MAKALÂT-I ŞEYH SÂFİ

Mevlâna Şemseddin Tevekküli bin İsmail İbn Bezzaz


MAKALÂT-I ŞEYH SÂFİ
“Sen seni gördüğün yer, Tanrıyı göreceğin yerdir”

GERÇEK ŞEYH SÂFİ BUYRUĞU

ÖNSÖZ

Gerek Anadolu ve Balkanlar’da yaşayan Alevi-Bektaşiler, gerekse Irak  Kızılbaş Türkmenlerler arasında içeriğiyle inançsal rehberlik görevinden ötürü kutsal sayılan Buyruk, Şeyh Sâfi veya İmam Cafer Buyruğu adlarıyla tanınan kitabın değişik nüshaları dolaşmaktadır. Matti Moosa, “Extremist Sh’ites: The Ghulat Sects adlı kitabında ( Syracuse Univ. Press,  New York, 1988, s. 153, 156), “Bu kitaplar Kerkük civarında yaşamakta olan Şebek’ler, Talafarlı İbrahimî’ler ve Kakai’ler gibi inançsal gruplar tarafından kullanılmakta. Türkiye Kızılbaşları arasındaki Buyruk adını taşıyan mevcut tüm versiyonlar da dahil ortak bir kökene sahip olması gerekmektedir ve çok büyük olasılıkla bu Safvâtu’s Safa’dır; ancak zaman boyunca, kendi özel gruplarının inançsal değişiklik ekleriyle uyuşturmak için farklı derlemeciler/müstensihler tarafından yorumlar yapıldı …Daha sonraki kopyaları yaparlarken müstensihler, bazı nedenlerden Safvât’ta bulunan Şeyh Sâfi’nin yaşam öyküsünü  atmış ve  Safevi tarikatınının manevi yönünü ve tanınmışlığını daha da onaylamak için Şah İsmail’in (hatta Pir Sultan’ın ve Kul Himmet’in İ.K) şiirlerini içine sokup yorumlamışlardır. Örneğin Şebek kopyası Buyruk’un önemi, Safevi yoluna bağlı  Şebek’ler ve Kızılbaşların her ikisi arasında bir halka oluşturan bir hizmet görmesidir ”diye yazar.


Genelde Safvâtu’s Safa’nın Buyruk çeşitlemeleri için “ortak bir köken” oluşturduğu doğru bir yargıdır. Özelde ise bu eserin 4.Bölümünü (Bab) oluşturan ve kitabın yazılışından sadece bir-iki yıl  sonra  türkçeleştirilmiş olan elimizdeki Makalât-ı Şeyh Sâfi için daha doğrudur.  Gerçekte bu çalışma çatı ya da temel olarak alınmış birçok diğer bâtıni kaynaklardan da yararlanılarak içi doldurulmuş ya da üzerinde Buyruk binası inşa edilmiştir. Kitabımızın ‘Sunuş’  bölümünde ve yorumlarımızı içeren dipnotlarda benzerliklerden birçok örnekler verilmiş; Buyruk’la olan yakın ilişkisiyle birlikte, kitabın yazarının Makalât-ı Hacı Bektaş’dan, Yunus Emre ve Kaygusuz Abdal’dan, isim vermeden yapmış olduğu alıntılar da belirtilmiştir.

Makalât-ı Şeyh Sâfi  (Şeyh Sâfi’nin Sözleri) Üsküdar Hacı Selim Ağa kütüphanesi, Kemankeş Bölümü no.247’de kayıtlıdır. Makalât’ın metnini bugünün Türkçe’sine çevirirken, yapabildiğimizce özgün biçemini (orijinal üslubunu) bozmamaya çalışarak yalnızca anlaşılır kılmaya çaba gösterdik. Makalât-ı Şeyh Sâfi olasılıkla Şeyh Sadreddin'in (ö. 1392) adı verilmeyen Türk taliplerinden biri, bir Erdebil dervişi tarafından 1360’da  o günün Türkçesine çevrilmiş; Azeri, Anadolu halk ve Horasan (karma) Türkçesiyle yazılmıştır. Kısacası doğrudan ilk elden, yazar nüshasından çevrilmiş oluyor. Çok büyük olasıyla da Şeyh Sadreddin Musa'nın ve kitabın yazarı İbn Bezzaz'ın denetimi altında bu çeviri yapılmıştır. Çünkü Safvâtu’s Safa'nın Şeyh Sâfi'nin inanç felsefesi, düşünceleri, tarikatının ilkeleri; bunların yansıdığı, diyalogları, özlü sözleri, şiirleri, satırbaşları (fâide’leri) ve hikâyet’lerini içeren 4. Bab’ı bilinçli olarak seçilmiş olduğu anlaşılmaktadır.     

