ANADOLU’DA ALEVİ-BEKTAŞİ YOLUNUN KURUCUSU BÜYÜK DÜŞÜNÜR HÜNKAR HACI BEKTAŞ VELİ (1200/9-1270/3)

İsmail Kaygusuz

I
Hacı Bektaş Veli’yi  Anlamak İçin Doğru Tanımak Gerek

Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin (Ö.1270-3) yaşamı boyunca toplum için yaptığı onca güzel işler;  kendisi egemen Sünni yönetimlerin inancına aykırı düştüğünden, ancak birer keramet yumağı olarak günümüze taşınabilmiştir. Halk bilinci onu gönüllerine, iç dünyalarına sultan yapmış; yürüdüğü dağı taşı, dokunduğu toprağı ağacı ve oturuşunu kalkışını, elverişini, gözaçıp kapatışını kutsamış ve olağanüstü ögelerle bezemiş. Ağızdan ağıza geçen geleneksel sözlü aktarımlar içinde, gerçekle gerçekdışılık biribirine karışmış. Onları halkın ağzından ilk toplayıp yazan ve çoğaltanlar, hem yönetime yaranmak için günün siyasetine uydurmuş, hem de hayallerini katıp gerçeküstülükleri artırarak halka geri getirmişlerdir. 15.yüzyıılın sonlarında (1481-1500) ilk kez Uzun Firdevsi (İlyas ibn Hızır al-mutahallas bi-l-Firdevsi) tarafından yazıya geçirilmiş olan şiirsel ve düzyazı biçiminde günümüze ulaşan Hacı Bektaş Vilayetnamesi bu özellikleri taşır. Kendisinin yazdığı ya da yazdırdığı yapıtlardan ise sadece tam olarak Sadeddin Molla'nın türkçeleştirdiği Makalat elimizde bulunmaktadır.


Menakıbname'lerdeki keramet olağanüstülüklerini tel tel sağıp, her birinin dayandığı tarihsel ve sosyo-ekonomik özü ortaya çıkarmak; elle tutulur, gözle görülür ve hissedilir maddi temelleri saptamak araştırmacıların görevidir. Yine Makalat'ı iyi anlayabilmesi ve inceleyebilmesi için araştırmacı, Batıniliği ve Şeriat ögelerini birbirinden ayıracak birikime sahibolarak işe başlamalıdır. Kısacası bu ulu kişiyi,  büyük  reformcu Alevi-Bektaşi inanç ve düşünce önderini; 13.yüzyıldan çağlar aşarak günümüze ışık tutmuş bu tarihsel kişiliği, bilim ve akıl dışı söylenceler sarmalı içinde görmeye ve orada bırakmaya kimsenin hakkı yoktur.

Hiçbir tarihsel kişilik, Hacı Bektaş Veli kadar, kişiliğine ve konumuna ters değerlendirilip, kendisine yabancılaştırılmamış ve üstüne aykırı giysiler giydirilmemiştir. Tarihe ve tarihsel olaylara bakış çarpık,  yöntemler yanlış olunca, ortaya farklı kişiliklerde Hacı Bektaş’lar  çıkıyor:
1) Namazında orucunda bir zahid, yani aşırı ibadet düşkünü şeriatçı Sünni müslüman  
2) Ahmet Yesevi tarafından Anadolu’da Türklüğü ve Türkçeyi yaymak için gönderilmiş bir şeyh  
3) Anadolu’yu türkleştiren ve islamlaştıran alp erenlerin başı, bir fetihçi
4) Beylerle sultanlarla uzlaşmış ve  Osmanlı işbirlikçisi bir tarikat kurucusu
5) Dünyadan elini eteğini çekmiş, tekbaşına inziva deliğinde “riyazat ve ibadetle iştigal
edip” kerametler göstermiş bir ermiş
6) Babai halk ayaklanmalarında gizlenmiş, ayaklanma bastırılınca birden ortaya çıkmış
‘meczup’ ve korkak bir derviş.
Kuşkusuz Hacı Bektaş Veli bu kişiliklerin hiçbiri değildir ve olamaz!

Yüzyılın başından beri hakkında yapılan araştırmaların büyük çoğunluğu, milliyetçi devlet anlayışı ve ortodoks İslam inancı çerçevesinde yapılmış. Bilimsellik adına yeni yapılan çalışmaların bile, geleneksel bilgilerin yinelenmesiden ve ‘filan araştırmacıya, filan yazar ve Prof’a göre’den öteye, bu çerçevenin dışında olduğu söylenemez. Yeni görüşler, değerlendirme ve yorumlar üretme gereksinimi duyulmadan,sadece alıntılar ve dipnotlarla bilimsel inceleme ve makaleler yazılabileceğine, ya da bunlara ‘bilimsel’ denilebileceğine biz inanmıyoruz. Onun içindir ki, Hacı Bektaş Veli’yi bu anlayış ve değerlendirmelerin hiçbiri tanımlayamaz.1

