NEDEN ALAMUT İSMAİLİLERİ VE İSMAİLİLİK? *

İsmail Kaygusuz

1) İsmailileri incelemenizde ve bu kitabı oluşturmanızdaki amaç nedir ve dediğiniz gibi kimse ele almadı bu güne kadar, neden şimdi siz?

1990 yılından beri Alevilik inanç öğretisi,  tarih ve felsefesi üzerinde nesnel bakış açısından araştırma ve incelemeler yaparak, bu alanda birkaç kitap yazdıktan sonra ulaştığım sonuç, bana böyle bir çalışma yapma hedefi gösterdi.  90’nın sonlarına doğru gördüm ki, İslam ortodoksizmini oluşturan Sünnilik ve Şiiliğin dışında, Anadolu’da Heterodoks İslam olarak  yaşayan ve ülke nüfusunun üçte birinin inancı olan Aleviliği daha iyi tanımanın ve anlamanın yolu Alamut Nizari İsmaililiğini incelemekten geçiyor. Çünkü  Anadolu’da Alevi-Bektaşi inancının sistemleşmesi ve kurumlaşmasında fazlasıyla etkili  ve pek çok bakımdan da Alamut Nizari-İsmaili Aleviliğinin uzantısı olduğunu saptamıştım. Kuşkusuz bu inceleme sadece İsmaili öğretisiyle sınırlı kalmayıp, Alamut Devletinin kuruluşu ve kurucusu  büyük dai (çağıran, davetçi) Hasan Sabbah’ı, Alamut İsmaili İmamları ve diğer dai’leriyle birlikte bölgenin toplumsal ve siyasal tarihini de incelemek gerekiyordu. Birkaç dilde yazılmış en basitinden  en karmaşığına makaleler ve kitaplarla birlikte, en düşmanca yazılmış olanlarından tutunuz da İsmaililiğin kendi öz kaynaklarına kadar yüzlercesini tarayınca artık tarihsel gerçekleri gördüğüm kanısına ulaştığımda yazmaya başladım. Kısacası yapmakta olduğum Alevilik tarihi araştırmalarımda yakınlığı, etkileşimi ve ilişkileri bağlamında malzeme olarak kullanmak isterken, bağımsız bir çalışma olarak bu kitap oluştu.


2) Kitap  gerçek verilere dayanılarak anlatılmış, siz de orda bir tarafsınız. Bu kadar geniş araştırma gereken, tarihleri ve yerleriyle olsun; nasıl oluştu? araştırmaları yaparken nelere dikkat ettiniz; çünkü özenle yazılmış...

Ben tarihsel ve düşünsel araştırmalarda her türlü saplantılardan ve çıkar hesaplarından arınarak aklı öne alan, olay ve olgulara nesnel ve eleştirel yaklaşan, yönetenlerin değil yönetilen toplumların açısından bakan tarih anlayışının tarafındayım. Avrupa merkezci burjuva tarihçiliği yöntemlerine karşıyım. Kuşkusuz bu anlayışla yola çıkanlar gerçek verilere ulaşmayı amaçlar. Londra British Library’den, İsmaili Merkezi Kitaplığına, Londra’da yaşadığım çeşitli semtlerin kitaplıklarından bazı Üniversite kitaplıklıklarına ulaşan çok geniş kitaplık taraması yaptım. Bir türlü bulamadığım iki önemli kitabı bir öğrenci arkadaşın adına Manchester Üniversitesi kitaplığından getirttiğimde duyduğum sevinci hiç unutamam. Çalışmalarımda ayrıntılara çok dikkat eder ve onları önemserim. Bazan ayrıntıların içinden çıkmakta zorlansa da insan çok şeyler öğreniyor. Bilgi ve yorumlara eleştirel yaklaşmaya ve karşılaştırmalara çok önem vermekteyim. Örneğin Hasan Sabbah’ın  sistemleştirdiği Alamut batıni “Talim”(Eğitim) öğretisini içeren “Fusu’l-Erba’a”nın(Dört Fasıl), al Milal’da adlı yapıtında Abdulkerim Şehristani’nin (ö.1153) verdiği özeti J. Claude Vedet’in Fransızcaya, Marshall G. S. Hodgson’nun İngilizce’ye çevirilerini karşılaştırarak, yanlış anlamlandırma ve çelişkilerini ortaya koyarak değerlendirmek gerekiyordu, öyle yapmaya çalıştım. Yine Alamut İsmaililiğinin Kıyamet ya da yeniden diriliş/meydana çıkış öğretisini içeren 1200 yılında yazılmış çok önemli bir kitabı olan “Haft’i Babi Baba Seyyidna”nın aynı kişi tarafından yapılmış İngilizce çevirisini türkçeleştirirken yaptığı hataları, bilgi yanlışlarını düzelterek, tamamıyla ortodoks açıdan yaptığı yorumlar dipnotlarda sıkça eleştirel düzeltmelere uğradı.