Ancak bu Makalât-ı Şeyh Sâfi elyazması, çevirmenin elinden çıkmış olan nüsha olmasa gerektir. Düşüncemize göre denetim altında hazırlanmış olan bir eserde çok fazla yazılım yanlışları olmaz. Yine de özellikle Şeyh Sadreddin'in adı geçtikçe, ölmüş Şeyh ve veliler için kullanılan ibarenin (kaddese allahu sırrahu’l aziz, yani, Tanrı onun sırrını kutsasın) yazılmış olması, onun ölümünü izleyen birkaç yıl içinde, yine Erdebil’de, İran ve Azerbaycan’a özgü ta’lik yazıyla istinsah edilmiş ilk nüshalardan olduğu izlenimi veriyor.

Makalat’ı üç ana bölüm ve dört ara başlık altında inceledik. Sunuş bölümünde Makalât-ı Şeyh Sâfi’nin anası sayılan Safvâtu’s Safa hakkında özet bilgiler verildi. Kitap hakkında  yapılan araştırmalar; Şeyh Sâfi’nin dinsel inancı, felsefesi ve Safevi öğretisi üzerinde yapılan çeşitli spekülasyonlarla onun Sünni-Şafiiliği kanıtlama çabaları üzerinde geniş eleştirilerde bulunuldu. İçeriğinde bulunan çok sayıda  bâtini söylemlerden bazılarını sıralayarak Makalat’ın, Anadolu’da yaşayan Alevi-Bektaşi-Kızılbaş  öğretilerinin temelini oluşturduğunu örneklerle göstermeyi denedik. Ayrıca Sunuş’ta Şeyh Sâfi (1252-1334) ve oğlu Şeyh Sadreddin döneminden tarihsel kesitler  verirken bu Erdebil Şeyhlerinin zamanın yöneticileriyle ilişkilerini de ayrıntıladık.

İkinci bölümde  Makalât-ı Şeyh Sâfi metnini, özgün üslubunu bozmamaya çalışarak bugünün Türkçesiyle anlaşılır duruma getirdik. Açıklama ve yorumlarımızı da çok sayıda dipnotlarla bu bölümde vermeyi tercih ettik.

Üçüncü bölüm, Arap harfleriyle yazılmış metnin İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi doktora öğrencisi Vural Genç dostumuz tarafından yapılmış (transcription) çevrimyazısıdır. Kendisine harcadığı zaman ve emeğinden ötürü çok teşekkür ediyoruz.

Ayrıca asıl metnin tıpkı basımını da kitabın sonuna koyarak, çalışmamızı tarihçi ve uzman araştırmacıların da hizmetine sunmuş bulunuyoruz. Umarız dikkatlerini çeker, görüş ve eleştirilerini esirgemezler.

Yaklaşık iki yılda tamamlayabildiğimiz bu çalışmamızda; elyazmasını elde edişimiz sırasındaki ve okutulup Türkçe çevirim yazıya aktarılmasıyla ilgili harcamalarımıza maddi katkıda bulunan Avrupa Alevi Akademisi, 2009 Haziran’ında  kitabın sadece yurtdışına dönük baskısını yapınca,  Türkiye’de yeni baskısını yapma zorunluğu doğmuştur.

Kitap tarafımızdan bir daha gözden geçirilerek geniş düzeltmeler yapıldı ve adını içeriğine uygun olarak Gerçek Şeyh Safi Buyruğu koyduk. Buyruklar konusunda birçok yanlış değerlendirmeleri düzelteceği ve yararlı olacağını umuyoruz.

