ALEVİ HALK HAREKETLERİNDE “BAŞINI ALIP GİTMEK” DEĞİL, “BAŞINI VERMEK” VARDIR

KIZILBAŞLIK VE KIZILBAŞLAR

İsmail Kaygusuz

11 Ekim 1999 tarihinden başlayarak üç gün, Hürriyet gazetesinin “Basın Dünyası” köşesinde, Nejat Birdoğan’ın Müdafaa-i Hukuk Dergisi’nden alıntı yazısı yayınlandı. Anadolu halk hareketlerinde ilginç bir davranış olarak sunulan ve “Başını Alıp Gitmek” başlığını taşıyan yazı, Anadolu Alevi halk hareketlerini hafife alan;  yanlış değerlendirmelerle kafa karıştıran tutarsızlıklar dolu bir yazıdır. Bilimsellikten uzak, derlemeci zihniyetiyle tarihe yaklaşımdır. Yazar birbirini çağrıştıran, ama çoğu birbirinden uzak ve başlıbaşına inceleme ve araştırma konusu olan tarihsel olayları, öyküleri, kişileri ve kurumları peşpeşe sıralamış. Sonra dönüp bu karışıklığa uygun bir başlığı yaraştırmış: Başını alıp gitmek! Oysa Anadolu Alevi halk hareketlerinde  “başını alıp gitmek” değil, “başını vermek” vardır. Tarihsel olaylar üzerinde kaos yaratılarak, Osmanlı’nın toplu sürgünlerini yadsımak için, yeni bir bakış mı üretiliyor?


Nejat Birdoğan “kaynakların gösterdiğine göre diyor, Baba İshak olayında, ekonomik ve dinsel nedenler birlikte görev yapmıştır”. Yani, bu ayaklanma eylemi, ekonomik ve dinsel nedenlere, onların çözümüne odaklanmıştır, demek istiyor olmalı. Ancak eylemde “bir siyasal neden olup olmadığı üzerinde duraksama” yapıyor. “Baba’nın bu zorlayan yürüyüşü sonunda, Konya tahtına el konup konmayacağı tartışmalıdır. Yoksa salt bir ‘uyarı’ ayaklanması mıydı?” diye soruyor ve arkasından, Babai ayaklanmasında, “siyasal nedenin varlığına olasılık” tanımıyor Nejat Birdoğan. Oysa kaynaklar tam tersini söylüyor ve tarihsel gerçekler yazarımızı yalanlıyor: Siyasal nedenler kadar da siyasal amaçlı büyük bir toplumsal kalkışmaydı Babai hareketi. Hem de Babailer Konya üzerine yürüdüler ve hedefleri Sultan Gıyaseddin Keyhusrev’in tahtına el koymak, kendi yönetimlerini kurmaktı.

“Uyarı” ayaklanması ne demek oluyor? Tarihin hiçbir döneminde, baskıcı yönetimlere karşı, “uyarı” ayaklanması diye bir ayaklanma olmamıştır. Bu tür toplumsal hareketlerin doğasına aykırıdır “uyarı” kavramı. Baba İshak Samsat-Adıyaman çevresinden  başladığı “uzun savaş yürüyüşünü”, Malatya, Sivas, Tokat, Amasya üzerinden Kayseri-Malya’ya kadar sürdürmüş. İki ay içinde tam oniki kez karşısına çıkan Selçuklu emirlerinin kuvvetlerini peşpeşe yenmiştir. Ayaklanmadan 5-6 yıl sonra bölgeyi gezen Dominiken keşişi Simon de Saint Quentin yazmaktadır bunları. Bu nasıl “uyarı” ayaklanmasıdır böyle?

Bu “uyarı” saptamasından (!) sonra, Cumhuriyet dönemindeki şapka giymeye tepki ve Şeyh Sait isyanı gibi irticai-etnik hareketlerle dolaylı karşılaştırma yaparak bir koşutluk arayışına çıkmış Nejat Birdoğan. Fethullahçı (Işıkçı) hareketinin, inançsal ve toplumsal temelde hiçbir yakınlığı olmadığı halde, Babai batıniliğiyle koşutluk kurmaya çalışan İslamcı yazarlardan mı esinlenmiş nedir? Bu büyük halk hareketinin, toplumsal ve siyasal başkaldırının kıyısından köşesinden bir kaç sözedip, iğreti değerlendirmeler yapmaya kimsenin hakkı yoktur. Bu nedenle yapabildiğimizce özetleyerek Babai ayaklanmasını burada anlatmak gerekli olmaktadır (Bir önceki bölümün sonunda “Babailer ve Babai ayaklanması”nı incelediğimiz için bir özet vermek gerekliliği ortadan kalkmıştır.)   

Şunları sormak gerekir Nejat Birdoğan’a: Babai halk hareketine hangi amaçla “uyarı” ayaklanması diyor ve nasıl hareketin siyasal yönünün olmadığını söyleyebiliyorsunuz? Hangi hakla düşünceleri ve amaçları uğrunda “başını veren” Babai erlerini, “başını alıp gitmek” başlığı altında değerlendirmeye girişiyorsunuz? Tarihsel olayları, özellikle halkların sosyal mücadelelerini, dönemin koşulları içinde derinlemesine ve diyalektik yöntemle incelemeden özümsemek olası değildir. Bu özümseme gerçekleşmeden verilen bilgiler yanlış olur, tarihi saptırmak olur.

I. 1 “Başını alıp giden” Kızılbaşlar Kimlerdir?

Nejat Birdoğan:
“...Bugünkü çalışmamızda kana yönelmeyen,  kimi halk hareketlerinden (Sanki yönetenler savaşlar yapmamış, halkı ezmemiş ve hiç kan dökmemiş, sicilleri tertemiz! İ.K )sözetmek istiyoruz. Bu hareketlerde de yönetimden yakınan kitlelerin, kurtuluş umutları kalmayınca doğup büyüdükleri toprakları bırakıp gitmelerini öyküleri yatmaktadır... Örnekler, Anadolu toprağında yerleşen Alevi ve Türk topluluklarıyla ilgilidir. Sunacağımız ilk örnek, Anadolu halkının büyük bir kesiminin Osmanlı devletine güveni kalmaması üzerine kendisine yeni bir sığınak aramasının, umarsız kalan Anadolu köylüsünün 1498’de 11 yaşında iken bir umut gibi görünen Kızılbaş lideri Şah İsmail Hatai’ye sığınma arzusunun öyküsüdür” diyerek asıl girişini yapıyor.

Yazarımız bu girişi yaptıktan sonra, bir edebiyatçı, ama bütünlükten uzak bir öykücülük anlayışıyla daldan dala atlayarak, birbirini çağrıştıran yaklaşık üç yüzyıllık olaylar arasında dolaşıyor. Bu başlık altında sadece Beğdili Türkmen oymağını işleseydi;  Şah İsmail’den önce, onun dönemi ve sonrasında Azerbaycan ve İran’da yerleşmiş veya geri dönmüş oymaklarının kısa bir dökümünü yapsaydı, çok da iyi olurdu. Hatta bu konuda, Prof. Dr. Faruk Sumer’in “Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü (Ankara-1992)” adlı ayrıntılı kitabına yeni katkılar bile yapabilirdi.

Nejat Birdoğan Hoca, böyle bir yazıda, halk hareketlerini ve hele de elli yıllık kesintisiz bir devrim hareketi olan, Aleviliğin büyük Kızılbaş siyasi hareketini yorumlamaya, değerlendirmeye kalkışmamalıydı. O zaman, gidenleri de “Osmanlı Devletine  güveni kalmamasına”, “11 yaşındaki Şah İsmail’e sığınma” amacına bağlamak gafleti  ve saptırmasına düşmezdi. Araştırmacı yazarlarımız ve tarihçilerimizin, ortodoks İslam (Sünni) ve eski Osmanlı tarihyazıcıların gözüyle bakmayı bir türlü bırakamadıkları, bu büyük Kızılbaş siyasi hareketini nesnel bakış açısından burada özetlemek istiyoruz:      

I. 2 Aleviliğin Kızılbaş Siyasi Hareketi Başlangıcı:  Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar

15. yüzyılın ortalarından 16. yüzyılın başına kadarki dönem, Alevi-Kızılbaş halkların toplumsal mücadele ve ihtilal dönemidir. Şah İsmail Safevi, Kızılbaş Türkmen halklar tarafından yaratılmış sadece Ali soylu bir hanedan simgesidir. Ali donuna büründürülmüş ve kutsallaştırılıp, Alevi toplumunca kızıl renge boyanıp, sancaklaştırılarak başa geçirilmişti.
Önce Kızılbaşlık siyasetinin başlangıç yılları ve önkoşullarına gözatalım:
1402 Ankara savaşında Yıldırım Bayezid’i büyük yenilgiye uğratan Timur geri dönerken, birlikte götürdüğü otuz bin tutsak Türkmeni, Erdebil şeyhi Hoca Ali’ye hediye etmişti. Tutsak Türkmenlerin büyük çoğunluğu Tekelü ve Karamanlulardı. Erdebil kentinin Sufiyan-i Rum (Anadolu sufileri) mahallesine yerleştirilmiş bu Türkmenler, Hacı Bektaş ilkelerini Erdebil’e ilk taşıyanlar olmuş. Çeyrek yüzyıl gibi kısa bir zaman içerisinde, Erdebil tekkesinin Ortodoks karakterini değiştirmişlerdi. Bu Türkmenlerden bazıları, Hoca Ali’nin son yılları ve özellikle Şeyh İbrahim (1429-1447) döneminde geri memleketlerine dönmüşlerdir. Böylelikle Erdebil ile Rum (Anadolu) Alevi Türkmenleri arasında bağ kurulmuş ve gidip gelmeler başlamıştır. Hatta Hoca Ali'nin kardeşi Cemaleddin'in oğulları da Anadolu'ya gelmiştir. Erdebil’de şeyhlik postunu yitirmiş, itibardan düşmüş, fakirleşmiş Şeyh Safiyüddin soyundan gelen başka kişilerin de, Anadolu bir çeşit ekmek kapısı olmuştu. Muhammed-Ali soyundan seyyidler olarak Aleviler arasında Dedelik yapıyorlardı. Örneğin büyük Alevi halk ozanı Dede Kul Himmet’in babası da, Hoca Ali’nin amcası Muhyiddin’in torunlarındandı.

Şeyh İbrahim'den sonra, Karakoyunlu Cihangir Şah'in desteğiyle Şeyh Cafer tarafindan Erdebil dergahından kovulan Şeyh İbrahim oğlu Şeyh Cüneyd'in Anadolu'daki 7 yıllık  mücadelesi (1449-1456) kaynaşmayı daha da artırmıştır. Sürgündeki Şeyh Cüneyd Osmanoğullarından talep ettiği yakınlığı görmemiş. Konya'daki Sünni islam bilginleri de,  Sahabilere ilişkin kuşku ve inançsızlığını dile getirmesi yüzünden kentten kovulmuş, arkasından da öldürmek için kuvvet gönderilmiş. Dedesi Hoca Ali'nin Teke ve Hamidoğullari arasındaki müridlerine ulaşamayan Şeyh Cüneyd, önce güneyde Şeyh Bedreddin müridleri Varsak Türkmenleri, daha sonra da  kuzeyde Canik'te Çepni Alevileri arasında gizlenerek canını kurtarmıştı.

Cüneyd, Hacı Bektaş'ın kurduğu yol ve onun ilkeleriyle yol-erkan süren Çepni Dede'lerinden tam irşad oldu. Mensup olduğu Safevi soyunun, yedinci İmam Musa Kazım yoluyla Muhammed-Ali'ye ulaşması (ya da öyle inanılması) nedeniyle seyyidliği, içlerinde bulunduğu toplumca  kutsanıp ululanmış ve kendisini bir önder durumuna sokmuştu. Bu arada Trabzon Pontus prensliği topraklarına yaptığı akınlarda büyük başarılar kazanıp, kısa bir zamanda Şeyh Cüneyd “Yirmi bin kişilik silahlı sufiye kumandanlık edecek” güce erişince,  Akkoyunlu Uzun Hasan padişah ona elini uzattı ve kızkardeşiyle evlendirdi.

Şeyh Cüneyd Erdebil'e döndüğünde dergah postunda uzun süre kalamamış. Akkoyunlu Uzun Hasan'ın bir yandan Osmanoğulları ve öbür yandan Karakoyunlular'la siyasi mücadeleleri ve savaşları arasında ömrü  tükenmişti. Ancak Anadolu Alevileri arasında adı yüceldi, efsaneleşti.

Ama, asıl efsanevi mücadele, 9 yaşlarında dayısı Akkoyunlu Uzun Hasan'nın 1470 yılında kendi eliyle Erdebil postuna oturttuğu Şeyh Haydar'la başlıyor. Bu mücadele, oğullarından Şah İsmail'in şeyhlikten şahlığa geçişine kadar sürecektir. Haydar, Uzun Hasan'ın karargahında büyümüş, kavgalarda bulunmuş ve sert bir disiplinle yetişmişti. Askerliğe ve silaha karşı çok yatkın ve kendisi mızrak ok yay ve kalkan ustasıydı. Erdebil'de artık kamış kalem yerine kılıçlar görülmeye başlanmıştı. ( Walter Hinz, Çev.Tevfik Bıyıklıoğlu, Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd, Ankara-1992, s.65, no.4)

Şeyh Haydar'ın Erdebil dergahı postunda oturduğu, on sekiz yıl içerisinde başardığı en büyük iş, Kızılbaş kavramı çevresinde inançsal ve toplumsal bir bilinç oluşturmasıydı. Bu bilincin simgesi, on iki dilimli kırmızı bir kavuk olan ve Haydari sarık adıyla anılan taçdır. Bugüne kadar gelen geleneksel bilgiler, bu kızıl Haydari başlığın ya da sarığın, rüyasina girmiş olan Hz. Ali tarafindan kendisine öğretildiği yönündedir. Bu başlık Walter Hinz'in belirttiği gibi:
“Safeviliğin Alevi akidesini ve mübarek Oniki İmam'ı temsil etmektedir. Peygamberle kan akrabalığı dolayısıyla yalnız bu Oniki İmam  onun meşru halefleri sayıldığından isimleri bu dilimlerin üzerine işlenmiş bulunmaktaydi. Bu başlğı kullananlara verilen Kızılbaş ismi de bu yeni sarığın rengiyle ilgilidir.” (Walter Hinz, agy. s. 65)

Şeyh Haydar'in Erdebil'de yaptığı bu simgesel değişikliğin, yani kızıl başlık takmanın kökeni aslında ayni bölgede yükselmiş bir heterodoks harekete dayanıyordu. 816'larda Sünni Abbasi yönetimine başkaldıran ve 21 yıl boyunca  Abbasi halifelerinin tahtlarını sarsan Babek Hurremi yandaşlarının da başlarında kızıl renkli başlıklar vardı ve kendilerine  Farsça “Sürhseran (Kızılbaşlar)” deniliyordu.

I. 2. a Alevi Türkmen Topluluklarının Benimsedikleri ‘Kızılbaşlık Bilinci’ Siyasallaştırılıyor

Böylelikle Şeyh Haydar'ın yanında durup kendisiyle birlikte mücadele edenler “Kızılbaş Ordusu” adını aldı. Bu unvan altında düşmanlarına savaş açan genç Şeyh'in, İmam Ali'nin sancağını taşıdığına inanılıyordu. (Ziya Şakir, Mezhepler Tarihi, İstanbul-1946, s.87) Anadolu'nun yoksul insanlari bu bilinçle harekete geçirilmişti. Anadolu Alevi halklarının benimsetilmiş Kızılbaşlık bilincinin siyasallaştırılması gerekiyordu .

