PİR SULTAN ABDAL

BÜYÜK İSYANCI KIZILBAŞ HALK OZANI PİR SULTAN ABDAL


İsmail Kaygusuz

Pir Sultan Abdal’ın Yaşadığı Döneme ilİişkin Görüş ve Düşünceler

Son yarım yüzyıl içerisinde Pir Sultan Abdal hakkında çok sayıda makaleler, kitaplar yazıldı. Yaşadığı dönem ve idamı üzerine farklı görüşler ortaya atıldı.

Devrimciler Pir Sultan'ın kavga şiirlerini kendilerine bayrak yaparken, onu Aleviliğinden soyutlamaya çalıştılar. Sünni bağnazlar ise son günlerde büyük ozanın engin Ali sevgisini çarpıtarak, Alevilerin Müslümanlığını korumak(!) adına, - daha doğrusu onları Şii görmek istedikleri için - Pir Sultan'ın “Alevi olmadığını”söyleyecek kadar ileri gitmişlerdir.  Üç zıtlar bu girişimleriyle Pir Sultan'a küfürde birleşmiş oluyorlar. Ama, o bunlara kendisi karşılık veriyor:


Ezelden divane etti aşk beni
Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin
Niçin dahledersin tarık  düşmanı (tarık:yol)
Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin

İmam-ı Ali'dir ayn-ı bekadır (daimi, sonsuza kadar gören-gözdür)
Pir elinden zehir içsem şifadır
Yardımcımız Muhammed Mustafa'dır
Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin

İmam Rıza'nın ben envariyim (nurlarındanım)
Şah-ı Kerbela'da doğan Ali'yim
Münkirin yezidin Azrail'iyim
Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin

Pir Sultan Abdal yaşadığı dönem, özellikle ilişkide bulunduğu halk hareketleri konusunda üç tartışmalı görüş bulunmaktadır: Birinci görüşe göre, Pir Sultan 2.Bayezit (1483-1512), Yavuz Selim (1512-1520) ve Kanuni Süleyman (1520-1566) dönemlerinde Alevi halk kıyımlarını yaşamış; Şah Kulu'ndan başlayarak, Kalender Şah dahil birçok başkaldırılara tanık olmuş ve içinde bulunmuştur. Kanuni'nin İran seferi sırasında uyguladığı köylü-Alevi kırımı sonucunda idam edilmiştir. Yani Pir Sultan 1475/80 ile 1547/50 yılları arasında yaşamış oluyor. Biz de bu görüşü paylaşmaktayız.

İkinci görüşün iddiası, Pir Sultan'ın, Aziz Mahmut Hüdai'nin 1.Ahmet'e yazdığı mektupta adı geçen Hızır Paşa tarafından, 1603-1608 yılları arasında astırıldığıdır.

Üçüncüsü ve son zamanlarda en çok kabul görmüş olanı ise, ilk kez araştırmacı İlhan Başgöz'ün S.Eyuboğlu'nun Pir Sultan Abdal derlemesine yazdığı önsözde ortaya attığı görüştür. (Bkz. S.Eyuboğlu, Pir Sultan Abdal, İstanbul-1983, s.11-56) Bu sava göre, Pir Sultan Abdal, 1577-78'de 50 bin kişiyi toplayarak Osmanlı'ya büyük bir başkaldırı hazırlıklarına girişen ve yönetimi dehşete sokan “Düzmece Şah İsmail” hareketiyle doğrudan ilişkisi yüzünden, 1588-90 yılları arasında Sivas'ta valilik yapmış Hızır Paşa tarafından asılmış olabileceği savıdır. Bu düşünce Mehmet Bayrak tarafından biraz daha da geliştirilmiş görülmektedir. (Bkz. Mehmet Bayrak, Pir Sultan Abdal, Ankara-1986, s.111-133)



XXXXIII.  I. 1. Pir Sultan Abdal'ın Sazıyla ve Şiirleriyle Sözetmediği Konu Yoktur

16.yüzyılın bu büyük Alevi ozanının şiirlerinde işlemediği konu yoktur dense yeridir. Sazıyla konuşur dertleşir inleşir:

Gel benim sarı tamburam
Sen ne için inilersin
İçim oyuk derdim büyük
Ben anınçin inilerim

Emek çekip ev yaptırır ya, güzeline bildirmeye fırsatı olmamıştır. Ama kendisine değil, ot çiçek bitmeyen dağa, taşa üzülür:

Bahar geldi çiçek bitti ot bitti
Toprak güldü taşı güldüremedim

Ozanımız en yüce konulardan en basitine kadar iner, güzelim nefeslerini, deyişlerini, güzellemelerini her insanın beğenisine sunar. Pir Sultan Abdal Alevi'dir, Ali ve Ehlibeyt sevdalısıdır. Aşk deryasını boylamış, ummana dalmıştır. Bu sevda onu aşk harmanında savurmuş, elenip yoğrulmuş ve kazanda piştikten sonra kendini ortaya koymuştur. Ayin-i Cem bülbülüdür asıl, Ali Meydanı'nda öter ve inci mercanlarını orada döker. Bu kadarla kalmaz, eksiğini noksanını da döker bu meydana, özünü Dâr'a çeker:

Pir Sultan'ım yeryüzünde
Hiç hata yoktur sözümde
Eksiklik kendi özümde
Dâr'ına durmaya geldim

Pir Sultan Abdal, paşa olmuş yezitleşmiş eski bir talibinin(!) darağacında, inanç ve düşünceleri yüzünden can vermiştir “Şah” diye diye.  

Yürü bire Hızır Paşa
Senin de çarkın kırılır
Güvendiğin padişahın
Gün olur bir gün devrilir
(...)
Şah'ı sevmek suç mu bana
Kem bildirdin beni Han’a
Can için yalvarmam sana
Şehinşah bana darılır

III.  I.  2. Pir Sultan, Erenler Ceminin Bülbülüdür

Son yarım yüzyıl içerisinde Pir Sultan Abdal hakkında çok sayıda makaleler, kitaplar yazıldı. Yaşadığı dönem ve idamı üzerine farklı görüşler ortaya atıldı.

Devrimciler Pir Sultan'ın kavga şiirlerini kendilerine bayrak yaparken, onu Aleviliğinden soyutlamaya çalıştılar. Sünni bağnazlar ise son günlerde büyük ozanın engin Ali sevgisini çarpıtarak, Alevilerin Müslümanlığını korumak(!) adına, - daha doğrusu onları Şii görmek istedikleri için - Pir Sultan'ın “Alevi olmadığını”söyleyecek kadar ileri gitmişlerdir.1  Üç zıtlar bu girişimleriyle Pir Sultan'a küfürde birleşmiş oluyorlar. Ama, o bunlara kendisi karşılık veriyor:

Ezelden divane etti aşk beni
Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin
Niçin dahledersin tarık  düşmanı (tarık:yol)
Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin

İmam-ı Ali'dir ayn-ı bekadır (daimi, sonsuza kadar gören-gözdür)
Pir elinden zehir içsem şifadır
Yardımcımız Muhammed Mustafa'dır
Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin

İmam Rıza'nın ben envariyim (nurlarındanım)
Şah-ı Kerbela'da doğan Ali'yim
Münkirin yezidin Azrail'iyim
Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin

Pir Sultan Abdal yaşadığı dönem, özellikle ilişkide bulunduğu halk hareketleri konusunda üç tartışmalı görüş bulunmaktadır.

Birinci görüşe göre, Pir Sultan 2.Bayezit (1483-1512), Yavuz Selim (1512-1520) ve Kanuni Süleyman (1520-1566) dönemlerinde Alevi halk kıyımlarını yaşamış; Şah Kulu'ndan başlayarak, Kalender Şah dahil birçok başkaldırılara tanık olmuş ve içinde bulunmuştur. Kanuni'nin İran seferi sırasında uyguladığı köylü-Alevi kırımı sonucunda idam edilmiştir. Yani Pir Sultan 1475/80 ile 1547/50 yılları arasında yaşamış oluyor. Biz de bu görüşü paylaşmaktayız.

İkinci görüşün iddiası, Pir Sultan'ın, Aziz Mahmut Hüdai'nin 1.Ahmet'e yazdığı mektupta adı geçen Hızır Paşa tarafından, 1603-1608 yılları arasında astırıldığıdır.

Üçüncüsü ve son zamanlarda en çok kabul görmüş olanı ise, ilk kez araştırmacı İlhan Başgöz'ün S.Eyuboğlu'nun Pir Sultan Abdal derlemesine yazdığı önsözde ortaya attığı görüştür. (Bkz. S.Eyuboğlu, Pir Sultan Abdal, İstanbul-1983, s.11-56) Bu sava göre, Pir Sultan Abdal, 1577-78'de 50 bin kişiyi toplayarak Osmanlı'ya büyük bir başkaldırı hazırlıklarına girişen ve yönetimi dehşete sokan “Düzmece Şah İsmail” hareketiyle doğrudan ilişkisi yüzünden, 1588-90 yılları arasında Sivas'ta valilik yapmış Hızır Paşa tarafından asılmış olabileceği savıdır. Bu düşünce Mehmet Bayrak tarafından biraz daha da geliştirilmiş görülmektedir. (Bkz. Mehmet Bayrak, Pir Sultan Abdal, Ankara-1986, s.111-133)

xxxNe bütün bunları ayrıntılamayı, ne de, “Pir Sultan Abdal ne Hızır Paşa ile takışmasından ne de İran dostu olduğundan asılmıştır. Pir Sultan, Bedreddinci'lerle birlikte yeraltı örgütünde çalışıyor olmalıydı. İdamı onlarla birlikte hareket etmesinden kaynaklanıyordu, suçu buydu'' diye kestirilip atılan görüşleri (V.Timuroğlu, İnançları Uğruna Öldürülenler, Ankara-1991, s.86,98) irdelemeyi uygun görmüyoruz.

Bu arada, Baki Öz'ün Osmanlı'da Alevi Ayaklanmaları adlı kitabının son bölümünü “Düzmece Şah İsmail- Pir Sultan Abdal” başlığı altında, Pir Sultan hakkında yazılan ve ileri sürülen görüşlerin çok geniş bir özetine ayırmış olduğuna dikkat çekelim. (Baki Öz, Osmanlı'da Alevi Ayaklanmaları, İstanbul-1992, s.190-204) Ancak, titiz bir araştırmacı olarak tanıdığımız Baki Öz'ün bu geniş özette, Celaleddin Ulusoy'un Alevi-Bektaşiliğin 7 büyük ozanını tanıtan Yedi Ulular kitabından hiç sözetmemesini doğrusu yadırgadık. Ulusoy'un kitabının Pir Sultan'ı inceleyen bölümünde getirdiği ve şimdiye dek araştırmacıların üzerinde durmadığı açık olan görüşe yer verilmemiş olması, bizce büyük eksikliktir. (Bkz. Celaleddin Ulusoy, Yedi Ulular, Ankara-tarihsiz, s.157-194)

III. I.  3.  Celaleddin Ulusoy Pir Sultan İçin Neler Söylüyor?

Celaleddin Ulusoy, önce büyük ozanın adı üzerinde değişik bir açıklama getiriyor:

“Pir ve Sultan sözcükleri tasavvuf ehlince, Alevi-Bektaşi'lerce Ehl-i Beyt soyundan gelen kutsal kişilere ve yol kurucularına verilen sıfatlardır. Bizim kişisel kanımıza göre bu mahlasla kendisini `Pir Sultan Abdalı' olarak lanse etmiştir. `Pir Sultan Abdal'ım' derken, `Pir Sultan'ın abdalıyım' anlamında kullanmaktadır. Burada `Pir Sultan' sözcüğü, şairin bağlı olduğu yol ulusu Hacı Bektaş Veli, Seyyid Ali Sultan, Balım Sultan veya bir başkasıdır. (Başkası yoktur-İ.K.)” (agy, s.157)

Gerçekten, gelenekte Pir Sultan'ın asıl adının Haydar ya da Koca Haydar olduğu kabul edilir. O halde, ozanımız, Hacı Bektaş Dergahı'nda ikrar verip nasip aldıktan sonra, bir yol talibi olarak kendini `Pir Sultan Abdalı' niçin saymasın?

Sonra Celaleddin Ulusoy, üslup farklılıklarından yola çıkarak “birden fazla Pir Sultanlar” olduğunu düşünmenin yanlışlığına parmak basıyor. Mahlaslarının değişik kullanıldığı şiirlerin de kesin belgelerle ispatlanıncaya değin Pir Sultan'ın sayılması gerektiğini vurguluyor ve şöyle yazıyor:

“Pir Sultan Abdal'ın yaşantısı ve kişiliği anlatılırken, O'nun Safeviler'e, özellikle Şah Tahmasb'a bağlı olduğu işlenmiş ve diğer tüm olaylar bu açıdan yorumlanmıştır. Pir Sultan Abdal'ın İran şahlarına sempati duyduğu şiirlerindeki her ’Şah’ sözcüğünden, İran şahlarının kastedildiğini sanmak yanılgıdır. Alevi-Bektaşi toplumunda ‘Şah’ sözcüğü büyük çoğunlukla İmam Ali ve onun soyundan gelenler için kullanılmıştır. Hacı Bektaş Veli'ye, Seyyid Ali Sultan'a ve Balım Sultan'a da ‘Şah’ denilmiştir.” (agy, s.158)  

Ulusoy, Pir Sultan Abdal'ın hitap ettiği ve beklediği “Şah”ın -bizim de doğru yaklaşım olarak kabul ettiğimiz-, Hacı Bektaş Dergahı'nın Postnişini ve soyundan gelen Kalender Şah Çelebi olduğu görüşünü getiriyor. İncelememizde Ulısoy’un bu görüşünü geliştirmeye  çalışacağız.

III. I. 4. Pir Sultan'ın Yaşadığı Dönem: Tanık Olduğu ve İçinde Yaşadığı Alevi Halk Hareketleri

Celaleddin Ulusoy'un getirdiği yaklaşımla Kalender Çelebi'ye bağlandığında, Pir Sultan'ın yaşadığı dönem, yukarıda değindiğimiz birinci görüşte ileri sürülen dönemle, yani 2.Bayezid (1483-1512), 1.Selim (1512-1520) ve Kanuni Süleyman (1520-1566) zamanlarıyla  denk düşebiliyor.

Bunun yanısıra, İlhan Başgöz'ün, Düzmece Şah İsmail'in (1577-8) “Pir Sultan'ın beklediği Şah” olduğuna tarihsel kanıt olarak gösterdiği dörtlüğe göz atalım:

Pir Sultan Abdal'ım dost çiresine
Arzumanım kaldı Şah cilvesine
60 ile 73'ün arasına
Özümü irfana koşamam m'ola

İlhan Başgöz, rakamları Hicri 960 (1552-53) ve Hicri 973 (1565-6) tarihleri olarak yorumlayıp, “bu yıllar arasında, özünü irfana koşmak isteyen Pir Sultan yaşamaktadır” diyor. (S.Eyuboğlu, agy, s.55) Hangi gerekçe ile bu rakamları tarih kabul ettiği açık değil.
Neden Pir Sultan Abdal, 60 ile 73 yaşları arasında özünü irfana koşmuş olmasın? Demek ki ömrünün bu dönemi, onun olgunlaştığı ve çağının bilgilerine ulaşıp onları özümsediği dönemdir. Bizce bu şiiri Pir Sultan 73 yaşlarındayken yazmış olmalıdır. Belki de Hızır Paşa'nın zindanlarında, ömrünün son zamanlarında yazmıştır. Böyle olunca onun 1475-80 arasında doğmuş olabileceği ortaya çıkıyor.

Bu tarihi esas aldığımızda, “Pir Sultan'ın zamanında, yaşadığı çevrede herhangi bir halk hareketi olmamış ve kendisi de böyle bir harekete katılmamıştır” diyenlerin (bu iddia sahipleri için bkz. Baki Öz, Osmanlı'da Alevi Ayaklanmaları, s.191) niyetlerinin karanlık olduğu görülür. Çünkü Pir Sultan Abdal, bu tarihe göre, 30 yaşlarından itibaren, idam edilinceye kadar en az on Alevi halk hareketi yaşadı. Büyük kırımlar ve kanla bastırılmış onca ayaklanmaya, Çaldıran savaşı (1514) öncesi ve sonrasında, yüzbinlerin öldürüldüğü toplu Kızılbaş kırımlarına tanık oldu. İran savaşları sırasında (1548-55) Kanuni'nin Kızılbaş kırımından yakasını kurtaramadı.

Pir Sultan Abdal'ın yaşamış ve tanık olduğu bu halk hareketlerinden bazılarına değinelim:

1. 1509-11 yılları arasında iki yıl süren Şah Kulu Sultan ayaklanması. Bu, Şah İsmail Safevi'yi dayanak alıp başlayan, ama kısa zamanda bağımsız gelişerek, Anadolu ve Rumeli'yi saran ve doğrudan siyasal iktidara yönelik bir Alevi halk hareketiydi. Yenilgiden yenilgiye uğrayan Osmanlı kuvvetleri, ancak Vezir Hadım Ali Paşa'nın yönetiminde Sivas yakınlarında Gedikhan'da yapılan savaşta Şah Kulu'nu öldürerek ayaklanmayı bastırabildiler. 1511 Haziran'ında yapılan bu savaşta Ali Paşa da öldü. Şahkulu Sultan'ın ölümüyle halk birlikleri dağıldı, 15 bin kadarı İran'a geçti. Şah İsmail daha başlardayken, bu hareketten desteğini çekmiş sudan bahanelerle birçoğunu  katletti...

2. Nur Ali Halife ayaklanması. 1512 yılında Tokat, Amasya, Yozgat ve Çorum yörelerindeki Alevi kitleler tarafından gerçekleştirildi. Nur Ali, Şah İsmail'in halifelerindendi. Tokat'da Şah İsmail adına hutbe okuttu. Şehzade Ahmet'in (Yavuz Selim'in kardeşi) isyanı bastırmakla görevlendirdiği Sinan Paşa'yı iki bin askeriyle öldürüp, Sivas'ı kuşattı. Şehzade Ahmet'in oğlu Murat Kızılbaş olmuş ve Nur Ali Halife'yle işbirliğine girmişti. Nur Ali, emrinde 10 bin kişilik kuvvet bulunan Murat'la Kazova'da birleşti. Aynı yılın yazında Erzincan yakınlarında Göksu'da yapılan savaşta Nur Ali Halife birlikleri Osmanlı ordusuna yenildi. Bıyıklı Mehmet Paşa, Nur Ali'nin başıyla birlikte 600 isyancı Kızılbaşın kellesini Yavuz'a İstanbul'a gönderdi. Doğrusu ise, F. Sumer'in yazdığı gibi, Nur Ali Halife kurtulup Erzincan'a döndü. Kendisi 1514 Çaldıran savaşında Şah İsmail'in kumandanlarından biri olarak görev yapmıştır.(Faruk Sümer, Safevi Devletinin Kuruluşu, s. 35-36) Şah İsmail, kendisi adına başkaldıran  Nur Ali Halife’yi de desteksiz bırakmıştı. Bununla da kalmıyarak Çaldıran savaşının başında, Osmanlı ordusunun özelliklerini çok iyi tanıyan Diyarbakır valisiyle birlikte Nur Ali’nin de savaş planlarını kabul etmemiştir. Kızılbaş ordusunun Çaldıran’da yenilmesinin birinci nedeni Şah İsmail’in ateşli silahlar kullanmayışıysa,  ikinci önemli neden bu çok değerli iki Kızılbaş önderinin savaş taktiklerini reddetmesidir.
Çaldıran öncesi ve sonrası iki yıl içerisinde Anadolu'da Büyük Kızılbaş Kırımları gerçekleştirildi. Osmanlı'yla Safevi devleti arasında 1514 yılında yapılan Çaldıran savaşı, Anadolu Kızılbaşları için bir dönüm noktasıydı. Bu büyük yenilgiyle Şah İsmail’den umutlar kesildi.
Bütün bu olaylardan, o sırada otuzunu aşmış bulunan Pir Sultan uzak mı kalmıştır? Hayır, tersine tamamıyla içinde bulunuyor ve kendisi Anadolu Kızılbaş siyasetinin öncülerindendi.  

3. Bozoklu Celal, 1517 yılı ortalarında, Yavuz Selim'in Mısır seferi sırasında ayaklandı. Amasya ve Tokat bölgelerinin Alevi Türkmenlerini başına toplamıştı. Bozoklu Celal eyleminin tabanının oluşturan 20 bini aşkın yoksul halk ve köylüler, iki yıla yakın süre Osmanlı'ya karşı mücadele verdiler. Ferhat Paşa liderliğinde ordunun üstlerine yürümesi karşısında Bozoklu Celal ve yandaşları Turhal, Zile, Artova ve Sivas üzerinden İran'a yöneldiler. Ancak sonunda Erzincan'da Celal yakalanıp kafası kesildi ve Yavuz'a gönderildi.

4. Şah Veli ayaklanması 1519'da Yozgat'ta başladı. Şah Veli, Bozoklu Şah Celal'ın talibiydi. Çevresinde toplanan 4 binden fazla insanla Celal'ın öcünü aldı. Zile'de Sivas beylerbeyi Şadi Paşa'yı savaşa zorlayarak, birliklerini dağıttı. Çarpışmalarda Sivas defterdarı öldürüldü ve Şadi Paşa yaralandı. Bu olayla Şah Veli büyük ün kazandı. Öyle ki bir Osmanlı tarihyazıcısı, sonradan onun “Şah İsmail Safevi'in bile adını unutturduğunu” yazacaktır. Şah Veli’nin kuvvetleri, aynı yılın ortalarına doğru, Kızılırmak üzerindeki Şahruh köprüsü yakınlarında Osmanlının Husrev Paşa’sına ve büyük bir Alevi katliamı daha yapıldı.

5. Süklün ve Baba Zünnun ayaklanmaları da Alevi Türkmenlerin yoğun olduğu Bozok'da (Yozgat) çıkmış, Tokat, Sivas, Amasya, Maraş, Adana, Tarsus ve İçel yörelerine kadar yayılmıştır. Osmanlı'nın ağır baskıya dayanan toprak-vergi-köylü siyaseti, Aleviler ve Alevilik inancına horbakışı, Alevileri “mülhid, rafızi (dinsiz, sapık)” olarak nitelemesi ve hakaretin ötesinde Aleviliği “ağır suç” kapsamında görmesi, ayaklanmaların ana nedenleriydi.

Türkmen oymaklarından Süklün aşiretinin Koca Dede'sine devlet memurlarının yaptığı hakaret (hiç bıçak vurmadığı sakalının, bıyığının zorla kestirilmesi), Alevi Türkmenlerin geniş tepkisine yol açan bir kıvılcım oldu. Yoksul halkın başa geçirdiği Baba Zünnun'un 1525'lerde başlattığı ayaklanma, hızla gelişip yayıldı ve 1527'ye kadar sürdü. Ayaklanma sırasında Bozok sancak beyi Mustafa bey, İlyazıcısı Kadı Muslihüddin öldürüldüler. Sancak beyinin Kanuni'nin halasının oğlu olması, İstanbul'da geniş yankı uyandırmış ve isyanı bastırmak üzere Hurrem Paşa görevlendirilmişti.

Baba Zünnun'cu Alevi yığınlar, Kayseri yakınlarında Hurrem Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetlerini perişan ettiler. Hurrem Paşa, İçel sancak beyi Ali bey, Kayseri valisi Behram bey ve daha birçok zeamet ve timar sahibi beyler öldürüldü. Bu başarılarıyla taraftarları artan Baba Zünnun ise Artova ve Kazova'ya doğru ilerleyerek, Alevi köylü yığınlarının kaynağına yöneldi.

Osmanlı yönetimi bu kez Rumeli beylerbeyi Hüseyin Paşa'yı, Sivas beylerbeyi Hasan Paşa'yı ve Maraş beyi Mahmut'u isyanı bastırmakla görevlendirdi. Hüseyin Paşa tüm eyalet askerleriyle Zünnun'un üzerine yürüdü. Höyüklü'deki kanlı çarpışmalarda, Baba Zünnun'un kendisi ve yandaşlarından çok ölenler oldu, ama Aleviler Osmanlı ordusuna pes etmediler. Dağlara çekilip toparlandılar. Vakit geçirmeden yeniden Osmanlı güçlerine saldırıp onları dağıttılar ve  Hüseyin Paşa öldürüldü.

Baba Zünnuncu Alevi Türkmenler, daha sonra, güneyden gelen Diyarbakır beylerbeyi Hüsrev Paşa'nın Kürt birlikleri tarafından dağıtıldılar.

Aynı yıllar içinde, Atmaca ayaklanması, babasının öldürülmesiyle oymağının başına geçen Zünnunoğlu; Maraş, Adana, Tarsus-İçel  hattında Tonuzoğlu ve Yenice Bey, yine Adana'da Veli Halife, Seydi Bey ve İnciryemez Alevi kökenli halk ayaklanmaları, aynı zincirin halkalarıydı ve resmi tarihin “Yükselme Devri” adını verdiği Kanuni Süleyman'ın “Cihan İmparatorluğu'nu” temelinden sarsıyorlardı.

III. I. 5. Kalender Çelebi, Dergahın Manevi  Öncülüğünü Silahlı Başkaldırıyla Siyasi Toparlanışa Yöneltiyor

Baba Zünnun ölmüş, fakat yandaşları dağılmamış, mücadeleyi sürdürüyorlardı. Çünkü Hacı Bektaş torunlarından Kalender Şah, Ankara-Kırşehir yöresinde ayaklanmış, süratle Kazova'ya doğru gelmektedir. Bu iki büyük ayaklanma, ayrı ayrı değil birlikte ele alınmalıdır. Aynı ya da birbirini izleyen yıllarda ortaya çıkan bu iki eylem, Alevi-Bektaşi inancındaki halk kitlelerinin ilk ciddi toparlanışı ve birlikte hareket etmeyi ilk denemeleridir.

Baba Zünnun'un harekete geçmesinden az bir süre sonra Kalender Çelebi'nin başkaldırması, iki ayrı cephede aynı beyleri ve vezirleri şaşkına çevirip yenilgiden yenilgiye sürüklemeleri bir rastlantı değildir. Kanımızca bu, Alevi-Bektaşi inancındaki halk yığınlarının “Pirlerin Piri Hünkâr Hacı Bektaş Veli Dergâhı”na manevi bağlılıklarının siyasi birliği, “İstanbul şehrindeki tac-ı devleti” elegeçirmek için bilinçli bir andlaşma ve güçbirliğidir.

Ancak Osmanlı bunu sezmiş, ayaklanan kitlelerin Kazova'ya birlik sancağını dikmelerine, bütün güçleri seferber edip engel olmuştur. Zünnun'culara en büyük darbeyi, Diyarbakır beylerbeyi Hüsrev Paşa, “Rüstem yaratılışlı Kürt askerleri!” ile vurmuş (Peçevi Tarihi, I, s.96) ve onları dağıtarak Kalender Şah'ın da yenilmesine zemin hazırlamıştır.

Anlaşılıyor ki, Hacı Bektaş Veli'nin torunlarından, Balım Sultan'ın (1426?-1518) kardeşi ya da oğlu olan, “Kalender Abdal”, “Civan Kalender”, “Kalender Çelebi” adlarıyla da tanınan Kalender Şah bu birlikteliğin önderi seçilmiştir.

Kalender Şah (1476-1527/8) iyi bir ozandır. Balım Sultan'dan sonra Pir postuna oturmuş ve Hacı Bektaş Dergahı’nın başındadır.2
Balım Sultan'ın barışçıl yumuşaklığına karşın, Kalender bu yola başkoymuştur. Dedesi Hacı Bektaş Veli'den manevi buyruğu almıştır:
Dün gece seyrimde batın yüzünde
Aslı imam nesl-i Ali'yi gördüm
Elif taç başında nikap yüzünde
Hünkar Hacı Bektaş Veli'yi gördüm

Geçti de secdeye oturdu kendi
Cemalin şeminden çerağlar yandı
İşaret eyledi Kar Abdal geldi
Bize Hak'tan gelen doluyu gördüm

İçtim o doluyu aklım yitirdim
Menzil gösterdiler geçtim oturdum
İndirdim kisvetim ikrar getirdim
Kemend ile bağlı belimi gördüm

Mürşid eteğidir tutmuştur destim
Bu idi muradım erişti kastım
Ben beni yitirdim serhoşum mestim
İsmini vird eden dilimi gördüm

Kalender yoluna koymuştur seri
Şükür kurban kestim gördüm didarı
Erenler serveri Horasan piri
Hünkar Hacı Bektaş Veli'yi gördüm

Anadolu Alevi-Bektaşi önderleri Seyyidler, Dedeler toplanarak, bir anlaşmaya varmış ve karar vermişlerdi. Kalender Şah'ın arkasında yürüyeceklerdi. Alevilerin büyük umudu ve şahı Şah İsmail (1487-1524) büyük yenilgiden sonra toparlanamamış ve 1524'de ölmüştü. Anadolu Alevilerini Erdebil Tekkesi'ne bağlayan, Hoca Ali'den (1392-1429) bu yana en büyük halka da kırılmış bulunuyordu. Anadolu’daki Alevi-Bektaşi inançlı halk kitleleri kendi şahlarını yaratmalıydılar. Bunu Hacı Bektaş Dergahı'nın başındaki Kalender'in kişiliğinde buldular.