İsmail Kaygusuz,  Londra, 10.12. 2009


Şeyh Safi Ve Şeyh Sadreddin’in Dengeleri Koruma Siyasetleri

Safvatü’s-safa yazılırken Şeyh Safi’den kalma yazılı malzemelerden de yararlanıldığı anlaşılmaktadır. 1357-58 de İbn Bazzaz’ın hem bu yazılı malzeme ile birlikte hem de onun talipleri arasında anlatılan sözlerini, kerametlerini, Emir’lerle olan ilişkileri üzerine söyleşileri dinleyerek bu eseri hazırlamış. Kuşkusuz baş danışmanı Şeyh Sadreddin olmuş. Onun denetimi altında ve onunla konuşarak Safvatü’s-Safa’yı yazmıştır. 1334’den 1392’ye kadar 58 yıllık Erdebil şeyhliği yapmış, yani Darü’l İrşad (mürşidlik) makamında oturmuş olan Şeyh Sadreddin’in bizce  bu esere, kendi görüş ve düşünceleriyle de katkısı çok büyüktür; Şeyh Safi’nin Safevi öğretisini geliştirip yaygınlaştırmıştır. Bu amaç çerçevesinde Safvatü’s Safa’nın 4. Bölümünü Makalat-ı Şeyh Safi adıyla Türkçeye çevirtmiştir. Yaşadığı dönemde Maveraünnehr’den Basra’ya, Azerbaycan’dan Anadolu’ya, Mısır’a ve Seylan adasına kadar çeşitli ülkelerdeki her inançtan Emir’ler, sultanlar ve de Halife ile ilişkilerinde saygın bir yer edinmiş çok ünlenmiş ve ölümünden sonra bu ününe layık görkemli bir türbe yaptırmış olduğu  babası Şeyh Safi’nin adını kullanarak ve eseri ona mal etmiştir. İran, Azerbaycan ve Anadolu’da Hülagü’nün oğulları ve Moğol soylu sultanlar ve onların Emir’lerinin ardılları Çobanlılar ve Celayirli beylerin yarattığı siyasal şiddet olayları içerisinde yaşamış zindanda yatmış ve yıllarca sürgünde kalmış olan Şeyh Sadreddin’in böyle bir eser yazdırırken dengeleri nasıl koruduğunu da görüyor ve onun yüksek siyasetine de tanıklık ediyoruz. Daha sonra oğlu Hoca Ali de 1447’ye kadar bu denge siyasetini güdecek ve Timur gibi bir zalim ve acımasız Moğol sultanını idare edecektir.

Şeyh safi’ye ait olduğu söylenen eserler:

1) Makamat ve Makalat ya da Siyar-ı Sufi ( sufinin ahlakı)
2) Safvat el-enbiya fi zikr keramet el-aktab

Zeki velidi Togan’ın saptamaları

a) Tahran saltanat kütüphanesi (no 847/2761)
b) Muhammed Şirazi tarafından Türkçeye çevirilen Tezkire-İ Şeyh Safi Hacı Tevekküli
c) Makalat-ı Türk-i şeyh safi (Çağatayca, Şah Tahmasb zamanında 1542’de)
d) Tezkire-İ Şeyh Safiyüddin (Makalatı Şeyh Safi’nin Şah Tahmasb zamanında istinsah edilmş kötü bir kopyası)
e) Şeyh Safi (1252-1334) Döneminde Müridleri Olan Sultanlar Ve Emir’ler
Hülagü’nün (ö. 1265) oğlu, Gazan Han (ö. 1295), Olcaytu Hüdabende (ö. 1316), Abu Said (ö. 1316/1335), Camiü’t Tevarih’in yazarı Raşidüddin Fazlullah (ö. 1318), Gazan Han, Olcaytu’nun veziridir. Ayrıca Abu Said’e iki yıl baş vezirlik yapmışsa da iki yıl sonra onu öldürtüp, onun oğlu Gıyaseddin’i yerine atamıştır ölümüne kadar (1335’e kadar). Emir çoban’nı da, Abu said öldürttü (ö. 1327).