Şeyh Haydar'ın çevresinde bulunan ve onu yönlendirenler (daha sonra Şah İsmail'i koruyarak, eğitip yetiştirdikten sonra Safevi Kızılbaş Devlet'inin çatısını kuranlar da bu kişilerdi) Şamlu Türkmenlerinden Lala Hüseyin Bey, Dulkadirli Dede Abdal Bey, Ustacalu Muhammed Bey, Şamlu Abdi Bey, Bayburdlu Karaca İlyas, Tekelü Saru Ali Bey, Karamanlu Bayram Bey Rumlu Ali Bey, Talişli Dede Bey, Kacarlu Kara Piri Bey vb.di. Bunların her biri mensup oldukları, Türkmen oymaklarının, -bazılarının Pir, Abdal, Dede sıfatlarıyla anıldıklarına bakılırsa- hem inançsal önderi Dedesi, hem de yönetici Beğ'leridir. Bunların bazıları, önce sözü edildiği gibi, Hoca Ali'nin Erdebil'e yerleştirdiği Türkmenlerin (Tekelü, Karamanlu), öbürleri ise Şeyh Cüneyd'in savaşlarına katılarak ya da Şeyh Haydar döneminde (Örneğin, Azerbaycan'da Tarum bölgesine yerleşmiş Şamlular gibi) gelmiş bulunuyorlardi.(Walter Hinz, agy. s.66-67; Faruk Sümer, Safevi Devleti'nin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Ankara-1992, s. 13, 15, 21)

Görüldüğü gibi, II. Bayezid döneminden çok önce Kızılbaş devinimleri başlamıştı.  Bayezid'in yönetiminde (1481-1512) dahi Osmanlılar, Arnavutluk'a kadar bütün Balkanlara hükmetmekle birlikte, bugünün Anadolu'sunun ancak dörtte birini ellerinde bulunduruyor. Ancak Batı ve güneybatı Anadolu, Trabzon'a kadar kuzey kıyılar, Kayseri'ye kadar Orta Anadolu'ya hakimdiler. Orta ve güney bölgelerde, Hamidoğullari Antalya Subesi, Alaiye Beyliği 1507, Konya ve Karaman'da Karaman beyliği 1513, Maraş Elbistan Malatya'da Dulkadiroğulları 1515, Adana ve Tarsus'da Ramazanoğulları Beyliği 1517 tarihlerinde Osmanlılara katılmıştır. Doğuda  Diyarbakır'dan Azerbaycan'a kadar hükmeden bir Akkoyunlular devleti bulunmaktaydı.

Gerek Osmanlı topraklarında ve gerekse yukarıda adı geçen Beyliklerdeki kırsal bölgelerde yaşayanların ezici çoğunluğu, çeşitli Türkmen boylarına mensup Alevilerdi. Anadolu'da istikrarlı bir merkezi yönetimin bulunmaması, Beyliklerin ve Osmanlının ağır toprak ve vergi yazımlarıyla halkı canından bezdirmesi, inançlarından ötürü zulüm ve baskılar Türkmenleri, yukarıda değinildiği gibi, Safevi Cüneyd ve özellikle Şeyh Haydar'la birlikte Kızılbaş ihtilalinin içine sokmuştu. Karamanlu, Tekelü, Şamlu, Ustaçlu ve Rumlu Türkmenlerin büyük bir kısmı daha o zamandan (1470’lerde) İran ve Azerbaycan'a göçederek, Şeyh Haydar'ın ilk Kızılbaş ordusunu oluşturmuşlardı.

Anadolu Alevi-Kızılbaş halkları arasındaki geniş propaganda ve özellikle Hacı Bektaş’tan sonra, Ali donunda Şah İsmail'in ortaya çıkarılışı kitleleri çok etkiledi. Şah İsmail'in 1501 baharında Erzincan'a gelişi ve iki ay sonra 7 bin (ya da 12 bin) kişilik kuvvetle Azerbaycan'a dönüp savaşlara girişmesi, (Faruk Sumer, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü,  Ankara-1992, s. 20) Kızılbaş kitlelerin bir önder bekledikleri ve kendi devletlerini-yönetimlerini kurmaya hazır olduklarını gösteriyordu. Çünkü W. Hinz'in “Kızılbaş kabileleri” olarak nitelendirdiği bu Türkmen aşiretlerinin öbür kabile ve şubeleri Küçük Asya'daki (Anadolu) Germiyan, İsfendiyar, Hamidoğulları, Karamanoğullari, Osmanoğulları, Dulkadiroğulları, Memlükler, Akkoyunlu vb. beyliklerinin topraklarında yaşamaktaydılar. İşte böyle bir toplumsal bölünmüşlüğü yaşamakta olan Anadolu Alevileri'nin siyasallaşıp toparlanması sözkonusuydu.

Kızılbaş-Safevi hareketi ve Şah İsmail olgusuna günümüz Türk tarihçileri, Osmanlı tarihyazıcıların gözüyle bakmış. Daha da ileri gidilerek, 15. yüzyılda, 16. yüzyılın başlarında, sanki Anadolu bugünkü sınırlarıyla Osmanlılara aitmiş gibi, Anadolu Alevi halklarını Kızılbaş İran'la işbirliği yapmak ve Osmanlı'ya ihanetle suçlamışlardı. Bir kere daha şunu açıkça belirtelim: Safevi hanedanını ortaya çıkaran, yaratan Kızılbaş Türkmenlerdir. İnançları itibarıyla bir Ali soylunun hükümdar olması gerekiyordu.  Önasya'daki mevcut bazı merkezi feodal devletler ve beyliklerin (Osmanlı, Mısır Memlük, Akkoyunlu, Karakoyunlu, Timuroğulları ve Anadolu'daki beylikler), özelde Anadolu'ya, genelde ise tüm Önasya'ya egemen olma ve paylaşım savaşları yüzyılı içerisinde, uzun süreli bir ihtilal mücadelesi sonucu kurulmuştu Kızılbaş Safevi devleti. Faruk Sümer :
“Anadolulu Kızılbaş Türkler olmasa, diyor, değil Safevi devletinin kuruluşu, Erdebil şeyhlerinin siyasi gayeler taşıması bile düşünülemezdi. Hatta kaynaklardan açıkça anlaşıldığı gibi, onlar yani Anadolu Türkleri veya onların bir kısmı aşırı dini inançlarını Şeyh ve Şah’larına kabul ettirmeye çalışmışlardı.”  (F. Sumer, agy. s.22) diyor. Sadece kabul ettirmeye çalışmışlar değil,  kendi inançları çerçevesinde onları yetiştirmişlerdi.

Anlaşılıyor ki, kabileleriyle birlikte Erdebil'e intisabetmiş bu Dede-Beğ'ler, Alevi Halkları birliğe götürme ve bir devlet oluşturma misyonu yüklenmişlerdi. Bu kişiler Anadolu'nun dört bir yanında görevlendirilmiş 360 Hacı Bektaş Veli (Ö.1271-2) halifesinden birine bağlı Türkmen boylarına mensub insanların torunları olarak, Hacı Bektaş'ın yol ve erkanı, dem ve devranını Erdebil'e yerleştirmişler. 1470’li yıllarda Şeyh Haydar'a vasilik etmiş babasının amcası yaşlı  Şeyh Cafer'in -ki Karakoyunlular'la işbirliği yapıp, Cüneyd'i Erdebil'den iki kez çıkartan kişidir- ölümünden sonra Haydar'ı ve sonra Şah İsmail'i Hünkar'in kurduğu yol ve erkanın gerektirdiği biçimde yetiştirmişlerdi. Hacı Bektaş Veli'nin gerek Molla Said tarafindan Türkçeleştirilmiş “Makalat”ı ve gerekse “Vilayetname” ellerindedir. Şah İsmail’in Alevi-Bektaşi eğitimi bu kitaplar üzerinden yapılmıştır. Ayrıca Fazlullah'ın halifesi Seyyid İmadeddin Nesimi'nin yapıtları ve Yunus Emre ve Kaygusuz Abdal’ın şiirleri, yapıtları Şah İsmail'in yetişmesinde Hacı Bektaş'inkiler kadar etkilidir. Yazmış olduğu şiirlerinde Yunus Emre'ye özenmiş, ona birçok benzekler yapmıştır. İkisi de ayni “yol içre niyazbenddir” (yol içinde yalvaran-tapınan) ve “doğruluk dost kapısı” kuludur, yani Hacı Bektaş Veli’nin “doğruluk dost kapısıdır” ilkesine bağlıdır:
Şah İsmail’den:
Niyazmend ol müdam yol içre doğru
Ki suret tebdil edip olma uğru
Yakın bil ‘doğrulıg dost kapusıdır’
Hakikat aleminin dapusıdır
Kimin ki ola sıtk ile ehl-i niyaz
Yol içinde saf ola ol şahbaz
...
Hatayi derdimendim bir kemine
Ancak Hü deyin şahın demine

Yunus'tan:
Gönül secde eder dost mihrabına
Yüzüm yere koyup kılar münacat
Münacat için vakt olmaz arda
Kim ola dost ile bu demde halvet
...
Doğruluk bekleyen dost kapısında
Gümansız ol bulır ilahi devlet
Yunus ol kapıda keminde kuldır
Ezelden ebede dektir bu izzet


I. 2. b Kızılbaşlık Şah İsmail ile  Aleviliğin Devlet  Siyasetine Dönüştürülmüştü

Simgesel kızıl bir başlıkla ortaya çıkıp, kısa bir süre içinde Aleviliğin siyasal adı olmuş Kızılbaşlık bilinci,  Şah İsmail'de İmam Ali'nin cisimleştiği ve dolayısıyla Hacı Bektaş Veli'nin de İsmail donunda zuhur ettiği, en yoğun biçimde, Anadolu’da yaşayan Aleviler halklar arasında yayıldı. Şah İsmail'in hakkında anlatılanlar ve daha 7-8 yaşlarındayken yazdığı, ellerine ulaştırılan olağanüstü yetkinlikte deyiş ve nefesleri, düvazimam ve nat-i Ali (Oniki İmam ve Ali övgüsü) şiirleri, onun Ali ve Hacı Bektaş Veli olarak dondan dona geçtiğine tam inandırıyordu. Cem'lerde bunlar okunuyor ve kendisine erişilmez bir Veli gibi niyazda, secdede bulunuluyordu. On beş yaşlarında Anadolu'ya ilk geldiğinde, Erzincan'da onu görüp niyaz etmek ve peşinden gitmek için Alevi-Kızılbaş topluluklarına artık hiç kimse engel olamazdı ve olamadılar. Onları birliğe götürecek Ali soylu bir hanedan yaratılmış ve peşinden gidilecek bir Şah-ı Velayet (veliler şahı Ali) bulmuşlardı. Artık “kurban olduğum Pirim, Mürşidim!’ diye savaş türküleri söylüyerek, zırh ve kalkan kullanmadan bağırları açık onun ardından düşman  üzerine yürümeye başladılar”. (Walther Hinz, agy. s.9. Dipnt. 3, 4)

Kızılbaşlık toplumsal bilinci, Şah İsmail'le birlikte siyasal bilince dönüştürülmüş. Yani Aleviliğin devlet siyaseti olmuş; “Şeyhlikten Şahlığa” geçilerek, kısa bir sürede başkenti Tebriz olan Safevi Kızılbaş devletinin temeli atılmıştır.

Alevi inanç ve felsefesi, Görülüp-sorulma, Dar ve Musahiblik kurumlarıyla bu devletin yaşamına  geçirilmişti. Safevi sarayında Cem törenleri yapıldığı, meydan açılıp, bu meydanda kusurların-kabahatların ortaya dökülerek, düşkünlerin cezalandırıldığı bilinmektedir. Venedik Cumhuriyeti adına Şah Tahmasb'in (1524-1576) ilk yıllarında, sarayını elçi olarak ziyaret eden Michele Membre günlüğünde  (Relazione, s. 48vd.), tanık olduğu bu törenler hakkında bilgi vermektedir.           

I. 2. c  Kızılbaş Safevi Devletinin Temeli, “Ehli İhtisas” Adıyla Bir Çeşit İhtilal Konseyi Tarafından Atılmıştı

Kızılbaş ihtilali önderleri, devlet yönetimindeki deneyimsizliklerine rağmen,  gelenek ve inançlarından kaynaklanan bilgilerle bir mekanizma oluşturmuşlardı. Şah İsmail’i Gilan'da sakladıkları dönemde (1494-1499), inançları gereği mürşid ve mürid (talip) ilişkileri içinde, “Ehli İhtisas” adı altında “Lala, Abdal, Dede, Hadim (hizmet gören) ve Halifat al- Hulafa’dan (Halifeler halifesi)'' oluşan bir kurul kurmuşlardı. (R.M.Savory, The Cambridge History of Iran, Vol. 6, s.357)

Ehl-i İhtisas kurulu, siyasi propagandasını çok bilinçli sürdürmekteydi: Halifeler Halifesinin Anadolu hatta Balkanlara, Suriye, Azerbaycan’a ve İran'da Horasan ve Kuzistan eyaletlerine gönderdiği halifeleri aracılığıyla, Ortodoks İslam (Sünni ve Şii) dışındaki Alevi-Bektaşi ve Ehli Halkçı, Hurufi vb. heretik (rafizi) tüm heterodoks (aykırı) islam topluluklarıyla iletişim kurulmuş siyaset ve bilgi alışverişi yapıyordu. Kuşkusuz ağırlık ve en yoğun çalışma Anadolu Alevi-Bektaşileri arasındaydı.

Bu yüksek kurul, bir ihtilal konseyi gibi çalışmış Karamanlu, Rumlu, Dulkadir, Tekelü, Ustaçlu, Şamlu gibi Alevi Türkmen oymakları askeri aristokrasisinin birlik ve beraberliğini sağlamış. Hazar kıyılarından, Anadolu'nun içlerine Teke İli'ne uzanan çok geniş bir alan içinde etkin propaganda eylemleri ve çok sayıda savaşları  yönetmiş, sonunda Kızılbaş devletini kurup 1501-2’de Şah İsmail'i tahta oturtmuşlardı.
Devleti kurduktan sonra kurul, Lala’lığı kaldırarak, yerine “Vekil-i Nefs-i Nefis-i Humayun” adıyla bir yüksek görev yarattılar.  Bu görev, Şah İsmail'in hem ‘Padişah’ olarak siyasal iktidarının, hem de ‘Mürşid-i Kamil’ olarak inançsal iktidarının vekillik kurumuydu. Bu kurum bir süre için, geleneksel sadrazam ve tüm bürokrasinin, yani Umera'nın başı görevlerini içeren Vezir iktidarlarını gölgede bıraktı. Vekil, Savory'nin deyimiyle Şah İsmail’in “alter ego”su, yani ikinci kişiliğiydi. Bu kurumun yaratılması, Şah İsmail nezdinde, teokratik yönetim biçimi ile siyasal bürokrasi arasındaki boşluğa kapatan köprüydü.

Bu göreve daha önce Ehl-i İhtisas'ta lalalık yapan Şamlu Hüseyin Bey getirildi. Böylelikle Şamlu Hüseyin bey, hem Şah vekilliğini, hem de Emir ül- Umara (Emirlerin başı) yetkisini üstlenmişti.( R.M. Savory, agy. s.358-359) İktidar, bu kişinin ellerinde ve dolayısıyla Kızılbaş Ehl-i İhtisas kurulunun sorumluluğunda bulunuyordu. Böylece bulunan ya da yaratılan Ali soylu bir hanedanın mensubu Şah İsmail, “Ali'nin mazharı” kutsallığına büründürülmüş kişilik olarak öne çıkartılıp, taçlandırılarak Kızılbaş-Safevi Devleti kuruluşu tamamlanmıştı.

