Alevi Ozanı ve Bilgesi Kaygusuz Abdal Sultan

Büyük Mutasavvıf, Alevi Ozanı ve Bilgesi Kaygusuz Abdal Sultan

İsmail Kaygusuz

“Ademoğlu yerde ve gökte var olan cümle eşyanın en güzidesidir”
Kaygusuz Abdal

1.Kaygusuz Abdal’a Yeni Ad Bulma (ve Sünnileştirme) Çabaları

Alevi-Bektaşi sözlü ve yazılı geleneğinde Kaygusuz Abdal’dan çoğunlukla “Kaygusuz Sultan”, “Baba Kaygusuz”, “Kaygusuz Baba”, “Kaygusuz Sultan Abdal” diye söz edilmektedir. Kendisi şiirleri ve düz yazılarında en çok “Kaygusuz ve Kaygusuz Abdal”ı kullanmıştır. Ayrıca birkaç şiirinde tasavvufi anlamda “kul ve miskin” sıfatlarıyla “Kul Kaygusuz, Miskin Kaygusuz, Miskin Sarayi” adlarını görmekteyiz. Kaygusuz Abdal’ın asıl adının Alaaddin Gaybi olduğu sonucuna varılıp, söz konusu tartışma noktalanmış görünüyor. Kaygusuz’un yapıtlarıyla akademik dereceler elde etmiş Türk-İslam sentezcisi Abdurrahman Güzel, bu ismin babalığını yaptığı gibi, Kaygusuz’u Hanefi inancı dairesinde Sünnileştirmekten de geri kalmamıştır. “Sen insanı sorarsan / Hak’tan ayrı değildir / Sıfatı zat-ı mutlak / Hırkası çar pareden” diyen Kaygusuz Abdal’a yeni ad koyma ve Sünnileştirme gibi bilinçli çabalar boşunadır. Hangi gerekçeyle yaklaşılırsa yaklaşılsın, tarihsel gerçekler değiştirilemez; sadece çarpıtılmış olur. Şimdi Kaygusuz Abdal’ın, önemsemediği için iki kere kullandığı tartışmalı göbek adı (!) üzerinde duralım; yani “Dolapname” ve “Hünername” adlı kasidelerinden bazı beyitler geçerek, Alaaddin Gaybi uydurma adını açıklığa kavuşturmak gerekiyor.


Dolapname’den:
“...
Baka yurdı degüldür ki bakasun
Fena ehli tıtar bunda otağı

Bu dünya bir büyut’l - ankebut’tdur (=örümcek evleri)
Pes ol oldı negeslerin duzağı

Alai Gaybi bunda tekye kılan
Hak’un fazlı durur ancak tayağı

Sabır seccadesin altına almış
Tevekkülde kuşanmışdur kuşağı

Sözini Kaygusuz arife söyle
Ne bilsün şekkeri tana buzağı”[1]
“...
Cihanın varlığı baştanbaşa hep
Bela yurdudürür mihnet ocağı

Resul buna çü beyt-ül- ankebut (akrep evi) der
Pes ol olur nekeslerin duzagı

Baka ehli fenada mülk edinmez
Bakadır onların yeri durağı

Alai Gaybi bunda tekke kılmaz
Hak’ın fazlıdürür ancak dayagı

Sabır seccadesin altına salmış
Tevekkülden kuşanmıştur kuşağı

Sözünü Kaygusuz arife söyle
Ne bilsün sükkeri dana buzagı”[2]

Değişik ellerden çıkan menakıbnâmelerde farklı sözcüklerle yazılmasına rağmen, su dolabının ağzıyla konuşan Kaygusuz, bu dizelerde dünyayı kötülüyor gibi görünse de, asıl bu şiiri yazdığı Şam ve Halep yöresinden söz ediyor: Büyük sıkıntıların yaşandığı, eziyetlerin çekildiği belalar yurdudur ve sineklerin tuzağı olan örümcek ağıdır buralar. Sonsuzluğa kadar yaşanacak yurt değildir ki, insan burada otağını kursun. (Hele Kaygusuz gibi enelhakçı (vahdet-i vücudcu) ve pantheist (vahdet-i mevcudcu) mutassavvıfın yaşatılacağı yer hiç değildir; aynı yıllarda derisi yüzülen Seyyid İmaddedin Nesimi’nin henüz kanı kurumamıştır Halep’te. Belli ki, Şeyh Bedreddin’den istedikleri gibi, Kaygusuz Abdal’dan da Kahire’dekine benzer bir tekke kurmasını istemişti ora halkı. Tanrı'nın keremi ona dayanak-destek olmadıkça Alai Gaybi burada tekke kurmaz. Çünkü onun altındaki sabır seccadesi, belindeki ise tevekkül kuşağıdır. Kaygusuz sen bu tatlı sözlerini anlayanlara söyle; danalar buzağılar şekerin tadından ne anlasın?
Minbernâme'den:
“...
Eğer malin var ise kavm ü kardaş
Cihan halkı seninle cümle yoldaş

Eğer kendü halinde bir aşıkdur
Ana derler ki iş sevmez ışıkdur

Aşık olsam adım tenbel Alayi
Eğer sofi isem derler mürai

Ha bir cenkdir biri birin beğenmez
Arifler Hak’dan özge nesne bilmez
....
Ko sözü fariğ ol Kaygusuz Abdal
Ki sözden açılur cümle kil ü kal”[3]

Kaygusuz Abdal burada da toplumsal anlayış ve ilişkilerden dert yanmakta. Sonra insanların “dediklerini ve senin aşık halini kimse anlamadığına göre, konuşmaktan vazgeç; dedikodu zaten boş sözden çıkar” diyor. Sözde âşık olan iş sevmezmiş; bu yüzden kendisine de “tembel Alayi” diye çağırırlarmış.
Bu şiirlerde geçen “Alai (Alayi)” sözcüğü sadece bir toponymon’dur, yani Gaybi’nin (Kaygusuz Abdal’ın) nereli olduğunu göstermektedir. “Alai (Alayi)” sözcüğünü, “Alaeddin” adının, “Seyfi, Bedri, Şemsi vb.” gibi, kısaltılmış biçimi olarak tanımlamak bir zorlamadır. Bize göre Rıza Nur’un “Alaylı Gaybi” tanımlaması doğrudur. Buradaki “Alai (Alayi)”, tıpkı “Rumi (Rumlu), Şami (Şamlı), Sarayi (Saraylı), Ahlati (Ahlatlı)” gibi, “Alaylı, yani Alaiyyeli” anlamındadır. Şehabeddin Ömeri, “Mesaliku’l-Ebsar” adlı yapıtında 14. yüzyılda, “Ermenek memleketinin deniz kıyısında Alaiyye şehri vardır ki, halk arasında “Alay” veya “Alaya” diye bilinmektedir” diye yazıyor.[4] Kaygusuz Abdal da Alaiyye yerine kullanılan “Alay” adından “Alai-Alayi” (Alaylı) sıfatını üretmiş ve konuştuğu Türk dilinin kuralını uygulayarak isimden önce yazmıştır. Kaygusuz’un bazan aynı anlama gelen Arapça ve Farsça sözcükleri Türkçesiyle bir arada ve çok kere de onları ana dilinin kurallarına göre kullanmış olduğu bilinir.

Kaygusuz Abdal, Abdal Musa Sultan’ın huzurunda özünü dar’a çekip ikrar verdikten sonra, yola girerken ikinci kez dünyaya gelmiş sayıldığı için, aldığı (Kaygusuz Abdal) yeni adıyla, biyolojik doğumunda verilen adı üstünden atmış. Bir daha onu kullanmamıştır. Bir mesnevisinde, “Abdal Musa’ya kul oldı candan / Çekti elini iki cihandan” diyerek bunu açıklamıştır.

Alevi-Bektaşilikte Muhammed-Ali yoluna girmek “yeniden doğmak ya da ikinci kez doğuşa ermek” sayılıyor. Yolun ilkelerini ve yükümlülüklerini kavrayacak yaşa gelmiş evli ya da bekar adaylar ikrar vererek, “yol oğlu, yol evladı” olurlar. Edip Harabi bir nefesinde, sıkışıp kaldığı şeriat dar boğazından, ikrar verip yola girdiği 17 yaşında ikinci kez doğuşa ererek, kurtuluş imkânı bulduğunu söylüyor:

“Berzahtan kurtulup çıktım aradan
Onyedi yaşında doğdum anadan
Muhammed Ali Hilmi Dedebaba'dan
Çok şükür hamdolsun geldim imkane”

Bu kavramın Heterodoks İslamda (Alevilikte) ilk ortaya çıkışı proto-İsmaililere dayanmaktadır. 879 yılında Güney Arabistan'a gönderilmiş ilk İsmaili Dai'si Mansur el Yaman (ölm. 914) olarak bilinen İbn Havşab’ın, “Kitab al-alim wa’l- Ghulam (Bilgin ve Öğrencisinin el kitabı)” adı altında yazdığı, İsmaililik inancına girişin ilkelerini belirleyen yapıtta bu yola girişi, yeni bir isimle, “ikinci ya da yeniden doğuş” olarak tanımlandığını görüyoruz. Aynı inancın mensubu olan Kaygusuz Abdal bu süreçten geçmiş; nasıl ki Harabi “onyedi yaşında, Mehmet Ali Hilmi Dedebaba”dan doğmuşsa, o da aynı yaşlarda yola girerek Abdal Musa Sultan’dan ikinci doğuşunu yaşamış ve “yol oğlu” olmuştur.

Alaiye sancak beyinin oğlu Gaybi’nin “Kaygusuz” adını alması Menakıbnâme’de şöyle anlatılıyor:

“Gaybi, bundan sonra beğzadeliği tamamen terk ve maddi hayatın alayişinden (gösterişinden) feragatla, dervişliği ihtiyar etmiş, zahir (dış) alemin kayıt ve alaikinden (ilgilerinden) nefsini tecrid etmiştir. Bundan sonra Abdal Musa Sultan, sünnet nazarıyla Gaybi’nin yüzüne baktı ve: ‘Gaybi, kaygudan reha buldun (kurtuldun), şimdiden sonra Kaygusuz oldun’ dedi. Gaybi yüzünü yere koyup meskenet (miskinlik) gösterdi. Sultan bu sözleriyle Beğzade’nin ismini ‘Kaygusuz’ diye söyledi. Bundan itibaren Gaybi Beğ’in adı ‘Kaygusuz’ oldu.”[5]

Menakıbnâme’de

“...ehl-i tarik içinde ma’ruf ve meşhur Dilguşa (gönüle ferahlık verici, içaçıcı) sahibi Kaygusuz Baba Sultan k.s. Alaiye Sancağı Begi’nin oğlu idi. Adına Gaybi derlerdi” biçiminde bir girişten sonra genç Kaygusuz Abdal şöyle tanımlanmaktadır:

“(Gaybi Beg) gayet akil, arif, amil (iş yapan, uygulayıcı), kamil ve tüvane (divane) idi. Onsekiz yaşında onunla kimse mukabele durup (karşı karşıya gelip) bahs idemezlerdi (yarışamazlardı). Zira çok kitablar okımışdı, ulumı bi’t-tamam (ilimleri noksansız) bilürdi hem ziyade pehlevan idi, zor-i bazuya malik, at üzerinde, silahşorlukta, ok atmakda ve kılıç çalmada ve gürz salmakda ve sünü oynatmakda hünermend (yetenekli) idi. Bu gibi işlerde nazi ri (benzeri) yog idi...

'Görünmezlik, gizem dünyasına mensup, nesnelliğin ötesindeki yoklukta bir varlık' gibi birçok anlamlar içeren “gaybi” sözcüğü dahi bizce, Kaygusuz Abdal’ın bu bağlamda kendisine yakıştırdığı, ya da Abdal Musa tekkesine ilk geldiğinde, -gaybdan gelmiş gaybe giden gibi- ona yakıştırılan, kendini (büyüklüğünü) küçümseyen kalenderice bir sıfattır, yani Varlığı yokluğu belirsiz Alaiyeli.
Bize göre Kaygusuz Abdal’ın, bir sancak beyinin oğlu olarak asıl adı, ne “Alaiyeli Gaybi” ne de hiçbir gerçekliğe dayanmayan “Alaeddin Gaybi” olabilir. Ayrıca Nusayri Alevilerin bir koluna Gaybiler adı verilmektedir. Böyle bir ilişkiyi de belki gözden kaçırmamak gerekir. Gaybiler Tanrı'nın, Ali ile görünüm alanına çıktığı, sonra da gözden kaybolduğuna inanırlar. Şimdiki zaman ise gayb (görünmez) dönemidir. Böylece onlar Tanrı'yı (Ali), görünmezliğinden dolayı, diğerlerinde olduğu gibi gökyüzü ile, havayla aynılaştırmaktadırlar.

2. Kaygusuz Abdal Menakıbnâmesi ve Tarihsel Gerçekler

Menakıbnâme yazarı, bir halk roman yazarı gibi, Kaygusuz Abdal’ın yaşam öyküsünü kendi anlayışı ve zamanın istekleri doğrultusunda anlatmış görünüyor. Bu kişi çok büyük olasılıkla Mısır’da eğitim görmüş biridir. Kaygusuz’un yapıtlarını okumuş ve onları kullanarak, yani şiir ve düzyazılarından yararlanıp ve sadece Mısır ve Pamphylia (Alanya ve Antalya çevresi) bölgesinden derlediği bazı duyumlarını katarak yarattığı mizansen içine yerleştirmiş görünüyor. Abdurrahman Güzel’in doğruluğundan – sözde Bektaşi geleneğinin ve bugüne değin yapılan araştırmalarda kabul gördüğü için- kuşku duymadığı ve kendisinde bulunan elyazması Menakıbnâme tam da kendi anlayışına uygun. Yazarın, Kasrü’l Ayn’ın köşk ve sarayının kubbesine Yavuz Sultan Selim’in (1512-1520) sapladığı okları gördüğünü söylemesi[6]  Menakıbnâme’nin 1517’den sonra, yani Yavuz döneminde yazıldığını gösteriyor. Ayrıca Abdal Musa Vilayetnâmesi’nde de benzer biçimde anlatılan, Kaygusuz Abdal’ın Abdal Musa’ya bağlanması, avlamak için peşine düştüğü geyiğin tekkesine girmesi ve onunla bütünleşmesi, yani geyiğin Abdal Musa’nın vücudunda kaybolması kerametiyle gerçekleşir. Kovaladığı geyiğin kendisi (içinde) olduğunu, attığı oku vücudundan çıkarıp ona göstererek kanıtlar Abdal Musa. Abdal Musa’nın kerameti ve Alaiyeli Gaybi’nin kişiliğini sarsarak etkileyen bu doğaüstü olay, Kaygusuz Abdal’ın, Mısır’da yazmış olduğu anlaşılan Kitab-ı Miglate (ya da Mugalata) yapıtında geçen bir tasavvufi öykünün tersine çarptırılarak, sahibine çevrilmesinden başka birşey değildir. Kaygusuz Abdal bu kitabında düşlere dalarak, çöllerde gezi yapan ve şeytanla tam dokuz kavgaya girişmiş ve sonunda onu alt etmiş derviş kılığındaki serüvenlerini anlatır. Adem’den başlayarak tüm peygamberlerle ve Ali ile sohbet eder. Kitabın sonlarına doğru, Süleyman Peygamberin kovaladığı av olan bir geyik, gelip kendisinde kaybolur (..ol benim gölgeme geldi, na-bedid (görünmez), na-peyda oldu (ortadan kayboldu). Süleyman geyiği ister, kavgaya tutuşurlar ve Muhammed yetişerek Derviş’i kurtarır. Burada Kaygusuz’un “yerde gökte herneki var insanda mevcuttur (vahdet-i mevcud= pantheism)” inancı sözkonusudur. Bu geyik öyküsü bir keramet olarak, Menakıbnâme’yi ilk yazan kişi tarafından ona uyarlanmış ve aynısıyla Abdal Musa Vilayetnâmesi’ne geçirilmiştir. Bu karşılaşma da keramet biçimine dönüşerek Menakıbnâme’ye girmiştir. Kaygusuz aynı kitabın sonunda (konuyla ilgisi olmaması gerektiği halde, olasıdırki kitabı kendisine sunduğu için) Mısır Sultanı’nın Divan toplantısında bulur kendisini. Bu sonuncu rüyasında Sultan’a (Büyük olasılıkla bu 1382-1399 yılları arasındaki Mısır Sultanı Melikü’z-Zahir Seyfeddin Berkuk’tur) övücü şiirler okur.

Bizim anlayamadığımız, bilimsel araştırma ve inceleme yaptıkları iddiasında olanların bunların farkına varmayıp, ya da görmek istemeyip Menakıbnâme’deki kerametleri Kaygusuz’un ve Abdal Musa’nın nesnel yaşamlarıymış gibi sunmalarıdır: Sancak beyinin onsekiz yaşlarındaki oğlu ava çıkmış ve bir geyik vurmuş. Yaralı geyik Abdal Musa tekkesine sığınmış. İçeri girdiğinde onu Abdal Musa’nın huzuruna çıkarmışlar. O da koltuğunun altından kanlı okunu çıkarıp ona geri vermiş. Böylelikle Gaybi’nin aklı başından gitmiş ve Abdal Musa’ya candan bağlanmış ve varlıklı saray yaşamını terketmiş.[7] Oysa Kaygusuz Abdal’ın diğer yapıtları da dikkatli okunduğunda, Menakıbnâme’ye geçirilmiş daha birçok şeyler gözlenebilecektir.
Alevi-Kızılbaşların şiddetle koğuşturulduğu dönemde kaleme alınmış Menakıbnâme’ye, günün siyasetine uygun olan mücerredlik kavramı sokulmuştur: Abdal Musa’nın geyik donuna girme kerametini görmüş olan Alaiye beyinin genç oğlu şöyle söyler:

“Sultanım! Bendenüzi hizmetünüze layık görüp, oğulluğa kabul eyleyün. Allah’un kudretiyle hizmetünüzi idelüm.”

Abdal Musa Sultan şu karşılığı verir:

“ Oğlum! Bu erenler yoluna gitmeklige mutlak mücerrredlik gerekdür. Sonunı düşünmeyüp sonra peşiman olmakdan tek durmak yegdür... Senün pederün bir (Sancak Begi)dür. O sana riyazatı çekmege rıza virmez. Var imdi pederünden icazet al, ondan sonra bizüm katumıza gel. Gönlüne de danış ki, sonra peşiman olmayasın...”

Beg oğlu kararını verir:

“Sultanım! Benim pederüm sizsünüz...ben gayri bir yere gitmem ve bu asitaneyi (eşiğini) terk itmem. Gelmek var, dönmek yok.”
Arapça mücerred sözcüğü, “soyut, yalın, çıplak” anlamlarının dışında “tek, yalnız ve bekar” karşılığında da kullanılır. Burada sözkonusu olan ikinci anlam kümesidir, yani bekar kalma zorunluğu, evlenme yasağına uymaktır mücerredlik.

Alevi-Bektaşi inancında böyle bir kural yoktur. Zorla ve kasıtlı sokulmuştur. Hıristiyan mistisizminde, özellikle manastır keşişleri arasında bu uygulamalar vardır. Ama asıl Hıristiyan heterodoksizmi sayılan ve hérésie (sapkınlık) olarak Avrupa’da Ortaçağ boyunca kırımcıl koğuşturmalara uğramış Bogomilizm-Katharizm (Neo-manicheism) inancının sayıları pek fazla olmayan “Mükemmeller-Kamil insanlar” üst grubunu oluşturan kesimde evlilik yasağı vardı, ayrıca onlar tüm dünya zevklerinden uzaktılar. Kızılbaş Safevi Devleti’ne karşı bir savunma ve korunma adına, Sultan Bayezid II’nin (1480-1512) başlattığı Aleviliği ve Bektaşiliği birbirinden ayırma siyasetinin ürünüdür mücerredlik.

15. yüzyılın son on yılı içinde yazıldığı bilinen Hacı Bektaş Veli Vilayetnâmesi’nde Hünkâr’ın hiç evlenmediği ve Kadıncık Ana’dan olan çocuklarının, onun burun kanından ya da abdest suyundan olduğunu anlatan sahte kerametlerle başlatılmıştı. Amaç Alevi inanç önderlerini manastır keşişleri gibi, dünyadan ele etek çektirerek tekkelerde riyazata sokup toplumla ilişkisini kesmek ya da edilgenliğe indirgemekti. Oysa mücerretlik, Kaygusuz Abdal’ın “Budalanâme”sinde yazdığı

“Pes imdi bir saat dana (bilen,bilgin) ve arif sohbetine girüb mest olmak, bin yıl kendü başuna ibadet ve riyazat kılmakdan yegdür” sözünün temsil ettiği Alevi tapınma anlayışıyla ters değil de nedir?

Sultan Bayezid II’nin (1481-1512) Balım Sultan ile başlayan ilişkiyle Bektaşiliği, Alevilikle (o dönemde aşağılayıcı anlamda kullandıkları resmi adı Kızılbaşlıkla) karşı karşıya getirme siyasetine dönüştü. Bu siyaset hep sürdürüldü. Cumhuriyet Türkiyesinin yazar ve araştırmacıları bile, anlatılanları hiç sorgulamadan Abdal Musa tekkesinde mücerredlik uygulandığında ısrarlı oldular. Kaygusuz tekkesi Kasr’u-l Ayn’ın kubbesini hangi duygularla okladığı pekala hissedilen Yavuz Sultan’ın saltanat yıllarında yazılmış Kaygusuz Abdal Menakıbnâme’sinde anlatılan sözde mücerredlikten oğlunu kurtarmak için Alaiye beyinin Abdal Musa tekkesine karşı savaş açması inanılır olaylar mı? Üstelik bu sancak beyi, tek başına tekkedeki oğlunu kurtaramamış (!), Teke sancağı beyini de savaşa sokuyor...

Ne tekkedeki dervişlerin ve ne de Kaygusuz Abdal’ın mücerredlikle ilgisi, ilişkisi yoktur. Kaygusuz şiirlerinde tam tersine, kadın ve cinsellik konularını çokca işlemiştir. Kötü evlilikler ve ilişkiler geçirdiği, hatta âşık olduğu için her sabah önüne çıktığı kadının kendisini nasıl küçümsediği şiirlerinde açıkça görülmektedir.

Menakıbnâme yazarı, daha önce söylediğimiz gibi Kaygusuz’un yapıtlarını çok iyi incelemiş. Onlarda geçen bazı olayları yazdığı kitaba uyarlamış. Kaygusuz Abdal’ın, şiirlerinden Gevhernâme’yi Muhammed’in kabrinin başında, Dolabnâme’yi Asi nehri kıyısındaki Hama kalesine su çıkartan su dolabı için yazdığını bu şiirlerden çıkarıp, Menakıbnâme’ye koymuştur. Yukarıda söylediğimiz gibi, Menakıbnâme’deki Kaygusuz’un Mısır’dan “dervişleriyle birlikte hac niyetiyle Beytullah’a doğru yaptığı çöl yolculukları üzerindeki betimlemeleri” de Kitab-ı Miglate’deki kişinin (Derviş’in) şeytan ile yaptığı düşsel kavgalar[8] sırasındaki çöl (Heyhat Sahrası) yolculuklarından alınmadır.

“Menakıbnâme’ye göre Kaygusuz Abdal ve dervişleri, Mekke’de şu güzergâhı takip ederek Anadolu’ya gelirler: Medine- Şam – Hama – Humus – Halep – Kilis – Birecik – Bağdad – Hille – Küfe – Necef – Kerbela – Bağdad – Musul – Nusaybin – Abdal Musa Asitanesi."[9]

Peki Kaygusuz Abdal’ın Güney ve Batı Anadolu’da, Rumeli’de ve Balkanlardaki gezilerinden niye söz etmiyor Menakıbnâme yazarı? Edemezdi, çünkü Kaygusuz Abdal Şeyh Bedreddin ile Mısır’dan aynı (1404-5) yıl ayrılmışlar birkaç yıl sonra “Edrene şehrinde” buluşacaklardır. Batı Anadolu’da, bomboş bırakılmış; beylerin işletmediği, ama köylünün ve göçerlerin yararlanamadığı, yani “kelebeklerin buğday ektiği, sivrisineklerin ırgat olup biçtiği Manisa ovasında” Torlaklarla birlikte mücadele vermiştir. Yine şiirlerinde, düzyazılarında “Hem iki yüzlü zahidlere (ibadet düşkünü), hem de kendini keramet sahibi, Hızır Nebi gören Şeyhlere” karşı olduğu onları açıkça eleştirdiğini; Trakya'daki malikâne sahiplerinin sınırsız varsıllığını, büyük şölenlerini aşağıda örneklerini sunup açıklamaya çalıştığımız ironik şiirlerinde verdiğini görüyoruz. Kuşkusuz Kaygusuz Abdal’ın yaşamında kural dışı ve Menakıbnâme yazarının inanç ve anlayışlarına aykırı, onu korkutacak çok daha fazlası vardı. Elbette bunları yazmamış ve yazamamıştır...

3. Kaygusuz Abdal, Tasavvuf Eğitimi İçin Babası Tarafından Abdal Musa Tekkesine Verilmiştir

Kaygusuz Abdal kendi şiirsel ve düzyazı yapıtlarında, yaşamına dair açık bilgiler vermediği için, Menakıbnâme’ye sığınmak zorunluğu doğuyor. Buna rağmen, şimdiye dek yapıldığı gibi oradaki bilgileri, yani kerametler dizisini Kaygusuz’un tarihsel yaşam gerçeği olarak kabul edemeyiz. Kerametleri aralayıp nesnel olanı bulmak zorundayız. Elbette ki biz de Menakıbnâme’den yola çıkacağız, ama yorumlarımızı diyalektik temele oturtmaya çalışacağız. Düzyazı yapıtlarındaki gizli bilgileri ve şiirlerinde gördüğümüz simgesel anlatımda, ironi ve mizahla süslediği gerçek ötesindeki nesnel doğruları yakalama çabamızı sürdüreceğiz.