İşte bu dönemde Pir Sultan Abdal da nefeslerinde, deyişlerinde ve düvazimamlarda Hacı Bektaş Veli ve evlatlarını, Dergah'ını işleyerek, onları ehlibeytle, Muhammed Mustafa ve Haydar-ı Kerrar (Ali) ile eşleştirerek, Hacı Bektaş Dergahı'nın siyasetini yapmıştır.

Pir Sultan, şiirlerinde adını kullanmayacak kadar Şah'laştırıp, bağlanmıştır Kalender'e. Olasılıkla özel olarak Kalender Şah üzerine yazdığı şiirler ortadan kaldırılmış olduğu için günümüze ulaşamamıştır. Buna rağmen yeni saptamış bulunduğumuz iki önemli şiirde, iki ayrı ozanın doğrudan Kalender'e hitap ettiğini de görüyoruz. Ayrıca konumuzla da çok yakından ilişkilidir, Kalender Şah'ın taliplerinden olduğu anlaşılan Koyun Abdal adındaki ozan (Mezarı Kayseri-Bünyan'ın Akkışla köyünde), bilinen tek şiirinde Kalender'e seslenmektedir.

Koyun Abdal, hareketin içinden olup, ortamı değerlendirirken (Kalender'in) İran Şahı'na (Şah Tahmasb) gideceği dedikodusu üzerine, endişelerini dile getiriyor ve gitmemesini diliyor:

Seni Şah'a gider derler
Gel gitme güzel Kalender
Anan atan yüzün suyun
Gel gitme güzel Kalender

Hacı Bektaş değil m'atan

Kerbela'da mekan tutan
Hünkâr Veli değil m'öten
Gel gitme güzel Kalender

Bölük bölük oldu beyler
Yedilmez oldu yedekler
Terketme güzel Kalender
Gel gitme güzel Kalender

Sen Hacı Bektaş oğlusun
Şu aleme dopdolusun
Sen de bir erin oğlusun
Gel gitme güzel Kalender

Koyun Abdal durmuş ağlar
Kurulmaz oldu otağlar
Dikildi sayvanlar tuğlar
Gel gitme güzel Kalender

Koyun Abdal'ın dileği olmuş, daha sonra anlatacağımız ayaklanma sırasında “İran Şah'ından yardım dileme” ya da  İran’a “gitme” olayı vuku bulmamıştır.

Ayrıca Kalender Çelebi'nin, Şah İsmail Hatayi'nin -büyük olasılıkla ölümünden kısa bir süre önce - ziyaretine gittiğini görüyoruz. Hatayi, aruzla yazdığı bir şiirinde, kendisinden on yaş kadar da büyük olan Hacı Bektaş Veli Dergahı Postnişini Kalender'e büyük övgüler düzmüştür.3
Onu “iki alemin gerçek sırrı ve sultanı” diye niteleyen, Kalender'in başkanlığında gelmiş olan heyete “Hak kadehinden içip mest olmuş konuklar” diyen Hatayi, Kalender'i “Mustafa (Muhammed) ve Murteza (Ali)” gibi karşılıyor. “Şah'a kavuşmuş mihman(ım)dır Kalender/ Hatayi'nin açtığı velilik kâbesinde Şah-ı Merdan kuludur Kalender” diyen Hatayi, konuklarını yedirip içirip ağırlıyor ve onları hesaba ihsan olarak geçirdiği şakasını yapıyor. Arkasından ona “şöhretin dünyayı tutması göründü (imdi şöhret-i alem göründü)” derken, sanki Kalender'e el verip, bir gelecek muştuluyor:

İki alemde sultandır Kalender
Kadimi küfr ü imandır Kalender

Kalender'dir hakikat sırr-ı kevneyn (iki dünyanın gerçek sırrı)
Emir-i Hayy-i fermandır Kalender (Hayy: Tanrı)

Kalender Mustafa vü Murteza'dır
Zihi cism ile hem candır Kalender (Zihi: ne mutlu)

Cihan içinde sertapa bürehne (baştan ayağa çıplak)
Şehin aşkına kurbandır Kalender

Misafirler ki mest-i cam-ı Hak'tır (Tanrının kadehi)
Visal-ı Şah'a mihmandır Kalender (visal: kavuşma, mihman: konuk)

Cihanın devrini buldu gıda nuş
Acayip ehl-i imandır Kalender

Geç imdi şöhret-i alem göründü
Hisaba cümle ihsandır Kalender

Velayet Kâ'besin açtı Hatayi
Gulam-ı Şah-ı Merdan'dır Kalender

III.  I.  6. Pir Sultan Abdal Ve Hacı Bektaş Veli Dergahı Seçeneği

Pir Sultan Abdal, Kalender Şah ayaklanmasına kadar, tam yirmi yıl boyunca yukarıda dökümünü yaptığımız, sözünü ettiğimiz onlarca isyan hareketlerini ve onların kanla bastırılmalarını, kırımları gördü. İçinde yaşadı. Dikkat ettiysek başkaldırıların çoğunluğu Bozok (Yozgat), Tokat, Artova, Kazova (Tokat-Turhal arasındaki ova), Sivas ve Erzincan yöresinde düğümleniyor, güçleniyor, büyüyüp taşıyor. Ya da çözülüp yokoluyor. Kesin olan, Pir Sultan'ın Sivas'ının her başkaldırıda bulunmak durumunda olmasıdır.


Pir Sultan Abdal'ın - şiirlerinde karşılıklı etkileşimde bulundukları - Şah İsmail Hatayi ile görüşmüş olduğu, hakkındaki söylencelerden ve bazı şiirlerinin yorumundan çıkarılabiliyor. (Bkz. Cahit Öztelli, Pir Sultan Abdal, 7.baskı, İstanbul-1989, s.26, 131, vd.)

Dede-Talip yakınlıkları bir yana, Şah'lığını kabul ve ilan ettiği Kalender'in Şah İsmail Hatayi ile görüşmeğe gittiği heyetin içinde Pir Sultan da olsa gerektir. Ayrıca aşağıda kısaca değineceğimiz gibi 1509 yılında Şah İsmail ile bir buluşma gerçekleştirilmiştir.  Zaten şiirlerindeki kent ve ülke adlarına bakılırsa  Pir Sultan Abdal’ın bu yerleri gezmiş olduğu hemen anlaşılır.

Pir Sultan'ın Şah Hatayi'ye bir çeşit serzeniş, ya da Çaldıran felaketi sonrası için teselli kokan bir şiiri vardır. Eğer sözünü ettiğimiz “konuk heyette” bulunuyorduysa, bunu kendisine okumuş olmalıdır. Bu dört kıtalık şiirinde serzeniş olduğu kadar, teselliyle birlikte eleştiri de bulunmaktadır:

Erenlere eş olayım
Bu yola yoldaş olayım
İçeyim serhoş olayım
Aymak elinden gelir mi?

Alna yazılmış yazıyı
Besili körpe kuzuyu
Hakkın yazdığı yazıyı
Bozmak elinden gelir mi?

Dere tepe dümdüz olur
Gece geçip gündüz olur
Gökte kaç bin yıldız olur
Saymak elinden gelir mi?

Pir Sultan'ım ey Hatayi
Dilimiz söyler hatayı
Pişmedik çiğ yumurtayı
Soymak elinden gelir mi?

BÜYÜK İSYANCI KIZILBAŞ HALK OZANI PİR SULTAN ABDAL


İsmail Kaygusuz

Pir Sultan Abdal’ın Yaşadığı Döneme ilİişkin Görüş ve Düşünceler

Son yarım yüzyıl içerisinde Pir Sultan Abdal hakkında çok sayıda makaleler, kitaplar yazıldı. Yaşadığı dönem ve idamı üzerine farklı görüşler ortaya atıldı.

Devrimciler Pir Sultan'ın kavga şiirlerini kendilerine bayrak yaparken, onu Aleviliğinden soyutlamaya çalıştılar. Sünni bağnazlar ise son günlerde büyük ozanın engin Ali sevgisini çarpıtarak, Alevilerin Müslümanlığını korumak(!) adına, - daha doğrusu onları Şii görmek istedikleri için - Pir Sultan'ın “Alevi olmadığını”söyleyecek kadar ileri gitmişlerdir.  Üç zıtlar bu girişimleriyle Pir Sultan'a küfürde birleşmiş oluyorlar. Ama, o bunlara kendisi karşılık veriyor:

Ezelden divane etti aşk beni
Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin
Niçin dahledersin tarık  düşmanı (tarık:yol)
Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin

İmam-ı Ali'dir ayn-ı bekadır (daimi, sonsuza kadar gören-gözdür)
Pir elinden zehir içsem şifadır
Yardımcımız Muhammed Mustafa'dır
Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin

İmam Rıza'nın ben envariyim (nurlarındanım)
Şah-ı Kerbela'da doğan Ali'yim
Münkirin yezidin Azrail'iyim
Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin

Pir Sultan Abdal yaşadığı dönem, özellikle ilişkide bulunduğu halk hareketleri konusunda üç tartışmalı görüş bulunmaktadır: Birinci görüşe göre, Pir Sultan 2.Bayezit (1483-1512), Yavuz Selim (1512-1520) ve Kanuni Süleyman (1520-1566) dönemlerinde Alevi halk kıyımlarını yaşamış; Şah Kulu'ndan başlayarak, Kalender Şah dahil birçok başkaldırılara tanık olmuş ve içinde bulunmuştur. Kanuni'nin İran seferi sırasında uyguladığı köylü-Alevi kırımı sonucunda idam edilmiştir. Yani Pir Sultan 1475/80 ile 1547/50 yılları arasında yaşamış oluyor. Biz de bu görüşü paylaşmaktayız.

İkinci görüşün iddiası, Pir Sultan'ın, Aziz Mahmut Hüdai'nin 1.Ahmet'e yazdığı mektupta adı geçen Hızır Paşa tarafından, 1603-1608 yılları arasında astırıldığıdır.

Üçüncüsü ve son zamanlarda en çok kabul görmüş olanı ise, ilk kez araştırmacı İlhan Başgöz'ün S.Eyuboğlu'nun Pir Sultan Abdal derlemesine yazdığı önsözde ortaya attığı görüştür. (Bkz. S.Eyuboğlu, Pir Sultan Abdal, İstanbul-1983, s.11-56) Bu sava göre, Pir Sultan Abdal, 1577-78'de 50 bin kişiyi toplayarak Osmanlı'ya büyük bir başkaldırı hazırlıklarına girişen ve yönetimi dehşete sokan “Düzmece Şah İsmail” hareketiyle doğrudan ilişkisi yüzünden, 1588-90 yılları arasında Sivas'ta valilik yapmış Hızır Paşa tarafından asılmış olabileceği savıdır. Bu düşünce Mehmet Bayrak tarafından biraz daha da geliştirilmiş görülmektedir. (Bkz. Mehmet Bayrak, Pir Sultan Abdal, Ankara-1986, s.111-133)



XXXXIII.  I. 1. Pir Sultan Abdal'ın Sazıyla ve Şiirleriyle Sözetmediği Konu Yoktur


16.yüzyılın bu büyük Alevi ozanının şiirlerinde işlemediği konu yoktur dense yeridir. Sazıyla konuşur dertleşir inleşir:

Gel benim sarı tamburam
Sen ne için inilersin
İçim oyuk derdim büyük
Ben anınçin inilerim

Emek çekip ev yaptırır ya, güzeline bildirmeye fırsatı olmamıştır. Ama kendisine değil, ot çiçek bitmeyen dağa, taşa üzülür:

Bahar geldi çiçek bitti ot bitti
Toprak güldü taşı güldüremedim

Ozanımız en yüce konulardan en basitine kadar iner, güzelim nefeslerini, deyişlerini, güzellemelerini her insanın beğenisine sunar. Pir Sultan Abdal Alevi'dir, Ali ve Ehlibeyt sevdalısıdır. Aşk deryasını boylamış, ummana dalmıştır. Bu sevda onu aşk harmanında savurmuş, elenip yoğrulmuş ve kazanda piştikten sonra kendini ortaya koymuştur. Ayin-i Cem bülbülüdür asıl, Ali Meydanı'nda öter ve inci mercanlarını orada döker. Bu kadarla kalmaz, eksiğini noksanını da döker bu meydana, özünü Dâr'a çeker:

Pir Sultan'ım yeryüzünde
Hiç hata yoktur sözümde
Eksiklik kendi özümde
Dâr'ına durmaya geldim

Pir Sultan Abdal, paşa olmuş yezitleşmiş eski bir talibinin(!) darağacında, inanç ve düşünceleri yüzünden can vermiştir “Şah” diye diye.  

Yürü bire Hızır Paşa
Senin de çarkın kırılır
Güvendiğin padişahın
Gün olur bir gün devrilir
(...)
Şah'ı sevmek suç mu bana
Kem bildirdin beni Han’a
Can için yalvarmam sana
Şehinşah bana darılır

III.  I.  2. Pir Sultan, Erenler Ceminin Bülbülüdür

Son yarım yüzyıl içerisinde Pir Sultan Abdal hakkında çok sayıda makaleler, kitaplar yazıldı. Yaşadığı dönem ve idamı üzerine farklı görüşler ortaya atıldı.

Devrimciler Pir Sultan'ın kavga şiirlerini kendilerine bayrak yaparken, onu Aleviliğinden soyutlamaya çalıştılar. Sünni bağnazlar ise son günlerde büyük ozanın engin Ali sevgisini çarpıtarak, Alevilerin Müslümanlığını korumak(!) adına, - daha doğrusu onları Şii görmek istedikleri için - Pir Sultan'ın “Alevi olmadığını”söyleyecek kadar ileri gitmişlerdir.1  Üç zıtlar bu girişimleriyle Pir Sultan'a küfürde birleşmiş oluyorlar. Ama, o bunlara kendisi karşılık veriyor:

Ezelden divane etti aşk beni
Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin
Niçin dahledersin tarık  düşmanı (tarık:yol)
Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin

İmam-ı Ali'dir ayn-ı bekadır (daimi, sonsuza kadar gören-gözdür)
Pir elinden zehir içsem şifadır
Yardımcımız Muhammed Mustafa'dır
Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin

İmam Rıza'nın ben envariyim (nurlarındanım)
Şah-ı Kerbela'da doğan Ali'yim
Münkirin yezidin Azrail'iyim
Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin

Pir Sultan Abdal yaşadığı dönem, özellikle ilişkide bulunduğu halk hareketleri konusunda üç tartışmalı görüş bulunmaktadır.

Birinci görüşe göre, Pir Sultan 2.Bayezit (1483-1512), Yavuz Selim (1512-1520) ve Kanuni Süleyman (1520-1566) dönemlerinde Alevi halk kıyımlarını yaşamış; Şah Kulu'ndan başlayarak, Kalender Şah dahil birçok başkaldırılara tanık olmuş ve içinde bulunmuştur. Kanuni'nin İran seferi sırasında uyguladığı köylü-Alevi kırımı sonucunda idam edilmiştir. Yani Pir Sultan 1475/80 ile 1547/50 yılları arasında yaşamış oluyor. Biz de bu görüşü paylaşmaktayız.

İkinci görüşün iddiası, Pir Sultan'ın, Aziz Mahmut Hüdai'nin 1.Ahmet'e yazdığı mektupta adı geçen Hızır Paşa tarafından, 1603-1608 yılları arasında astırıldığıdır.

Üçüncüsü ve son zamanlarda en çok kabul görmüş olanı ise, ilk kez araştırmacı İlhan Başgöz'ün S.Eyuboğlu'nun Pir Sultan Abdal derlemesine yazdığı önsözde ortaya attığı görüştür. (Bkz. S.Eyuboğlu, Pir Sultan Abdal, İstanbul-1983, s.11-56) Bu sava göre, Pir Sultan Abdal, 1577-78'de 50 bin kişiyi toplayarak Osmanlı'ya büyük bir başkaldırı hazırlıklarına girişen ve yönetimi dehşete sokan “Düzmece Şah İsmail” hareketiyle doğrudan ilişkisi yüzünden, 1588-90 yılları arasında Sivas'ta valilik yapmış Hızır Paşa tarafından asılmış olabileceği savıdır. Bu düşünce Mehmet Bayrak tarafından biraz daha da geliştirilmiş görülmektedir. (Bkz. Mehmet Bayrak, Pir Sultan Abdal, Ankara-1986, s.111-133)

xxxNe bütün bunları ayrıntılamayı, ne de, “Pir Sultan Abdal ne Hızır Paşa ile takışmasından ne de İran dostu olduğundan asılmıştır. Pir Sultan, Bedreddinci'lerle birlikte yeraltı örgütünde çalışıyor olmalıydı. İdamı onlarla birlikte hareket etmesinden kaynaklanıyordu, suçu buydu'' diye kestirilip atılan görüşleri (V.Timuroğlu, İnançları Uğruna Öldürülenler, Ankara-1991, s.86,98) irdelemeyi uygun görmüyoruz.

Bu arada, Baki Öz'ün Osmanlı'da Alevi Ayaklanmaları adlı kitabının son bölümünü “Düzmece Şah İsmail- Pir Sultan Abdal” başlığı altında, Pir Sultan hakkında yazılan ve ileri sürülen görüşlerin çok geniş bir özetine ayırmış olduğuna dikkat çekelim. (Baki Öz, Osmanlı'da Alevi Ayaklanmaları, İstanbul-1992, s.190-204) Ancak, titiz bir araştırmacı olarak tanıdığımız Baki Öz'ün bu geniş özette, Celaleddin Ulusoy'un Alevi-Bektaşiliğin 7 büyük ozanını tanıtan Yedi Ulular kitabından hiç sözetmemesini doğrusu yadırgadık. Ulusoy'un kitabının Pir Sultan'ı inceleyen bölümünde getirdiği ve şimdiye dek araştırmacıların üzerinde durmadığı açık olan görüşe yer verilmemiş olması, bizce büyük eksikliktir. (Bkz. Celaleddin Ulusoy, Yedi Ulular, Ankara-tarihsiz, s.157-194)

III. I.  3.  Celaleddin Ulusoy Pir Sultan İçin Neler Söylüyor?

Celaleddin Ulusoy, önce büyük ozanın adı üzerinde değişik bir açıklama getiriyor:

“Pir ve Sultan sözcükleri tasavvuf ehlince, Alevi-Bektaşi'lerce Ehl-i Beyt soyundan gelen kutsal kişilere ve yol kurucularına verilen sıfatlardır. Bizim kişisel kanımıza göre bu mahlasla kendisini `Pir Sultan Abdalı' olarak lanse etmiştir. `Pir Sultan Abdal'ım' derken, `Pir Sultan'ın abdalıyım' anlamında kullanmaktadır. Burada `Pir Sultan' sözcüğü, şairin bağlı olduğu yol ulusu Hacı Bektaş Veli, Seyyid Ali Sultan, Balım Sultan veya bir başkasıdır. (Başkası yoktur-İ.K.)” (agy, s.157)

Gerçekten, gelenekte Pir Sultan'ın asıl adının Haydar ya da Koca Haydar olduğu kabul edilir. O halde, ozanımız, Hacı Bektaş Dergahı'nda ikrar verip nasip aldıktan sonra, bir yol talibi olarak kendini `Pir Sultan Abdalı' niçin saymasın?

Sonra Celaleddin Ulusoy, üslup farklılıklarından yola çıkarak “birden fazla Pir Sultanlar” olduğunu düşünmenin yanlışlığına parmak basıyor. Mahlaslarının değişik kullanıldığı şiirlerin de kesin belgelerle ispatlanıncaya değin Pir Sultan'ın sayılması gerektiğini vurguluyor ve şöyle yazıyor:

“Pir Sultan Abdal'ın yaşantısı ve kişiliği anlatılırken, O'nun Safeviler'e, özellikle Şah Tahmasb'a bağlı olduğu işlenmiş ve diğer tüm olaylar bu açıdan yorumlanmıştır. Pir Sultan Abdal'ın İran şahlarına sempati duyduğu şiirlerindeki her ’Şah’ sözcüğünden, İran şahlarının kastedildiğini sanmak yanılgıdır. Alevi-Bektaşi toplumunda ‘Şah’ sözcüğü büyük çoğunlukla İmam Ali ve onun soyundan gelenler için kullanılmıştır. Hacı Bektaş Veli'ye, Seyyid Ali Sultan'a ve Balım Sultan'a da ‘Şah’ denilmiştir.” (agy, s.158)  

Ulusoy, Pir Sultan Abdal'ın hitap ettiği ve beklediği “Şah”ın -bizim de doğru yaklaşım olarak kabul ettiğimiz-, Hacı Bektaş Dergahı'nın Postnişini ve soyundan gelen Kalender Şah Çelebi olduğu görüşünü getiriyor. İncelememizde Ulısoy’un bu görüşünü geliştirmeye  çalışacağız.

III. I. 4. Pir Sultan'ın Yaşadığı Dönem: Tanık Olduğu ve İçinde Yaşadığı Alevi Halk Hareketleri

Celaleddin Ulusoy'un getirdiği yaklaşımla Kalender Çelebi'ye bağlandığında, Pir Sultan'ın yaşadığı dönem, yukarıda değindiğimiz birinci görüşte ileri sürülen dönemle, yani 2.Bayezid (1483-1512), 1.Selim (1512-1520) ve Kanuni Süleyman (1520-1566) zamanlarıyla  denk düşebiliyor.

Bunun yanısıra, İlhan Başgöz'ün, Düzmece Şah İsmail'in (1577-8) “Pir Sultan'ın beklediği Şah” olduğuna tarihsel kanıt olarak gösterdiği dörtlüğe göz atalım:

Pir Sultan Abdal'ım dost çiresine
Arzumanım kaldı Şah cilvesine
60 ile 73'ün arasına
Özümü irfana koşamam m'ola

İlhan Başgöz, rakamları Hicri 960 (1552-53) ve Hicri 973 (1565-6) tarihleri olarak yorumlayıp, “bu yıllar arasında, özünü irfana koşmak isteyen Pir Sultan yaşamaktadır” diyor. (S.Eyuboğlu, agy, s.55) Hangi gerekçe ile bu rakamları tarih kabul ettiği açık değil.
Neden Pir Sultan Abdal, 60 ile 73 yaşları arasında özünü irfana koşmuş olmasın? Demek ki ömrünün bu dönemi, onun olgunlaştığı ve çağının bilgilerine ulaşıp onları özümsediği dönemdir. Bizce bu şiiri Pir Sultan 73 yaşlarındayken yazmış olmalıdır. Belki de Hızır Paşa'nın zindanlarında, ömrünün son zamanlarında yazmıştır. Böyle olunca onun 1475-80 arasında doğmuş olabileceği ortaya çıkıyor.

Bu tarihi esas aldığımızda, “Pir Sultan'ın zamanında, yaşadığı çevrede herhangi bir halk hareketi olmamış ve kendisi de böyle bir harekete katılmamıştır” diyenlerin (bu iddia sahipleri için bkz. Baki Öz, Osmanlı'da Alevi Ayaklanmaları, s.191) niyetlerinin karanlık olduğu görülür. Çünkü Pir Sultan Abdal, bu tarihe göre, 30 yaşlarından itibaren, idam edilinceye kadar en az on Alevi halk hareketi yaşadı. Büyük kırımlar ve kanla bastırılmış onca ayaklanmaya, Çaldıran savaşı (1514) öncesi ve sonrasında, yüzbinlerin öldürüldüğü toplu Kızılbaş kırımlarına tanık oldu. İran savaşları sırasında (1548-55) Kanuni'nin Kızılbaş kırımından yakasını kurtaramadı.

Pir Sultan Abdal'ın yaşamış ve tanık olduğu bu halk hareketlerinden bazılarına değinelim:

1. 1509-11 yılları arasında iki yıl süren Şah Kulu Sultan ayaklanması. Bu, Şah İsmail Safevi'yi dayanak alıp başlayan, ama kısa zamanda bağımsız gelişerek, Anadolu ve Rumeli'yi saran ve doğrudan siyasal iktidara yönelik bir Alevi halk hareketiydi. Yenilgiden yenilgiye uğrayan Osmanlı kuvvetleri, ancak Vezir Hadım Ali Paşa'nın yönetiminde Sivas yakınlarında Gedikhan'da yapılan savaşta Şah Kulu'nu öldürerek ayaklanmayı bastırabildiler. 1511 Haziran'ında yapılan bu savaşta Ali Paşa da öldü. Şahkulu Sultan'ın ölümüyle halk birlikleri dağıldı, 15 bin kadarı İran'a geçti. Şah İsmail daha başlardayken, bu hareketten desteğini çekmiş sudan bahanelerle birçoğunu  katletti...

2. Nur Ali Halife ayaklanması. 1512 yılında Tokat, Amasya, Yozgat ve Çorum yörelerindeki Alevi kitleler tarafından gerçekleştirildi. Nur Ali, Şah İsmail'in halifelerindendi. Tokat'da Şah İsmail adına hutbe okuttu. Şehzade Ahmet'in (Yavuz Selim'in kardeşi) isyanı bastırmakla görevlendirdiği Sinan Paşa'yı iki bin askeriyle öldürüp, Sivas'ı kuşattı. Şehzade Ahmet'in oğlu Murat Kızılbaş olmuş ve Nur Ali Halife'yle işbirliğine girmişti. Nur Ali, emrinde 10 bin kişilik kuvvet bulunan Murat'la Kazova'da birleşti. Aynı yılın yazında Erzincan yakınlarında Göksu'da yapılan savaşta Nur Ali Halife birlikleri Osmanlı ordusuna yenildi. Bıyıklı Mehmet Paşa, Nur Ali'nin başıyla birlikte 600 isyancı Kızılbaşın kellesini Yavuz'a İstanbul'a gönderdi. Doğrusu ise, F. Sumer'in yazdığı gibi, Nur Ali Halife kurtulup Erzincan'a döndü. Kendisi 1514 Çaldıran savaşında Şah İsmail'in kumandanlarından biri olarak görev yapmıştır.(Faruk Sümer, Safevi Devletinin Kuruluşu, s. 35-36) Şah İsmail, kendisi adına başkaldıran  Nur Ali Halife’yi de desteksiz bırakmıştı. Bununla da kalmıyarak Çaldıran savaşının başında, Osmanlı ordusunun özelliklerini çok iyi tanıyan Diyarbakır valisiyle birlikte Nur Ali’nin de savaş planlarını kabul etmemiştir. Kızılbaş ordusunun Çaldıran’da yenilmesinin birinci nedeni Şah İsmail’in ateşli silahlar kullanmayışıysa,  ikinci önemli neden bu çok değerli iki Kızılbaş önderinin savaş taktiklerini reddetmesidir.
Çaldıran öncesi ve sonrası iki yıl içerisinde Anadolu'da Büyük Kızılbaş Kırımları gerçekleştirildi. Osmanlı'yla Safevi devleti arasında 1514 yılında yapılan Çaldıran savaşı, Anadolu Kızılbaşları için bir dönüm noktasıydı. Bu büyük yenilgiyle Şah İsmail’den umutlar kesildi.
Bütün bu olaylardan, o sırada otuzunu aşmış bulunan Pir Sultan uzak mı kalmıştır? Hayır, tersine tamamıyla içinde bulunuyor ve kendisi Anadolu Kızılbaş siyasetinin öncülerindendi.  

3. Bozoklu Celal, 1517 yılı ortalarında, Yavuz Selim'in Mısır seferi sırasında ayaklandı. Amasya ve Tokat bölgelerinin Alevi Türkmenlerini başına toplamıştı. Bozoklu Celal eyleminin tabanının oluşturan 20 bini aşkın yoksul halk ve köylüler, iki yıla yakın süre Osmanlı'ya karşı mücadele verdiler. Ferhat Paşa liderliğinde ordunun üstlerine yürümesi karşısında Bozoklu Celal ve yandaşları Turhal, Zile, Artova ve Sivas üzerinden İran'a yöneldiler. Ancak sonunda Erzincan'da Celal yakalanıp kafası kesildi ve Yavuz'a gönderildi.