Bu  Alevi büyük inançlı yığınlar, 13. yüzyılda Babai bakaldırı siyasetiyle Anadolu'yu sarsmıştı. Kökleri, 1420'de bastırılmış Bedreddinilik ihtilalci siyasetine inen Kızılbaş hareketi, 1450'lerde Şeyh Cüneyd'in Anadolu'da Varsak Bedreddinileri ve Çepni Alevileriyle birlikte çıkış yaptığı mücadeleyle başladı. Oğlu Şeyh Haydar'ın taktığı 12 dilimli kızıl renkli haydari başlık da ihtilalci siyasetin simgesi olmuştu. Büyük yengi ve yenilgiler, dağılmalar, toparlanmalarla Anadolu'dan dalga dalga kalkan Kızılbaş Türkmenler, yarım yüzyıllık sürekli ihtilal sonucu Kızılbaş Safevi devletini kurmuşlardı.

Bu devlet, Osmanlı'dan daha fazla Türk idi. Kızılbaş Safevi devleti, aşağıda açıklayacağımız gibi 1533-34 yıllarına kadar  bir İran devleti olmamıştır; inaç ve felsefesiyle, eyalet valilikleri dahil geniş yönetim kadrolarıyla ve ordusuyla tam bir Kızılbaş Türkmen devletidir. Osmanlı bunu çok iyi biliyordu, ama siyasetini “Erdebilli Kızılbaş Pelidi (pis çocuk)” ortadan kaldırmak üzerine kurmuştu. Aslında Osmanlı’nın amacı hiçbir zaman İran devletini yıkmak ve ülkeyi kendi topraklarına katmak olmamıştır; hayran oldukları dilini ve kültürünü benimsedikleri “Farisi devleti” (İran devletini) sapkın-dinsiz (rafizi-mülhid) niteledikleri Kızılbaşlardan kurtarmak, Ortodoks İslamlığı (Sünnilik ve Şiilik) korumaktı.    

İranlı tarihçiler de, bu dönemi İran tarihi içinde görmek ve önemsemek istememektedirler. Gulat (yoldan çıkmış, aşırı) saydıkları Kızılbaşlığı, Oniki İmamcı Şiiliğe vurulmuş bir darbe ve dinsizlik olarak görmektedirler.

Osmanlı tarihyazıcılarının ve Sünni-resmi tarihin yere batırdığı, lanetlediği Kızılbaşlığın, genelde Anadolu Türk tarihi içerisinde, özelde Aleviliğin siyaset tarihinde çok başarılı, çok seçkin ve onurlu bir yeri vardır. Onuncu yüzyılın başlarından bu yana, yani Zeydi Alevi Hazar Devletini yıkılışından sonra bölgede ilk kez,  Alevilik inanç ve düşüncesinden doğan Kızılbaşlık siyaseti, yarım yüzyıl süren silahli mücadele sonunda iktidara taşınmıştı.1

Başlarda Karakoyunlu, Akkoyunlu, Gürcü, Timuroğulları  vb.feodal devletler kesin yenilgiye uğratılarak Erdebil çevresi temizlenip, Şah İsmail önce dergahta Mürşid postuna oturtulmuş. Burada yapılan Cem'lerde ikrar meydanı açılıp, Dar-Didar görülerek çok önemli kararlar alınmıştı. Biliniyordu ki Erdebil'den çıkılmadığı, yani Şeyhlik aşılmadığı takdirde, Şeyh Cüneyd, Şeyh Haydar ve Sultan Ali gibi Şah İsmail de yaşatılmayacaktı...

Neden Erdebil’in öncü seçildiğini kavramak için, Anadolu’daki Hacı Bektaş Dergahının durumuna bir bakmak gerekiyor. 1453'de İstanbul alınmasıyla, bin yılı aşkın tarihi olan Bizans devletinin tüm yönetim kurumlarıyla mirasına konarak devlet olma aşamasını çoktan tamamlamış ve bir cihan imparatorluğuna doğru adım atan Osmanlı devleti sınırları içerisinde Hacı Bektaş Dergahı bulunmaktaydı. Balkanlarda Arnavutluk'a kadar uzanan imparatorluk içinde ve diğer beyliklerde köy köy, oba oba dolaşıp Cemlerini yaptıran, ibadet ve inançlarını, Muhammed-Ali yolunu sürdüren Dede'ler Hacı Bektaş Dergahına bağlıydı. Orada kazan kaynatıp icazet alıyorlardı. İnançlarının merkezi ve en kutsal ziyaret yerleriydi. Şeyh Bedreddin başkaldırısında mücadele gücünü oluşturan Balkanlarda Dobruca'lı Saru Saltuklular, Anadolu'da Torlaklar, Abdallar, Kalenderi, Ağaçeriler vb. adlarını taşıyan aynı Alevi Bektaşi Türkmen topluluklarıydı ve bu Dergaha bağlıydılar.

Ancak Kızılbaşlık siyasi hareketinin başından beri, Hacı Bektaş Veli Dergahında postta oturanlar, toparlayıcı ve kitlelerin peşinden gideceği siyasal önderlik niteliği taşıyan kişiler değildi. Belliki Dergah sadece, yılda bir kez Muharrem ayı matem törenlerinde ziyaret edilip aşure pişirilerek “hak Lokması” dağıtıldığı; Görgü Cemleri yapılıp düşkün kaldırıldığı;  bölgesel seyyidlerin, oymak ve aşiret Dedelerinin kurban kesip “kazan kaynatarak Dedelik icazetlerini” yeniledikleri veya aldıkları bir inanç merkezi konumundaydı.

Hacı Bektaş Dergahı, Hünkar'ın ilk ardası Abdal Musa Sultan (Ö.1360'lar) ile birlikte siyasi özelliğini yitirmiş görülüyor. Osmanoğullarını terkedip, Teke yöresini ele geçirerek, Elmalı'da tekkesini kurmuş olan Abdal Musa’nın kendi yetiştirmesi Seyyid Ali Sultan ise (Ö.1402-3), ustasının tersine savaşçı kişiliğini Sultanların emrine vermiş ve fetihlere çıkmıştı. Bunları Menakibname'lerden öğrenmekteyiz. Onun  Murad I ve Yıldırım Bayezid ile ilişkilerinin çok iyi olduğunu, birincisinin Hünkar'in türbesini mimar Yanko Madyan'a (!) inşa ettirdiğini aynı kaynaklar söylemektedir. Seyyid Ali Sultan'ın Daha sonraları, fethetmiş olduğu Dimetoka’da tekkesini kurup, oraya yerleştiği biliniyor.

I. 3  II. Bayezid’in Kızılbaş Siyaseti ve Balım Sultan

II. Bayezid'in Kızılbaş siyaseti Balım Sultan'dan mı geçiyordu?
Bu soruya “Evet” yanıtı verilebilir. Ama, bizce onları birbirine muhtaç ya da zorunlu kılan, Sultan II. Bayezid'e Balkanlar'da yapılan suikast olayı olmuştur. II. Bayezid, Arnavutluk seferinde 1492-93, Manastır yakınlarındaki Pirlepe yolunda bir Kalenderi derviş tarafından hançerle saldırıya uğramış; bu öldürme girişimini İskender Paşa önlemişti. Yaşar Ocak'ın da yazdığı gibi, dervişin bu suikast girişimi elbetteki, bilinçsizce bir saldırı olduğu kabul edilemez. İ.H. Uzunçarşılı ise,  Kalenderi kıyafetinde bir Kızılbaşın, hacca gideceği bahanesiyle para istemek için yanına sokulup, Bayezid'e saldırdığını yazmaktadır. (İ.H. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi II, 2. baskı, Ankara-1983, s.208, dipnot.1) Yine Yaşar Ocak'ın dediği gibi Sultan Bayezid'e, pek iyi gözle bakmadığı Abdal, Torlak, Haydari gibi Kalenderi topluluklarını, cezalandırmak için iyi bir fırsat oluşmuştu. (A. Yaşar Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda Marjinal Sufilik; Kalenderiler, Ankara-1992, s.125, 135)

Alevi inançlı Türkmenler arasında Kalenderiler denilen doğaya uygun ve bir çeşit komün yaşamı süren bu marjinal derviş gruplar çoğunlukla konar-göçerdiler. Toplum düzenine karşı ve aykırı yaşayan,  bazan “Şah-ı Merdan aşkına” dilenen, bazan da punduna getirince zenginleri soyan bu kişiler sınırsız özgürlük isteyen birer halk filozofu konumundaydılar. Bu topluluklar aynı zamanda devlet tarafından koğuşturalan dinsel-siyasal suçluların sığınakları durumundaydı. Toplumsal hareketlerde hemen ön planda yerlerini alıyorlardı. Kızılbaş Safevi siyasi hareketinin  konseyi durumundaki Ehl-i İhtisas kurulunun üyelerinden birinin “Abdal” adını taşıması boşuna değildir. Bu kişi, Anadolu,  İran ve Suriye'deki çeşitli adlar taşıyan tüm Kalenderi topluluklarıyla ilgili propaganda çalışmalarını yönetiyor olmalıydı. Uzunçarşılı'nın II. Bayezid'e suikast girişiminde bulunan Kalenderi dervişine “Kızılbaş” nitelemesinin anlamı burada yatmaktadır.

II. Bayezid bu saldırıyı bahane ederek: “Rumeli'de ne kadar bid'at Abdal ve Işık ve na-hak-gu zındıklar var ise teftiş olunup Şer'ile küfür söyleyenlerin  haklarından geline deyü...” (Menakıb-i Sultan Bayezid Han'dan nakleden A. Yaşar Ocak, Kalenderiler, s.125, n.274) buyruk çıkarıp, Balkanlar ve Rumeli'nde geniş bir koğuşturma ve toplu sürgün uygulandı. Bölgede  yaşayan tüm Alevi-Bektaşi gayri-sünni toplulukları Anadolu'ya sürdürdü. Bölgedeki Varna'da tekkesi bulunan Otman Baba ve ona bağlı dervişler bu kıyımdan nasibini aldığı gibi, kuşkusuz Hacı Bektaş dergahına bağlı Dimetoka’daki Seyyid Ali Sultan tekkesine bağlı olanlar da sürgüne uğradı. O yıllarda Seyyid Ali Sultan tekkesinde Mürsel Balı oğlu Balım Sultan (1458-1518/19)) oturmaktaydı. Olasıdırki, Arnavutluk seferi sırasında uğradığı Dimetoka'daki tekkenin başında bulunan ve eskiden tanıdığı Mürsel Baba oğlu Balım Sultan'ın ricasıyla Bayezid, toplu kıyımdan vazgeçip, emrini sürgüne çevirdi.    

Sultan II. Bayezid'in  1500 yılında yaptığı ve  Modon, Koron ve Navarino'yu ele geçirdiği Mora seferinden sonra ertesi yıl da Adriyatik kıyılarını işgal ettiğini görüyoruz. Bu seferlerin ardından Dimetoka'dan Balım Sultan'ı İstanbul'a davet ettiği ve daha sonraki yıllar içinde (Turgut Koca'ya göre aynı yıl) ondan nasib alarak Bektaşi tarikatına girdiği bilinir. Sultan Bayezid, Balım Sultan'ın Dimetoka'ya gitmeyip, Hacı Bektaş Dergahına dönmesini istemiş ve resmen buraya atamıştır. (Turgut Koca, Bektaşi Nefesleri ve Şairleri, İstanbul-1990, s. 124-125)  

1501 yılındaki bu atama, kendine yakın gördüğü Balım Sultan'ın Anadolu'da daha geniş Alevi toplumuna etki yapacağı için, Kızılbaş Safevi siyasetine karşı onun kullanılabilir olmasından kaynaklanıyordu kuşkusuz.  Ama öyle görünüyor ki Balım Sultan, bu ilk aşamada bile kendisine pek güven vermemiş. II. Bayezid'in siyasetinin bir parçası, hatta bir ürünü olarak Balım Sultan'ın dergahın başına geldiğinin ertesi yılı, Balkanlardan Anadolu'ya sürgün ettiği Alevi toplulukları, doğu sınırlarında koğuşturmaya uğrayan çok sayıda Kızılbaşlarla birlikte yeni fethedilmiş  Mora topraklarına sürüldüler. Batılı yazarların belirttiği, II. Bayezid'in 1502'deki bu büyük koğuşturması ve tek tek kişilerin yüzleri damgalanmış olarak gerçekleştirilmiştir. Acaba, silinmesin diye dağlama biçiminde kızgın damga vurularak mı gerçekleştirilmiştir? Bu ortaya çıkarılmalıdır. Bu Kızılbaş sürgününden, Türk  tarihçileri sözetmemektedir. 2

İkinci Kızılbaş sürgünü  Şah İsmail'in Erzincan'a gelişi sırasında yapılmıştı. İsmail'in Kızılbaş devletinin potansiyal gücünü tezelden dağıtmak amacıyla onbinlerce  Alevi-Bektaşi hiç bilmedikleri ve yabancısı oldukları diyarlarda oturmaya zorlandı. Bu sürgünler gösteriyor ki, Şah İsmail'in bir yıl kadar önce, Baba diye hitap ederek Bayezid'e yazdığı bir mektupta, Ustacalu göçkünlerin çoluk çocuklarının Osmanlı ülkesinde bırakmalarına izin vermesi için ricada bulunması işe yaramamıştır.

Genç erkeklerini Şah İsmail'e göndermiş olan aileler sürgüne gitmiş parçalanmış ve bir daha da birbirlerini görememişlerdir. Alevi Türkmen  boylarından eli silah tutanların,  ok ve yaylarını, kılıçlarını yüklenip, azık torbalarını boyunlarına  asmış gurbete çıkar gibi aileleriyle vedalaşarak,  Şah İsmail ile savaşa gitmeleri iki şey düşündürüyor:

1) Anadolu'da yaşayan Alevi-Bektaşi toplulukları kendilerini  Sünni islamın egemen olduğu hiçbir feodal devlet ve beyliklere  bağlı görmüyordu. Bir siyasi yönetim boşluğunda, inançlarının tapınma uygulamaları olan Cem düzeni içinde, kendi özgün yaşam ve yönetim biçimini oluşturmuşlar, bağımsız  yaşamaktaydılar.

2) Kızılbaş Safevi hareketinin Ehl-i İhtisas kurulundan Dede, Abdal ve Halifeler Halifesi gibi görevlilerin geniş siyasi propagandası onlara, çok kısa bir zamanda ailelerinin yaşadıkları bölgeleri, kısacası tüm Anadolu'yu elegeçirip Kızılbaş Devletine bağlayacaklarına inandırmıştı.

Tebriz alındıktan sonra 1502 yılı içinde, Şah İsmail'in başına Kızılbaş tacı konularak, Oniki İmam adına hutbe okunduktan sonra resmen Kızılbaş Safevi Devleti kurulmuştu. Arkasından İran'ın içlerinde otorite sağlamak ve Akkoyunlu beyleri ortadan kaldırmak için geçen yıllar içinde,  Osmanlı derin bir nefes aldı. Çünkü Tebriz'den yönetilen bir devlet Anadolu'da  güçlü ve sürekli bir egemenlik kuramazdı. Oysa Akkoyunlu devletinin varisi olarak ortaya çıkıp, Diyarbakır veya Erzincan'da Kızılbaş Safevi devleti kurulmuş olsaydı, Suriye ve Irak'la birlikte Doğu Anadolu'ya çok kısa zamanda sahip olunabilir ve Osmanlı'yı Avrupa'ya sürebilirdi. Böylesi bir uygulama, yönetimin Kızılbaşlığıyla birlikte, teb'a'nın büyük çoğunluğunun da Kızılbaş olmasını sağlardı.