Ayrıca sanki, Hacı Bektaş Veli’nin Osmanlı devletinin kuruluşuna katkısı olduğu;  Osman’a elverdiği, Orhan Bey’e dua ettiği iddialarını ıspatlamak istercesin kimi yazarlar onun 1240 ya da 1242 yılında ( yani Yunus Emre’nin doğduğu yıllar!) doğduğu, 1327 ya da 1338 yılında hakka yürüdüğünü, dayandıkları hiçbir belge olmadığı halde, hala ısrarla yazmaktadırlar. Onların ayrıca kafalarının ardında, Hacı Bektaş’ın Babai Halk Ayaklanmasından uzaklaştırmak ve harekete katılmadığı, katılamıyacağını göstermek de var kuşkusuz! Ama aynı yazarların bazıları bir başka kitabında, bir bakıyorsunuz Hacı Bektaş’ın, 1167-9’da dünyadan göçmüş bulunan Ahmet Yesevi ya da ardılı Lokman Perendi tarafından Anadolu’ya gönderildiğini yazıyor ciddi ciddi. Yani, doğumundan en az yirmi yıl önce! Bu ciddiyetsiz ve yalan bilgiler giderek de bayağılaştırılarıp bazı yayınevleri tarafından tekrar tekrar yayınlanıyor.

Öbür yandan son zamanlarda Hacı Bektaş Veli’nin Hace Ahmet Yesevi ile ile ilişkisine, hatta onun tarafından Rum’a gönderildiğine, Yesevi’ye ait ve onun 120 yıldan fazla yaşadığı anlatılan bir keramet söylencesi kanıt olarak öne sürülmektedir. Hernedense, Rus araştırmacılarının bu söylenceyi yayınlamış olmaları bilimsel bir açıklamaymış gibi değerlendiriliyor. Söylenceyi birkaç cümle içinde verelim: Ali’nin oğlu Muhammed Hanefi soyundan geldiğine inanılan Hace Ahmet Yesevi, Muhammed Peygamberin  dünyadan göçtüğü 63 yaşına gelince, yeryüzünde ondan daha uzun süre yaşamak istemeyip, yeraltında hazırlanan çilehaneye çekilmiş ve yeryüzünde yaşadığı kadar  da yeraltında çilede kalmıştır. Mezarı, 15.yüzyılda yapılmış olan anıtsal türbesinin üzerine kurulduğu yerin-zeminin altında bulunmaktadır. Bunu kanıt olarak alan araştırmacılar, Ahmet Yesevi’nin 1230’lu yıllarda gerçekten dünya değiştirmiş olduğunu düşünüp rahatlıkla Hacı Bektaşı Türklüğü ve İslamlığı Ruma’yaymak için göndertebiliyor. Buna sadece ayıptır denir!

Biz,  aşağıda genişçe açıkladığımız gibi, ikisi arasındaki yarım yüzyıla yakın zaman farkı,   o tarihlerde yaşanmış olaylar, bölgesel ve siyasal koşulların doğrudan ya da bir halifesi aracılığıyla Hacı Bektaş’ın,  Yesevi’nin kendisi ve içinden Nakşibendiliğin çıktığı dönem Yeseviliğiyle  de  ilişkisi olmadığını tartışıyoruz. Ama, Hace Ahmet Yesevi’nin de yetiştiği ve ölümüne kadar (1167-69) yaşadığı yıllarda ve bölgelerde Nişabur’dan, Belh’ten, Rey’den Fergana vadisine-Bedehşan’a ve Pamire’e kadar, gerek kentlerdeki halklar ve gerekse bozkırlardaki nomad(konar-göçer) Oğuzlar-Türkmenler arasında yayılmış Batınilik-Alevilik dışında olduğunu asla düşünmüyoruz.

Öyleyse Hacı Bektaş Veli kimdir ve nasıl yetişmiş; hangi koşullarda Rum’a (Anadolu’ya) gelmiş ve kim göndermiştir? Onun yanıtını bulmaya çalışalım.


Hacı Bektaş Veli  Bir Batıni  Dai’siydi

Yukarıda söylediğimiz gibi, Hacı Bektaş Veli’nin Hace Ahmet Yesevi’den (ö.1167-9) el aldığı ve  Anadolu’ya onun gönderdiği doğru olmadığı gibi mümkün de değildir.
Geleneksel bilgiler, özellikle Vilayetname, Ahmet Yesevi’nin halifesi Lokman Perende’den el aldığını söylüyor. Ahmet Yesevi, Orta Asya’da “Hacegan (Hocalar) Hanedanı”nın kurucusu bilinen Yusuf Hemedani’nin (ö.1140) öğrencisidir. Onun öğrencilerinden Abdel Halik el-Gucvani (22 yaşına kadar Malatya’da yaşamış, ö.1120) yol zinciriyle Nakşibendilik, Şeyh Zahid (ö.1296) aracılığıyla Safevilik, Halvetilik ve Bayramilik, ve Ahmet Yesevi - Lokman Perende - el Harasami üzerinden Bektaşilik’in çıktığı üzerine bir Tarikat zinciri kurmaktadır Nakşibendi araştırmacıları.2