4. Şah Veli ayaklanması 1519'da Yozgat'ta başladı. Şah Veli, Bozoklu Şah Celal'ın talibiydi. Çevresinde toplanan 4 binden fazla insanla Celal'ın öcünü aldı. Zile'de Sivas beylerbeyi Şadi Paşa'yı savaşa zorlayarak, birliklerini dağıttı. Çarpışmalarda Sivas defterdarı öldürüldü ve Şadi Paşa yaralandı. Bu olayla Şah Veli büyük ün kazandı. Öyle ki bir Osmanlı tarihyazıcısı, sonradan onun “Şah İsmail Safevi'in bile adını unutturduğunu” yazacaktır. Şah Veli’nin kuvvetleri, aynı yılın ortalarına doğru, Kızılırmak üzerindeki Şahruh köprüsü yakınlarında Osmanlının Husrev Paşa’sına ve büyük bir Alevi katliamı daha yapıldı.

5. Süklün ve Baba Zünnun ayaklanmaları da Alevi Türkmenlerin yoğun olduğu Bozok'da (Yozgat) çıkmış, Tokat, Sivas, Amasya, Maraş, Adana, Tarsus ve İçel yörelerine kadar yayılmıştır. Osmanlı'nın ağır baskıya dayanan toprak-vergi-köylü siyaseti, Aleviler ve Alevilik inancına horbakışı, Alevileri “mülhid, rafızi (dinsiz, sapık)” olarak nitelemesi ve hakaretin ötesinde Aleviliği “ağır suç” kapsamında görmesi, ayaklanmaların ana nedenleriydi.

Türkmen oymaklarından Süklün aşiretinin Koca Dede'sine devlet memurlarının yaptığı hakaret (hiç bıçak vurmadığı sakalının, bıyığının zorla kestirilmesi), Alevi Türkmenlerin geniş tepkisine yol açan bir kıvılcım oldu. Yoksul halkın başa geçirdiği Baba Zünnun'un 1525'lerde başlattığı ayaklanma, hızla gelişip yayıldı ve 1527'ye kadar sürdü. Ayaklanma sırasında Bozok sancak beyi Mustafa bey, İlyazıcısı Kadı Muslihüddin öldürüldüler. Sancak beyinin Kanuni'nin halasının oğlu olması, İstanbul'da geniş yankı uyandırmış ve isyanı bastırmak üzere Hurrem Paşa görevlendirilmişti.

Baba Zünnun'cu Alevi yığınlar, Kayseri yakınlarında Hurrem Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetlerini perişan ettiler. Hurrem Paşa, İçel sancak beyi Ali bey, Kayseri valisi Behram bey ve daha birçok zeamet ve timar sahibi beyler öldürüldü. Bu başarılarıyla taraftarları artan Baba Zünnun ise Artova ve Kazova'ya doğru ilerleyerek, Alevi köylü yığınlarının kaynağına yöneldi.

Osmanlı yönetimi bu kez Rumeli beylerbeyi Hüseyin Paşa'yı, Sivas beylerbeyi Hasan Paşa'yı ve Maraş beyi Mahmut'u isyanı bastırmakla görevlendirdi. Hüseyin Paşa tüm eyalet askerleriyle Zünnun'un üzerine yürüdü. Höyüklü'deki kanlı çarpışmalarda, Baba Zünnun'un kendisi ve yandaşlarından çok ölenler oldu, ama Aleviler Osmanlı ordusuna pes etmediler. Dağlara çekilip toparlandılar. Vakit geçirmeden yeniden Osmanlı güçlerine saldırıp onları dağıttılar ve  Hüseyin Paşa öldürüldü.

Baba Zünnuncu Alevi Türkmenler, daha sonra, güneyden gelen Diyarbakır beylerbeyi Hüsrev Paşa'nın Kürt birlikleri tarafından dağıtıldılar.

Aynı yıllar içinde, Atmaca ayaklanması, babasının öldürülmesiyle oymağının başına geçen Zünnunoğlu; Maraş, Adana, Tarsus-İçel  hattında Tonuzoğlu ve Yenice Bey, yine Adana'da Veli Halife, Seydi Bey ve İnciryemez Alevi kökenli halk ayaklanmaları, aynı zincirin halkalarıydı ve resmi tarihin “Yükselme Devri” adını verdiği Kanuni Süleyman'ın “Cihan İmparatorluğu'nu” temelinden sarsıyorlardı.

III. I. 5. Kalender Çelebi, Dergahın Manevi  Öncülüğünü Silahlı Başkaldırıyla Siyasi Toparlanışa Yöneltiyor

Baba Zünnun ölmüş, fakat yandaşları dağılmamış, mücadeleyi sürdürüyorlardı. Çünkü Hacı Bektaş torunlarından Kalender Şah, Ankara-Kırşehir yöresinde ayaklanmış, süratle Kazova'ya doğru gelmektedir. Bu iki büyük ayaklanma, ayrı ayrı değil birlikte ele alınmalıdır. Aynı ya da birbirini izleyen yıllarda ortaya çıkan bu iki eylem, Alevi-Bektaşi inancındaki halk kitlelerinin ilk ciddi toparlanışı ve birlikte hareket etmeyi ilk denemeleridir.

Baba Zünnun'un harekete geçmesinden az bir süre sonra Kalender Çelebi'nin başkaldırması, iki ayrı cephede aynı beyleri ve vezirleri şaşkına çevirip yenilgiden yenilgiye sürüklemeleri bir rastlantı değildir. Kanımızca bu, Alevi-Bektaşi inancındaki halk yığınlarının “Pirlerin Piri Hünkâr Hacı Bektaş Veli Dergâhı”na manevi bağlılıklarının siyasi birliği, “İstanbul şehrindeki tac-ı devleti” elegeçirmek için bilinçli bir andlaşma ve güçbirliğidir.

Ancak Osmanlı bunu sezmiş, ayaklanan kitlelerin Kazova'ya birlik sancağını dikmelerine, bütün güçleri seferber edip engel olmuştur. Zünnun'culara en büyük darbeyi, Diyarbakır beylerbeyi Hüsrev Paşa, “Rüstem yaratılışlı Kürt askerleri!” ile vurmuş (Peçevi Tarihi, I, s.96) ve onları dağıtarak Kalender Şah'ın da yenilmesine zemin hazırlamıştır.

Anlaşılıyor ki, Hacı Bektaş Veli'nin torunlarından, Balım Sultan'ın (1426?-1518) kardeşi ya da oğlu olan, “Kalender Abdal”, “Civan Kalender”, “Kalender Çelebi” adlarıyla da tanınan Kalender Şah bu birlikteliğin önderi seçilmiştir.

Kalender Şah (1476-1527/8) iyi bir ozandır. Balım Sultan'dan sonra Pir postuna oturmuş ve Hacı Bektaş Dergahı’nın başındadır.2
Balım Sultan'ın barışçıl yumuşaklığına karşın, Kalender bu yola başkoymuştur. Dedesi Hacı Bektaş Veli'den manevi buyruğu almıştır:
Dün gece seyrimde batın yüzünde
Aslı imam nesl-i Ali'yi gördüm
Elif taç başında nikap yüzünde
Hünkar Hacı Bektaş Veli'yi gördüm

Geçti de secdeye oturdu kendi
Cemalin şeminden çerağlar yandı
İşaret eyledi Kar Abdal geldi
Bize Hak'tan gelen doluyu gördüm

İçtim o doluyu aklım yitirdim
Menzil gösterdiler geçtim oturdum
İndirdim kisvetim ikrar getirdim
Kemend ile bağlı belimi gördüm

Mürşid eteğidir tutmuştur destim
Bu idi muradım erişti kastım
Ben beni yitirdim serhoşum mestim
İsmini vird eden dilimi gördüm

Kalender yoluna koymuştur seri
Şükür kurban kestim gördüm didarı
Erenler serveri Horasan piri
Hünkar Hacı Bektaş Veli'yi gördüm

Anadolu Alevi-Bektaşi önderleri Seyyidler, Dedeler toplanarak, bir anlaşmaya varmış ve karar vermişlerdi. Kalender Şah'ın arkasında yürüyeceklerdi. Alevilerin büyük umudu ve şahı Şah İsmail (1487-1524) büyük yenilgiden sonra toparlanamamış ve 1524'de ölmüştü. Anadolu Alevilerini Erdebil Tekkesi'ne bağlayan, Hoca Ali'den (1392-1429) bu yana en büyük halka da kırılmış bulunuyordu. Anadolu’daki Alevi-Bektaşi inançlı halk kitleleri kendi şahlarını yaratmalıydılar. Bunu Hacı Bektaş Dergahı'nın başındaki Kalender'in kişiliğinde buldular.

İşte bu dönemde Pir Sultan Abdal da nefeslerinde, deyişlerinde ve düvazimamlarda Hacı Bektaş Veli ve evlatlarını, Dergah'ını işleyerek, onları ehlibeytle, Muhammed Mustafa ve Haydar-ı Kerrar (Ali) ile eşleştirerek, Hacı Bektaş Dergahı'nın siyasetini yapmıştır.

Pir Sultan, şiirlerinde adını kullanmayacak kadar Şah'laştırıp, bağlanmıştır Kalender'e. Olasılıkla özel olarak Kalender Şah üzerine yazdığı şiirler ortadan kaldırılmış olduğu için günümüze ulaşamamıştır. Buna rağmen yeni saptamış bulunduğumuz iki önemli şiirde, iki ayrı ozanın doğrudan Kalender'e hitap ettiğini de görüyoruz. Ayrıca konumuzla da çok yakından ilişkilidir, Kalender Şah'ın taliplerinden olduğu anlaşılan Koyun Abdal adındaki ozan (Mezarı Kayseri-Bünyan'ın Akkışla köyünde), bilinen tek şiirinde Kalender'e seslenmektedir.

Koyun Abdal, hareketin içinden olup, ortamı değerlendirirken (Kalender'in) İran Şahı'na (Şah Tahmasb) gideceği dedikodusu üzerine, endişelerini dile getiriyor ve gitmemesini diliyor:

Seni Şah'a gider derler
Gel gitme güzel Kalender
Anan atan yüzün suyun
Gel gitme güzel Kalender

Hacı Bektaş değil m'atan

Kerbela'da mekan tutan
Hünkâr Veli değil m'öten
Gel gitme güzel Kalender

Bölük bölük oldu beyler
Yedilmez oldu yedekler
Terketme güzel Kalender
Gel gitme güzel Kalender

Sen Hacı Bektaş oğlusun
Şu aleme dopdolusun
Sen de bir erin oğlusun
Gel gitme güzel Kalender

Koyun Abdal durmuş ağlar
Kurulmaz oldu otağlar
Dikildi sayvanlar tuğlar
Gel gitme güzel Kalender

Koyun Abdal'ın dileği olmuş, daha sonra anlatacağımız ayaklanma sırasında “İran Şah'ından yardım dileme” ya da  İran’a “gitme” olayı vuku bulmamıştır.

Ayrıca Kalender Çelebi'nin, Şah İsmail Hatayi'nin -büyük olasılıkla ölümünden kısa bir süre önce - ziyaretine gittiğini görüyoruz. Hatayi, aruzla yazdığı bir şiirinde, kendisinden on yaş kadar da büyük olan Hacı Bektaş Veli Dergahı Postnişini Kalender'e büyük övgüler düzmüştür.3
Onu “iki alemin gerçek sırrı ve sultanı” diye niteleyen, Kalender'in başkanlığında gelmiş olan heyete “Hak kadehinden içip mest olmuş konuklar” diyen Hatayi, Kalender'i “Mustafa (Muhammed) ve Murteza (Ali)” gibi karşılıyor. “Şah'a kavuşmuş mihman(ım)dır Kalender/ Hatayi'nin açtığı velilik kâbesinde Şah-ı Merdan kuludur Kalender” diyen Hatayi, konuklarını yedirip içirip ağırlıyor ve onları hesaba ihsan olarak geçirdiği şakasını yapıyor. Arkasından ona “şöhretin dünyayı tutması göründü (imdi şöhret-i alem göründü)” derken, sanki Kalender'e el verip, bir gelecek muştuluyor:

İki alemde sultandır Kalender
Kadimi küfr ü imandır Kalender

Kalender'dir hakikat sırr-ı kevneyn (iki dünyanın gerçek sırrı)
Emir-i Hayy-i fermandır Kalender (Hayy: Tanrı)

Kalender Mustafa vü Murteza'dır
Zihi cism ile hem candır Kalender (Zihi: ne mutlu)

Cihan içinde sertapa bürehne (baştan ayağa çıplak)
Şehin aşkına kurbandır Kalender

Misafirler ki mest-i cam-ı Hak'tır (Tanrının kadehi)
Visal-ı Şah'a mihmandır Kalender (visal: kavuşma, mihman: konuk)

Cihanın devrini buldu gıda nuş
Acayip ehl-i imandır Kalender

Geç imdi şöhret-i alem göründü
Hisaba cümle ihsandır Kalender

Velayet Kâ'besin açtı Hatayi
Gulam-ı Şah-ı Merdan'dır Kalender

III.  I.  6. Pir Sultan Abdal Ve Hacı Bektaş Veli Dergahı Seçeneği

Pir Sultan Abdal, Kalender Şah ayaklanmasına kadar, tam yirmi yıl boyunca yukarıda dökümünü yaptığımız, sözünü ettiğimiz onlarca isyan hareketlerini ve onların kanla bastırılmalarını, kırımları gördü. İçinde yaşadı. Dikkat ettiysek başkaldırıların çoğunluğu Bozok (Yozgat), Tokat, Artova, Kazova (Tokat-Turhal arasındaki ova), Sivas ve Erzincan yöresinde düğümleniyor, güçleniyor, büyüyüp taşıyor. Ya da çözülüp yokoluyor. Kesin olan, Pir Sultan'ın Sivas'ının her başkaldırıda bulunmak durumunda olmasıdır.


Pir Sultan Abdal'ın - şiirlerinde karşılıklı etkileşimde bulundukları - Şah İsmail Hatayi ile görüşmüş olduğu, hakkındaki söylencelerden ve bazı şiirlerinin yorumundan çıkarılabiliyor. (Bkz. Cahit Öztelli, Pir Sultan Abdal, 7.baskı, İstanbul-1989, s.26, 131, vd.)

Dede-Talip yakınlıkları bir yana, Şah'lığını kabul ve ilan ettiği Kalender'in Şah İsmail Hatayi ile görüşmeğe gittiği heyetin içinde Pir Sultan da olsa gerektir. Ayrıca aşağıda kısaca değineceğimiz gibi 1509 yılında Şah İsmail ile bir buluşma gerçekleştirilmiştir.  Zaten şiirlerindeki kent ve ülke adlarına bakılırsa  Pir Sultan Abdal’ın bu yerleri gezmiş olduğu hemen anlaşılır.

Pir Sultan'ın Şah Hatayi'ye bir çeşit serzeniş, ya da Çaldıran felaketi sonrası için teselli kokan bir şiiri vardır. Eğer sözünü ettiğimiz “konuk heyette” bulunuyorduysa, bunu kendisine okumuş olmalıdır. Bu dört kıtalık şiirinde serzeniş olduğu kadar, teselliyle birlikte eleştiri de bulunmaktadır:

Erenlere eş olayım
Bu yola yoldaş olayım
İçeyim serhoş olayım
Aymak elinden gelir mi?

Alna yazılmış yazıyı
Besili körpe kuzuyu
Hakkın yazdığı yazıyı
Bozmak elinden gelir mi?

Dere tepe dümdüz olur
Gece geçip gündüz olur
Gökte kaç bin yıldız olur
Saymak elinden gelir mi?

Pir Sultan'ım ey Hatayi
Dilimiz söyler hatayı
Pişmedik çiğ yumurtayı
Soymak elinden gelir mi?

Sayfa 2

Oysa daha önceleri, gençlik yıllarında, olasıdır ki bağ-bahçe ile uğraşırken, ağaçlara yazdığı şiirde bile ismiyle birlikte “Şahım!” diye sesleniyordu:

Yel esti mi aşka gelir sallanır
Mart ayında yeşillenir ağaçlar
Kıpkırmızı donlar giyer allanır
Hü dost çağırır sallanır ağaçlar
(...)
Pir Sultan Abdal'ım Hatayi şahım
Adem için ne halk etmiş Allahım
Güz gelince salar yaprağın daim
Vakti geldi mi sulanır ağaçlar

Yukarıda söylediğimiz gibi, Erdebil Tekkesi ile Anadolu Alevi-Bektaşilerinin bağları, son büyük halka olan Şah İsmail Hatayi'nin ölümüyle kopma noktasına ulaşmıştı.

Erdebil tarihine bir göz atarsak; Şeyh Safi (1252-1334) tarafından 13.yüzyılın sonlarına doğru kurulan Erdebil Tekkesi, iki yüzyıl sonra kurulan Safevi Şii devletine ve hanedanına temel olmuştur. Şeyh Safi'nin oğlu Sadreddin (1334-92), torunu Hoca Ali (1392-1429) ve torununun oğlu Şeyh İbrahim (1429-1447), kimseyi istekleriyle rahatsız etmeksizin Safevi postunda oturuyorlardı. Ünleri Bursa'daki Osmanlı sarayına kadar ulaşmıştı. Öyle ki buradan Erdebil'e Çerağ Akçesi adı altında değerli hediyeler gönderirlerdi (Bkz. Walther Hinz, Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyt, 2.baskı, Ankara-1992, s.7 vd.)

Başlangıçta Şafii olan Erdebil tekkesini tam bir On İki İmamcı Şii dergahına çeviren ve Aleviliğe yaklaştıran, Şeyh Safi'nin torunu Hoca Ali (1392-1429) olmuş görünüyor. Hoca Ali'nin Anadolu'da, özellikle Teke, Hamid ve Karamanoğulları gibi güney beyliklerinde çok müritleri vardı.

Bu önemli ilişki 1402 Ankara savaşından sonra gerçekleşmiştir. Timur bu savaştan muzaffer dönerken Erdebil Dergahında Hoca Ali'yi ziyaret etmiş. Bu şeyh Timur üzerinde çok büyük etki bırakmış olacak ki, kendi egemenlik alanı içerisindeki Erdebil kentini köyleri ve arazisiyle birlikte Safevi ailesine vakıf olarak bağışladı. Ayrıca dileği üzerine yanında götürdüğü 30 bin Türkmen tutsağını Şeyh'e verdi, o da tümünü serbest bıraktı. Böylece bunların hepsi Erdebil Tekkesi'ne bağlandılar. Bir kısmı yurtlarına geri döndüyse de, Hoca Ali kalanların yerleşmesi için Erdebil'de bir mahalle ayırdı. 17.yüzyılda bile bu mahalle  Anadolu Türklerinin torunları “Sofiyan-ı Rum” adını taşıyordu.

Walther Hinz “Bu esirler de, şükran borcu olarak Safevi Tarikatına bağlandılar” demektedir. Oysa bu esir Türkmenler zaten Sünni değillerdi, Aleviydiler. Dergah değiştirip Erdebilli oldular. Ama, bu çok önemli ilişkiyle, Baba İlyas'dan bu yana özgünlük kazanıp, Hacı Bektaş Veli ile kurumlaşmış Anadolu Aleviliğini Erdebil Tekkesi'ne ilk sokan da bunlar olmuştu. Ancak bu ilişki, Sulucakarahöyük'teki Hacı Bektaş Dergahının Anadolu'da ikinci plana düşmesinin de başlangıcı oldu.

Asıl büyük ve sürekli temas, amcası Şeyh Cafer'in Karakoyunlu Cihan Şah'la işbirliği yaparak, Erdebil dergahı postundan uzaklaştırdığı Şeyh İbrahim oğlu Şeyh Cüneyd ile oldu. Onun 1448'den 1456'ya kadar Anadolu'da geçirmiş olduğu 7-8 yıl, hem Anadolu Türkmenlerinden çok geniş taraftar kazanmasını, hem de Erdebil Şiiliğinin iyiden batınileşip Anadolu Aleviliğine dönüşmesini sağladı.

Safevi Erdebil Tekkesi'nin etkisi de büyük çapta, Anadolu Alevi halkları arasında, yine Şeyh Cüneyd'le başlayıp yayıldı. Şeyh Cüneyd, 1456 yılına değin Anadolu ve Suriye'de durmadan dolaşmış, batıniliği ağır basan bir Şiiliğin siyasetini yapmıştır. Özellikle Teke ve Hamidoğulları Türkmenleri arasında, Suriye ve Adana bölgelerinde  aralarına sığındığı Bedreddini Varsak Türkmenleriyle birlikte ve daha sonra Samsun-Canik yöresinde Çepniler arasında yaşamıştır. (Walther Hinz, agy, s.16-17)

Erdebil Dergahı'na bağlılık, sonra Şeyh Haydar'ın arkasından Anadolu'dan akın akın İran'a giden Türkmen oymak ve boylarına dayanarak 15001/2’de  Safevi devletini kurmuş olan Şah İsmail Hatayi ile en üst düzeye ulaştı. Çünkü bu yığınlar için, bir “tek kurtuluş yolu” siyasetine dönmüştü.

Kanımızca Kalender Şah olayı Anadolu Aleviliğinin bugüne kadarki tarihsel gelişimi açısından bir dönüm noktası olmuştur. Anadolu Alevi-Bektaşileri Şah İsmail'in ölümünden itibaren Erdebil'in etki alanından çıkmıştır. Bakıyoruz, Pir Sultan Abdal, bu aralıkta kesin siyasal tercihini Hacı Bektaş Veli Dergahı ve onun soyundan postnişinlerden yana yapıyor. Alevi-Bektaşiliğin serçeşmesi Hacı Bektaşi Veli'nin Dergahı ve ardılları (halife,

postnişinleri) üzerine övgü dolu, etkileyici nefesler, şiirler söylüyor ve onun açık siyasetini yapıyor.

III. I. 7. Kalender Çelebi, Pir Sultan Abdal,  Kul Himmet, Şah İsmail Hatayi  İlişkileri Üzerine

Pir Sultan Abdal, Kalender Abdal’a bağlı bir talip olduğu gibi kendisi de İmam Rıza soyundan bir Seyyid olarak Kul Himmet’in  Dede’sidir. İnanç bağlamında belli bir dönem Anadolu Kızılbaşlarının (Alevi-Bektaşiler) Mürşid-iKamil olarak bağlanıp peşinden gittikleri, Şah İsmail Safevi’yi (1487-1524) aynı zamanda, can, derviş, derdimend vb. sıfatlarla birlikte, daha çok Şah Hatayi  tapşırması-mahlasıyla büyük Alevi ozanı olarak tanıyorlardı. Aralarındaki ilişkiler konusunda “Büyük Ozan, Şiir Dilinin Ustası, Siyaset ve Mücadele Adamı Dede Kul Himmet” (www.Alewiten.com/Düşünürler) makalemizde geniş açıklamalar yapmaya çalıştık. Burada da çok kısa olarak yinelemek yararlı olacaktır:

Bu üç büyük Alevi-Kızılbaş ermiş ozanı birbirinden etkilenmiş ve çok kez nefesleri birbirine karıştırılmıştır. İçlerinde yaşça en küçüğü olan Kul Himmet birçok şiirinde hem Şah hem ozan olarak Hatayi'yi ve ustadı-piri olarak Pir Sultan'ı zikretmiştir. Pir Sultan'ın da yukarıda verdiğimiz örneklerde görüldüğü gibi, bazı şiirlerinde Şah Hatayi'nin adı geçmekte.  Ayrıca Şah Hatayi'nin, o dönemlerde Hacı Bektaş Veli Dergahının Pir'i, Balım Sultan (1450?-1418?) hem de kardeşi Kalender Çelebi (1483?-1428) üzerine birer şiiri vardır. Bu kişiler, Şah'ın kendi inanç ve siyasetinin kaynağı Hacı Bektaş Veli'nin temsilcileri olduğu kadar, Küçük Asya'da yaşamakta olan Alevi-Kızılbaşların birinci derecede bağlı oldukları dergahın başındaydılar. Alevi toplulukların manevi önderleri Dede'ler, her yıl orada kazan kaynatıp icazet aldıktan sonra gelip Cem-cemaatlarını yaptırıyorlardı. Hatayi’nin, özellikle Balım Sultan'ı öven şiiri tamamıyla siyasidir. Olasıyla 1509'da,  II. Bayezid'in izniyle Osmanlı sınırında Yıldız Dağı çevresinde bir süre kalışı sırasında yazmıştır.4

Burada yapılan Cemlere ve siyasi toplantılara  Hacı Bektaş Dergahı'ndan Balım Sultan'ı temsilen Kalender Abdal, aynı Dergahtan icazetli dede Pir Sultan Abdal ve henüz 17-18 yaşlarında bulunmasına rağmen ozanlığıyla kendini kabul ettirmiş Safevi soylu dede Kul Himmet de katılmıştır. Bu geniş katılımlı siyasi toplantılarda ozan olarak Şah İsmail Hatayi,  Pir Sultan ve Kul Himmet'in biraraya  geldiklerini belirleyen Kul Himmet köyünde (Varzıl-Görümlü) anlatılan bir önemli söylence ve üçünün de adını birarada zikreden nefesler mevcuttur. Kalender Abdal bu üç ozanın biraraya gelişini, çok geniş yorumlara açık görünen “Eli kanlıların elin yumağa” dizesiyle vermiştir. Kalender üçünü de cümle aşıkların atası ilan etmektedir:

Ezel-i ervahtan ceddim cemalim
Hatayi Kul Himmet Pir Sultan geldi
Eli kanlıların elin yumağa
Hatayi Kul Himmet Pir Sultan geldi

(...)

Kalender yok bu sözümün hatası
Beş harftendir aşıkların futası (Aşıkların çektiği –beş harfli- maşuk’tandır)
Üç aşıktır cümle aşık atası
Hatayi Kul Himmet Pir Sultan geldi 5

Kul Himmet dondan dona geçen, sürekli bir dönüşüm içinde herşeyde, heryerde ve bütün sevdiği kutsadığı kişiliklerde Ali'yi gördüğünü anlattığı nefesinde ikisini de anar. Ali hem kendisinde, hem de  Şah Hatayi ve Pir Sultan'dadır:

Ali'sin Muhammed yoktur gümanım
Şeriat içinde dinimsin Ali
Tarikat içinde sırr-ı ummanım
Marifet içinde pirimsin Ali
(...)
Dilek diler seni severim canda
Kul Himmet, Hatayi, Pir Sultan sende
Ruz-i mahşerde ulu divanda
Mümine şefaat edensin Ali

Kul Himmet bir başka nefesinde,  Hatayi'nin şiirine benzek yaparak; hem onun söylemiyle hem de onu arada kullanıp Hacı Bektaş'a yalvarıyor. Ayrıca Pir Sultan yolundan gittiğini ve ondan ayrılmak istemediğini öğreniyoruz:

Hatayi'm(e) Kul Himmet eder niyazı
Pir Sultan yolundan ayırma bizi
Ol mahşer gününde isteriz sizi
Muhammed önünde car Hacı Bektaş

Şah İsmail Hatayi, Pir Sultan ve Kul Himmet'in Yıldız dağında buluşup dem-devran geçirdikleri, hal diliyle  muhabbet ettiklerini  belirleyen bir söylence anlatılmaktadır Kul Himmet’in köyü Varzıl'da.  İrfan Çoban'ın derlediği söylenceye göre tarikatı yürüttükten, yani cem-cemaattan sonra Yıldız dağında üçü birlikte geziye çıkar. Bir ara kırda çiçekler arasında oturur kendilerine sunulan bir tas balı yemeğe hazırlanırken Pir Sultan: “Dostlar, bu bala birer işaret koymadan yemeyelim!'' diye öneride bulunur. Diğerleri öneriyi kabul ederler.    

Bunun üzerine her keresinde ikisi hakem olur biri işaretini söyler. Önce Kul Himmet başlar; hal diliyle buyurur bir arı gelip balı yemeğe girişir.  Hatayi: “Ey Kul Himmet, vızıltın kesilmesin,balını eller yesin!'' der. Bu, bir çeşit Kul Himmet'in geleceğinin görülmesi okunmasıdır.
Pir Sultan Abdal emreder; bir kıl takılır bala. Hatayi: “Ey Pir Sultan, sen de bala düşürdüğün kıl ile asılasın” dediği için o da ipe çekilmiştir.

Sıra Hatayi'ye gelince; bala el atar, bal tası münevver olur (aydınlanır). Kul Himmet ile Pir Sultan aynı anda: “Ey Hatayi, balın çok olsun, yemeye doyma!” Sultan Hatayi tutkuludur ve çok kazanmıştır, ama yemeye doyamamıştır…
Önce Kul Himmet yıkanmak için Kızılırmak’a girer ve  “Vah, vaah!” der. Arkadaşları: “Ne oldu sana?” diye sorarlar. Kul Himmet: “Aah, Şimir'in açtığı yaraya su değdi!''  Sonra Pir Sultan soyunup suya girer, ırmak daha çok kanlanır. “Vaah!” der Pir Sultan.  Arkadaşları ona “Ne oldu?'' diye sorarlar. O da, “Cude kızı Esma'nin elinden içtiğim zehirin acısı yaktı beni” der.