Kaygusuz Abdal’ı tasavvufa yönelten, bu yolda eğiten ve ona Heterodoks İslamın, yani Aleviliğin kapısını açan kişinin Abdal Musa Sultan olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Kaygusuz Abdal’ın, Abdal Musa tekkesine okladığı bir geyiği izleyerek girip, bir daha çıkmadığı öyküsü tutarlı gözükmüyor. Keramet gösteriminin de temelini yukarıda açıklamaya çalıştık. Bize göre, Bursa’nın alınışından (1326) sonra Orhan Bey’le anlaşamıyarak Osmanoğullarını terkeden Abdal Musa Sultan, 1330’larda Elmalı’da tekkesini kurmuş. Teke yöresinde yaşayan yerleşik ve göçer Türkmenlerin Alevi inançlı ve Hacı Bektaş tekkesine bağlı oluşları nedeniyle, kısa zamanda ikinci Pir olarak Abdal Musa başkenti Antalya olan 1279’da kurulmuş Teke Beyliği ve çevresinde büyük nüfuz sahibi olmuş bulunuyordu. Hacı Bektaş Veli gibi, Baba İlyas halifelerinden olan Nuri Sufi’nin torunlarının kurduğu Karaman Beyliği Ermenek’ten yönetiliyor ve bir sancağı olan Alaiye kenti ile Akdeniz’e açılmaktaydı. Abdal Musa ve tekkesinin, Karaman ülkesinde olduğu kadar, Menteşe ve Aydınoğulları egemenlik alanlarında da etkisi büyük ve özellikle Aydınoğlu Umur Bey ile ilişkisi sıkıydı. Ayrıca adalar ve kıyılarda yaşayan yerli Hıristiyanlarla da dostluklar kurmuş, müritler edinmişti. Menakıbnâmeler ve onun yolundan giden pek çok Alevi-Bektaşi ozanlarının şiirlerinde işlediği, “dağlar, taşlar ve ağaçların semah dönerek Abdal Musa’nın ardından” gitmesi, onun dağlar, tepeler ve taşlar ağaçlar dolusu müridleri yandaşları vardır. Denizden gelen gemiler dolusu Hıristiyanları ve Umur Paşa’nın kırk bin askerini doyuracak yüksek ekonomik düzeye ulaşmıştı daha 1340’larda Abdal Musa tekkesi.[10]

Kısacası Abdal Musa Sultan’ın, Karaman Beyliği’ne bağlı 1333’lerde ilk Alaiye sancak beyi Karaman oğlu Yusuf dahil, oğlu Alaaddin ve torunu Hüsameddin Mahmud’dan da ilgi ve saygı görmediği düşünülemez. Bu sonuncusu Kaygusuz Abdal’ın babasıydı. Hatta bu beylerin tekkeyi ziyarete geldikleri ve Abdal Musa’ya nezir (hakkullah) getirip hayır duasını almadıkları da söylenemez. Aydın ili ve Teke ilinden, İç ile (İçel) kadar uzanan birçok beyliği içine alan geniş bir bölgenin inanç önderidir Abdal Musa. Kaygusuz Abdal, bey babası maiyeti ile böyle bir ziyaret sırasında (belki de ilk sancak beyi olduğu yıl), o zamanlar seksen yaşın üzerinde bulunan ak sakallı Pir’i tanımış. Onu sevmiş, tekke yaşamına büyük merak ve ilgi duyarak, Abdal Musa’dan tekke eğitimi almayı arzulamıştır. Elmalı Abdal Musa Tekkesi çevresindeki sözlü gelenek, Kaygusuz Abdal’ın 13-14 yaşlarındayken içine Abdal Musa’nın (ona gaybdan göründüğü yada kerametiyle içine düşürdüğü) aşkının düştüğünü ve günden günden zayıflamaya başladığını anlatır. Nedenini kendisi de bilmez. Sonra bir gün babasından izin alıp, atlar atına ve dağlara çıkar. Sonra bilinen geyik avı öyküsüyle tekkede aşkıyla yandığı Abdal Musa Sultanı bulur ve onun bendesi olur...

İşte bu buluşmanın gerçekleşmesi, yani Kaygusuz’un tekke eğitimi almaya başlaması, babası Hüsameddin Mahmud’un rızasıyla olmuştur. Doğrusu onun (Menakıbnâme’ye göre aracı koyduğu Teke Beyi’nin, Abdal Musa’nın kerametleri karşısında, ölümle biten yenilgisinden sonra) 300 kişilik maiyyetiyle birlikte tekkeye gelmiş olması, olaya verdiği önemi gösteriyor; bu bey oğlunun bir çeşit eğitime başlatma törenidir. Her ne kadar kerametiyle çeşmelerden akıttığı yağ ve bal ile beslediği gösterilmiş olsa da, Abdal Musa Sultan onları üç gün boyunca yedirip içirerek ağırlıyor. Kanımızca Sancak Beyinin buraya, bey olarak ikinci gelişidir. Menakıbnâme’de onun söylemek zorunda bırakıldığı ima edilen şu sözleri, bizce asla rızası dışında değildir:
“Oğlum fahrin mezid olsun (övüncün artsın). Aklına fikrine kurban olayım. Bu fani dünyada akil (akıllı , zeki insan) o dur kim bir mürşid eteğine yapışa, salikler-veliler güruhuna karışa, ahırette dahi onlarla haşrola!...”

Menakıbnâme yazarı sürdürüyor:

“Alaiye Sancağı Beği, bu sözleri söyledikten sonra oğlu Gaybi’yi hatır u safa ve hüsn ü rıza ile Abdal Musa hazretlerine teslim edip, onun terbiyesine bıraktu... Gaybi Beğ Asitane’de kaldı....”[11]

İşte gerçek durum budur: Alaiye Sancak beyi Hüsameddin Mahmud, bir bey oğlu olarak sarayında verilebilecek her türlü eğitimi almayı sürdüren oğlu Kaygusuz’un birkaç yıl da tekke eğitiminden geçmesi gerektiğine karar vermiş ve oğlunu 13-14 yaşlarında Abdal Musa tekkesine bırakmıştır. Tekke eğitiminden sonra da oğlunu kıyı beyliklerinin çok iyi ilişkilerinin bulunduğu Mısır’a gönderecektir. O dönemde Anadolu beyliklerinden emirlerin, vezirlerin, kadıların oğullarını Mısır’a gönderip eğitim yaptırdıkları, kentlerin büyük esnaf ve zanaatkar sınıfından gençlerin gruplar halinde Mısır’a gittiklerini biliyoruz. Bunlardan Kadı Burhaneddin’in 14 yaşlarında Mısır’a gidip (1358-9) altı-yedi yıl kalarak, “usul –i fıkıh, feraiz, tefsir, heyet ve tıp dersleri görmüş dört mezhebi vakıf olmuş, Medrese tahsili yapmıştır.”[12]

Bilindiği gibi 1383’de 20 yaşlarında bir grup gençle Mısır’a giden Şeyh Bedreddin Mahmud, orada yirmi yıl kadar kalmış, döneminin en büyük fıkıh bilgini ve mutasavvıf olmuştur.
,
Çok büyük olasılıkla 1354-55 yıllarında, Menakıbnâme’de Gaybi adıyla sunulan Alaiye Sancak Beyi’nin oğlu, yeniyetmelik döneminde Abdal Musa tekkesinde “Abdal Musa Sultan’ın terbiyesine verilir.” Beş-altı yıl (Mekakıbnâme’deki kırk yıl hizmet sadece bir geleneksek söylemdir, bunun için Abdal Musa’nın yaklaşık 140 yıl yaşamış olması gerekir!) tekkede yetiştirilen, tasavvuf eğitimi alarak Heterodoks inanç (Alevilik) yoluna girmeye hazırlanır. Cem kurulup Meydan açılır; bir ikrar verme (initiation) töreniyle, Hacı Bektaş Veli’den sonra ikinci Pir sayılan Abdal Musa Sultan’ın huzurunda 18-19 yaşlarında tasavvufi Hak yoluna (tarikata) kabul edilir. Yukarıda belirtildiği gibi salik (yola giren), ikinci doğuşuyla birlikte Kaygusuz Abdal adını almıştır.
Abdurrahman Güzel’e bakılırsa Kaygusuz Abdal, 1341-42’yi izleyen 15-20 yıl içinde doğmuş. Dolayısıyla 1358-59 ile 1378-79 tarihleri arasında yıllarda Abdal Musa Sultan’a intisap etmiştir. Oysa Abdal Musa, özellikle ikinci tarihten en az 15-16 yıl önce ölmüş bulunuyordu. Öbür yandan Abdurrahman Güzel, Kaygusuz’un Abdal Musa’dan icazet alıp kırk abdalı ya da dervişi yanında, bir yapıtının başındaki bir tarihe (1397-98) dayanarak Mısır’a ilk kez bu yıl geldiği yargısı asla doğru olamaz. Abdurrahman Güzel’in bazan temkinli yaklaştığı , ama çoğunlukla kabul ettiği tarihlere bakıldığında Abdal Musa 130 yıldan fazla, Kaygusuz Abdal ise 100 yılı epeyce aşkın yaşam sürmüştür...

4. Kaygusuz Abdal’ın Mısır Gezileri ve Kıyı Olayları -Eğitimi

1359’larda Abdal Musa Sultan ömrünün son yıllarını yaşıyordu. Henüz 18-19 yaşlarındaki ve yola kabul edilmiş Kaygusuz Abdal’ın akıl, inanç ve bilgi gücünü çok iyi anlamıştır. Ona en gözde abdalı-dervişi olarak bakıyordu. Belli ki Kaygusuz’u, kendi yerine baş ardıl (halife) yetiştirmek istiyordu. Bunun için genç Kaygusuz’un zamanın tüm inanç, felsefe, mantık, hey’et (astronomi) ve diğer bilimlerini, ayrıca da Arap-Fars dillerini öğrenmesini candan arzu ediyordu. Abdal Musa ile farklı amaçlarına rağmen, Kaygusuz’un babasının da isteği zaten bu doğrultudadır. Olasıdırki Abdal Musa, ona güvendiğinden ötürü, çok iyi yetişmesi için Kaygusuz’un Mısır’a bir bey oğlu olarak gitmesine rızalık vermiştir; icazeti bu yolda değerlendirmek yerinde olur diye düşünüyoruz. Kıyı kentleriyle çok sıkı bir ticaret ağı kurmuş olan Memluk Sultanlığı'nın ticaret gemilerinden biriyle bu ilk Mısır yolculuğu olmalıdır Kaygusuz Abdal’ın. Kanımızca bu gidişinde, en fazla üç yıl kalmıştır Kaygusuz Mısır’da. Kıbrıs kralı Piérre’in donamasıyla 1361 yılında kıyı emirliklerine saldırması ve Antalya’yı ele geçirmesiyle bölgede büyük bir kriz başlamış. Abdal Musa Sultan da en geç 1362’de ölmüş olmalıdır. Kaygusuz Abdal, Asitane’ye dönüşünde Mürşidini bulamamıştır. Menakıbnâme yazarının söylediklerini aynısıyla benimseyen Abdurrahman Güzel’in, “Kaygusuz’un şeyhi Abdal Musa’ya kavuşuşunun heyecanını dile getiren” diye nitelediği şiire, biz tam tersine bir çeşit övgüsel ağıt gibi bakıyoruz.
,
Abdal Musa Sultan’a Urum abdallarının bağlılığını, hepsinin talibi olup kendisini Pir saydıkları; karşısında dar’a durduklarını, hatalarından arındıklarını anlatıyor şiirin başlarında. Tuğlarını ve sancaklarını kaldırmış ve kudümler çaldıran sultanlar ve Avlan gölü çevresinde toplanan beyler onun ziyaretine gelirdi. Hastalarla dolup taşardı Abdal Musa Sultan tekkesi. Hindistan’dan gelen bezirganlar tekkeye bağışta bulunur lokma sunar; bu lokmalar dağıtılır, açlar doyurulurdu. Ali’nin zülfikarı kullandığı gibi kılıç kullanan Abdal Musa, batıni inançla kafirlerin üstüne yürürdü. O yürüyünce arkasından dağı-taşı kaplamış tümen tümen erleri gelerek Genceli’yi almıştı. Matem aylarında (her Muharrem’de) Hüseyin için kanlarını dökerler; çerağlar uyandırıp, gülbenk çekerek Cemler yapar, birliğe yeterlerdi. Bu birliği sağlayan Pir, Abdal Musa Sultan idi. Onun adına Tanrı'ya niyaz ederken, inkarcıların (zahirilerin, zahitlerin-sünnilerin) velilik sırrını anlamadıklarını söyleyen Kaygusuz, artık pirinden ayrı düştüğü için ağlaya ağlaya gelir sultan Abdal Musa’ya. Ama geldiği yer Abdal Musa tekkesidir, kendisi değil. Pirine, dostuna, sevgilisine kavuşan kişi şad olur, sevinir ve coşar. İnsan sevdiklerinden ayrılırken ağlar sızlar, ama ağlayarak buluşmaya gelinmez. Onun Pirinden ebedi ayrılığıdır bu. Kaygusuz Abdal, Mısır dönüşü yolda duymuştur onun Hakk'a yürüdüğünü ve ağlaya ağlaya Abdal Musa Asitanesine gelir. Boşuna buluşma-kavuşmadan doğan sevinç ağlaması aramayalım. Bir de bu gözle okunması için şiiri verelim:

Beglerimiz Avlan gölün üstüne
Onlar gelür sultan Abdal Musa’ya
Urum abdalları postın egnine
Baglar gelür sultan Abdal Musa’ya

Urum abdalları gelür dost diyü
Giydükleri nemed (aba) ile post diyü
Hastalar gelür derman isteyü
Sağlar gelür sultan Abdal Musa’ya

Talip oldur bi rün nefsün haklar
Pir oldur talibi hatadan saklar
Çalınur kudümler açılun sancaklar
Tuğlar gelür sultan Abdal Musa’ya

Er oglınun ikrarıdur yuları
Muhannidi çeksen gelmez ilerü
Ak Pınar’ın Yeşil Göl’ün suları
Çağlar gelür sultan Abdal Musa’ya

Hind’den bezirganlar gelür yayılur
Lokması çekilür açlar toyulur
Hakka aşık olan canlar soyulur
Begler gelür sultan Abdal Musa’ya

Ali zülfikarın aldı destine
Batın saldı kafirlerün üstüne
Tümen tümen olur Gencel(i) üstüne
Daglar gelür sultan Abdal Musa’ya

Aşure aylarında kanlar dökerler
Çeraglar uyarub gülbenk çekerler
Anlar bir olmuş birlüge biterler
Birler gelür sultan Abdal Musa’ya

Bir niyazım vardur Gani Kerim’den
Münkir bilmez evliyanın sırrundan
Kul Kaygusuz ayru düşmiş pirinden
Aglar gelür sultan Abdal Musa’ya

Kaygusuz Abdal’ın dönüşü sırasında Antalya, Teke Beyliğinin başkenti olmaktan çıkmış, Kıbrıs Krallığının bir kentidir artık. Teke Beyi Korkuteli’ne çekilmiştir. Çevrede çok büyük inaçsal güç otoritesi bulunan Abdal Musa Sultan, Kaygusuz’un şiirinde görüldüğü gibi sıkıntılı, kavgalı dönemlerde Beylerin başvurduğu (dost) kapısıydı. Çünkü Beylerin kendi topraklarında yaşayan Türkmen toplulukların büyük çoğunluğu onun müridleriydi, Hacı Bektaş Veli’den sonra onu ulu Pir biliyorlardı. Beylerin kendi toplumunu harekete geçirebilmesi Abdal Musa Sultan’ın hayır duasına bağlıydı. Abdal Musa dünyadan göçüşüyle, Teke Beyi Mubarizuddin Mahmud, Alaiye beyi Hüsameddin Mahmud ve Karaman Oğullarına bağlı diğer sancak beyleri bu büyük dost desteğinden yoksun kalmışlardı.

Kıbrıs kralı Piérre 1366’da bir donanma göndererek Alaiye’yi almak istemişse de Karamanoğulları’nın yardımlarıyla kendilerini savunmuşlar. Bu savunmanın ardından yedi yıl içerisinde, Alaiye beyi Hüsameddin Mahmud, Teke beyi Mübarizüddin Mahmud ve Manavgat beyi aralarında kurdukları sıkı bir işbirliğiyle, güçlerinin birleştirip 1373 yılında Antalya’yı Kıbrıs Kralından geri almışlardı. Kalkaşandi’nin kayıtlarına göre, bu yıllar arasında Alaiye beyi Mısır Sultanına yardım ya da kendisine bağlanmak (naib olmak) için mektup yazmıştır. Öyle sanıyoruz ki, Alaiye beyi mektubu oğlu Kaygusuz’la göndermişti. Menakıbnâme’de geçen icazetnâme bu mektup olmalıdır. Böylece Kaygusuz Abdal’ın ikinci yolculuğuyla siyasi bir görev yaparken, öbür yandan Mısır’da yarım kalan eğitimini tamamlamış olacaktır.

Kaygusuz Abdal’ın bu ikinci Mısır seferinde orada ne kadar kaldığını ya da Abdal Musa tekkesine dönüp dönmediğini tahmin etmek güçtür. Ancak 1397-8’de, olasıyla yeni bir seyahatten Mısır’a döndüğü ve Dilguşa’yı bu tarihte yazdığı kesindir. Bu yapıtını da Sultan Ebu’l Ferec’e (1399-1412) sunmuş olmalıdır. Tekkesi Kasr ül-ayin’i bu tarihten sonra aynı Sultan’ın izni ve yardımlarıyla kurmuş olduğu anlaşılıyor. Kendisinden 15 yaş kadar küçük olan Şeyh Bedreddin Mahmud Mısır’a geldiğinde, Kaygusuz birkaç Mısır Sultanıyla ilişki kurmuş ve Kahire’de tanınmış bir batıni mutasavvıftı. 1397-8’e kadar Hicaz’ı, Suriye, Irak Güney ve Doğu Anadolu'yu, Azerbaycan ve İran-Horasan’ı kapsayan geziler yapmıştı. Şiir ve düzyazı yapıtlarında adlarını verdiği geniş coğrafyadan bu anlaşılmaktadır.

5. Kaygusuz Abdal’da Fazlulluh Hurufi ve Bedreddin Mahmud Çizgisi

Öyle sanıyoruz ki, Kaygusuz Abdal bu gezilerinde İsmaili olduğu söylenen Fazlullah Hurufi’yle (ölm. 1393-4) de görüşmüştür. 1386'da Tebriz'de ortaya çıkan; Tebriz, Tohçu, Isfahan, Şiraz, Damgan vb. kentlerde ünü yayıldıkça şeriat düzenini sarsmaya başlamış olan Fazlullah Hurufi’nin inanç yöntemi, harfler ve hatlarla dinsel buyrukları değiştirmek ve inancının aslı, “insanı tanrılaştırmaktır”. Hurufi inanç sistemini şöyle özetlenebilir:
Varlığın ortaya çıkışı sesledir. Ses canlılarda eylemsel, cansız varlıklarda potansiyel güç olarak mevcuttur, yani cansız birşeyi bir diğerine vurduğunuzda, cinsine göre özündeki ses duyulur. Canlılarda ise irade-istemle ses meydana çıkar ve sözcükler oluşur. Bunlar da harf aracılığıyla olur. Dünya tanrı varlığının tecellisidir ve bu yedi hat içinde insan yüzünde belirmektedir.

Harf gizemciliği olarak tanımlayabileceğimiz Hurufilikte insan tanrının kendisidir. Evren mutlak varlığın zuhurudur (ortaya çıkışıdır). Hurufilikte ölümden sonra başka bir yaşam olmadığına inanılır. Ölüm birleşikliğin-tümelliğin basite, ayrıntıya dönüşmesidir. Yeniden aynı hale gelinemeyeceğinden dirilme olamaz.

İnsan bu dünyada 28 yahut 32 harfin (Fars alfabesi 32 harftir) gizemine erdiğinde kendisinden tüm dinsel teklifler kalkar. Fazlullah onların dinsel hükümler karşısındaki tüm sorumluluklarını üstüne almış, namazlarını kılıp, oruçlarını tutmuştur.[13]
Hurufiler “Dünya bize cennettir, cennette ibadet görevi olmaz'' demektedirler. Bu düşünceler Şeyh Bedreddin’e kaynak oluşturduğu gibi, Kaygusuz Abdal’ın da benimseyip işlediği düşüncelerdir. Uzun paragraflar halinde karşılaştırmaya gerek yoktur. Kaygusuz Abdal’lın “Vücudnâme”si incelendiğinde bu düşüncelerin daha da ayrıntılanmış olduğu görülür.[14] Belki de bu yapıtını onunla tanıştıktan sonra yazmıştır. Kaygusuz Abdal “Adem’ün vücudı, aslında yigirmi sekiz huruf (harfler) üzere yaradılmuşdur” diyerek şöyle bir sıralama yapar:

“Ademün: Başı arş’dur ve Nokta-ı Ba’dur ve iki kaşı, biri fa’dur ve biri kaf’dur. İki gözleri, biri ayn’dur ve biri gayn’dur ve iki kulağı, biri zal’dur ve biri dal’dur. Çenesi cim’dür ve gerdanı tı sin mim’dür. Burnu elif’dür ve dudağı te’dür. Üst dudağı be’dür...Sağ yanı sad, sol yanı dad. Sağ memesi vav, sol memesi ha’dür vb.”

Ancak ne varki, Nesimi kadar sadece harflerin gizemine takılıp kalmamıştır Kaygusuz Abdal. 1383-4 yıllarında eğitim için Kahire’ye gelip, Mısır’da yirmi yıl boyunca yaşamış olan Bedreddin’in, orada tekke kurmuş bulunan Kaygusuz Abdal’ı tanımaması ve onunla görüşmemesi olanak dışıdır. Bizce bu büyük İslam bilgini ve hukukçusunun kafasına tasavvufla birlikte batıni düşünceleri ilk sokan Kaygusuz Abdal’dır. Torunu Hafız Halil’in Bedreddin Menakıbnâme’sinde yazdığı gibi ne baldızı, ne de bacanağı Hüseyin Ahlati’dir. Bize göre Mısır’da başlayan Kaygusuz-Bedreddin düşünce yakınlığı, eylemliliklerinde de sürmüş. 1404-1405 yılında birlikte Anadolu’ya gelmişler ve Küçük Asya’yı (Anadolu) baştanbaşa dolaşarak ayrı kollardan Aleviliğin-Batıniliğin siyasetini yapmışlar. Kaygusuz Abdal, Abdal Musa Sultanın halifesi olarak, Alevi Türkmen boyları arasında, halkın zevkle dinlediği, rahatlıkla anladığı öztürkçe ve mizahi (ironik) şiirleriyle, düzyazılarıyla, Bedreddin hareketinin en büyük propagandisti ve yoldaşıydı. Onun destansı ve ironik şiirleri, nefesleri ve düzyazıları nesnel açıdan, derinlemesine incelenip yorumlandığında, Bedreddin’in düşünce ve eylemleriyle içiçe olduğunu anlamamak olası değildir. Aşağıda verdiğimiz karşılaştırmalı örnekler üzerinde yaptığımız yorumlar ve gösterdiğimiz kanıtlar; diliyoruz ki, dönemin ekonomik, toplumsal ve inançsal koşulları göz ardı edilmeden açık açık tartışılsın ve eleştirilsin.

Kaygusuz Abdal’ın Nesimi ile de mutassavvıf ozan olarak yüce bir gönül bağı var; şiirlerinde karşılıklı etkileşim yadsınamaz. Herikisi de koca ozan Yunus Emre’den esinlenmiş ve onu üstad bilmiş oldukları benzek şiirlerinden ve yöntemlerinden açıkça bellidir.

6. Karşılaştırmalı Birkaç Şiir ve Düzyazı Örneklemeler

Önce dost yüzü ve dost kapısı. Dost yüzüne dönüp, dost kapısından geçerek kendini bulmak ve özünü tanımaktır Kaygusuz’un felsefi inancı. Hacı Bektaş Veli’den ve Yunus’dan emanettir bu inanç ona. Dost pirdir, tanrıdır, sevgilidir; dost kapısından geçilerek barış ve sevgiye ulaşılır.

Kaygusuz Abdal:

“Çün dost bizüm, sözi dahı bizümdür. Her dem dost yüzine bakalum, özümüzle diyelüm, işidelüm.” Budalanâme, s.51
Dost senin yüzünden özge ben kıble-i can bilmezem
Pirin hüsnünü severem bir gayri iman bilmezem

Bana derler ki şeyatin (şeytanlar) senin yolunu azdırır
Ben şu zerrak(ikiyüzlü) sufilerden gayri bir şeytan bilmezem

Sui-i salus nedendir hüzne münkir geçindiği
Ne acep bela gelüptür şu ki ben Hak’tan bilmezem

İnsan-ı kamil ki derler Mustafa’dır Murtaza’dır
Yani kim vardır cihanda ben gayri insan bilmezem

O şah-ı hüsnün ışkına özümü viran kılmışam
Kaygusuz Abdal’dır adım cübbe vü kaftan bilmezem

Hünkâr Hacı Bektaş Veli: “Doğruluk dost kapısıdır; dostumuzla beraber yaralanır, kanarız.”
Yunus Emre:
Işk imamdır bize gönül cemaat
Dost yüzü kıbledir daimdir salat

Dost yüzün göricek şirk yağmalandı
Anınçün kapuda kaldı şeriat

Can secdeye vardı dost mihrabında
Yüz yere koyuban eyler münacat

Derildi beşimiz bir vakte geldi
Beş bölük oluban kim kıla taat
....
Doğruluk bekleyen dost kapısında
Gümansız ol bulır ilahi devlet

Yunus öyle esirdir ol kapıda
Diler ki olmaya ebedi azad

Büyük Mutasavvıf, Alevi Ozanı ve Bilgesi Kaygusuz Abdal Sultan

İsmail Kaygusuz

“Ademoğlu yerde ve gökte var olan cümle eşyanın en güzidesidir”
Kaygusuz Abdal

1.Kaygusuz Abdal’a Yeni Ad Bulma (ve Sünnileştirme) Çabaları

Alevi-Bektaşi sözlü ve yazılı geleneğinde Kaygusuz Abdal’dan çoğunlukla “Kaygusuz Sultan”, “Baba Kaygusuz”, “Kaygusuz Baba”, “Kaygusuz Sultan Abdal” diye söz edilmektedir. Kendisi şiirleri ve düz yazılarında en çok “Kaygusuz ve Kaygusuz Abdal”ı kullanmıştır. Ayrıca birkaç şiirinde tasavvufi anlamda “kul ve miskin” sıfatlarıyla “Kul Kaygusuz, Miskin Kaygusuz, Miskin Sarayi” adlarını görmekteyiz. Kaygusuz Abdal’ın asıl adının Alaaddin Gaybi olduğu sonucuna varılıp, söz konusu tartışma noktalanmış görünüyor. Kaygusuz’un yapıtlarıyla akademik dereceler elde etmiş Türk-İslam sentezcisi Abdurrahman Güzel, bu ismin babalığını yaptığı gibi, Kaygusuz’u Hanefi inancı dairesinde Sünnileştirmekten de geri kalmamıştır. “Sen insanı sorarsan / Hak’tan ayrı değildir / Sıfatı zat-ı mutlak / Hırkası çar pareden” diyen Kaygusuz Abdal’a yeni ad koyma ve Sünnileştirme gibi bilinçli çabalar boşunadır. Hangi gerekçeyle yaklaşılırsa yaklaşılsın, tarihsel gerçekler değiştirilemez; sadece çarpıtılmış olur. Şimdi Kaygusuz Abdal’ın, önemsemediği için iki kere kullandığı tartışmalı göbek adı (!) üzerinde duralım; yani “Dolapname” ve “Hünername” adlı kasidelerinden bazı beyitler geçerek, Alaaddin Gaybi uydurma adını açıklığa kavuşturmak gerekiyor.