Hacı Bektaş Veli’nin, Hace Ahmet Yesevi sonrası Yesevilik çevresinde yetiştiği doğru mudur? Daha önce biz de gelenekçilere uyarak, istemeye istemeye Vilayetname verilerini kabul edip, bu soruya “evet” diyorduk. Zaten İttihat Terakki’ci araştırmacılardan bu yana milliyetçi ve resmi çevreler, Hacı Bektaş’ın Ahmet Yesevi’nin ölümünden kırk yıl sonra doğmasına rağmen, onun tarafından Anadolu’yu “Türkleştirmek” ve Türkçeyi yaymak için gönderildiğini ciddi ciddi ileri sürdü, yazdı çizdiler. Bile bile yanlış olanda ısrar etmek, tarihe müdahale etmektir. Bu ise baskıcı devlet anlayışının yansımasıdır. Kaldı ki, Hacı Bektaş Veli’nin Yesevi çevresinde, Lokman Perende aracılığıyla yetişmiş olması da onun Yeseviliği Anadolu’ya taşıyıp Bektaşiliğe dönüştürdüğünü, ve de aynı çevrenin onu Türklük-Türkmenlik adına buraya gönderildiğini kesinlikle göstermez.

Yıllar önce bu anlayışa Abdülbaki Gölpınarlı haklı olarak şu yanıtı vermişti:

“Hacı Bektaş’ın, Mevlana’ya karşı Türk harsını koruduğu, Mevlevilerdeki Farsçaya 4karşılık Bektaşilerde Türkçenin işlendiği gibi götürü, yahut ısmarlama pek çok sözler duyuldu. Hatta onun bir Türkçü olduğu ve başında Ahmet Yesevi’nin bulunduğu bir teşkilat tarafından bu maksatla Anadolu’ya gönderildiği gibi, kargaları bile güldürecek hükümler verenler çıktı...”3

Hacı Bektaş’ın soyunun İmam Musa Kazım’a (ö.799) kadar çıkması, onun Türk-Türkmen olmasına engel değildir. Yedinci İmam Musa Kazım’ın ölümüyle 11. kuşaktan Hacı Bektaş’ın doğumu arasında tam dörtyüz yıl var. Adı geçen İmam uzun süre Bağdad’da ve oğlu İmam Rıza ise Horasan bölgesinde yaşamış olup, kendileri ve çocukları yerli halkla evlilik ilişkileri kurmuşlardır. Yalnız onlar değil 8.yüzyılın başlarından beri Hasan ve Hüseyin soylular zaten İran, Horasan, Daylam, Tabaristan, Türkistan’a yayılmış bulunuyorlardı. Özellikle Zeynelabidin oğlu Zeyd soylu, İmam Cafer’in oğlu İsmail ve onun oğlu Muhammed soylu İmamlar da yaşamışlardı.

Örneğin İsmaili geleneğinin bildirdiğine göre; Muhammed bin İsmail, kendisini ele vermediği için eşinin dayısı Rey valisi İshak bin al-Abbas al-Farsi’nin Halife Harun Reşid tarafından öldürüldüğü tarih olan 805 yılında kaçarak esas olarak doğu Uzbekistan’da ve kısmen Tacikistan ve Kırgızistan’da 8500 milkarelik alan kaplayan Farghana vadisine sığınmıştır. Muhammed bin İsmail buradan dailerini, Tacikistan’daki Gorno-Badakhshan’ı da içine alan Orta Asya’nın yüksek dağlık bölgesi Pamir’e göndermiştir.4

Onlar da bölgelerindeki etnik gruplar ve kültürleriyle iç içe karışmışlardı. Bir kaç kuşak sonra artık onların etnik olarak Arap olduklarını söylemek çok anlamsızdır. Hele Nakşibendi şeyhi Prof. Dr. Esat Çoşan’ın, Makalat’ı Arapça yazmış olmasını kastederek Hacı Bektaş Veli için; “demek ki, Arap ırkından ki, Arapça yazmayı uygun görmüş” yargısını vermesi saçmalığın en büyüğüdür. Zaten Coşan, Ahmet Yesevi’nin Yusuf Hemedani ve El-Gucvani ile ilişkilerinden ötürü, Hacı Bektaş’ı Yesevi tarikatından kabul edip, “Nakşilere amcazade” yapıyor, “akraba olarak” görüyor. Hacı Bektaş Veli’ye - hatta ellerinde doğru şecereleri olan seyyidlere, dedelere - Ali soylu diye Arap gözüyle bakılırsa, tarih boyunca halkların ve kültürlerin kaynaşma sürecinde yaşamış olduğu gerçeğini yadsımış olursunuz.