En son Şah Hatayi  ırmağa girer ve su tamamıyla kızılkan akmaya başlar. Hatayi de “Vaah!”' diye inler. Öbürleri “peki sana ne oldu?'' diye sorunca, “Mülcem oğlunun açtığı yaraya su değdi” diye yanıtlar Hatayi.

İşte o zaman anlarlar ki, Kul Himmet İmam Hüseyin, Pir Sultan Abdal İmam Hasan ve Şah İsmail Hatayi de Ali'dir. İşte o günden beri Kızılırmak kıpkızıl akmaktadır. Bu söylence, Kalender Çelebi'nin “cümle aşık atası” üç büyük ozanın Yıldız dağı büyük Kızılbaş birlik toplantısında karşılıklı muhabbet ettiklerini açıkça göstermesi dışında, iki önemli olayı da vurgulamaktadır: Birincisi, dönemin Anadolu Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumu Şah İsmail Hatayi'yi Ali olarak tanıdıkları ve onun donunda Ali'nin zuhur ettiğine inandıkları (Kızılbaş siyasetinin en önemli parçasıydı bu) gibi, Kul Himmet'i  İmam Hüseyin, Pir Sultan'ı da İmam Hasan olarak öne çıkartıp değerlendirmiş ve büyük saygı göstermişlerdir. Otuzuna yaklaşmış bulunan Pir Sultan ile 17-18 yaşlarındaki Kul Himmet'e, henüz yirmi üçüne yeni girmiş Şah İsmail'i baba ve seçmiş onları kutsal  aileden, ehlibeytten saymışlardır.

İkincisi doğrudan Kızılırmak'ın, padişah fermanlarıyla katledilip içine atılan Kızılbaş yığınların kanlarının rengini almasının simgesel öyküsüdür. Binlerce-onbinlerce Ali'lerin, Hasan ve Hüseyin'lerin bu ırmağa karışmış kanlarına dolaylı göndermedir.

Yine Kul Himmet bir düvazimam nefesinde, yardıma çağırdığı Muhammed Ali ve Oniki İmamları zikrederken üç ozanın adını birlikte anıyor. Hatta ilk dörtlükteki “Bastığın topraklar derman derdime” dizesini, doğrudan Şah İsmail'in Yıldız Yaylasına gelişiyle ilgili görmek çok olasıdır. Anadolu'nun her yöresinden gelen Alevi önder ve dedelerinin, Hacı Bektaş Dergahının başında bulunan Balım Sultan'ın  temsilcisi olarak Kalender Çelebi'nin de katıldığını düşündüğümüz bu büyük toplantıda; Hacı Bektaş Dergahının başını çektiği siyaset, Anadolu'da yaşayan -özellikle Osmanlı ülkesinde oturan Alevi-Kızılbaş Türkmenlerin kendi toprakları “dertlerine derman'' olacağı gerçeğidir. Yani Kızılbaş devleti İran'da kurulup, Şah'ın Tebriz'den Küçük Asya'yı yönetme siyaseti eleştirilmiş ve Kızılbaş Safevi siyasetinin derhal değiştirilmesi arzu edilmiş. Kızılbaş ihtilalini gerçekleştiren kaynağa, yani başın gelip gövdenin üzerine oturması gerektiği tartışılmıştır.(Bu görüşün geniş açılımı ve Yıldız Dağı birlik toplantısı için bkz. İsmail Kaygusuz. Görmediğim Tanrıya Tapmam, Alevilik-Kızılbaşlık ve Materyalizm, Alev Yayınları; İstanbul, 1996, s. 220-232; İsmail Onarlı, Şah İsmail, Can Yayınları, İstanbul,2000, s. 73-86)) Kul Himmet'in sözünü ettiğimiz düvazimam nefesinin birinci ve sonuncu dörtlüklerini konumuzla çok yakın ilgisi dolayısıyla aşağıya alıyoruz:

Siperimde verdin bunu yedime
Yetiş car günleri Ali Muhammed
Bastığın topraklar derdime derman
Yetiş car günleri Ali Muhammed
(...)
Kul Himmet Hatayi Pir Sultan geldi
Kur'an Muhammed'e kandilden indi
Mucizatın gören bu dine indi
Yetiş car günleri Ali Muhammed

III.  I.  8. Pir Sultan'ın Hacı Bektaş Dergahı'na bağlılığı

Pir Sultan zaten Hacı Bektaş Veli Dergahı'ndan el almış, Pir Balım Sultan elinden dolu içmiştir. Dergah eşiğine yüz sürdüğünü belirttiği nefesten anlaşıldığı üzere, Balım Sultan sağdır.
Pir Sultan'ın Piri, C.Öztelli'nin ileri sürdüğü gibi, iki şiirinde adı geçen kesinlikle “Hasan Efendi” olamaz.

Hasan Efendi postunda oturur
Rumun abdalları hizmet yetirir
Zemheride deste gülü getirir
Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var

Bu dörtlüğün geçtiği nefeste Pir Sultan Abdal, Hacı Bektaş Veli ve Balım Sultan'a sevgisini anlatmaktadır. Üstelik şiirin sonunda ``Pir Sultan'ım biat ettik ol erden'' demektedir. Bir başka şiirinden, Hasan Efendi'nin Koyun Baba Tekkesi postnişini olduğu da rahatlıkla çıkarılabildiğine göre (bkz. Cahit Öztelli, agy, s.38-39 ve 190), onu Hacı Bektaş Dergahı'na halife yapmak zorlamadan başka birşey değildir. C. Öztelli, Pir Sultan'ın asılma tarihini 1617'lere kadar yaklaştırdığı için bu zorlamayı yapmış olmalıdır.

Hasan Efendi, Dergah'ta yapılan Cem'lerde 12 hizmet postlarından birinde oturmuş olabilir. Hatta Pir Sultan'ın kendisi bir nefesinde, “Ayn-ı Cem'in bülbülüyüm” dediğine bakılırsa o da, saz çalıp deyiş okuyan “Zakir” postunda oturmuştur.

Arzuladım sana geldim
Hünkâr Hacı Bektaş Veli
Eşiğine yüzler sürdüm
Hünkar Hacı Bektaş Veli

Pir elinden dolu içtim
Erenler demine düştüm
Ak cenneti gördüm geçtim
Hünkar Hacı Bektaş Veli

Kırk Budak'ta şema yanar
Dolusun içenler kanar
Abdalları semah döner
Hünkar Hacı Bektaş Veli
(...)
Balım Sultan er köçeği
Keser kılıncı bıçağı
Cümle erenler gerçeği
Hünkar Hacı Bektaş Veli

Pir Sultan'ım gerçek veli
Erenlerden çekmem eli
On'ki imamın serveri
Hünkar Hacı Bektaş Veli

Hacı Bektaş Veli, onun dilinde hem Muhammed Mustafa, hem Haydar-ı Kerrar'dır (Ali'dir). Gerçek Şah odur:

Firdevs-i ala'da bir yanal elma
On sekiz bin alem nuru dediler
Muhammed Mustafa Haydar-ı Kerrar
Hünkar Hacı Bektaş Veli dediler
(...)
Pirim der ki Bektaşiyim Bektaşi
Size nasip veren ol nasıl kişi
Sıkar un ederdi örs gibi taşı
Budur cümlesindenh ulu dediler
(...)
Evvel Ali'ydi sonra sonra Veli oldu
Yol erkan bir zaman batında kaldı
Urum ellerinden nameler geldi
Budur Hakk'ın doğru yolu dediler

Pir Sultan'ım eydür Şah'ım Veli'dir
Cihanı bürüyen onun nurudur
Şüphesiz ki Hak Muhammed Ali'dir
Bilmeyene Mülcem soyu dediler

Pir Sultan Abdal Hacı Bektaş kapısından, yani Dergah'dan medet-mürvet bekliyor. Hacı Bektaş Veli'yi “`Pirlerin Piri ve Şahların Şahı” olarak niteliyor:

Sensin bizim zahir batın ulumuz
Aman medet mürvet Pir Hacı Bektaş
Her taraftan sana çıkar yolumuz
Ali'sin bir adın var Hacı Bektaş

Seni sevdik senden yana yakıldık
Münkirlerin kesretinden sıkıldık (kesret : çokluk)
Herbirimiz künc-i gamda takıldık (künc-i gam: gam köşesi)
Yetiş bu imdada er Hacı Bektaş

Pirlerin pirisin yok sana teki
Müminin canısın münkirin şeki
Zahirde batında değilsin iki
Yetmiş üç milletsin bir Hacı Bektaş

Şahların şahısın zat-i Ali'sin
Her ilmin kânısın Şah-ı Veli’sin
Abdal Musa kendi Kızıl Deli'sin
Abdalların başı der Hacı Bektaş

Pir Sultan Abdal’ım sana dayandım
Uyur idim hizmetimden uyandım
Her isteyenlere verdin inandım
Benim de muradım ver Hacı Bektaş

Görüldüğü gibi, Pir Sultan Abdal Hacı Bektaş Veli'den manevi destek diliyor. Bir başka şiirinde Hacı Bektaş Dergahı’ndan “nasip alır da var, almaz da” derken, onları Dergah'a bağlayıp “irfan defterine yazdırmak” amacında olan Pir Sultan, “gelmezleri, görmezleri, bilmezleri” birliğe çağırır:

Evvel bu dergâhtan nasip
Alan da var almaz da
Tarikate kadem basıp (kadem: ayak)
Gelir de var gelmez de

Sazını almış destine
Hizmet ederdi dostuna
Ahd ile ikrar üstüne
Durur da var durmaz da

Olayım der isen Hızır
İrfan defterine yazıl
Hak her yerde hazır nazır
Görür de var görmez de

İçin bizim dolumuzdan
Çıkman sakın yolumuzdan
Pir Sultan'ım halımızdan
Bilir de var bilmez de
Pir Sultan Abdal, Dergah'ta birliğe çağrı yaparken koşulları, kuralları da tek tek açıklıyor. Yoksa “sürerler dergahtan haller nic'olur” korkusunu çekiyor, anımsatıyor baştan. Kendisi Şah’ın, yani Hacı Bektaş'ın “aciz kuludur”, öyle görüyor:

Pir Sultan'ım kemter kuldur Şah'ına
Hünkar Hacı Bektaş nazargahına
Deli gönül hak ol düş Dergah'ına
Er olayım dersen er ile görüş

Aksi takdirde:

Pek imiş kurulmaz feleğin yayı
Ezelden sunulur aşığın payı
İki dinli yüzlü yüze gülücü
Sürerler Dergah'tan haller nic'olur

Er değildir er nefesi tutmayan
Er pislik temiz etmeyen
Özünü rızaya teslim etmeyen
Sürerler Dergah'tan haller nic'olur

Erenler kabul eylemez yalanı
İçi sual olup dışı güleni
Evvel ikrar verip sonra güleni
Sürerler Dergah'tan haller nic'olur

Pir Sultan’ım ihlas çağır Pir'ine
Yerler gökler inler ah ü zarına
Mümin olan çıkar Hak divanına
Sürerler Dergah'tan haller nic'olur

Pir Sultan Abdal inanmıştır ki, Pir önünde gerçeklerden söz açılır. Ama “yapı birlik ile yapılır”.

Yine gerçeklerden açtık kapuyu
Bir Pir'in önünde kıldık tapuyu
Arı birlik ile yapar yapuyu
Birlik ile bitmeyende bal olmaz

Pir Sultan’ım eydür kalbimin nuru
Müminler gözlüyse münafık kördür
Erenlerin yolu kadimdir birdir
Her tepenin başında da yol olmaz

Pir Sultan Abdal, hem şöyle sorar:

Muhammed Ali neslinden kim kaldı
Kim var Hacı Bektaş Veli'den gayrı
Onulmaz yaraya merhem kim sardı
Kim var Hacı Bektaş Veli'den gayrı

Hem de soruşturmasına yine kendisi yanıt verir:

Çok şükür olsun Hüda'nın demine
Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var
Mehdi evsafı eyledim temine
Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var                                     
(...)                                    
Bir güneş doğdu dünyanın yüzüne
Aşıkların nur göründü gözüne
Cümle canlar niyaz etti özüne
Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var

Pir Sultan’ım biat ettik ol erden
Muhabbet kokusu geliyor serden
Katarından ayırma Şah-ı Merdan
Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var

Anadolu'nun yetiştirdiği ve Aleviliğin Yedi Ulu'sundan biri olan büyük ozan, artık Hacı Bektaş Dergahı'nda daha önce oturmuş ve oturmakta olanların ve Bektaşilerin açık yürekli propagandası içindedir.
Artık Pir Sultan'a göre “devir Bektaşilerindir”. Öyleyse “sevdalı, bade süzen, dünyayı gezen, sırlarına güç erilen ama arifler arifi ve hak yoluna canlarını kurban etmekten çekinmeyen Bektaşiler” derlenip toparlanmalıdır.

Sevda çekmek şanlarıdır
Gizlice erkanlarıdır
Hak yoluna canlarıdır
Kurbanı Bektaşilerin

Onlar Horasan'ı gezer
Demkeş olur bade süzer
Seyyah olup daim gezer
Sultanı Bektaşiler'in

Sırlarına güç erilir
Remizleri geç bilinir
Üstad olan Pir seçilir
Hünkarı Bektaşilerin

Arifler arifi gelir
Arife tarif vız gelir
Uzak yakın hep bir gelir
Hassına Bektaşilerin

Pir Sultan’ım bu ne demek
Yerde insan gökte melek
Hiç cahile çekme emek
Devridir Bektaşilerin

Sanki bu derleniş için “Rum(eli)’u fetheden Kırklar serdarı Şah Kızıl Deli'yi (Seyyid Ali Sultan'ı) imdada” çağırmaktadır.

Şah-ı Merdan Ali kurdu bu yolu
Hazreti Fatıma cihanın gülü
Evvel Seyyid Ali aldı yürüdü
Kırkların serdarıdır Kızıl Deli

Pir Sultan'ım eydür sancak getiri
Zemheride gonca güller bitiri
Kalenin altın üstüne getiri
Rum'un fethin eden Şah Kızıl Deli
***
Hey erenler evliyalar serveri
Himmet eyle bize Şah Seyyit Ali
Tarık-ı Naci'nin sensin rehberi
Himmet eyle bize Şah Seyyit Ali

Pir Sultan'ım eydür yola aşıkız
Ta ezelden böyle kalbi sadıkız
Severiz ey Şah'ım kalbi sadıkız
Rahmet eyle bize Şah Seyyit Ali

III. I. 9.  Pir Sultan Kalender Şah'ın Huzurunda Özünü Dâra Çekiyor

Pir Sultan Abdal'ın, 1514 Çaldıran felaketi öncesi tek güvendiği ve peşinden koştuğu Şah, Şah İsmail Hatayi idi. Kendilerini ancak, 13-14 yıl önce Anadolu Alevi Türkmen boylarının yardımıyla Safevi Devletini kuran Şah İsmail kurtarabilirdi. “Urum'da (Anadolu'da) ağlayan sefilleri, o şad eder (sevindirir)” ve güldürebilirdi.

Hak'tan inayet olursa
Şah Urum'a gele birgün
Gazada bu Zülfikar'ı
Kafirlere çala birgün


Hep devşire gele iller
Şah'a köle ola kullar
Rum'da ağlayan sefiller
Şad ola da güle bir gün

Çeke sancağı götüre
Şah İstanbul'da otura
Firenk'ten yesir getire
Horasan'a sala bir gün

Gülü Şah'ın doğdu deyü
Bol ırahmet yağdı deyü
Kutlu günler doğdu deyü
Şu alem şad ola birgün

Mehdi Dede'm gelse gerek
Ali divan kursa gerek
Haksızları kırsa gerek
İntikamın alsa gerek

Pir Sultan’ın işi ahtır
İntizarım güzel Şah'tır
Mülk iyesi padişahtır
Mülke sahip ola bir gün

Bizzat nasip aldığı Piri Balım Sultan'ın o dönemdeki anlaşmacı gördüğü tavrından olacak, “Hacı Bektaş evladını günahkar görüp” Şah İsmail'e sıkıca bağlı görünüyor. Fakat, Çaldıran yenilgisi ve büyük Kızılbaş kırımının ardından Pir Sultan Abdal'ın bütün gücüyle Hacı Bektaş Dergah'ına sarıldığını anlıyoruz.
Pir Sultan'ın Çaldıran öncesi ve sonrası yapılan kırımdan kurtulması, Divriği-Arapkir-Kemaliye ilçelerinin ortak otlağı olan Sarı Çiçek Yaylası'nda Koca Haydar adıyla bir zaman gizlenmiş olmasına bağlanabilir. (Bkz. Cahit Öztelli, Pir Sultan Abdal, s.30-31)

Yine Sarı Çiçek Yaylası'na çok yakın, Arapkir ilçesinin sınırları içerisinde bulunan Onar köyündeki Şeyh Hasan Oner türbesi ve zaviyesini ziyaret ettği ve orada konukladığını belirleyen bir nefesi günümüze gelmiştir. Bu nefeste Şeyh Hasan'a yalvarmakta, “zulümat (karanlık) içinde ve darda bulunduklarını” açıklayarak, evliyadan “imdat!” istemektedir. Aşağıya aldığımız uzun şiirinde, Pirini arayan Kul Himmet'in de yardım dilediği; 1204-5’de Bağdad halifesi Nasir tarafından Anadolu’da üst düzey Ahiliği kurmak, yani Selçuklu Sultanına Fütüvvet kuşağı bağlamak ve şalvarı giydirmek için gönderilen büyük Şeyhler arasında bulunan ve 1220’lerde ise bu bölgeye yerleşen Şeyh Hasan Onar, Bayad Türkmenlerindendir. Ve adı geçen köyde bir zaviye kurarak bölgeyi yurt tutan bir Şeyh-Beg olduğu bilinmektedir. (Geniş bilgi için bkz. İsmail Kaygusuz, Onar Dede Mezarlığı ve Şeyh Hasan Oner, İstanbul, 1983; İsmail Onarlı, Şeyh Hasan Aşireti-Anayurttan Anadolu’ya, İstanbul-2001 ve İsmail Kaygusuz’un aynı kitaba yazdığı “Şeyh Hasan, Bölgesinin Ulu Evliyasıdır” başlıklı tanıtım yazısı) Köyün yaşlıları ve Dede’lerinden derlediğimiz nefes şöyledir:

Bir gececik mihman oldum Onar'a

Aman Onar Dede sen imdat eyle
Özümü bağladım ol nazlı Pir'e
Aman Onar Dede sen imdat eyle

Adın Şeyh Hasan'dır hem derik Oner
Elbet er olanda bulunur hüner
Adını işiden secdeye iner
Aman Onar Dede sen imdat eyle

Kimimiz dardadır kimimiz yolda
Kimi zulümatta kandadır kanda
Tut elimiz' koyma bizi dar günde
Yetiş Onar Dede sen imdat eyle

Dört duvar üstüne binasın' kuran
Mahrum kalmaz eşiğine yüz süren
Horasan elinden azmedip gelen
Yetiş Onar Dede sen imdat eyle

Kalkıp Horasan'dan sökün edensin
Urum diyarını mekan tutansın
Çağıranın imdadına yetensin
Yetiş Onar Dede sen imdat eyle

Pir Sultan'ım düşmüş dürür cüdaya (cüda: ayrı, ayrılmış)
Halim' arzedeyim Bar-i Hüda'ya  (Bari: yaratıcı)
Canım kurban olsun Onar Dede'ye
Yetiş Onar Dede sen imdat eyle

1516 ya da 1518 yılında Balım Sultan'ın ölümüyle Mürşid postuna oturmuş olan Kalender Şah'ın kişiliğinde Alevi-Bektaşi halk yığınları liderini bulmuştur. Kalender Şah'ın yukarıda aktardığımız şiirinde görüldüğü gibi, Şah İsmail Hatayi'nin de bir bakıma buna onayı vardır.

Pir Sultan, aşağıdaki nefeste Kalender Şah'a seslenmektedir. “Aman mürvet” diyerek onun kapısına gelmiş, Pir'inin huzurunda özünü dâr'a çekmiş, hatalarını bir bir saymaktadır. Kendini düşkün görüp, Pir'ine yalvarmaktadır. Hatta vaktiyle “Hacı Bektaş oğlunu (Balım Sultan kastediliyor olmalı) günahkar”  görüp (Dergah'tan) uzaklaşmasından dolayı kendi kendine “yüzü kara” (iftiracı) nitelemesini yakıştırmaktan bile çekinmiyor. Pir Sultan Abdal, Pir Meydanı'nda özü dârda, müthiş bir özeleştiri vermektedir:

Zahir batın On'ki İmam aşkına
Aman Şah'ım mürüvvet deyü geldim
Pirim nazar eyle şu ben düşküne
Aman Şah'ım mürüvvet deyü geldim

Bakmaz mısın cesedimin nârına
Elim ermez oldu cihan kârına
Yüzüm yerde geldim durdum dârına
Aman Şah'ım mürüvvet deyü geldim

Hacı Bektaş oğlun günahkar gördüm
Aradım isyanımı özümde buldum
Yüzümün karasın elime aldım
Aman Şah'ım mürüvvet deyü geldim

Erenler yolundan bir taş kaldırdım
Gönül bahçesinde gülün soldurdum
Bugün eksikliğim nefsi öldürdüm
Aman Şah'ım mürüvvet deyü geldim

Pir Sultan’ım eydür karşımda durma
Gidip münkirlerle yol erkan kurma
Alnımın karasın yüzüme vurma
Aman Şah'ım mürüvvet deyü geldim

Sayfa 3

Pir Sultan Abdal kendini Şah'ına, yani Piri Kalender Sultan'a bağışlattırdıktan sonra, nefeslerini, düvazlarını en etkin propaganda silahı olarak kullanmaya başlamıştır. Sazı elinde sözü dilinde dağlar aşmakta, ülkeyi köy köy, oba oba dolaşmaktadır. Artık Kalender; Şah'tır, Sultan'dır, Hacı Bektaş ve dört gözle beklediği Ali'dir O. Onun kişiliğinde Hacı Bektaş Veli'yi gördüğünü Pir Sultan Abdal şöyle dile getirir:

Kuş olup güvercin donunu geyen
Uyan dağlar uyan Ali'm geliyor
Mucizatın cümle aleme bildiren
Uyan dağlar uyan Ali'm geliyor
(...)
Pir Sultan Abdal’ın cisminde cansın
Gönlümün evinde kurulu hansın
Urum'un içinde sen bir Sultan’sın
Uyan dağlar uyan Ali'm geliyor

Kalender Şah’ın kurtarıcı lider olarak gelmekte olduğunu bildirirken, çekimser duranlara ve korkanlara güven veriyor. Onları bıkmadan-usanmadan, toparlanıp ayaklanmaya çağırıyor:

Muhammed Mehdi'nin hak sancağını
Çekelim bakalım nic'olursa olsun
Teber çekip münkirlerin kanını
Dökelim bakalım nic'olursa olsun
(...)
Münkirlerin sarayını yıkalım
Yıkalım bakalım nic'olursa olsun
***
Serden başka benim sermayem yoktur
Verelim gaziler İmam aşkına
***
Gelin canlar bir olalım
Münkire kılıç çalalım
Hüseyn'in kanın alalım
Tevekkeltü Taalallah (= Tanrıya dayandım-yaslandım)

Mervan soyunu vuralım
Padişahı öldürelim
Hüseyn'in kanın alalım
Tevekeltü Taalallah

Açalım kızıl sancağı
Geçsin Yezit'lerin çağı
Elimizde aşk bıçağı
Tevekkeltü Taalallah

Şah'ının ve evlatlarının, yani Alevi-Bektaşi halk yığınlarının  maddi-manevi gücünü açıklama gereği duyup, çatlak sesleri susturma yollarına da başvuruyor:

Arkası yok deme Şah'ım(ın) oğlunun

Zahirde batında yüzbin er vardır
Ondört masum ile Oniki İmam
Yanınca Muhammed'le Ali vardır

Önümüzce Rabbim sözüm pişirir
Yaramaz sofular Şah'ı şaşırır
Dervişler ar'oldu çiçek devşirir
Arının gömecinde balı vardır

Oddan kılıçtan keskindir gülbengi
Kırmızıdır donu hem aldır rengi
Renginde dürüm dürüm alı vardır
(...)
Pir Sultan'ım der ki vaktın beklesin
İkrarını mümin olan haklasın
Arif olan kalb evine saklasın
Erenlerin çok gizli yolu vardır

Pir Sultan Abdal “el-gün arasına düşmüş”, toplu halde “köpüklenmiş sel gibi aşıp giderlerken” biraz kuşkulu, ama büyük umutlar içinde Şah'ın yollarındadır.

“Engürü dağından” çok ötelerde değildir, Dergah ve başındaki Pir Kalender Şah. Dolayısıyla toprağını, yurdunu en güzel, en içten duygularla tanımlamış olduğu aşağıdaki şiirine “birçok kimse ile birlikte Pir Sultan'ın İran'a, Şah'a giderken söylediği” yorumunu yapmak gerekmiyor. Engürü dağından (Ankara yöresinden) İran Şahı'nın yolu mu sorulur? (Bkz. C. Öztelli, agy, s.67, dipnot 2) Ayrıca, şiirin içine, İran tahtında birincisi 1587 yılından sonra görünen “Ala dağ ardındaki Şah Abbas” ifadesi çok sonradan girmiştir. Aşağıda görüleceği gibi söz konusu dörtlük, Pir Sultan Abdal'ın nefesinin genel havasına da kesinlikle uymamaktadır.

Engürü dağından bir yol azıttım
Acap Şah'a giden yollar bu m'ola
Sarardı gül benzim döndü aynaya
Acap Şah'a giden yollar bu m'ola

Nice pınarım var dolar eksilir
Ardıç dallarına gök tekeler asılır
Gırcılı boran tutmuş beller kesilir
Acap Şah'a giden yollar bu m'ola

Merdindendir deli gönlüm merdinden
Ala Dağ ardından Şah Abbas yurdundan
Kanlı yaş akıttım Şah'ın derdinden
Acap Şah'a giden yollar bu m'ola  

Nice pınarım var üstü bovalı (bentli)
Taşı kimyalı da toprağı dualı
Kayalarımız var şahin yuvalı
Acap Şah'a giden yollar bu m'ola

Pir Sultan Abdal'ım coşup giderim
El-gün arasına düşüp giderim
Köpüklenmiş selim taşıp giderim
Acap Şah'a giden yollar bu m'ola

Pir Sultan Abdal'ın “Şah'a gider ben bir bezirgan gördüm” diye başlayan nefesinde “bezirgan” ve “katar” birer simgedir bizce. Üstü örtülü olarak, bezirgan, Kalender Şah'ın yükselttiği isyan katarına çağrıdır. Kendisi de artık o katarın ayrılmaz eridir. Çünkü bu katar “hemen hakikatın yolunu tutmuştur.” “Ona hizmet eden ancak Dergah'a yeter”. Ayrıca “Bezirgan yükünü Yemen'den tutmuş” betimlemesi, Kanuni döneminde Osmanlı'ya Yemen'in iç kısımlarını kaybettiren Zeydi ayaklanmalarını anımsatmakta ve çok gezmiş olan Pir Sultan'ın oralara kadar uzanmış olduğunu düşündürmektedir. Katar çok güçlüdür; ona kâretmez Osmanlı haramisi. Şu dünyada çekilen vefasızlıktan kurtulmak için tek fırsat, bezirganın katarına girmektir.

Şah'a gider ben bir bezirgan gördüm
Ayrılmam katardan ben şimden geri
Hemen tutmuş hakikatin yolunu
Ayrılmam katardan ben şimden geri

Bezirgan yükünü Yemenden tutmuş
Ona hizmet eden Dergah'a yetmiş
(...)
Bezirganın yükü lal ile gevher
Ona kâr mı kılar harami safder
(...)
Şu yalan dünyada ne bulduk vefa
Fırsat elde iken giregör safa
(...)
Pir Sultan Abdal'ım aşıkı çoklar
Hiç kardaş bulmamış kend'özün saklar
Korktuğumuz yerden yaradan saklar
Ayrılmam katardan ben şimden geri

Artık zamanı gelmiştir. Kalender Şah Ali'liğini göstermelidir ki  “Ali kim olduğu bilinsin”

O Şah'ına, yukarıdaki nefeslerinde görüldüğü gibi hem “Ali” hem “Hacı Bektaş” diyordu. Erenler evliyalar serçeşmesi Hacı Bektaş Veli ise, torunlarından Kalender Şah da serçeşmedir. Şu halde “kendini teslim et bu ser çeşmeye” diyor Pir Sultan.

