerinde hiç durmamış görünen İsmaili tarihi araştırmacıları, ama Şemsi Tebrizi'nin öldürüldüğü tarihlerde henüz 7-8 yaşında bulunan Pir Salahaddin oğlu Pir Şemseddin Muhammed Sebzavari (Multani Taparazi) ile onun aynı ya da farklı kişilikler oldukları üzerine çok sayıda yazılar döktürmüşlerdir. Kaldı ki  aynı kişi olmaları olanaksızdır; buna rağmen Hind kıtasında ve Orta Asya İsmaili toplulukları arasında Pir Şemseddin'in Şems Tebrizi olarak adlandırıldığı, birbirine karıştırıldığı konusuna -araştırmacıların çoğu aynı kişi olmadıklarını vurguladıkları halde- akılcı ve anlamlı çözümler getirilmemiştir.

Bunun yolu, geleneksel söylemlerin ve kaynakların verdiği doğrudan ve dolaylı bilgileri değerlendirip yorumlayarak, Şemsi Tebrizi ile Alamut İmamları ve Alamut yönetimiyle sağlam bir köprü kurmak ve Hind ve Sind'deki dava etkinliklerini araştırmaktan geçer. Biz bu yolu seçtik; Alamut İmamı Celaleddin Hasan'ın (1210-1221) büyük oğlu olan Şemseddin Muhammed'in kırk yaşlarındayken Kuhistan valisi olarak atanması kadar doğal bir durum olamazdı. Açıklayıcı bir belge henüz bulunmuş olmamasına rağmen, 1227'den itibaren aynı Şemseddin Muhammed'in Hind ve Sind bölgelerinde yıllarca İsmaili dava etkinliklerini çok etkili bir biçimde yürütmüş olduğuna inanıyoruz. Eğer böyle olmasaydı, 14.yüzyılın ilk çeyreğinden, ikinci yarısının başlarına kadar yerli dillerde söylediği binlerce ginan (beyitler) ve garbi'leriyle (şarkılar) inancın propagandasını yapmış ve keramet olarak günümüze gelmiş etkinlikleriyle gönüllerde taht kurmuş; ayrıca soyundan gelen Pir'lerle davayı kuşaklar boyu sürdürmüş Pir Şemseddin Muhammed Multani'den (ö.1356) sonra,   hala İsmaili inançlı halklarının toplumsal belleğinde Şemsi Tebrizi kalır mıydı?

Ayrıca ilk post-Alamut İmamı Şemseddin Muhammed'in (1257-1310), Tebriz'deki  yerli sufiler tarafından Şemsi Tebrizi olarak tanındığı görülmektedir. Pir Shihabuddin Shah (ö. 1884) "Khitabat-i Alliya" (Tehran, 1963, p. 42) kitabında şu açıklamayı yapıyor:

"Tebriz'de yaşayan  Şemseddin Muhammed yerli halk tarafından, yakışıklı görünüşünden ötürü, güneşle karşılaştırılıp, güneşe benzetildi; böylece ona 'Tebriz'in Güneşi' denildi. Bu adlandırma Mevlana Celaleddin'in (batıni) öğretmeni Şemsi Tebrizi ile onun arasında karışıklığa neden oldu, fakat gerçekte onlar daima farklı kişilikler idi"

1244 yılında Şemseddin Muhammed bin Hasan Tebrizi'yi artık Konya'da, Mevlana Celaleddin’e öğretmenlik yaparken görüyoruz. İkinci yılın ortalarında ansızın ortadan kayboluyor.

Alamut Yönetimi,  Rum'da Şemseddin Tebrizi olarak tanınan  eski Kuhistan  valisi Şemseddin bin Hasan İhtiyar'a, 20 yıl sonra bir diplomatik  görev veriyor  

Şemseddin Tebrizi'nin 10 Ocak ile 11 Şubat 1246 tarihleri arasında ansızın, hiçkimseye haber vermeden Konya'dan ayrılıp, yaklaşık bir buçuk yıl boyunca ortadan kayboluşu; sonuçları o günün bütün dünyasını ilgilendiren bir olayın geçtiği zaman aralığına denk düşmektedir. Bunun rastlantı olduğuna biz inanmıyoruz. Bu olay, 24 Ağustos 1246 yılında, Mogol imparatorluğu başkenti Orta Asya'nın Karakurum bölgesindeki Talikan'da büyük Mogol Kurultayı'nın toplanmasıydı. Bu Kurultay'da Ogeday'ın büyük oğlu Guyuk, Mogol Hanı seçilmiştir.