Kızılbaş Safevi devletinin kuruluşundan önce, Balım Sultan ile Kızılbaş Ehl-i İhtisas Kurulu tarafından görevlendirilmiş propagandacı halifelerle mutlaka görüşmüş tartışmış olmalıdır. Herşeyden önce onun yazmış olduğu, Cem törenlerini  kurallara bağlayan Erkanname'sinin, aynı dönemde ve aynı amaç için hazırlanmış İmam Cafer Buyruğu’nun içeriğiyle   birbirinin aynı olması bunu gösteriyor.  Buyruk, Hacı Bektaş Veli'nin Makalat'ındaki ilkeler gözönünde tutularak hazırlanmıştır. Erkanname'nin dil özelliklerinin ise,  Osmanlıca saray ve kent diline uygunluk göstermesi, kentlerde ve özellikle İstanbul'da yaşayan Alevi-Bektaşiler ve Yeniçeriler için yazılmış olduğu anlamını çıkarmak tutarsız bir iddia sayılmaz.

 

KIZILBAŞLIK VE KIZILBAŞLAR

İsmail Kaygusuz

11 Ekim 1999 tarihinden başlayarak üç gün, Hürriyet gazetesinin “Basın Dünyası” köşesinde, Nejat Birdoğan’ın Müdafaa-i Hukuk Dergisi’nden alıntı yazısı yayınlandı. Anadolu halk hareketlerinde ilginç bir davranış olarak sunulan ve “Başını Alıp Gitmek” başlığını taşıyan yazı, Anadolu Alevi halk hareketlerini hafife alan;  yanlış değerlendirmelerle kafa karıştıran tutarsızlıklar dolu bir yazıdır. Bilimsellikten uzak, derlemeci zihniyetiyle tarihe yaklaşımdır. Yazar birbirini çağrıştıran, ama çoğu birbirinden uzak ve başlıbaşına inceleme ve araştırma konusu olan tarihsel olayları, öyküleri, kişileri ve kurumları peşpeşe sıralamış. Sonra dönüp bu karışıklığa uygun bir başlığı yaraştırmış: Başını alıp gitmek! Oysa Anadolu Alevi halk hareketlerinde  “başını alıp gitmek” değil, “başını vermek” vardır. Tarihsel olaylar üzerinde kaos yaratılarak, Osmanlı’nın toplu sürgünlerini yadsımak için, yeni bir bakış mı üretiliyor?


Nejat Birdoğan “kaynakların gösterdiğine göre diyor, Baba İshak olayında, ekonomik ve dinsel nedenler birlikte görev yapmıştır”. Yani, bu ayaklanma eylemi, ekonomik ve dinsel nedenlere, onların çözümüne odaklanmıştır, demek istiyor olmalı. Ancak eylemde “bir siyasal neden olup olmadığı üzerinde duraksama” yapıyor. “Baba’nın bu zorlayan yürüyüşü sonunda, Konya tahtına el konup konmayacağı tartışmalıdır. Yoksa salt bir ‘uyarı’ ayaklanması mıydı?” diye soruyor ve arkasından, Babai ayaklanmasında, “siyasal nedenin varlığına olasılık” tanımıyor Nejat Birdoğan. Oysa kaynaklar tam tersini söylüyor ve tarihsel gerçekler yazarımızı yalanlıyor: Siyasal nedenler kadar da siyasal amaçlı büyük bir toplumsal kalkışmaydı Babai hareketi. Hem de Babailer Konya üzerine yürüdüler ve hedefleri Sultan Gıyaseddin Keyhusrev’in tahtına el koymak, kendi yönetimlerini kurmaktı.

“Uyarı” ayaklanması ne demek oluyor? Tarihin hiçbir döneminde, baskıcı yönetimlere karşı, “uyarı” ayaklanması diye bir ayaklanma olmamıştır. Bu tür toplumsal hareketlerin doğasına aykırıdır “uyarı” kavramı. Baba İshak Samsat-Adıyaman çevresinden  başladığı “uzun savaş yürüyüşünü”, Malatya, Sivas, Tokat, Amasya üzerinden Kayseri-Malya’ya kadar sürdürmüş. İki ay içinde tam oniki kez karşısına çıkan Selçuklu emirlerinin kuvvetlerini peşpeşe yenmiştir. Ayaklanmadan 5-6 yıl sonra bölgeyi gezen Dominiken keşişi Simon de Saint Quentin yazmaktadır bunları. Bu nasıl “uyarı” ayaklanmasıdır böyle?

Bu “uyarı” saptamasından (!) sonra, Cumhuriyet dönemindeki şapka giymeye tepki ve Şeyh Sait isyanı gibi irticai-etnik hareketlerle dolaylı karşılaştırma yaparak bir koşutluk arayışına çıkmış Nejat Birdoğan. Fethullahçı (Işıkçı) hareketinin, inançsal ve toplumsal temelde hiçbir yakınlığı olmadığı halde, Babai batıniliğiyle koşutluk kurmaya çalışan İslamcı yazarlardan mı esinlenmiş nedir? Bu büyük halk hareketinin, toplumsal ve siyasal başkaldırının kıyısından köşesinden bir kaç sözedip, iğreti değerlendirmeler yapmaya kimsenin hakkı yoktur. Bu nedenle yapabildiğimizce özetleyerek Babai ayaklanmasını burada anlatmak gerekli olmaktadır (Bir önceki bölümün sonunda “Babailer ve Babai ayaklanması”nı incelediğimiz için bir özet vermek gerekliliği ortadan kalkmıştır.)   

Şunları sormak gerekir Nejat Birdoğan’a: Babai halk hareketine hangi amaçla “uyarı” ayaklanması diyor ve nasıl hareketin siyasal yönünün olmadığını söyleyebiliyorsunuz? Hangi hakla düşünceleri ve amaçları uğrunda “başını veren” Babai erlerini, “başını alıp gitmek” başlığı altında değerlendirmeye girişiyorsunuz? Tarihsel olayları, özellikle halkların sosyal mücadelelerini, dönemin koşulları içinde derinlemesine ve diyalektik yöntemle incelemeden özümsemek olası değildir. Bu özümseme gerçekleşmeden verilen bilgiler yanlış olur, tarihi saptırmak olur.

I. 1 “Başını alıp giden” Kızılbaşlar Kimlerdir?

Nejat Birdoğan:
“...Bugünkü çalışmamızda kana yönelmeyen,  kimi halk hareketlerinden (Sanki yönetenler savaşlar yapmamış, halkı ezmemiş ve hiç kan dökmemiş, sicilleri tertemiz! İ.K )sözetmek istiyoruz. Bu hareketlerde de yönetimden yakınan kitlelerin, kurtuluş umutları kalmayınca doğup büyüdükleri toprakları bırakıp gitmelerini öyküleri yatmaktadır... Örnekler, Anadolu toprağında yerleşen Alevi ve Türk topluluklarıyla ilgilidir. Sunacağımız ilk örnek, Anadolu halkının büyük bir kesiminin Osmanlı devletine güveni kalmaması üzerine kendisine yeni bir sığınak aramasının, umarsız kalan Anadolu köylüsünün 1498’de 11 yaşında iken bir umut gibi görünen Kızılbaş lideri Şah İsmail Hatai’ye sığınma arzusunun öyküsüdür” diyerek asıl girişini yapıyor.

Yazarımız bu girişi yaptıktan sonra, bir edebiyatçı, ama bütünlükten uzak bir öykücülük anlayışıyla daldan dala atlayarak, birbirini çağrıştıran yaklaşık üç yüzyıllık olaylar arasında dolaşıyor. Bu başlık altında sadece Beğdili Türkmen oymağını işleseydi;  Şah İsmail’den önce, onun dönemi ve sonrasında Azerbaycan ve İran’da yerleşmiş veya geri dönmüş oymaklarının kısa bir dökümünü yapsaydı, çok da iyi olurdu. Hatta bu konuda, Prof. Dr. Faruk Sumer’in “Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü (Ankara-1992)” adlı ayrıntılı kitabına yeni katkılar bile yapabilirdi.

Nejat Birdoğan Hoca, böyle bir yazıda, halk hareketlerini ve hele de elli yıllık kesintisiz bir devrim hareketi olan, Aleviliğin büyük Kızılbaş siyasi hareketini yorumlamaya, değerlendirmeye kalkışmamalıydı. O zaman, gidenleri de “Osmanlı Devletine  güveni kalmamasına”, “11 yaşındaki Şah İsmail’e sığınma” amacına bağlamak gafleti  ve saptırmasına düşmezdi. Araştırmacı yazarlarımız ve tarihçilerimizin, ortodoks İslam (Sünni) ve eski Osmanlı tarihyazıcıların gözüyle bakmayı bir türlü bırakamadıkları, bu büyük Kızılbaş siyasi hareketini nesnel bakış açısından burada özetlemek istiyoruz:      

I. 2 Aleviliğin Kızılbaş Siyasi Hareketi Başlangıcı:  Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar

15. yüzyılın ortalarından 16. yüzyılın başına kadarki dönem, Alevi-Kızılbaş halkların toplumsal mücadele ve ihtilal dönemidir. Şah İsmail Safevi, Kızılbaş Türkmen halklar tarafından yaratılmış sadece Ali soylu bir hanedan simgesidir. Ali donuna büründürülmüş ve kutsallaştırılıp, Alevi toplumunca kızıl renge boyanıp, sancaklaştırılarak başa geçirilmişti.
Önce Kızılbaşlık siyasetinin başlangıç yılları ve önkoşullarına gözatalım:
1402 Ankara savaşında Yıldırım Bayezid’i büyük yenilgiye uğratan Timur geri dönerken, birlikte götürdüğü otuz bin tutsak Türkmeni, Erdebil şeyhi Hoca Ali’ye hediye etmişti. Tutsak Türkmenlerin büyük çoğunluğu Tekelü ve Karamanlulardı. Erdebil kentinin Sufiyan-i Rum (Anadolu sufileri) mahallesine yerleştirilmiş bu Türkmenler, Hacı Bektaş ilkelerini Erdebil’e ilk taşıyanlar olmuş. Çeyrek yüzyıl gibi kısa bir zaman içerisinde, Erdebil tekkesinin Ortodoks karakterini değiştirmişlerdi. Bu Türkmenlerden bazıları, Hoca Ali’nin son yılları ve özellikle Şeyh İbrahim (1429-1447) döneminde geri memleketlerine dönmüşlerdir. Böylelikle Erdebil ile Rum (Anadolu) Alevi Türkmenleri arasında bağ kurulmuş ve gidip gelmeler başlamıştır. Hatta Hoca Ali'nin kardeşi Cemaleddin'in oğulları da Anadolu'ya gelmiştir. Erdebil’de şeyhlik postunu yitirmiş, itibardan düşmüş, fakirleşmiş Şeyh Safiyüddin soyundan gelen başka kişilerin de, Anadolu bir çeşit ekmek kapısı olmuştu. Muhammed-Ali soyundan seyyidler olarak Aleviler arasında Dedelik yapıyorlardı. Örneğin büyük Alevi halk ozanı Dede Kul Himmet’in babası da, Hoca Ali’nin amcası Muhyiddin’in torunlarındandı.

Şeyh İbrahim'den sonra, Karakoyunlu Cihangir Şah'in desteğiyle Şeyh Cafer tarafindan Erdebil dergahından kovulan Şeyh İbrahim oğlu Şeyh Cüneyd'in Anadolu'daki 7 yıllık  mücadelesi (1449-1456) kaynaşmayı daha da artırmıştır. Sürgündeki Şeyh Cüneyd Osmanoğullarından talep ettiği yakınlığı görmemiş. Konya'daki Sünni islam bilginleri de,  Sahabilere ilişkin kuşku ve inançsızlığını dile getirmesi yüzünden kentten kovulmuş, arkasından da öldürmek için kuvvet gönderilmiş. Dedesi Hoca Ali'nin Teke ve Hamidoğullari arasındaki müridlerine ulaşamayan Şeyh Cüneyd, önce güneyde Şeyh Bedreddin müridleri Varsak Türkmenleri, daha sonra da  kuzeyde Canik'te Çepni Alevileri arasında gizlenerek canını kurtarmıştı.

Cüneyd, Hacı Bektaş'ın kurduğu yol ve onun ilkeleriyle yol-erkan süren Çepni Dede'lerinden tam irşad oldu. Mensup olduğu Safevi soyunun, yedinci İmam Musa Kazım yoluyla Muhammed-Ali'ye ulaşması (ya da öyle inanılması) nedeniyle seyyidliği, içlerinde bulunduğu toplumca  kutsanıp ululanmış ve kendisini bir önder durumuna sokmuştu. Bu arada Trabzon Pontus prensliği topraklarına yaptığı akınlarda büyük başarılar kazanıp, kısa bir zamanda Şeyh Cüneyd “Yirmi bin kişilik silahlı sufiye kumandanlık edecek” güce erişince,  Akkoyunlu Uzun Hasan padişah ona elini uzattı ve kızkardeşiyle evlendirdi.

Şeyh Cüneyd Erdebil'e döndüğünde dergah postunda uzun süre kalamamış. Akkoyunlu Uzun Hasan'ın bir yandan Osmanoğulları ve öbür yandan Karakoyunlular'la siyasi mücadeleleri ve savaşları arasında ömrü  tükenmişti. Ancak Anadolu Alevileri arasında adı yüceldi, efsaneleşti.

Ama, asıl efsanevi mücadele, 9 yaşlarında dayısı Akkoyunlu Uzun Hasan'nın 1470 yılında kendi eliyle Erdebil postuna oturttuğu Şeyh Haydar'la başlıyor. Bu mücadele, oğullarından Şah İsmail'in şeyhlikten şahlığa geçişine kadar sürecektir. Haydar, Uzun Hasan'ın karargahında büyümüş, kavgalarda bulunmuş ve sert bir disiplinle yetişmişti. Askerliğe ve silaha karşı çok yatkın ve kendisi mızrak ok yay ve kalkan ustasıydı. Erdebil'de artık kamış kalem yerine kılıçlar görülmeye başlanmıştı. ( Walter Hinz, Çev.Tevfik Bıyıklıoğlu, Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd, Ankara-1992, s.65, no.4)

Şeyh Haydar'ın Erdebil dergahı postunda oturduğu, on sekiz yıl içerisinde başardığı en büyük iş, Kızılbaş kavramı çevresinde inançsal ve toplumsal bir bilinç oluşturmasıydı. Bu bilincin simgesi, on iki dilimli kırmızı bir kavuk olan ve Haydari sarık adıyla anılan taçdır. Bugüne kadar gelen geleneksel bilgiler, bu kızıl Haydari başlığın ya da sarığın, rüyasina girmiş olan Hz. Ali tarafindan kendisine öğretildiği yönündedir. Bu başlık Walter Hinz'in belirttiği gibi:
“Safeviliğin Alevi akidesini ve mübarek Oniki İmam'ı temsil etmektedir. Peygamberle kan akrabalığı dolayısıyla yalnız bu Oniki İmam  onun meşru halefleri sayıldığından isimleri bu dilimlerin üzerine işlenmiş bulunmaktaydi. Bu başlğı kullananlara verilen Kızılbaş ismi de bu yeni sarığın rengiyle ilgilidir.” (Walter Hinz, agy. s. 65)

Şeyh Haydar'in Erdebil'de yaptığı bu simgesel değişikliğin, yani kızıl başlık takmanın kökeni aslında ayni bölgede yükselmiş bir heterodoks harekete dayanıyordu. 816'larda Sünni Abbasi yönetimine başkaldıran ve 21 yıl boyunca  Abbasi halifelerinin tahtlarını sarsan Babek Hurremi yandaşlarının da başlarında kızıl renkli başlıklar vardı ve kendilerine  Farsça “Sürhseran (Kızılbaşlar)” deniliyordu.