Ama onun asıl istediği, tüm Anadolu Alevileri ve de ezilen halklar adına dileği “Hazreti Ali'nin devrinin yürümesi ve yeryüzünü kızıl taçların bürüyerek İstanbul şehrinin alınmasıdır”.

Hazreti Ali'nin devri yürüye
Ali kim olduğu bilinmelidir
Alay alay gelen gaziler ile
İmamların öcü alınmalıdır

Kendini teslim et bu Serçeşme'ye
Er odur ki birisinden şaşmaya
Bin gaziye bir münafık düşmeye
Din aşkına kılıç çalınmalıdır

Çağırırlar filan oğlu filana
Kılıcı arştadır doğru gelene
Ne itibar yezit kavli yalana
Ya ser verip ya ser alınmalıdır

Yeryüzünde kızıl taçlar bürüye
Münafık olanın bağrı eriye
Sahib-i zamanın emri yürüye
Mehdi kim olduğu bilinmelidir

Pir Sultan Abdal’ım ey Dede Dehman
Kendini çevir de andan gel heman
İstanbul şehrinde ol sahib-zaman
Tac ü Devlet ile salınmalıdır

Pir Sultan Abdal'ın ``Dede Dehman, Dehmen''ı (doğrusu Dih-man-İ.K.) hakkında C. Öztelli'nin P.N.Boratav'dan kaynaklanarak yazdığı “Dede Dehmen, Şah Tahmasb'ın adıdır”(C. Öztelli, agy, s.139) yorumu bizce burada uygun değildir. Bu, Pir Sultan'ı İran Şahı'na bağlamak için zorlama bir yorum olurdu. Pir Sultan Abdal'ın “mihman canlar bize safa geldiniz” şiirindeki bir dörtlüğü biz, bizzat Dede olan babamızdan aşağıdaki biçimde dinledik:

Misafir kapının iç kilididir
Ev sahibi ise anın dilidir
Mehman Muhammed'dir dehman Ali'dir
Mihman canlar bize safa geldiniz

Ayrıca Kul Hüseyin:

Hak ileridedir geride sanma
Münezzeh şehrinde mihman bizimdir
Mümin kullar mabuduna tapmıştır
Ali Keramullah dehman bizimdir

Mihman Haktır dehman Ali demişler
Didar arzulayan veli demişler
İşte budur Allah kulu demişler
Nur alem nuruyla devran bizimdir

Hemen anlaşılacağı üzere bu ifadeler, “konuk Haktır, Muhammed'dir, yani onların makamındadır; karşılayan, yani evsahibi de Ali'dir” anlamını taşımaktadır. Birincisinde, dolaylı olarak Muhammed'in Kırklar'a konukluğu ve Ali'nin onu karşılaması anımsatılmaktadır. Yani, yukarıdaki nefesinde Pir Sultan Abdal,  Ali olarak gördüğü ve nitelediği Kalender Şah'a, “Dede Dehman” diye hitap etmesi oldukça doğaldır.

III.  I.  10. Kalender Çelebi ayaklanması Ve Pir Sultan Abdal

Baki Öz, Kalender Çelebi ayaklanmasının kitle tabanı ve toplumsal niteliği üzerine şu genel belirlemeyi yapmaktadır:

“Hacı Bektaş soyundan olan Kalender Çelebi ayaklanmasının kitle tabanı köylü-çiftçi kesimiydi. Yoksul halktı. Geniş Türkmen yığınlarıydı. Elinden dirliği alınmış, yoksulluğa itilmiş küçük dirlik sahipleriydi. Devletçe dışlanmış, baskıyla düzen içerisinde tutulmaya çalışılan kesimlerdi. Bunların geneli Alevi ve Türkmenlerdi. Doğallıkla içlerinde devletçe kıyıma uğramış, toprak yoksulu bırakılmış Sünni ögeler de vardı. Kalender Çelebi'nin bağlaşıkları bu tür Sünni ögelerle, elinden dirlikleri alınan küçük toprak sahipleriydi.” (Baki Öz, Osmanlı'da Alevi Ayaklanmaları, İstanbul-1992, s.185)

Osmanlı tarihyazıcıları, örneğin vakanüvis İbrahim Peçevi, Müneccimbaşı, Solakzade Mehmet ve Hemdani Çelebi, Kalender Şah ayaklanmasından uzun uzun sözetmektedir. Ortak oktaları, Kalender'in büyük güç ve itibar kazandığı, arkasında çok sayıda ve her kesimden halkın toplandığıdır. Tarihyazıcıların hepsi de, kendi inançları doğrultusunda, bunların “dinden çıkmış, inancı bozuk, dinsiz-mezhepsiz” olduklarında birleşirler. Bu nitelemelerle Alevi halkı “Rafızi, mülhid, Kızılbaş” diye adlandırırlar.

İbrahim Peçevi şunları yazmaktadır:

“Kalender Şah o kadar güç ve itibar kazandı, o kadar kalabalık bir toplumun başı oldu ki, böylesi hiçbir isyancıya nasip olmuş değildi. Aşık ve Abdal diye anılan ne kadar imanı ve fiili bozuk kimseler var idiyse yanına toplanıp, yirmi- otuz bin kadar eşkıyadan oluşan bir çete meydana geldi.” (Peçevi Tarihi I, s.93)

Solakzade de benzer yargıdadır:

“Kalender adlı kötü yollu bir aşık... zamanın Mehdi'siyim diyerek (ortaya çıktı)... abdallar, torlaklar, dinsiz meşrebliler ile mezhepsizler, pekçok kötülükseverler ile onun havasına uyarak, yanına toplandılar. Bunların otuz bin kadar olduğu anlaşılmaktadır.” (Solakzade Tarihi II, s.154, vd.)

Osmanlı tarihinin bu en büyük ayaklanmasını Hünkar Hacı Bektaş Veli'nin torunlarından ve Dergah postnişini Kalender Şah'ın yönetmesi, tüm Alevi-Bektaşi topluluklarını biraraya getirmişti. Gün, “İstanbul'daki devletin tac ü tahtını” ele geçirmenin günüydü.

Baba Zünnun'dan başlayarak Atmaca, Zünnunoğlu, Tonuz oğlan, Veli Halife ayaklanmaları, 1526-1528 yıllarındaki Kalender Çelebi büyük toplumsal başkaldırısının halkalarıydı.

Ayaklanma Ankara-Kırşehir yöresinde patlamıştı. Ayaklanmanın merkezi karargahı Hacı Bektaş Dergahı çevresi olmuş; yığınlar burada toplanmıştı. “Ali nesli güzel İmam Urum üstüne” Doğu'dan - İran'dan, Horasan'dan - değil “Mağripten çıkmış” , yani Batı'dan geliyordu:

Yürüyüş eyledi Urum üstüne
Ali nesli güzel İmam geliyor
İnip temenna eyledim destine
Ali nesli güzel İmam geliyor

Doluları adım adım dağıdır
Tavlasında küheylanlar bağlıdır
Aslının sorarsan Şah'ın oğludur
Ali nesli güzel İmam geliyor

Tarlaları adım adım çizili
İrakip elinden ciğer sızılı
Al yeşil giyinmiş gerçek gazili
Ali nesli güzel İmam6  geliyor

Magripten çıkar görünü görünü (magrip: batı)
Kimse bilmez evliyanın s ırrını
Koca Haydar7 Şah-ı Cihan torunu

Ali nesli güzel İmam geliyor

Pir Sultan Abdal'ım görsem şunları
Yüzüm sürsem boyun eğip yalvarı
Evvel baştan On'ki İmam serveri
Ali nesli güzel İmam geliyor

Pir Sultan, onca ayaklanmalar yaşamış, katılmış, toplumsal birliğin siyasetini yapmış ve hatta sazını silah gibi kullanarak, sancağın nereye dikileceğinin taktiğini bile vermiştir. “Görsem şunları ve boynumu eğip, yüzümü sürsem”, yalvarsam derken, “Kızılırmak gibi yatağından boşansın artık kuvvetlerin; Hama, Mardin ve Sivas'takilerle birleşip, ikiyüzlü Osmanlı'nın başına taşlar üşürerek, yani onları yokederek SANCAĞIMIZI KAZOVA'YA DİKİN ARTIK” diye beklemektedir.

Gözleyi gözleyi gözüm dört oldu
Alim ne yatarsın günlerin geldi
Korular kalmadı kara yurt oldu
Ali'm ne yatarsın günlerin geldi

Kızıl Irmak gibi bendinden boşan
Hama'dan Mardin'den Sivas'a döşen
Düldül eyerlendi Zülfikar kuşan
Ali'm ne yatarsın günlerin geldi

Mümin olan bir nihana çekilsin (nihan: gizli)
Münafık başına taşlar üşürsün
Sancağımız Kazova'ya dikilsin
Ali'm ne yatarsın günlerin geldi
(...)
Pir Sultan Abdal'ım bu sözüm haktır
Vallahi sözümün hatası yoktur
Şimdiki sofunun Yezidi çoktur
Ali'm ne yatarsın günlerin geldi

Ankara, Kırşehir, Bozok (Yozgat), Tokat, Sivas, Erzincan, Maraş, Adana ve Tarsus, ayaklanmaların alanı olmuştur. Kazova'ya sancak dikildiği takdirde Kalender Şah bütün güçlerin birleşmesini sağlayabilirdi.

Ayaklanmayı bastırmak için Sadrazam İbrahim Paşa görevlendirilmişti. Anadolu beylerbeyi Behram Paşa ile Karaman beylerbeyi Mahmud Paşa eyalet askerleriyle ona katılmış bulunuyorlardı. Her iki Paşa'nın askeri birlikleri, Kazova'ya yönelen Kalender Şah'ın ardına düştü. Kazova'daki korkunç savaşta Kalender'in yoksul köylü Alevi savaşçıları Osmanlı ordusunu bozguna uğrattı. Arkasından Mahmut Paşa'yla birleşen diğer Osmanlı güçleri Tokat yakınlarında Cincifle denilen yerde, 27 Mayıs 1527/8’de yapılan savaşta yine yenildiler. Karaman beylerbeyi Mahmut Paşa, Alaiye beyi Sinan bey, Amasya beyi Koçi bey, Anadolu Timar defterdarı Ruh ve Karaman defterdarı kethudası Şeyh Mehmet öldürüldüler.

Bu yenilgilerle birlikte Osmanlı ordusunun tüm ağırlıkları Kalender Şah birliklerinin eline geçti. Tarihyazıcı Solakzade'nin söylemiyle:

“Bütün torlaklar ağırlıklı silah, hayme ve çadırlar edindiler. Çıplak ve perişan iken giyinip kuşandılar. Övünülecek giysilerle donandılar.” (Solakzade Tarihi II, s.155)

Pir Sultan Abdal bu olayları Kızıl Deli Sultan üzerine yazdığı bir
şiirinde anlatmakta ve Kırklar simgesiyle vermektedir:

(...)
Kırklar Urum'a geçti sen duydun mu
Tanrının arslanı geldi bildin mi
Pınar yanında kendini buldun mu
Kırklara serçeşmesin pirim Ali
Cümlemizden ulusun Kızıl Deli

Kırklar bir bir arda sökün eyledi
Domuz kafirlerin yolun bağladı
Tanrının arslanı imdat eyledi
Kırklara serçeşmesin pirim Ali
Cümlemizden ulusun Kızıl Deli

Geldi Kazova'sın duman bürüdü
Kara kafirlerin yağı eridi
Allah allah deyüp Kırklar yürüdü
Kırklara serçeçmesin pirim Ali
Cümlemizden ulusun Kızıl Deli

Kırklar Rum ilinde makam tuttular
Makamlar açtılar çırağ yaktılar
Bütün kafirleri dine çektiler
Kırklara serçeşmesin pirim Ali
Cümlemizden ulusun Kızıl Deli

Pir Sultan’ım bu sözleri söyledi
Kafirleri Yezitleri bağladı
İlk selamı essela'da söyledi
Kırklara serçeşmesin pirim Ali
Cümlemizden ulusun Kızıl Deli

(Esselâ: kendine güvenen ortaya çıksın anlamında meydan okuma deyimi)

Kalender'in bu başarılarından sonra, Dulkadırlı boylarının çoğu ayaklanmaya katıldı. Bunların büyük bir kısmı Alevi değildi, fakat dirlik ve timarları elinden alınmış kimselerdi. Bunlarla birlikte Kalender Şah kuvvetlerinin sayısı 40 bine yükselmişti.

Ayaklanma, giderek önünde durulmaz hale geliyordu. Bu durum karşısında Sadrazam İbrahim Paşa, Dulkadıroğulları'ndan (Kalender tarafına geçen) Başatı, Karacalu ve Dokuzboy beylerine gizlice dirliklerinin derhal geri verileceğini bildirdi. Ayrıca yolsuzlukların düzeltileceğini duyurdu. Vali Ferhat Paşa ile bazı sancak beyleri de “halka yanlış davranıyorlar” gerekçesiyle, ama aslında ayaklanmacıları ezemedikleri için idam edildiler. Dulkadır beyleri devletçe doyurulunca başkalarını da yanlarına çekmeye başladılar. Böylece Kalender Şah ayaklanmasına katılanlarda büyük çözülmeler başgösterdi.

Sonuçta Osmanlı, savaşta yenemediği Kalender güçlerini onların hazır olmadığı içten parçalama siyasetiyle güçten düşürdü. Özellikle geceleri birçok insan ayrılıp evine dönüyordu. Öyle ki, Kalender Çelebi'nin yanında “3-4 bin Kalenderi ( bizce burada “Kalenderci, Kalendersever’’, yani Alevi-Bektaşiler anlamındadır. İ.K.) kaldı.” (Müneccimbaşı Tarihi II, s.527)

Pir Sultan Abdal'ın “dostların muhabbeti kaldırıp, geriye kaçışını”, vefasızlığı ve ihaneti anlatan şiirinden birkaç dörtlük ve arkasından da her ne pahasına olursa olsun kendisinin Pirinden dönmeyeceğini korkusuzca vurgulayan nefesini verelim. Bu “Pir”, tabii ki “Pirlerin Piri Hacı Bektaş Veli”nin torunu Kalender Şah'tan başkası değildir.

Çıktım yücesine seyran eyledim
Gönül eğlencesi küstü bulunmaz
Dostlar bizden muhabbeti kaldırmış
Hiçbir ikrarından ahdi bulunmaz

Zülüfleri top top olmuş cığalı
Rakiplerin Hak'tan olsun zevali
Bir günahkar kulum doğdum doğalı
Günahkar kulunun dostu bulunmaz

Kanı benim ile lokma yiyenler
Başı canı dost yoluna verenler
Sen ölmeden ben ölürüm diyenler
Dostlar da geriye kaçtı bulunmaz

Yine kırcılandı dağların başı
Durmuyor akıyor gözümün yaşı
Vefasız ardından gitse bir kişi
Hakikat ceminde desti bulunmaz
***
Koyun beni Hak aşkına yanayım
Dönen dönsün ben dönmezem Pir'imden
Pir'imden dönüp mahrum mu kalayım
Dönen dönsün ben dönmezem Pir'imden

Benim Pir'im gayet ulu kişidir
Yediler ulusu Kırklar eşidir
On İki İmamın server başıdır
Dönen dönsün ben dönmezem Pir'imden

Kadılar müftüler fetva yazarsa
İşte kement işte boynum asarsa
İşte hançer işte kellem keserse
Dönen dönsün ben dönmezem Pir'imden

Ulu mahşer olur divan kurulur
Suçlu suçsuz gelir anda derilir
Piri olmayanlar anda dirilir
Dönen dönsün ben dönmezem Pir'imden

Pir Sultan’ım arşa çıkar ünümüz
O da bizim ulumuzdur Pirimiz
Hakka teslim olsun garip canımız
Dönen dönsün ben dönmezem Pir'imden

Kalender Çelebi, elinde kalan birkaç bin kişilik kuvvetle Kayseri- Sarız üzerinden - olasıdır ki Adana ve Tarsus yöresinde ayaklanmacılarla Bozok bölgesindeki Zünnunoğlu ve Atmaca kuvvetlerini birleştirmek için, iki gücün ortasında bulunan - Nurhak Dağları'na çekildi. Bazı yazarların ileri sürdüğü gibi “İran'a gitmek için Kalender'in yol aradığını” sanmıyoruz. (Bkz. Baki Öz, agy, s.189, dipnt.163) Kaldı ki, İran yolu Nurhak tarafından değil Sivas-Erzincan hattı üzerinden geçiyordu. Kalender Şah kuvvetleri ise güneye doğru inmişti.                         

Kalender Şah'ın elindeki inançlı ama yetersiz kuvvet, Sadrazam İbrahim Paşa'nın “Mehmet Ağa ile Pervane adındaki iki eşkıya avcısı” tarafından Başsaz (ya da Başsan) adlı yerde tuzağa düşürüldü. (Peçevi Tarihi I, s.94) Burada Kalender Çelebi ve sadık adamı Veli Dündar öldürüldüler. Başları bir atın terkisine asılarak Padişah'a götürüldü. Kalender'in taraftarlarından pek azının kırımdan kurtulabildiğinde Peçevi, Solakzade ve Müneccimbaşı hemfikirdirler.

Kalender Şah Ayaklanması'nın böylece bastırılması üzerine, Kanuni Süleyman (1520-1566) Sadrazam İbrahim Paşa'yı cömertçe ödüllendirdi. Sadrazamın yıllık ödeneğini iki katına (1 milyon 200 bin akçeden 2 milyon akçe'ye) çıkardı.

III.  I.  11. Pir Sultan Abdal'ın Kalender Çelebi Kırımından Kurtuluşu


Baştan beri ileri sürdüğümüz düşünceler doğrultusunda akılyürütüldüğünde, Kalender Şah ayaklanmasına elli yaşlarında katılmış olması gereken Pir Sultan Abdal ayaklanmanın bastırılmasını izleyen kırımdan acaba nasıl kurtuldu?

Şah İsmail'in ölümünün ardından, Hacı Bektaş Veli Dergahı'nı Erdebil'in önüne geçirme ve merkez yapma siyasetini cesaretle ortaya atıp savunan Pir Sultan Abdal, Osmanlı'nın Bektaşileri ve Alevileri birbirinden ayırma ve parçalama gayretini boşa çıkarmış, Dergah postnişini Kalender Çelebi'yi ezilen Anadolu Alevi kitlelerinin kurtarıcı “Şah”ı olarak görüp, onun övgüsünü yapmıştır. Bektaşi ve Alevileri tam birliğe yöneltmiştir. Ve de, inançları doğrultusunda başını vermekten çekinmeyen Alevi halk topluluklarını Muhammed-Ali, Hüseyin, Ehlibeyt, On İki İmam sevgisi; Muaviye Yezit Mervan laneti, yani “Tevella ve Teberra” simgeleri içinde Kalender Şah’ın çevresinde toplama, birleştirme çağrıları yaptığı anlaşılıyor.

Şiirlerine simgeleri öylesine ustalıkla yerleştirmiştir ki, bunlar adeta Pir Sultan’ı koruyucu örtü olmuşlardır. Ancak Kanuni'nin, babası Yavuz Selim'i aratmayan Kızılbaş düşmanlığından belki 20 yılı aşkın bir süre kendini koruyabilmesi, Anadolu'yu daha doğrusu yaşadığı bölgeyi uzun süre terketmesine bağlanmalıdır.

Gençliğinde, Şah İsmail yandaşı olarak onun propagandasını yaptığı zamanlar, kendini Arapkir-Eğin-Divriği'nin ortak otlağı olan Sarı Çiçek Yaylası'nda gizlediğini belirleyen bilgilerden sözetmiştik. Pir Sultan Abdal’ın -kendini ikinci gizlenme dönemi olarak niteleyeceğimiz- bu yılları nerede geçirmiş olduğunu açık veya kapalı olarak gösteren şiirlerinden örnekler bulunmaktadır. Onlardan bazılarını aşağıda vereceğiz.

Feleğin bile düzene desteğini vererek kendisini “çevre çevre yeldirdiğini” söyleyen Pir Sultan, “ayrılığın okunu dolduran” nedeni üç şeye bağlamaktadır; “ecel, didar ve nasip” Başta ecel, yani ölüm korkusu olunca güzel yüz ve nasip kavramlarının önemi kalır mı?


Kısmet verip bizi salan çöllere
Ya eceldir ya didardır ya nasip (didar: sevgilinin güzel yüzü)
Felek bizi saldı özge hallere
Ya eceldir ya didardır ya nasip

Kısmet verip çevre çevre yeldirdi
Bilmediğim hikmetlere daldırdı
Çekip ayrılığın okun doldurdu
Ya eceldir ya didardır ya nasip

Felek arka vermiş çarhın devine
Arıt kalbin evin iman sevine
Türlü dalga geldi gönlüm evine
Ya eceldir ya didardır ya nasip
(...)
Pir Sultan Abdal’ım der ki vardığım
Ulu dergahıdır yüzler sürdüğüm
Bilmediğim hikmetleri bildiğim
Ya eceldir ya didardır ya nasip

Sayfa 4

Ayrıca Pir Sultan Abdal'ın talibi Kul Himmet'in bir şiirinde, yana yakıla Pir'ini aradığnı ve Oniki İmamlardan, velilerden, peygamberlerden, Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde yatmakta olan erler-evliyalardan yardım dilediğine tanık oluyoruz. Kul Himmet “Allah bir Muhammed Ali diyerek” Pir'inin derdine düşüyor ve onu göremediği için çok dertli olduğunu söylüyor. Oniki İmamlar dahil olmak üzere 44 kişi ve yer adı geçmektedir. Kul Himmet'in bütün buraları dolaşmış ve bu erlerin mezarlarını ziyaret etmiş olması büyük olasılıktır. Ve yine olasıdır ki, kendisi de Pir'i gibi uzun süre izini kaybettirmiştir. Aşağıda sunduğumuz bu şiir bize Pir Sultan'ın nasıl uzun bir süre kayıplara karışıp gizlenmiş olduğunu açıkça göstermektedir:

Mekan mı tuttun sen bu gurbet illeri
Göremedim Pirimi dertliyim dertli
... görsem sorayım sinleri
Göremedim Pirimi dertliyim dertli

Turna gibi kanadı var yolu var
Figanı var firkatı var ünü var
Ölümün elinden çokca gamı var
Göremedim Pirimi dertliyim dertli

Niyaz kılın Pir Sultan'a Pirime
Her kul dayanır mı böyle zulüme
Zayıf Yusuf melhem etsin yarama
Göremedim Pirimi dertliyim dertli

Hüseyin Ova'nın gen' olur yazı
Samah tutuyor mu gelini kızı
Bir haber vereydin Hüseyin Gazı
Göremedim Pirimi dertliyim dertli

Abdal Ata tekkesine varalım
Elven Çelebi'ye yüzler sürelim
Koyun Baba'ya bir peyik salalım
Göremedim Pirimi dertliyim dertli

Bu imiş kısmetim bunda Mevla'dan
Pirime kimler kıydı hey Yaradan
Bizi sevindirir bir gün ağladan
Göremedim Pirimi dertliyim dertli

Mehmet Dede Sultan erlerden okun
Karpuzu Büyük'ten gülleri sokun
Var imdi düşmanlar kınalar yakın
Göremedim Pirimi dertliyim dertli

Kızıl Deli imdadıma gelindi
Şah-ı Haydar ahvalimden bilindi
Çoban Baba'ya garibi sorundu
Göremedim Pirimi dertliyim dertli

Monla Hünkar  Umur Sultan varıyom
Depreşir yaraya merhem arıyom
Baba Kaygusuz'u nerde soruyom
Göremedim Pirimi dertliyim dertli

Sahap çıkamadım da verdi Mısır'ı
Bilin Mısırlının çoktur kusuru
İmam Ali imiş erin asılı
Göremedim Pirimi dertliyim dertli

İmam Hasan sır içinde sır idi
................
Erler imdat eylen gönül farıdı
Göremedim Pirimi dertliyim dertli

İmam Hüseyin'in makamı kande
Üstüne irahmet yağmaz mı günde
Pirim kula himmet imdat etsin de
Göremedim Pirimi dertliyim dertli

Vardım idi İbrahim'e Halil'e
Erler niyaz kılın İmam Zeynel'e
Soralım Veysel'e Yemen iline
Göremedim Pirimi dertliyim dertli

Gelindi varalım Acem Şah'ına
Kimidi sır veren İmam Bakır'a
Sordum bulamadım İmam Cafer'e
Göremedim Pirimi dertliyim dertli

Eba Müslim teberini alıyor
Himmet eylen İsa gökten iniyor
Elalem Musa Kazım da biliyor
Göremedim Pirimi dertliyim dertli

Şit peygamber evladına Hu dedi
Güruh Naci silsilesi bu dedi
Muhammed Taki Naki'ye su dedi
Göremedim Pirimi dertliyim dertli

Hasan Askeri'den bulak miraci
Bostan Kulu'yunan Er Kara Hacı
Teslim Abdal Derviş Ali davacı
Göremedim Pirimi dertliyim dertli

Abdal Musa kalemini çalınca
Çok çağırdım üşermedi yalınca
Hesabımız görek Mehdi gelince
Göremedim Pirimi dertliyim dertli

Şeyh İbrahim Şeyh Hasan'ın gülüdür
Ali Baba Hubuyar'ın yaridir
Er Aslanoğlu'nu desen Ali'dir
Göremedim Pirimi dertliyim dertli

Gelindi varalım Hoca Bodun'a
Ak Hoca yardımcı ikrar güdene
Çeltek Baba yardım etmez la diyene (la: yok)
Göremedim Pirimi dertliyim dertli

Şeyh Nusret tekkisini unuttuk
Allah'ım şu dünyayı da kuruttuk
Dikin kefenimi suyum ılıttık
Göremedim Pirimi dertliyim dertli

Denizli Baba'nın da açıktır çiçeği
...
Ya Seyyid Selhaddin erin gerçeği
Göremedim Pirimi dertliyim dertli

Uyan Balım Sultan halim pek yaman
Hacı Bektaş Veli göndersin iman
Benim güddüğüm yol Sahib-i Zaman
Göremedim Pirimi dertliyim dertli

Görelim yitiği buldu Kul Himmet
Yerden gökten evvel Ali Muhammed
Bendenin sorduğu bir zat-ı sıfat
Göremedim Pirimi dertliyim dertli8


III. I.  12. Pir Sultan Abdal Yıllar Boyu Rumeli'nde Gizlenmişti

Kalender kırımından kurtulmak için Pir Sultan Abdal nereye kaçmıştır?  Bunca yıl nerelerde gizlenmiştir? Sanırız aşağıdaki nefes bunun karşılığını verecektir:

Akdeniz'i seyreyledik yalıda
Böyle aldık nasihatı uludan
Tanrıdağı kurbu Kızıl Deli'den
Görünür İmamevleri görünür

Senin aşıkların geçti rahından
Korkmaz mısın aşıkların ahından
Akyazılı Sultan'ın dergahından
Görünür İmamevleri görünür

Senin dervişlerin geçer kabâdan (kaba: kaftan, cübbe)
Geydikleri hırkaları abadan (aba: kalın ve kaba kumaş)
Her nereye baksan Otman Baba'dan
Görünür İmamevleri görünür

Hünkar Hacı Bektaş Veli'nin tahtı
Komazdı Yezit'ten alırdı ahı
Her gece seyrimde seherin vaktı
Görünür İmamevleri görünür

Hünkar Hacı Bektaş Veli aşkına
Bahçende açılar güller aşkına
Kerbela'da yatan İmam aşkına
Görünür İmamevleri görünür

Pir Sultan'ım kendi kurdu bu yolu
Yüz be yüz gördüğüm Ali'dir Ali
Horasan'da Ali Rıza'yı Veli
Görünür İmamevleri görünür

Tahmin edileceği gibi Pir Sultan Abdal, uzun bir yolculuktan sonra Trakya'ya geçmiştir. İmamevleri denilen yere yaklaşırken bu şiiri yazmış  olduğu görülüyor.

Belki uzun bir süre burada oturdu. “İmamevleri”, Otman Baba'nın tekke ve türbesinin bulunduğu Tanrıdağı adı verilen Edirne kırından ve Akyazılı Sultan Dergahı'nın bulunduğu yerden görülebilen bir yerleşme birimidir. (Cahit Öztelli'nin, bu İmamevleri'nin “İran Şahlarının ya da Oniki İmamlardan birinin bulunduğu bir yer olabileceğini hangi gerekçe ile ileri sürdüğünü anlamak doğrusu çok güçtür.)