Kurultay hakkında en geniş bilgiyi bize, papa İnnocent IV tarafından elçi olarak gönderilmiş olan Fransisken rahibi John Plan del Carpin vermektedir.1245 yılı Nisan ayında Fransa'dan yola çıkan Rahip John Plan, Balkanlar ve Rusya üzerinden 15 ayda Karakurum'a vardı. Guyuk'un tahta çıkışı, 24 Ağustos 1246  tarihinde toplanan kurultayda yapılan törenle gerçekleşti. Papanın elçisi olarak bu törene katılan Rahip John Plan 1247 yılı sonunda İtalya'ya dönebilmiştir. Onun anlattığına göre Moskova grandükü, Gürcüstan tahtının varisleri, Ermenistan başkumandanı Sempad, gelecekteki Selçuklu Sultanı Rükneddin IV.Kılıç Arslan, Bagdad Halifesinin temsicileri, Hristiyan İmparator, Frank elçileri, Alamut emiri Alaaddin Muhammed'in elçileri vb...bu kurultaya katıldılar (Steven Runciman, A History of the Crusades, Vol.III, 5.Baskı, London-1990, s.259-260;  Jean Paul Roux, Orta Asya/Tarih ve Uygarlık, Çev.Lale Arslan, Kabal Yayınları: İstanbul-2001;Karş. Gregory Abul Farac(Bar Hebraus), Abul Farac Tarihi II, İngilizce'den Türkçeye çev. Ömer Rıza Doğrul, 2.Baskı, Ankara-1987,s.546)

Burada konumuzla yakın ilişkisi olduğu için Selçuklu Sultanlığından giden elçilik heyeti hakkında Abul Farac'ın verdiği bilgiyi kısaca gözden geçirelim:

"Vezir (Şemseddin Isfahani) birçok altınlar, şahane hilatlar ve atlar hazırlayarak, onları Rükneddin (Kılıç Arslan) ile birlikte Tatarların yanına rehine olmak üzere gönderdi ve böylece barışı sağlamlamak istedi. Genç Prens (Rükneddin) Guyuk Han'ın yanına gelince, kendisi ile beraber olan  eşraftan Bahauddin Tarjan(Tercuman?) vezir Şemseddin'den şikayet ederek Han'a şu sözleri söyledi:

'Vezir eşrafı öldürdü, vefat eden sultanın (Gıyaseddin Keyhusrev) karısıyla evlendi ve sizden emir almaksızın yeni bir Sultan (İzzüddin) tayin etmek istedi'.

“Bunun üzerine Han, İzzüddin'in tahttan inmesini ve kendi yüzünü görmeye gelen Rüknüddin'in hüküm sürmesini, Bahaeddin Tarjan'ın onun veziri olmasını ve Şemseddin'in mevkiinden atılmasını emretti...Kısa bir zaman sonra Bahaeddin 2000 Mogolla birlikte gelerek, Rükneddin'i Erzincan, Sebasteia (Sivas), Kayseri, Malatya, Zait kalesi ve Amid'de sultan ilan etti. Her yere vali ve hakimler tayin ediyor. İzzeddin'in memurlarını azlediyordu..." (Gregory Abul Farac(Bar Hebraus), Abul Farac Tarihi II, İngilizce'den Türkçeye çev. Ömer Rıza Doğrul, 2.Baskı, s.548)

İmamı Alaaddin Muhammed III (1221-1256), Abbasi Halifesi al-Mutasım (1242-1258) diğer birçok İslam önderleri tarafından ortak anlaşmayla düzenlenen bir elçilik heyetinin başına, eski Kuhistan valisi ve baş Dai’ lerden Şihabeddin ve Şemseddin Muhammed (Tebrizi) geçirilerek Karakurum'daki Mogol başkentine (Talikan) gönderdi. 24 Ağustos 1246 tarihinde Mogol İmparatorluğunun başına geçen Güyük Han’ın tahta oturma törenlerine katılmıştı bu heyet.

Alamut önderi İmam Alaaddin Muhammed III, bu heyetle babası Celaleddin Hasan ile Mogollar arasında yapılan anlaşmayı ve 1228 yılında Cengiz Han’a bir dostluk örneği olarak kendisinin gönderdiği elçilik heyetindeki yetmiş tacirin Harezmşahlılar tarafından öldürüldüğünü anımsatan bir memorandum gönderdi Guyuk Han’a. Ancak, Alamut Nizari elçileri Han tarafından hakarete uğradı ve kovuldular. Memorandum’a da ağır sözlerle karşılık verildi. Han'ın bu ağır sözleri ve hakaretlerine muhatap olan; ancak Kurultay geleneklerine aykırı olduğı için öldürülmekten kurtulan bu elçilik heyetinin ikinci adamı Semsi Tebrizi'den başkası değildi. Guyuk Han, Kurultay'ın arkasından bu sözlerini uygulamaya koydu ve Elgidey’i (Elçigiday) Mogol ordularının başına geçirerek İran’a gönderdi.  Hedef, İsmaililerin ve Bağdad halifelerinin idaresindeki toprakların zaptı idi. Guyuk'un Nizariler’e karşı düşmanca planları onun ölümünden (1248) sonra halefleri tarafından sürdürüldü.(F.Daftary, The Ismailis, their history and doctrines,. s.409, 418; V.V. Barthold, Hz. Hakkı Dursun Yıldız, Mogol İstilasına kadar Türkistan, Ankara,1990,s.511-513)