Şeyh Sadreddin (1334-1392) Dönemi Emir Ve Sultanları

Abu said (ö. 1335), Celayirli Küçük Şeyh Hasan (ö. 1356), oğlu Üveys sultan ve oğlu Şeyh Ahmet Celayirli (Erdebi’i Sadreddin’e yarlıg (timar arazisi!) olarak vermiş 1382’de)

Şeyh sadreddine emir çobanın oğlu düşmandı. Melik Eşref Çobani (1334-1356) tüm Azerbaycan’ı işgal eder, Erdebil’i alır, Sadreddin’e birkaç kez suikast düzenler, kurtulur. 1354’ te Melik Eşref’in emiri Orgun Şah’ın elinden kaçıp kurtulur ve Gilan’da yandaşlarının yanında iki yıl saklanır. Kızıl Orda ve Canik bey tarafından Çobanlı egemenliği yıkılınca, 1356 yılı içinde onların koruyuculuğu altında Erdebil’e döner. 1357 yılı içerisinde Safvatü’s-safa’yı yazdırır. Şah Kasım Enveri’yi Gilan ve Horasana gönderdiği 1375-76 yıllarında bir çok sayfalar yeniden yazılarak değiştirilmiş ve ekler yapılmış, nesepname ve şecere doğrudan Şeyh Sadreddin tarafından eklenmiştir. Belli ki kendini artık güvende hissettiği için Ehlibeyt soylu olduğunu açıklamıştır.

Makalat-I Şeyh Safi Bir Şii Propaganda Kitabı Olmadığı Gibi Sünni Şeriat Kitabı da Değildir

Bir ilahiyat profesörünün yanlış tarihleyerek 1359 tarihli bu metni, yani Makalat-I Şeyh Safi’yi 1560’ lara çekip bunu bir şii propaganda kitabı olarak göstermesi büyük talihsizliktir. Sünni şeriat kitabı da değildir. Kitapta şeriatın dogmalarına ve Sünni inanç anlayışına karşıt çok sayıda örneklerle birlikte çeşitli bölümler içinde geçen şeriatça dinsizlik sayılan Batıni söylemler vardır. Ancak bunlar kitaptaki onca şeriat öğeleri içerisine öyle dengeci bir üslupla kullanılmıştır ki koyu bir Sünni şeriatçının bile karşı çıkamaması bir yana, onları kazanma ve yola çağırma (Dai’lik) görevi üstleniyor.

Birkaç seçilmiş örnek:

1) Kitaba Muhammed peygamberle birlikte, özellikle evlâdı ve soyunu‘tayyip ve tâhir’ niteleleyip, onlara ‘çok çok selâm ve salâvat’ göndererek yapılan başlangıç onun gayri-sünni niteliğini hemen ortaya koymaktadır.

2) Şeyh Safî’nin cennet hakkındaki anlayışı ve bu düşünceleri şerîat ehlinin inancına tamamıyla aykırıdır.Tanrı’nın has kulları, dostları olan velilerdir. Orada Tanrıya kavuşurlar; Tanrı’yla aynı köşkte otûrurlar. Kitapta sıkça rastladığımız velilik (velâyet) inancı Sünnilikte yoktûr.

3) Tanrıyı zikr etmek namazdan daha büyük ve daha eftaldır. Şeyh Safî, aşırı kılınan namazla inkârcılığı eşit tutmakta ve şerîat kurallarına aykırı olarak Zikrullahı en büyük ibadet kabul etmektedir

4) Gerçek inananları, müminleri arılara benzeten Şeyh Safî’nin, onların imamsız ve sultansız olamıyacağını söylerken kasdettiği ne cami imamıdır(!), ne de dört Sünni mezhebinin imamlarıdır. Sultan Muhammed peygamber; imamlar ise soyundan, yani kızı Fatıma ile Âli’den inen kişilerdir. Bâtınilik ve Şiilikte “yaşamı boyunca İmamı tanımayan kişi ölürken cahiliyet dönemi inançsızı gibi öbür dünyaya gider’ ve ‘İmama inanmayan müslümanın imanı yoktûr”

5) İçini/Batınını temizlemiş sufi abdestsiz namaza durabilir. Gönlünü yetmiş kez yuyarak arındırmayan talibin kılacağı namaz kusurludur.