Hacı Bektaş Yesevi Yolu Yolcusu Değildir

Hacı Bektaş Veli, Yesevi yolunun yolcusu değildir, olamaz. Tarihsel olarak Nişabur’da geçen olaylar ve Horasan bölgesindeki Moğol saldırıları gözönünde tutulacak olursa gerçeğin çok farklı olduğu görülecektir. Hacı Bektaş 1200’ün ilk on yılı içinde doğmuş olduğuna göre, Lokman Perende’den olsa olsa okuma yazma öğrenmiş ve ilk dinsel bilgilerini almış olmalıdır. Lokman Perende, Ahmet Yesevi’nin halifesi olmuş olsa bile, ondan çocuk yaşlarda ders alan Hacı Bektaş’ın Yeseviliği öğrenip, ona bağlanması olası görülmüyor. Abdülbaki Gölpınarlı bu konuda, “hasılı bizce,” diyor, “Ahmet-i Yesevi nasıl şöhreti yüzünden Bektaşi geleneğine sokulmuşsa, Lokman da bu geleneğe sokulmuş ve bu zata Hacı Bektaş’a hocalık ettirilmiştir”.5 Elbette bu kişiler sadece “şöhretleri” yüzünden değil, Hacı Bektaş’ın “menkıbe”lerinin yazıya geçirildiği dönemin Osmanlı siyasetinin gereği olarak Vilayetname’ye sokulmuştur. Gölpınarlı’nın asıl Mevlana Celaleddin (s.237) adlı yapıtında, Hacı Bektaş Veli hakkındaki aşağıdaki saptaması çok yerindedir:

“Hacı Bektaş, bütün manasıyla batıni inanışların mürevvici (yürüten, propagandasını yapan) bir batıni dai’siydi. Bunu ‘Makalat’ açıkça gösterdiği gibi en eski kaynakların Bektaşilik hakkında verdikleri malumat da teyid eder.”

Abdülbaki Gölpınarlı’nın Hacı Bektaş’ı, salt Mevlana ile karşılaştırılacak düzeyde olmadığını göstermek ve onu küçük düşürmek için (sevilmeyen) bir tarihsel gerçeği ortaya atıp ardında durmamasının, belirsiz bırakmasının anlaşılır yanı olamaz. Ayrıca, bu saptamasından sonra Gölpınarlı, Mevlana karşısında Hacı Bektaş’ı tanımlarken, doğrularla yanlışları bir arada kullanarak, birbirlerini elimine etme niyetini ortaya koyuyor:

“Halbuki Horasani’lerden olmakla birlikte ne kadar bilgin olduğunu bilemediğimiz, ancak ‘Makalat’ına ve gene elimizde bulunan bir ‘Şathiyye’sine nazaran derin ve geniş bir bilgiye sahip olmaktan ziyade münteşir (yaygın,dağınık) terbiyeyle yetiştiğini sandığımız Hacı Bektaş, bir halk isyanının (Babai başkaldırısı kastediliyor- İ.K.) arda kalanları tarafından ulu tanındı. Bilgisi, meşrep ve mezhebi bakımından yalnız medrese mensupları tarafından değil, tarikatçılar tarafından da kınanan bu zümre, ilk zamanlardan itibaren gizlenmeye lüzum görmüş ve tekkelerini, şehirleri bile dağ başlarında, ıssız yerlerde kurmuştur. Ortodoks Müslümanlıktan dışarı gören saltanat ve medrese, bu zümreyi vakıftan da mahrum etmişti.” 6

Abdülbaki Gölpınarlı, Hacı Bektaş’a bir batıni dai’si diyorsa - ki bu en doğru saptamadır-, bunun arkasında durmalı ve açıklığa kavuşturmalıydı. Yani onun bir batıni olarak yetişmesinin tarihsel ve nesnel koşullarını açık açık göstermeliydi. Ama, o bunu bir hakaret gibi kullamaktaydı.

Hacı Bektaş Veli ailesi ve Mogolların Nişabur’u Zaptı

Nedense araştırmacılar o yıllardaki bölgenin tarihsel koşullarını inceleme gereği bile duymadan, Vilayetname’de anlatılan olayların hepsini doğru kabul ediyorlar. Hacı Bektaş ailesiyle birlikte, doğduğu kent olan Nişabur’dan en geç 1221’in Mart ayında ayrılmak zorunda kalmıştır. Çünkü kent Nisan ayının ikinci haftasında Moğol ordusu tarafından kuşatıldı. Hacı Bektaş 12-15 yaşlarındadır. Olasıdır ki Vilayetname’de anlatıldığına gibi, babası “İbrahim el-Sani, Tanrının rahmetine vardı.” Ayrıca aynı paragrafta, “padişahlığı Hacı Bektaş Veli’ye arzettiler, kabul etmedi. Padişahlığı, amcazadelerinden olan ve Musa-el Sani evladından Seyyid Hasan’a verdiler” denilmektedir.