Dolapname’den:
“...
Baka yurdı degüldür ki bakasun
Fena ehli tıtar bunda otağı

Bu dünya bir büyut’l - ankebut’tdur (=örümcek evleri)
Pes ol oldı negeslerin duzağı

Alai Gaybi bunda tekye kılan
Hak’un fazlı durur ancak tayağı

Sabır seccadesin altına almış
Tevekkülde kuşanmışdur kuşağı

Sözini Kaygusuz arife söyle
Ne bilsün şekkeri tana buzağı”[1]
“...
Cihanın varlığı baştanbaşa hep
Bela yurdudürür mihnet ocağı

Resul buna çü beyt-ül- ankebut (akrep evi) der
Pes ol olur nekeslerin duzagı

Baka ehli fenada mülk edinmez
Bakadır onların yeri durağı

Alai Gaybi bunda tekke kılmaz
Hak’ın fazlıdürür ancak dayagı

Sabır seccadesin altına salmış
Tevekkülden kuşanmıştur kuşağı

Sözünü Kaygusuz arife söyle
Ne bilsün sükkeri dana buzagı”[2]

Değişik ellerden çıkan menakıbnâmelerde farklı sözcüklerle yazılmasına rağmen, su dolabının ağzıyla konuşan Kaygusuz, bu dizelerde dünyayı kötülüyor gibi görünse de, asıl bu şiiri yazdığı Şam ve Halep yöresinden söz ediyor: Büyük sıkıntıların yaşandığı, eziyetlerin çekildiği belalar yurdudur ve sineklerin tuzağı olan örümcek ağıdır buralar. Sonsuzluğa kadar yaşanacak yurt değildir ki, insan burada otağını kursun. (Hele Kaygusuz gibi enelhakçı (vahdet-i vücudcu) ve pantheist (vahdet-i mevcudcu) mutassavvıfın yaşatılacağı yer hiç değildir; aynı yıllarda derisi yüzülen Seyyid İmaddedin Nesimi’nin henüz kanı kurumamıştır Halep’te. Belli ki, Şeyh Bedreddin’den istedikleri gibi, Kaygusuz Abdal’dan da Kahire’dekine benzer bir tekke kurmasını istemişti ora halkı. Tanrı'nın keremi ona dayanak-destek olmadıkça Alai Gaybi burada tekke kurmaz. Çünkü onun altındaki sabır seccadesi, belindeki ise tevekkül kuşağıdır. Kaygusuz sen bu tatlı sözlerini anlayanlara söyle; danalar buzağılar şekerin tadından ne anlasın?
Minbernâme'den:
“...
Eğer malin var ise kavm ü kardaş
Cihan halkı seninle cümle yoldaş

Eğer kendü halinde bir aşıkdur
Ana derler ki iş sevmez ışıkdur

Aşık olsam adım tenbel Alayi
Eğer sofi isem derler mürai

Ha bir cenkdir biri birin beğenmez
Arifler Hak’dan özge nesne bilmez
....
Ko sözü fariğ ol Kaygusuz Abdal
Ki sözden açılur cümle kil ü kal”[3]

Kaygusuz Abdal burada da toplumsal anlayış ve ilişkilerden dert yanmakta. Sonra insanların “dediklerini ve senin aşık halini kimse anlamadığına göre, konuşmaktan vazgeç; dedikodu zaten boş sözden çıkar” diyor. Sözde âşık olan iş sevmezmiş; bu yüzden kendisine de “tembel Alayi” diye çağırırlarmış.
Bu şiirlerde geçen “Alai (Alayi)” sözcüğü sadece bir toponymon’dur, yani Gaybi’nin (Kaygusuz Abdal’ın) nereli olduğunu göstermektedir. “Alai (Alayi)” sözcüğünü, “Alaeddin” adının, “Seyfi, Bedri, Şemsi vb.” gibi, kısaltılmış biçimi olarak tanımlamak bir zorlamadır. Bize göre Rıza Nur’un “Alaylı Gaybi” tanımlaması doğrudur. Buradaki “Alai (Alayi)”, tıpkı “Rumi (Rumlu), Şami (Şamlı), Sarayi (Saraylı), Ahlati (Ahlatlı)” gibi, “Alaylı, yani Alaiyyeli” anlamındadır. Şehabeddin Ömeri, “Mesaliku’l-Ebsar” adlı yapıtında 14. yüzyılda, “Ermenek memleketinin deniz kıyısında Alaiyye şehri vardır ki, halk arasında “Alay” veya “Alaya” diye bilinmektedir” diye yazıyor.[4] Kaygusuz Abdal da Alaiyye yerine kullanılan “Alay” adından “Alai-Alayi” (Alaylı) sıfatını üretmiş ve konuştuğu Türk dilinin kuralını uygulayarak isimden önce yazmıştır. Kaygusuz’un bazan aynı anlama gelen Arapça ve Farsça sözcükleri Türkçesiyle bir arada ve çok kere de onları ana dilinin kurallarına göre kullanmış olduğu bilinir.

Kaygusuz Abdal, Abdal Musa Sultan’ın huzurunda özünü dar’a çekip ikrar verdikten sonra, yola girerken ikinci kez dünyaya gelmiş sayıldığı için, aldığı (Kaygusuz Abdal) yeni adıyla, biyolojik doğumunda verilen adı üstünden atmış. Bir daha onu kullanmamıştır. Bir mesnevisinde, “Abdal Musa’ya kul oldı candan / Çekti elini iki cihandan” diyerek bunu açıklamıştır.

Alevi-Bektaşilikte Muhammed-Ali yoluna girmek “yeniden doğmak ya da ikinci kez doğuşa ermek” sayılıyor. Yolun ilkelerini ve yükümlülüklerini kavrayacak yaşa gelmiş evli ya da bekar adaylar ikrar vererek, “yol oğlu, yol evladı” olurlar. Edip Harabi bir nefesinde, sıkışıp kaldığı şeriat dar boğazından, ikrar verip yola girdiği 17 yaşında ikinci kez doğuşa ererek, kurtuluş imkânı bulduğunu söylüyor:

“Berzahtan kurtulup çıktım aradan
Onyedi yaşında doğdum anadan
Muhammed Ali Hilmi Dedebaba'dan
Çok şükür hamdolsun geldim imkane”

Bu kavramın Heterodoks İslamda (Alevilikte) ilk ortaya çıkışı proto-İsmaililere dayanmaktadır. 879 yılında Güney Arabistan'a gönderilmiş ilk İsmaili Dai'si Mansur el Yaman (ölm. 914) olarak bilinen İbn Havşab’ın, “Kitab al-alim wa’l- Ghulam (Bilgin ve Öğrencisinin el kitabı)” adı altında yazdığı, İsmaililik inancına girişin ilkelerini belirleyen yapıtta bu yola girişi, yeni bir isimle, “ikinci ya da yeniden doğuş” olarak tanımlandığını görüyoruz. Aynı inancın mensubu olan Kaygusuz Abdal bu süreçten geçmiş; nasıl ki Harabi “onyedi yaşında, Mehmet Ali Hilmi Dedebaba”dan doğmuşsa, o da aynı yaşlarda yola girerek Abdal Musa Sultan’dan ikinci doğuşunu yaşamış ve “yol oğlu” olmuştur.

Alaiye sancak beyinin oğlu Gaybi’nin “Kaygusuz” adını alması Menakıbnâme’de şöyle anlatılıyor:

“Gaybi, bundan sonra beğzadeliği tamamen terk ve maddi hayatın alayişinden (gösterişinden) feragatla, dervişliği ihtiyar etmiş, zahir (dış) alemin kayıt ve alaikinden (ilgilerinden) nefsini tecrid etmiştir. Bundan sonra Abdal Musa Sultan, sünnet nazarıyla Gaybi’nin yüzüne baktı ve: ‘Gaybi, kaygudan reha buldun (kurtuldun), şimdiden sonra Kaygusuz oldun’ dedi. Gaybi yüzünü yere koyup meskenet (miskinlik) gösterdi. Sultan bu sözleriyle Beğzade’nin ismini ‘Kaygusuz’ diye söyledi. Bundan itibaren Gaybi Beğ’in adı ‘Kaygusuz’ oldu.”[5]

Menakıbnâme’de

“...ehl-i tarik içinde ma’ruf ve meşhur Dilguşa (gönüle ferahlık verici, içaçıcı) sahibi Kaygusuz Baba Sultan k.s. Alaiye Sancağı Begi’nin oğlu idi. Adına Gaybi derlerdi” biçiminde bir girişten sonra genç Kaygusuz Abdal şöyle tanımlanmaktadır:

“(Gaybi Beg) gayet akil, arif, amil (iş yapan, uygulayıcı), kamil ve tüvane (divane) idi. Onsekiz yaşında onunla kimse mukabele durup (karşı karşıya gelip) bahs idemezlerdi (yarışamazlardı). Zira çok kitablar okımışdı, ulumı bi’t-tamam (ilimleri noksansız) bilürdi hem ziyade pehlevan idi, zor-i bazuya malik, at üzerinde, silahşorlukta, ok atmakda ve kılıç çalmada ve gürz salmakda ve sünü oynatmakda hünermend (yetenekli) idi. Bu gibi işlerde nazi ri (benzeri) yog idi...

'Görünmezlik, gizem dünyasına mensup, nesnelliğin ötesindeki yoklukta bir varlık' gibi birçok anlamlar içeren “gaybi” sözcüğü dahi bizce, Kaygusuz Abdal’ın bu bağlamda kendisine yakıştırdığı, ya da Abdal Musa tekkesine ilk geldiğinde, -gaybdan gelmiş gaybe giden gibi- ona yakıştırılan, kendini (büyüklüğünü) küçümseyen kalenderice bir sıfattır, yani Varlığı yokluğu belirsiz Alaiyeli.
Bize göre Kaygusuz Abdal’ın, bir sancak beyinin oğlu olarak asıl adı, ne “Alaiyeli Gaybi” ne de hiçbir gerçekliğe dayanmayan “Alaeddin Gaybi” olabilir. Ayrıca Nusayri Alevilerin bir koluna Gaybiler adı verilmektedir. Böyle bir ilişkiyi de belki gözden kaçırmamak gerekir. Gaybiler Tanrı'nın, Ali ile görünüm alanına çıktığı, sonra da gözden kaybolduğuna inanırlar. Şimdiki zaman ise gayb (görünmez) dönemidir. Böylece onlar Tanrı'yı (Ali), görünmezliğinden dolayı, diğerlerinde olduğu gibi gökyüzü ile, havayla aynılaştırmaktadırlar.

2. Kaygusuz Abdal Menakıbnâmesi ve Tarihsel Gerçekler

Menakıbnâme yazarı, bir halk roman yazarı gibi, Kaygusuz Abdal’ın yaşam öyküsünü kendi anlayışı ve zamanın istekleri doğrultusunda anlatmış görünüyor. Bu kişi çok büyük olasılıkla Mısır’da eğitim görmüş biridir. Kaygusuz’un yapıtlarını okumuş ve onları kullanarak, yani şiir ve düzyazılarından yararlanıp ve sadece Mısır ve Pamphylia (Alanya ve Antalya çevresi) bölgesinden derlediği bazı duyumlarını katarak yarattığı mizansen içine yerleştirmiş görünüyor. Abdurrahman Güzel’in doğruluğundan – sözde Bektaşi geleneğinin ve bugüne değin yapılan araştırmalarda kabul gördüğü için- kuşku duymadığı ve kendisinde bulunan elyazması Menakıbnâme tam da kendi anlayışına uygun. Yazarın, Kasrü’l Ayn’ın köşk ve sarayının kubbesine Yavuz Sultan Selim’in (1512-1520) sapladığı okları gördüğünü söylemesi[6]  Menakıbnâme’nin 1517’den sonra, yani Yavuz döneminde yazıldığını gösteriyor. Ayrıca Abdal Musa Vilayetnâmesi’nde de benzer biçimde anlatılan, Kaygusuz Abdal’ın Abdal Musa’ya bağlanması, avlamak için peşine düştüğü geyiğin tekkesine girmesi ve onunla bütünleşmesi, yani geyiğin Abdal Musa’nın vücudunda kaybolması kerametiyle gerçekleşir. Kovaladığı geyiğin kendisi (içinde) olduğunu, attığı oku vücudundan çıkarıp ona göstererek kanıtlar Abdal Musa. Abdal Musa’nın kerameti ve Alaiyeli Gaybi’nin kişiliğini sarsarak etkileyen bu doğaüstü olay, Kaygusuz Abdal’ın, Mısır’da yazmış olduğu anlaşılan Kitab-ı Miglate (ya da Mugalata) yapıtında geçen bir tasavvufi öykünün tersine çarptırılarak, sahibine çevrilmesinden başka birşey değildir. Kaygusuz Abdal bu kitabında düşlere dalarak, çöllerde gezi yapan ve şeytanla tam dokuz kavgaya girişmiş ve sonunda onu alt etmiş derviş kılığındaki serüvenlerini anlatır. Adem’den başlayarak tüm peygamberlerle ve Ali ile sohbet eder. Kitabın sonlarına doğru, Süleyman Peygamberin kovaladığı av olan bir geyik, gelip kendisinde kaybolur (..ol benim gölgeme geldi, na-bedid (görünmez), na-peyda oldu (ortadan kayboldu). Süleyman geyiği ister, kavgaya tutuşurlar ve Muhammed yetişerek Derviş’i kurtarır. Burada Kaygusuz’un “yerde gökte herneki var insanda mevcuttur (vahdet-i mevcud= pantheism)” inancı sözkonusudur. Bu geyik öyküsü bir keramet olarak, Menakıbnâme’yi ilk yazan kişi tarafından ona uyarlanmış ve aynısıyla Abdal Musa Vilayetnâmesi’ne geçirilmiştir. Bu karşılaşma da keramet biçimine dönüşerek Menakıbnâme’ye girmiştir. Kaygusuz aynı kitabın sonunda (konuyla ilgisi olmaması gerektiği halde, olasıdırki kitabı kendisine sunduğu için) Mısır Sultanı’nın Divan toplantısında bulur kendisini. Bu sonuncu rüyasında Sultan’a (Büyük olasılıkla bu 1382-1399 yılları arasındaki Mısır Sultanı Melikü’z-Zahir Seyfeddin Berkuk’tur) övücü şiirler okur.

Bizim anlayamadığımız, bilimsel araştırma ve inceleme yaptıkları iddiasında olanların bunların farkına varmayıp, ya da görmek istemeyip Menakıbnâme’deki kerametleri Kaygusuz’un ve Abdal Musa’nın nesnel yaşamlarıymış gibi sunmalarıdır: Sancak beyinin onsekiz yaşlarındaki oğlu ava çıkmış ve bir geyik vurmuş. Yaralı geyik Abdal Musa tekkesine sığınmış. İçeri girdiğinde onu Abdal Musa’nın huzuruna çıkarmışlar. O da koltuğunun altından kanlı okunu çıkarıp ona geri vermiş. Böylelikle Gaybi’nin aklı başından gitmiş ve Abdal Musa’ya candan bağlanmış ve varlıklı saray yaşamını terketmiş.[7] Oysa Kaygusuz Abdal’ın diğer yapıtları da dikkatli okunduğunda, Menakıbnâme’ye geçirilmiş daha birçok şeyler gözlenebilecektir.
Alevi-Kızılbaşların şiddetle koğuşturulduğu dönemde kaleme alınmış Menakıbnâme’ye, günün siyasetine uygun olan mücerredlik kavramı sokulmuştur: Abdal Musa’nın geyik donuna girme kerametini görmüş olan Alaiye beyinin genç oğlu şöyle söyler:

“Sultanım! Bendenüzi hizmetünüze layık görüp, oğulluğa kabul eyleyün. Allah’un kudretiyle hizmetünüzi idelüm.”

Abdal Musa Sultan şu karşılığı verir:

“ Oğlum! Bu erenler yoluna gitmeklige mutlak mücerrredlik gerekdür. Sonunı düşünmeyüp sonra peşiman olmakdan tek durmak yegdür... Senün pederün bir (Sancak Begi)dür. O sana riyazatı çekmege rıza virmez. Var imdi pederünden icazet al, ondan sonra bizüm katumıza gel. Gönlüne de danış ki, sonra peşiman olmayasın...”

Beg oğlu kararını verir:

“Sultanım! Benim pederüm sizsünüz...ben gayri bir yere gitmem ve bu asitaneyi (eşiğini) terk itmem. Gelmek var, dönmek yok.”
Arapça mücerred sözcüğü, “soyut, yalın, çıplak” anlamlarının dışında “tek, yalnız ve bekar” karşılığında da kullanılır. Burada sözkonusu olan ikinci anlam kümesidir, yani bekar kalma zorunluğu, evlenme yasağına uymaktır mücerredlik.

Alevi-Bektaşi inancında böyle bir kural yoktur. Zorla ve kasıtlı sokulmuştur. Hıristiyan mistisizminde, özellikle manastır keşişleri arasında bu uygulamalar vardır. Ama asıl Hıristiyan heterodoksizmi sayılan ve hérésie (sapkınlık) olarak Avrupa’da Ortaçağ boyunca kırımcıl koğuşturmalara uğramış Bogomilizm-Katharizm (Neo-manicheism) inancının sayıları pek fazla olmayan “Mükemmeller-Kamil insanlar” üst grubunu oluşturan kesimde evlilik yasağı vardı, ayrıca onlar tüm dünya zevklerinden uzaktılar. Kızılbaş Safevi Devleti’ne karşı bir savunma ve korunma adına, Sultan Bayezid II’nin (1480-1512) başlattığı Aleviliği ve Bektaşiliği birbirinden ayırma siyasetinin ürünüdür mücerredlik.

15. yüzyılın son on yılı içinde yazıldığı bilinen Hacı Bektaş Veli Vilayetnâmesi’nde Hünkâr’ın hiç evlenmediği ve Kadıncık Ana’dan olan çocuklarının, onun burun kanından ya da abdest suyundan olduğunu anlatan sahte kerametlerle başlatılmıştı. Amaç Alevi inanç önderlerini manastır keşişleri gibi, dünyadan ele etek çektirerek tekkelerde riyazata sokup toplumla ilişkisini kesmek ya da edilgenliğe indirgemekti. Oysa mücerretlik, Kaygusuz Abdal’ın “Budalanâme”sinde yazdığı

“Pes imdi bir saat dana (bilen,bilgin) ve arif sohbetine girüb mest olmak, bin yıl kendü başuna ibadet ve riyazat kılmakdan yegdür” sözünün temsil ettiği Alevi tapınma anlayışıyla ters değil de nedir?

Sultan Bayezid II’nin (1481-1512) Balım Sultan ile başlayan ilişkiyle Bektaşiliği, Alevilikle (o dönemde aşağılayıcı anlamda kullandıkları resmi adı Kızılbaşlıkla) karşı karşıya getirme siyasetine dönüştü. Bu siyaset hep sürdürüldü. Cumhuriyet Türkiyesinin yazar ve araştırmacıları bile, anlatılanları hiç sorgulamadan Abdal Musa tekkesinde mücerredlik uygulandığında ısrarlı oldular. Kaygusuz tekkesi Kasr’u-l Ayn’ın kubbesini hangi duygularla okladığı pekala hissedilen Yavuz Sultan’ın saltanat yıllarında yazılmış Kaygusuz Abdal Menakıbnâme’sinde anlatılan sözde mücerredlikten oğlunu kurtarmak için Alaiye beyinin Abdal Musa tekkesine karşı savaş açması inanılır olaylar mı? Üstelik bu sancak beyi, tek başına tekkedeki oğlunu kurtaramamış (!), Teke sancağı beyini de savaşa sokuyor...

Ne tekkedeki dervişlerin ve ne de Kaygusuz Abdal’ın mücerredlikle ilgisi, ilişkisi yoktur. Kaygusuz şiirlerinde tam tersine, kadın ve cinsellik konularını çokca işlemiştir. Kötü evlilikler ve ilişkiler geçirdiği, hatta âşık olduğu için her sabah önüne çıktığı kadının kendisini nasıl küçümsediği şiirlerinde açıkça görülmektedir.

Menakıbnâme yazarı, daha önce söylediğimiz gibi Kaygusuz’un yapıtlarını çok iyi incelemiş. Onlarda geçen bazı olayları yazdığı kitaba uyarlamış. Kaygusuz Abdal’ın, şiirlerinden Gevhernâme’yi Muhammed’in kabrinin başında, Dolabnâme’yi Asi nehri kıyısındaki Hama kalesine su çıkartan su dolabı için yazdığını bu şiirlerden çıkarıp, Menakıbnâme’ye koymuştur. Yukarıda söylediğimiz gibi, Menakıbnâme’deki Kaygusuz’un Mısır’dan “dervişleriyle birlikte hac niyetiyle Beytullah’a doğru yaptığı çöl yolculukları üzerindeki betimlemeleri” de Kitab-ı Miglate’deki kişinin (Derviş’in) şeytan ile yaptığı düşsel kavgalar[8] sırasındaki çöl (Heyhat Sahrası) yolculuklarından alınmadır.

“Menakıbnâme’ye göre Kaygusuz Abdal ve dervişleri, Mekke’de şu güzergâhı takip ederek Anadolu’ya gelirler: Medine- Şam – Hama – Humus – Halep – Kilis – Birecik – Bağdad – Hille – Küfe – Necef – Kerbela – Bağdad – Musul – Nusaybin – Abdal Musa Asitanesi."[9]

Peki Kaygusuz Abdal’ın Güney ve Batı Anadolu’da, Rumeli’de ve Balkanlardaki gezilerinden niye söz etmiyor Menakıbnâme yazarı? Edemezdi, çünkü Kaygusuz Abdal Şeyh Bedreddin ile Mısır’dan aynı (1404-5) yıl ayrılmışlar birkaç yıl sonra “Edrene şehrinde” buluşacaklardır. Batı Anadolu’da, bomboş bırakılmış; beylerin işletmediği, ama köylünün ve göçerlerin yararlanamadığı, yani “kelebeklerin buğday ektiği, sivrisineklerin ırgat olup biçtiği Manisa ovasında” Torlaklarla birlikte mücadele vermiştir. Yine şiirlerinde, düzyazılarında “Hem iki yüzlü zahidlere (ibadet düşkünü), hem de kendini keramet sahibi, Hızır Nebi gören Şeyhlere” karşı olduğu onları açıkça eleştirdiğini; Trakya'daki malikâne sahiplerinin sınırsız varsıllığını, büyük şölenlerini aşağıda örneklerini sunup açıklamaya çalıştığımız ironik şiirlerinde verdiğini görüyoruz. Kuşkusuz Kaygusuz Abdal’ın yaşamında kural dışı ve Menakıbnâme yazarının inanç ve anlayışlarına aykırı, onu korkutacak çok daha fazlası vardı. Elbette bunları yazmamış ve yazamamıştır...

3. Kaygusuz Abdal, Tasavvuf Eğitimi İçin Babası Tarafından Abdal Musa Tekkesine Verilmiştir

Kaygusuz Abdal kendi şiirsel ve düzyazı yapıtlarında, yaşamına dair açık bilgiler vermediği için, Menakıbnâme’ye sığınmak zorunluğu doğuyor. Buna rağmen, şimdiye dek yapıldığı gibi oradaki bilgileri, yani kerametler dizisini Kaygusuz’un tarihsel yaşam gerçeği olarak kabul edemeyiz. Kerametleri aralayıp nesnel olanı bulmak zorundayız. Elbette ki biz de Menakıbnâme’den yola çıkacağız, ama yorumlarımızı diyalektik temele oturtmaya çalışacağız. Düzyazı yapıtlarındaki gizli bilgileri ve şiirlerinde gördüğümüz simgesel anlatımda, ironi ve mizahla süslediği gerçek ötesindeki nesnel doğruları yakalama çabamızı sürdüreceğiz.

Kaygusuz Abdal’ı tasavvufa yönelten, bu yolda eğiten ve ona Heterodoks İslamın, yani Aleviliğin kapısını açan kişinin Abdal Musa Sultan olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Kaygusuz Abdal’ın, Abdal Musa tekkesine okladığı bir geyiği izleyerek girip, bir daha çıkmadığı öyküsü tutarlı gözükmüyor. Keramet gösteriminin de temelini yukarıda açıklamaya çalıştık. Bize göre, Bursa’nın alınışından (1326) sonra Orhan Bey’le anlaşamıyarak Osmanoğullarını terkeden Abdal Musa Sultan, 1330’larda Elmalı’da tekkesini kurmuş. Teke yöresinde yaşayan yerleşik ve göçer Türkmenlerin Alevi inançlı ve Hacı Bektaş tekkesine bağlı oluşları nedeniyle, kısa zamanda ikinci Pir olarak Abdal Musa başkenti Antalya olan 1279’da kurulmuş Teke Beyliği ve çevresinde büyük nüfuz sahibi olmuş bulunuyordu. Hacı Bektaş Veli gibi, Baba İlyas halifelerinden olan Nuri Sufi’nin torunlarının kurduğu Karaman Beyliği Ermenek’ten yönetiliyor ve bir sancağı olan Alaiye kenti ile Akdeniz’e açılmaktaydı. Abdal Musa ve tekkesinin, Karaman ülkesinde olduğu kadar, Menteşe ve Aydınoğulları egemenlik alanlarında da etkisi büyük ve özellikle Aydınoğlu Umur Bey ile ilişkisi sıkıydı. Ayrıca adalar ve kıyılarda yaşayan yerli Hıristiyanlarla da dostluklar kurmuş, müritler edinmişti. Menakıbnâmeler ve onun yolundan giden pek çok Alevi-Bektaşi ozanlarının şiirlerinde işlediği, “dağlar, taşlar ve ağaçların semah dönerek Abdal Musa’nın ardından” gitmesi, onun dağlar, tepeler ve taşlar ağaçlar dolusu müridleri yandaşları vardır. Denizden gelen gemiler dolusu Hıristiyanları ve Umur Paşa’nın kırk bin askerini doyuracak yüksek ekonomik düzeye ulaşmıştı daha 1340’larda Abdal Musa tekkesi.[10]

Kısacası Abdal Musa Sultan’ın, Karaman Beyliği’ne bağlı 1333’lerde ilk Alaiye sancak beyi Karaman oğlu Yusuf dahil, oğlu Alaaddin ve torunu Hüsameddin Mahmud’dan da ilgi ve saygı görmediği düşünülemez. Bu sonuncusu Kaygusuz Abdal’ın babasıydı. Hatta bu beylerin tekkeyi ziyarete geldikleri ve Abdal Musa’ya nezir (hakkullah) getirip hayır duasını almadıkları da söylenemez. Aydın ili ve Teke ilinden, İç ile (İçel) kadar uzanan birçok beyliği içine alan geniş bir bölgenin inanç önderidir Abdal Musa. Kaygusuz Abdal, bey babası maiyeti ile böyle bir ziyaret sırasında (belki de ilk sancak beyi olduğu yıl), o zamanlar seksen yaşın üzerinde bulunan ak sakallı Pir’i tanımış. Onu sevmiş, tekke yaşamına büyük merak ve ilgi duyarak, Abdal Musa’dan tekke eğitimi almayı arzulamıştır. Elmalı Abdal Musa Tekkesi çevresindeki sözlü gelenek, Kaygusuz Abdal’ın 13-14 yaşlarındayken içine Abdal Musa’nın (ona gaybdan göründüğü yada kerametiyle içine düşürdüğü) aşkının düştüğünü ve günden günden zayıflamaya başladığını anlatır. Nedenini kendisi de bilmez. Sonra bir gün babasından izin alıp, atlar atına ve dağlara çıkar. Sonra bilinen geyik avı öyküsüyle tekkede aşkıyla yandığı Abdal Musa Sultanı bulur ve onun bendesi olur...

İşte bu buluşmanın gerçekleşmesi, yani Kaygusuz’un tekke eğitimi almaya başlaması, babası Hüsameddin Mahmud’un rızasıyla olmuştur. Doğrusu onun (Menakıbnâme’ye göre aracı koyduğu Teke Beyi’nin, Abdal Musa’nın kerametleri karşısında, ölümle biten yenilgisinden sonra) 300 kişilik maiyyetiyle birlikte tekkeye gelmiş olması, olaya verdiği önemi gösteriyor; bu bey oğlunun bir çeşit eğitime başlatma törenidir. Her ne kadar kerametiyle çeşmelerden akıttığı yağ ve bal ile beslediği gösterilmiş olsa da, Abdal Musa Sultan onları üç gün boyunca yedirip içirerek ağırlıyor. Kanımızca Sancak Beyinin buraya, bey olarak ikinci gelişidir. Menakıbnâme’de onun söylemek zorunda bırakıldığı ima edilen şu sözleri, bizce asla rızası dışında değildir:
“Oğlum fahrin mezid olsun (övüncün artsın). Aklına fikrine kurban olayım. Bu fani dünyada akil (akıllı , zeki insan) o dur kim bir mürşid eteğine yapışa, salikler-veliler güruhuna karışa, ahırette dahi onlarla haşrola!...”