6) Şeyh Safi Tanrı’dan korkarak buyruklarını yerine getirmeyi söyleyen ulemâyı, yani şerîat bilginlerini kıyasıya eleştirmiş ve onları ikiyüzlülükle suçlamıştır. Oysa Tanrı’ya, ondan korkarak değil, onu severek tapınılır. Tanrı’ya ulaşmanın yolu sevgiden geçer. Tanrıya erişmenin, onunla buluşup  birleşmenin ve onun varlığında yokolmanın adı ise aşk makamıdır. Ona göre, zamanın bilginleri Tanrı’yı, çok aşağı gördükleri insandan uzaklaştırarak, çok çok yükseklere çıkarmakta. Böylece O’nun buyruklarını iletmekle kendilerinin görevlendirildiklerini sanmaktadırlar. Şeyh Safî’nin bu söylemleri, çağdaşı Yunus Emre’nin (ö.1320) “Kendini peygamber yerine koyan hocalar” ve
“Uslu değil delidir halka salusluk (ikiyüzlülük) satan
Nefsin müslüman etsin var ise kerâmeti” dizeleriyle tam uyuşum içindedir.

7) Diğer yandan Şeyh Safî ma’sûm imamları anıyor ve tevhidin peygamberden onlara ve birinden diğerine, büyükten küçüğe geçerek kendisine kadar geldiğini açık açık belirtiyor. Dolayısıyla onların soyundan olduğunu ve kendisinin de onlardan biri olarak işlevini sürdürdüğünü anlaşılır biçimde söylediği gibi, sadece ve sadece Muhammed peygamberi günahtan arınmış, yani ma’sûm olarak niteleyen ve İmamları tanımayan Sünnilik ve şerîatı dışlamış olmuyor mu?

Şeyh Sâfi, şerîatın mezhep kurucularına izafe edilen İslâmî anlayış kurallarına göre anlayıp, âdet yerini bulsun diye şekil olarak değil, Kur’an’a göre, Peygamberin sözlerine göre yerine getirilmesini istiyor. Bunu yerine getiren de ancak zâhir Müslümandır, imanı tam değildir; asıl olan Peygamberin eylem ve uygulamalarının oluşturduğu yolu, tarîkatı yürütmektir. Çok daha sonraki pasajlarda söylediği gibi “tâlip ma’rifet makamıyla Tanrı’yla dost olup muhabbete başlar ve hakikatta ise O’nunla birleşir”

Batıni Söylemler

9) “Her kim ki bu dünyada tanrıyı görmezse ahrette de görmez.” Şeyh Safî’nin bu tek cümle verdiği bu çok ileri bâtıni inanç anlayışına, ancak aşağıdaki alıntı açıklık getirebilir: “Henry Corbin, Shihabeddin Shah Hosayni’nin ‘Risala dar Hakikat-e Din’ kitabından aktardığı İmam Cafer Sadık’la ilgili bir anekdottan şu bilgiyi aktarmaktadır: ‘İmam Cafer Sadık kendisine, ‘Kıyamet gününde Tanrı’nın herkese görüneceği doğru mu?’diye soran adama  şöyle yanıt verir: ‘Tanrı, ben sizin Tanrınız değil miyim? (Kur’an VII, 172) diye sorduğundan beri, Kıyametten önce de görünmektedir. Gerçek inananlar onu bu dünyada bile gördü. Sen onu görmüyor musun?’ Adam yanıt olarak: ‘Ey yüce Tanrı’m, işte seni görüyorum. İzin ver başkalarına da bunu bildireyim.’ İmam: ‘Hayır’, dedi, hiçkimseye birşey söylemiyeceksin. Çünkü onlar karacahil, aptal insanlardır. İnanmazlar ve seni lânetlerler
10) Yeryüzünde akan su berrak nesnelere uğrasada pak olmaz ama yeraltındaki gizli su paktır. Aradaki perde olan toprağı kaldırırsan iki su birleşir ve temiz olur. Şeyh Safî medreselerde öğretilen zâhiri dinsel bilgileri kirlenmiş görmekte ve onlara karşıdır. Belirtildiği gibi onların, ancak bâtıni ilmin suyunu karıştırarak arındırılabileceğini söylemektedir.

11) İnsan kendi vücudunda sefere çekip Tanrı’yla birleşebilir (fena makamı). Hakk’ın sonsuzluğu ile ruhun  fenâsı, O’nda yokolmasıdır; yani bir kimsede tanrısal nurlar görünüm alanına çıksa, insanlık görüntüsünü ve insan biçimini yokeder. Bu Tanrı’nın birliğini ispat etmektir ve bu mertebeye Tanrı’da yokluğa erişim (fenâ-fillah) derler. İnsanlıktan yükselip Tanrı’da yok oluştur bu tanrılaşmaktır. Bu inanç anlayışı Sünni ve Şii şeriatında tanrıya şirk koşmaktır.