Şemseddin Muhammed Tebrizi, Rum’da (Anadolu’da) davetçilik (Huccet ya da baş Dai’lik) yaptığı, Mevlana’ya batıniliği öğrettiği sırada Alamut’a çağrılıp ona bu görev verilmiştir. 20 yıl kadar önce Sistanlılara karşı büyük bir savaş vererek, yıllarca süren anlaşmazlıkları sona erdirmiş bulunan Şemseddin’in başarılı bir askeri kumandan oluşu ve diğer başarıları onun bu diplomatik göreve seçilmesini sağlamıştı.

Ancak nevarki, bu son yüklendiği siyasal ve diplomatik görevin içeriği, yeni Mogol Hanı Guyuk (ö. Nisan 1248) tarafından düşmanca karşılanması yüzünden, Şems'in kendi sonunu hazırladı. Bir yıl dört ay sonra sonra Mevlana’nın verdiği güvenceyle Konya'ya geri dönen Şemseddin Tebrizi, 1247 sonunda  ya da 1248 yılı başlarında; kendilerine menşur (yarlıg) verip Rum'a Sultan olarak atamış olan Guyuk Han'a yaranmak için, Rukneddin Kılıçarslan III'ün veziri Bahauddin tarafından katlettirilmiş ve olay "faili meçhul bir cinayet" olarak tarihe geçmiştir.


Hacı Bektaş Veli Yesevi Yolu Yolcusu Değil, O Bir Batınidir

Hacı Bektaş Veli, Yesevi yolunun yolcusu değildir, olamaz. Tarihsel olarak Nişabur’da geçen olaylar ve Horasan bölgesindeki Moğol saldırıları gözönünde tutulacak olursa gerçeğin çok farklı olduğu görülecektir. Hacı Bektaş 1200’ün ilk on yılı içinde doğmuş olduğuna göre, Lokman Perende’den olsa olsa okuma yazma öğrenmiş ve ilk dinsel bilgilerini almış olmalıdır. Lokman Perende, Ahmet Yesevi’nin halifesi olmuş olsa bile, ondan çocuk yaşlarda ders alan Hacı Bektaş’ın Yeseviliği öğrenip, ona bağlanması olası görülmüyor.

Abdülbaki Gölpınarlı bu konuda, “hasılı bizce,” diyor, “Ahmet-i Yesevi nasıl şöhreti yüzünden Bektaşi geleneğine sokulmuşsa, Lokman da bu geleneğe sokulmuş ve bu zata Hacı Bektaş’a hocalık ettirilmiştir”. (Vilayetname, s.103) Elbette bu kişiler sadece “şöhretleri” yüzünden değil, Hacı Bektaş’ın “menkıbe”lerinin yazıya geçirildiği dönemin (1480’li yılların sonlarında) Osmanlı siyasetinin gereği olarak Vilayetname’ye sokulmuştur. Gölpınarlı’nın asıl Mevlana Celaleddin (s.237) adlı yapıtında, Hacı Bektaş Veli hakkındaki aşağıdaki saptaması çok yerindedir:

“Hacı Bektaş, bütün manasıyla batıni inanışların mürevvici (yürüten, propagandasını yapan) bir batıni dai’siydi. Bunu ‘Makalat’ açıkça gösterdiği gibi en eski kaynakların Bektaşilik hakkında verdikleri malumat da teyid eder.”

Abdülbaki Gölpınarlı’nın Hacı Bektaş’ı, salt Mevlana ile karşılaştırılacak düzeyde olmadığını göstermek ve onu küçük düşürmek için (sevilmeyen) bir tarihsel gerçeği ortaya atıp ardında durmamasının, belirsiz bırakmasının anlaşılır yanı olabilir mi? Bu saptamasından sonra Gölpınarlı, Mevlana karşısında Hacı Bektaş’ı tanımlarken, doğrularla yanlışları bir arada kullanarak, kötüleme niyetini ortaya koyuyor:

“Halbuki Horasani’lerden olmakla birlikte ne kadar bilgin olduğunu bilemediğimiz, ancak ‘Makalat’ına ve gene elimizde bulunan bir ‘Şathiyye’sine nazaran derin ve geniş bir bilgiye sahip olmaktan ziyade münteşir (yaygın,dağınık) terbiyeyle yetiştiğini sandığımız Hacı Bektaş, bir halk isyanının (Babai başkaldırısı kastediliyor- İ.K.) arda kalanları tarafından ulu tanındı. Bilgisi, meşrep ve mezhebi bakımından yalnız medrese mensupları tarafından değil, tarikatçılar tarafından da kınanan bu zümre, ilk zamanlardan itibaren gizlenmeye lüzum görmüş ve tekkelerini, şehirleri bile dağ başlarında, ıssız yerlerde kurmuştur. Ortodoks Müslümanlıktan dışarı gören saltanat ve medrese, bu zümreyi vakıftan da mahrum etmişti.”(agy.s.239-40)

Abdülbaki Gölpınarlı, Hacı Bektaş’a bir batıni dai’si dediğine göre - ki bu en doğru saptamadır-, bunun arkasında durmalı ve açıklığa kavuşturmalıydı. Yani, onun bir batıni olarak yetişmesinin tarihsel ve nesnel koşullarını açık açık göstermeliydi. Nedense araştırmacılar o dönemlerde bölgenin tarihsel koşullarını inceleme gereği bile duymadan, Vilayetname’de anlatılan olayların hepsini doğru kabul etmişlerdir.

Hacı Bektaş Veli  Nişabur’u dönmemek üzere terkediyor

Hacı Bektaş ailesiyle birlikte, doğduğu kent olan Nişabur’dan en geç 1221’in Mart ayında ayrılmak zorunda kalmıştır. Çünkü kent Nisan ayının ikinci haftasında Moğol ordusu tarafından kuşatıldı. Hacı Bektaş 12-13 yaşlarındadır. Belki de Vilayetname’de anlatıldığı gibi, babası “İbrahim el-Sani, Tanrının rahmetine vardı.” Ayrıca aynı paragrafta, “padişahlığı Hacı Bektaş Veli’ye arzettiler, kabul etmedi. Padişahlığı, amcazadelerinden olan ve Musa-el Sani evladından Seyyid Hasan’a verdiler” denilmektedir.

Bu gerçek Nişabur padişahlığı değil, gönül padişahlığıdır. Aile bireyleri, Muhammed-Ali soyundan olması dolayısıyla kendilerine bağlı ehlibeyti ve İmamları sevenler için bir padişah, yani inançsal önderdi.

Moğollar Türkistan’dan Azerbaycan’a kadar Horasan’ı baştanbaşa işgal etmişlerdi. Konar-göçer Oğuzlar, kentli kasabalı Türkmen toplulukları, Doğu’ya değil Batı İran ve Irak’a doğru gidiyorlardı. Moğolların önünden kaçan çok sayıda Horasanlı göçmen Alamut’a bağlı Kuhistan bölgesindeki Nizari İsmaili kalelerine sığındı. Hacı Bektaş ailesi ve yandaşları en geç 1222 yılı içinde, Kuhistan’daki İsmaili kalelerinden birine sığınmışlardı. Büyük olasıyla bu yer, Kuhistan valisinin oturduğu Şahdiz kalesiydi Hacı Bektaş burada önemli biriyle tanışacaktır.


İlk kez Sünni Selçuklu önderi Tuğrul 1038’de Nişabur’u alıp kendini orada sultan ilan etti. Nasır Husrev, 1052 yılında Horasan hücceti (İmamın tanığı) ve Fatımi İsmaili baş dai’si olarak karargahını Belh’de kurmuş; oradan Nişabur ve Horasan’ın diğer kentlerine İsmaili propagandasını yönetiyordu. Onun başarıları, Selçuklu yöneticilerinin desteğini alan Sünni ulemanın düşmanlığını yükseltmiş  ve kuşkusuz heterodoks İslam inançlı Türkmenler ve İranlılar bu ortamda kendilerini gizlemek zorunda kalmışlardı. (Farhad Daftary, İsmailis, their history and doctrines, s.204,216) Ancak Hasan Sabbah’ın Alamut Nizari devletini kurmasından ölümüne kadar (1090-1124) ve ölümünden sonraki Alamut şeflerinin, Melikşah (1063-1092) ve oğullarıyla mücadeleleri boyunca İsmaili dai’leri İsfahan’da Belh ve Nişabur’da çok geniş propagandaya girişmişler ve Onikimamcı Şiilerden kendilerine büyük katılımlar olmuştu.  Bunlar Sünni Selçuk oğullarının baskılarından ötürü akın akın Hasan Sabbah’ın kalelerine (darül hicralara) gidip yerleşiyorlardı. Kentlerde kalanlar da gizli ilişkiler içerisindeydiler. Ayrıca bu Selçuklu prenslerinden Bagrıyaruk’un kardeşlerine karşı mücadelesi sırasında bir dönem İsmaili inancına girmesi ve 5000 kişilik fedayin birliği kullanması da İsmaililiğin yayılmasına hizmet etmiştir. Hacı Bektaş Veli’nin babasının ve dedesinin bu olaylarla ilişkileri olmadıkları söylenemez. Ayrıca çocukluk dönemi hocası olduğunu sandığımız Lokman Perende’nin bile bu ortam içinde Yesevici olduğu iddiası bile geçersiz olabilir.