Menakıbnâme yazarı sürdürüyor:

“Alaiye Sancağı Beği, bu sözleri söyledikten sonra oğlu Gaybi’yi hatır u safa ve hüsn ü rıza ile Abdal Musa hazretlerine teslim edip, onun terbiyesine bıraktu... Gaybi Beğ Asitane’de kaldı....”[11]

İşte gerçek durum budur: Alaiye Sancak beyi Hüsameddin Mahmud, bir bey oğlu olarak sarayında verilebilecek her türlü eğitimi almayı sürdüren oğlu Kaygusuz’un birkaç yıl da tekke eğitiminden geçmesi gerektiğine karar vermiş ve oğlunu 13-14 yaşlarında Abdal Musa tekkesine bırakmıştır. Tekke eğitiminden sonra da oğlunu kıyı beyliklerinin çok iyi ilişkilerinin bulunduğu Mısır’a gönderecektir. O dönemde Anadolu beyliklerinden emirlerin, vezirlerin, kadıların oğullarını Mısır’a gönderip eğitim yaptırdıkları, kentlerin büyük esnaf ve zanaatkar sınıfından gençlerin gruplar halinde Mısır’a gittiklerini biliyoruz. Bunlardan Kadı Burhaneddin’in 14 yaşlarında Mısır’a gidip (1358-9) altı-yedi yıl kalarak, “usul –i fıkıh, feraiz, tefsir, heyet ve tıp dersleri görmüş dört mezhebi vakıf olmuş, Medrese tahsili yapmıştır.”[12]

Bilindiği gibi 1383’de 20 yaşlarında bir grup gençle Mısır’a giden Şeyh Bedreddin Mahmud, orada yirmi yıl kadar kalmış, döneminin en büyük fıkıh bilgini ve mutasavvıf olmuştur.
,
Çok büyük olasılıkla 1354-55 yıllarında, Menakıbnâme’de Gaybi adıyla sunulan Alaiye Sancak Beyi’nin oğlu, yeniyetmelik döneminde Abdal Musa tekkesinde “Abdal Musa Sultan’ın terbiyesine verilir.” Beş-altı yıl (Mekakıbnâme’deki kırk yıl hizmet sadece bir geleneksek söylemdir, bunun için Abdal Musa’nın yaklaşık 140 yıl yaşamış olması gerekir!) tekkede yetiştirilen, tasavvuf eğitimi alarak Heterodoks inanç (Alevilik) yoluna girmeye hazırlanır. Cem kurulup Meydan açılır; bir ikrar verme (initiation) töreniyle, Hacı Bektaş Veli’den sonra ikinci Pir sayılan Abdal Musa Sultan’ın huzurunda 18-19 yaşlarında tasavvufi Hak yoluna (tarikata) kabul edilir. Yukarıda belirtildiği gibi salik (yola giren), ikinci doğuşuyla birlikte Kaygusuz Abdal adını almıştır.
Abdurrahman Güzel’e bakılırsa Kaygusuz Abdal, 1341-42’yi izleyen 15-20 yıl içinde doğmuş. Dolayısıyla 1358-59 ile 1378-79 tarihleri arasında yıllarda Abdal Musa Sultan’a intisap etmiştir. Oysa Abdal Musa, özellikle ikinci tarihten en az 15-16 yıl önce ölmüş bulunuyordu. Öbür yandan Abdurrahman Güzel, Kaygusuz’un Abdal Musa’dan icazet alıp kırk abdalı ya da dervişi yanında, bir yapıtının başındaki bir tarihe (1397-98) dayanarak Mısır’a ilk kez bu yıl geldiği yargısı asla doğru olamaz. Abdurrahman Güzel’in bazan temkinli yaklaştığı , ama çoğunlukla kabul ettiği tarihlere bakıldığında Abdal Musa 130 yıldan fazla, Kaygusuz Abdal ise 100 yılı epeyce aşkın yaşam sürmüştür...

4. Kaygusuz Abdal’ın Mısır Gezileri ve Kıyı Olayları -Eğitimi

1359’larda Abdal Musa Sultan ömrünün son yıllarını yaşıyordu. Henüz 18-19 yaşlarındaki ve yola kabul edilmiş Kaygusuz Abdal’ın akıl, inanç ve bilgi gücünü çok iyi anlamıştır. Ona en gözde abdalı-dervişi olarak bakıyordu. Belli ki Kaygusuz’u, kendi yerine baş ardıl (halife) yetiştirmek istiyordu. Bunun için genç Kaygusuz’un zamanın tüm inanç, felsefe, mantık, hey’et (astronomi) ve diğer bilimlerini, ayrıca da Arap-Fars dillerini öğrenmesini candan arzu ediyordu. Abdal Musa ile farklı amaçlarına rağmen, Kaygusuz’un babasının da isteği zaten bu doğrultudadır. Olasıdırki Abdal Musa, ona güvendiğinden ötürü, çok iyi yetişmesi için Kaygusuz’un Mısır’a bir bey oğlu olarak gitmesine rızalık vermiştir; icazeti bu yolda değerlendirmek yerinde olur diye düşünüyoruz. Kıyı kentleriyle çok sıkı bir ticaret ağı kurmuş olan Memluk Sultanlığı'nın ticaret gemilerinden biriyle bu ilk Mısır yolculuğu olmalıdır Kaygusuz Abdal’ın. Kanımızca bu gidişinde, en fazla üç yıl kalmıştır Kaygusuz Mısır’da. Kıbrıs kralı Piérre’in donamasıyla 1361 yılında kıyı emirliklerine saldırması ve Antalya’yı ele geçirmesiyle bölgede büyük bir kriz başlamış. Abdal Musa Sultan da en geç 1362’de ölmüş olmalıdır. Kaygusuz Abdal, Asitane’ye dönüşünde Mürşidini bulamamıştır. Menakıbnâme yazarının söylediklerini aynısıyla benimseyen Abdurrahman Güzel’in, “Kaygusuz’un şeyhi Abdal Musa’ya kavuşuşunun heyecanını dile getiren” diye nitelediği şiire, biz tam tersine bir çeşit övgüsel ağıt gibi bakıyoruz.
,
Abdal Musa Sultan’a Urum abdallarının bağlılığını, hepsinin talibi olup kendisini Pir saydıkları; karşısında dar’a durduklarını, hatalarından arındıklarını anlatıyor şiirin başlarında. Tuğlarını ve sancaklarını kaldırmış ve kudümler çaldıran sultanlar ve Avlan gölü çevresinde toplanan beyler onun ziyaretine gelirdi. Hastalarla dolup taşardı Abdal Musa Sultan tekkesi. Hindistan’dan gelen bezirganlar tekkeye bağışta bulunur lokma sunar; bu lokmalar dağıtılır, açlar doyurulurdu. Ali’nin zülfikarı kullandığı gibi kılıç kullanan Abdal Musa, batıni inançla kafirlerin üstüne yürürdü. O yürüyünce arkasından dağı-taşı kaplamış tümen tümen erleri gelerek Genceli’yi almıştı. Matem aylarında (her Muharrem’de) Hüseyin için kanlarını dökerler; çerağlar uyandırıp, gülbenk çekerek Cemler yapar, birliğe yeterlerdi. Bu birliği sağlayan Pir, Abdal Musa Sultan idi. Onun adına Tanrı'ya niyaz ederken, inkarcıların (zahirilerin, zahitlerin-sünnilerin) velilik sırrını anlamadıklarını söyleyen Kaygusuz, artık pirinden ayrı düştüğü için ağlaya ağlaya gelir sultan Abdal Musa’ya. Ama geldiği yer Abdal Musa tekkesidir, kendisi değil. Pirine, dostuna, sevgilisine kavuşan kişi şad olur, sevinir ve coşar. İnsan sevdiklerinden ayrılırken ağlar sızlar, ama ağlayarak buluşmaya gelinmez. Onun Pirinden ebedi ayrılığıdır bu. Kaygusuz Abdal, Mısır dönüşü yolda duymuştur onun Hakk'a yürüdüğünü ve ağlaya ağlaya Abdal Musa Asitanesine gelir. Boşuna buluşma-kavuşmadan doğan sevinç ağlaması aramayalım. Bir de bu gözle okunması için şiiri verelim:

Beglerimiz Avlan gölün üstüne
Onlar gelür sultan Abdal Musa’ya
Urum abdalları postın egnine
Baglar gelür sultan Abdal Musa’ya

Urum abdalları gelür dost diyü
Giydükleri nemed (aba) ile post diyü
Hastalar gelür derman isteyü
Sağlar gelür sultan Abdal Musa’ya

Talip oldur bi rün nefsün haklar
Pir oldur talibi hatadan saklar
Çalınur kudümler açılun sancaklar
Tuğlar gelür sultan Abdal Musa’ya

Er oglınun ikrarıdur yuları
Muhannidi çeksen gelmez ilerü
Ak Pınar’ın Yeşil Göl’ün suları
Çağlar gelür sultan Abdal Musa’ya

Hind’den bezirganlar gelür yayılur
Lokması çekilür açlar toyulur
Hakka aşık olan canlar soyulur
Begler gelür sultan Abdal Musa’ya

Ali zülfikarın aldı destine
Batın saldı kafirlerün üstüne
Tümen tümen olur Gencel(i) üstüne
Daglar gelür sultan Abdal Musa’ya

Aşure aylarında kanlar dökerler
Çeraglar uyarub gülbenk çekerler
Anlar bir olmuş birlüge biterler
Birler gelür sultan Abdal Musa’ya

Bir niyazım vardur Gani Kerim’den
Münkir bilmez evliyanın sırrundan
Kul Kaygusuz ayru düşmiş pirinden
Aglar gelür sultan Abdal Musa’ya

Kaygusuz Abdal’ın dönüşü sırasında Antalya, Teke Beyliğinin başkenti olmaktan çıkmış, Kıbrıs Krallığının bir kentidir artık. Teke Beyi Korkuteli’ne çekilmiştir. Çevrede çok büyük inaçsal güç otoritesi bulunan Abdal Musa Sultan, Kaygusuz’un şiirinde görüldüğü gibi sıkıntılı, kavgalı dönemlerde Beylerin başvurduğu (dost) kapısıydı. Çünkü Beylerin kendi topraklarında yaşayan Türkmen toplulukların büyük çoğunluğu onun müridleriydi, Hacı Bektaş Veli’den sonra onu ulu Pir biliyorlardı. Beylerin kendi toplumunu harekete geçirebilmesi Abdal Musa Sultan’ın hayır duasına bağlıydı. Abdal Musa dünyadan göçüşüyle, Teke Beyi Mubarizuddin Mahmud, Alaiye beyi Hüsameddin Mahmud ve Karaman Oğullarına bağlı diğer sancak beyleri bu büyük dost desteğinden yoksun kalmışlardı.

Kıbrıs kralı Piérre 1366’da bir donanma göndererek Alaiye’yi almak istemişse de Karamanoğulları’nın yardımlarıyla kendilerini savunmuşlar. Bu savunmanın ardından yedi yıl içerisinde, Alaiye beyi Hüsameddin Mahmud, Teke beyi Mübarizüddin Mahmud ve Manavgat beyi aralarında kurdukları sıkı bir işbirliğiyle, güçlerinin birleştirip 1373 yılında Antalya’yı Kıbrıs Kralından geri almışlardı. Kalkaşandi’nin kayıtlarına göre, bu yıllar arasında Alaiye beyi Mısır Sultanına yardım ya da kendisine bağlanmak (naib olmak) için mektup yazmıştır. Öyle sanıyoruz ki, Alaiye beyi mektubu oğlu Kaygusuz’la göndermişti. Menakıbnâme’de geçen icazetnâme bu mektup olmalıdır. Böylece Kaygusuz Abdal’ın ikinci yolculuğuyla siyasi bir görev yaparken, öbür yandan Mısır’da yarım kalan eğitimini tamamlamış olacaktır.

Kaygusuz Abdal’ın bu ikinci Mısır seferinde orada ne kadar kaldığını ya da Abdal Musa tekkesine dönüp dönmediğini tahmin etmek güçtür. Ancak 1397-8’de, olasıyla yeni bir seyahatten Mısır’a döndüğü ve Dilguşa’yı bu tarihte yazdığı kesindir. Bu yapıtını da Sultan Ebu’l Ferec’e (1399-1412) sunmuş olmalıdır. Tekkesi Kasr ül-ayin’i bu tarihten sonra aynı Sultan’ın izni ve yardımlarıyla kurmuş olduğu anlaşılıyor. Kendisinden 15 yaş kadar küçük olan Şeyh Bedreddin Mahmud Mısır’a geldiğinde, Kaygusuz birkaç Mısır Sultanıyla ilişki kurmuş ve Kahire’de tanınmış bir batıni mutasavvıftı. 1397-8’e kadar Hicaz’ı, Suriye, Irak Güney ve Doğu Anadolu'yu, Azerbaycan ve İran-Horasan’ı kapsayan geziler yapmıştı. Şiir ve düzyazı yapıtlarında adlarını verdiği geniş coğrafyadan bu anlaşılmaktadır.

5. Kaygusuz Abdal’da Fazlulluh Hurufi ve Bedreddin Mahmud Çizgisi

Öyle sanıyoruz ki, Kaygusuz Abdal bu gezilerinde İsmaili olduğu söylenen Fazlullah Hurufi’yle (ölm. 1393-4) de görüşmüştür. 1386'da Tebriz'de ortaya çıkan; Tebriz, Tohçu, Isfahan, Şiraz, Damgan vb. kentlerde ünü yayıldıkça şeriat düzenini sarsmaya başlamış olan Fazlullah Hurufi’nin inanç yöntemi, harfler ve hatlarla dinsel buyrukları değiştirmek ve inancının aslı, “insanı tanrılaştırmaktır”. Hurufi inanç sistemini şöyle özetlenebilir:
Varlığın ortaya çıkışı sesledir. Ses canlılarda eylemsel, cansız varlıklarda potansiyel güç olarak mevcuttur, yani cansız birşeyi bir diğerine vurduğunuzda, cinsine göre özündeki ses duyulur. Canlılarda ise irade-istemle ses meydana çıkar ve sözcükler oluşur. Bunlar da harf aracılığıyla olur. Dünya tanrı varlığının tecellisidir ve bu yedi hat içinde insan yüzünde belirmektedir.

Harf gizemciliği olarak tanımlayabileceğimiz Hurufilikte insan tanrının kendisidir. Evren mutlak varlığın zuhurudur (ortaya çıkışıdır). Hurufilikte ölümden sonra başka bir yaşam olmadığına inanılır. Ölüm birleşikliğin-tümelliğin basite, ayrıntıya dönüşmesidir. Yeniden aynı hale gelinemeyeceğinden dirilme olamaz.

İnsan bu dünyada 28 yahut 32 harfin (Fars alfabesi 32 harftir) gizemine erdiğinde kendisinden tüm dinsel teklifler kalkar. Fazlullah onların dinsel hükümler karşısındaki tüm sorumluluklarını üstüne almış, namazlarını kılıp, oruçlarını tutmuştur.[13]
Hurufiler “Dünya bize cennettir, cennette ibadet görevi olmaz'' demektedirler. Bu düşünceler Şeyh Bedreddin’e kaynak oluşturduğu gibi, Kaygusuz Abdal’ın da benimseyip işlediği düşüncelerdir. Uzun paragraflar halinde karşılaştırmaya gerek yoktur. Kaygusuz Abdal’lın “Vücudnâme”si incelendiğinde bu düşüncelerin daha da ayrıntılanmış olduğu görülür.[14] Belki de bu yapıtını onunla tanıştıktan sonra yazmıştır. Kaygusuz Abdal “Adem’ün vücudı, aslında yigirmi sekiz huruf (harfler) üzere yaradılmuşdur” diyerek şöyle bir sıralama yapar:

“Ademün: Başı arş’dur ve Nokta-ı Ba’dur ve iki kaşı, biri fa’dur ve biri kaf’dur. İki gözleri, biri ayn’dur ve biri gayn’dur ve iki kulağı, biri zal’dur ve biri dal’dur. Çenesi cim’dür ve gerdanı tı sin mim’dür. Burnu elif’dür ve dudağı te’dür. Üst dudağı be’dür...Sağ yanı sad, sol yanı dad. Sağ memesi vav, sol memesi ha’dür vb.”

Ancak ne varki, Nesimi kadar sadece harflerin gizemine takılıp kalmamıştır Kaygusuz Abdal. 1383-4 yıllarında eğitim için Kahire’ye gelip, Mısır’da yirmi yıl boyunca yaşamış olan Bedreddin’in, orada tekke kurmuş bulunan Kaygusuz Abdal’ı tanımaması ve onunla görüşmemesi olanak dışıdır. Bizce bu büyük İslam bilgini ve hukukçusunun kafasına tasavvufla birlikte batıni düşünceleri ilk sokan Kaygusuz Abdal’dır. Torunu Hafız Halil’in Bedreddin Menakıbnâme’sinde yazdığı gibi ne baldızı, ne de bacanağı Hüseyin Ahlati’dir. Bize göre Mısır’da başlayan Kaygusuz-Bedreddin düşünce yakınlığı, eylemliliklerinde de sürmüş. 1404-1405 yılında birlikte Anadolu’ya gelmişler ve Küçük Asya’yı (Anadolu) baştanbaşa dolaşarak ayrı kollardan Aleviliğin-Batıniliğin siyasetini yapmışlar. Kaygusuz Abdal, Abdal Musa Sultanın halifesi olarak, Alevi Türkmen boyları arasında, halkın zevkle dinlediği, rahatlıkla anladığı öztürkçe ve mizahi (ironik) şiirleriyle, düzyazılarıyla, Bedreddin hareketinin en büyük propagandisti ve yoldaşıydı. Onun destansı ve ironik şiirleri, nefesleri ve düzyazıları nesnel açıdan, derinlemesine incelenip yorumlandığında, Bedreddin’in düşünce ve eylemleriyle içiçe olduğunu anlamamak olası değildir. Aşağıda verdiğimiz karşılaştırmalı örnekler üzerinde yaptığımız yorumlar ve gösterdiğimiz kanıtlar; diliyoruz ki, dönemin ekonomik, toplumsal ve inançsal koşulları göz ardı edilmeden açık açık tartışılsın ve eleştirilsin.

Kaygusuz Abdal’ın Nesimi ile de mutassavvıf ozan olarak yüce bir gönül bağı var; şiirlerinde karşılıklı etkileşim yadsınamaz. Herikisi de koca ozan Yunus Emre’den esinlenmiş ve onu üstad bilmiş oldukları benzek şiirlerinden ve yöntemlerinden açıkça bellidir.

6. Karşılaştırmalı Birkaç Şiir ve Düzyazı Örneklemeler

Önce dost yüzü ve dost kapısı. Dost yüzüne dönüp, dost kapısından geçerek kendini bulmak ve özünü tanımaktır Kaygusuz’un felsefi inancı. Hacı Bektaş Veli’den ve Yunus’dan emanettir bu inanç ona. Dost pirdir, tanrıdır, sevgilidir; dost kapısından geçilerek barış ve sevgiye ulaşılır.

Kaygusuz Abdal:

“Çün dost bizüm, sözi dahı bizümdür. Her dem dost yüzine bakalum, özümüzle diyelüm, işidelüm.” Budalanâme, s.51
Dost senin yüzünden özge ben kıble-i can bilmezem
Pirin hüsnünü severem bir gayri iman bilmezem

Bana derler ki şeyatin (şeytanlar) senin yolunu azdırır
Ben şu zerrak(ikiyüzlü) sufilerden gayri bir şeytan bilmezem

Sui-i salus nedendir hüzne münkir geçindiği
Ne acep bela gelüptür şu ki ben Hak’tan bilmezem

İnsan-ı kamil ki derler Mustafa’dır Murtaza’dır
Yani kim vardır cihanda ben gayri insan bilmezem

O şah-ı hüsnün ışkına özümü viran kılmışam
Kaygusuz Abdal’dır adım cübbe vü kaftan bilmezem

Hünkâr Hacı Bektaş Veli: “Doğruluk dost kapısıdır; dostumuzla beraber yaralanır, kanarız.”
Yunus Emre:
Işk imamdır bize gönül cemaat
Dost yüzü kıbledir daimdir salat

Dost yüzün göricek şirk yağmalandı
Anınçün kapuda kaldı şeriat

Can secdeye vardı dost mihrabında
Yüz yere koyuban eyler münacat

Derildi beşimiz bir vakte geldi
Beş bölük oluban kim kıla taat
....
Doğruluk bekleyen dost kapısında
Gümansız ol bulır ilahi devlet

Yunus öyle esirdir ol kapıda
Diler ki olmaya ebedi azad

Sayfa 2

7. Kaygusuz Abdal, Musa Padişah (1410-1413) Zamanında Edirne’dedir, Sultan Murat Han (1421-1451) Döneminde Değil

Edrene şehrinde bugün bir dükkan aldım kiraya
Ol mahalde sataşmışam bir akçası çok karıya

Sordu bana garib misin hiç bu şehri görüb misin
Yohsa gelişün şindi mi Anatolı’dan beriye

Dedüm ki bu dem gelmişem kiraya dükkan almışam
Eydür yigit gel içerü döşek getürsin cariye

İy kurban oldugum yigit gör ne direm sözüm işit
Bu Edrene şehrinde sen gezmeyesen serseriye

Eydür ki bu Rum-ili’dür sanma ki Anatolı’dur
Bunda esir-bendler çok olur düşmeyesin bazariye

Harçlıg içün kayurma dir tek benüm terkim urma dir
Sen gel yi iç otur heman varma akına çeriye

Çağırdı Nergis Gülbahar büryan getür bazara var
İçerü evi sil süpür odun vurun bahariye

Aldı beni girdi içerü yapdu kapusını girü
Getürdi şol nimetleri kim bakar aka sarıya
....
Karı beni aldatdı çün hükmine eyledi zebun
Anca dürişdüm dün ü gün sarlanı kaldum deriye

Şol hadde irişdi belüm külli unıtdum bildügüm
Başladı şindi iligüm sünük içinde eriye

Gönlegi kaftan eyledi hükm,ne ferman eyldi
Hamama da varur-ısa beni yanınca süriye

Dişi kırık yüzi sovuk fitnesi çok kendü çabük
Ben biçare haberüm yok uğramışım zemheriye

Ol karıdan kurtulmaga kul oldum azad olmga
Fetva bulam mı ki aceb varsam İbn-i Fenari ‘ ye

Murad Han ’a varımadum özümi kurtarımadum
Kaygusuz Abdal biçare uğradı bir haşarıya[15]

Avladı tutdı beni
Yanbolı’da bir karı
Veli ki akçası çok
Karabaşı kulları
....
Karı dime al beni
Ben donadayım seni
Nene gerekdür senün
Garibsin akın çeri

Yanbolı’ya varıcak
Mahallesin sorıcak
Tunca kıranındadır
Yeni Hamman’dan beri
.....
Kanda bir yigit görse
Akça(y)la avlar anı
Utanmaz oglan sever
Saçı ak döşi sarı
.....
Bir gice fursat-ıla
Koynına girdüm nagah
Göbegünün sovugı
Unutdurdu mermeri

Karıyla halini göre
Kaygusuz Abdal’un
Eli gitmiş sünüge
Sarlanı kaldı deri[16]

Abdurrahman Güzel’in ısrarla ileri sürdüğü gibi, Kaygusuz Abdal bu şiirlerde kesinlikle tasavvufi simgeler kullanmamıştır. Şathiye hiç değildir. Güncel maddi yaşam içerisinde başından geçen ya da kendisine anlatılan olayları hikâye etmiş olduğu açıkça görülmektedir. Burada bizim için önemli olan, birinci şiirde kadından kurtulmak için fetva ve yardım almak istediği kişilerin gerçekte kim olduğudur. Abdurrahman Güzel’in açıklaması şöyle:
“Yukarıdaki şiirden anlaşıldığına göre, Kaygusuz Edirne’ye Anadolu’dan yeni (bu dem) gelmiştir. Rumeli’de “garip”tir ve henüz Rumeli hakkında malumatı olmadığından, “sanma ki (burası) Anatolı’dır” diye ikaz edilmektedir. Şiirin devamında geçen “Fetva bulam mı ki aceb varsam İbn-i Fenari’ye” mısraından, Kaygusuz’un Anadolu’dan Edirne’ye geliş tarihinin İbn-i Fenari’ninn şeyhülislamlığı zamanında, yani 1424-1430 yılları arasında olduğunu anlıyoruz. Demek ki 1424-1430 arasında Rumeli’ye geçen Kaygusuz’un buradaki ilk durağı Edirne’dir.”[17]

Görüldüğü gibi, bu şiirin son dizelerinde “Murad Han’ın (1421-1451)” da adı geçmektedir. Abdurrahman Güzel, aynı sayfalarda Kaygusuz’un, birkaç şiirinden aldığı dörtlüklerde adı geçen Trakya şehirlerini (Yanbolu, Filibe, Sofya, Manastır) de aynı tarihler arasında dolaştığını söylüyor. Daha da önemlisi, Kaygusuz Abdal’ın ölüm tarihi için 1424 yılını post quem alıyor, yani bu tarihten sonra ölmüş olması gerektiğini söylüyor. Şiirin verilerinden hareketle çizilen tarih sınırından sonra, Kaygusuz Abdal adı geçen kentleri, kısacası tüm Trakya’yı dolaşıyor. Öyle ki bugün bile Kaygusuz’un adı, Makedonya’da bulunan Manastır’da bir mahalle ve çeşme adı olarak yaşamaktadır. Bölgede Kaygusuz Abdal’ın yüzyıllar boyu unutulmayacak denli etkileyici olması, onun ömrünün son birkaç yılına sığmış olamaz. Eğer Kaygusuz Abdal 1341-2’larda doğmuş ise, 1425-30’larda 85 yaşın üzerinde olmalı. Bu yaşlarda Edirne’ye gelecek şiirlerinde anlattığı gibi, bu yaşta Tunca ırmağını aşıp Yanbolu’ya varacak, “Filibe’de yiniden bir karı sevecek onu”, “karıdan kaçıp Sofya’ya göçecek” ve sonunda “Manastır’da bir başacuk (karı) gönülcüğünü alacak” Kaygusuz Abdal’ın. Bunlar olacak şey değil.
“Edrene şehrinde bugün” şiirinde geçen isimlerden hareketle Abdurrahman Güzel’in bu açıklamalara girişmesi, görüldüğü gibi havada kalıyor. Üstelik Abdurrahman Güzel, adı geçen kişi isimlerine kuşkuyla yaklaşmayı aklına bile getirmeden mantıksal bir kurgusunu hazırlayarak, tasavvufi simgelere sarılıyor. Şiirin nesnel konusuyla da ilgilenmiyor; normal erkek yaşamına müdahale ederek, Kaygusuz Abdal’ı erkek kadın ilişkilerinden, cinsellikten beri alıyor. Sözde bunları mutasavvıf ozana yakıştıramadığından, tasavvuf konulu başka bir yapıtından mecazi anlamda bazı sözcükleri anahtar olarak kullanıp, şiirlerin içeriğine tasavufi simgesel anlamlar yüklüyor; dükkan = vücud, karı=dünya, pazar=ömür...[18] Bunlar zorlamadan başka birşey değildir. Oysa onun gerçek simgesel şiirleri, Türk edebiyatında eşi az bulunan sürrealist-ironik şiirsel öyküleridir, tasavvufi şiirleri değil.