Açıkça anlaşıldığı üzere Pir Sultan Abdal, Trakya ve Balkan Bektaşileri ve Bedreddini'ler arasında uzun zaman kalmıştır. Otman Baba'ya bağlı Akyazılı Sultan dergahında (Varna) ve daha çok Hacı Bektaş Dergahı'na doğrudan bağlı Seyyit Ali Sultan Tekkesi'nde (Dimetoka) yıllarını geçirmiştir. Bugün Trakya'da yaşamakta olan “Amucalılar” adını taşıyan Bedreddini- Alevilerin Cem törenlerinde en çok “Serezli Pir Sultan'ın nefeslerinin okunduğunun” anlatılması çok ilgi çekicidir. (Refik Engin, “Şeyh Bedreddin Tarikatı”, Cem, 1994, sayı 41, s.48,49) Bu tezimizi güçlendirdiği gibi, Pir Sultan'ın Serez'de de kaldığını göstermektedir. Bedreddiniler onu, Şeyh Bedreddinle eşleştirmiş, onunla bir görmüş oluyorlar, demektir. Hatta bu Rumeli ve Trakya'da, Banazlı kimliğini unutturacak kadar uzun yaşadığının da göstergesidir.
“Bu konuda Turgut Koca'nın vermiş olduğu bilgiler de -Serezli Pir Sultan'ın 15. yüzyılda yaşamış olduğunda ısrarlı görünmesine rağmen- bu kişinin bizim Banazlı Pir Sultan'dan başkası olmadığını göstermektedir. Turgut Koca şunları anlatmaktadır:
“Serezli Pir Sultan, Makedonya'deki Bahçe ve Cuma tekyelerinin ilk ruhani önderidir. Kesriyeli Kasım Baba ve Koniçalı Hüseyin Babalarla ile Yanya fethinde bulunmuştur. Yanya fatihi Arslan Paşa'yı savaşlarda korumuşlardır. Serezli Pir Sultan fütuhat erlerindendir. Cuma tekyesinde yatır. Büyük Bektaşi azizlerindendir.” (Turgut Koca, Bektaşi Nefesleri ve Şairleri, İstanbul-1990, s. 145)

Bizce bu anlatılanlardan sadece, Pir Sultan Abdal'ın Makedonya'ya kadar gittiği ve adı geçen tekkelerde Kasım Baba ve Hüseyin Baba ile cemler yürüttüğü anlamı çıkar. Osmanlı yönetimine başkaldırmış ve kıyımdan kurtulmuş aranan bir kişinin, Osmanlı adına fetihlere katılmış olması olası değil. Belki de onu korumak için bu tür söylentiler yaratılmıştır. Banazlı Pir Sultan hakkında günümüzü gelmiş olan efsanevi bilgilerin Serezli Pir Sultan hakkında da anlatılması aynı kişi olduğunu göstermektedir. Üstelik Turgut Koca şu açıklamayı da getirmektedir:
“Serezli Pir Sultan'ın adı da Haydar'dır. Yine Serezli Pir Sultan'ın ahiret kardeşinin (yani musahibinin İ.K.) ismi de Gazi Ali Baba'dır. Selanik'e bağlı Sarıgöl yöresindeki Bahçe tekyesinde türbe içinde yatır” (Agy. s.149)

Serezli Pir Sultan ve Gazi Ali Baba'nın gömülü olduğu söylenen tekkeler, bu ulu kişilerin bıraktığı nişanlar ve makamlarıdır. Bütün bunlar gösteriyor ki, Pir Sultan Abdal, Serezli Pir Sultan kimliğiyle uzun süre Balkanlar ve Rumeli'de yaşamıştır. Hele musahibi Ali Baba'nın da Bahçe tekkesindeki türbede yatıyor gösterilmesi iki olasılığı gündeme getirmektedir:

Birincisi Pir Sultan Abdal, Kalender kırımının arkasından musahibi Ali Baba ile Rumeli'ye geçmiş ve uzun süre burada birlikte kalmışlardır. Belki Ali Baba Sivas'a gidip geliyor, haber getiriyordu. Ancak Ali Baba'nın, kendisini yana yakıla arayan çok yakın talibi ve yoldaşı Kul Himmet'ten, Pirinin bulunduğu yeri saklamış olması düşünülemez. O zaman ikinci bir olasılır beliriyor: Ali Baba uzun aramalar sonunda Pir Sultan'ın izini bulmuş ve bir süre birlikte kalmıştır. Olasıdır ki güvencede olduğuna ikna ederek, Sivas'a dönmesini sağlamıştır.

Pir Sultan Abdal'ın Seyyit Ali Sultan - diğer adıyla Kızıl Deli - için okuduğu ve onun adının geçtiği, en az 6-7 nefesi vardır bize ulaşan. “Evliyalar serveri” olarak seslenip himmet dilediği Kızıl Deli'nin tekkesinde hizmet gördüğünü, Baba İbrahim'le Cem'ler yürüttüğünü belirleyen nefeslerden bir örnek sunalım.


Gelin ey erenler seyran edelim
Açıldı kapısı Seyyit Ali'nin
Eksiğimiz bilip dâra duralım
Himmeti ganidir Kızıl Deli'nin

Çekti sancağını dağlar dolanır
Mümin olan canlar aşka bulanır
Kurbanlar tığlanur çırak uyanır
Çekilir gülbenkler Seyyit Ali'nin

Ne güzel baharı yetmiştir şimdi
Lalesi sümbülü açmıştır şimdi
Abdallar semahı tutmuştur şimdi
Himmeti ganidir Seyyit Ali'nin

Baba İbrahim şehitler ayırır
Kırkların ceminden o da beridir
Pirim cansız duvarları yürüdür
Himmeti ganidir Kızıl Deli'nin

Pir Sultan’ım eydür kendi özümüz

Güzelce Şah'ıma var niyazımız
Bir gün kara toprak örter yüzümüz
Himmet'i ganidir Seyyit Ali'nin

III.  I.  13. Sivas İllerine Geri Dönüş

Ve bir gün, bilemediğimiz bir tarihte, Pir Sultan Abdal bu illerden geri döner. Dostlarına “bizi safa ile gönderin” der. Tatlı dillerine doyamadığı dostlarıyla helallaşır. “Bir daha ya geldim ya gelemedim” ve “ölüm uzak derler heman yakındır” dizelerinden anlaşılacağı üzere, yaşamının son yıllarında dönmüş olmalı Sivas'a.

Geldim gider oldum illerinize
Dostlar bizi safa ile gönderin
Doyamadım tatlı dillerinize
Dostlar bizi safa ile gönderin

Şöyle bir güzelden ahd alamadım
Bir ahdine bütün yar bulamadım
Bir daha ya geldim ya gelemedim
Dostlar bizi safa ile gönderin

Himmet eylen şu dağları aşalım
Pir aşkına kaynaşalım coşalım
Gelin birer birer helallaşalım
Dostlar bizi safa ile gönderin

Çıkalım yaylaya inelim düze
Himmet eylen yaran ahbaplar bize
Bir selam göndersem gelir mi size
Dostlar bizi safa ile gönderin

Tarihyazıcı Solakzade, Kanuni Süleyman'ın Kızılbaşlar hakkındaki düşmancıl duygularını şöyle dile getirmektedir:

“Dünya padişahı (Kanuni), sürekli Kızılbaş taifesinin sövüp saydıklarına kalben perişan olup, bunlardan öç almaya her zaman hazır bulunmakta ve o yanlara hareketi, küçük bir bahaneye bağlarlar idi. `Bu dinsizlerin pisliklere bulaşmış vücutlarını zaman sayfasından ne zaman çıkarırız' diye her zaman söylerlerdi.’’ (Solakzade Tarihi, II, s.213)  

Böylesine Kızılbaş düşmanı olan “Dünya Padişahı”nın yönetimindeki ülkede, Kalender kırımından sonra 20 yılı aşkın bir süre hayatta kalması, Aleviliğin bu ulu ozanı için çok büyük bir başarıdır.

Pir Sultan Abdal Sivas'a geri döndüğünden çok az zaman sonra, Kanuni Süleyman'ın Sivas Valisi Hızır Paşa'sı (1548-50?) tarafından darağacına çekildi. Onca ayaklanma ve kırım, onca başarı ve yenilgi, onca  kahramanlık ve kahpelikler yaşamış Aleviliğin ulu ozanı, Pir Sultan Abdal, asıl adıyla Koca Haydar, Yavuz'dan itibaren İran'a karşı yapılan her savaş öncesi gelenekselleşen Kızılbaş kırımından kurtulamamıştı. Hem de bir dönek eliyle, hem de Sivas'ta.

Şöyle diyordu Koca Haydar:

Pir Sultan Abdal'ım Hakka yakındır
Edebi erkanı hemen takın dur
Ölüm uzak derler heman yakındır
Dostlar bizi safa ile gönderin

Balım Sultan'dan nasib almış ve Hacı Bektaş Dergah'ında tutulan Cemler'de “Zakir” olarak hizmet görmüş Pir Sultan Abdal, Dergah'da kazan kaynatıp icazet almış bir Alevi-Bektaşi Dede’siydi. Doğu Anadolu'dan Balkanlar'a uzanan Osmanlı topraklarında talipleri vardı. Bir yandan  oralarda gizlenirken, bir yandan da Muhammed-Ali Yolu'nu sürdürüyor; taliplerine yol-yordam öğreterek onları irşad ediyordu.  

III.  I. 14. Pir Sultan Abdal’ın Tanrı İnancı ve Ali Tanrısallığının Anlamı

Alevi-Batıni tasavvufunun Tanrı anlayışı ve bu anlayışa Kuran’ın kaynaklık ettiği konusunu “Görmediğim Tanrıya Tapmam” (İstanbul, 1996, s.62-82) kitabımızda genişçe açıkladığımız için burada, sadece büyük Anadolu Alevi ulusu, düşünür ve ozanlarından birkaçının söyledikleriyle yetineceğiz. Kendilerine candan bağlı bulunan ve onların yolundan giden Pir Sultan Abdal’ın da Tanrı inancı kuşkusuz aynı olacaktır.

Pir Sultan Abdal’ın Tanrı inancını, Alevi-Batıni tasavvufunun Tanrı anlayışı dışında  aramak büyük ozanı yadsımak ve onu hiç yaşamamış varsaymaktır. Pir Sultan’ın  gönülevinde konuk eylediği, özüne ortak olduğu; Ali’sinde gördüğü Hacı Bektaş Veli’sinde kavuştuğu, Şah’ında ya da Pir’inde yansıyan “hub cemaline” aşık olarak secde edip yüz sürdüğü sevgili Tanrısını, “mekandan münezzeh”, “görünmez, bilinmez” ve korku saçan Ortodoks İslamın soyut Tanrısıyla karıştırarak savunmaya kalkışanlar, onu bu inancından dolayı aşağılayanlar kadar hakaret etmektedir.

Hacı Bektaş Veli, “Makalat”ta kendisine bağlı olanların Tanrı anlayışı ve tapınmalarının özünü gösteriyor:

“…Amma, muhiblerin (sevgiyi din bilenlerin, sevenlerin) taatı (ibadetleri) münacaattır (yalvarmak, dua etmektir), seyirdir (Hakka doğru yolculuk), müşahededir (Hakkı gözlemek), arzularına ermektir. Ve Çalap Tanrıyı bulmaktır. Ve kendulerin yavu kılmaktır (Tanrıyla birleşip kendini yitirmek)… Ve halleri birüküb bir olmaktır (Tanrıyla bir olmak,  tanrılaşmaktır). Bunların dahi hemandır (Bunlarda dahi ancak bu inanç-ibadet vardır)…Eger muhiblere sorsalarkim, Tanrıyı nice bildiniz? Pes, muhibler cevap verelerkim: kendü özümüzden bildik ve hem kendü özümüzü Çalap Tanrıdan bildik (kendi özümüzde Tanrıyı, Tanrıda  da kendimizi bildik, onunla sevgisidir” (agy, s.32, 36, 73).

Sünni tasavvufunda Tarikat son kapıdır ve o kapıdan öteye geçemezler. Geçen dinden çıkar, Tanrıya şirk koştuğuna inanılır. Çünkü ötede ‘ben’ yoktur, ‘biz’ vardır; daha da ötede, yani Hakikat kapısında  ‘ben ve biz’ de yoktur, ‘sen’ diye hitabettikleri ‘O’ vardır ve O’nunla birleşilir (Theosis, s =Tanrılaşma). Hacı Bektaş’ın yukarıda söylediklerine Sünni inancı dinsizlik demektedir, çünkü kendisine aykırıdır. Oysa Alevi inancında Tanrı anlayışı budur.

Yandaşlarıyla birlikte zulümlere ve kırımlara uğramış olan tüm gayri-sünni, yani batıni-Alevi mutasavvıflar yukarıda söylediğimiz gibi, Kuran ayetleri ve hadislere, onların içsel (batıni,ésotérique) anlamlarına dayanarak ve onların mecazi yorumlarıyla (tevil) inaçlarını yazılı ya da sözlü açığa vurmuşlardı. Antropomorfist-panteist maddeci inanç Sunniliğin dört mezhebine de aykırıdır. Örneğin Kaygusuz Abdal’ın Tanrı inancı da maddeci panteizmden başkası değildir. O, vahdet-i vücud ’dan (vücut birliği) Vahdet-i mevcud ’a (varlık birliği) uzanan çizgi üzerinde yürümekte:

“Evvel ü ahir menem...Cümleye Mabud (Tanrı) benem, Kabe benem put benem; Alem külli vücudumdur vücudum, Özüm özüme kıluram sücudum (yani secdeleri, tapınmamı kendime yaparım). Eşya-yı mahluk Halik’ten ayrı degüldir(yani yaratılmış nesneler-maddeler, yaratıcısıyla birdir; ayrı olamaz, herşey Tanrıdır.)”
diyerek Madde-Tanrı birliği düşüncesine, yani tam anlamıyla Pantheism
(pan=Theos=s’tan, ‘Herşey Tanrıdır’ anlamına gelir) inancına ulaşmaktadır.

“Büyük Mutasavvıf, Batıni Halk Ozanı ve Bilgesi Kaygusuz Abdal Sultan” (www.alewiten.com/Düşünürler) başlıklı çalışmamızda belirttiğimiz gibi, Kaygusuz’un  aşağıda yapıtlarından yaptığımız kısa karşılaştırmalı alıntılar dikkatli okunduğunda, hiçbir yoruma gerek kalmadan kısaca vurguladığımız inanç özellikleri rahatlıkla anlaşılacaktır. Hacı Bektaş Veli’nin söylediklerinin başka sözlerle anlatımı ve genişletilmesidir:      

“...Hak ile kul arasındaki hicap (örtü) kulun, kendisidir. Allah zerreden güneşe katreden ummana kadar her yerde dopdolu...İnsan vücudunun hareket ve cümbüşü Haktır. Onsuz eşya deprenmez...Hakkı aramak ayrılığa tanıklık vermek demek olur. Çünkü Allah bütün yaratılmış eşyada mevcuttur. Hakkı hazır görenler , Haktan gayri iş işlemezler. Bütün ibadetlerin aslı Hakkı hazır görmektir. Vacip olan, Allah’ı bulmak için herkesin kendisine yönelmesidir.” Kaygusuz Abdal, Dilguşa (Gönüle Ferahlık Veren) yapıtından)

“Yine Resulullah Sallallahü Aleyhi vesselem buyurdu ki: ‘Külli maksudin mağbudun’ . Bir kişinin maksudı (yani erişmek istediği meramı, arzusu) ne ise Mabudu (Tanrısı)  dahı  oldur dimek olur. Zira özini bir mürşide irişdür. Gözin aç özin bak gör heman kul mısun, sultan mısun?...”

“Pes adem  kendüyi bilmek mücerred (soyut) Hakk’ı bilmek gibidür...Zira ki mahluk (yaratık, yaratılmış), sıfat-ı Hak’dur. Çünki sıfat rencide olır ise, zatı dahı rencide olur. Çünki Akıl Allahu Taala’nın terazisidir (Nisa Suresi, ayet 126). Gerekdür ki egri yola gitmeyüz. Hayr u şer fark ola, Eşya-yı mahluk Halik’den ayrı degüldür (yani yaratılmış nesneler-maddeler, yaratıcısıyla birdir, ayrı olamaz)...Yirde ve gökte her ne var ise adem(de)dür. İşte yirün gögün ‘Halifesi’ ‘adem’dür. Her ne ki istersen ademde bulınur.”(Kaygusuz Abdal, Vücudname’sinden)  

Hacı Bektaş Veli’nin söylediklerinin başka sözlerle anlatımı ve genişletilmesidir:
Alevi inancında Tanrı dahil, evrende bulunan herşey insanda mevcuttur.
Seyyid İmadeddin Nesimi’den (Ö. 1404) birkaç dize ile bunu vurgulamakta yarar var:
Hak teala varlığı ademdedir
Ev anundur ol bu evde demdedir...

Her ne yerde gökte var ademde var
Her ne ne ki yılda ayda var ademde var
Ne ki elde yüzde var kademde var
Bu sözü fehmetmeyen adem davar

Ey Hakk’ı her yerde aydursun ki var
Sende bes Hak var imiş Hak sende var...

Ve aynı yapıtında Kaygusuz Abdal sürdürmektedir:

“Zira insan yirün ve  gögün halifesidür...Zira zahirde ve batında yirde ve gökde ademden eşref vücud  (en şerefli varlık) yokdur. Adem makbule’l vücud’dur. Ademoğlu  yerde ve gökte var olan cümle eşyanın en güzidesidir. Ademden şirin nesne yokdur. Mazhar-ı zatdur. Sair eşyada bu kaabiliyet (diğer nesnelerde bu yetenek) bulunmadı...anun için ademin hali cemi eşyanın üzerine malikdür. Ve hem alemdür. Ve Hakk ile birdür. Cümleye hükmeyler. Ademin nihayeti yoktur ve kenarı bulunmaz...”

Şeyh Bedreddin (Varidat, s.160-167) bunu tamamlıyor:

“İnsan saltık varlığın (Tanrı’nın) sadık ve parlak bir aynasıdır. Bütün alem kendisini örgüleyen cüzleriyle birlikte sapasağlam bir insan gibidir. İnsanın asıl şerefi ilahi isimlere mazhar oluşudur. İnsandaki algıların, biliş ve tasarrufların, gerek mücerredat (soyut alem) denilen ruhani şeylerde, gerek onların daha üstlerinde bulunması  imkansızdır. Saltık varlık için bu kamillik ancak insan mertebesinde hasıl olur. İnsan olgun bir (Tanrı) mazharıdır.”

Pir Sultan Abdal, 16.yüzyıl Anadolu’suna damgasını vurmuş, Alevi-Kızılbaş siyasetin yetiştirdiği bir dava ozanıydı. Onun şiirlerinde, kuşkusuz çok iyi eğitim görmüş büyük bilge Kaygusuz Abdal Sultan’ın Batıni-Alevi derin felsefesini –biraz yüzeysel de olsa birkaç şiiri dışında- bulmak zordur. Bunlardan bir tek örneği yeterli buluyoruz:

Birlik makamında bir güzel gördüm
Leblerinin şekeri var kandi var
Aşıkı çok imiş aradım sordum
Nice bencileyin derdimendi var

Cemali geliyor hayalde düşte
Canım asumanda kandilde arşta
Uzakta yakında yeminde pişte (yeminde:sağında, pişte: önde)
Her nereye baksam Ali'm kendi var

Gâh bahçeye girer gülden görünür
Gâh mana söyleşir dilden görünür
Gâh gönül evinde mihman görünür
Aşıkına türlü türlü  fendi var
.......
Pir Sultan'ım sever böyle dilberi
Bu cümle Cihanın yekta gevheri
Kahrın lutfun çeker ise gel beri
Sevdiğimin nerde bir menendi var

Görüldüğü gibi Pir Sultan’a göre   Tanrı, birlik (vahdet) makamında oturan ve herkesin aşık  olduğu bir dilberdir. Güzel yüzü hayallerimizde ve düşümüzde dolaşır. Hem gökyüzünün dokuzuncu katı arştadır, yani çok uzaklarda; hem de yakında, sağda-solda ve önde arkada, yani her nereye baksak orada görürünür ve bazan Ali’nin kendisi olur. Bahçeye girip güle dönüşür sevgili; sohbet edip mana söyleşen dil görünür ve gönül evine konuk olup aşığına tütrlü türlü nazlar yapar. İşte Pir Sultan’ın Tanrısı evrende tek ve eşi menendi bulunmayan, sonsuz bir aşkla sevdiği bu güzel dilberdir.

Pir Sultan Abdal düşünce ve inançlarını, duygularını, yalın ve sade bir Türkçe ile en anlaşılır biçimde döneminin halk yığınlarına aktarmıştır. Yukarıda pek çok örneklerini verdiğimiz Pir Sultan Abdal şiirlerinin büyük bir kısmı, onları Osmanlı zulmüne başkaldırı hareketi ve kuruluşta Safevi devletinin sahiplendiği Kızılbaş siyasetine çağrıdır; bu siyasetin propaganda aracı olmuştur
Unutmayalım ki, Osmanlı mutlak teokratik yönetimine karşı toplumsal başkaldırıların temelinde  sosyo-ekonomik nedenler yatmaktadır ve isyancı Kızılbaş halklar çoğunluğunun, Sünni halklardan bağlaşıkları da az değildi. Sazıyla ve sözüyle köy köy, kasaba kasaba ve yaylak yaylak dolaşan Pir Sultan Abdal, İslamın zahiri ve batıni inanç ilkeleriyle örgülediği  şiirlerini bu topluluklara da okuyor ve okutuyordu.

İlyas Üzüm’ün başta sözünü ettiğimiz ve ayrıca www.alewiten.com’ da yayınlanmış olan “Allah bir Muhammed Ali’dir Ali: Pir Sultan’ın Şiirlerinde Tanrı Anlayışı” başlıklı yazısında, Pir Sultan’ın Ortodoks İslamın inancına eşdeğer bir Tanrı anlayışı sergilediğini ileri sürdüğü, daha doğrusu öyle sandığı bu şiirlerinden dörtlükler vermektedir. Oysa, İlyas Üzüm’ün  bu anlamda irdelemeye aldığı dörtlükleri oluşturduğu şiirlerin tamamı okunduğunda, aynı şiirde Ali tanrısallığını, Allah-Muhammed-Ali birliğini de işlediği rahatlıkla görülür. Açıkçası sıradan bir Sünni müslüman bunları okuduğu zaman kendi inandığı biçimde, sıradan bir Alevi ise kendi inancına göre algılar. Yoksa İlyas Üzüm’ün dediği gibi “Pir Sultan’ın İslâmı yeterince öğrenip kavrama imkânı bulamadığı için”, yani cahil bir köylü olduğu için,  “bu deyişlerinde  çelişki ortaya çıkıyor” filan değil, tam tersine şiirlerini zahir ve batın inançlı (Sünni ve Alevi) toplulukları peşinden sürükleyecek güçte etkili, bilinçli, anlaşılır ve ustaca işlemiştir. İlyas Üzüm’ün kendisi bile şiirlerinden birinin bir dörtlüğünü Pir Sultan’ın (sözde) Sünni Tanrı anlayışına, diğer dörtlüğü ise bilinçli olarak Ali tanrısallığı inancına kanıt gösteriyor. Yazar makalenin başlığını “...Pir Sultan’ın Şiirlerinde Tanrı Anlayış” koyduğu halde,  şiirlerinde 343 kadar değişik adlarıyla Tanrı geçtiği için, Pir Sultan’ın ortodoks Tanrı anlayışına sahip olduğunu kanıtlamak peşine düşmüş. Onun farklı bir Tanrı inancı ve anlayışı olması kendisini neden rahatsız ettiğini anlamak olası değil. Kuşkusuz amaç, bu koca Alevi-Kızılbaş ozanını, tıpkı Yunus Emre’yi ve Kaygusuz Abdal’ı sünnileştirmeye çalıştıkları gibi, Sünni inanç dairesi içine sokma çabasıdır.

Sayfa 5

Bu bağlamda örnek gösterdiği dörtlüklerden bazılarını vererek durumu tam açıklığa kavuşturalım:

Bu dünyanın evvelini sorarsan
Allah bir, Muhammed Ali’dir Ali
Sen bu yolun sahibini ararsan
Allah bir, Muhammed Ali’dir Ali

İlyas Üzüm bu dizelerde “şairin Allah’ın birliği ve Muhammed Ali gerçeğinin hem bu dünyanın evveli hem bu yolun gerçek sahibi ve kurucusu olduğunu belirtmektedir” diye  bir saptama yaparken, nakaratın “Allah-Muhammed-Ali birliği” anlamına da geleceğini gözden kaçırıyor.

Yerle gök arasına nizamlar kuran
Ak kagıt üstüne yazılar yazan
Engür şerbetini Kırklara ezen
Allah bir Muhammed Ali’dir Ali   

Aynı şiirin bu dörtlüğünü Ali tanrısallığına örnek gösterip, “buradaki dizelerde, diyor; yer ile gök arasına nizamlar kuranın Ali olduğunu söyleyerek, ona bir tür uluhiyet (tanrısallık) atfetmektedir.” Bu kıtadan böyle bir anlam çıkarmak için, Kırklar cemini tanımak ve orada bir üzüm danesini ezip şerbet yaparak Kırklara sunan kişinin Ali olduğunu bilmek gerekir. Gerçekte burada “Allah-Muhammed-Ali Birliği”dir, “yerle gök arasında nizamlar kuran”.

Hak dergahına varalım
Hub didarını görürüm
Bir Allah’a inanırım
Şah’a Padişah’a değil

İlyas Üzüm’e göre, Pir Sultan bu dörtlüğüyle, Sünni Tanrı anlayışı içinde “kimseye değil, sadece Allah’a dua ettiğini” söylüyor. O zaman, dergaha varıp güzel didarını gördüğü Hakk’ın mazharı kimdir, diye sormazlar mı? Pir Sultan’ın Tanrının makamına varıp, onun güzel yüzünü gördüğünü söylemiş olması, ortodoks (Sünni) inanç anlayışıyla hiç bağdaşır mı?

İlyas Üzüm’ün, Pir Sultan’ın ortodoks İslam Tanrı anlayışına sahip olduğunu kanıtlamak(!) için verdiği birkaç dörtlüğe ve dizelere daha bakalım:

Söyler Pir Sultan’ım söyler
Hakk’ın birliğini birler
Doğmuş bu aleme nurlar
Nur Muhammed Ali’nindir
***
Yaratmıştır insan ile hayvanı
İnsanda emanet koydu bu canı
Üç yüz altmış altı Peygamber hanı
Bize kor mu ya ondan olanlar
***
Hak bizi yoktan var etti
Şükür yoktan vara geldim
Yedi kat arşta asılı
Kandildeki nura geldim
***
Hatice Fatima mihr-i muhabbet (mihr-i muhabbet:sevgi güneşi)  
Allahın kuluna edesin rahmet
İmam Hasan imam Hüseyin mürvet(mürvet: insanlık, yiğitlik,mertlik)
Kalma günahlara mürvet ya Ali
***
Allah birdir Hak Muhammed Ali’dir
Anın ismi cümle âlem doludur
....
Yukarıdaki dizelerden İlyas Üzüm’ün çıkardığı sonuç ve yaptığı yorum şu birkaç cümleden ibarettir:
“Pir Sultan Tanrının birliğine inanmaktadır. İnsanı ve hayvanı yaratanın ve yoktan var edenin Hak olduğunu, yani Hakk’ın yoktan varetme niteliğinin bulunduğunu belirtmektedir. Allahın, kuluna rahmet etmesini dilemektedir.”

Pir Sultan Abdal’ın beş ayrı şiirinden seçilerek alınmış bu dörtlüklerin -bırakınız şiirlerin tamamını incelemeyi- sadece birer dizesi yazarı ilgilendirmekte ve bu dizelerle ozanın (sözde) Sünni Tanrı anlayışına sahip olduğunu ortaya koyuyor. Böylece de :      

“Pir Sultan’ın deyişleri incelendiğinde şairin Tanrı’nın varlığını benimsediği, başka bir ifadeyle kesin şekilde bir tanrı fikrine sahip olduğu görülür. Her ne kadar o doğrudan Tanrı’nın varlığını konu edinen şiir yazmamışsa da birçok deyişinde Tanrı’ya atıf yapmış, muhtelif vesilelerle onu anmış, başına gelen olayları O’nun takdiri ile ilişkilendirmiş; bu suretle bir Tanrı fikrine sahip bulunduğunu net olarak ortaya koymuştur” diye genel bir yargıya varıyor.