“10 Nisan 1221’de şehir zaptedilince 400 sanatkar hariç bütün halk katledildi. Şehir tamamıyla tahrip edilerek çift sürüldü. Gizlenerek sağ kalanları da imha etmek için bir Mogol komutanı 400 Tacik ile harabeler arasına bırakıldı.” (V.V. Barthold, Türkistan,s. 472, 558,560; dpnt.385)

Kuşkusuz Hacı Bektaş ailesi ve yandaşlarının, yerle bir edilmiş, tarla gibi sürülmüş Nişabur’a bir daha geri gelmiş olmaları düşünülemezdi. O zaman bu aile nereye yerleşmiş ve ergenlik çağına yeni girmiş (ya da girmemiş) bulunan Hacı Bektaş, eğitimini nerede görmüştü? Farid Daftary, Moğolların Horasan’ı istila ettikleri yıllar ve Horasan’ın batı sınırını oluşturan Kuhistan bölgesindeki Nizari kalelerinin durumu hakkında şu bilgileri veriyor:

“Alaaddin Muhammed III’ün (1221-1255) ilk yıllarıydı. Mogolların önünden kaçan çok sayıda Horasanlı göçmenler gelerek Kuhistan bölgesindeki Nizari İsmaili kalelerine sığındılar. Mogollar istilalarının başlangıcından itibaren, Alamut Nizari İsmaili devletinin, diğer küçük prensliklerden daha güçlü olduklarını deneyerek anlamışlardı. Ayrıca Nizari İsmaili önderleriyle Moğollar arasında bir andlaşma yapıldığı anlaşılıyor; çünkü Celaleddin Hasan III (1210-1221) Mogolların batıya hareketinin başlangıcında, Talikan’da bulunan Cengiz Han’a barış istemiyle gizli bir elçi heyeti gönderdiği biliniyor.”

“Kuhistan Nizari İsmailileri Mogol istilasından etkilenmedi. Güçlerini, gelişim ve özgür yönetimlerini sürdürdüler. Aralarına katılmış olan sığınmacılarla herşeylerini paylaştılar. Doğrusu, Kuhistan Nizarilerinin bilgin önderi Şihabeddin (Shihab-al Din) mültecilere öylesine iyi ve cömert davrandı ki bu, Nizari bölgesinden Alamut’a şikayetler oldu; hazinenin kaynakları üzerinde olumsuz etkilenmelerden yakınılıyordu. Alamut’tan onun yerine atanmış olan yeni muhtaşim (Kuhistan Nizari önderlerine verilen genel ad İ.K.) Şemseddin de mültecilerde eşit derecede saygı ve hayranlık uyandırdı. Bu olayları ve Kuhistan’daki Nizarilerin o zamanki durumunun ayrıntılarını, Minhac-i Sirac adıyla tanınan, 1224-1226 arasında üç kez Kuhistan’ı ziyaret etmiş bulunan Sünni kadı Minhac al-Din Osman bin Sirac al-Din al Cuzcani anlatmaktadır. Cuzcani, hem yüksek övgüler yaptığı Şihabeddin’i hem de Şemseddini’i tanımış. Hatta Şemseddin ile Sistan adına diplomatik görüşmeler yapmıştı.”

Şemseddin Muhammed ve Hacı Bektaş Veli

Yukarıda söylediğimiz gibi Hacı Bektaş’ın aile çevresi ve yandaşları en geç 1221 yılı ortalarında,Kuhistan’daki İsmaili kalelerinden birine sığınmışlardı. Büyük olasılıkla burası, Nizari valisinin oturduğu Şahdiz kalesiydi. 1221-1223 yılları arasında tanınmış bilgin ve İsmaili ozanlarının övgü şiirleri yazığı Şihabeddin, muhtaşim idi. Bu İsmaili valisi, İsmaililiğin kurucusu, büyük İmamı İsmail’in kardeşi Musa Kazım soyundan gelmiş olan Hacı Bektaş ve ailesine saygıda kusur etmemiş, özel bir değer vermiş olmalıdır. Hemen ardından Hacı Bektaş’ın, ertesi yıl 1224’te Alamut tarafından Kuhistan yöneticisi olarak atanan Şemseddin Muhammed ile kurduğu ilişki yaşamlarının sonuna kadar sürecektir.