Bize göre Kaygusuz Abdal, “Edrene şehrinde bugün” şiirini 1410-11 yıllarında, 60’lı yaşlarda yazmıştır. Birkaç yıldan beri zaten Trakya’da Saray kasabasında oturmaktadır. Öbür kentlerin bir kısmını daha önce gezmiş olmalıdır. O zaman “Fetva bulam mı ki aceb varsam İbn-i Fenari ‘ ye” ve “Murad Han’a varımadum özümi kurtarımadum” dizelerindeki kişi adlarının değişmesi gerekmektedir. Çünkü bu yıllarda hem Fetva hem de Padişahlık makamlarında başkaları oturuyordu. Biz bu dizelerin aslının “Fetva bulam mı ki aceb varsam’ola Kazasker’e” ve “Musa Han’a varımadum özümi kurtarımadum” olduğunu düşünüyoruz. Bu şiir Kaygusuz Abdal’ın “Divan”ında bulunmaktadır. Kaygusuz Abdal’ın günümüze kadar gelmiş en eski Şiir mecmuasının 1461 tarihli olduğu ve Vasfi Mahir Kocatürk’ün kendi özel kitaplığında bulunduğu A. Güzel söylemektedir.[19] Kaygusuz Abdal’ın kendi ya da bir müridinin elinden çıkmış Divan’ı günümüze ulaşmamıştır. Bizim kanımız odur ki, 1424-1430 yılları arasında Kaygusuz Abdal Divanı’nı istinsah eden (suretini çıkaran) kişi ya da kişiler isimleri değiştirmişlerdir. Bunu korktukları için yaptıkları gibi, inanç ve düşünce yönünden karşı oldukları için de yapmış olabilirler.

Bu şiirdeki ‘Kazasker’, Simavnalı Şeyh Bedreddin, Padişah ise Musa Çelebi’dir. Musa Çelebi, kardeşi Süleyman Çelebi’yi yendikten sonra 1410 yılında Edirne’de padişahlığını ilan etmiş. Daha sonra öbür kardeşi Mehmed Çelebi’ye karşı yaptığı savaşlarda onu da yenerek Rumeli’den atmış bulunuyordu. Ancak 1413’te Bizansın yardımı ve Trakyalı malikâne sahipleri beylerin onu terk etmesi yüzünden Musa Çelebi kardeşine yenildi ve öldürüldü. Musa Çelebi’nin akıl hocası, danışmanı, askeri kadı (kazasker) olarak atamış olduğu, dönemin en büyük hukukçu ve bilginlerinden olan Şeyh Bedreddin idi. Hukukçu Necdet Kurdakul’un saptamalarına göre Bedreddin, Musa Çelebi’nin Kazaskerlik önerisini kabul ettikten sonra Camü-ul Fusuleyn’i yazmaya başladı. On ayda tamamladı. Hukukun özgürlük ve bağımsızlık ilkelerini öne çıkarıldı. 1410-1413 yılları arasında Musa Çelebi ile birlikte uygulamaya başladılar bu kuralları.[20] Onun yardımcılığını da (kethuda-kahya) ise Börklüce Mustafa (Dede Sultan) yapıyordu.

Murad Han şehzadeliği sırasında 1416’dan 1419-20’ye kadar Batı Anadolu’yu ve tüm Rumeli’yi saran Börklüce-Torlak Kemal-Bedreddin başkaldırılarının bastırılması için yapılan savaşların hemen hepsinde bulunmuştu. Padişah olduktan sonra da amcası Mustafa Çelebi ile birkaç savaş yapmış ve ancak 1423 yılının sonlarına doğru taht rakiplerini ortadan kaldırarak iç durumu düzeltebilmişti. 12 yaşından beri savaşın ve şiddetin içinden gelerek tahta oturmuş ve şimdi yirmilerin başında bulunan Murad Han’ın kulağına, Şeyh Bedreddin ve Musa Çelebi’nin adları gitmesi, müstensihler (suret çıkaranlar) için ölüm tehlikesi oluşturabilirdi. Roma İmparatorluğu'nda damnatio memorae (anıların silinmesi) geleneği vardı. Savaş ve mücadeleyle yönetimi ele geçirip kendini Caesar-imperator (imparator) ilan eden kişi, kendisinden önceki imparatorun adını tüm yazıtlardan ve senato belgelerinden sildirir ve heykellerini kırdırırdı. Bu geleneğin izleri Bizans’ta da yaşamış. Osmanlı padişahlarının da taht rakiplerini ortadan kaldırdıktan sonra, yandaşlarına iyi gözle bakmadıkları iyi bilinir. Onları tutan ve saflarında savaşmış beylerin öldürüldükleri ya da hapislerde çürüdükleri Mihailoğlu gibi örnekleri vardır...

Bundan dolayıdır ki, şiirdeki isimlerin İbn Fenari ve Murad Han’a dönüştürülmüş olduğunu düşünmekteyiz. Bizce aynı şekilde, yine Divan’daki bir şiirin “Bize bin mut piriç dise Murad Han / Dahı on bin koyun bile yimege...Murad Han’a halvet anlatsa sözi / Kapuda kim bile veziri söre” dizelerinde geçen Murad Han da aslında Musa Han’dır. Şiirde, kapıdaki vezire sormadan Musa Han ile yalnız kalmak amacındadır Kaygusuz Abdal. Ondan, malikânelerdeki beylerin şölenlerinde yenilen bin mut[21] pirinç ve onbin koyunun, ‘hepimizin olsun hep birlikte yiyelim’ demesini istiyor. Bunları Murad Han’dan istiyemezdi. Çünkü Kaygusuz Abdal bir Bedreddini propagandacısı idi. Murad Han tahta çıktığında Kaygusuz Abdal son yaşadığı bölge olan Trakya’dan çoktan ayrılmış; yetmiş yaşın üzerinde bulunmakta ve Kahire’deki tekkesinin başındadır. Babasını ve dedesini tanıdığı Mısır hükümdarı Ebul Ferec oğlu Melik Müeyyed’in (1412-1421) son yıllarına yetişmiş olmalıdır. Kendisinden 15 yaş kadar küçük olan Şeyh Bedreddin’i, inanç-felsefi-düşünsel yönden etkilemiş biri olarak, onun Bedreddini-Börklüce-Torlak hareketinin dışında olması düşünülemez. Özellikle Kaygusuz Abdal Divanı’ndaki şiirlerinin tümü incelendiğinde bu düşüncemiz tam açıklığa kavuşacaktır.

8. Kaygusuz Abdal Simgelerle Donatılmış (Sürrealistik) Toplumsal Yergi Şiirlerinde Neler Anlatıyor ve Nasıl Siyaset Yapıyor?

Erişti bad-ı nevruz gülsitane
Gülistan vakti yetti kim uyane

Temamet yeryüzü cünbişe geldi
Behişte benzedi devr-i zemane

Gülistan goncesin açtı donandı
Divane oldu bülbüller divane

Yine simurga haber verdi hüdhüd
Otağın başına konmuş şahane

Güvercin çifti ile ötegeldi
Dudak dudağa verdi canı cane

Kışın humuş olan kuşlar acep kim
Fırak u derd ile geldi lisane

Yine bülbül gülistan arzu kıldı
Tutiye şekker ü baykuş virane

Zihi fasl-lı behar ü revnak-ı gül
Zihi zevk u safa nam ü nişane

Bezendi dağ u sahra nur-ı rahmet
Nihani nesneler geldi iyane

Eğer bildinse hoş Kaygusuz Abdal
Yüzün hak eylegil pir ü cüvane

Görünüşte şiirde, gül bahçesinin gonca güllerle donandığı, güvercinlerin dudak dudağa seviştiği ve gülün bahar müjdecisi olduğu vb. söylemler, şiirde doğaya baharın geldiğinin betimlendiği anlaşılabilir. Ancak Kaygusuz’un, mutlu günleri anlatmak için bunları simge olarak kullandığı apaçık ortadadır. Çünkü yeryüzünün tamamının sevince boğulduğu ve zamanın cennet yaşamına benzediği bir dönem sözkonusu etmektedir. Üçüncü beyitte Kaf dağındaki Simurg’a (Anka kuşu), hüdhüd kuşunun bir müjdesi var: “Bir padişah (şahane) saltanat çadırının (otağ) başına konmuştur” Bu nedenle yeryüzü sevinç içinde ve devir cennete dönüşmüştür. Kaygusuz Abdal, bunu bilir ve durumun farkındadır; kendi kendisine, gencin ve yaşlının ayak toprağına yüz sürmesini öneriyor.

Bize göre bu padişah Musa Çelebi ve dönem 1410-1413 yılları arasıdır. Yani Kazasker Şeyh Bedreddin Mahmud ile Musa Padişah’ın yeni bir yönetim düzeni getirme çabası içindeki yıllardır. Aşağıdaki iki şiiri de bu dönem içinde, Edirne’de ya da Saray beldesinde yaşadığı sırada, bir yandan yönetime yol gösterme, öbür yandan toplumsal haksızlıklara karşı mücadelesini yaparken yazdığını düşünüyoruz. Rumeli’deki büyük malikâne sahibi beylerin büyük varsıllıklarını, doymazlıklarını dile getirmektedir. Onların tatlı, sadece kendilerini düşünen bencil yaşamlarını gerçeküstü (sürrealist) ögeler kullanarak, ironik simgelerle güldürü havası içinde anlatmıştır Kaygusuz Abdal:

-Doymak bilmeyenlere gerek olur-*

Koyun bine yeteceğiz sürmeğe de yarağ (gereksinim) olur
Beş yüzünü satıcağız harçlanmaya gerek olur

Berkdir erenler barusu bine sayılır birisi
Ell’iki teke derisi papucuma yorağ (yama) olur

Bin batmandan olsa kazan ustager değil mi düzen
Hayranlık esince cana bengilik de gerek olur

On iki kazan aşıyı yigirmi dokuz başıyı
Otuz üç yağlı döşüyü sonra için ferağ olur

Doymaz isen yalvar Hakk’a nazar kıl bucağa yüke
On sekiz kalınca yuka tam gönlünce gevrek olur

Kaygusuz Abdal bulunca gel otur pilav gelince
On tekne hamur salınca bir onarı çöreğ olur

-Emirler sofrasına buyurun hem yeyin hem de götürün-*

Beng ile seyretmeye ah bize bir bağ olsa
Issı souk olmasa havası hub sağ olsa

Pireden incinmesek kar u yağmur olmasa
Sinek hey vızlamasa ana hem yasağ olsa

Dobruca ovasından büyük yağlı çörekler
Akkirman’ın yağından benzimle hey ağ olsa

Cümle cihan koyunun semiz yahnı etseler
Biz yemeye başlasak engeller ırağ olsa

Gaziler helvasından cihan dopdolu olsa
Zülbiye halkaları sütü dahı çoğ olsa

Kanda bir göl varsa badem paluze olup
Bir yanından diş ursak çevresi bal yağ olsa

Dümdüz bu yaş ovalar her biri boş durmasa
Sulu şeftalisi çok bin üzümlü bağ olsa

Kaygusuz Abdal otur kimin ye kimin götür
Sufiye koz kalmadı abdala kaymağ olsa

-Hayvanlar börtü-böcek yönetmeğe durunca
Zamanın insanları başlamışlar kaçmağa-*

Kaplu kaplu(m) bağalar kanatlanmış uçmağa
Kertenkele derilmiş diler Kırım geçmeğe

Kelebek ok yay almış ava şikara çıkmış
Donuzları korkudur ayuları koçmağa

Ergene’nin köprüsü susuzluktan bunalmış
Edirne minaresi eğilmiş su içmeğe

Kazzaza (ipekçiye) balta koydum çervişin deremezem
Çuval çayırda gezer seğirdüben kaçmağa

Allahımın dağında üç bin balık kışlamış
Susuzluktan bunalmış kanlı ister göçmeğe

Leylek koduk (sıpa) doğurmuş ovada zurna çalar
Balık kavağa çıkmış söğüt dalın biçmeğe

Kelebek buğday ekmiş Manisa ovasına
Sivrisinek derilmiş ırgad olup biçmeğe

Bir sinek bir devenin çekmiş budun koparmış
Salunuben seğirdir bir yar ister kaçmağa

Bir aksacık karınca kırk batman tuz yüklenmiş
Gah yorgalar gah seker şehre gider satmağa

Donuz düğün eylemiş ayuya kızın vermiş
Maymun sındı getirmiş kaftan gömlek biçmeğe

Deve hamama girmiş dana dellaklık eder
Su sığırı natır olmuş növbet ister çıkmağa

Kaygusuz’un sözleri Hindistan’ın kozları
Bunca yalan söyledin girer misin uçmağa

[***Şiirlerin temasını belirleyen başlıklar tarafımdan konuldu İ.K.]

Kaygusuz Abdal aşağıdaki şiirde, takıldığı dilberden bir öpücük isteyince, kendisine karşı kadının küçümseyici ve hakaret edici davranışlarını sergiliyor. Kadının dilinden kendi yaşamı, dünyaya bakışı, sosyal durumu, görünüşü hakkında bilgi veriyor. Kaygusuz Abdal’ın gezici Torlaklara benzediği, kalenderi giysiler içinde marjinal yaşadığı anlaşılıyor. Şiirin açıklanmasına bile gerek duymadan, onun Bedreddin hareketinin Saruhan bölgesi önderlerinden Yahudi asıllı Torlak Hu Kemal ile de ilişkisi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Şeyh Bedreddin’in 1408’lerde Kütahya’nın bir köyünde karşılaşıp kendine bağladığı Hu Kemal Torlakları, bu bölgede 8-9 yıl sonra Mehmet Çelebi’ye (1413-1421) karşı büyük bir başkaldırı hareketine girişecektir.[22]

Dedim ey dilber kulunum
Yürü hey Torlak der
Sen dahi yolunmamışsın
Sözlerin taslak der

Dedim ey dilber lebinden
Bir buse versen n’ola
Alnına sapan kayası
Ensene tokmak der

Sordum suçum nedir benim
Halime kılmaz(sın) nazar
Bu söz senin ne hakkındır
Söyleme küstah der

Haline bak çuluna bak
Bu dahı sevmiş (mi) seni
Niyyet-ül gaza değil mi
Dönüben ahmak der

Yürü hey derviş yoluna
Sende yoktur sim ü zer (gümüş ve altın)
Akılsız sersem zavallı
Cimri vü çıplak der

Serteser (baştanbaşa) gezmiş cihanı
Kurt üşmüş tabanına
Borusu yanını döver
Kabağı tak tak der

Yatağı külhan bucağı
Yüzü gözü is ü pas
Giydiği eski kepenek
Eteği sak sak der

Kaçuban kurtulamadım
Şol torlağın elinden
Her seher karşıma çıkar
Çağırır Hak Hak der

Hoş gelir Kaygusuz’a
Bir kazan kuzlu pilav
Yüz elli yağlıca çörek
O dahı yumşak der[23]

Kaygusuz Abdal Trakya’da, Saray kasabasında oturduğu dönemde Sarayi mahlasını kullanmıştır. (Sarayi mahlaslı 9 şiirini saptamış olan Abdurrahman Güzel’in, Kaygusuz’un Emir sarayında doğup büyüdüğü için bu mahlası kullandığını söylemesi kesinlikle tutarlı değildir. Biz Padişah sarayında doğup büyümüş yetişmiş şehzadelerin, prenslerin Sarayi takma adını kullanmış olduğuna rastlamadık. Hele Kaygusuz gibi beyoğlu olmayı reddedip dervişliği seçmiş; torlakça yaşayan, ama bilinçli bir halk ozanı ve bilgesi bunu yapar mı? Ben ‘Saraylı’yım diye övünür mü?) Kendini gizleme gereksinimi duymuş olmalıdır Kaygusuz Abdal.

Yukarıdaki verdiğimiz bazı şiirlerinde olduğu gibi aşağıdaki şiirinde de kendisini örnekleyerek, başka bir deyimle kendisi üzerinden dönemin insan ilişkileri, ahlak anlayışı, bireysel davranışları eleştirmektedir:

Yamru yumru söylerim her sözüm kelek gibi
Ben avare gezerim sahrada leylek gibi

İşim kalp sözüm yalan ben değil adım filan
Bu halk insana derem sözümü gerçek gibi

Aşk kuşları derilse aşktan dane verilse
Usülüm toya benzer avazım ördek gibi

Terketmedim benliği bilmedim insanlığı
Suretim adem veli her huyum eşek gibi
Arifler sohbetinde marifet söyleseler
Ben de hemen düşünmem ürerim köpek gibi

Gerçi Hakkın halkıyım marifetsiz aylakım
Arifler sohbetinden kaçarım ürkek gibi

Bu marifet ilminden haberim yok cahilim
Benden mana sorsalar sözlerim sürçek gibi

Aşıklar can içinde aşikar gördü Hakkı
İşitmenin manası olmaya görmek gibi

Miskin Sarayi kıydın kul oldun sen nefsine
Senin hırs u hevesin tuttu seni fak gibi[24]

Kaygusuz Abdal, aşağıdaki şiirinde insanlara, ahlaki davranışlarını ve karşılıklı ilişkilerini düzeltmeleri için edepli olmaları üzerine öğütlerde bulunuyor:

İy özin insan bilen var edep öğren edep
(İy) edep erkan bilen var edep öğren edep

Edebdür asl-ı taat külli sıfat cümle zat
Varlıgun edebesat var edep öğren edep

Gel Hakk’a olma asi ta gide gönlün pası
Dört kitabun ma’nisi var edep öğren edep

Gaflet içünden uyan edepsiz olma iy can
Edebdür asl-ı iman var edep öğren edep

Edep gerektür kula ta işi temiz ola
Edebsüz girme yola var edep öğren edep

Edebdür Hakka yakın bilür isen Hak hakkın
Edebsüz olma sakın var edep öğren edep

Bu edeb atayidür aşıka yüz suyıdur
Evliyalar huyı dur var edep öğren edep

Gel Hakk’a ikrar isen aşıklara yar isen
Yüz suyın ister isen var edep öğren edep

Edep gerekdür ereta yolı dogrı vara
Edepsiz olma yire var edep öğren edep

Edebi bekler talib edebdür Hak’dan nasib
Edepsiz olma habib var edep öğren edep

Edeblü ol can isen Hakk’ı bil insan isen
Müştak-ı Sultan isen var edep öğren edep

Edebdür Hakk’a delil edebden olma gafil
Olmayasın bi-hasıl var edep öğren edep

Kaygusuz Abdal uyan ışkı bil ışka boyan
Şöyle demiştir diyen var edep öğren edep[25]

Kaygusuz’un halk söyleyişi tarzında, sevgilisiyle konuşurken, kendi kendisine ve herkese verdiği bir sevgi öğüdünü görelim:

Aşık oldum zangadek ırlayuben fingedek
Yarum ögütler beni yanramagıl bangadak

Yarım severse seni sen dahi sevgil anı
Lutf-ıla söyle yare söylemegil vangadak

Yar ila otururken agyar gelse katıma
Kendüzini agır dut dur(u)gelme(gil) dangadak

,Gördüm yarim oturur Çin ü Hıtay elinde
Yarım anda (orda) ben bunda tapu kıldum zengedek

Yarım Urum elinde benem Şiraz şehrinde
Arkıncacık söylerem şiveyile cingedek

Yare işaret eyledüm remiz ile söyledim
Bir taşçağız atmışam sapanıla fingedek

Işk-ıla hemdem oldum Mesih ü Meryem oldum
Çal ahı eyit begüm aklıcagun kangadek

Işkun-ıla faş oldum yolunda tıraş oldum
Melamet dümbecegin kakuverdim dümbedek

Luf u ihsan eylegil yare eyi söylegil
Işkunun denizine ben de düştüm cumbadak

Ben yarin mahallesin yöreneydüm dembedem
Agyar görüp ürmese köpek gibi fengedek

Kaygusuz Abdal’ı gör Işk-ıla oldug içün
Aklı deryadur anun kendüzi nihekkidek[26]

9. Kaygusuz Abdal’da Tasavvuf ve Tanrı İnancı / Maddeci Pantheizm

Çok iyi eğitim görmüş ve dönemin en geçerli dillerini (Arapça ve Farsça) tasavvuf konularını yazıp yorumlayacak kadar bilen bir mutasavvıf ve batıni halk ozanıdır Kaygusuz. Onu bir ortodoks (Sünni) mutasavvıf olarak görmek yanılgının ötesinde büyük yanlıştır. Hatta giderek Kaygusuz Abdal’ın düzyazı ve şiirlerinde kullanmış olduğu ayet ve hadislerden hareketle “Hanefi inancına aykırı olmadığını”, dolayısıyla onu Hanefi bir mutasavvıf gibi tanımlama girişimi[27]  kasıtlı bir zorlamadır.

Heresiyograflar (dinsel sapkınlık yazıcıları), insanı Tanrı ilan eden antropomorfist (insan biçimci) El Mugira (737), Abu’l Hattab (762) ve yandaşlarının yakılarak öldürülmesinden tutunuz, “Enelhak=Ben tanrıyım” diyen Hallac’ın bin parçaya bölünmesinden günümüze değin, ortodoks İslamın kendi dışındaki aykırı inanç anlayışında olanları nasıl gördüğü, neler yaptığı ve uygulayıcılarını övgülerle göklere çıkararak anlatmaktadırlar. Yandaşlarıyla birlikte zulümlere ve kırımlara uğramış olan tüm gayri-sünni (heterodoks, yani Alevi) mutasavvıflar, Kuran ayetleri ve hadislere, onların içsel (batıni,ésotérique) anlamlarına dayanarak ve onların mecazi yorumlarıyla (tevil) inaçlarını yazılı ya da sözlü açığa vurmuşlardı. Antropomorfist-panteist maddeci inanç Sunniliğin dört mezhebine de aykırıdır. Kaygusuz Abdal’ın tanrı inancı da maddeci panteizmden başkası değildir.
Aşağıda şiirsel ve düzyazı yapıtlarından verdiğimiz örneklemelerde görüldüğü gibi Kaygusuz Abdal, vahdet-i vücud’dan (vücut birliği) Vahdet-i mevcud’a (varlık birliği) uzanan çizgi üzerinde yürümekte:

“Evvel ü ahir menem... Cümleye Mabud (Tanrı) benem, Kabe benem put benem; Alem külli vücudumdur vücudum, Özüm özüme kıluram sücudum (Secdeleri, tapınmamı kendime yaparım,İ.K.). Eşya-yı mahluk Halik’ten ayrı degüldir (yani yaratılmış nesneler-maddeler, yaratıcısıyla birdir; ayrı olamaz, herşey Tanrıdır. İ.K.)”

diyerek Madde-Tanrı birliği düşüncesine, yani tam anlamıyla Pantheism (pan=Theos=s’tan, ‘Herşey Tanrıdır’ anlamına gelir) inancına ulaşmaktadır. Kaygusuz’un aşağıda yapıtlarından yaptığımız alıntılar dikkatli okunduğunda, hiçbir yoruma gerek kalmadan kısaca vurguladığımız inanç özellikleri rahatlıkla anlaşılacaktır.

Yaptığımız karşılaştırmalarla Kaygusuz Abdal’ın Hacı Bektaş Veli’den ve Yunus’dan ayrı düşünmediği, ayrı inançta olmadığı; çağdaşları Seyyid İmadeddin Nesimi ve Şeyh Bedreddin ile birer heterodoks (Alevi) mutasavvıf olarak karşılıklı etkileşim içinde bulundukları açıkça görülmektedir:
Dilguşa (Gönüle Ferahlık Veren)’dan:

“...Hak ile kul arasındaki hicap (örtü) kulun kendisidir. Allah zerreden güneşe katreden ummana kadar her yerde dopdolu...İnsan vücudunun hareket ve cümbüşü Haktır. Onsuz eşya deprenmez...

Herkesin gönlü bir nesneye emin olur; kimi aya güneşe, kimi kendi eliyle yaptığı şeye, kimi Allaha tapar; bunların cümlesi ‘pergal’den (daire) dışarı değildir, hepsi Allah’ın yed-i kudretindedir...

Hakkı aramak ayrılığa tanıklık vermek demek olur. Çünkü Allah bütün yaratılmış eşyada mevcuttur. Hakkı hazır görenler, Haktan gayri iş işlemezler. Bütün ibadetlerin aslı Hakkı hazır görmektir. Vacip olan, Allah’ı bulmak için herkesin kendisine yönelmesidir.”
(Hakka erişmek demek insanın kendi saf varlığına erişmesi demektir.[28])

“Hakkı istemek adet ile kaideden dışarı değildir. Bu kaidenin aslı üç nesnedir: Tanrıyı heryerde hazır görmek, özünden tamamen fena olmak(yokolmak), taatı temiz kılmak. Fer’i (ayrıntısı, ikinci derecesi) üç nesnedir: Mürşid-i kamil, mülazemet (sımsıkı bağlılık), kaabiliyet. Bu altı nesne ile hidayete erişilir..Bir sanata kulluk eylemek ile Allaha kulluk etmek farklı değildir... Bu alem olmazdan evvel on sekiz bin alem içinde Hak celle ve Ala, kamış içinde şeker ve gülap gibi vaki olmuştur..Bu adem kisvetin giymedin can idük didi dir, Sultan vücudunda bir idük... nagah gördüm bu yir ve gök, bu kevakib ü seyyare, bu nakş ü pergal tamam oldı dir. Her eşya yirlü yirin aldı, durdı; resm ü şekl kurıldı...Padişah-ı alem bu pergalün içinde sır oldı (= Padişah-ı alem heman bu karhanenün içünde sır oldı[29])

“...Men arafe nefsuhu babında birkaç söz söyledim. Aklımın erdiği kadar remiz eyledim. Alim değilim ibadet bilmem. Veli değilim keramet bilmem. Sözü karpuz gibi yamru yumru söyledim. Sözden top yontup aşk meydanına koydum. Eriştiğim menzillere nişan verdim. Gördüğüm nişanları remiz ile söyledim. Deliyi zincirle bağladım, akıllıya nasihat eyledim. İşte armağanım budur, daha ne vereyim? Nereye baktımsa vücudumdan başka nesne görmedim.”[30]
“...İnsan kisvetini giymeden önce can idik ve sultanın vücudunda bir idik. Aniden gördüm ki yer, gök, yıldızlar, seyyareler (gezegenler) tamam oldu. Her eşya yerli yerini aldı ve padişah-ı alem (Tanrı) bunların içinde sır oldu. Alem cümbüşe geldi, her şekil ve suret bir ayrıksı şubede göründü. Padişah adem donunu (insan kılığını) bize hilat olarak verdi, donu giyip bu mülkü seyrana geldik...”