I. 2. a Alevi Türkmen Topluluklarının Benimsedikleri ‘Kızılbaşlık Bilinci’ Siyasallaştırılıyor

Böylelikle Şeyh Haydar'ın yanında durup kendisiyle birlikte mücadele edenler “Kızılbaş Ordusu” adını aldı. Bu unvan altında düşmanlarına savaş açan genç Şeyh'in, İmam Ali'nin sancağını taşıdığına inanılıyordu. (Ziya Şakir, Mezhepler Tarihi, İstanbul-1946, s.87) Anadolu'nun yoksul insanlari bu bilinçle harekete geçirilmişti. Anadolu Alevi halklarının benimsetilmiş Kızılbaşlık bilincinin siyasallaştırılması gerekiyordu .

Şeyh Haydar'ın çevresinde bulunan ve onu yönlendirenler (daha sonra Şah İsmail'i koruyarak, eğitip yetiştirdikten sonra Safevi Kızılbaş Devlet'inin çatısını kuranlar da bu kişilerdi) Şamlu Türkmenlerinden Lala Hüseyin Bey, Dulkadirli Dede Abdal Bey, Ustacalu Muhammed Bey, Şamlu Abdi Bey, Bayburdlu Karaca İlyas, Tekelü Saru Ali Bey, Karamanlu Bayram Bey Rumlu Ali Bey, Talişli Dede Bey, Kacarlu Kara Piri Bey vb.di. Bunların her biri mensup oldukları, Türkmen oymaklarının, -bazılarının Pir, Abdal, Dede sıfatlarıyla anıldıklarına bakılırsa- hem inançsal önderi Dedesi, hem de yönetici Beğ'leridir. Bunların bazıları, önce sözü edildiği gibi, Hoca Ali'nin Erdebil'e yerleştirdiği Türkmenlerin (Tekelü, Karamanlu), öbürleri ise Şeyh Cüneyd'in savaşlarına katılarak ya da Şeyh Haydar döneminde (Örneğin, Azerbaycan'da Tarum bölgesine yerleşmiş Şamlular gibi) gelmiş bulunuyorlardi.(Walter Hinz, agy. s.66-67; Faruk Sümer, Safevi Devleti'nin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Ankara-1992, s. 13, 15, 21)

Görüldüğü gibi, II. Bayezid döneminden çok önce Kızılbaş devinimleri başlamıştı.  Bayezid'in yönetiminde (1481-1512) dahi Osmanlılar, Arnavutluk'a kadar bütün Balkanlara hükmetmekle birlikte, bugünün Anadolu'sunun ancak dörtte birini ellerinde bulunduruyor. Ancak Batı ve güneybatı Anadolu, Trabzon'a kadar kuzey kıyılar, Kayseri'ye kadar Orta Anadolu'ya hakimdiler. Orta ve güney bölgelerde, Hamidoğullari Antalya Subesi, Alaiye Beyliği 1507, Konya ve Karaman'da Karaman beyliği 1513, Maraş Elbistan Malatya'da Dulkadiroğulları 1515, Adana ve Tarsus'da Ramazanoğulları Beyliği 1517 tarihlerinde Osmanlılara katılmıştır. Doğuda  Diyarbakır'dan Azerbaycan'a kadar hükmeden bir Akkoyunlular devleti bulunmaktaydı.

Gerek Osmanlı topraklarında ve gerekse yukarıda adı geçen Beyliklerdeki kırsal bölgelerde yaşayanların ezici çoğunluğu, çeşitli Türkmen boylarına mensup Alevilerdi. Anadolu'da istikrarlı bir merkezi yönetimin bulunmaması, Beyliklerin ve Osmanlının ağır toprak ve vergi yazımlarıyla halkı canından bezdirmesi, inançlarından ötürü zulüm ve baskılar Türkmenleri, yukarıda değinildiği gibi, Safevi Cüneyd ve özellikle Şeyh Haydar'la birlikte Kızılbaş ihtilalinin içine sokmuştu. Karamanlu, Tekelü, Şamlu, Ustaçlu ve Rumlu Türkmenlerin büyük bir kısmı daha o zamandan (1470’lerde) İran ve Azerbaycan'a göçederek, Şeyh Haydar'ın ilk Kızılbaş ordusunu oluşturmuşlardı.

Anadolu Alevi-Kızılbaş halkları arasındaki geniş propaganda ve özellikle Hacı Bektaş’tan sonra, Ali donunda Şah İsmail'in ortaya çıkarılışı kitleleri çok etkiledi. Şah İsmail'in 1501 baharında Erzincan'a gelişi ve iki ay sonra 7 bin (ya da 12 bin) kişilik kuvvetle Azerbaycan'a dönüp savaşlara girişmesi, (Faruk Sumer, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü,  Ankara-1992, s. 20) Kızılbaş kitlelerin bir önder bekledikleri ve kendi devletlerini-yönetimlerini kurmaya hazır olduklarını gösteriyordu. Çünkü W. Hinz'in “Kızılbaş kabileleri” olarak nitelendirdiği bu Türkmen aşiretlerinin öbür kabile ve şubeleri Küçük Asya'daki (Anadolu) Germiyan, İsfendiyar, Hamidoğulları, Karamanoğullari, Osmanoğulları, Dulkadiroğulları, Memlükler, Akkoyunlu vb. beyliklerinin topraklarında yaşamaktaydılar. İşte böyle bir toplumsal bölünmüşlüğü yaşamakta olan Anadolu Alevileri'nin siyasallaşıp toparlanması sözkonusuydu.

Kızılbaş-Safevi hareketi ve Şah İsmail olgusuna günümüz Türk tarihçileri, Osmanlı tarihyazıcıların gözüyle bakmış. Daha da ileri gidilerek, 15. yüzyılda, 16. yüzyılın başlarında, sanki Anadolu bugünkü sınırlarıyla Osmanlılara aitmiş gibi, Anadolu Alevi halklarını Kızılbaş İran'la işbirliği yapmak ve Osmanlı'ya ihanetle suçlamışlardı. Bir kere daha şunu açıkça belirtelim: Safevi hanedanını ortaya çıkaran, yaratan Kızılbaş Türkmenlerdir. İnançları itibarıyla bir Ali soylunun hükümdar olması gerekiyordu.  Önasya'daki mevcut bazı merkezi feodal devletler ve beyliklerin (Osmanlı, Mısır Memlük, Akkoyunlu, Karakoyunlu, Timuroğulları ve Anadolu'daki beylikler), özelde Anadolu'ya, genelde ise tüm Önasya'ya egemen olma ve paylaşım savaşları yüzyılı içerisinde, uzun süreli bir ihtilal mücadelesi sonucu kurulmuştu Kızılbaş Safevi devleti. Faruk Sümer :
“Anadolulu Kızılbaş Türkler olmasa, diyor, değil Safevi devletinin kuruluşu, Erdebil şeyhlerinin siyasi gayeler taşıması bile düşünülemezdi. Hatta kaynaklardan açıkça anlaşıldığı gibi, onlar yani Anadolu Türkleri veya onların bir kısmı aşırı dini inançlarını Şeyh ve Şah’larına kabul ettirmeye çalışmışlardı.”  (F. Sumer, agy. s.22) diyor. Sadece kabul ettirmeye çalışmışlar değil,  kendi inançları çerçevesinde onları yetiştirmişlerdi.

Anlaşılıyor ki, kabileleriyle birlikte Erdebil'e intisabetmiş bu Dede-Beğ'ler, Alevi Halkları birliğe götürme ve bir devlet oluşturma misyonu yüklenmişlerdi. Bu kişiler Anadolu'nun dört bir yanında görevlendirilmiş 360 Hacı Bektaş Veli (Ö.1271-2) halifesinden birine bağlı Türkmen boylarına mensub insanların torunları olarak, Hacı Bektaş'ın yol ve erkanı, dem ve devranını Erdebil'e yerleştirmişler. 1470’li yıllarda Şeyh Haydar'a vasilik etmiş babasının amcası yaşlı  Şeyh Cafer'in -ki Karakoyunlular'la işbirliği yapıp, Cüneyd'i Erdebil'den iki kez çıkartan kişidir- ölümünden sonra Haydar'ı ve sonra Şah İsmail'i Hünkar'in kurduğu yol ve erkanın gerektirdiği biçimde yetiştirmişlerdi. Hacı Bektaş Veli'nin gerek Molla Said tarafindan Türkçeleştirilmiş “Makalat”ı ve gerekse “Vilayetname” ellerindedir. Şah İsmail’in Alevi-Bektaşi eğitimi bu kitaplar üzerinden yapılmıştır. Ayrıca Fazlullah'ın halifesi Seyyid İmadeddin Nesimi'nin yapıtları ve Yunus Emre ve Kaygusuz Abdal’ın şiirleri, yapıtları Şah İsmail'in yetişmesinde Hacı Bektaş'inkiler kadar etkilidir. Yazmış olduğu şiirlerinde Yunus Emre'ye özenmiş, ona birçok benzekler yapmıştır. İkisi de ayni “yol içre niyazbenddir” (yol içinde yalvaran-tapınan) ve “doğruluk dost kapısı” kuludur, yani Hacı Bektaş Veli’nin “doğruluk dost kapısıdır” ilkesine bağlıdır:
Şah İsmail’den:
Niyazmend ol müdam yol içre doğru
Ki suret tebdil edip olma uğru
Yakın bil ‘doğrulıg dost kapusıdır’
Hakikat aleminin dapusıdır
Kimin ki ola sıtk ile ehl-i niyaz
Yol içinde saf ola ol şahbaz
...
Hatayi derdimendim bir kemine
Ancak Hü deyin şahın demine

Yunus'tan:
Gönül secde eder dost mihrabına
Yüzüm yere koyup kılar münacat
Münacat için vakt olmaz arda
Kim ola dost ile bu demde halvet
...
Doğruluk bekleyen dost kapısında
Gümansız ol bulır ilahi devlet
Yunus ol kapıda keminde kuldır
Ezelden ebede dektir bu izzet


I. 2. b Kızılbaşlık Şah İsmail ile  Aleviliğin Devlet  Siyasetine Dönüştürülmüştü

Simgesel kızıl bir başlıkla ortaya çıkıp, kısa bir süre içinde Aleviliğin siyasal adı olmuş Kızılbaşlık bilinci,  Şah İsmail'de İmam Ali'nin cisimleştiği ve dolayısıyla Hacı Bektaş Veli'nin de İsmail donunda zuhur ettiği, en yoğun biçimde, Anadolu’da yaşayan Aleviler halklar arasında yayıldı. Şah İsmail'in hakkında anlatılanlar ve daha 7-8 yaşlarındayken yazdığı, ellerine ulaştırılan olağanüstü yetkinlikte deyiş ve nefesleri, düvazimam ve nat-i Ali (Oniki İmam ve Ali övgüsü) şiirleri, onun Ali ve Hacı Bektaş Veli olarak dondan dona geçtiğine tam inandırıyordu. Cem'lerde bunlar okunuyor ve kendisine erişilmez bir Veli gibi niyazda, secdede bulunuluyordu. On beş yaşlarında Anadolu'ya ilk geldiğinde, Erzincan'da onu görüp niyaz etmek ve peşinden gitmek için Alevi-Kızılbaş topluluklarına artık hiç kimse engel olamazdı ve olamadılar. Onları birliğe götürecek Ali soylu bir hanedan yaratılmış ve peşinden gidilecek bir Şah-ı Velayet (veliler şahı Ali) bulmuşlardı. Artık “kurban olduğum Pirim, Mürşidim!’ diye savaş türküleri söylüyerek, zırh ve kalkan kullanmadan bağırları açık onun ardından düşman  üzerine yürümeye başladılar”. (Walther Hinz, agy. s.9. Dipnt. 3, 4)

Kızılbaşlık toplumsal bilinci, Şah İsmail'le birlikte siyasal bilince dönüştürülmüş. Yani Aleviliğin devlet siyaseti olmuş; “Şeyhlikten Şahlığa” geçilerek, kısa bir sürede başkenti Tebriz olan Safevi Kızılbaş devletinin temeli atılmıştır.

Alevi inanç ve felsefesi, Görülüp-sorulma, Dar ve Musahiblik kurumlarıyla bu devletin yaşamına  geçirilmişti. Safevi sarayında Cem törenleri yapıldığı, meydan açılıp, bu meydanda kusurların-kabahatların ortaya dökülerek, düşkünlerin cezalandırıldığı bilinmektedir. Venedik Cumhuriyeti adına Şah Tahmasb'in (1524-1576) ilk yıllarında, sarayını elçi olarak ziyaret eden Michele Membre günlüğünde  (Relazione, s. 48vd.), tanık olduğu bu törenler hakkında bilgi vermektedir.           

I. 2. c  Kızılbaş Safevi Devletinin Temeli, “Ehli İhtisas” Adıyla Bir Çeşit İhtilal Konseyi Tarafından Atılmıştı

Kızılbaş ihtilali önderleri, devlet yönetimindeki deneyimsizliklerine rağmen,  gelenek ve inançlarından kaynaklanan bilgilerle bir mekanizma oluşturmuşlardı. Şah İsmail’i Gilan'da sakladıkları dönemde (1494-1499), inançları gereği mürşid ve mürid (talip) ilişkileri içinde, “Ehli İhtisas” adı altında “Lala, Abdal, Dede, Hadim (hizmet gören) ve Halifat al- Hulafa’dan (Halifeler halifesi)'' oluşan bir kurul kurmuşlardı. (R.M.Savory, The Cambridge History of Iran, Vol. 6, s.357)

Ehl-i İhtisas kurulu, siyasi propagandasını çok bilinçli sürdürmekteydi: Halifeler Halifesinin Anadolu hatta Balkanlara, Suriye, Azerbaycan’a ve İran'da Horasan ve Kuzistan eyaletlerine gönderdiği halifeleri aracılığıyla, Ortodoks İslam (Sünni ve Şii) dışındaki Alevi-Bektaşi ve Ehli Halkçı, Hurufi vb. heretik (rafizi) tüm heterodoks (aykırı) islam topluluklarıyla iletişim kurulmuş siyaset ve bilgi alışverişi yapıyordu. Kuşkusuz ağırlık ve en yoğun çalışma Anadolu Alevi-Bektaşileri arasındaydı.

Bu yüksek kurul, bir ihtilal konseyi gibi çalışmış Karamanlu, Rumlu, Dulkadir, Tekelü, Ustaçlu, Şamlu gibi Alevi Türkmen oymakları askeri aristokrasisinin birlik ve beraberliğini sağlamış. Hazar kıyılarından, Anadolu'nun içlerine Teke İli'ne uzanan çok geniş bir alan içinde etkin propaganda eylemleri ve çok sayıda savaşları  yönetmiş, sonunda Kızılbaş devletini kurup 1501-2’de Şah İsmail'i tahta oturtmuşlardı.
Devleti kurduktan sonra kurul, Lala’lığı kaldırarak, yerine “Vekil-i Nefs-i Nefis-i Humayun” adıyla bir yüksek görev yarattılar.  Bu görev, Şah İsmail'in hem ‘Padişah’ olarak siyasal iktidarının, hem de ‘Mürşid-i Kamil’ olarak inançsal iktidarının vekillik kurumuydu. Bu kurum bir süre için, geleneksel sadrazam ve tüm bürokrasinin, yani Umera'nın başı görevlerini içeren Vezir iktidarlarını gölgede bıraktı. Vekil, Savory'nin deyimiyle Şah İsmail’in “alter ego”su, yani ikinci kişiliğiydi. Bu kurumun yaratılması, Şah İsmail nezdinde, teokratik yönetim biçimi ile siyasal bürokrasi arasındaki boşluğa kapatan köprüydü.