3)Hasan Sabbah bir devlet kurdu ve bu devlet için mücadele etti. Ki bunuda kitabınızda dile getirmişsiniz... Davası için savaşan birine bu kadar saldırgan davranılmasını neye bağlıyorsunuz?

Hasan Sabbah, devletiyle birlikte davası ve insanlık için mücadele etti. Dünyay’ı kendi mülkleri, insanları  kendi kulları-köleleri sayan  baskıcı halifeler, krallar prensler, vezirlerden kurtarmak, insanların mutlu yaşayacağı gerçek cennete çevirme ideali için amansız bir savaşım verdi. Bu konularda çok değerli araştırma ve yapıtlarıyla tanınan İsmaili yazar Dr. Farhad Daftary ve Fransız bilgini Henry Corbin’in onun kişiliği ve yaptıklarına ilişkin kısa betimlemelerini vermek istiyorum:

“Hasan Sabbah  gerçekten iyi bir örgütçü, politik stratejist ve eşsiz yetenekte çok önemli bir insandı. Aynı zamanda hem bir düşünür hem de inançlı bir yaşama öncülük eden bir yazardı. Hasan Sabbah’ın, felsefe ve astronomi öğrenimi gördüğü, inançsal görevleri dışında, zamanını okumaya-yazmaya ayırdığı ve Nizari toplumunun işlerini yönettiği bilinir. Daima Daylam dai’si olarak kalan Hasan Sabbah, ölümünden sonra  da gizli Nizari İmamının hüccet’i olarak büyük saygı gördü. Hasan Sabbah Suriye’deki bağlantısı (vassal) ile birlikte İran’da Nizari devletini kurmuş. En güç zamanlarda Nizari toplumuna önderlik etmiş; bu toplumun ve Nizari davasının tartışılmaz önderi olmuştu. Ona Baba Seyyid-na (Baba Efendimiz) diye çağıran Nizariler tarafından çok büyük saygı görmekteydi. Rudbar’daki türbesi, Nizari İsmaililer için, Mogollar tarafından yıkılıncaya dek düzenli bir hac yeri olmuştu.” (Farhad Daftary, Ismailis, Their history and doctrines, s. 365, 366,367)

“İlk dönem İsmaililik ruhunda Hasan Sabbah’ın çok kuvvetli kişiliğinin damgası vardır; onu bizzat İsmaili metinlerinden okuyarak tanımak gerekir. Çünkü başka yerlerde bu kişilik kasıtlı biçimde bozularak gelmiş bulunmaktadır. Onun oynadığı rol, İran’daki İsmaili ‘kalelerinin’ örgütlenmesinde herşeyin üstünde oldu.”( Henry Corbin, Histoire de la Philosophie Islamique, s.142)

Döneminde Hasan Sabbah’ı din düşmanı , uyuşturucu cenneti yaratmış bir sapkın göstererek ona saldırmaları ve kurduğu devleti ortadan kaldırmak istemeleri onun birey olarak kişiliğine değil inançsal, siyasal, bilimsel ve felsefi alanlarda özgür düşünceyi, insan severlik ve eşitliği savunan öğretilerinin yayılmasını önlemeye yönelikti. Onun düşünsel öğretileri ve eşitlikçi, bölüşümcü ve dünya mülkünü ortaklaşa kullanma gibi sosyalistik siyasal anlayışı,  Bağdad Abbasi Halifesi ve onu Emirelmümin, yani inanların emiri, İslam Peygamberinin vekili, Tanrının gölgesi tanıyan Selçuklu Sultanları ve Prenslerinin iktidar çıkarlarına tamamıyla aykırıydı. 1090’da Alamut’u tek başına içten fethetmesinden çok kısa bir zaman sonra peşpeşe yeni kale yerleşimleri (Daru’l Hicra’lar) kurdu dai propagandalarıyla yönetim baskısı altındaki  Pers, Arap, Kürt ve Türkmen grupları kitleler halinde Ortodoks inançlarını bırakarak İslam heterodoksizmine, yani İsmaili Aleviliğine geçip bu kaleleri doldurmaya başlamışlardı.  Hazar’ın  batısında Daylam’dan, güneyinde  Tabaristan ve Horasan’dan, güneybatı  İran eyaletlerinden Kuhistan ve Suriye’ye kadar İsmaili kale yerleşim birimleri yükseliyordu. Buralar Abbasi İmparatorluğu ve onun buyruğundaki Türk Sultanları ve prensleri arasında bölüşülmüş topraklardı. Kısacası düşmanları onlara, İslamı çok çok sevdikleri ve dinlerine çok bağlı olduklarından değil, iktidar çıkarları tehlikede olduğu için  saldırıyorlardı….