“Yer vücudum, sular damarım, gök çadırım, arş sayvanım, çarh devranım, yıldızlar meşalem (Yeryüzü etim, tenim / Akar sulardır kanım/Tahkik burcundan togar / Uyanmaz benim günüm[31]), nakş ü hayaller teferrücüm (seyre dalmak, gezinme), yedi kat yer avucum, dokuz felek bir değirmen, gece velayet, gündüz nübüvvet, kış koz(alak!) , yaz keven (dikeni), doğmak bahar, ölmek güz, sağlık gülüstan, sayrılık (hastalık) zindan, yalan söylemek zagallık, doğrusunu dimek erlik... Cennet halk, Cehennem kahr, yerden göğe bir kulaç, yerin eni uzunu bir arşın, evliyalar vezir, peygamberler elçi, kitaplar vasf-i halim, külli kainat hilkatim, beglik hakimliğim, kulluk mertebemdir... Aşk muhabbetten doğar, akıl fikirden biter, inancın aslı ikrar, marifetin aslı tevhid, tevhidin aslı herşeyde Allahı (ya da herşeyi Allah) görmektir..”[32]

Vücutnâme’den:

“...İmdi herkim herşeyi görür, Hakk’tan ayru nice görür. Bunlar Hakk’tan ayru degildür. Çünki Hak taala hazretleri eşyaya ‘muhit’ imiş. Yabanda aramanın aslı yoktur. Yabanda arayanlar bulamadılar. İmdi eşyada aramanın aslı budur ki delili ‘adem’dür. Yani ‘insan-ı kamil’dür...Delil ‘adem’dür, sıfat ‘adem’ sıfatıdur. Ve zat-ı kadim’dür. Ezelidür ve ebedidür; Tanrı’dur. Her mekanlar anundur ve sıfat ve hem alem anundur. Hem şekiller ve hem varlık anundur.

Beyt:

Bir bazar kurdı ezelden her metaı koydı
Ol kendi aldı kendi satdı kendi bazar eyledi”

“...Adem hakkiki kainatın defteridir. Yirlerde ve göklerde her neki vardur, ademde mevcutdur. Zira Hakk, sade bir şey ile bilinmez... Hakk Taala buyurur: ‘Ela inne evliyu’llahi la havfün aleyhim velehüm yahzenun.[33]  Öyle olınca hiçbir şeyden faide okumam ve hiçbir şeyden keyf eylemem. Ancak Allah’ü azimişşan ki balada (yukarıda, yükseklerde) zikr olundı. Ol Tanrıdan gayriye meyil virmem, zira bu manada dahı Tanrı ‘bir’ degüldür. Çok Tanrılar vardur. Yine Resulullah Sallallahü Aleyhi vesselem buyurdu ki: ‘Külli maksudin mağbudun’ . Bir kişinin maksudı (yani erişmek istediği meramı, arzusu) ne ise Mabudu (Tanrısı) dahı oldur dimek olur. Zira özini bir mürşide irişdür. Gözin aç özin bak gör heman kul mısun, sultan mısun?...”

“Pes adem kendüyi bilmek mücerred (soyut) Hakk’ı bilmek gibidür... Zira ki mahluk (yaratık, yaratılmış), sıfat-ı Hak’dur. Çünki sıfat rencide olır ise, zatı dahı rencide olur. Çünki Akıl Allahu Taala’nın terazisidir (Nisa Suresi, ayet 126). Gerekdür ki egri yola gitmeyüz. Hayr u şer fark ola, Eşya-yı mahluk Halik’den ayrı degüldür (yani yaratılmış nesneler-maddeler, yaratıcısıyla birdir, ayrı olamaz=Madde-Tanrı birliği İ.K.)...”

“...Yirde ve gökte her ne var ise adem(de)dür. İşte yirün gögün ‘Halifesi’ ‘adem’dür. Her ne ki istersen ademde bulınur.[34] Zira insan yirün ve gögün halifesidür... Zira zahirde ve batında yirde ve gökde ademden eşref vücud (en şerefli varlık) yokdur. Adem makbule’l vücud’dur. Ademoğlu yerde ve gökte var olan cümle eşyanın en güzidesidir. Ademden şirin nesne yokdur. Mazhar-ı zatdur. Sair eşyada bu kaabiliyet (diğer nesnelerde bu yetenek) bulunmadı...anun için ademin hali cemi eşyanın üzerine malikdür. Ve hem alemdür. Ve Haki(le) birdür. Cümleye hükmeyler. Ademin nihayeti yoktur ve kenarı bulunmaz. Ve yine ol seyr ü her-bar (vücud-ı daim, yani Tanrı!) anunla kaimdür...[35]”

“Zira eşya yir ü gök mahsülidür ve eşya cesedler tılsımıdur, alem-i zat-ı Hak onların ruhudur. Belki ruhun ruhıdur. Bir cesedden ruh götürüle ve ruh-ı hakikat deryasında yalnız başına mahvolur, cesed türabda (toprakta) mahvolur.[36] Zira ruh yele tabidür. Kan ataşe tabidür. Yil ile ateş biri birüne müştakdür. Ve et dahı suya tabidür. Ve kemük türaba tabidür. Ve ruh kendisü yil ile ateşe tabidür. Her adem ki fetv olur (ölür) ruh ervah-ı aleme (ruhlar dünyasına) gider. Cesedi yine defn olur ki anasır-ı erbaa’dan (dört unsurdan) hasıl olmışdur ve andan hasıl olur ve ateş ile bad (hava, yel) ulvidir ve ab (su) ile hak (toprak) süflidür...”[37]

“Halk birbirine sorarlar ki, acep bu karhaneyi bünyad iden (yapan) üstad nirede ola?, diye hayran ve sergerdan (başı dönük) kalmışlardır. Gökdeki mahluk yine bakar ki aşağıda mı ola dir ve yerdeki göge bakar ki yukarıda mı ola dir... (Biz) Karhaneyi (dünyayı) bünyad iden üstadı yine bu karhane içinde bilirdik ve (çünkü) nişanını bu eşya içinde verdi...”[38]

Ey bene na-hak diyenler kandedir bes yaradan
Gel getir isbatın et kimdir bu şeyni yaradan...

Yel ü su toprak u oddan böyle suret bağlayan
Böyle dükkanı düzen kendi çıkar mı aradan...

Gelberu söyle bana kimdir senin nutkundaki
Söyleyen işittiren hem gösteren her yaradan...

Ey Nesimi onsekiz bin alemin mevcudusun
Kim ki bu devre irişmez koy gide devvareden[39]

“Ol bu cümle eşyadan gayrı mıdur
Eşya gayrı ol özi gayri mıdur[40]

“Ger insanı sorarsan
Hak’dan gayri değildir

Sıfatı nur-ı Mutlak (yüzü, Tanrının ışığı)
Hırkası çar pareden (dört nesne, yani toprak hava su ve ateşten)[41]

Sayfa 3

10. Kaygusuz Abdal’ın Vahdet-i Mevcud ve Vahdet-i Vücud İnancını Belirleyen Şiir Örnekleri ve Bazı Karşılaştırmalar

Kitab-ı Miglate’den dörtlükler:

Benem mevcud olan cümle vücudda
Benem maksud heman Kabe’de putda

Benem neheng benem derya ü umman (neheng: timsah)
Benem kıymetlü kan Bahr-i muhide
*
Alem külli vücuddur can ben oldum
Vücudda can ile canan ben oldum
Suretimi göründir ki ademdür
Ma’nide sıfat-ı rahman ben oldum (ma’nide: mana aleminde)
*
Zahir batın kamu alem ben oldum
Nekim var puhte ü ham ben oldum
Her nekim var ayan gizli cihanda
Gör ahi cümleye derhem ben oldum
*
Benem ol gevher-i vahded ki derler
Benem cümle sıfat ü zat ki dirler
Benem Mansur benem dem-i enelhak
Benem Ayyar benem Bagdad ki dirler
*
Alem külli vücudumdur vücudum
Özüm özüme kılurum sücudum (=Kendi özüme secde ederim)
Özüm özüme söylerem sözümi
Özüm şeyhüm özümdür hem müridüm

Budalanâme’den:

Kamu şeyde menem ayn-ı hakikat
Sıfat-ı zat-ı mutlak bahr-i hikmet

Derya-ı umman menem gevher-i kan bendedür (kan:maden)
Aç gözini anlayu bak hem iki cihan bendedür

Cism ü suret menem delil ü bürhan menem
Sud menem ziyan menem işde dükkan bendedür (sud: kazanç)

Maksad-ı insan menem gerdiş-i devran menem
Mekteb-i irfan menem işde nişan bendedür

Bagdad-ı ayyar menem cümleye serdar menem (ayyar:hırsız,dolandırıcı)
Bürhan-ı esrar menem sırr-ı nihan bendedür

Zahid ü Tersa menem Mescid-i Aksa menem (zahid: aşırı dindar, tersa:hristiyan)
Mürde-i İsa menem yahşi yaman bendedür (mürde: ölü)

Muhit-i Zevrak menem Hak menemdür Hak menem (muhit - i zevrak: kayıkhane)
Tamu vu uçmak menem cümle mekan bendedür (tamu - uçmak: cehennem-cennet)

Evvel ü ahir menem gani ve fakir menem
Zakir ü mezkur menem küf ü iman bendedür

Cümleye ma’bud menem Kabe menem put menem
Ademe maksud menem işte fulan bendedür

Zerre ve güneş menem gizlü menem faş menem
Her ne ki var uş menem can u canan bendedür

Kaygusuz Abdal menem cümledeki can menem
Evvel ü ahir menem genc-i nihan bendedür (genc-i nihan: gizli hazine)

Yunus Emre’den (ölm. 1320):

Ol kaadir-i kün feyekün lütfedici Rahman benim
(Ol deyip herşeyi yaratan bağışlayıcı benim)
Kesmeden rızkını veren cümlelere sultan benim

Lütfedip adem yaratan yumurtadan kuş üreten
Kudret dilini söyleyen zikreyleyen Subhan benim

Kimin zahid eyleyen kimin fasık eyleyen
Ayıplarını örtücü ol delil-i burhan benim

Bir kuluna atlar verip avret ü mal çiftler verip
Hem birinin bir pulu yok ol Rahim ü Rahman benim

Benim ebed benim bakaa ol kaadiri hay mutlaka (hay: canlı, diri, sağ)
Hızır ola yarın sakka onu kılan gufran benim

Dört türlü nesneden hasıl bilin benim işte delil
Od ile su toprag u yel bünyad kılan Yezdan benim

Ete deri sünük çatan ten perdelerini tutan
Kudret işi çoktur benim hem zahir ü ayan benim

Hem batınım hem zahirim hem evvelim hem ahirim
Hem ben oyum hem ol benim hem ol kerim ü han benim
.....
Kabe vü büt iman benim çerh uruban dönen benim (büt: put)
Bulutca havaya ağıp rahmet olup yağan benim
.....
Et ü deri sünük çatan hükmeyleyip diri tutan
Kudret beşiğinde yatan hikmet sütün emen benim

Bu yeri göğü yaratan bu arşı kürsü durduran
Binbir adı vardır Yunus ol sahibi Kur’an benim
....
Yunus değil bunu diyen kendiliğidir söyleyen
Mutlak kafir inanmayan evvel ahir heman benim

Seyyid İmadeddin Nesimi’den (ölm. 1404):

Çeşme-i hayvan benim bendedir ab-ı hayat (çeşme-i hayvan: canlılar kaynağı)
Dur neçe bir yatasın fizulumat’il memat (fizulumat’il memat=ölüm karanlığında)

Cennet ü huri benim Kevser ü Tuba benim
Nar vu nuru benim hem susuzum hem Fırat

Kıble-i iman benim suret-i Rahman benim
Levh ile Kur’an benim Mısr ile kand u nebat

Genc-i nihan uş benim kevn ü mekan uş benim
(Gizli hazine benim işte, varlık ve yer de benim)
Cism ile can uş benim vacib ile mümkinat

Bag ile bostan benim taze gülistan benim (gülistan: gül bahçesi)
Kafire tufan benim münine Nuh u necat (necat: kurtuluş)
....
Bay ile yoksul benim yolcu ile yol benim
Kim ki bu mensubeyi oynamadı oldu mat

Mülk ile ile malik benim muhyi vü halik benim
(muhyi vü halik: canlandırıcı ve yaratıcı)
Mürşid ü salik benim abid-i aşnam ü Lat
(Mürşid ve talib-mürit, dosta ve Lat’a (Kabedeki put) tapan benim)

Haşr ile mahşer benim sahib-ül kevser benim
Hem gezerim derbeder ki ehl-i zekatım zekat
....
Şem ile pervaneyim bahr ile dür daneyim
Mescid ü meyhaneyim mabed ile Sumenat (Sumenat: Hindu tapınağı)

Çarh-ı muallak benim fa’ili mutlak benim
Hak ileyim Hak benim ayet ile beyyinat (beyyinat: açıklık, ispatlanabilir)

Hem yetiren hem yeten hem bitiren hem biten
Cümle benim cümle ben dehr ile hem kainat (dehr: zaman)

Kendi vücudunda çün buldu Nesimi seni
Bildi yakın kendidir mazhar-ı envar-ı Zat (=Tanrı nurlarının açınımı, mazharı)

Şeyh Bedreddin’den (ölm. 1420):

“İnsan Mutlak varlığın (Tanrı’nın) sadık ve parlak bir aynasıdır. İnsandan başka canlı ve cansız hiçbir mahluk böyle bir nailiyet (erişim) görmemiştir... Öyleyse ‘Ben Hakkım, ben bu gerçeğin kendisiyim (ene’l Hak)’ denilebilir mi? Bir ağacın ‘inni enellahü ’, yani ‘ben Allahım’ demesi ve bir insanın bu sözü söylemesinde şaşılacak bir şey bulunmadığının kanıtıdır. Mademki bütün alem Hakkın suretinden ibarettir. O halde her kim ve her hangi şey ‘ben O' yum’ dese, yalan söylemiş olmaz. Çünkü buradaki ‘ben’ sözcüğü alemin bir parçası olan söylemek mazharını taşıyan şahsa değil, alem suretinin gerçek sahibi bulunan Hakk’a işarettir...”

11. Kaygusuz Abdal’ın Değişik Konular İşlediği Başka Şiirlerinden Örnekler

11.1 Kaygusuz Abdal Tanrı'nın Anasını Babasını Soruyor

Kaygusuz Abdal'da Tanrı'yı sorgulama, aşağılama, sövgü, hakaret tehdit ne ararsanız bulursunuz. Yücelttiğini sandığınız an, yerin dibine batırmıştır. Ali ile kıyaslar, okuma yazmada ondan geri kaldığını söyler. Kıldan köprüden önce kendisinin geçmesini ister. Cennet neyise; bahçedir, muhabbet yeridir ama cehennemi karşısına dikmeyi akılsızca bulur. Hele namaz kılmayanı ateşe atan, ancak onun gibi anasız babasız bir piç olabilir. Tanrı'nın heryerde ve herkeste zuhur ettiğini ve tüm sırlarını bildiğini söyler. Bu sırları açıklayıp, onu dile düşürmekle tehdit eder. Dinlerdeki bu tür inançlarla alay ederken, inananları da eleştirmektedir. Tanrı'ya onca başkaldırı ve amansız saldırısına rağmen, sonunu kurnazca bağlıyor, kendini güvenceye almak için. Yaradana inancını ortaya koyup, onunla dost olmak istediğini vurguluyor. Böylelikle tanrıyla şakalaştığı ve ona naz yaptığına inandırıyor okuyanları:

Yücelerden yüce gördüm
Erbabsın sen yüce Tanrı
Bu allahlığı sen nereden
Satın aldın kaça Tanrı

Ali ile bir olmuşsun
Bir mektepte okumuşsun
Ali olmuş hafız kelam
Sen okursun hece Tanrı

Kıldan köprü yaratmışsın
Gelip geçsin kullar deyu
Hele biz beri duralım
Yiğit isen geç a Tanrı

Yaratmışsın bağ ü cennet
Kulların etsinler sohbet
Cehennemi niçin yarattın
Be akılsız koca Tanrı

Unuttun diye namazı
Bizi ateşe atarsın
Kul yanması abes değil
Gel bas kızgın saca Tanrı

Senin kulların anılır
Atası anası ile
Senin anan baban yoktur
Benzersin bir pice Tanrı

Seni her yerde görürüm
İçini dışını bilirim
Sırrın halka faş edersem
Halin olur nice Tanrı

Kaygusuz'em der buradan
Cümle mahluku yaradan
Kaldır perdeyi aradan
Gezelim bilece Tanrı

Kaygusuz Abdal bir başka şiirinde Tanrı'nın, neden insanı çamurdan yaratıp da işleri karıştırdığını sorguluyor. Balçıktan yoğurup yaptığı(!) insanlara günah yükleyip, hem de bakkalmış gibi onları tartması, ağır gelenleri katran kazanlarına atması, kıldan köprüden geçirmesini anlamsız buluyor. Bütün bunları neden yaptığını sorarken, bu saçmalıklarla insanların kafalarının bulandırılması, aşağılanması ve korkutulmasını dile getirerek, toplumsal eleştiriye dönüştürüyor. Gerektiğinde en yapılamaz denileni, uçmayı başararak korkuların aşılabileceğini gösteriyor Tanrı'ya meydan okuyarak:

Adem'i balçıktan yoğurdun yaptın
Yapıp da neylersin bundan sana ne
Yarattın insanı saldın cihana
Salıp da neylersin bundan sana ne

Bakkal mısın teraziyi neylersin
İşin gücün yoktur gönül eğlersin
Kulun günahını tartıp neylersin
Geçiver suçundan bundan sana ne

Katran kazanını döküver gitsin
Mümin olan kullar didara yetsin
Yılana emreyle tamuyu yutsun
Söndür şu ateşi bundan sana ne

Sefil düştüm bu alemde naçarım
Kıldan köprü yaratmışsın geçerim
şol köprüden geçemezsem uçarım
Geçir kullarını bundan sana ne

Kaygusuz'um aydur cennet yarattın
Nice kullarını ceh'neme attın
Nicesin ateş-i aşk ile yaktın
Yakıp da neylersin bundan sana ne

Bu şiirden tasavvufun naz makamını belirleyecek inanca ilişkin tek dize, “Mümin olan kullar didara yetsin” olabilir. İnanan, korkuyla değil sevgiyle sana ulaşır, didarını (yüzünü) görür, anlamındadır.[42]

11.2 Kaygusuz “Pişmeyen Kaz” Gerçeküstü Simgesiyle Yaşamın Güçlüklerini, Toplumsal ve Bireysel Sorunların Çözülmezliğini Anlatıyor

Bir kaz aldım karıdan
Boynu uzun borudan
Kırk abdal kanı kurutan
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Sekizimiz odun çeker
Dokuzumuz ateş yakar
Kaz kaldırmış başın bakar
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Kaza verdik birkaç akça
Eti kemiğinden pekçe
Ne kazan kaldı ne kepçe
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Kaz değilmiş be bu azmış
Kırk yıl Kafdağında gezmiş
Kanadın kuyruğun düzmüş
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Kazı koyduk bir ocağa
Uçtu gitti bir bucağa
Bu ne haldir hacı ağa
Kırk gün oldu kaynatırız kaynamaz

Kazımın kanadı selki
Dişi koyun emmiş tilki
Nuh nebiden kalmış belki
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Kazımın kanadı sarı
Kemiği etinden iri
Sağlık ile satma karı
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Kazımın kanadı ala
Var yürü git güle güle
Başımıza kalma bela
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Suyuna biz saldık bulgur
Bulgur Allah deyü kalgır
Be yarenler bu ne haldir
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Kaygusuz Abdal nidelim
Ahd ile vefa güdelim
Kaldırıp postu gidelim
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Kaygusuz Abdal, şiirin sonunda kendini ele veriyor: Bunu verdiği söze (ahd) sadık kalarak (vefa) postunu (sırtına atıp) kaldırıp gitmesinden anlıyoruz. Görünüşte kendi üzerine aldığı bir hizmeti yerine getiremeyişi, çeşitli nedenlerden dolayı işini pişirip kotaramadığını anlatıyor Kaygusuz. Bir türlü pişmek bilmeyen kaz simgesiyle gerçeğin ötesindeki doğruyu (sürrealistik gerçekliği), yani döneminin inançsal ve toplumsal yaşamı içinde yaşanan zorlu koşulları ve olayları, sorunların çözülmezliğini gösteriyor; onları alaya alarak, gülmeceye çevirerek irdeliyor. Bu tür şiirlerinde Kaygusuz olmazları, zıtları, benzemezleri ve birbirine aykırı özne ve nesneleri öylesine eylemlerde buluşturuyor ki, asla karşı çıkamıyor ve gülerken düşünüyorsunuz.

Toplumsal eleştirilerini, amansız yergilerini simgelerle örgülemiş ve gerçeküstü ögelere dönüştürmüştür Kaygusuz Abdal. Gerçekleri tüm çizgisel ayrıntılarıyla (realistik) değil, o çizgilerden geometrik paraboller, biçimlenmeler oluşturarak gösteriyor. Özümsediği gerçekliği, kaba çizgisel doğrularından uzaklaştırıp kendisine yabancılaştırılmış havası veriyor, ama bu şiirlerindeki simgelere yüklediği yoğun anlamlar içinde, okuyan dinleyen her birey ve topluluk kendi gerçeklerini görüyor ya da düşlerini, özlemlerini yaşıyor. Kaygusuz’un bu şiirlerde kullandığı dil, kırda bayırda dolaşan gün bulup gün yiyen gezgin Torlakların, Kalenderlerin; yaylaktan yaylağa göçen, mezralar, köyler ve küçük kasabalarda en kötü sosyo-ekonomik koşullar içinde yaşayan Alevi Türkmen halkların Türkçesi; yani ağır vergilerin, zorla alınan borçların altında ezilen alt toplumsal tabakaların dili.

“Boru boyunlu kazlar, tarlalara üşüşen kelebek sürüleri, işlenmeyen ve bataklığa dönüşerek sivrisineklere yuva olmuş tarlalar, develer, eşekler, balıklar, leylekler, kavaklar, dağlar, ovalar” onların koyun koyuna yaşadıkları doğa ve can yoldaşları.

Bu nedenle Kaygusuz Abdal’ın bu sürrealist şiirlerini çok rahat anlıyorlardı. Zaten halk, kendi aralarında bu sözcüklerin ve söz kümelerinin her birine onlarca mecazi anlamlar yükleyerek -simgeler aracılığıyla- konuştukları dili yönetici sınıfa karşı koruma aracı yapmışlardır. Devleti, padişahı, memurları ve beyleri simgeler kullanarak, mecazlar üreterek eleştirmişlerdir. Toplumsal korunma içgüdüsünün, ya da toplum bilincinin yarattığı masallarda, destanlarda türkülerde hâlâ yaşamaktadır. Örneğin, “Manda yuva yapmış söğüt dalına / Yavrusunu sinek kapmış gördün mü? Amanın tiridine bandım... Sabahtan erkenden çifte giderken / Öküzüm torbadan düştü gördün mü? / Amanın tiridine bandım...”

gibi türküler çığırıp ve “Aslı yok yaylasında onbin koyundan” haber veren uzun havalı kaşık oyunuyla hem eğlenir-eğlendirir, hem de toplumsal eleştirilerini yaparlar.

Kaygusuz Abdal da aynı kaygıyla, yergilerini, toplumsal eleştiri ve gerçekleri, halkın diliyle halka bu yöntemle götürmüştür. Bu şiirler aynı zamanda, genele açık pazar yerlerinde, hanlarda kervansaraylarda, çarşılarda ve panayırlarda sazla okunup gülünecek, eğlenilecek ve zevk alınacak destanlardır.

Olmazlar destanı ile gerçeği anlatmak!

Allahımın dağında üç bin balık kışlamış
Susuzluktan bunalmış kanlı ister göçmeğe

Leylek koduk (sıpa) doğurmuş ovada zurna çalar
Balık kavağa çıkmış söğüt dalın biçmeğe

Kelebek buğday ekmiş Manisa ovasına
Sivrisinek derilmiş ırgad olup biçmeğe

Bir sinek bir devenin çekmiş budun koparmış
Salunuben seğirdir bir yar ister kaçmağa

Bir aksacık karınca kırk batman tuz yüklenmiş
Gah yorgalar gah seker şehre gider satmağa

Donuz düğün eylemiş ayuya kızın vermiş
Maymun sındı getirmiş kaftan gömlek biçmeğe

Deve hamama girmiş dana dellaklık eder
Su sığırı natır olmuş növbet ister çıkmağa

Kaygusuz’un sözleri Hindistan’ın kozları
Bunca yalan söyledin girer misin uçmağa

Kendi kendisine sözde övgü

Dinle imdi şu ben beni ögeyin
Usta Kerem elüm vardur her işde
Şöyle kesad düşmiş iken...
Ya alkışda bulınasız ya kargışda

Durup bir şehre ugruluga vardum
Bir ok ile bin bir varyimez urdum
Çarşu çarşu dükkan komadum yardum
Bin tay ipek çıkardum bir kirişde

Evvel vardum usta yanunda okıdum
Ustam beni dögdi ben kakıdum
Çulla hem bin bir çile bez dokıdum
Hisabı var argaç ile arışda

Terziyüm parmaga yüksük takarum
Yanum sıra yitmiş şakird nökerüm
Bir dürtişde bin bir kafdan dikerüm
Aslı vardur ignesini sürişde

Bir sıçrayışda doksan tepe aşdum
Bir avuçda yüz mut darı saçdum
Marsuvanla at katır komadum geçdüm
Hiç önüme kimse gelmez yarışda

Dahı yeltenürem illa geçmedüm
Çok günah işledüm illa açmadum
Anında muzlimesinden kaçmadum
Üç yüz altmış kelek kuçdum oruçda

Kaygusuz dir günahlarun çok senün
Günahını bağışlasın Hak senün
Hiç bu sözde bir kusurun yok senün
Oranlayıp top top idüp sürişde

11.3 Kaygusuz Abdal “aşka düşmüş sakalını bıyığını kırkarken” , “dizini dikip oturan” Eksik ve Bilgisiz Kadınların Okutulup Eğitilmesini İşaret Ediyor

Ben bu aşka düşeli
Bu sakalı kırkarım
Dost ile bilişeli
Bu sakalı kırkarım

Ben kırkarım o biter
Çimende bülbül öter
Usta berber der yeter
Bu sakalı kırkarım

Aşka olup mülazım
Bilindi cümle razım
Gayrı sakal ne lazım
Bu sakalı kırkarım

Ben çaları tanbura
Giyinirim tennure
Hak çerağın uyara
Bu sakalı kırkarım

Var mı bunda bir hatam
Gayrı gönülden atam
Çok mu gelir bir tutam
Bu sakalı kırkarım

Bem gezerim yazıda
Kuvvetim var bazuda
Ne işim var kadıda
Bu sakalı kırkarım

Kaba sakal istemem
Hep kesilse gam yemem
Hiç kısa uzun demem
Bu sakalı kırkarım

Sakalımla başımı
Bıyığımı kaşımı
Hak onara işimi
Bu sakalı kırkarım

Kaygusuz Abdal menem
Fartı furtu bilmenem
Bir tüyünü koymanam
Bu sakalı kırkarım
***
Hey erenler hey gaziler
Avrad bizi döğeyazdı
Çekdi sakalım kopardı
Bıyığımı yolayazdı

Baltanın sapını kaptı
Kağnının küpünü söktü
Silkindi üstüme çıktı
Kemiklerim kırayazdı

Avrad sormadı suçumu
Çekdi kopardı saçımı
Kırdı eğemin ucunu
Yine bizi döğeyazdı

Avrad oldu bize vezir
Bizi etdi köye kizir
Gahi tuz ister gah bezir
İnek gibi gibi sağayazdı

Kaygusuz’um der ki ni’dem
Başım alam nere gidem
Ben bu avradı ne idem
Bizi köyden koğayazdı
***
Eksik avradın kötüsü dizini dikip oturur
İşinin kolayın bilmez yüzünü yıkıp oturur

Boğaza takmış akigi aşına bulmaz kekigi
Yeni donunun sökügü dizine takıp oturur

Ayağında meşin fesi kolunda gümüşün hası
Soyunmaya elbisesi taşraya bakıp oturur

Yata yata karnı şişer eşiğin başaına işer
Bitler kanatlanmış uçar sirkeye bakıp oturur

Eline yakmış kınayı ocağa vurmuş tavayı
Suya batırmış kovayı akara bakıp oturur

Çocuklar oynar aşığı köpekler yur bulaşığı
Karga da kapmuş kaşığı havaya bakıp oturur

Başa bağlamış emiri rençberler sever demiri
Danalar yemiş hamuru tekneye bakıp oturur

Kaygusuz aydur atılmaz pazara çeksen satılmaz
Soyunup koyna yatılmaz bir manda çöküp oturur

Kaygusuz son iki şiirde öyle simgelere filan başvurmuyor; birlikte yaşadığı, çok yakından tanıdığı iki kadın kişiliğinde topladığı kötü ve yakışıksız davranışları ayrıntılıyor. Ancak kadın tiplerinden böylesine yakınmasını kimseyi, Kaygusuz’un kadınları sevmediği, onları aşağıladığı varsayımına götürmesin. Kaygusuz’un kadınsız günü yoktur; “zangadek (ansızın) âşık olan” ve Torlak kılığına bakmadan, “her seher vakti karşısına” çıkıp bir dilberin “lebinden buse” isteyen bir ozandır o. Urum’da, Şiraz’da, Çin ve Hitay’da gönül eğlendirdiği “yari” vardır, Şiraz’dakiyle birlikteyken, Urum’dakini düşünür. Edirne’de, Filibe’de, Yanbolu’da, “Manastır’da başı açık” kadınlarla ilgilendiği ve seviştiğini açık açık anlatır şiirlerinde.
İlk bakışta, huysuz bir kadınla yaşanan mutsuz bir aile ortamını anlatan üçüncü şiirde, dönemin günlük yaşamını da görmekteyiz. Ailede bu türden olumsuz özelliklere sahip bir kadının bulunmasının, nasıl mutsuzluklar ve sorunlar yaratacağı ortadadır. Bu bağlamda şiirin içinde kadının okutulup eğitilmesi, kurtulması gerektiği sürrealist gerçeklik yatıyor. Bir önceki şiirden rahatça anlaşıldığına göre, Kaygusuz Abdal mutsuz bir evlilik geçirdiği için, yaşadığı gerçekliği topluma malederek kendisi gibi olanların da sözcülüğünü yapmaktadır.