Bu göreve daha önce Ehl-i İhtisas'ta lalalık yapan Şamlu Hüseyin Bey getirildi. Böylelikle Şamlu Hüseyin bey, hem Şah vekilliğini, hem de Emir ül- Umara (Emirlerin başı) yetkisini üstlenmişti.( R.M. Savory, agy. s.358-359) İktidar, bu kişinin ellerinde ve dolayısıyla Kızılbaş Ehl-i İhtisas kurulunun sorumluluğunda bulunuyordu. Böylece bulunan ya da yaratılan Ali soylu bir hanedanın mensubu Şah İsmail, “Ali'nin mazharı” kutsallığına büründürülmüş kişilik olarak öne çıkartılıp, taçlandırılarak Kızılbaş-Safevi Devleti kuruluşu tamamlanmıştı.

Bu  Alevi büyük inançlı yığınlar, 13. yüzyılda Babai bakaldırı siyasetiyle Anadolu'yu sarsmıştı. Kökleri, 1420'de bastırılmış Bedreddinilik ihtilalci siyasetine inen Kızılbaş hareketi, 1450'lerde Şeyh Cüneyd'in Anadolu'da Varsak Bedreddinileri ve Çepni Alevileriyle birlikte çıkış yaptığı mücadeleyle başladı. Oğlu Şeyh Haydar'ın taktığı 12 dilimli kızıl renkli haydari başlık da ihtilalci siyasetin simgesi olmuştu. Büyük yengi ve yenilgiler, dağılmalar, toparlanmalarla Anadolu'dan dalga dalga kalkan Kızılbaş Türkmenler, yarım yüzyıllık sürekli ihtilal sonucu Kızılbaş Safevi devletini kurmuşlardı.

Bu devlet, Osmanlı'dan daha fazla Türk idi. Kızılbaş Safevi devleti, aşağıda açıklayacağımız gibi 1533-34 yıllarına kadar  bir İran devleti olmamıştır; inaç ve felsefesiyle, eyalet valilikleri dahil geniş yönetim kadrolarıyla ve ordusuyla tam bir Kızılbaş Türkmen devletidir. Osmanlı bunu çok iyi biliyordu, ama siyasetini “Erdebilli Kızılbaş Pelidi (pis çocuk)” ortadan kaldırmak üzerine kurmuştu. Aslında Osmanlı’nın amacı hiçbir zaman İran devletini yıkmak ve ülkeyi kendi topraklarına katmak olmamıştır; hayran oldukları dilini ve kültürünü benimsedikleri “Farisi devleti” (İran devletini) sapkın-dinsiz (rafizi-mülhid) niteledikleri Kızılbaşlardan kurtarmak, Ortodoks İslamlığı (Sünnilik ve Şiilik) korumaktı.    

İranlı tarihçiler de, bu dönemi İran tarihi içinde görmek ve önemsemek istememektedirler. Gulat (yoldan çıkmış, aşırı) saydıkları Kızılbaşlığı, Oniki İmamcı Şiiliğe vurulmuş bir darbe ve dinsizlik olarak görmektedirler.

Osmanlı tarihyazıcılarının ve Sünni-resmi tarihin yere batırdığı, lanetlediği Kızılbaşlığın, genelde Anadolu Türk tarihi içerisinde, özelde Aleviliğin siyaset tarihinde çok başarılı, çok seçkin ve onurlu bir yeri vardır. Onuncu yüzyılın başlarından bu yana, yani Zeydi Alevi Hazar Devletini yıkılışından sonra bölgede ilk kez,  Alevilik inanç ve düşüncesinden doğan Kızılbaşlık siyaseti, yarım yüzyıl süren silahli mücadele sonunda iktidara taşınmıştı.1

Başlarda Karakoyunlu, Akkoyunlu, Gürcü, Timuroğulları  vb.feodal devletler kesin yenilgiye uğratılarak Erdebil çevresi temizlenip, Şah İsmail önce dergahta Mürşid postuna oturtulmuş. Burada yapılan Cem'lerde ikrar meydanı açılıp, Dar-Didar görülerek çok önemli kararlar alınmıştı. Biliniyordu ki Erdebil'den çıkılmadığı, yani Şeyhlik aşılmadığı takdirde, Şeyh Cüneyd, Şeyh Haydar ve Sultan Ali gibi Şah İsmail de yaşatılmayacaktı...

Neden Erdebil’in öncü seçildiğini kavramak için, Anadolu’daki Hacı Bektaş Dergahının durumuna bir bakmak gerekiyor. 1453'de İstanbul alınmasıyla, bin yılı aşkın tarihi olan Bizans devletinin tüm yönetim kurumlarıyla mirasına konarak devlet olma aşamasını çoktan tamamlamış ve bir cihan imparatorluğuna doğru adım atan Osmanlı devleti sınırları içerisinde Hacı Bektaş Dergahı bulunmaktaydı. Balkanlarda Arnavutluk'a kadar uzanan imparatorluk içinde ve diğer beyliklerde köy köy, oba oba dolaşıp Cemlerini yaptıran, ibadet ve inançlarını, Muhammed-Ali yolunu sürdüren Dede'ler Hacı Bektaş Dergahına bağlıydı. Orada kazan kaynatıp icazet alıyorlardı. İnançlarının merkezi ve en kutsal ziyaret yerleriydi. Şeyh Bedreddin başkaldırısında mücadele gücünü oluşturan Balkanlarda Dobruca'lı Saru Saltuklular, Anadolu'da Torlaklar, Abdallar, Kalenderi, Ağaçeriler vb. adlarını taşıyan aynı Alevi Bektaşi Türkmen topluluklarıydı ve bu Dergaha bağlıydılar.

Ancak Kızılbaşlık siyasi hareketinin başından beri, Hacı Bektaş Veli Dergahında postta oturanlar, toparlayıcı ve kitlelerin peşinden gideceği siyasal önderlik niteliği taşıyan kişiler değildi. Belliki Dergah sadece, yılda bir kez Muharrem ayı matem törenlerinde ziyaret edilip aşure pişirilerek “hak Lokması” dağıtıldığı; Görgü Cemleri yapılıp düşkün kaldırıldığı;  bölgesel seyyidlerin, oymak ve aşiret Dedelerinin kurban kesip “kazan kaynatarak Dedelik icazetlerini” yeniledikleri veya aldıkları bir inanç merkezi konumundaydı.

Hacı Bektaş Dergahı, Hünkar'ın ilk ardası Abdal Musa Sultan (Ö.1360'lar) ile birlikte siyasi özelliğini yitirmiş görülüyor. Osmanoğullarını terkedip, Teke yöresini ele geçirerek, Elmalı'da tekkesini kurmuş olan Abdal Musa’nın kendi yetiştirmesi Seyyid Ali Sultan ise (Ö.1402-3), ustasının tersine savaşçı kişiliğini Sultanların emrine vermiş ve fetihlere çıkmıştı. Bunları Menakibname'lerden öğrenmekteyiz. Onun  Murad I ve Yıldırım Bayezid ile ilişkilerinin çok iyi olduğunu, birincisinin Hünkar'in türbesini mimar Yanko Madyan'a (!) inşa ettirdiğini aynı kaynaklar söylemektedir. Seyyid Ali Sultan'ın Daha sonraları, fethetmiş olduğu Dimetoka’da tekkesini kurup, oraya yerleştiği biliniyor.

I. 3  II. Bayezid’in Kızılbaş Siyaseti ve Balım Sultan

II. Bayezid'in Kızılbaş siyaseti Balım Sultan'dan mı geçiyordu?
Bu soruya “Evet” yanıtı verilebilir. Ama, bizce onları birbirine muhtaç ya da zorunlu kılan, Sultan II. Bayezid'e Balkanlar'da yapılan suikast olayı olmuştur. II. Bayezid, Arnavutluk seferinde 1492-93, Manastır yakınlarındaki Pirlepe yolunda bir Kalenderi derviş tarafından hançerle saldırıya uğramış; bu öldürme girişimini İskender Paşa önlemişti. Yaşar Ocak'ın da yazdığı gibi, dervişin bu suikast girişimi elbetteki, bilinçsizce bir saldırı olduğu kabul edilemez. İ.H. Uzunçarşılı ise,  Kalenderi kıyafetinde bir Kızılbaşın, hacca gideceği bahanesiyle para istemek için yanına sokulup, Bayezid'e saldırdığını yazmaktadır. (İ.H. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi II, 2. baskı, Ankara-1983, s.208, dipnot.1) Yine Yaşar Ocak'ın dediği gibi Sultan Bayezid'e, pek iyi gözle bakmadığı Abdal, Torlak, Haydari gibi Kalenderi topluluklarını, cezalandırmak için iyi bir fırsat oluşmuştu. (A. Yaşar Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda Marjinal Sufilik; Kalenderiler, Ankara-1992, s.125, 135)

Alevi inançlı Türkmenler arasında Kalenderiler denilen doğaya uygun ve bir çeşit komün yaşamı süren bu marjinal derviş gruplar çoğunlukla konar-göçerdiler. Toplum düzenine karşı ve aykırı yaşayan,  bazan “Şah-ı Merdan aşkına” dilenen, bazan da punduna getirince zenginleri soyan bu kişiler sınırsız özgürlük isteyen birer halk filozofu konumundaydılar. Bu topluluklar aynı zamanda devlet tarafından koğuşturalan dinsel-siyasal suçluların sığınakları durumundaydı. Toplumsal hareketlerde hemen ön planda yerlerini alıyorlardı. Kızılbaş Safevi siyasi hareketinin  konseyi durumundaki Ehl-i İhtisas kurulunun üyelerinden birinin “Abdal” adını taşıması boşuna değildir. Bu kişi, Anadolu,  İran ve Suriye'deki çeşitli adlar taşıyan tüm Kalenderi topluluklarıyla ilgili propaganda çalışmalarını yönetiyor olmalıydı. Uzunçarşılı'nın II. Bayezid'e suikast girişiminde bulunan Kalenderi dervişine “Kızılbaş” nitelemesinin anlamı burada yatmaktadır.

II. Bayezid bu saldırıyı bahane ederek: “Rumeli'de ne kadar bid'at Abdal ve Işık ve na-hak-gu zındıklar var ise teftiş olunup Şer'ile küfür söyleyenlerin  haklarından geline deyü...” (Menakıb-i Sultan Bayezid Han'dan nakleden A. Yaşar Ocak, Kalenderiler, s.125, n.274) buyruk çıkarıp, Balkanlar ve Rumeli'nde geniş bir koğuşturma ve toplu sürgün uygulandı. Bölgede  yaşayan tüm Alevi-Bektaşi gayri-sünni toplulukları Anadolu'ya sürdürdü. Bölgedeki Varna'da tekkesi bulunan Otman Baba ve ona bağlı dervişler bu kıyımdan nasibini aldığı gibi, kuşkusuz Hacı Bektaş dergahına bağlı Dimetoka’daki Seyyid Ali Sultan tekkesine bağlı olanlar da sürgüne uğradı. O yıllarda Seyyid Ali Sultan tekkesinde Mürsel Balı oğlu Balım Sultan (1458-1518/19)) oturmaktaydı. Olasıdırki, Arnavutluk seferi sırasında uğradığı Dimetoka'daki tekkenin başında bulunan ve eskiden tanıdığı Mürsel Baba oğlu Balım Sultan'ın ricasıyla Bayezid, toplu kıyımdan vazgeçip, emrini sürgüne çevirdi.    

Sultan II. Bayezid'in  1500 yılında yaptığı ve  Modon, Koron ve Navarino'yu ele geçirdiği Mora seferinden sonra ertesi yıl da Adriyatik kıyılarını işgal ettiğini görüyoruz. Bu seferlerin ardından Dimetoka'dan Balım Sultan'ı İstanbul'a davet ettiği ve daha sonraki yıllar içinde (Turgut Koca'ya göre aynı yıl) ondan nasib alarak Bektaşi tarikatına girdiği bilinir. Sultan Bayezid, Balım Sultan'ın Dimetoka'ya gitmeyip, Hacı Bektaş Dergahına dönmesini istemiş ve resmen buraya atamıştır. (Turgut Koca, Bektaşi Nefesleri ve Şairleri, İstanbul-1990, s. 124-125)  

1501 yılındaki bu atama, kendine yakın gördüğü Balım Sultan'ın Anadolu'da daha geniş Alevi toplumuna etki yapacağı için, Kızılbaş Safevi siyasetine karşı onun kullanılabilir olmasından kaynaklanıyordu kuşkusuz.  Ama öyle görünüyor ki Balım Sultan, bu ilk aşamada bile kendisine pek güven vermemiş. II. Bayezid'in siyasetinin bir parçası, hatta bir ürünü olarak Balım Sultan'ın dergahın başına geldiğinin ertesi yılı, Balkanlardan Anadolu'ya sürgün ettiği Alevi toplulukları, doğu sınırlarında koğuşturmaya uğrayan çok sayıda Kızılbaşlarla birlikte yeni fethedilmiş  Mora topraklarına sürüldüler. Batılı yazarların belirttiği, II. Bayezid'in 1502'deki bu büyük koğuşturması ve tek tek kişilerin yüzleri damgalanmış olarak gerçekleştirilmiştir. Acaba, silinmesin diye dağlama biçiminde kızgın damga vurularak mı gerçekleştirilmiştir? Bu ortaya çıkarılmalıdır. Bu Kızılbaş sürgününden, Türk  tarihçileri sözetmemektedir. 2

İkinci Kızılbaş sürgünü  Şah İsmail'in Erzincan'a gelişi sırasında yapılmıştı. İsmail'in Kızılbaş devletinin potansiyal gücünü tezelden dağıtmak amacıyla onbinlerce  Alevi-Bektaşi hiç bilmedikleri ve yabancısı oldukları diyarlarda oturmaya zorlandı. Bu sürgünler gösteriyor ki, Şah İsmail'in bir yıl kadar önce, Baba diye hitap ederek Bayezid'e yazdığı bir mektupta, Ustacalu göçkünlerin çoluk çocuklarının Osmanlı ülkesinde bırakmalarına izin vermesi için ricada bulunması işe yaramamıştır.

Genç erkeklerini Şah İsmail'e göndermiş olan aileler sürgüne gitmiş parçalanmış ve bir daha da birbirlerini görememişlerdir. Alevi Türkmen  boylarından eli silah tutanların,  ok ve yaylarını, kılıçlarını yüklenip, azık torbalarını boyunlarına  asmış gurbete çıkar gibi aileleriyle vedalaşarak,  Şah İsmail ile savaşa gitmeleri iki şey düşündürüyor:

1) Anadolu'da yaşayan Alevi-Bektaşi toplulukları kendilerini  Sünni islamın egemen olduğu hiçbir feodal devlet ve beyliklere  bağlı görmüyordu. Bir siyasi yönetim boşluğunda, inançlarının tapınma uygulamaları olan Cem düzeni içinde, kendi özgün yaşam ve yönetim biçimini oluşturmuşlar, bağımsız  yaşamaktaydılar.

2) Kızılbaş Safevi hareketinin Ehl-i İhtisas kurulundan Dede, Abdal ve Halifeler Halifesi gibi görevlilerin geniş siyasi propagandası onlara, çok kısa bir zamanda ailelerinin yaşadıkları bölgeleri, kısacası tüm Anadolu'yu elegeçirip Kızılbaş Devletine bağlayacaklarına inandırmıştı.