Bu gerçek Nişabur padişahlığı değil, gönül padişahlığıdır. Aile bireyleri, Muhammed-Ali soyundan olması dolayısıyla kendilerine bağlı ehlibeyti ve İmamları sevenler için bir padişah, yani inançsal önderdi. Belli ki, Hacı Bektaş’ın henüz çocuk olması dolayısıyla, babasının yerine amcası Seyyid Haydar Ata - ki bu kişi kaynaklara göre Abdal Musa’nın babası Seyyid Hasan Gazi’nin babasıdır- seçilmiştir.Eğer İbrahim el-Sani Nişabur’da ölmüşse, aile ve aileye bağlı olanlar Abdal Musa Sultan’ın dedesi  önderliğinde Nişabur’dan çıkıp yollara düşmüştür.

Moğollar Türkistan’dan Azerbaycan’a kadar Horasan’ı baştanbaşa işgal etmişlerdi. Konar-göçer Oğuzlar, kentli kasabalı Türkmen toplulukları, Doğu’ya değil Batı İran ve Irak’a doğru gidiyorlardı. Moğolların önünden kaçan çok sayıda Horasanlı göçmen Alamut’a bağlı Kuhistan bölgesindeki Nizari İsmaili kalelerine sığındı. Hacı Bektaş aile çevresi ve yandaşları en geç 1221 yılı içinde, Kuhistan’daki İsmaili kalelerinden birine sığınmışlardı. Bu kale, Nizari valisinin oturduğu yerdi. Hacı Bektaş burada önemli biriyle tanışacaktı.


Nişabur 1142’de Selçuklu prensi Atsız tarafından ele geçirilmiş ve arkasından Sencer tüm Horasan’a yeniden egemen olmuştu. Sonra 1174-1185 yılları arasında Toğan Şah Ebu Bekr’in egemenliği altına girdi. 1187’de Melikşah bin Tekiş ve 1193’de Kutbeddin Muhammed’i Nişabur’un hakimleri olarak görüyoruz. Kent, bölgedeki Harezmşahlar, Karahitaylı ve Selçuklular arasındaki çekişmeler arasında birinden diğerine el değiştiriyordu. Son olarak;

“10 Nisan 1221, Cumartesi günü Moğolların eline geçen Nişabur şehrinin sonu (Merv’den) daha acıklı oldu. Halk, Kasım 1220’de şehir surundan atılan bir ok ile vurulan Tokuçar’ın ölümünden dolayı cezalandırıldı. Bu nedenle Toluy aman dileyenlerin isteklerini kabul etmiyordu. Şehir zaptedilince 400 sanatkar hariç bütün halk katledildi. Şehir tamamıyla tahrip edilerek çift sürüldü. Gizlenerek sağ kalanları da imha etmek için bir Mogol komutanı 400 Tacik ile harabeler arasına bırakıldı.” 7

Kuşkusuz Hacı Bektaş ailesi ve yandaşlarının, yerle bir edilmiş, tarla gibi sürülmüş Nişabur’a bir daha geri gelmiş olmaları düşünülemezdi. O zaman bu aile nereye yerleşmiş ve ergenlik çağına yeni girmiş bulunan Hacı Bektaş eğitimini nerede görmüştü? Farid Daftary, Moğolların Horasanı istila ettikleri yıllar ve Horasan’ın batı sınırını oluşturan Kuhistan bölgesindeki Nizari kalelerinin durumu hakkında şu bilgileri veriyor:

“Mogolların önünden kaçan çok sayıda Horasanlı göçmenler gelerek Kuhistan bölgesindeki Nizari İsmaili kalelerine sığındılar. Mogollar istilalarının başlangıcından itibaren, Alamut Nizari İsmaili devletinin, diğer küçük prensliklerden daha güçlü olduklarını deneyerek anlamışlardı. Ayrıca Nizari İsmaili önderleriyle Moğollar arasında bir andlaşma yapıldığı anlaşılıyor; çünkü Celaleddin Hasan III (1210-1221) Mogolların batıya hareketinin başlangıcında, Talikan’da bulunan Cengiz Han’a barış istemiyle gizli bir elçi heyeti gönderdiği biliniyor.”

“Kuhistan Nizari İsmailileri Mogol istilasından etkilenmedi. Güçlerini, gelişim ve özgür yönetimlerini sürdürdüler. Aralarına katılmış olan sığınmacılarla herşeylerini paylaştılar. Doğrusu, Kuhistan Nizarilerinin bilgin önderi Şihabeddin (Shihab-al Din) mültecilere öylesine iyi ve cömert davrandı ki bu, Nizari bölgesinden Alamut’a şikayetler oldu; hazinenin kaynakları üzerinde olumsuz etkilenmelerden yakınılıyordu. Alamut’tan onun yerine atanmış olan yeni muhtaşim (Kuhistan Nizari önderlerine verilen genel ad) Shams al-Din (Şemseddin) mültecilerde eşit derecede saygı ve hayranlık uyandırdı. Bu olayları ve Kuhistan’daki Nizarilerin o zamanki durumunun ayrıntılarını, Minhac-i Sirac adıyla tanınan, 1224-1226 arasında üç kez Kuhistan’ı ziyaret etmiş bulunan Sünni kadı Minhac al-Din Osman bin Sirac al-Din al Cuzcani anlatmaktadır. Cuzcani, hem yüksek övgüler yaptığı Şihabeddin’i hem de Şemseddini’i tanımış. Hatta Şemseddin ile Sistan adına diplomatik görüşmeler yapmıştı.”8   