4)Kimine göre Alamut kalesi için, kendi görüşlerini benimsemeyenleri saf dışı ettiği söyleniyor(Semerkant- Amin Maalouf), kimilerine göre uyuşturucuyla zehirleyip insanları kandırıyor... vb. Bir yandanda Batini Dai'lerin yetiştiği bir üniversite olarak adlandırılıyor... Aslında herkes kendine göre yorumlamış...Siz ne diyorsunuz?


Alamut yöneticilerinin, kendi görüşlerini benimsemiyenleri safdışı ettikleri doğru değil. Bir kere çok iyi yetişmiş, sadece Sünniliği-Şiiliği değil, diğer din ve inançları iyi bilen  bir kaç dil konuşan İsmaili dai’lerin çok etkili propagandalarına rağmen  görüşlerini benimsemiyenlere zorlama yapılmaz, tersine saygı gösterilirdi. Hasan Sabbah’ın kendisinin oluşturduğu Alamut kitaplığında ortodoks bilginleri çağırıp tartışmalar yaptığı bilindiği gibi, son Alamut İmamlarından Alaaddin Muhammed III’ün(1225-1255) kendisini sıkca davet ederek sohbet ettiği tartıştığı Kazvinli Şeyh Cemaluddin Cili (ö.1253) adında bir Sünni sufi dostu vardı. Yine onun döneminde Kuhistan Eyaleti İsmaili kalelerinde, kentlerini  yakıp yıkmış olan Mogolların önünden kaçan uleması dahil çeşitli meslekten Sünni gruplar konuk edilip yiyeceklerini paylaştıkları çok iyi bilinmektedir.

Amin Malouf’un  ‘Semerkand’ ve Işık Bahçeleri romanlarını, henüz Fransa’da yeni tanındığı 80’li yılların ikinci yarısında okumuştum. Semerkand roman olarak iyi kurgulanmış, ama büyük abartı ve hayal ürünleriyle süslenerek okuyucuyu sürüklemek amaçlanmış.Tarihsel konuları işleyen roman ve tiyatro yazarlarının salt okuyucu ve seyirciyi etkilemek, ün kazanmak için tarihsel gerçeklikleri saptırmaya, bozmaya ve insanları bu bağlamda koşullandırmaya hakları yoktur.

Gerçekten  sadece,  200 000 kitap bulunduğu söylenen kütüphanesiyle tanınmış Alamut’ta değil, diğer bazı İsmaili kalelerinde de Dai’lerin yetiştiği Batıni İslam Medreseleri   vardı. Alamut’taki İmam Alaaddin Muhammed III medresesinin büyüklüğünden  çok sözedilmektedir, ama ben burada çok daha eski tarihli bir başka örnek vereceğim. Bu örnek Halife ve Sultanların korkusu ve İsmaililere neden o denli düşman olduğunu daha iyi açıklar:
Baş Dai Ahmet bin Abdul Malik İbn Attaş,  Alamut Nizari İsmaili devletinin kuruluşundan az zaman sonra Selçuklu Sultanı Melik Şah’ın ölmesinden yararlanarak, el-Firdevs (Cennet) adını verdikleri Şahdiz kalesini (Kuhistan'da) elegeçirip oraya yerleşmişti. Onun burada İsmaililer için kurduğu  okulda, kaleyi yönettiği 12 yıl içinde, İsfahanlı tam 30 000 kişi eğitilerek İsmaili inancına çevirilmiş ve çoğu dailik görevi üstlenmiştir. 1101 yılında Ahmet bin Abdülmelik bin Attaş Şahdiz’i Farslar için Horasan’da İsmaili dava’sının Alamut kadar önemli bir kültür ve inanç merkezi yapmıştı. Gerçekten cennete çevirdikleri  Şahdiz kalesine 1107’de hücum eden Selçuklular, bu büyük kültür ve inanç merkezini yakıp yıktı ve bütün  İsmailileri tek kişi bırakmadan acımasızca katlettiler.