Tebriz alındıktan sonra 1502 yılı içinde, Şah İsmail'in başına Kızılbaş tacı konularak, Oniki İmam adına hutbe okunduktan sonra resmen Kızılbaş Safevi Devleti kurulmuştu. Arkasından İran'ın içlerinde otorite sağlamak ve Akkoyunlu beyleri ortadan kaldırmak için geçen yıllar içinde,  Osmanlı derin bir nefes aldı. Çünkü Tebriz'den yönetilen bir devlet Anadolu'da  güçlü ve sürekli bir egemenlik kuramazdı. Oysa Akkoyunlu devletinin varisi olarak ortaya çıkıp, Diyarbakır veya Erzincan'da Kızılbaş Safevi devleti kurulmuş olsaydı, Suriye ve Irak'la birlikte Doğu Anadolu'ya çok kısa zamanda sahip olunabilir ve Osmanlı'yı Avrupa'ya sürebilirdi. Böylesi bir uygulama, yönetimin Kızılbaşlığıyla birlikte, teb'a'nın büyük çoğunluğunun da Kızılbaş olmasını sağlardı.


Kızılbaş Safevi devletinin kuruluşundan önce, Balım Sultan ile Kızılbaş Ehl-i İhtisas Kurulu tarafından görevlendirilmiş propagandacı halifelerle mutlaka görüşmüş tartışmış olmalıdır. Herşeyden önce onun yazmış olduğu, Cem törenlerini  kurallara bağlayan Erkanname'sinin, aynı dönemde ve aynı amaç için hazırlanmış İmam Cafer Buyruğu’nun içeriğiyle   birbirinin aynı olması bunu gösteriyor.  Buyruk, Hacı Bektaş Veli'nin Makalat'ındaki ilkeler gözönünde tutularak hazırlanmıştır. Erkanname'nin dil özelliklerinin ise,  Osmanlıca saray ve kent diline uygunluk göstermesi, kentlerde ve özellikle İstanbul'da yaşayan Alevi-Bektaşiler ve Yeniçeriler için yazılmış olduğu anlamını çıkarmak tutarsız bir iddia sayılmaz.

 

Sayfa 2

I. 4 Kızılbaş-Safevi Devlet Yönetiminin Kuruluşu Üzerine Görüşler

Şamlu, Tekelü, Ustaçlu, Rumlu Karamanlu vb. Alevi Türkmen boylarının oluşturduğu, gözünü budaktan esirgemiyen korkusuz Kızılbaş ihtilal birlikleri, Dede-beğlerinin komutası altında Şah İsmail'e, on yıl gibi kısa bir dönem içinde bir çok milliyet, değişik din ve inançtan toplulukların içinde yaşadığı bir imparatorluk sunmuşlardı.

Ancak bu Kızılbaş Türkmen askeri aristokrasisi, kabile inanç ve değer ölçülerini belirleyen ekonomik ilişkilerin dışına henüz çıkamamış; kent toplumu şöyle dursun, tam anlamıyla yerleşik toplum bilincine sahip değildi. Birey birey sahip olduklari büyük sadakat, kutsal bildikleri kişi ve  inançları uğrunu canlarını vermekten çekinmeme, cesaret, yiğitlik, meydan okuma ve doğruluk gibi erdemlerini, akıl ölçüleri içerisinde siyasallaştırma bilgi ve deneyiminden yoksundular. Kızılbaş  Dede-beğleri, toplumsal başkaldırılar, isyanlar ve muhalefet geleneğinden gelmişlerdi. Ama büyük toplumları ve özellikle devlet yönetimlerine ilişkin deneyimleri yoktu.
Gerçi Alevilik inancının tapınma biçimselliğini oluşturan Cem kurumlarının dünya yaşamına dönük olmasıyla bir yaşam düzeni kurulmuştu. Bu düzende; insan ilişkilerinde adalet ve eşitlik, ekonomik ve siyasal temelde ortakçılık, bölüşümcülük; birlikte çalışıp ortak kazanda yemek ve insanı ve emeğini öne almak gibi ilkeler uygulanıyordu. Bu ilkeler içinde Alevi-Kızılbaş yaşam biçiminin oluşturulmuş bulunması elbette önemliydi. Bu, Alevi-Bektaşi küçük bağımsız toplumsal birimleri ve kırsal kesim toplulukları için sosyalistik kazanımlı bir özyönetimdi.  Ancak Hünkar Hacı Bektaş'ın yapıtlarındaki ilkeler ve Cem toplu tapınmasındaki uygulamaların, geniş  açınımlı yorumlarla siyasallaştırıp ideolojik kurallar içinde sunabilecek bir yapıt yoktu. Yüzyıllarca baskıcı yönetimlerin -sünnileştiremediği için- dışladığı ve inancını  dinsizlik-kafirlik saydığı Alevi toplumunun, kentleşemediğinden dolayı uleması yoktu.  

Ancak Alevi inanç ve felsefesine uygun, yani Ali soyluların yönettiği ve yüzyıla yakın yaşamış olan ilk uygulama bir “Hazar Zeydi Alevileri Devleti” olmuştu. 864-930'lar arasında İslam tarihi içinde yerini almış olan, Daylam ya da Deylem bölgesinden Tabaristan ve kuzey Horasan'ı, yani Hazar denizinin batı ve güney kesimlerini kapsayan bu devletin (İsmail Kaygusuz, Alevilik İnanç, Kültür, Siyaset Tarihi ve Uluları I, İstanbul-1995, s. 75-88) anıları silinmiş değildi. Üstelik son Zeydi İmamının yaşadığı Alamut kalesini 1090’da ele geçiren büyük İsmaili Dai’si Baba Seyyidina Hasan Sabbah tarafından kurulmuş ve Alamut Nizari Devleti de aynı bölgelerde 1256’ya kadar yaşamış son heterodoks İslam (Alevi) inançlı bir devletti.
Kızılbaş Türkmen beylerinin küçük Şah İsmail'i kaçırarak yıllarca saklayıp eğittikleri Gilan-Lahican, her iki devlet geleneğinin anılarının hala canlı yaşandığı Daylam ülkesi içindedir. Kaldı ki, kendilerinin geldiği Anadolu Alevilerinin yerleşim bölgelerinde de İmam Zeynelabidin oğlu Zeyd soyundan gelenler yaşamakta seyyid olarak saygı görüyorlardı.

B.S. Amoretti, Alevi-Bektaşilik ve Ehl-i Hakk’ın değişik söyleminden başka birşey olmadığını yazdığı, Kızılbaşlık konusundaki geniş açıklamaları arasındaki birkaç cümle içinde iki önemli tanımlama bulunuyor:
“Kızılbaşlık bir halk dinsel inancı olarak, başkaldırıcı ve örtülü komünistik doğasıyla Anadolu’dan İran’a geçmiştir...Bu dinsel inanç tipinde merkezi figür, tanrısal sırların hazinesi ve dünyasal otoritenin sahibi sıfatıyla Ali'dir. Ancak sufi fikirleri kadar, Zeydi sosyo-politik deneyimlerini andıran bu toplumsal örgütlenme, görmüş olduğumuz gibi, 15. Yüzyıldan sonra Oniki İmamci Şiilikle doldurulmuştur.” ( B. S. Amoretti, “Pre-Safavid religious topography” The Cambridge History of Iran Vol. VI, s. 632, 634)

Ayrıca Moojan Momen'in, “Gerçekte Safeviler, Oniki İmamci Şii olduklarını ileri sürerken, bir Zeydi-imamcılığı biçemi temelinde iktidar eğilimi (claiming power on the basis a Zaydi-style Imamate) ortaya koyuyorlardi” sözlerini rağmen biz diyoruz ki, Zeydi Alevi devlet geleneğiyle birlikte, belki biraz daha fazla Alamut Nizari İsmaili yönetim geleneği temelinde, iktidar eğilimi göstermişlerdi.  Ayrıca M. Momen bu sözlerinini arkasından, neden Şah İsmail'in dinsizlik eğilimine (Kızılbaşlığı dinsizlik olarak niteliyor bu İranlı araştırmacı) bir protesto yükselmediği sorusunu sorup, açıklamasını şöyle sürdürüyor:

“Bu eğilime, ulema tarafından  yanıt verilememesindeki neden bu sıralarda tanınmış İran kökenli Oniki İmamcı ulemanın yeterli sayıda bulunmayışıdır. Kum, Nişabur, Tus, Kaşan ve Rey gibi İran'daki eski Şii dinbilimi merkezleri artık önemini yitirmiş ve pek az alim yetiştiriyor ve hiçbiri de ehliyetli değildi. Zaten İsmail'in kendi Kızılbaş güçleri arasında da, Oniki İmamcı Şiilik hakkında derin bir bilgisizlik olduğu anlaşılmaktadır. Öyle ki Tebriz alınıp, Oniki İmamcı Şiilik devlet dini olarak ilan edildiği zaman, İsmail'in ordusunda Oniki imamci Şilik üzerine tek bir kitap bile yoktu. Tebrizli bir Kadı'nın kitaplığında bulunmuş olan Allama el-Hilli tarafından yazılmış bir kitabın kopyası, yeni devlet dini üzerinde yol gösterici olmuştu.” (Moojan Momen, An Introduction to Shi'i Islam... s.108)

Şah İsmail'i tahta geçirmiş olan Safevi-Kızılbaş ihtilalinin Dede-beğlerinin, zaten İran'daki ortodoks Şiilik ve Şii ulemasıyla  inanç bağları yoktu. Anadolu’da batini Babailikle birlikte, yerli Anadolu halklarının inançlarından ödünç alınan bazı ögelerle birleştirilmiş  tasavvufi bir synkretizm içindeki Hacı Bektaş ilkelerine bağlıydılar. Gerek Babai'lerde ve gerekse uzantısı olan Hacı Bektaş ve çevresinde Oniki İmamcılığı göremiyoruz. Zikredilen Muhammed-Ali ve Ehlibeyt kutsal adlarina (nomina sacra) ve tutulan Muharrem orucuna rağmen, Oniki imamların tek tek anıldığını gösteren kanıtlar yoktur. Oniki İmamlar (Farsça Düvazdeh-i İmam) 14. yüzyılın sonlarında Seyyid İmadeddin Nesimi (Ö. 1404) ile Alevi-Bektaşi edebiyatına girmiş ve Anadolu Aleviliği inancında kökleşmiştir. 15. 16. ve daha sonraki Alevi-Bektaşi ozanlarının hepsi de bir şiir türü olan ve Oniki İmamların adlarının geçtiği Düvazimam'lar yazmışlar. Düvazimam'lar o zamandan beri Cem'lerde özel yerini almıştır.

940 Yıllarında Zeydi Aleviliği'nin Orta Asya'da Türklerin arasında yaygın olduğunu Abu Dulaf'ı seyahatnamesinde anlattıklarından biliyoruz.  Anadolu'ya gelen Türkmenlerin Zeydi ve İsmaili ögelerinin bileşkesi bir Alevilik inancında oldukları söylenebilir. Ayrıca zaten Anadolu'da Malatya-Arguvan Dersim yöresinde 8. yüzyılın sonlarından itibaren İmam Zeynelabidin oğlu Zeyd'in torunları yaşamaktaydı.

Zeyd'den inen Ali soylu ve Fatımi İsmaili dai’leri listesinde adı geçtiğini saptadığımız Seyyid Ebu'l Vefa'nın (Ö.1017) kurduğu yolun Irak, Suriye,  Anadolu ve Daylam çok yandaşlarının olduğunu biliyoruz. Hünkar Hacı Bektaş'ın da bağlandığı Baba İlyas (Ö. 1240) ve onun piri Dede Garkın da Vefaiyye yolundandı. Silsilenamelere bakılırsa  Ebu'l Vefa'nın 7. ve 8. kuşaktan torunları Seyyid Salih ve oğlu Seyyid İmad 13. yüzyılda yaşamıştır. Geniş ve etkili bir Alevilik inanç alanı oluşturmuşlardı. Bugün Anadolu'daki en eski Seyyid Ocakları ve Zeyd soyundan gelenler Arguvan, Erzincan, Tunceli ve Isparta-Ulugbey'de bulunmaktadirlar.

I. 5  Şah İsmail ile Anadolu Kızılbaşlarının Siyaset Farklılaşması


İsmail Safevi, gerçekten ağır bir askeri disiplin altında bir şeyhten çok bir yönetici, yani Şah olarak yetiştirilmişti Ehl-i İhtisas kurulu tarafından. Çevresini kuşatmış Kızılbaş güçlerinin arasında kazandığı egosuyla (benlik-bencillik),  gözünü çok yükseklere dikmişti. Daha yirmi yaşına  gelmeden  yazdığı bir şiirinde görüldüğü gibi amacı, Aral gölüne dökülen Ceyhun ırmağından su içmek, Bağdad'da hurma yemekti. Dicle nehri boydan boya vatanında aksın istiyordu. Tam orta yerdeki Tebriz kentini kendine başkent seçmişti, çünkü büyük  bir imparatorluk peşindeydi:

"Çün hüsn ileyim şeh-i Horasan
Hem Hüsrev-i Tebriz taht-ı İran
Mülkümde gerektir ab-i Ceyhun
Sürh ab gerek kim ola demgün"
...
"Bagdad mihi menim lebim semr
Ahsın vatanımda şadd Bağdad "

1501-2’de Tebriz’i ele geçirip Kızılbaş Safevi devletini kuran Kızılbaş Türkmen askeri aristokrasisi ile, İranlı toprak feodalları ve kentleşmiş (yönetici) aristokratik aileler karşı karşıya gelmişlerdi. Bilindiği gibi savaşarak bir imparatorluk oluşturan Kızılbaş kitle, Anadolu’dan gelen Rumlu, Şamlu, Dulkadırlı, Ustaçlu, Tekelü vb. Türk-Türkmen unsurlardı. Çoğunluk yerli unsur ise İranlıydı. Devlet içindeki Türk ve Pers elemanlar arasında karşılıklı kuşku ve rekabet, kaçınılmaz bir biçimde Safevi yönetiminde etnik çizgi boyunca hizipleşme yarattı. H. R. Roemer:
“Türk ve İranlılar’ın, diyor, sadece dil ve gelenekleri farklı değil, aynı zamanda kültür ve kökenleri de farklıydı. Türk unsurunu, çoğunluğu göçebe çoban ve savaşçılar olan Türkmenler oluşturuyor; İranlı unsur ise eski yerleşik köylü ve kentli tüccar ve zanaatkar sınıfları kapsıyordu. İki grup İsmail’in kişiliğinde kaynaşmıştı. İsmail’in, kaderini bunlardan birine bağlayıp bağlamıyacağı hemen ortaya konulamadı. Eğer öyle olsaydı birini seçmiş olacaktı.” (agy.s.227)

Şah İsmail’in başlangıçta Türk unsurun dışında bir seçeneği olması zaten olası değildi. Kızılbaş ihtilalinin son halkasında yaratılmış bir Ali soylu hanedan mensubuydu. Önderliği ve Kızılbaş Türkmen boylarını birleştiriciliği, “Ali’nin Şah İsmail donunda ortaya çıktığı” inanç siyasetine dayanıyordu. Tercih edilendi, seçen durumunda değildi.