Yaşamı tamamıyla aydınlanmamış ve (batıni İsmaili) inancının gerektirdiği sırrı hâlâ koruyan Şemseddin Tebrizi’nin, Alamut İmamı Celaleddin Hasan III’ün (1210-1221) oğlu olduğu ve İmam İsmail soyundan geldiği üzerinde kaynak ve kayıtlar bulunmaktadır.  

Şems’in, 12.yüzyılın son çeyreği içinde doğmuş olması olasıdır ve kendisi Şemseddin Muhammed ya da Şemseddin Hasan el İhtiyar olarak. babasının adıyla çağrılmaktaydı. Bağdad halifesiyle anlaşma yaparak şeriatı benimsemiş görünen ve Yeni Müslüman  takma adlı Celaleddin Hasan’ın öldürülmesinin ardından 9 yaşında yerine İmam olarak geçirilen Alaaddin Muhammed ile aynı anadan olmadıkları anlaşılıyor. Hasan III’ün ölümünde (1221) parmağı bulunan başvezir ile Alaaddin Muhammed’in anasının anlaşması sayesinde küçük kardeş İmam olarak Alamut tahtına oturtuluyor.

Üç yıl sonra onun Kuhistan bölge valisi olarak atandığını görüyoruz. 1224-1226 yılları, göçmen sorunları ve yıllardır süren Sistan savaşlarının sonuçlandırılmasında gösterdiği başarılarla hem tanınıyor, hem de Alamut yönetimi tarafından sık sık önemli görevlere atanıyor. 1227’den 1235’e kadar Kuhistan valisinin, Nasiruddin Tusi’nin koruyucusu, Nasuriddin Abdurrahman bin Mansur olduğunu görüyoruz. Bu yıllar Şemseddin’in Hindistan’da Multan, Pencap ve Gucerat bölgelerinde İsmaili davasını yaydığı yıllardır. Yukarıda değindiğimiz gibi, buralarda daha sonra Multan’da mezarı bulunan Şemseddin Sebzvari Multani (ö.1356) ile Şemseddin Tebrizi’nin söylenceleri birbirine karışmış. Halk arasında daha çok Şemseddin Tebrizi tanınmaktadır.

Genç Hacı Bektaş’ın Şemseddin gibi birinin koruması altına girmiş olmasıyla, batıni eğitimini bir devlet olarak örgütlenmiş Nizari İsmaililerden, Kuhistan ve Alamut’ta almış olduğu bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor. Hacı Bektaş’ın durumu, 1227’de Kuhistan baş dai’si Nasuriddin Abdurrahman’ın korumasına girmiş büyük İsmaili bilgini Nasıruddin Tusi’nin (1202-1274) ilişkisine benzer görülmektedir. Bu ilişki sayesinde, onun yaptığı gibi, Alamut kitaplığından ve dai öğretmenlerden yararlanarak eğitimini tamamlamıştır. Konuşmakta olduğu Türkçe ve Farsça’yı geliştirdiği gibi Arapçayı da öğrenmiştir. Üç dil ile dava’yı sözlü ve yazılı yayacak dereceye yükselmiş olmalıdır. Olasıdır ki, Bizans dilini, yani o dönemin Yunancasını da öğrenmişti.

Hacı Bektaş’ın Makalat’ında bilim ve akıl-usun tanımları, onsekiz bin alem; büyük evren (makro kosmos) ve küçük evren (mikro kosmos=İnsan) ilişkisi, yani evrenin tüm özellikleriyle insanda varoluşu, (“İnsan küçük bir alemdir; alemde olan herşey, hatta artuğu insanda vardır”)insan-evren-tanrı birliği; gökte asılı yetmiş bin kandilin (yıldızın) her birinin birer dünya büyüklüğünde oluşu; kabe insan gönlüdür ve insandan ulusu olmadığından Hac ibadetinin aşamalarının insana hizmet olarak algılanması-anlamlandırılması (Örneğin: “Ve hem yoldan taş arıtmak, Kabede arafatta taş atmaya benzer; sakinlikle yürümek, Arafata varmaktır.”, Makalat, s.75) vb. inanç ve anlayış, eğitimini yaptığı İsmaili yapıtlarına dayanmaktadır.

Hacı Bektaş, Alamut kitaplığında Kuran’ın batıni yorumunu, diğer bir deyimle Tevil edilmiş Kuran’ı okuyup öğrenmişti.Ve o, diğer tüm dai’lerin okuduğu Ummu’l kitab, Mansur el-Yamani’nin Risalat el-alim ve’l Ghulam, İhvan-ı Safa Risaleleri, Nasır Husrev’inkileri, Hasan Sabbah’ın Dört Faslı ve Sergüzeşt’ini,1166’de Büyük Kıyameti ilan etmiş Zikri Selam Hasan II’nin, İsmaililiğin yeniden düzenlenip açıklığa kavuşturulmuş ilke ve buyruklarını içeren Haft bab-i Baba Sayyidina’yı, yola giriş ilke ve törenleri, dereceleri açıklayan Tusi’nin Rawdat-ül Taslim’ini, vb. yapıtları okuyarak yetişmiş bir İsmaili dai’siydi...