Hacı Bektaş ve Şemseddin Muhammed Tebrizi

Yukarıda söylediğimiz gibi Hacı Bektaş’ın aile çevresi ve yandaşları en geç 1221 yılı ortalarında,Kuhistan’daki İsmaili kalelerinden birine sığınmışlardı. Büyük olasılıkla bu kale, Nizari valisinin oturduğu yerdi. 1221-1223 yılları arasında tanınmış bilgin ve İsmaili ozanlarının övgü şiirleri yazığı Şihabeddin, muhtaşim idi. Bu İsmaili valisi, İsmaililiğin kurucusu, büyük İmamı İsmail’in kardeşi Musa Kazım soyundan gelmiş olan Hacı Bektaş ve ailesine saygıda kusur etmemiş, özel bir değer vermiş olmalıdır. Hacı Bektaş’ın, 1224’te Alamut tarafından Kuhistan yöneticisi olarak atanan Şemseddin Muhammed Hasan-i İhtiyar ile kurduğu ilişki yaşamlarının son dönemlerine kadar sürecektir.

Yaşamı tamamıyla aydınlanmamış ve (batıni İsmaili) inancının gerektirdiği sırrı hâlâ koruyan Şemseddin Tebrizi’nin, Alamut İmamı Celaleddin Hasan III’ün (1210-1221) oğlu olduğu ve İmam İsmail soyundan geldiği üzerinde kaynak ve kayıtlar bulunmaktadır.  A. Gölpınarlı aynı yapıtında (s.50) bu kaynaklardan birincisini göstermekle birlikte, İsmaililerin büyük düşmanı tarihçi Cuveyni’nin “Nev Müsülman Celaleddin Hasan’ın Alaaddin Muhammed’den başka oğlu yoktu” diye yazmış olmasını geçerli görüyor. 9

Genç Hacı Bektaş’ın Şemseddin gibi birinin koruması altına girmiş olmasıyla, batıni eğitimini bir devlet olarak örgütlenmiş Nizari İsmaililerden, Kuhistan ve Alamut’ta almış olduğu bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor. Hacı Bektaş’ın durumu, 1227’de Kuhistan baş dai’si Nasuriddin Abdurrahman’ın korumasına girmiş büyük İsmaili bilgini Nasıruddin Tusi’nin (1202-1274) ilişkisine benzer görülmektedir. Bu ilişki sayesinde, onun yaptığı gibi, Alamut kitaplığından ve dai öğretmenlerden yararlanarak eğitimini tamamlamıştır. Konuşmakta olduğu Türkçe ve Farsça’yı geliştirdiği gibi Arapçayı da öğrenmiştir. Üç dil ile dava’yı sözlü ve yazılı yayacak dereceye yükselmiş olmalı. Olasıdır ki, Bizans dilini, yani o dönemin Yunancasını da öğrenmişti.

Hacı Bektaş’ın Makalat’ındaki bilim ve akıl-usun tanımları ve batıni yorumların hepsi, kısacası tüm inanç ve anlayış biçimi, eğitimini yaptığı İsmaili yapıtlarına dayanmaktadır.

Hacı Bektaş, Alamut kitaplığında tüm dai’lerin okuduğu,İmam Cafer Sadık Risaleleri, Abul Khattab’ın Ummu’l kitab, Mansur el-Yamani’nin Risalat el-alim ve’l Ghulam, İhvan-ı Safa Risaleleri, Nasır Husrev’inkileri (Sefername ve diğerleri), Hasan Sabbah’ın Dört Faslı ve Sergüzeşt’ini,1166’de Büyük Kıyameti ilan etmiş Zikri Selam Hasan II’nin yazdığı, İsmaililiğin yeniden düzenlenip açıklığa kavuşturulmuş ilke ve buyruklarını içeren Haft bab-i Baba Sayyidina vb. yapıtları okuyup yetişmiş bir İsmaili dai’siydi...

Ayrıca İsmaili ordusu saflarında (fedayin birlikleriyle) savaşlara da girmiştir Hacı Bektaş. Vilayetname’de, Ahmet Yesevi’nin onu sözde oğlu Kutbeddin Haydar’ı kurtarmak için gönderdiği Bedehşan savaşına ilişkin keramet söylencesi, gerçekte Şemseddin Tebrizi’nin 1226 yılında yönettiği ve zaferle sonuçlandırdığı, Sünni Sistanlılarla yapılan savaştan başkası değildir. Hacı Bektaş bu savaşlara 17-18 yaşlarında bir delikanlıyken katılmış olmalıdır.