Kızılbaş Devleti’nin temelini, 1494’de Türkmen kabilelerinin inançsal ve dünyasal önderliğini kişiliğinde toplayan Dede-beğ’lerin oluşturduğu askeri aristokrasisi, “Ehl-i İhtisas” örgütlenmesiyle Lahikan’da atmıştı. Bu örgütlenmeyle atılan çekirdek, on-oniki yıllık olağanüstü bir propaganda ve silahlı mücadele sonunda Tebriz’de fidana dönüşmüştü. Çekirdeği Kızılbaş kanlarıyla sulanıp büyüyen bu devlet ağacı, meyva vermeğe başladığında İranlı unsur bir anlamda, bizde varız ve burası bizim ülkemizdir, diyerek ortaya çıkmış. Oysa Ehl-i Hakçı Kürtler dışında, Sünni Türkler, Gürcüler ve Ermeniler kadar uzak ve düşman konumundaki İranlı unsurun devletin kuruluşuna hiçbir katkısı olmamıştı. Ne varki, onlar ülkelerindeki yabancı unsurların kurmuş olduğu devletten pay almasını her zaman bilmiştir; içine girip diliyle ve kültürüyle dış unsurları kendi kendilerine yabancılaştırmış, çok kere yoketmiş, iranlılaştırmıştır. İran’da kurulan yabancı ve elbetteki işgalci etnik unsurların kurduğu devletlerin yüksek yönetim kadrolarında İranlı feodal aristokrat aileler, işbirlikçi olarak yer almış ve egemenliklerini birlikte sürdürmüşlerdir. İranlı emeğiyle geçinen halk yığınları için, ister kendi ulusu isterse yabancı unsurlar egemen olsun fazla farketmiyordu, çünkü ikisi de eziyordu. Ancak ezilenlerin haklarını koruyan, savunan, zulüm yapanlara bayrak açmış önderlerin peşlerinden, ezilen sınıflar olarak gitmekten çekinmemişlerdir. Örneğin Şam ve Bağdad halifelerine karşı proto-Alevi (heterodoks) ayaklanmalarında ( Zeyd oğlu Yahya, Ebu Müslim, daha sonraları Babek-Hurremi, Maziyar vb.) önemli unsur İran halklarıydı. Şimdi aynı halk, Kızılbaş ihtilalinin Tebriz’de bir devlet kurup, onu yerleştirmeğe çalıştığı silahlı mücadelede döneminde, Karakoyunlular, Akkoyunlular ve Timuroğullarının egemenliğinde ortodoks İslamın Sünni ve Şii kamplarını oluşturuyordu. Dolayısıyla Alevi-Kızılbaş inancına karşı düşmanca konumdaydılar.

İran ülkesindeki büyük şehir merkezlerlerinin büyük bir kısmı Sünni idi. Gilan ve Mazanderen dahil, Rey, Varamin, Kum ve Kaşkan gibi şehirler, Kuzistan ve Horasan eyaletleri ve Şabvazar bölgesi geleneksel olarak Oniki İmamcı Şii’ydiler; bu bölgelerde Şiilik köylüler arasında da yaygındı. Aristokratik ailelerin sahibi olduğu bazı kentler de Şii idi ve bu aileler özellikle Timuroğulları ve Sünni Akkoyunlular yönetimlerinde görev almışlardı. Sünniler arasında Kubrevilik ve Nimetullahçılık; Şiiler arasında da Nurbahşi ve Musa’şai tasavvufi eğilimleri yaygındı. (Mustaufi’den aktaran B.S. Amoretti, agy. s.617)

Daha önce de sözünü ettiğimiz gibi 1502’de 15 yaşlarındaki Şah İsmail’e taç giydirildikten sonra Ehl-i İhtisas kurulundan Lalalık kaldırılmıştı. Bunun yerine, Vekil-i Nefs-i Nefis-i Hümayun, yani hem Mürşid-i Kamil, hem yeryüzü padişahı olan Şah’ın vekili kurumu kuruldu. R. M. Savory’nin  tanımlamasıyla: “Kurum, Gilan’da Şah İsmail’in güvenliğinden sorumlu küçük yoldaşlar grubundan biri olan ve Safevi ihtilalinin (doğrusu Kızılbaş ihtilali İ.K.) son sahnelerini planlayan Şamlu kabilesinin sorumluluğuna verildi. Şamlu lala Hüseyin Beğ görevi üstlendi.”(R.M. Savory, The Cambridge History of Islam I, s.401; The Cambridge History of Iran VI, s.358 vd.)

Şah İsmail devletin kuruluşundan 6 yıl sonra 1508’de Şamlu Hüseyin Beğ’i bu görevden uzaklaştırıp yerine bir İranlı atadı. Bu tarihten itibaren İran unsuru araya girmiş, kuruluşunda  hiçbir katkıları olmayan aristokratik aileler ve ortodoks Şii ulema aracılığıyla geleneksel rollerini oynamaya başlamışlardı; yönetime katılacaklar ve sonra kendi inanç, dil, kültür ve deneyimleriyle onu ele geçireceklerdir.

Görünüşte Türk-İran ortak yönetiminde denge sağlamak amacı güdülmüştü. Kızılbaş beğlerin etkinliğini azaltmak anlamına gelen Şah İsmail’in bu davranışı, bir İran devleti oluşturmaya  yöneldiğinin ilk belirtisiydi. 1508 ile 1524 yılı arasında beş İranlı Şah vekili birbirini izledi. Ayrıca Şah İsmail, İranlı vekilin yetkesini, devletin savaş gücünü oluşturan Kızılbaş ordularının başkomutanı Emir ül Umera’nınkine eşit kılmış bulunuyordu. Şah Vekilliğine bir İranlının atanmasına karşı Kızılbaş Türkmenler kesiminde derhal şiddetli bir tepki doğdu. Beş vekilden en az üçünün Kızılbaşlar tarafından öldürüldüğü bilinmekle birlikte geri dönüş olmadı. Bazı Türkmen beğlerinin muhalefetine “Han” unvanıyla valilikler dağıtma yoluyla engel olunarak, Kızılbaş askeri aristokrasisinin birliği bozuldu. Böylelikle  İranlı feodal yöneticiler Çaldıran’dan önce etkili biçimde dizginleri ele geçirmiş bulunuyorlardı.

Şah İsmail’in Dulkadirliler üzerine yapmak istediği sefer sırasında (1509), Osmanlı sınırında Yıldız dağındaki büyük konaklama, değişen bu siyasetle ilgili olmalıdır. Sarız çevresinde, Yıldız Dağında yapılan toplantıdaki görüşme ve tartışmalarda Balım Sultan’ı kardeşi Kalender Çelebi temsil etmiş. Onun başkanlığındaki Dergah ve diğer Ocak temsilcileri Dedeler, Şah İsmail'in siyasetine karşı çıkmışlardı.

Anadolu'dan Türkmen gençlerinin dalga dalga, bölük bölük Şah'ın ardından gidip bilmedikleri ülkelerde fetihlere girişmelerini artık istemiyorlar. Anadolu'da birlik sağlayıp, Şeyh Bedreddin'in düşlerini bir Kızılbaş Devleti'nde, ama yaşadıklar topraklarda gerçekleştirmek yanlısıydılar. Kemal-Paşazade tarihinde,

“(Şah İsmail) Diyarbekir içinden dahi gitse olurdı. Ol yoldan da maksuda vusul bulurdu; amma yerinden deprenüp bir taşla iki kuş vurmak istedi. Bahane ile gelip Serhadd-i Rum'da (Osmanl sınırlarında İ.K.) bir zaman turmak istedi. Ta ki  Anatolı'nın  Kızılbaş'ı vesair evbaşı ol şem-i bezm fitnenin kenara geldügün duyup, her taraftan yanına cem'oluna...Amma umduğun bulmadı, ol dedigi iş olmadı ve içinde Kızılbaş olan vilayetlerin raiyyetleri boyunlanıp birbirine merbut olmuştu (bağlanmıştı İ.K.)” diye yazmakta haklıydı. (Faruk Sümer, agy. s.29, dipnot 41)

Şah İsmail'in Yıldız Dağı durağından olaysız ayrılması ve başında bulunduğu Kızılbaş ordusuna katılımın olmayışı, asıl nedenini anlamadığı için II. Bayezid’i sevindirmiş, Balım Sultan'ın Kızılbaşları etkileyip durdurduğuna inanmıştı. Arkasından Şah İsmail'in Dulkadirli Ala üd Devle'yi yenip, ülkesini ele geçirmesine de memnun oldu. Osmanlı'nın doğusundaki bu güçlü beylik bir daha belini doğrultamazdı. Şah İsmail'in kendisinin ise Tebriz'den İran'ı yönetirken Anadolu'yu elinde tutabileceğine zaten inanmıyordu. Anadolu Kızılbaşları da desteğini çekerse bitti demekti Osmanlı Sultanı’na göre.

Sultan II.Bayezid’in, Balım Sultan'ın kendisi için siyaset yaptığı konusunda yanılgısı, çok değil iki yıl sonra (1511) Şah Kulu  başkaldırısıyla ortaya çıkacaktı. Bu hareket tamamıyla İstanbul’a yönelik ve Safevi siyasetinden bağımsız, Yıldız Dağı toplantılarında saptanmış Anadolu Kızılbaşlarının ilk uygulamasıydı. Çaldıran’dan önce ve sonra, 18.yüzyılın başlarına kadar Osmanlı’nın uygun gördüğü “Celali Hareketleri” adıyla sürüp gidecek ve hepsi de kırımlarla son bulacaktır.  

Şah İsmail, Cengiz Moğol İmparatorluğu ve torunlarından Timur’un kurduğu cihan imparatorluğunu kendine örnek almış gözüküyordu. Onun düşüncesi Orta Asya’ya kadar fetihlerini tamamlayıp geri dönmek ve Osmanlıları büyük bir meydan savaşına zorlayıp yoketmekti; tıpkı 1243’de Yassı Çimen ve 1402’deki Ankara Meydan savaşları gibi.

Buna karşılık, özellikle Anadolu’da Osmanlı ülkesinde ve bazı beyliklerde yaşayan Kızılbaşlar, yarım yüzyıldır yenilgiler ve yeniden toparlanmalarla sürmüş büyük mücadelelerin son aşamasında kurulmuş Kızılbaş Safevi Devleti, kendi gövdesi üstünde yükselsin istiyordu. Baş gövdeden, gövde baştan ayrı yaşayamazdı. Baş fetihler peşinde koşarken, Osmanlı topraklarındaki  gövdenin yarısında kıyımlar, sürgünler yaşanıyordu. Şah Anadolu’da otursun; yıkmış olduğu Akkoyunlu devletinin, dedesi Uzun Hasan’ın varisi olarak onun başkenti Amid’i (Diyarbakır) merkez yapsın istiyorlardı. Ancak böyle bir siyasetin güdülmesi, baş ile gövdeyi birleştirebilir ve Osmanlı hanedanıyla başa çıkılabilirdi. Anadolu Kızılbaşlarının, yani gövdenin isteği ve gerçekçi Kızılbaş siyaseti Pir Sultan Abdal’ın şu dörtlüklerinde yansımaktadır:

Haktan inayet olursa
Şah Urum’a gele bir gün
Gazada bu Zülfikarı
Kafirlere çala bir gün

Hep devşire gele iller
Şah’a köle ola kullar
Urum’da’ğlayan sefiller
Şad ola da güle bir gün

Çeke sancağı götüre
Şah İstanbul’da otura
Frenk’ten yessir getire
Horasan’a sala bir gün
....
Pir Sultan’ın işi ahtır
İntizarım güzel Şah’tır
Mülk iyesi padişahtır
Mülke sahip ola bir gün  

“Safevi tahtına oturduktan sonra, diyor Savory, on yıl gibi kısa  bir dönem içinde Şah İsmail, gerçekten de Ceyhun'dan Bağdad'a uzanan bir imparatorluk oluşturmuştu.  1503'de orta ve güney İran'i, 1504'de Hazar denizi kıyılarını, 1505-7'de Diyarbakır'i alarak tüm Doğu Anadolu'yu, 1508'de Bağdad'la birlikte güneybatı İran'ı tam egemenliği altına aldı. 1512'de Ceyhun'un doğusuna kadar ilerledi; Herat, Meşed ve Tus'u alarak tüm Horasan'a sahip oldu oldu. (R. M. Savory, “Safavid Persia” The Cambridge History of Islam I, Cambridge-At The University Press, 1970, s.399)

Ancak Şah İsmail, 1509’da Yıldız Dağı toplantısından sonra kendisine asker vermeyen Anadolu Kızılbaşlarını yüzüstü bırakmıştır. Kendisini tutan İran’daki Kızılbaş Türkmen grupları ve Dede-beğ’likten ‘Han’lığa geçmiş Kızılbaş askeri şeflerinin desteğiyle büyük İran Safevi İmparatorluğu idealinin peşinde koşarak, yüksek egosunu doyurmaya çalışmıştır. Anadolu’daki Kızılbaş başkaldırılarına kulak tıkamış. 1511’de üzerine gönderilen birkaç Osmanlı ordusunu yendikten sonra bozguna uğrayan Şah Kulu’nun sağ kalan ve İran’a sığınan yandaşlarını, Kervan soydukları bahaneyle öldürtmüştür. İçlerinden kendi siyasetine yakın gördüğü Ulama’yı “Han” yapmış. Aynı kişinin daha sonraları Osmanlıları safına geçtiğini görüyoruz. Ertesi yıl Nur Ali Halife’nin yükselttiği büyük bir Kızılbaş hareketini de görmezlikten gelmiş olan Şah İsmail, Ceyhun’un ötelerinde yayılmacılığını sürdürmektedir. Şah İsmail’in bu duyarsızlığını, II. Bayezid’le iyi ilişkilerine bağlamak yanlıştır.Yöneticilerin de geleneksel telkinleri, dil ve kültür biçimlenmeleriyle İranlılaşma devlet siyasetinin egemen olması ve Caferi Şiiliğin öne çıkmaya başlaması, Gulat (aşırı) sayılan Kızılbaşlık siyasetinin  geriye atılmasıyla ilgilidir. Aşağıda Çaldıran savaşını incelerken tüm bu siyasetleri biraz daha açıklığa kavuşturmaya çalışacağız.  



1 Irak, Suriye  ve Güney İran’da Karmatilerin 9.yyın ikinci yarısında kurmuş   oldukları, yüzelli yıldan fazla sürmüş ve “Sosyalistik Federe Cumhuriyeti” diyebileceğiz devlet de bir Alevi devletiydi. Daha demokratik ve devrimci olan Karmatiler’de hanedan da yoktu. Ama asıl bu bölgede 1166’den itibaren Alamut İmamı Hasan II.ile hanedan yönetimine çevrilmiş, 1090’dan 1256 yılına kadar yaşayan Sosyalistik Alamut Nizari İsmaili devletini de unutmamak gerekiyor.

2 Osmanlı topraklarındaki Alevi Türkmen topluluklarına saltanatı süresince 1492, 1502 ve 1511 tarihlerinde bilinen üç büyük kıyım ve sürgün uygulamış, baskı ve zulüm yapmış olan Bayezid de en az oğlu Yavuz kadar acımasızdı. “Bayezid-i Veli” unvanı bile dönemin ikiyüzlü Osmanlı siyasetinin bir parçasından başka birşey değildi. H.R. Roemer, “The Safavid Period” The Cambridge History of Iran Vol. I, s. 219: “...1502'de (Sultan Bayezid) Anadolu'da ilk Kızılbaş koğuşturması yaptırdı. Safevilere yakınlık gösterdiklerinden kuşkulanılan herkişinin yüzüne damga vuruldu ve Batı'ya, genellikle Güney Yunanistan'daki Modon ve Koron'a sürüldü...'' ; Moojan Momen, An Introduction to Shi'i Islam, The History and Doktrines of Twelver Shi'ism, London-1985s. 106;  The Encyclopaedia of Islam  Vol. I, s. 1120)