13) Şeyh Safi on zahiri makamı belirtmesine rağmen on Batıni makam için “onun hakkında yeterli açıklamada bulunmak mümkün değildir demiştir” Burada Şeyh Safî, diğer on bâtıni makamı daha olduğunun söylemekle yetinmiş ve onları açıklamaktan açıkça kaçınmıştır. Kısacası dolaylı anlatımla bile vermemiş, yani takiyye dahi kullanamamıştır. Kendisini yetiştirmiş ve ardılı yapmış olan Şeyh Zahidi’nin öğüdünü bile tutmaktan kendini alıkoymuştur. Safvatu’s-Safâ, 8. Bab, 1.Fasıl’da geçen şu farklı söylemlere bakalım: “Şeyh Zahid, Safî’ye dedi ki, ‘Ulu Tanrı seni, dinin yolunu göstermek, halkı irşâd etmek için yolladı; öyleyse hakikat lokmasını, Şerat kisvesi altında mürîdin kursağına atasın...” Hakikatın lokmasını ya da sırlarını şeriat örtüsü/kılıfı altında sunmak, takiye yapmaktan başka ne olabilir? Oysa bir başka yerde tam bir Şafii şerîatçısı görünümündedir. Belli ki, Şafiilerin de bulunduğu bir mecliste söylemiştir: “Şeyh Safî birgün hayırlı kendi kızına dokunur, ardından boy abdesti alır. Şeyh Sadreddin söyle der: ‘Bu arınmanın (abdest) nedenini sordum o söyle yanıtladı: Vallahi ben, anneme dokunduktan sonra da hiç bir zaman abdest almamazlık yapmadım. Sonra Ku’an’da 4. 43 ayetini okudu…”

14) “Tanrı gerçeği insanda nefs örtüsü aradan kaldırıldığında ortaya çıkar. Her şey insanda mevcuttur” der Şeyh Safi. Demek ki,Tanrı dâhil, evrende bulunan herşey insanda mevcuttur. Şeyh Sadreddin’in çağdaşı Seyyid İmadeddin Nesimi’den (Ö. 1404/8) birkaç dize ile bunu vurgulamakta yarar var:

“Hak te’alâ varlığı ademdedir
Ev anundur ol bu evde demdedir...
Her ne yerde gökte var ademde var
Her ne ne ki yılda ayda var ademde var
Ne ki elde yüzde var kademde var
Bu sözü fehmetmeyen adem davar”

16) “Hakikat birliğinde kendi kişiliği yok olmuş kişi şeriatın gereklerini yerine getirmez. Vahdet (birlik) makamına ermiş olan insan-ı kamil şeriat dairesinden çıkar. Hakikat Tanrıyı bilmek, gözlemek ve onunlar bir olmaktır.” Bu Tanrı’yla birleşme makamıdır ki, ne şerîatın ulaşacabileceği ne de kabul edeceği bir kavram ve dinsel uygulamadır.

19) Marifet makamında Tanrı’yla tanışıp dost olunur. Bu da Ali’nin ‘kendisini bilen nefsini bilen tanrısını bilir’ buyruğuna uymakla olur. Kaygusuz. Abdal da “Allahı bulmak için gerekli olan kendine yönelmedir” der.

21) “Sen seni gördüğün yer tanrıyı göreceğin yerdir. Gönlünde haktan arta kalanı süpürüp gidermek özün sınırını bilmek gerek. Çok namaz ve çok oruç ile dünyada ve ahrette yola varamazsın”. Bu düşünceler Sünni ve Şii şeriatına tamamıyla aykırıdır.

25) “Talibin ereceği makam turab olmaktır; burada nübüvvet ve velayet bir olur. Batında velayet peygamberliktir, zahirde ise nübüvvet veliliktir”. Şeyh safi toprak yoluyla ulaşılacak makamı örtülü olarak ali tanrısallığına bağlıyor. Velilik peygamberliğin eşitliği Muhammed ile Ali’nin birbirinden ayrılamayacağı anlamına gelirki Sünniliğin bütün mezheplerine aykırıdır.