Babasının amcası oğlu Seyyid Hasan ailesi ve bazı yandaşlarıyla Azerbaycan’da Hoy kentine yerleştiklerinde, belki anneleri de ölmüş bulunan Hacı Bektaş vekardeşi birlikte Nizari İsmaili eğitim kamplarında eğitim ve öğretimlerini sürdürüyorlardı. Hacı Bektaş, İsmaililer arasında 15 yıldan az kalmamıştır. 1230’lu yıllarda bir İsmaili dai’si olarak Dava misyonu yüklenip seyahatlara çıkmıştır. Dai’ler listesinin çıkartılması ve görevlerin onaylanıp icazet verilmesi, Fatımi İsmailileri zamanında gelenekselleşmiş-resmileşmişti. Alamut kitaplık ve arşivlerinin 1257’da toptan yakılıp yok edilmesi dolayısıyla ele geçmemiş olabilir.

Fatımiler döneminden bir örneği, bizi yakından ilgilendirmesi dolayısıyla vermekte yarar var: 995 yılında, Rey kenti Mutazili (başkadısı) olan Abul Cabbar Hamdani’nin (936-1025), Kahire’yi ziyaret eden dai’ler listesinde Abul Vefa al-Daylami adı geçmektedir. 10 (1017 yılında öldüğü bilinen, Mineyikli soyağacına göre Zeyd soylu (annesi Kürt) olan Abul Vefa da 11, Fatımi İsmaili dai’si olarak Irak’tan Azerbaycan’a İsmaili davasını yayıyordu. Hacı Bektaş’ın da Alamut dai listelerinde mutlaka adı vardı, ama olasıdır ki babasının adlarından biri olan Seyyid Muhammed diye çağrılıyordu. Dai, davet eden; İsmaili inancını yayan demektir. Dailer daisi (İmamın vekili, hüccet), Du’i l-Kebir (büyük dailer) ve Du’i (sıradan dailer, davetçiler) diye üç kısma ayrılıyordu. Hacı Bektaş büyük dailer sırasında yer almış olmalıdır.

Hacı Bektaş önce Hindistan’a gitmiş olabilir. Bu dava gezisi, Şemseddin Tebrizi’nin Multan, Pencap ve Gucerat’ta İsmaililiği yaydığı döneme rastlar. Onun Hindistan’ı gezmiş olabileceği, Vilayetname’deki Güvenç Abdal söylencesinden anlaşılmaktadır. Söylencede Hacı Bektaş Veli, Güvenç Abdal’ı Delhi’deki kuyumcu müridinden 1000 altın neziri (adağı) almaya göndermiştir.

Hacı Bektaş’ın Halep, Şam ve Necef’i dolaştığını; Mekke ve Medine’ye gittiğini ve özellikle İmam Bakır’ın mezarının başında riyazata (benliği yoketme, nefis eğitimi alıştırmaları, kendine çile çektirme) girdiğini, orada üç yıl hizmette bulunduğunu Vilayetname’den okuyoruz.

Bu üç yıllık riyazat abartı da olsa çok önemlidir: Olasıdır ki Hacı Bektaş, Heterodoks İslamın (Aleviliğin) ilk yazılı kaynağı sayılan Abu’l Hattab’ın Ummu’l Kitabı’nda İmam Bakır için anlatılanları mezarı başında tekrar tekrar okudu; soyundan geldiği İmam Musa Kazım’ın dedesini can gözüyle seyretti.

Yine Hacı Bektaş’ın Makalat’ında (s.81-82) “Adem Aleyhisselam Sıfatı Beyan Eder” başlığını taşıyan bir bölüm vardır. Burada, Tanrının Adem’i topraktan yaratması üzerine çok ilginç bir betimleme yapıyor. Yaşadığı zamanın (13.yüzyıl) iyi tanınan yirmiden fazla ülke, kent ve bölge adlarını tek tek vererek, Adem’in organlarının herbirinin, bunlardan birinin toprağından yaratıldığını söylemekte. Çok büyük olasılıkla, tüm bu ülke, kent ve bölgeler, gezip gördüğü, kendi ölçülerince değerlendirdiği yerlerdir. Üzerinde biraz düşünülünce, her organın işlevinin, toprağından yapılmış olan kentin ya da ülkenin özelliklerini gösterdiği anlaşılır. (Makalat’taki bu pasajı, yüzyıl sonra Fazlullah Hurufi (ö. 1393-4) Cavidanname’sinde kullanmıştır.) Burada geçen coğrafi adlara bakılırsa, Buhara’dan Mısır ve Kuzey Afrika’ya, Hindistan’dan Konstantiniye’ye (İstanbul) uzanan kent ve ülkelerinin çoğunu yıllarca gezmiş olabileceği varsayılabilir.