Ayrıca Hacı Bektaş’ın İsmaili fedayin birliklerinde savaşlara da girmiş olduğunu düşünüyoruz. Vilayetname’de, Ahmet Yesevi’nin onu, sözde oğlu Kutbeddin Haydar’ı kurtarmak için gönderdiği Bedehşan savaşına ilişkin keramet söylencesi, gerçekte Şemseddin Tebrizi’nin 1226 yılında yönettiği ve zaferle sonuçlandırdığı, Sünni Sistanlılarla yapılan savaştan başkası olamaz.

Batıni İsmaili Dai’si Hacı Bektaş Veli

Babasının amcası oğlu Seyyid Hasan ailesi ve bazı yandaşlarıyla Azerbaycan’da Hoy kentine yerleştiklerinde, belki anneleri de ölmüş bulunan Hacı Bektaş ve kardeşi birlikte Nizari İsmaili eğitim kamplarında eğitim ve öğretimlerini sürdürüyorlardı. Hacı Bektaş, İsmaililer arasında 15 yıldan az kalmamıştır. 1230’lu yılların ortalarında genç bir İsmaili dai’si olarak Dava misyonu yüklenip seyahatlara çıkmıştır. Bu görevleri de, Alamut İmamı Alaeddin Muhammed III’nin (1221-1255) onayıyla yüklenmiştir. Dai’ler listesinin çıkartılması ve görevlerin onaylanıp icazet verilmesi, Fatımi İsmailileri zamanında gelenekselleşmiş-resmileşmişti. Alamut kitaplık ve arşivlerinin 1257’de toptan yakılıp yok edilmesi dolayısıyla bunlar günümüze kadar gelmemiştir.

Hacı Bektaş önce Hindistan’a gitmiş olabilir. Bu dava gezisi, Şemseddin Tebrizi’nin Multan, Pencap ve Gucerat’ta İsmaililiği yaydığı döneme rastlar. Onun Hindistan’ı gezmiş olabileceği, Vilayetname’deki Güvenç Abdal söylencesinden anlaşılmaktadır. Söylencede Hacı Bektaş Veli, Güvenç Abdal’ı Delhi’deki kuyumcu müridinden 1000 altın neziri (adağı) almaya göndermiştir.

Otuz yaşlarındaki genç İsmaili dai’si olarak batıni derviş Hacı Bektaş’ın son durağı Rum diyarı, yani Anadolu olmuştur. Ancak onu Anadolu’ya gönderen Ahmet Yesevi değil, Alamut İmamı Alaeddin Muhammed III’ün (1221-1255) onayıyla kendi Huccet’i, yani baş Dai’lerinden Şemseddin Muhammed Tebrizi olmuştur. Alamut’tan Horasanlı Baba İlyas’a yeni bilgiler getirmiş ve onun hizmetine girmiştir.Aşık Paşaoğlu’nun söylemiyle “Bu Hacı Bektaş... kardeşiyle Anadolu’ya gelmeye heves ettiler... O zamanda Baba İlyas gelmiş, Anadolu’da oturur olmuştu. Meğer onu görmeğe gelmişler. Onun dahi hikayesi çoktur...” Aşık Paşa gibi saray uşağı tarih ve menakib yazıcıları, “bu çok hikayeleri” alabildiğine kısaltmış ve gerçeklikten uzaklaştırarak Baba İlyas’ın, Hacı Bektaş’ınkileri değil, kendi hikayelerini aktarmışlar.

Hacı Bektaş’ın başından beri içinde ve stratejik katkılarda bulunduğu Baba İlyas ve Baba İshak’ın yönettiği Babai Halk hareketinden Alamut’un habersiz olduğu düşünülemez. Baba İlyas’ın dahi Dede Garkın’ın yerine geçirilmiş bölge dai’si olması çok mümkündür. Suriye İsmaili kalelerinden yardım gelmiş olması da doğaldır. Bu arada Selçuklu Sultanlarının Alamut’a her yıl belli miktarda vergi verdiklerini İsmaili kaynaklarından öğreniyoruz. En büyük Selçuk Sultanının da Alamut’a vergi vermiş olması düşündürücüdür.