5) Marco Polo'nun olumsuz söylemlerine de yer vermişsiniz. Bu bağlamda da bakarsak kitaba, nasıl bir tablo çizmeye çalıştınız?

Marco Polo, Alamut’un yıkılmasından 16 yıl sonra 1273’te bölgeden geçmiştir. Kazvin’de konakladığı bilinmektedir. Ama o, ne kırımdan kurtulup yeraltına çekilen İsmaililerden bir kimseyle konuşmuş ne de hala kapkara kül ve kömür kaplı bir yangın yeri olan, deyim yerindeyse henüz dumanı tüten Alamut kalesini gezmiştir. O yalnızca Kazvinlilerin, kendileri için gizemli ve onlara göre inançsız sapkınların oturduğu bir yer olan Alamut hakkında kafalarında yaratıp kurguladıkları masalları dinlemiş ve kendi hayal gücünü de kullanarak yüzyıllarca Avrupa’da anlatılan Dağlı İhtiyar’ın (Hasan Sabbah’ın!) serüvenlerini ve uyuşturucu (Haşiş) cennetini üretmiştir. Haçlı Seferleri’nin misyoner kronikçileri (tarihyazıcıları) ise, görüp konuştukları İsmaili Dai’lerinin anlattıklarını değil, ortaçağ Avrupalısının gizemli Doğu hakkında duymak istedikleri olağanüstü öyküler ve masalları yazmışlardır.
Eğer Maco Polo’nun söylemlerini temel alıp- kendi anlayışıma aykırı olarak- bir Alamut tablosu çizmek isteseydim, herhalde ben de Amin Malouff, Alamut romanının Sloven asıllı yazarı Wlademir Barthol ve adını anımsamadığım “Ömer Hayyam” romanının Amerikalı yazarı gibi davranarak, çalışma odama bir-iki ay için kapanıp bir roman yazar,  en olmazından acımasız bir zebani Hasan Sabbah yaratarak, o hurili köşklü kurgusal cennete kapıcı(!) yapardım. Birkaç yılımı alan zorlu bir çaba ve çalışmayla ulaşıp taradığım onca kaynaktan sonra Alamut’la özdeşleşmiş Hasan Sabbah’ın kişiliğinin ve ürettiği inançsal, moral ve siyasal öğretilerinin gerçekçi tablosunu çizmekten başka  ne yapmaya çalışmalıydım ki?

Edward  Burman’ın , The  Assassins - Holy Killers of Islam araştırmasında dediği gibi,

“Marco Polo’’nun sözde 1273 ziyareti ve onun ‘Haşhaş yiyenler’ (Haşhaşin) ve ‘Dağlı İhtiyar’ betimlemesinden sonra, Alamut tamamıyla bir efsane gibi algılanmıştır. Oysa Hasan Sabbah, tasarımlar üretmiş, planlayıp uygulamış devrimci bir dahi idi ve çok mükemmel bir teoloji bilgisi, üstün bir zeka gücü vardı. Kuşkusuz o aynı zamanda, uzun yıllar boyunca idealini  izlemeyi sağlayacak olan olağanüstü güçte bir iradeye sahipti.Daylam halkını tekbaşına kendisi İsmaili davasına çevirmiştir.... Potansiyel kuşkular taşımakta olan bir inanç değişiminde, insanlara bir seçenek olasılığını sunup, kabul ettirecek derecede güçlendirinceye kadar nasıl sabırla ikna ederek, onları çevirdiğini düşünürsek, Hasan Sabbah’ın aklının ve iradesinin yüksekliğini hayal edebiliriz.”

6) Heteredoks Islam, daha çok bu öğretiyi vermeye çalışmışsınız. buna iten nedenler nedir?