12. Kaygusuz Abdal’ın Yapıtları Üzerine Birkaç Söz ve Sonuç Kaygusuz Abdal’ın çok sayıda olan yapıtlarını anlatım yönünden üçe ayırmak gerekiyor:

1) Şiirsel yapıtları,
2) Düzyazı yapıtlar,
3) Düzyazı-şiir karışımı yapıtlar.

Abdurrahman Güzel bu yapıtları (Doçentlik yıllarında), farklı nüshaları dahil, tek tek görmüş ve incelemiş; karşılaştırmalar yaparak kendi anlayışına uygun olanları öne çıkartıp dökümünü yapmış ve yapıtların çok kısa özetlerini vermiş bulunmaktadır.[43] Bu sayfalardan özetlersek: Kaygusuz’un şiirsel yapıtlarından Divan’ında bulunan iki yüz şiirin büyük çoğunluğu gazeldir. Hece vezniyle yazdığı otuza yakını ise Güzel’in şathiye olarak adlandırdığı, başlarda açıklamalı örneklerini verdiğimiz gerçeküstücü toplumsal yergi şiirleridir. Gülistan, batıni tasavvuf inanca göre dünyanın ve Adem’in yaratılışı ve peygamberler tarihinin şiirsel öyküsüdür. Baba Kaygusuz üç lirik Mesnevi’sinde tasavvufi konulardaki coşku ve heyecanını dışa vurur.
Aşağıya aldığımız 71 beyitlik bir mesnevi olan Gevhernâme onun vahdet-i vücud (varlık birliği) anlayışını gevher simgesiyle dile getirir. Minbernâme şiirinde ise kendi özünü (nefsini) bilmenin Tanrıyı bilmekle eşdeğer olduğunu açıklığa kavuşturur.

Kaygusuz Abdal, şiirlerinden ancak yüzde yirmisini hece vezniyle yazmış. 500’e yakın gazeli ve 8000 beyit dolaylarındaki mesnevilerinde ise aruz vezni kullanmıştır.

Abdurrahman Güzel, Kaygusuz’un “Budalanâme, Kitab-ı Miglate, Vücudnâme ve Risale-i Kaygusuz Abdal” adını taşıyan dört düzyazı eserini, uzun özetleriyle birlikte eleştiri ve yorumlarıyla tam metinlerini yayınlamıştır Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları arasında çıkan kitabında. Zaten 1981 yılında Kültür Bakanlığı’nın yayınlamış olduğu olduğu “Kaygusuz Abdal” kitabında, şiir-düzyazı karışımı Saraynâme ve Dilgüşa’la birlikte Kaygusuz’un tüm yapıtlarının özetlerini vermiş; edebiyat ve tasavvuf inancı yönünden inceleme ve değerlendirmelerini yapmış bulunuyordu.

Ancak, yukarıda karşılaştırmalı örneklerde çok kısa bazı paragraflarını verdiğimiz bu metinler Abdurrahman Güzel’in düşünce ve yorumlarıyla öylesine birbirine karışmıştır ki, onların özgünlüğü güven uyandırmamaktadır. Araştırmacı ve bilim adamlarının tarih ve topluma karşı büyük sorumluluğu vardır, bunu asla unutmamalıdır. Bu tür bilimsel çalışmalarda özgün metin (ilk yazıldığı dil ve yazı), çeviriyazı (transcription) ve çeviri-açıklama-yorum birbirinden bağımsız olarak verilir aynı kitap da olsa. Yapıtın tümelliğini sayfalar ve paragraflara yollamalar-dipnotlar sağlar. Bu kurallara uymadığınız takdirde, sizden farklı düşünen başka araştırmacılara inceleme olanağı vermemiş ve o yapıtı tekelinize almış olursunuz. Bu asla bilimsel tavır değildir ve bilimin onurunu çiğnemektir. Abdurrahman Güzel, Kaygusuz’un yapıtlarına Sünni görüş açısından ve 12 Eylül anlayışının devlet felsefesi ve kendisinin de mimarlarından olduğu Türk-İslam sentezi doğrultusunda değerlendirmiş. Bilim adamı tarafsızlığını göstermemiş ve kendi düşünce yapısına uygun davranmıştır.

Güzel’in tamamıyla karşı olduğumuz olumsuz değerlendirmelerine rağmen kitaplarını, Kaygusuz Abdal üzerine şimdiye kadar yapılmış araştırmalar arasında en ciddiye alınacak çalışma olarak görüyoruz. Gerçekten de Kaygusuz Abdal Sultan’ın bilinen ve bilinmeyen tüm yapıtlarını, elyazmaları halinde kitaplıkların küflü arşiv raflarından gün ışığına çıkarmış ve biraraya getirerek incelemiş olması büyük önem taşımaktadır. Bu nedenledir ki, bu çalışmamızı Abdurrahman Güzel’in kitapları üzerinden yaparak, Kaygusuz Abdal’ın kimliği, yaşamı, inanç felsefesi hakkındaki düşünce ve görüşlerimizi özetlemeye çalıştık.

Son söz olarak şunu söylemek istiyoruz: Kaygusuz Abdal Sultan’ın bütün bu şiirsel, düzyazı ve karışık yapıtlarının özgün metinleri, doğru ve düzgün çeviriyazıları (transkripsiyonu), uzmanları tarafından tüm tarihçi, araştırmacı yazar ve bilim adamlarının incelemesine sunulmadıkça, bu büyük Alevi düşünür ve ozanını gerçek anlamda tanımak ve değerlendirmek olası değildir.

Sayfa 4


13. Kaygusuz Abdal’ın Mesnevilerinden Örnekler

-Dolapnâme-

Sual ettim bugün ben bir dolaba
Niçün daim sürersin yüzün aba
Niçün bağrın deliktir gözlerin yaş
Sebeb neden dolaştın bu itaba

İnildinden delindi dertli bağrım
Firakından ciğer döndü kebaba
Ne zulmetti sana bu çerh-i gerdun
Ki derdin defteri sığmaz kitaba

Dolab eydür eya gözüm çırağı

İşitmeğe cevabım aç kulağı

Benim budur sorarsan sergüzeştim
Ki ben yaylar idim bir yüce dağı

Geçirmiştim seradan göklerimi
Eriştirdim süreyyaya budağı

Durağa derneşüben kaumu kuşlar
Budağunda tutarlardı otağı

Öterdi tuti vü kumri vü dürrac
Geçirdim bir zaman bu resme çağı

Heves bağında can mürgi gezerken
Üzüldü ömr kuşunun tuzağı

Kaza koptu meğer dest-i Huda’dan
Ki bir şahs irişüb saldı nacağı

Delüben bağrımı taktı kemendi
Sürüdüler dolaştım her sokağı

Sokaklarda niçe müddet yaturken
Gelen geçen ururlardı ayağı

Demir mıhlar dokundu yütrgimr
Kaza destiyle çerhin çomağı

Zekerya gibi bağrımdan delüben
Dolap içün düzelttiler yerağı

İnilerüm ben anda dost deyüben
Gözüm yaşı sular büstan ü bağı

Felek kime tatırdı bir kaşık bal
Sonunda sunmada tas ile ağı

Şüleyman kim sürerdi tahtını yel
Son ucu toprağa kodu yanağı

Skender kim cihanı Kaf ber Kaf
Tutup hükmiyle sürmüştür yasağı

Gezip zulmet ararken ab-ı hayvan
Dolu zehr ile sundular eyağı


Kani Kayser kani Kisra kani Sam
Belürmez bunların yurdu durağı

Cihanın varlığı baştan başa hep
Bela yurdudürür mihnet ocağı

Resul buna çü beyt-ül-ankebut der
Pes ol olur m(n)ekeslerin durağı

Baka ehli fenada mülk edinmez
Bakadır onların yeri durağı

Alai Gaybi bundan tekke kılmaz
Hak’ın fazlıdürür ancak dayağı


Sabır seccadesin altına almış
Tevekkülden kuşanmıştır kuşağı

Sözünü Kaygusuz arife söyle
Ne bilsün sükkeri dana buzağı

-Minbernâme-

Eya aklı ile irfanım deyenler
Eya mülke Süleyman’ım deyenler

Eya bildim deyenler cümle hali
Eya vardım deyenler doğru yolu

Hakkı buldum deyu irşad edersin
Depersin minberi feryad edersin

Ne bildin neye erdin işbu halde
Akıllar mat olubdur bu hayalde

Buna akl ile kimse ermemiştir
Göziyle kimse Hakk’ı görmemiştir

Bu bir deryadürür akıllar ermez
Özünden geçmeyen Rab’bini bilmez

Dilersen bulasın kevn ü mekanı
Özünden fariğ ol Rab’bini tanı

Ki sen benliğini gider aradan
Bilesin ta seni kimdir yaradan

Sen ü ben eylemek şeytan işidir
Sen ü ben eylemez ol kim kişidir

Özünden gayri kul görmez arada
Hak’ı hazır görür ağ ü karada

Dilersen olasın mahrem-i esrar
Bu dünya gavgasına uyma zinhar

Feragat ol cihanın gavgasından
Ki nefsin kurtarasın fitnesinden

Hemen seyrancısın seyranın eyle
Sakın deme ol öyledir bu böyle

Özüne gel özüne Tanrı dostu
Sana direm budur sözün dürüstü

Cihan halkının işbudur hayali
Hayali gice gündüz mülk ü mali

Eğer söyler olursan Hak sözünü
Çevirir yüzünü örter gözünü

Azazildir Hak’a eylemez ikrar
Gerekse söyle ana bunca tekrar

Binüpdür nefs atına ha seğirdir
İşitmez kulağı hemen sağırdır

Hemen bir birinin aybın gözedir

Ne idüp nice ideceği bilmez
Birinin unduğun biri dilemez

Eğer malin varsa kavm ü kardaş
Cihan hlkı seninle cümle yoldaş

Eğer kendü halinde bir aşıkdur
Ona derler ki iş sevmez ışıkdur

Aşık olsam adım tenbel Alayi
Eğer sofi isem derler mürai

Ha bir cenktir biri birin beğenmez
Arifler Hak’dan özge nesne bilmez

Bulurlar bir sözü bin söz ederler
Koyup doğru yolu eğri giderler
Söz ile bulmak olsa idi Hak’kı
Uçup arşa çıkay(r)dı fakı

Cihanda şimdi kavga çoğalubdur
Cihanı fitne-i şeytan alubdur

Eğer alim eğer sofi vü derviş
Heman şöhret olubdur cümle cünbiş

Ko sözü fariğ ol Kaygusuz Abdal
Ki sözden açılur cümle kil ü kal

-Esrarnâme-

Esrarı gördüm bugün binmiş gider bir ata
Şöyle kim derviş olmuş herkiz (asla)söylemez hata
Hızır donudur donu Hakk’a doğrudur yönü
Şöyle cüst eyler beni erişince gizlü ta

Kırmızı don giyinür yeşil kubbe sarınur
Miskinlikten görünür iner alçak sıfata
Sufiler bunu yerer bittiği yeri sorar
Gazel olmadan derer hissesi var kuvvete

Sufi yemez haram der gizlice de görem der
Gelen yıl çok derem der ister birazın sata
Bir kişi kim ayıktır yabanda bir o yoktur
Anın hiç aklı yoktur ta’neyleye bu ota

Bir kişi kim hayrandır yer gök ona seyrandır
İnsan değil hayvandır başın bürüye yata
Gel ey miskin Kaygusuz esrardan al öğüdün
Bu aşıklar otudur yemez verme her tata

-Gevhernâme-

Esselam iy dürr-i derya-yı cemal
Esselam iy afitab-ı bizeval

Esselam iy heşt Cennetü’n-Naim
Esselam iy bag-ı erzani vihal

İy sıfatım “Kulhüv’allahü ahad”
Her dem içinde kadirsin her sahad

Cümle sıırı sen bilürsin iy Kadir
Bi-şeriksin bi-misalsin bi-nazir

Külli sensin aşikare vü nihan
Yirde gökde yine sensin cisme can

Külli sensin mute’ber ü mıhtasar
Ol ki sensüzdür fişar ender fişar

Senden özge cümlenin canı yok
Pür kemalsün kudretün noksanı yok

Malike’l-mülksün kadim ül lemyezal
Mahlukun haliki sensin Zü’l-celal

Degme bir zerrede bin dürlü aceb
Sen bilürsün sen kılarsun iy Çalab

Padişahsın bi-sipah (u) bi-vezir
Kalmışa hem yine sensin destigar

Söz öküşdür kendü halüm söylerem
Derdümi vasf-ı hikayet eylerem

Kim bu tenüm yoğidi ben can idüm
Katre degül ezeli umman idüm

Ol alemde bu alem olmaz idi
Ay (u) güneş gedilüb tolmaz idi

Birlik idi olmaz idi ayrulık
Yoğidi ölmek direlmek sayrulık

Hem o demde biz dahı andayıduk
Ol alemde bile cevlandayıduk

Hem o demde yogidi ins (ü) melek
Gerdiş-i gerdan degüldi nüh felek

Dahı yirler kan-ı ma’dendeyidi
Ketre varı külli ummandayidi

Arş u fer ü gav (u) mahi yogidi
Cümle varlık heman ol Allah idi

Diledi kim sani-i perverdigar
Kendi kudretin kılaydı aşikar

Mevce gelüben o derya kıldı cuş
Mevc ıle beni kenara saldı uş

Mevc içinden taşra düşdi bir güher
Öyle gevher kim misal-i muteber

Deryayidüm katre oldı menzilüm
Buyidi bu hal içinde müşkilüm

Çünki gevher taşra düşdi deryadan
Vuslatı fürkat ayırdı ortadan

Ol gühere bunca zaman Tanrılık
Eyleyüben kendüsi oldı aşık

Işkun dahı bünyadı andandurur
Işk-ı varak hem ol divandandurur

Ol güherden bunca hüner eyledi
Bunca hikmet bahr u hem berr eyledi

Asl-ı hikmet ol bir gevherdendürür
Gevher aslı heman ol birdendürür

Ol güherden oldı bu cümle alem
Ne kim vardur yir ü gök levh ü kalem

Yidi yılduz hem ol gevherdendürür
Cümle hüner hem ol gevherdendürür

Andan oldı evliya vü enbiya
Birlik olur karışıcak su suya

Toprak aslı gine toprakdandurur
Cümle varlık heman ol Hak’dandurur

Ol güherin bir adı Mahmud idi
Baht içinde tali’i mesud idi

Ol gher Adem tonunı ihtiyar
Eyleyüben hem o dem kıldı karar

Adem’i gevhere sadef eyledi
Yani bu mülki müşerref eyledi

Sadef içinde muradum dürdürür
Dürr ü sadef Hak katında birdürür

Dürr ü sadef yine ma’dende biter
Aslı birdür yine bir kanda biter

Su dilersen bardağa kılma nazar
Bardak içinde suyı kıl ihtiyar

Cümle bir çeşme suyıdur iy veli
Tutalum bardag kiçidür ya ulı

Külli suyun aslı birdür iy aziz
Su temizdür bardagun kılgıl temiz

Ger degülsen sen bu hikmetden gafil
Gafil olma yol içinde iy akil

Ehl-i tevhid ol ki canun şad ola
Şakird olan akıbet üsted ola

Ol güher idi Muhammed’in canı
Anun içün dutdı cümle sayvanı (cihanı)

Anun için oldı alem gül-sitan
Ud sandal serv ü tüba ergavan

Hur u Cennet vahş u tayr u akl u can
Ol güherdür cümlenin aslı heman

Cümle alem ışkına kıldı karar
İhtiyar oldur kamuda ihtiyar

Buyidi kim vasf-ı halüm söyledüm
Anı kim gördüm hikayet eyledüm

Her ne ilm üstaddan gördümise
Akl içinde her neye irdümise

Nazm kıldum bir dasitan eyledüm
Buyidi şikeste beste söyledüm

Taze gülden desteler çin eyledüm
Her nefesi buy-i müşkin eyledüm

Benefşe(yi) nergise kıldum nisar
Tuninün öninde komışam şeker

Goncenin yüzinden açdum perdeyi
Güneş ile bile görmişem ayı

Nesterani güle burka eyledüm
Gülşeni bülbüle otag eyledüm

Ben fakirem kuş dilinden anlamam
Tutiye şekker gerek hare saman

Ne ekersen anı bitürür çekirdek
Tavuk yumurtasından çıkmaz ördek

Şahbazun cinsi heman şahbaz ola
Hümanun hüma bazun baz ola

Dervişem ben Mustafa kıldı nazar
Hem anun bahşayişidür bu haber

Yohsa ben kendü halümi anlaram
Sözümi heman yirinde banlaram

Aşık isen Kaygusuz Abdal gibi
Sana bir hırka hemandur şal gibi

Anı ko kim Mustafa murdar didi
Anı koyana erenler er didi

Tekebbürlük eyleyen mel’un olur
Nitekim şeytan gibi bi-din olur

Yol içinde alçaga ko menzilün
Ta ki hallolmak dilersen müşkilün

Meskenet toprağına her dem yüzün
Süre dur kim ta bilesin kend’özün

Toprak olmayınca gevher olmadı
Toprağa düşen güher hiç solmadı

Toprak ol toprak gibi teslim vücud
Cümle alem toprağa kıldı sücud

Evliyayı bil ki benzin solmaya
Hiç mukallidler müselman olmaya

Evliya oldı delil- bürhanum
İnsan-ı kamilde buldum sultanum

Yidi gün yidi gice ol na tüvan
Bekledi peygamberün kabrün heman

Bu nasibi anda sundular ana
Hem didiler aduna Gevhername

Kıymetün bilür anun sarraf olan
Gıll u gişdan kalbi daim saf olan

Gevhername burada oldı temam
Vir Resul’un ruhına yüzbin selam

Kaynaklar:
Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal. Ankara 1981.
Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri.Ankara 1983.
Abdülbaki Gölpınarlı,  Alevi Bektaşi Nefesleri. İstanbul 1963.
Bernard Lewis, The Jews of Islam (İslam Yahudileri). Princeton University Press 1987.
İsmail Kaygusuz,  Alevilik İnanç, Kültür, Siyaset Tarihive Uluları I. İstanbul  1995.
İsmail Kaygusuz,  Alevilikte Dar ve Pirleri. 2.Basım, İstanbul 1995.
İsmail Kaygusuz  Görmediğim Tanrıya Tapmam. İstanbul 1996.
Necdet Kurdakul,  Bütün Yönleriyle Bedreddin. İstanbul 1977.
Sadeddin Nüzhet Ergun,  Bektaşi Şairleri ve Nefesleri. Ankara 1955.
Saint Athanase, çev. Arnauld D'Andilly,  Vie de Saint Antoine, Pére des Moines du Désert (Çöl Keşişlerinin Babası Saint Antoine'nın Yaşamı), Paris 1943.
Vasfi Mahir Kocatürk, Türk Edebiyat Tarihi. Ankara 1970.
Yaşar Yücel,  Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar Eratna Devleti, Kadı Burhaneddin Ahmet ve Devleti... II. Ankara 1989.
Yaşar Yücel,  Çobanoğulları-Çandaroğulları Beyliği I. Ankara 1988.


________________________________________

[1] Menakıbnâme’den aktaran Abdurrahman Güzel: Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri. Ankara 1983: 22.
[2] Sadeddin Nüzhet Ergun: Bektaşi Şairleri ve Nefesleri. Ankara 1955: 26.
[3] Sadeddin Nüzhet Ergun, Bektaşi Şairleri ve Nefesleri, s. 28.
[4] Mesaliku’l-Ebsar’dan aktaran Yaşar Yücel: Çobanoğulları-Çandaroğulları Beyliği I. Ankara 1988: 184, 201.
[5] Kaygusuz Abdal Menakıbnâme’sinden aktaran, Abdurrahman Güzel: Kaygusuz Abdal. Ankara 1981: 41-42.
[6] Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal, s. 54, dipnt. 25.
[7] Bu motif zaten 8. yüzyılda “tacını tahtını terkeden İbrahim Ethem (ölm. 777) ile İslam sufizmine, yani tasavvufa girmiştir. Belh prensi olan İbrahim Edhem, Suriye gezisi sırasında tanıştığı Hıristiyan mistiklerinden rahip Simeon'dan gnosizmi, yani marifeti tanıma yöntemi olan dünya nimetlerini terk etmek olan çilecilik (murakaba, inziva) sanatını öğrenmiş. Sonra bunu İslam tasavvufuna taşımış olduğu bilinmektedir. Ancak, Suriyeli rahip Simeon'dan dört yüzyıl önce Hristiyanlığa bu inanç yöntemi girmiştir. Mısırlı 'çöl keşişlerinin babası' olarak tanınan Aziz Antonius'a (ölm. 356-357), genç ve çok varlıklı bir kimsenin oğlu iken Tanrı şöyle sesleniyordu: "Eğer mükemmel (kamil insan) olmak istiyorsan, git sahibolduğun herşeyi sat ve parasını yoksullara dağıt. Sonra gel beni izle; sen gökte bir hazine olacaksın!" (Saint Athanase, çev. Arnauld D'Andilly: Vie de Saint Antoine, Pére des Moines du Désert. Paris 1943: 8.)
[8] Abul Hattab (ölm. 762) tarafından yazıldığı ispatlanan ve Aleviliğin ilk yazılı kaynağı olarak bilinen Ummu’l Kitab’daki Salsal’ın (Salman) Azazil (Şeytan) ile yaptığı kavgalardan Kaygusuz Abdal’ın esinlendiğini görüyoruz. Kaygusuz’un 1501 yılına tarihlenen Kitab-ı Miglate (Hedefini bulan okun kitabı) adlı yapıtında, çeşitli kötülük gösterileri içinde, Şeyh kılığıyla mana aleminde karşısına çıkan Şeytan’a karşı dokuz kez kavgaya girdiğini görmekteyiz. Ummu’l Kitab’daki ‘Göksel Adem, yersel Cebrail’ Salsal’ın (Salman) yerini Rum dervişi Kaygusuz almıştır. Onun ikinci ve üçüncü kavgasından iki kısa betimleme geçelim:

“ … ‘Ya Şeyh! yine mi geldün bunda?’ dir. Şeytan kakıdı. Tiz asasun çeküb dervişün üstüne yüridi…Peygamberler tuş tuş söyleşirler ki ol miskin derviş zaif ve naiftir. Koman anı şeytan şimdi öldürür dirler. Bunlar bu sözde iken derviş heman gayretlendi. Arkasından kepenegün çıkardı. Şöyle kodı. Heman ilerü yürüyüp hamle kıldı, el sundı. Şeytanı muhkem tutdı. Ol galebe divan içinde şeytanı basdı. Peygamberler şad oldılar. Dervişe divan kıldılar. Hazeran aferin dediler. Şeytan feryad eyledi. Derviş anı salıverdi. Kepenegün arkasına giyüb geldi oturdı.. Muhammed Mustafa dervişe eydür: ‘Eyü urdın derviş, sen anun hakundan geldün’. Derviş eyitdi: ‘Ya Resula’lah kimesnem yokdur. Garibem, karnum dahı aç. Resul Hazretleri buyurdı. Derviş’e ta’am getürdiler. Yidi karnun toyırdı. Ol demde uykudan benilledi. Uyanıgeldi...Düşidir. Yalnız kendünden gayri kimesne yok. Bu beyti didi:

Cümle aleme sultan ben oldum
Saadet gevherine kan ben oldum
Ben ol bahr-i muhitem her gönüle
Veli bu suret-i insan ben oldum

Suretümi gören dir ki ademdür
Surette sıfat-ı Rahman ben oldum”

“…Derviş’e yine uyku havale oldı yatdı. Yine meclis yine yerlü yerünce…Derviş şah Ali’yi gördi. Elin öpüp eyitdi: ‘Ya Şah! Ol şeyh benümle katı savaşdı. Kanı ol şimdi, kanda gitdi?’ dir. Nagah ol demde Şeytan çıkageldi. Derviş gördü ki ol herifdür…Şeyh dahi gördi. Derviş gelür, eyitdi: ‘Bu ne beladur ki ugradum’ dir. Derviş kepenegün çıkardu, şöyle kodı. Şeytanın üzerine hamle kıldu. Şeytan dahı buna karşu geldi. Birbiriyle cenge durdılar. Cümle peygamberler turup bakarlardı…”

Derviş Şeytan’ı kaçırdıktan sonra Şah Ali ile Uçmag’ı(Cennet) dolaşırlar. Sonra şu beyitleri okur:

Hak’a minnet canum külli nur oldu
İçüm taşım nur ile mamur oldu
Uyandı devletüm gaflet habından
Bir ile külli varlıgum bir oldu

“Bunu didi. Derviş gözün açub baktı. Gördü ki, yerde gökde her ne mahluk ve cemi eşya ki var, cümle fasih kelam ile (açık sözle) söyler. Derviş bu kez bunı böyle söyledi:

Hak’a minnet ki Hak cümlede mevcud
Kamu şeyde görinen nuru Mab’ud
Ne kim vardur heman nur-ı tecelli
Ticaretde kamusu buldılar sud (kazanç)”

(“Kitab-ı Miglate”, Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri. Haz. Abdurrahman Güzel. Ankara 1983: 75-129; 89-91)
[9] Abdurrahman Güzel: Kaygusuz Abdal. Ankara 1981: 80.
[10] İsmail Kaygusuz: Alevilik İnanç, Kültür, Siyaset Tarihive Uluları I. İstanbul 1995: 208-216.
[11] Menakıbnâme AG nüshasından aktaran Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal, s.41.
[12] Yaşar Yücel: Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar Eratna Devleti, Kadı Burhaneddin Ahmet ve Devleti... II. Ankara 1989: 41-42.
[13] İsmail Kaygusuz: Alevilikte Dar ve Pirleri. 2.Basım, İstanbul 1995: 147-150.
[14] Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri. Haz. Abdurrahman Güzel. Ankara 1983: 135-152.
[15] Divan’dan aktaran Abdurrahman Güzel, agy. s.202-203.
[16] Divan, Mar., v.334a.
[17] Abdurrahman Güzel, agy. s.81-82.
[18] Abdurrahman Güzel, agy. s.205-208.
[19] Abdurrahman Güzel, agy. s.102; Vasfi Mahir Kocatürk: Türk Edebiyat Tarihi. Ankara 1970: 144.
[20] Necdet Kurdakul: Bütün Yönleriyle Bedreddin. İstanbul 1977: 229.
[21] 1 Edirne mud’u 11,546 kg olduğuna göre, 11,5 ton pirinç söz konusudur.
[22] Bernard Lewis: The Jews of Islam-İslam Yahudileri. Princeton University Press 1987: 104, 208.
[23] Abdülbaki Gölpınarlı: Alevi Bektaşi Nefesleri. İstanbul 1963: 247-252.
[24] Abdülbaki Gölpınarlı, agy. s. 214-215.
[25] Abdurrahman Güzel: Kaygusuz Abdal. Ankara 1981: 180-181.
[26] Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal, s. 212-213.
[27] Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal, s. 260.
[28] Varidat, s.125.
[29] Budalanâme s.18’den aktaran Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal, s.263.
[30] Dilgüşa’dan aktaran, Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal. 146-7, 264.
[31] Hacı Bektaş Veli, Makalat, s.88.
[32] Dilgüşa’dan aktaran, Abdurrahman Güzel, agy. s143-144)
[33] Yunus suresi, ayet 62: İyi bilin ki, Tanrının dostlarına, yani evliya (veli’nin çoğulu) için korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.
[34] Pes Hak Taala celle cellale dünyada her nekim halk etti ise adem oglanında mevcutdur. Bilki ademde dahı artık vardır. Hacı Bektaş Veli (ölm. 1270 / 72), Makalat, s.79; Seyyid İmadeddin Nesimi’den (ölm. 1404): Hak teala varlığı ademdedir / Ev anundur ol bu evde demdedir... Her ne yerde gökte var ademde var / Her ne ne ki yılda ayda var ademde var / Ne ki elde yüzde var kademde var / Bu sözü fehmetmeyen adem davar, Ey Hakk’ı her yerde aydursun ki var / Sende bes Hak var imiş Hak sende var...
[35] Arş ile ferş arasında çok nesneler vardır. İlla ademden ulusu yoktur. Dügeli (bütün) alem adem için halkolmuştur. İmdi gafil olan kimesne ilm ile irade-i ezeliye istiye, gözleye. Arştan ta tahtıssaraya (yerin altına) değin ne ki varsa kendude (kendinde) bile ve bula. Hacı Bektaş Veli, agy. s. 69; İnsan saltık varlığın (Tanrı’nın) sadık ve parlak bir aynasıdır. Bütün alem kendisini örgüleyen cüzleriyle birlikte sapasağlam bir insan gibidir. İnsanın asıl şerefi ilahi isimlere mazhar oluşudur. İnsandaki algıların, biliş ve tasarrufların, gerek mücerredat (soyut alem) denilen ruhani şeylerde, gerek onların daha üstlerinde bulunması imkansızdır. Saltık varlık için bu kamillik ancak insan mertebesinde hasıl olur. İnsan olgun bir (Tanrı) mazharıdır. Şeyh Bedreddin, Varidat, s.160-167.
[36] Bu beden için ölümsüzlük olmadığı gibi, kaybolduktan sonra cüzileri için de eskisi gibi bir birleşme yoktur. Şeyh Bedreddin, Varidat, s. 150; Halkın zanneylediği üzere cesedlerin haşri, yani gövdelerin tekrar dirilip mahşere çıkması olanaksızdır. Şeyh Bedreddin agy, s. 129.
[37] Vücudnâme’den aktaran Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri, s. 145-151.
[38] Budalanâme’den aktaran Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal, s. 227.
[39] Seyyid İmadeddin Nesimi Divanı’ndan.
[40] Kaygusuz Abdal,Gülistan’dan.
[41] Kaygusuz Abdal, Divan.
[42] İsmail Kaygusuz: Görmediğim Tanrıya Tapmam. İstanbul 1996: 109-112.
[43] Haz. Abdurrahman Güzel: Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri. Ankara 1983: 38-42.


2) BU KAYGUSUZ’UN NASİHATNAMESİ’DİR

(Hâzâ Pendname-i Kaygusuz)

Buna budalanın delili, aşıkların defteri, doğruların-sadıkların gözlemi ve ateşin hayali derler. Çünkü akla sığmayan bilgilerdir ve akl-ı maaş   düzenlemesi bu yolda lengerdir, yani yaşam gemisini durduran çapadır. Bu aklı-ı maaş tasarımı, dünyasal kazanç düşüncesi anadan gözsüz doğmuştur. [S. 40] Dünyada ve ahirette kördür. Sadece akl-ı maaşı kullanan, eğer yüz adet Kur’an ayeti okuyup anlamını versin, yine kara renkten gayrısını görmez. Başka renklerin varolduğunu bilmez ve deyiversen dahi inanmaz. Bilmeyen de ahmak ki, bu aklın eteğine yapışmış, onu aklı arkadaş edinmiş hak ister ve güneş ışığını bulayım diye çalışırlar. Bu akl-ı maaş, sadece nesneyi bilmiştir. Bilmek, işte budur deyip durmuştur. Bilmez ki, bu yerden ve gökten gayri bir yer ve gök dahi vardır ki, orada türlü türlü yapıcı ile koruyucu (Sun ve Settar) bulunur. O yer ile göğün arasında iki [S. 41] direkli bir şehir   vardır ki, oraya girmeyen Tanrının gizeminden bir şey hissedemez (nesne duymaz). Eğer bin yıl çalışsa dahi, onun bal yemede nasibi olmaz. Bal bal demekle, ağız tatlanmaz. Akl-ı maaş bilmez ki, ariflerin gecesi Kadir, gündüzü de bayramdır. Zira onun arkadaşı Tanrı (Hakk) olur, Cebrail’in söylediğini neylesin?   Gel şimdi sen dahi akl-ı maaş’ın işitmediği sözlerden, Cebrail ve anın görmediği yüzlerden nazar al. Bu akl-ı maaş her zaman çaba harcar da arifler menziline yol bulamaz. Çünkü bu ilimde sırlar bilinmez, ama mânâ alemine ve akl-ı mead [S. 42] ilmidir ki, buna Mantık u’t Tayr   denir, değme kimseye kolay olmaz. Her rüzgar(bâd) Mantık u’t Tayr’ı bilmez; ya Süleyman gerek yahut Attar. İşte şimdi bu ilmin ne demek olduğunu, gönül gözü açık olanlar ve arifler bilirler. Bu akl-ı maaş ancak zahir mimarlığını bilir, batın ilminden haberi yoktur. Eğer marifette Allah’tan haberdar olan gönül ehli ve kâmiller sohbetine layık olsa, o zaman bu ilimden haberli olup, bilmediği ve işitmediği mertebeyi bilir ve anlar.

Bilesin ki (Mî-dâni),   işte mest olmak, bir saat bilgin ve arifin sohbetine girip mest olmak, [S. 43] bin yıl kendi başına ibadet ve riyazet kılmaktan yeğdir. “Kavluhu Taala (Yüce Allah buyurur ki), ve İnne yevmen inde Rabbike ke elfi senetin mimma te’uddun (Muhakkak ki, Tanrının nezdinde bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir: Kur’an, XXII, 47)”   Ve Peygamber -Tanrının selamı üzerine olsun- buyurmuştur ki: “Cezbetun min cezabati’l Hakkı tuvazi ameli’s sakaleyn (Tanrının kula olan cezbesi iki cihan halkının amellerine denktir)” Bilgin ve arif (dânâ ve ârif) sohbetine girmeyen bir kimsenin maksatlarına ermesi mümkün değildir.

Ama çok kimseler girdilerse de bir yarar kazanamadılar. Bu durum onların, ya can-ı gönülden istekli olmadıklarından ya da fazla taklitçi olduklarından ötürüdür. Kişiye ana/baba taklidi büyük utançtır(hicâbdur). Bu utançtan mertler [S. 44] geçer, mert olmayanlar geçemez. Ve bu ilmi bilgeler bilir, cahil olan bilmez. Zira öte dünyalara ilişkin düşüncesi, yani akl-ı meâd’ı yok ki anlaya. Böyle bilgileri işittiği yok ki bilebilsin, öğrensin. Öyle başıboş kalır; arif bir üstadı yok ki, bile ve anlaya. Bu kere gözü gönlü kötülük ve kinle dolar, çaresiz kalır. Kalır, çünkü ona göre bu halkın davranışları ve sözleri küfürdür; az iken bunları kırmak gerek diye çalışırlar. Ama o (ol) halkın daha kötüleri (ebteri) öyle sanır ki, Hakk erleri kırmakla tüketilir. Oysa onların yardımcıları Hakk’tır, mahluk, yani yaratılmış ona ne edebilir?

Eğer onlardan [S. 45] biri amcamın(ammin) oğlundan [sual] ederse, ben dahi özümden demezim ki, (onun) gönlü kin ve kötülükle dolu(tolı). Derim ki:

“Mılla (Mınle)Sevindük oğlu Doyuran ağanın ulu babası Hızır’dan böyle işittim: ‘Kabul ederse ne hoş, etmezse, amcan oğlu kendisi kabul eder” dedi.

Öyleyse bilesiniz, şimdi Tanrı hakkı için da’vam odur ki, gözüm ile gördüm, gönlüm ile inandım; görmediğim ve bilmediğim yerden haber vermem, elim ermediği yere el uzatmam. Sözümün geçtiği yere de söz demezim. Gördüğümü görmüş, nişan verdiğime ermişimdir. Övüşte tanığım [S. 46] o kişi(den)dir ve benim istediğim odur. Bu yolda bana o yoldaş ola; söylediğimi o anlaya ve onun söylediklerini ben anlayayım. Ben dahi güç sorunlarımı ondan sorayım, onları çözerse teşekkür için canımı vereyim. Bilenden sormak ayıp değildir, zira şükür için ka(r)şı(lığı)n? sormaya. Çünkü dost bizim, söz dahi bizim; her dem dost yüzüne bakalım. Özümüz ile diyelim, özümüz ile işitelim yarenleri. Hakk yoluna düşüp, her an ölümsüzlük suyu (ab-ı hayat) içelim. Gerçek temizlik ve doğruluk, sözünde durmak ve ikrarına bağlılık olmalı (sıdk-ı sefâsı ahde vefası oluna). Yoldaş olalım, söyleyen işiten bir olalım.

[S. 47] Azizim sözün aslı, sen seni bil demektir. Kendini gör bakalım, suret misin yoksa can mısın? Ya da kul musun, sultan mısın? Niçin sen seni bilmeyesin ki? Neden melek oğlu (Melek-zade), yani meleklik mekanın gülbahçesi(gülşân) iken, hamam külhanına razı olasın? Haksızlıktır, eziyettir (hayfdur) sana, Sultan iken kul ve can iken ten olasın! Eğer Sultan isen emin ol, eğer can isen temiz oyuncu (pak-baz) ol. Aslını gözle ve eğer ten isen, -ne yazık ki-toprağa gömüldüğünde, bir daha can olasın, ya da kul iken sultan olasın. Şu halde şimdi bu cesareti sen sana göster ki, o zaman sen seni [S. 48] bilesin. Zira kendisini bilene atasının kanı helaldır, kendisini bilmeyene anasının südü haram ve cümle yediği boş ve yararsızdır. Nedenine gelince, fırsatlar elde iken ince- göz-kaş işaretini (gamz-ı nazenini) boşa harcadın ve yoldaşlarından ayrı düştün; yana yakıla gezersin.. Çok çok önceden seni asıl yurdundan, doğduğun ülkeden gönderdiler. Ardından mektup geldi ve haberciler de haber verdi. İyi amel ile yurduna döndüğün zaman birlikte alıp gidesin ve sana habercilerin sözüyle hareket etmeyip yüz çevirdin diyeler. Dünyanın süsü seni aldatıp, gaflet ağacına sağlamca bağladı. Cümle (yaptığın) işi tamam sandığın için şaşkınlığa düştün. [S. 49] O halde sen kendi bildiklerini (bir yana) koy da bir mürşid-i kamile eriş, arif ol. Bilgin ve gönül ehlinin sohbetine gir ki, gönlünde hikmet ve marifet çeşmeleri ortaya çıksın. Başkasının dertlerinden (aherin marazından) emin olasın . Çünkü insanda gizli dertler çoktur. Halkın sağ ve salim dediğine aldanma. Bencil ve şeytan sıfatlı olma. Niçin mi? Çünkü bu halk dünyanın ünü ve süsüne aldandığından, düzen ve hilesi onları mahrum bırakmıştır. Kendi canlarından haberleri yoktur, vade eriştiğinde sihir çubuğuyla vurur; kimini eşek, kimini maymun, kimini sığır ve kimini hınzıra çevirir. Her birini bir surete dönüştürmüş [S. 50] olduğunu görürsün.

Keder ve üzüntü başına üşüşmüş şaşkın ve başıboş kalmış olan dahi kim olduğunu (bendeciğin) bilmez olmuş. Çok pişman olurlar ama ne fayda? Yazık! Çirkin suretten kurtula, onu (başından) def’ede. Eynine ariflere yakışan giysiler giyinmiş ola. Kıyamet sabahı kabrinden doğrulunca yüzü ak, keder ve üzüntüsü yok ola, gözü Hakk’tan gayrisini görmeye.

Ey Dostlar, bilesiniz ki(mî-dâni), Sizlere diyorum! yani bilir misin Efendi, daha aydınlık bir haber söyliyeyim. Eğer anlamadınsa bu haberden anlayasın, zira burada bir gizli anlam vardır. Ama o anlam gönülde yazılıdır, dile gelmez. Her kim gönüle yol bulursa, o ma’nayı çözerek kavrarsa [S. 51] hakikatin adamlarından olur. Bu kere onun hükmü Kaf’tan Kaf’a, yani en uzak mesafelere dek geçer. Her nerde olsa dahi onunla birlikte olur. Çünkü sözün aslı gönüldür. Herkim gönül denizine yol bulursa, hangi gün isterse dalıp onu çıkarır. O zaman anlar ki, surete baktı, gaflete düşme ayıbını boynuna taktı ve tapınma hizmetlerini (ta’at hizmetin) ateşte yaktı. Dumanı göklere çıktı. Zira gönlü Hakk kendisi için yarattı. “Her kim beni isterse sınık gönüllerde bulsun”dedi. Her kim gönüle girmedi, istediğini orada bulmadı. Yarın o, cennete (uçmağa) dahi girip Padişah didarını göremez. Gafil olma, gönüle yol [S. 52] bulan kişiye kul olan şaşkın değildir. Eğer o seni kabul ederse daha ne devlet? Şimdi o ki gönülden haberi olmaz, kamışı şekerden ayırmış olur. Ben ona ne diyeyim, ya o ne anlıya? Zira öğüdü ehline vermek uygundur. Ceylan göbeği sedefde gerektir demişler. Şimdi cahil kimse marifete Allah derse, tuzlu yere tohum ekmek gibi olur ve merkep boynuna cevahir taşı asmaya benzer. Ve de sığır önüne şeker dökmek gibidir. Öğüt inanana, devlet cahile sıkıntıdır, eziyettir. Ancak isterse Allah deyip, Hakk tealanın askeri olur. Her kim kötü (kem) gönüle girerse, orada ne kadar nesne var ise [S. 53] sürüp çıkartır. Alçak ve hainleri (muhanetleri) er yapar; erleri korkusuz aslan (şir-i merd) ve cesur aslanları birey (ferd) eder. Ferdleri dert ehli eder, dertli bireylere şerbet verip paklaştırır saf eder. Bu kez, men dahele hukane aminen ila ahirihi (Oraya giren sonuna kadar emniyette olur: Kur’an III, 97) tahtına dahil olur ki, haklarında bu ayet inmiştir. Ve yine sonuna kadar (ila ahirihi) “keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duyarlar (la havfe aleyhim ve la hum yah zenun: Kur’an III. 170) Gel şimdi sen dahi gönül al, ailene Tanrısal bilim (ilm-i Rabbani) kitabından oku. Gönül göğünden doğan şans ayını ve mutluluk güneşini gör, ta ki gözünden gaflet perdesi kalkıp, Hakk kitabı parlaya. Kara dikenden [S. 54] ak güller açıla. Vücudun karanlığından ışıklar saçıla. Gönül sarayı aydınlana ve hırsızlar çekilip çıka, yerine melekler dola. Zira bu vücud bir mekandır ve sana kiraya verilmiştir; içinde oturup rençberlik edesin. O dükkanın içinde hazine vardır. Dükkan elinde iken o hazineyi bul, yoksa vade eriştiğinde seni dükkandan çıkarırlar ve hazineyi bulup alırlar. Ardınca bakakalırsın İşte vücut mülkü o zaman sana teslim edilmiş olur ki, Süleyman mührünü nefsin devi, bencillik şeytanının elinden kurtarıp emin olasın. Yoksa hatemi, yani mühürü şeytanın eline verirsen [S. 55] Tanrıya tapan (Hüdaperest) iken, Şeytana tapan (Devperest) olursun. Örneğin bir kadın bir kimseye nikahlı olsa, bir başkası ile dahi nikahlanmaz. Yani insan dünyaya bağlı ise onda Hakk tasarrufu, yani Hakk ile birlikte olmaz. Amaç budur ki, talip benliği terketmeyince Tanrıyı gören (Hüdabin) olamaz. Sana diyorum kardeş(karındaş), hem de açıkça diyeyim; bu kez anlıyasın herif misin, zarif misin, şerif misin? Gel gönlünü tam anlamıyla çevir (külli çevürgil), gönül gözü ile gör; gönül kulağı ile dinle ve söyle! Koy beni, söyledene bak. Sakın kelle göz olma, yani sadece gözünle gördüğünle yetinme, söz dinle ve kabul eyle:
Olma sakın kelle göz
Dingle kabul eyle söz

Eğer sana kelle gözlüğünü açıklasam, gönlün halden hale döner, melul [S. 56]mahzun olursun. Neyliyeyim ki, senin senden haberin yok. Bu nazenin, bu zarif ömrü yele vermişsin, günlerin/zamanın (rûzigârun) bu hale ile geçti. Kıyamet sabahı seni uykudan uyardıklarında, buradaki canı ve teni bulmazsa, o zaman vücudun mülkü de elinden gider. Çarkı felek o hisarı yıkar, suret ve ma’na elinden gider. Öyleyse, neden elindeyken can mülkünden haber almıyorsun? İki denizin kavuştuğu yer, o kavşak (Mecmâu’l bahreyn) sende iken ve Cam-ı cem padişahı   iken niçin dilenci olursun? Alemin canı ve maksudu, ulaşmak istediği sen iken neden öğrenci(şakird) olursun? Eğer said, yani mutlu isen, yokluk-hiçlik (fenâ) donunu [S. 57] çıkartıp sana sonsuzluk giysisi (bekâ geysusîn) giydirirler. Eğer şikayetçi(şâki) isen, nûr donunu çıkartıp, nar (ateş) giysisini giydirirler. “Dünyada ömrünü neye sarf ettin? İş kazancını (kâr u kisbün) neye harcadın?”diye sorarlar. Yanıt verdinse ne hoş, veremedin ise gel gör o zaman azabı-eziyeti(îkâbı). Ama, neyliyeyim, sen halinden haberdar değilsin; vücudun İskender’in aslanı (esed-i İskender)olmuş, sana öğüt bağı (bend-i nasihat) kâr etmez. Ne oldu sana? Sen dahi aklını kullan. Öbür dünyaya, ruhsal aleme ilişkin akılda yerini (akl-ı meâd-ı makarrin) alırsan, dermanın hasıl olur ve ona ulaşırsın.

Kör ve arsız olma. Senin taptığın Tanrı değil puttur. (Tanrıya) varma arzusunu [S. 58] duyarsın ama gönlün Lat ve Menat   ile dolmuştur; Kutsal Ruh’u (Ruhu’l Kuds’ü) dahi ister, ama lanetli yalancı Mesih’den (Deccal-ı Lain) ayrılmaz. O zaman pişman olsan da fayda etmez. Şimdi artık Ruhu’l Kudüs’ün anlamını bilen Arapça dilbilgisi ve sözdizini lügatini (Sarf-ı Nahiv) neyler ki?Eğer şekere sahip olsan mısırı neylersin? Eğer misk-i halis, yani ceylanın derisi altından çıkarılan gerçek güzel koku sende varsa, Orta Asya’daki Hıta ve Hatin illerine neden gideceksin?  Onlar ki gelenekten yetişip arif oldu, onların gecesi Kadir gündüzü de bayram olmuştur. Onlar taklitçi iken arif, arif iken aşık ve aşık(seven) iken maşuk(sevilen) olur. Bundan ileri makam yoktur. Buna, en yüksek övgüye değer Muhammed’in şefaat makamı (makam-ı Mahmut) derler; bilesiniz ki (mî-dâni), bunu sadece arifler [S. 59] bilir. Ancak bundan maksat odur ki, Hakk’ı burada iken bulasın ve hakikat sende iken sen seni bil, Hakk’ı bul. Ebedi yar ararsan, kendinden başkası değildir. Aşık olur isen kendi cemaline aşık ol. Zira sana senden güzel baki yar yoktur. Sen kendi ruhundan ayrılma, (o) mukaddestir. Ruhun cesedi arzu eder, cesedin ruhuna aşıktır. Daima birbirini arzu ederler. Birbirinden türemiş, çıkmıştır. Lakin varlığın İskender seddi olmuş, onun ruhuna örtü yaparsın. Eğer aslına/özüne ulaşırsan, Fenâ’dan Bekâ’ya, yani yokluktan-hiçlikten sonsuzluğa erersin. Sözün sonu(ve’sselam), Cennet ehli olursun.
TAMAMLANDI ve SONA ERDİ.








[1] Ferit Develioğlu’nun Osmanlıca-Türkçe Lügat’ında (Ankara, 2003, s.23) akl-I maaş: geçim fikri; karşıtı akl-ı mead:Geleceği kavrayan akıl. A. Gölpınarlı’ının tasavvufi açıklaması ise şöyle: “Eskilere göre akıl, zatı itibariyle maddeden mücerret, fi’ili bakımdan bedene taalluk eden bir cevherdir. Sufiler, akıl ahiret işlerini tedbir ve tasarruf ederse ‘akl-ı maad’, dünya geçimine taalluk ederse ‘akl-ı maaş’ derler.” Biri (akl-ı maaş)nesnel dünyayla ilgilenirken, öbürü (akl-ı maâd) ahiretle ilgiliydi, yani eschatolojinin hizmetindedir. Bunlar her iki kavramı, özellikle akl-ı maad’ı açıklamaya yetmemektedir. Ancak Kaygusuz’un sayfalar boyu yaptığı tanımlama ve açıklamalar okuyucuyu doyuracağı için deyimleri olduğu gibi kullanmak belki daha iyi olacaktır. Yunus Emre (1248-1320) ise Risâlet’ün-Nushiyye’sinde üçüncü bir ‘Akıl’la birlikte şu kısa tanımlamayı yapmaktadır: “Akıl, padişahın pertevindendir (ışığındandır); akıl dahi üç dürlüdür: Biri akl-ı maaş, dünya tertiplerin bildirir; biri de akl-ı maad’dır, ahiret ahvalin bildirir; biri de akl-I kûlli’dir, Allahu tâlâ ma’rifetin bildirir.” (Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre, Hayatı ve Bütün Şiirleri, Altın Kitaplar yayınevi, İstanbul-Tarihsiz, s.48)

[2] iki direkli şehir batıni tassavufta mikro kosmos/küçük evren olarak tanımlanan İnsan’dır. Aşağıda da görüleceği gibi, Kaygusuz’un insanın kendi değerini ve nelere sahip olduğunu bilmediği hakkında birçok söylemleri vardır. Bunlar İkhvan as-Safa (vol.3)’da özlü bir biçimde ifade edilen “ içinize kocaman evren sığarken siz kendinizin(insanın) küçük bir şey olduğunuzu mu düşünüyorsunuz?” (bkz. İsmail Kaygusuz, Hasan Sabbah ve Alamut, İst., 2004, s.264, dpnt.5) batıni söyleminin geniş biçimde açıklığa kavuşturulmasıdır.

[3] Kaygusuz Abdal burada, Batıni tasavvufta, yani Alevi inanç felsefesindeki ‘Tanrının arkadaşı/dostu’, yani ‘Veli’nin, dolayısyla İmam Ali ile başlayan Velâyet makamının, Nübüvvet (Peygamberlik) makamıyla eşit olduğunu; daha da ileri giderek velilerin peygamberler gibi bir meleği (Cebraili) de aracı koymadıklarını vurguluyor.

[4] Otuz kuşun meclis kurarak konuşup tartıştığı ve birçok mutasavvıfı olduğu kadar, en fazla da Mevlana’yı etkilemiş olan Doğu felsefesinin bu çok önemli mistik yapıtı, 1110/42-1220/29 yılları arasında yaşamış büyük İran sufi şairi Feriduddin Attara’a aittir.

[5] Bizim tekstimizde sadece üç-dort kez kullanılmış olan Mî-dâni, Meydânî okununca bir özel admış gibi anlaşılmaktadır. Ancak bu Pendname’yi de içine alan geniş kapsamlı Budalaname metninde “bil ki, bilin ki, bilesiniz ki” anlamlarına gelen ve paragraf başlarında oldukça sık kullanılmış Mî-dâni’yi tercih ettik. Yayınlanmış bu metin için bkz. Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri, Hazırlayan Doç. Dr. Abdurrahman Güzel, KTB.Yayınları, Ankara-1983, s. 42-75

[6] Kaynak olarak verilen Kur’an ayeti ve Hadis’in açıklanan zahiri anlamları değil, tevil yorumu, yani içsel-batıni anlamıdır bu; görüldüğü gibi ‘bilgin ve arif insan’ Tanrı ile eşleştirirlmiş ve onların katında sohbete katılmak, mest olup kendinden geçmek bin yıllık ibadete denk sayıldığı gibi, iki cihan halkının işlediği tüm iyiliklere de eşittir.

[7] Doğu mitololojisinde şarabın icadeden kral Cemşid ya da Süleyman’ın kadehi.

[8] İslamiyet öncesi Kabe’de bulunan iki putun adı.

[9] Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri’ndeki metinlerde (s.116,128) ‘Hıta ve Hoten’