Pir Sultan Abdal’ın, bir Tanri fikrine sahip bulunmadığını kim söylüyormuş?  Kuşkusuz  ki ozanımız Tanrıyı bir biliyor. Ancak, onun birlik (vahdet) anlayışı, yukarıda uzunca anlattığımız gibi, vahdet-i vücud, yani vücud ya da insan-Tanrı birliği olduğu kadar, vahdet-i mevcud, yani varlık ya da doğa-Tanrı birliğidir. Çünkü ona göre de herşeyin kaynağı Tanrıdır ve Tanrıya döner ve bu sonsuz dönüşüm hep sürecektir. Kaygusuz Abdal’ın dediği gibi; “Eşya-yı mahluk Halik’ten ayrı degüldir”, yani yaratılmış nesneler-maddeler, yaratıcısıyla birdir; ayrı olamaz, herşey Tanrıdır. Pir Sultan Abdal yukarıdaki dörtlükte, alemi aydınlatan Muhammed-Ali’nin nuruyla bütünleşmiş bir “Hakk’ın birliğini birlemekte”, onu dillendirmektedir.  

İlyas Üzüm’ün, Pir Sultan’nın “Allahın kuluna rahmet etme özelliğini” dile getirdiğini söylediği yukarıdaki dörtlük bir düvazimamdan alınmadır. Pir Sultan burada, “sevginin güneşi Hatice ile Fatima’ya”, bu kutsal ana ile kızına; “Allahın kuluna edesin rahmet, yani merhamet edesin” diye yakarıyor. Ama yazar, kafasının estiği biçimde seçtiği dörtlüğün tek dizesine anlam kaydırması yaparak, yorumlamaktan çekinmemiştir. Pir Sultan şiirlerinin analizini yapmakta, anlamının çözüp yorumlamakta acizlik gösteren bir kişinin, “hem şairin hem de onun mensubu olduğu kültürün inanç ve düşünce dünyasını tanımaya ışık tutacak bu şiirler ilmi tahlillere tabi tutulmamış;” demeye ne hakkı ne de yetkisi vardır. İlahiyatçı yazarın, halk ozanlarının şiirlerini “tabi tuttuğu ilmi tahlilleri” böyleyse, vay o ozanların haline. Aynı cümlenin devamında söylediği, “gerek bu kültüre gerekse şaire belli ideolojik şartlanmalarla yaklaşanlar seçmeci tavırla onun bazı deyişlerini öne çıkarmış; bu suretle Pir Sultan Abdal gerçek kimliğiyle tanınmamıştır”  sözlerine ne buyurulur? 9

Vardığı asıl sonuç ise, Pir Sultan Abdal’ın Ali tanrısallığını işlediği şiirlerinin ona ait olmadığını ve dolayısıyla, Osmanlının küfürün de ötesinde, idamlık suçlama saydığı “Rafızi, mülhid ve Kızılbaşlık”tan onu aklıyor(!). Ancak, yine da onun gayri Sünni bir kültüre mensup olduğunu yadsıyamıyor; yok eğer şiirler onunsa, Pir Sultan Abdal “İslamı yeterince öğrenip kavrayamadığından”, yani yazara göre bilgisizliğinden dolayı bunları yazmıştır. “Ulaştığı kanaat” işte bu.  Ozanın inanç ve felsefesini tanımadığı ve yaşadığı dönemin tplumsal ve siyasal yapılanmasını öğrenmek ya da görmek istemediği için diyor ki:  


“Diğer taraftan şaire nispet edilen az sayıdaki bazı şiirlerde onun Tanrı ile Ali’yi özdeşleştirdiği görülmüş, ama bunun Tanrı ile ilgili öteki deyişleri dikkate alındığında istisnai bir karakter taşıdığı neticesine varılmıştır. Ayrıca şairin mensubu olduğu kültürde çok ağırlıklı olmamakla birlikte bu tür anlayışları çağrıştıracak yaklaşımlar bulunduğundan hareketle, bu tür şiirlerin İslâmı yeterince öğrenip kavrama imkânı bulamadığı için eski anlayış ve geleneklerin bir çeşit yansıması, şeklinde de anlaşılmasının yanlış olmayacağı kanaatine ulaşılmıştır.”

Gafil kaldır gönlündeki gümanı
Bu mülkün sahibi Ali değil mi
Yaratmıştır on sekiz bin alemi
Irızgını veren Ali değil mi
....
Çar melunu gördüğünü söyleyen
Mağripten top atıp Meşrıkta tutan
On sekiz bin alemleri vareden
Ali’dir ki Şah-ı Merdan Ali’dir

Bunlar ve benzeri Ali Tanrısallığına ilişkin dörtlüklerin Pir Sultan Abdal’a ait olduğu kuşku götürmez. Bu şiirlerde Tanrı ile özdeşleştirilen Ali’nin elbetteki fiziksel varlığı değildir. Bölümün başından beri Ozanın Tanrı anlayışını anlatmaya çalışmış ve bu anlayışın kaynakları üzerinde durmuştuk. Ama biraz daha özele indirerek açıklamaya çalışalım:
Pir Sultan Abdal’ın şiirlerinde “Ali’yi Tanrı ile özdeşleştirmesi”,  tasavvufun, Tanrının insanda görünüm alanına çıkması, yani ‘insanda tecelli etmesi’ inancından farklı bir Tanrı anlayışı değildir. O, Allah-Muhammed-Ali üçlüsünü Tanrısal birlik (vahdet) gördüğü gibi, onları yaratıcı birliğin birer parçası olarak tek tek de Tanrı diye çağırmakta sakınca görmemiştir
Bunu açıklamak için, Alevilik yaratılış mitosundaki kent ü kenz (gizli hazine) sırrı ve Adem’den 14 bin yıl önce yaratılmış Kandildeki  Muhammed-Ali birlik nurunu uzun uzun anlatmak da gerekli değil.

Sen Hakkı yabanda arama sakın
Kalbini pak eyle Hak sana yakın
Ademe hor bakma sözünü sakın (Adem: insan, adam)
Cümlesin ademde buldum erenler

Pir Sultan Abdal’da Ali tanrısallığının, dörtlüğünün ilk iki dizesinde belirlediği tasavvuftaki vahdet-i vücud (insan-Tanrı birliği), son iki dizeye sığdırdığı vahdet-i mevcud (pantheism) inancından farkı yoktur. Bu çeşit Tanrı algılaması olmasaydı, ne hümanizm yani insanseverlik, ne de doğa-çevre sevgisi oluşurdu.
Batıni-Alevi inanç anlayışında insan, Tanrının yeryüzünde hem vekili, hem mazharı, hem de kendi parçalarından bütüne ulaşan birliğidir; adı Tanrı, Ali, Muhammed, Ehlibeyt beşlisinin ya da Allah Muhammed Ali üçlüsünün birliği, Muhammed Hanefi, Haşim,  Muhammed Bakır, Cafer, İsmail, Salman vb. olsun farketmiyor. Hepsi de birer insandır. 10  Ayrıca Tanrı kurtarıcı görevini verdiği dostlarında, yani Velilerde-İmamlarda görünüm alanına çıkar (manifestation).  Ali, veliliğin ve velilerin şahı (Şah-ı Velayet), İmamların atasıdır. Ve Batıni-Alevi inancında tüm zamanların/dönemlerin velileri, İmamlar ve kurtarıcı yüce kişiler (insan-ı kamiller) Ali olarak nitelendirilir ve birer Tanrısal mazhardır; tek aydınlatıcı ışık olan olan Tanrını parçaları ve yansımalarıdır. Her sıradan inanan da ‘Ali’nin hizmetinde bir Salman olmaya’ çaba gösteririr. Bu bağlamda Pir Sultan Abdal’ın da dilinden Ali hiç düşmez; yazımızın ilgili bölümlerinde görüldüğü gibi, Hacı Bektaş da, Şah İsmail de Ali’dir. Kalender Şahı da, Seyyid Ali Sultanı da Ali olarak nitelemekte. Onun şiirlerinde “seher yelleriyle esen, dört kitabı yazan  Ali’dir ve yezide batın kılıncını çalan da Murtaza Ali’dir”.  Ve der ki:

“Ali’dir Allahın  dostu
Hu dedi zülfikar kesti
Salman’a sünbül ü desti                
Veren Murtaza Ali’dir”

Bunlarla da kalmaz Pir Sultan, onunla bütünleşir, Ali olur ve Ali de kendisidir:
Pir Sultan’ım şu dünyaya
Dolu geldim dolu benim
Bilmeyenler bilsin beni
Ben Ali’yim Ali benim
ve
Gönül verdim ikrar verdim Hayder’e
Geçmem beni etseler pare pare

diyen Pir Sultan Abdal’ı Ali’sinden koparmaya kimsenin gücü yetmez ve  bir başka  Pir Sultan Abdal da yoktur. Tanrının çeşitli adlarının  geçtiği şiirler de,  Ali’yi, tanrısallaştıran şiirler de aynı büyük Alevi halk ozanı Pir Sultan Abdal’ındır.
Yukarıdada da belirttiğimiz üzere biz, birkaç Pir Sultan Abdal adını taşıyan halk ozanı olduğuna inanmıyoruz.  Ancak, Kalender Şah’ın “cümle aşıkların atası” olarak nitelediği Pir Sultan, Hatayi ve Kul Himmet’in bir çok şiirleri birbirine karışmış durumdadır. Ayrıca Kul Hüseyin’inkilerin de  karışmış olduğunu söyleyebiliriz. Bu karışıklığın bizce iki kaynağı vardır: Birincisi, şiirleri sözlü ve müzikli olarak kuşaktan kuşağa aktaran Alevi dedeleri ve zakirlerin unutkanlıkları  ya da son dörlüğü yanlış anımsamaları, diğeri ise
şiirleri Cönk’lere geçiren bilgiç(!) müstensihler, yani onları kopya eden yazıcılar.

Bölümün başında söylediklerimizi yineleyerek sonuca varmak uygun olacaktır:  Pir Sultan’ın  gönülevinde konuk eylediği, özüne ortak olduğu; Ali’sinde gördüğü Hacı Bektaş Veli’sinde kavuştuğu, Şah’ında ya da Pir’inde yansıyan “hub cemaline” aşık olarak secde edip yüz sürdüğü sevgili Tanrısını, “mekandan münezzeh”, “görünmez, bilinmez” ve korku saçan Ortodoks İslamın soyut Tanrısıyla karıştırarak savunmaya kalkışanlar, bu inancından dolayı suçlama yapan ve aşağılayanlar kadar ona hakaret etmektedir. Buna kimsenin hakkı yoktur ve o kimse Alevi-Bektaşi toplumunun da dostu değildir.

III. I. 15. Pir Sultan Abdal'ın Oğlu Pir Mehmet, Kendini Dergah'taki Kayıtlardan İspatlayarak Yolu Sürdürüyor

Pir Sultan Abdal Osmanlı'nın eline düşüp idam edildikten sonra, aile çevresi büyük zarar görmüş. Uzun süre saklanarak canını kurtardığı anlaşılan, “İnce Mehmed” lakabını taşıyan oğlu Pir Mehmed ortaya çıktığında, kendisinin Pir Sultan'ın oğlu olduğundan kuşku duyulmuş ve Dede olarak kabul görmemiş. Pir Mehmed bu nedenle hüccetini yenilemede büyük sıkıntılar çekmiş. Sonunda babasının bağlı olduğu ve “İcazetli Dede” olarak kaydının bulunduğu Hacı Bektaş Veli Dergahı aracılığıyla nesebini ispatlayabilmiş:  

Pir elinden elifi tac urundum
Kubbesi Düvazdeh İmam Ali'dir (düvazdeh: on iki)
Nasibim ol verir andan barındım
İki cihanda da varım Ali'dir
(...)
Tarikat dediler bir yol sürdüler
Getirdiler elimize verdiler
(...)
Sürdüm ötesin evlada yetirdim
Sohbetimde can tercüman getirdim
Anın emri ile durdum oturdum
Gönlümde gayri yok varım Ali'dir

Aşk oduyla ciğerlerim dağlıyım
Boş değilim bir ikrara bağlıyım
Abdal Pir Sultan'ın abdal oğluyum
Adım Pir Mehmed Pir'im Ali'dir  

diye kendini tanıtan Pir Mehmed'in taliplerinden, az tanınmış bir Alevi ozanı İsmail, bu olayı uzun bir şiirle belgelemektedir. (Pertev Naili Boratav, Pir Sultan Abdal, s.42)

Aradılar Pir Sultan'ın aslını
Görelim ki ne söyletir Yaradan
Siz dinleyin ben diyeyim vasfını
Zuhur oldu Kazım Musa Rıza'dan
(...)
Hem Rıza hem Haşim hem Seyyid  
Bir başında vardır hem Ebu Talib          
Bektaş-ı Veli'de yazılı kayıd    
İnanmayan haber alsın oradan
(...)
Güvercin donunda havadan indi
Darı çeçi üstünde namazın kıldı
Doksan bin evliyaya serçeşme oldu
Mevlam kısmetlerin verdi orada

Uçurdular Pir Sultan'ın kuşunu
Seyrangah eyledi Yıldız başını
Hub gösterdi toprağını taşını
Mevlam kısmetin verdi orada

Şah Yıldız dağında semah eyledi
Bir ayak üstünde bin bir kelam söyledi
İndi Banaz'ı hoş vatan eyledi
Hayli devr ü zaman geçti orada
(...)
Yüce gördü şehidliğin yolunu
Mansur gibi kabul kıldı darını
Kokladı elmayı verdi serini
Hırkasın asılı koydu orada

Seksen bin er Horasan'dan zuhuru
Geldi Urum'a hatmeyledi zahiri
Şeşper koltuğunda gitti ahıri (şeşper : savaş topuzu)
Dört yolun dördüne gitti orada

Halifeler biraraya geldiler

Evlad kimdir deye meşv(e)ret kıldılar
İnce Mehemmed'i Şaha saldılar
On'ki Şah'dan sened aldı orada

İsmail'im ötesini bilmezler
Evlad olmayana senet vermezler
Senede mühüre it'mad kılmazlar
Aradan kaldırmazlar zann ü gümanı

İsmail'in bu şiirinde Pir Sultan'ın soyu ve idamı sırasındaki kerametleri, Hacı Bektaş'a bağlılığı ve Dergah'da kaydının bulunduğu anlatılmaktadır.

Aleviliğin 7 Ulu Ozanı'ndan biri olarak tanımlanan Pir Sultan Abdal, bu manevi bağlılıkla kalmamış, Dergahın başındaki Kalender Çelebi'yi Şah bilip, ona sarılmış, “İstanbul'u” (iktidarı) hedef alan Kalender Şah ayaklanmasının etkin siyasetini yapmıştır.

Alevi halk yığınları kendisini safa ile gönderdi ölüme. Hiç unutmadı Koca Haydar'ı. Yüzlerce yıl dilinden eksik etmediği gibi, her fırsatta mücadelenin sancağına Pir Sultan Abdal adını yazdı, yazıyor. Yeni Pir Sultanlar doğurdu, yeni şehitler verdi, veriyor... Kanlı Sivas'ta  bağnaz şeriatçı düşman eliyle yakılan 37 can gibi... Hacı Bektaş Dergahının icazetli Alevi Dedesi Pir Sultan Abdal ölmez.
Bu kutlu Anadolu toprağında Pir Sultan Abdallar tükenmez.
Her Alevi-Bektaşi can bir Pir Sultan'dır ve sancağın  Kazova'ya dikilmesi uğruna canını verdi. Banaz'da dikili heykelinin yansıttığı onurlu, dirençli mücadele ruhuyla o bize, “bir olun, diri olun, iri olun, Dergah'ın çevresinde kenetlenin” diyor. Ancak bu birliktelikle düşünce ve inanç özgürlüğümüzü kazanır ve Alevi-Bektaşi kimliğimizi baskıcı yönetimlere kabul ettirebilirz.

III. I. 16. Pir Sultan Abdal’dan Deyiş ve Nefes Örnekleri

1.

Koyun beni Hak aşkına yanayım
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan
Yolumdan dönüp mahrum mu kalayım
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Benim pirim gayet ulu kişidir
Yediler ulusu Kırklar eşidir
On İki İmamın server başıdır
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Kadılar müftüler fetva yazarsa
İşte kemend işte boynum asarsa
İşte hançer işte boynum keserse
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Ulu mahşer olur divan kurulur
Suçlu suçsuz gelir anda derilir
Piri olmayanlar anda dirilir
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Pir Sultan'ım arşa çıkar ünümüz
O da bizim ulumuzdur pirimiz
Hakka teslim olsun garip canımız
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

2.

Yas u matem günü derdim yeniler
Yarin sesi kulağımda çınılar
Sordum ki dağlara niçin iniler
Dedi çekticeğim karın elinden

Alnıma yazılmış kara yazılar
İtikattır talip pirin arzular
Sordum ki çamlara neden sızılar
Dedi çekticeğim pürün elinden

Varup Hakkın divanına durursun
Pervan olup aşk oduna yanarsun
Sordum degirmene ne hoş dönersin
Dedi çekticeğim perin elinden

Varup bir pir ile pazar edersin
Oturup da ikrarını güdersin
Sordum garip bülbül niçin ötersin
Dedi çekticeğim harın elinden

Serçeşmeden gelir suyun durusu
Nasibimiz verir pirin birisi
Dedim Pir Sultan'ım benzin sarısı
Dedi çekticeğim yarin elinden.

3.

Gelmiş iken bir habercik sorayım
Niçin gitmez Yıldız dağı dumanın
Gerçek erenlere yüzler süreyim
Niçin gitmez Yıldız dağı dumanın

Alçağında al kırmızı taşın var
Yükseğinde turnaların sesi var
Ben de bilmem ne talihsiz başım var
Niçin gitmez Yıldız dağı dumanın

Benim şahım al kırmızı bürünür
Dost yüzün görmeyen düşman bilinir
Yücesinden Şah'ın ili görünür
Niçin gitmez Yıldız dağı dumanın

El ettiler turnalarla kazlara
Dağlar yeşillendi döndü yazlara
Çiğdemler takınsın söyle kızlara
Niçin gitmez Yıldız dağı dumanın

Şah'ın bahçesinde gonca gül biter
Anda garip garip bülbüller öter
Bunda ayrılık var ölümden beter
Niçin gitmez Yıldız Dağı dumanın

Ben de bildim şu dağların şahısın
Gerçek erenlerin nazargahısın
Abdal Pir Sultan'ın nazargahısın
Niçin gitmez Yıldız dağı dumanın

4.

Ben de şu dünyaya geldim sakinim
Kalsın benim davam divana kalsın
Muhammed Ali'dir benim vekilim
Kalsın benim davam divana kalsın

Yorulan yorulsun ben yorulmazam
Derviş makamından ben ayrılmazam
Dünya kadısından ben sorulmazam
Kalsın benim davam divana kalsın

Ben de vekil ettim Bari Hüda'mı
O da kulu gibi zulüm ede mi
Orda söyletirler bir bir adamı
Kalsın benim davam divana kalsın

Mümin müslüm döşürür de cem olur
Anda sınık yaralara em olur
Kara taş erir de safi dem olur
Kalsın benim davam divana kalsın

Pir Sultan Abdal'ım dünya kovandır
Giden adil beyler kalan ihvandır
Muhammed divanı ulu divandır
Kalsın benim davam divana kalsın

5.

Şu yalan dünyaya geldim giderim
Gönül senden özge yar bulamadım
Yaralandım al kanlara bulandım
Gönül senden özge yar bulamadım

Güzel olan neyler altın akçayı
Arif olan düzer türlü bohçayı
Vücudunda seyreyledim bahçeyi
Dosta el değmedik nar bulamadım

Güzellerin zülfü destedir deste
Erenler Hak için oturmuş posta
Bir zaman sağ gezdim bir zaman hasta
Hasta halin nedir der bulamadım

Felek kırdı benim kolum kanadım
Baykuş gibi viranlarda tünedim
Bugün üç güzelin nabzın sınadım
Can feda yoluna der bulamadım

Felek benim kurulu yayım yastı
Her köşe başında yolumu kesti
Keskin kadeh ile dolumdan içti
Yandı yüreciğim kar bulamadım

Pir Sultan Abdal'ım dağlar ben olsam
Üstü mor sümbüllü bağlar ben olsam
Alem çiçek olsa arı ben olsam
Dost dilinden tatlı bal bulamadım

6.

Çıkıp gökyüzünde sökün eyleyen
Şam'da Kul Yusuf'u görmeye geldim
Eğildim turaba yüzümü sürdüm
Hakkın divanına durmaya geldim

Nurdan kuşak kuşattılar belime
Hak Muhammed Ali geldi dilime
İnem gidem imamların yoluna
Yusuf'tan bir haber almaya geldim

Hani benim hırka ile postlarım
Men tutimi bir kafeste beslerim
Yüküm lal-ü gevher müşter'isterim
Alan kardeşlere satmaya geldim

Yapusu var usul ile yapulu
Hocası var kapusunda tapulu
Bir şar gördüm üç yüz altmış kapulu
Kimin açıp kimin örtmeye geldim

Pir Sultan Abdal'ım dünyadan göçtü
İdris peygamber de donunu biçti
Suyu suya köpr'eyledi kim geçti
Yusuf'tan bir haber almaya geldim

7.

Kur'an yazılırken arş-ı Rahman'da
Kudret katibinin elinde idim
Güller açılırken kevn ü mekanda
Bülbül idim gonca gülünde idim

Evvel Cebrail'in ilk kelamında
Kırklar meclisinde aşk meydanında
Muhammed Ali'nin sır kelamında
Nihan söyleşirken dilinde idim

Kırklar arş üstünde kurdular cemi
Muhabbet halk olup sürdüler demi
Balçıktan yarattı Allah Ademi
Ben ol vakit anın belinde idim

Yunus'un deryaya daldığı zaman
Kırk gündüz kırk gece kaldığı zaman
Ali zülfikarı çaldığı zaman
Hayber kalesinde kolunda idim

Pir Sultan'ım içtim aşkın dolusun
Makadir bilmeze vermem yarısın
Bir kuşa seksen bin şehrin kapısın
Tayin verilirken yanında idim

8.

Uyur idik uyardılar
Diriye saydılar bizi
Koyun olduk ses anladık
Sürüye saydılar bizi

Halımızı hal eyledik
Yolumuzu yol eyledik
Her çiçekten bal eyledik
Arıya saydılar bizi

Hak divanına dizildik
Aşk defterine yazıldık
Bal olduk şerbet ezildik
Doluya saydılar bizi

Pir Sultan Abdal'ım şunda
Çok keramet var insanda
O cihanda bu cihanda
Ali'ye saydılar bizi

9.

Bir nefescik söylüyeyim
Dinlemezsen neyleyeyim
Aşk deryasın boylayayım
Ummana dalmaya geldim

Aşk harmanında savruldum
Hem elendim hem yoğruldum
Kazana girdim kavruldum
Meydana yenmeğe geldim

Ben Hakkın edna kuluyum
Kem damarlardan beriyim
Ayn-i Cem'in bülbülüyüm
Meydana ötmeye geldim

Ben Hak ile oldum aşna
Kalmadı gönlümde nesne
Pervaneyim ateşine
Şemine yanmağa geldim

Pir Sultan'ım yeryüzünde
Var mıdır noksan sözümde
Eksiğim kendi özümde
Dârına durmağa geldim

10.

Gafil kaldır gönlündeki gümanı
Bu mülkün sahibi Ali değil mi
Yaratmıştır on sekiz bin alemi
Irızgını veren Ali değil mi

Gelin vazgeçelim böyle gümandan
Vallahi çıkarız dinden imandan
Şefaat umariz On'ki İmam'dan
Anların atası Ali değil mi

Yarattı Mülcem'i o da oldu düşman
Kasdetti Ali'ye son oldu püşman
Kangı kitapta gördün Ömer Osman
Kur'an-da okunan Ali değil mi

Binbir adı vardır birisi Hızır
Her nerde çağırsam orada hazır
Ali'm padişahtır Muhammed vezir
Bu fermanı yazan Ali değil mi

Pir Sultan Abdal'am ben bir fukara
Acep  bulunur mu derdime çare
Yüzü kara nasıl varam huzura
Divanda oturan Ali değil mi

Sayfa 6

11.

Alçakta yüksekte yatan erenler
Mürvetiniz yok mu aldı dert beni
Başım alıp hangi yere gideyim
Gittiğim yerlerde buldu dert beni

Oturup benimle ibadet kıldı
Yalan söyledi de yüzüme güldü
Yalın kılıç olup üstüme geldi
Çaldı bölük bölük böldü dert beni

Üstümüzden gelen boran kış gibi
Yavru şahin pençesinde kuş gibi
Seher çağı bir korkulu düş gibi
Çağırta çağırta aldı dert beni

Abdal Pir Sultan'ım gönlüm hastadır
Kimseye diyemem gönlüm yastadır
Bilmem deli oldu bilmem ustadır
Şöyle bir savdaya saldı dert beni

12.

Bu kanlı zalımın ettiği işler
Garip bülbül gibi zareler beni
Yağmur gibi yağar başıma taşlar
Dostun bir fiskesi paralar beni

Dar günümde dost düşmanım belloldu
On derdim var ise şimdi elloldu
Ecel fermanı boynuma takıldı
Gerek asa gerek vuralar beni

Pir Sultan Abdal'ım can göğe ağmaz
Haktan emrolmazsa ırahmet yağmaz
Şu ellerin taşı hiç bana değmez
İlle dostun gülü yaralar beni

13.

Hak nasib eylese dergaha varsam
Daim divanında dursam ya Ali
Eğilsem payine niyaz eylesem
Yüzüm tabanına sürsem ya Ali

Yüzüm tabanına sürdüğüm zaman
Kalmadı kalbimde zerrece güman
Kafire Zülfikar çaldığın zaman
Önünce Kanber'in olsam ya Ali

Kanber gibi hizmetine yeldirsen
Bir dem ağlatsan da bir dem güldürsen
Çeküp Zülfikar'ı beni öldürsen
Kesmem eteğinden elim ya Ali

Hiç çekem mi eteğinden elimi
Hak katında kabul kıldım ölümü
Erler doğru sürün Ali yolunu
Mümince kulların görsem ya Ali

Mümin olan neresinden bellidir
Haklı söyler nefesinden bellidir
Erenlerin cemi gonca güllüdür
Tomurcuk güllerin dersem ya Ali

Mümin olan müslimini getürse
Hakikatı Hak cemine yetürse
Dizi dize verüp irfan otursa
Doyunca didarın görsem ya Ali

Pir Sultan'ım niyaz eyle pirine
İnan gel Muhammed Ali yoluna
Bu divanda girem kalbin evine
Yarın fırsat elden gider ya Ali

14.

Ben gayrı nesne bilmezem
Allah bir Muhammed Ali
Özümü gayra salmazam
Allah bir Muhammed Ali

Bir mum yanar bir şişede
Bülbül eğlenmez meşede
Yedi iklim dört köşede
Allah bir Muhammed Ali

İki kuş gördüm yuvada
Döner muallak havada
Dağda deryada ovada
Allah bir Muhammed Ali

Yaktıcağım bir çıraktır
Bindiceğim bir buraktır
Yerden göğe bir direktir
Allah bir Muhammed Ali

Pir Sultan'ım bu bir sırdır
Sırrını saklayan erdir
Ay da sırdır gün de sırdır
Allah bir Muhammed Ali

15.

Arzuladım size geldim
Hünkar Hacı Bektaş Veli
Eşiğine yüzüm sürdüm
Hünkar Hacı Bektaş Veli

Pir elinden dolu içtim
Doğdum elinize düştüm
Ak cenneti gördüm geçtim
Hünkar Hacı Bektaş Veli

Rehber aradım aradan
Cümle alemi yaradan
Beş taşlı şahit getiren
Hünkar Hacı Bektaş Veli

Güvercin donunda durur
Cümle eksikler yetürür
Beş taşlı şanit getüren
Hünkar Hacı Bektaş Veli

Aşıkların semah döner
Kırk budakta şem'a yanar
Dolusun içenler kanar
Hünkar Hacı Bektaş Veli

Bahçende gördüm gülünü
Erenler sürsün demini
İmam Rıza'nın torunu
Hünkar Hacı Bektaş Veli

Balım Sultan er köçeği
Keser kılıcı bıçağı
Erenlerin bal çiçeği
Hünkar Hacı Bektaş Veli

Pir Sultan'ım gerçek Veli
Erenlerden çekmez eli
On İki İmam'ın yolu
Hünkar Hacı Bektaş Veli

16.

Bu dünyanın evvelini sorarsan
Allah bir Muhammed Ali'dir Ali
Sen bu yolun sahibini ararsan
Allah bir Muhammed Ali'dir Ali

Tahtını terketti İbrahim Edhem
Süleyman Nebiye verildi hatem
Her kulun alnına yazıldı sitem
Allah bir Muhammed Ali'dir Ali

Erenler öldürür yoldan şaşanı
İhlas ile kaldırtırlar düşeni
Tarikatta her kişinin nişanı
Erenler katında bellidir belli

Erenler elinden dolu içildi
Ol saadette kil ü kal'den geçildi
Firdevsi alâ'da güller açıldı
Cennet-i alâ'nın gülidir güli

Pir Sultan Abdal'ım ummana daldı
Yenemedi kendin engine saldı
Hakıpayinize yüz süregeldi
Erenlerin kemter kuludur kuli

17.