Heterodoks sözcüğü Orthodoks sözcüğünün karşıtıdır. Sözcüğün Yunanca asl (farklı, değişik, aykırı) ve (düşünce, fikir, inanaç, karar vb.) sözcüklerinden üretilen birleşik isim hetero-doksos )tur ve “farklı-aykırı  düşünen, inanan” anlamına gelir. Bu demektir ki, Ortodoks İslama aykırı ve ondan farklı oluşmuş bir İslam ve bu farklı İslamın öğretileri mevcuttur. Ortodoks İslam  Sünnilik ve Caferi Şiilik olarak iki ana dalda ve oluşup, değişik mezhepler halinde bazı içeriksel ayrımlarla geliştirilmiştir. Heterodoks  İslamı da genel anlamda Alevilik ve onun değişik adlarla değişik ülkelerde yaşayan kolları temsil etmektedir (Merak edenler için yazalım: İran’daki Ehl-i Haklar-Karapapaklar-Kızılbaşlar, Irak’ta Kakailer-Şebekler, Suriye’de Nusayriler-Şahi İsmaililer, Yemen ve Hindistan’da  Mustali İsmaililer(Bohralar), Endonezya’da Sasaklar ve dünyanın 22 ülkesine dağılmış Nizari İsmaililer adları altında yaşamakta. Alevi topluluklar özde  aynı olan batıni inanç özelliklerini birbirinden farklı biçimde yorumlamada ve tapınma uygulamalarını sürdürmektedir) .

Ali tanrısallığı ve soyunun kutsallığı öne alınarak, özellikle Abdullah İbn Saba’nın propagandasıyla başlatılan ve ortodoks İslama aykırı olarak Kuran'ın tevil yorumuyla gelişip, yayıldığı bölgelerdeki yerli inanç motifleriyle beslenerek sürekli zaman, yer ve bilim-felsefe-düşünsel boyutlarının geniş çerçevesi içerisinde yenilenen İslam Heterodoksizmi Aleviliktir. Biraz daha açarsak:

Üçüncü halife döneminden itibaren İslam dininin heterodoks ya da heretik  bağlamda, yani bizim batıni olarak nitelediğimiz, tarih boyu İslami imparatorluk yönetimlerinin resmi  dini   Ortodoksizme aykırı ve muhalif  biçimde yorumlarken, bir yandan da girdiği, sürgüne uğradığı ve yeraltında yaşadığı bölgelerdeki  çağdaşı ya da eski dinsel ve felsefi inançlardan  ögeler özümseyerek yenilenip, zenginleşerek bugüne kadar varlığını sürdürmüş olan Heterodoks İslamın, yani Aleviliğin çok önemli bir  koludur İsmaililik. Bu nedenledir ki, Alamut Nizari İsmaili inancı ve tarihini anlattığımız kitabımızda sık sık Heterodoks İslam deyimine vurgu yapılmıştır.

Nevarki, ülkemizde  Ortodoks İslamı temsil eden Sünnilik (özelde Hanefi mezhebi), çağdaş demokratik ve laik devlet anlayışına, ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın başlangıç ilkelerine  aykırı olarak, devletin gizli dinidir. Sözde laik devletin içinde teokratik bir yapılanma olan, bütçesi yüzlerce trilyonlara ulaşmış Diyanet İşlerı Başkanlığı, İlahiyat Fakülteleri, İmamhatip liseleri ve Kur’an kurslarıyla bu dini öğretmekte ve propagandasını yapmaktadır; Hanefi fıkıhı ve şeriatı, hem tarihsel gerçekliğe hem da Kur’an’a aykırı biçimde İslam dininin kendisi olarak sunulmaktadır. Aynı zamanda  Resmi Türk-İslam sentezi felsefesi anlayışı içerinde Heterodoks İslamı, yani Aleviliği, tarihisel geçmişiyle birlikte, bu inanca mensup 20 milyonu aşkın Alevi nüfusunu yadsımakta ve yok saymaktadır. Na yazık ki bu anlayış ve dayatmaları, tarihsel ve bilimsel temeli olmayan “Alevilik İslamın dışında kendine özgü bir inançtır” yakıştırmasını  ortaya atıp savunan bazı Alevi yazar ve örgüt yöneticeleri destekler duruma düşmüşlerdir. Umarım bu tehlikeli durumun ayırdına yakında varmış olurlar.