Baba İlyas’ın piri olan Dede Garkın’ın Abu’l Vefa yolağından olduğunu ve dolayısıyla Baba İlyas ile Baba İshak’ın Abu’l Vefa’ya bağlı bulunduklarını Osmanlı tarihçileri ve menakıbname yazarları da söylemektedirler. Abu’l Vefa, Fatımi İsmaililerin 995 yılı listesinde Daylam baş dai’si olarak geçiyor. Yaşamının son zamanlarında ise Irak’ta Bağdad baş dai’si görevinde bulunmuş olup, Abu’l Vefa Bağdadi adıyla anılmaktadır. Baştan beri verdiğimiz tüm bu tarihsel bilgi ve olaylar, Hacı Bektaş’ın ve Babai ayaklanması önderlerinin batıni İsmaililerle ilişkileri bulunduğunu göstermektedir. Unutmayalım ki, halk arasında Alamut önderleri “Baba Seyyidina” diye çağrılıyordu.

Vilayetname’de Hacı Bektaş Veli’nin yaşamına ilişkin anlatılanlar, yazarın halkın arasından ve başka menakıbnamelerden derlediklerinin, dönemin yöneticisinin inançsal ve siyasal istekleri doğrultusunda kaleme almış olduklarıdır. Oysa Vilayetname’de Hacı Bektaş’ı ziyarete gelmiş olduklarından sözedilen Horasanlı Kalenderiler, İsmaililerden başkası değildir.Ayrıca Vilayetname’ye sokulan bazı keramet ögeleri, çok daha önce yaşamış veliler tarafından gösterilenlerin yinelenmesidir.

Hacı Bektaş Veli, Nizari İsmaililerle ilişkisi bir yana içinden geldiği Babailerden bile uzaklaştırılmış ve hala Babai ayaklanmasına katıldı-katılmadı tartışması yapılıyor. Onu Sünni göstermek için Nakşibendiler Hacı Bektaş'a “amcazade” diyor ve onun batıliğini-Aleviliğini “iftira” kabul ediyorlar.

Hacı Bektaş Veli’nin Makalat’ı karşılaştırmalı incelendiğinde, İsmaili kitaplarındaki Tanrı inancı, din ve felsefe anlayışı, yola giriş kuralları aynen bulunabilir. Bazılarının ise üstü örtülmüş, farklı adlarla verilmiş, takiyyeye gerek duyulmuştur.

Hacı Bektaş’ın Selçuklu Prenslerinin çatışmalarında, Mogollara karşı olan İzzeddin Keykavus’a destek vermesi ve Bizans’a yakınlık duyması, Anadolu’da merkezi birliğin kurulması amacı kadar, antik Ege Uygarlıklarının son mirasçısı olan ileri Bizans uygarlığından yararlanma ve İslam-Hristiyanlık ayırımı yapmadan insanlığı birleştirme hedefi taşır.

Hacı Bektaş Veli, 1257’de Alamut’un Moğollar tarafından yerle bir edilmesi sonucu İsmaililerle ilişkisini kesmiş, ama batıni inancın doruğunda; zamanın kurtarıcı imamı olarak ortaya çıkıp, Alamut İmamlarının temsil ettiği (Haft bab-ı Baba Seyyidina’ya göre Alamut İmamı Ali’yi temsil ediyor, bütün İsmaili inançlıların her biri de Salman’nın makamında bulunuyordu, yani birer Salman idiler.) Ali’nin donuna bürünmüştür. Bunu pekçok Alevi-Bektaşi ozanı işlemiştir. Biz Sadece Hasan Dede’den (Ö.1469) bir tek dörtlükle örnekleyelim:

Yerlerin göklerin binasın düzen
Ak üstünde kara yazılar yazan
Engür şerbetini Kırklara ezen
Hünkar Hacı Bektaş Ali kendidir




[1] Tezkire-i Devletşah’da, (Nefahat çevirisi, İst. 1289, s.195), Şems’in bir İsmaili prensi olduğu kayıtlıdır. Devletşah’a göre Şemseddin bir prensestir, Celaleddin Nev-Müsülman’ın (ö.1221) oğludur ve gizlice Tebriz’de okumuştur; al-Shushtari, Majalis al-Muminin, Vol.2, s.110. Ayrıca A. Semenov, Sheih Dzhelal-ud-Din-Rumi po predstavleniyam Shughnanskikh İsmailitov adlı yapıtında, Orta Asya ve diğer bazı bölgelerin Nizarileri tarafından, kendileriyle ortak inançta olduğu düşünülen, Mevlana Celaleddin üzerinde Şuğnan Nizarilerinin fikirlerinin geniş analizini yapıyor. (F.Daftary, The Ismaili’is, s. 414, 695.) Konu hakkında bilgi “Şemseddin Muhammed Tebrizi(1183/4-1247/8) –Şems’in Tarihsel, İnançsal ve Siyasal Sorunsalının Çözümü Üzerine Bir Deneme-” (www.alewiten.com )incelememizde daha geniş biçimde bulunmaktadır.