Kocabaşlı koca kadı
Sende hiç din iman var mı
Haramı helalı yedi
Sende hiç din iman var mı

Fetva verir yalan yulan
Domuz gubu baga dolan
Sırtına vururum palan
Senin gibi hayvan var mı

İman eder amel etmez
Hakkın buyruğuna gitmez
Kadılar yaş yere yatmaz
Hiç böyle bir şeytan var mı

Pir Sultan'ım zatlarımız
Gerçektir şöhretlerimiz
Haram yemez itlerimiz
Bu sözümde ziyan var mı

18.

Kahpe felek sana n'ettim neyledim
Aksine döndürdün çark-ı devranı
Hani n'oldu esk'adalet eski gün
Perişan eyledin cümle cihanı

Dayanılmaz aşıkların derdine
Akıl yetmez ezberine virdine
Nakes konmak ister cömert yurduna
Tilki kovdu ülkesinden arslanı

Anca bu yaraya dayandı Eyyub
Huda'nın cefasın safaya sayıp
Cahiller kamile sen bilmen deyip
Anın için kaybettiler irfanı

Pir Sultan'ım niye geldin cihana
Kusur senin imiş etme bahane
Evvel kullar yalvarırdı sultana
Şimdi minnetç'ettin kula sultanı

19.

Gözleyi gözleyi gözüm dört oldu
Ali'm ne yatarsın günlerin geldi
Korular kalmadı kara yurd oldu
Ali'm ne yatarsın dar günün geldi

Sancak gele Kazova'ya dikile
Münafık başına taşlar döküle
Mümin olanlar da Hakka çekile
Ali'm ne yatarsın günlerin geldi

Kızılırmak gibi bendinden boşan
Hama'dan Mardin'den, Sivas'a döşen
Düldül eğerlendi Zülfikar kuşan
Ali'm ne yatarsın günlerin geldi

Sene tekmil olduğunu bildiler
Yezid lain gömleğini giydiler
Kasdeyleyüb imamlara kıydılar
Ali'm ne yatarsın günlerin geldi

Abdal Pir Sultan'ım bu sözüm haktır
Vallahi sözümün hatası yoktur
Şimdiki sofunun yezidi çoktur
Ali'm ne yatarsın günlerin geldi

20.

Gelin yiyelim içelim
Bu güzellik geçer birgün
Alem yaran yaran olmuş
Ali'm sırrın açar olmuş

Yeyip yediren bir adem
Eksik etmez bari Hüdam
Gök ekini misal adem
Anı eken biçer bir gün

Yeyip yedirmesi hoşdur
Dayan kahpe yürek taşır
Can dedikleri bir kuştur
Kuş kafesten uçar bir gün

Ağaçlarda yeşil yaprak
Bastığımız kara toprak
Yer altında kefen yırtmak
Boyumuzdan geçer bir gün

Pir Sultan'ım düşümüzde
Uzak değil karşımızda
Baykuş mezar taşımızda
Dertli dertli öter bir gün

21.

Yel esti mi aşka gelir sallanır
Mart ayında yeşillenir ağaçlar
Kıpkırmızı donlar giyer allanır
Hu dost çağırır sallanır ağaçlar

Çiçek açar domur domur dal verir
Kimi uzar birbirine el verir
Kimi meyva verir kimi gül verir
Kuşlar üstünde dillenir ağaçlar

Yazbaharda bahçe ile bağ ile
Kaba çamın gürlemesi dal ile
Koç yiğidin eğlenmesi yar ile
Muhabbet eder eğlenir ağaçlar

Pir Sultan Abdal’ım Hatayi şahım
Adem için ne halk etmiş Allah’ım
Güz gelince salar yaprağın dalın
Vakti geldimi sulanır ağaçlar

22.

Hızır Paşa’nın zulmü var ise
Ne yapayım benim de bir ahım var
Senin tuğlu padişaın var ise
Benim arkam kal’em bir Allahım var

Şol icra Tanrısı yatmaz uyumaz
Kimsenin hakkını kimsede komaz
Hünkar sağır olmuş ünümü duymaz
Masumlar boğdurur padişahım var

Gönül verdim ikrar verdim Hayder’e
Geçmem beni etseler pare pare
İrafizi deye çektiler dare
Acab benim bunda ne günahım var

Pir Sultan Abdal’ım yedullahımız
Batına hükmeder padişahımız
Sahib çıkar miskin kul(a) Allahımız
Şefaat edecek güzel şahım var

23.

Birlik makamında bir güzel gördüm
Leblerinin şekeri var kandi var
Aşıkı çok imiş aradım sordum
Nice bencileyin derdimendi var

Cemali geliyor hayalde düşte
Canım asumanda kandilde düşte
Uzakta yakında yepinde pişte
Her nereye baksam Ali'm kendi var

Gâh bahçeye girer gülden görünür
Gâh mana söyleşir dilden görünür
Gâh gönül evinde mihman görünür
Aşıkına türlü türlü  fendi var

Şükür olsun bu sevdaya ulaştım
Muhabbet bağını gezdim dolaştım
On İki İmam'ın cemine düştüm
Şimdi boynumuzda aşk kemendi var

Pir Sultan'ım sever böyle dilberi
Bu cümle Cihanın yekta gevheri
Kahrın lutfun çeker ise gel beri
Sevdiğimin nerde bir menendi var

24.

Viran bahçelerde bülbül öter mi
Gönül eğlencesi gül olmayınca
Merhemsiz yaralar unar biter mi
Bir gerçek Veliden el olmayınca

Nefse uyan Hakka uymuş değildir
Gaziler namazın kılmış değildir
Bu gezen abdallar derviş değildir
Arkasında hırka şal olmayınca

Tabib olmayınca yaram sarılmaz
Mürşid olmayınca Pire varılmaz
Yüzbin asker olsa yezid kovulmaz
Eli Zülfikar'lı Al(i) olmayınca

Bu aşk meydanında bir divan olur
O meydana düşen nevcivan olur
İtikatsız talib boş kovan olur
Vızılar arısı bal olmayınca

Değme arif bunu böyle bilemez
Bilir ama yine arif olamaz
Her mürşid ölüyü diri kılamaz
Hünkar Hacı Bektaş Vel(i) olmayınca

İki melek gelir sual sorarlar
Döker de hurcunu gevher ararlar
Bir kılın üstüne köprü kurarlar
Geçemezsin Hakka kul olmayınca

Pir Sultan'ım baştan dalga aşırır
Bu aşkın doluşu aşka düşürür
Her bildiğin rehber çiğ mi pişirir
Yanıp ateşlere kül olmayınca

25.

Çeke çeke ben bu dertten ölürüm
Seversen Ali'yi değme yaram
Ali'nin yoluna serim veririm
Seversen Ali'yi değme yarama

Ali'nin yarası yar yarasıdır
Buna merhem olmaz dil yarasıdır
Ali'yi sevmeyen Hakk'ığn nesider
Seversen Ali'yi değme yarama

Bu yurt senin değil konup göçersin
Ali'nin dolusun bir gün içersin
Körpe kuzulardan nasıl geçersin
Seversen Ali'yi değme yarama

Ilgıt ılgıt oldu akıyor kanım
Kem gelde didara talihim benim
Benim derdim bana yeter ey canım
Seversen Ali'yi değme yarama

Pir Sultan Abdal'ım deftere yazar
Hilebaz yar ile olur mu pazar
Pir merhem çalmazsa yaralar azar
Seversen Ali'yi değme yarama

26.

Ne güzelce muradıma ererken
Felek beni nazlı yardan ayırdı
Al yanaktan kırmızı gül dererken
Felek beni nazlı yardan ayırdı

Demir kafeslerdir benim durağım
Yanar iken yanmaz oldu çırağım
Gün be gün artıyor derdim firakım
Felek beni nazlı yardan ayırdı

Yaz gelince yazı yaban yurt olur
Ak sürüye kara koyun kurd olur
Sevip sevip ayrılması derd olur
Felek beni nazlı yardan ayırdı

Yaz gelince atlar çıkar çayıra
Kadir mevlam sevdiğini kayıra
Meğer beni senden ölüm ayıra
Felek beni nazlı yardan ayırdı

Pir Sultan Abdal'ım dağları aşam
Aşam aşam ırmaklara karışam
Hiç başına gelen var mı danışam
Felek beni nazlı yardan ayırdı

27.

Hazreti Ali'nin devri yürüye
Ali kim olduğu bilinmelidir
Alay alay gelen gaziler ile
İmamların öcü alınmalıdır

Kendin teslim eyle bir serçeşmeye
Er oldur ki yarın senden şaşmaya
Bir munafık bin gaziye düşmeye
Din aşkına kılıç çalınmalıdır

Yeryüzünü kızıl taçlar bürüye
Munafık olanın bağrı eriye
Sahib-i zamanın emri yürüye
Sultan kim olduğu bilinmelidir

Çağırırlar filan oğlu filana
Ne itibar Yezid kavli yalana
Kılıcın arştadır doğru gelene
Ya ser verip ya ser alınmadır

Pir Sultan Abdal'ım ey Dede Himmet
Kendine cevr etme aleme rahm et
İstanbul şehrinde ol sahib devlet
Tac-ı devlet ile alınmalıdır

28.

Gelin özümüze sitem uralım
Hile ile hurda ile  hal olmaz
Hakkın divanına nice varalım
Hak katında yalancıya yer olmaz

Yine gerçeklerden açtık kapuyu
Bir pirin önünde kıldık tapuyu
Arı birlik ile yapar yapuyu
Birlik ile bitmeyende bal olmaz

Erenler gafletten kalktı uyandı
Gerçeklerin nefesine boyandı
Bu yolun içine girde uyandı
Be gaziler bunda hiç vebal olmaz

Ali kulu olan Hak'tan utana
Var pazarlık ile cevher satana
Bu yolun içinde riya tutana
Sürün gitsün dört kapuda yer olmaz

Pir Sultan'ım eydür kalbimiz nurdur
Müminler gözlüyse munafık kördür
Erenlerin yolu kadimdir birdir
Her tepenin başında da yol olmaz

Sayfa 7

29.

Bülbül olsam gül dalında şakısam
Öz bağında biten gül neme yetmez
Süleymanın kuş dilinden okurum
Bana talim olan dil neme yetmez

Derviş oldum pir eteğin tutarım
Hakka doğru çekilmiştir katarım
Baykuş gibi garip garip öterim
Issız viraneler çöl neme yetmez

Aşk kitabın ele aldım yazarım
Yolum Hakka doğru meylim nazarım
Neme gerek dağı taşı gezerim
Karşıda görünen yol neme yetmez

Dünyanın ötesi neden malumdur
Anın da aslına eren alimdir
Az yaşa çok yaşa sonu ölümdür
Bana hırkayla şal çul neme yetmez

Pir Sultan'ım sırrım kimseler bilmez
Tevekkül malını erteye koymaz
Kişi kısmatından artuğun yemez
Bana kısmat olan mal neme yetmez

30.

Hacı Bektaş tekkesinin dışında
Dediler bir suna aştı yalınız
Ayrılmışlar yaranından eşinden
Dediler bir suna aştı yalınız

Eşinden ayrıldı Bektaş'a vardı
Kuru göllerde çok savaşlar kıldı
Ayrılık haberin Mucur'dan aldı
Dediler bir suna aştı yalınız

Geçti m'ola Kızılırmak boyunca
Çeken bilir ayrılığı doyunca
Ayrılmıştır On İki İmam soyunca
Dediler bir suna aştı yalınız

Aştı m'ola Kırlangıç'ın belini
Avcı rast gelirse yolar telini
Arzulamış gider dostun elini
Dediler bir suna aştı yalınız

Pir Sultan Abdal'ım gönlümüz paslı
Tutu kumru gibi kafeste besli
Hünkar Hacı Bektaş Veli'dir nesli
Dediler bir suna aştı yalınız


31.

Yürü bre Hızır Paşa
Senin de çarkın kırılır
Güvendiğin padişahın
O da bir gün dev(i)rilir

Nemrud gibi Anka n'oldu
Bir sinek havale oldu
Davamız mahşere kaldı
Yarın bu senden sorulur

Şahı sevmek suç mu bana
Kem bildirdin beni Hana
Can için yalvarmam sana
Şehinşah bana darılır

Hafid-i Peygamber'im has
Gel Yezid Hüseynimi kes
Mansur'um beni dâra as
Ben ölünce il durulur

Ben Musa'yım sen Firavun
İkrarsız Şeytan-ı lain
Üçüncü ölmem bu hain
Pir Sultan ölür dirilir

32.

Dağdan kütür kütür hezen indirir
İndirir de ataşlara yandırır
Her evin devliğin öküz döndürür
İreçberler hoşça tutun öküzü

Öküzün damını alçacık yapın
Yaş koman altını kuruluk sepin
Koşumdan koşuma gözünden öpün
İreçberler hoşça tutun öküzü

Pir Sultan'm der ki kaynar coşunca
Tekne hamur kalmaz ekmek pişince
Adem At(a) öküzün çifte  koşunca
İreçberler hoşça tutun öküzü

33.

Gidi Yezid bize Kızılbaş demiş
Meğer Şah'ı sevmiş dese yoludur
Yetmiş iki millet sevmezler şahı
Biz severiz Şah'ı Merdan Ali'dir

Kırkımız da bir katara dizildik
Hak Muhammed ümmetine yazıldık
Hakikat şerbeti olduk ezildik
Biz içeriz bize sunan Ali'dir

Gidi Yezid bizler haram yemedik
Batındaki gördüğümüz demedik
İkrar birdir dedik geri dönmedik
Yedileriz birincimiz Ali'dir

Muhammed dinidir bizim dinimiz
Tarıkat altından geçer yolumuz
Hem Cibril-i Emin'dir rehberimiz
Biz müminiz mürşidimiz Ali'dir

Pir Sultan'ım Nesimi'dir pirimiz
Evvel kurban ettik Şah'a serimiz
On İki İmam meydanında dârımız
Biz şehidiz serdarımız Ali'dir

34.

Emek çektim bir ev yaptım erenler
Yine bu güzele bildiremedim
Bahar geldi çiçek bitti ot bitti
Toprak güldü taşı güldüremedim

Önüne rehber almıştır kadıyı
Gelir kitabın okuyu okuyu
Burhan ile buldum yetmiş ikiyi
İkisin bir kaba sığdıramadım

Yüreğimde belli belli yaralar
Şeytan kalbin almış gözün köreler
Hakka niyaz eylemeye ar eyler
Eğilip bir secde kıldıramadım

Hu demine bir ikrarı güdenin
Tuh yüzüne ikrarından dönenin
Pir Sultan'ım munafıkın nadanın
Gönül aynasını sildiremedim

35.

Hızır Paşa bizi berdar etmeden
Açılın kapılar Şah'a gidelim
Siyaset günleri gelip yetmeden
Açılın kapılar Şah'a gidelim

Gönül çıkmak ister Şah'ın köşküne
Can boyanmak ister Ali müşküne
Pirim Ali On İki İmam aşkına
Açılın kapılar Şah'a gidelim

Her nereye gitsem yolum dumandır
Bizi böyle kılan ahd ü amandır
Zincir boynum sıktı haylı zamandır
Açılın kapılar Şah'a gidelim

Ilgın ılgın eser seher yelleri
Yare selam eylen Urum Erleri
Bize Peyik geldi Şah bülbülleri
Açılın kapılar Şah'a gidelim

Çıkarım bakarım kale başına
Mümin müslümanlar gider işine
Bir ben mi düşmüşüm can telaşına
Açılın kapılar Şah'a gidelim

Yaz seli gibiyim akar çağlarım
Hançer alıp ciğerciğim dağlarım
Garip kaldım şu arada ağlarım
Açılın kapılar Şah'a gidelim

Pir Sultan'ım eydür mürvetli Şah'ım
Yaram başverdi sızlar ciğergahım
Arşa direk direk de olmuş ahım
Açılın kapılar Şah'a gidelim

36.


Ben de şu dünyaya geldim geleli
Emanetten bir don giymişe döndüm
Sahibi çıktı da elimden aldı
Koru yerde koyup yaymışa döndüm

O yar geldi geçti geri bakmadı
Hendekler kazdırdım sular akmadı
Çok yuva bekledim cücük çıkmadı
Boş yuva beklemiş yoz kuşa döndüm

Pir Sultan Abdal'ım bu dünya fani
Baştan başa kim sürdü bu devranı
Yarin bir çift sözü üşüttü beni
Yüce dağ başında buymuşa döndüm

37.

Sofi mezhebimi niye sorarsın
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz
Gözlüye gizli olmaz ne ararsın
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

Eğnimize biz kırmızı giyeriz
Halimizce biz de mana duyarız
İmam Cafer mezhebine uyarız
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

Her kulun çırağın yaksa Hak yakar
Mümin olanları katara çeker
Aslımız On İki İmam'a çıkar
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

Muhammed Ali'dir Kırkların başı
Anı sevmeyenin nic'olur işi
Yezid'e lanetle atalım taşı
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

Biz tüccar değiliz alıp satmazız

Erenler malına hile katmazız
Gönlümüz geniştir biz kin tutmazız
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

İlkbaharda açılmıştır gülümüz
Hakkin dergahına gider yolumuz
On İki İmamı okur dilimiz
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

Pir Sultan'ım  söyler ganidir gani
Evveli Muhammed ahırı Ali
Anlardan öğrendik erkanı yolu
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

38.

Gelin canlar bir olalım
Münkire kılıç çalalım
Hüseyn'in kanın alalım
Tevekkeltü taalallah

Özü öze bağlayalım
Sular gibi çağlayalım
Bir yürüyüş eyleyelim
Tevekkeltü taalallah

Açalım kızıl sancağı
Geçsin yezitlerin çağı
Elimizde aşk bıçağı
Tevekkeltü taalallah

Pir Sultan'ım geldi cuşa
Münkirlerin aklı şaşa
Takdir olan gelir başa
Tevekkeltü taalallah

39



"Bu Ali hangi Ali'dir", "bizim Ali'miz baskadir" diyen ve Pir Sultan Abdal'dan dem vuranlara, Pir Sultan Abdal diyor ki:


Agah olun hey erenler

Gelen Murtaza Ali'dir
Ahdine sadik duranlar
Gelen Murtaza Ali'dir

Turnaya vermis sesini

Melekler tutar yasini
Kirklar ile yer üzümü
Yiyen Murtaza Ali'dir

Topraga vermis yüzünü

Kan ile yumus özünü
Hep binip devesini
Ceken Murtaza Ali'dir

Ali ceker kilicini

Düldül ceker köcünü
Muhammet'in miracini
Gören Murtaza Ali'dir

Ali Fatima'nin yari

Asiklar ceker zari
Yezitler Zülfikar'i
Ceken Murtaza Ali'dir

Cennetteki kizil alma

Gül benzi sararip solma
Pir Sultan'im gafil olma
Gelen Murtaza Ali'dir

Bu Ali kimin Ali'si, bu Pir Sultan Abdal kimin Pir Sultan Abdal'i?


H.G.







[1] 20.06.1992 tarihli Türkiye gazetesinde Yavuz Bülend  Bakiler adlı bir köşe yazarının “Aleviler müslümandır, Pir Sultan ise Alevi değil bir gulattır. Onun davası Ali iledir; Ali’ye Allahlık sıfatı yamamaya çalışan  bir sapık, bir geri kafalıdır...”diye yazdığına tanık olduk. Bu yazıda, sözde Alevilerin Müslümalığı savunularak, ulu ozan Pir Sultan Abdal dinsiz ve sapıklıkla suçlanıp, ona hakaret ediliyordu. Kavga (Ağustos-Eylül 1992, sayı 18-19)dergisinde bu yazıya gerekli yanıtlar verilmiş ve Aleviler tepkilerini dile getirmişlerdi. 2000 yılında bir başka Sünni yazar, “Allah Bir Muhammed Ali’dir Ali: Pir Sultan Abdal’ın Tanrı Anlayışı” başlığı altında Hacı Bektaş Araştırma Dergisi’nde( sayı 15, s.133-153), Pir Sultan’ın şiirlerinde 350 kadar ‘Tanrı, Allah, Hakk, Çalap vb’ isimleri saptayarak,  garip bir biçimde ulu ozanın Allaha inandığını kanıtlamaya çalışacaktır. İlyas Üzüm adındaki bu İlahiyatçı akademisyen de Pir Sultan Abdal’ın müslümanlığını  savunmayı üstlenmiş ve onu, Ali tanrısallığını işleyen şiirlerin olan ait olmadığını söyleyerek Ali’den koparmaya çalışıyor.


[2] Çelebi Cemaleddin Efendi ve Celaleddin Ulusoy Kalender'in Balım Sultan'ın kardeşi olduğunu yazmaktadırlar. Oğlu da olabilir. Ama ölüm yıllarının kesin olduğuna dikkat edilirse, onu Balım Sultan'ın torunu kabul etmek, ya da İ.H. Uzunçarşılı gibi ikisi arasına birkaç kuşak koymak bizce çok yanlıştır; kasıtlı yapılmış da olabilir.

[3] A.Yaşar Ocak'ın, Kalenderiler adlı kitabında (s.158), Kalender Sultan'a doğrudan hitabeden bu şiirin, Şah İsmail Hatayi tarafından, Kalenderiliğin propagandası için yazıldığını, ileri sürmesi bir zorlamadan başka birşey değildir. Çünkü, şiirin Kalenderilik için yazılmadığını görmek için öyle büyük çaba gerekmiyordu. Ocak işlediği konudan dolayı, işine geldiği için böyle yorumlamış görünüyor.

[4] Şah İsmail'in II. Bayezid'e mektup yazarak, Osmanlı sınırında bir süre oturup müridlerinin kendisini ziyaret etmesi için izin istediğinde; Osmanlı Padişahı Şah’ın  Balım Sultan ile karşılaşmasını önlemek için onu, tarikata girmek bahanesiyle İstanbul'a çağırmıştı. Şiirinden de anlaşıldığı gibi Hatayi ona büyük önem vermektedir. Bu konuda geniş bilgi için bkz. İsmail Kaygusuz, Görmediğim Tanrı’ya Tapmam, İstanbul-1996, s.224-235.

[5] Bu şiiri Hacı Bektaş Müzesi Kitaplığındaki 137 Numaralı bir cönkte bulduğunu söyleyen Cahit Öztelli (agy. s.28-29), tamamını kitabın sonunda verdiğini kaydettiği halde orada bulunamamıştır.

[6] Burada ’’Ali nesli güzel İmam”, Kalender'den başkası değildir. Hatırlanırsa, Koyunoğlu da şiirinde ona ”güzel Kalender” diye hitap ediyordu. Pir Sultan Abdal onu hep ”Şah, güzel Şah” bilmiş ve öyle demiştir. (Gençlik döneminde Şah İsmail'i kurtarıcı olarak beklerken yazdığı şiirlerinde de, onun adını nadiren kullanmıştır.

[7] Bizce, dördüncü dörtlükte geçen ``Cihan Şahı'nın torunu Koca Haydar'' da Hacı Bektaş Veli'nin torununun oğlu Kalender Şah'ın ta kendisidir. Yersiz yerde, kendi Koca Haydar adını kullanarak takıyye yapmıştır. Bu dizeyi ``Şah Kalender ya da Pir Kalender Şah-ı Cihan Hacı Bektaş) torunu anlamında almak gerekir. Pir Sultan'ı tamamıyla İran şahlarına yamamak isteyen Cahit Öztelli'nin şiirin bu dizesini değiştirerek, ``Şah Cüneyit torunu Koca Haydar''a dönüştürmesinin doğru bir yanı yoktur. (Bkz. Cahit Öztelli, agy, s.140-141) Bu takıyye’yi şöyle açıklayabiliriz: Alevi-Bektaşi saz ve söz geleneğinde; deyiş söyleyen zakire ya da aşığa, saza niyaz edip bir kenara koyduğunda, ”Telden dinledik, bir de dilden dinleyek” denir. Bu aşığın, deyişin şiirin açıklanması ve dinleyenlerle tartışılması, yani sohbete geçmektir. Bir çeşit yığınsal eğitim ve propagandadır. Deyiş okuyan, nefes söyleyen aşık, aralarında bir ``Zahid (dindar, Sunni)'' bulunduğunda, deyişi doğrudan ya da açıklarken onun ölçüleri ve anlayışına uygun değişikliklere sokar. Eğer bir yabancının bulunduğunu zakir ya da aşık bilmiyorsa, bu arada muhabbette bulunanlar da ``Semah dönmek'' istiyorlarsa, orda bulunan en yetkin birinden uyarı gelir:``Aşık bize `İtbilmez havaları' çal. Biraz da `itbilmez oyunu' oynayalım!'' der. Bu sinyali alan aşık, hafif demeler, taşlamalar söyler, değişiklikler yapar. Semah çalarken de aynı şekilde düvazimamlar, tevhid, miraçlama ve devriye türünden nefesler okumaz ve Semah bitiminde gülbenk çekilmez. Pir Sultan Abdal'ın bu nefesini böyle bir ortamda söylediği anlaşılıyor.

[8] Şiirde geçen  kişi ve yer adları için bkz. Cahit Öztelli, Pir Sultan’ın Dostları, İstanbul, 1984, s.20-23, dipnt. 2-25: Biz, 19.dörtlükte geçen Şeyh Hasan’ın, yukarıda Pir Sultan’nın hakkında bir yalvarı şiiri yazdığı Şeyh Hasan Onar olduğunu düşünüyoruz. Ayrıca Öztelli’nin, bu şiirin Pir Sultan’nın daragacına çekilmesinden sonra yazıldığı ve ölüsü arkasında söylenmiş bir ağıt olduğu görüşüne de katılmıyoruz. Baştaki kıtanın eksik ulaşmış dizesinde geçen “sinleri”(mezarları) sözcüğünden  bu kanıya varılması doğru olamaz. Alevi-Bektaşiikte İmamların-Velilerin ölümsüzlüğü, ruhlarının aramızda dolaştığı inancı yaygındır; onlardan  yardım dilenir, bir tür onlar aracılığıyla Tanrıya çağrıları ulaşır. Çünkü veliler (evliya), sözcük anlamıyla da “Tanrının dost ve sevdikleri” kutsal kişiliklerdir. Kul Himmet aramakta olduğu “Pir”ini, yani Pir Sultan Abdal’ı bulabilmesi için onlardan yardım istiyor. Kul Himmet onun için daha bir çok şiirler yazmış ve ona ulaştırıp, “müşküllerini” sormuştur. Pir Sultan’ın da karşılık verdiğini biliyoruz. Kul Himmet incelememizde bu ilişkiler genişçe açıklanmıştır.

[9] Seçmeci tavır suçlamasını büyük ölçüde bize yönelten bu yazarın, Pir Sultan’ın ‘Ortodoks İslam tanrı anlayışına sahip olduğunu’ kanıtlama gayret ve telaşı içerisinde şiirlerinden seçtiği dörtlükleri de değil, sadece bazı dizeleri  örneklemesini acaba hangi “ideolojik şartlanmalara” bağlamak gerekir? Kaldı ki, Üzüm’ün sözünü ettiği “Görmediğim Tanrı’ya Tapmam” kitabımızda Pir Sultan Abdal incelenmemiştir.  İmadeddin Nesimi’nin şiirleri üzerinde yapılan yorumlardan (nakilci) kıyas yöntemiyle, bir Sultan Abdal’ın Tanrıya inanmadığını söylediğimiz anlamı çıkarıyor. İslamın dışındaki dinlerin, Sünnilik dışı inançların Tanrı anlayışına saygı göstermeyen ve hala “dinsizlik, sapkınlık” gören zihniyete sahip kimseler bugün bile Nesimi’nin  derisini yüzmekten  çekinmeyecekleri açıktır.

[10] Bunlar, tarih boyu değişmez dogmalara sahip ortodoks İslamın bidat ve sapkınlık olarak gördüğü ve hiçbir zaman hoşgörü göstermediği anlayışlardır. Egemen ortodoks yönetimler tarafından , bu özgür inanç biçimlenmelerine eğilim duyanların oluk oluk kanları akıtılmış, derileri yüzülmüş, birçoğu da diri diri yakılmışlardır. İlk örneklemeler için “İmam Bakı ve Cafer Çevresinde Oluşan Proto-Alevi Kümeleşmeleri ve Muhalefet Hareketlerine Katkıları” makalemize bkz. www.Alewiten.com/tarih-genel)