Oysa İslam ve Tarihi iki büyük koldan oluşmaktadır: 1) Ortodoks İslam tarihi, iktidarlar tarihi, 2) Heterodoks İslam Tarihi muhalefet tarihidir ve  Alevilik tarihini oluşturur; genel İslam tarihi içinde birbiriyle eşdeğerdir. Ortodoks İslam Tarihi devletlerin, hükümetlerin  ve savaşların tarihidir; memleketleri istila etmeğe, yayılmacılık, kırım, sömürü ve köleleştirmeğe  zafer adı veren iktidarlar azınlığının tarihidir. Tarihçilerin büyük çoğunluğu Heterodoks İslamın, Aleviliğin tarihini de, Ortodoks İslam tarihi içerisinde inceledikleri ve onların çıkarları açısından baktıkları için, heterodoks inançlı halkları  sapkın, bölücü, düzen bozucu, kafir, ahlaksızlıkla suçlayıp hor görmüşlerdir…. Daha fazla uzatmayı gerekli bulmuyorum; işte bu inkarcı bağnazlıklar beni sıkça Heterodoks İslamı vurgulamaya itmiştir.

7)Fedailerin Kalesi olarak adlandırılır Alamut. Bunu Wlademir Bartol'un kitabında görmek mümkün. Bir roman, sizce bu kitap gerçekleri ne kadar yanstıyor?

Sözünü ettiğiniz  ve Türkçeye 3-4 yıl önce çevrilmiş olan bu romanı da 87 ya da 88’de ilgiyle okumuştum. Sanırım İkinci Dünya savaşından önce ve Sloven dilinde yazılmış ve 40-45 yıl sonra,  uluslararası terörizmin arttığı o yıllarda “maceraya meraklı Fransız tatilcilerinin okuması için” Fransızca’ya çevrilmişti; anımsadığım kadarıyla kitabın önsözünde böyle bir ifade vardı. Ne Alamut sadece Fedailerin kalesi ne de İsmaili inancı Fedayin öğretisinden ibarettir. Kuşkusuz  o roman gerçekleri yansıtmıyor. Çünkü yazar Marco Polo ve Haçlı Seferlerine katılan misyoner kronikçilerinin Alamut ve İsmaililer hakkında  vermiş oldukları yanlış ve suçlayıcı bilgileri kaynak olarak kullanmıştır. Yansıttığı tek önemli gerçek Alamut fedailerinin ölüme korkusuzca gidişi eşsiz cesaretleri. Ama onların ölümün üstüne gitmeleri Dai’leri ve İmamlarına  mutlak bağlılıkları ve bir işaretiyle kendilerini kaleden aşağı atmaktan çekinmeyişleri, yapay cennette içtikleri afyonlu şaraptan değil izledikleri inançları ve aldıkları eğitimler nedeniyledir. İsmaili fedaileri, yalnızca iktidarlarını artırmak için zulüm ve kırım yapan baskıcı yöneticilere, çevreye kin ve düşmanlık saçmayı sürdürenlere suikastlar düzenlemişlerdir. İsmaililer hakkındaki iddialardan biri, kendini kurban eden savaşçılar olan fidai’lerin özelliğidir; onların hançerleriyle terörizmi yaydıkları konuşulmaktadır. Haçlılar döneminde Batılılar, Suriye İsmaililerini “Assassins”(katiller-suikastçılar) diye adlandırmışlardı. Daha sonra tüm İsmailileri kapsayan düşmanca bir adlandırma olarak yirminci yüzyılın başlarına kadar gelmiş. Ancak bu tanımlamaya kuşkuyla bakan namuslu bilim adamları ve tarih araştırmacıları tarafından İsmaililere ilişkin gerçek tarihsel bilgiler, inanç öğretileri  ve felsefesi ortaya çıkarılıp yayınlanmaya, tartışılmaya başladı. Ancak eski yanlış bilgiler, hiçbir gerçek yanı olmayan masalların anlatılması ve yorumlanması hep sürmektedir.
Bu kitapta  Alamut ve İsmaililiğin gerçek yüzünü anlatmaya çalışarak, işte bu yanlış bilgilerin ve gerçek yanı olmayan masalların ve yorumların izlerini silmek için küçük  bir katkıda bulunduğumu düşünüyorum.

Londra, 2 Aralık  2004

* Bu söyleşi 2004 yılında Birgün Gazetesi Pazar ekinde yayınlandı.