Otuz yaşlarındaki genç İsmaili dai’si olarak batıni derviş Hacı Bektaş’ın son durağı Rum diyarı, yani Anadolu olmuştur. Ancak onu Anadolu’ya gönderen Ahmet Yesevi değil, Alamut İmamı Alaeddin Muhammed III’ün (1221-1255) onayıyla, baş dai Şemseddin Muhammed Tebrizi  olmuştur. Alamut’tan Horasanlı Baba İlyas’a yeni bilgiler getirmiş ve onun hizmetine girmiştir. Aşık Paşaoğlu’nun söylemiyle “Bu Hacı Bektaş... kardeşiyle Anadolu’ya gelmeye heves ettiler... O zamanda Baba İlyas gelmiş, Anadolu’da oturur olmuştu. Meğer onu görmeğe gelmişler. Onun dahi hikayesi çoktur...” Aşık Paşa gibi saray uşağı tarih ve menakib yazıcıları, “bu çok hikayeleri” alabildiğine kısaltmış ve gerçeklikten uzaklaştırarak Baba İlyas’ın, Hacı Bektaş’ınkileri değil, kendi hikayelerini aktarmışlar.

Hacı Bektaş’ın başından beri içinde ve stratejik katkılarda bulunduğu Baba İlyas ve Baba İshak’ın yönettiği Babai Halk hareketinden Alamut’un habersiz olduğu düşünülemez. Celaleddin Hasan III zamanında (1210-1221) bile Anadolu’da  Alamut’un büyük bir otoritesi olduğunu gösteren bir tarihsel belge sözkonusudur:  Şöyleki, Anadolu Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykavus I (1211-1220), 1216 yılında  Antalya’yı  üç aylık bir kuşatmadan sonra Frankların elinden alınca, kentin fethi haberini çevredeki hükümdarlarla birlikte Celaleddin Hasan’a da bir mektupla (fetihname)  bildirmiş ve ondan Selçuklularla dostluk ilişkisi dilemiştir.12  O zaman Şamseddin Tebrizi daha önce de, yani babasının zamanında Anadolu’ya gidip-gelmiş olmalıdır. Bu da gösteriyor ki, Baba İlyas’ın dahi Dede Garkın’ın yerine geçirilmiş bölge baş dai’si olması çok mümkündür. Suriye İsmaili kalelerinden yardım gelmiş olması da doğaldır.

Bu arada ayrıca Selçuklu Sultanlarının Alamut’a her yıl belli miktarda vergi verdiklerini İsmaili kaynaklarından öğreniyoruz. En büyük Selçuk Sultanının da Alamut’a vergi vermiş olması düşündürücüdür :

“1227 yılında ise Suriye baş dai’si Mecdeddin Rum Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’a ellçisinigönderip ondan Sultanlık tarafından Alamut’a her yıl düzenli gönderilen 2000 Dinarı talep etti. Sultan bir süre onu oyaladı ve Alamut yöneticisine (Alaaddin Muhammed III) (1221-1255) danıştı. Alamut İmamı, Suriye şefinin talebini onaylayarak, verginin Suriye İsmaililerine verilmesini söyledi. Bunun üzerine vergi Suriye İsmaili topluluğuna gönderildi.”13  


Babai hareketinin bağımsız olduğu kesindir. Çünkü yine, 12.yüzyılın ikinci yarısında büyük Suriye baş dai'si Raşidüddin Sinan’ın (ö.1193-1194), Alamut İmamı Hasan II (Ö.1166) tarafından atanmış olmasına rağmen, Alamut’a yaptıkları işler hakkında bilgi geçmenin ve karşılıklı ekonomik yardımlaşmanın dışında bağımsız hareket ettiğini biliyoruz.

Baba İlyas’ın piri olan Dede Garkın’ın Abu’l Vefa yolağından olduğunu ve dolayısıyla Baba İlyas ile Baba İshak’ın Abu’l Vefa’ya bağlı bulunduklarını Osmanlı tarihçileri ve menakıbname yazarları da söylemektedirler. Yukarıda değindiğimiz üzere Abu’l Vefa, Fatımi İsmaililerin 995 yılı listesinde Daylam baş dai’si olarak geçiyor. Yaşamının son zamanlarında ise Irak’ta Bağdad baş dai’si görevinde bulunmuş olup, Abu’l Vefa Bağdadi adıyla anılmaktadır. Baştan beri verdiğimiz tüm bu tarihsel bilgi ve olaylar, Hacı Bektaş’ın ve Babai ayaklanması önderlerinin batıni İsmaililerle ilişkileri bulunduğunu göstermektedir. Unutmayalım ki, halk arasında Alamut önderleri “Baba Seyyidina”(Baba Efendimiz) diye çağrılıyordu.

Vilayetname’de Hacı Bektaş Veli’nin yaşamına ilişkin anlatılanlar, yazarın halkın arasından ve başka menakıbnamelerden derlediklerinin, dönemin yöneticisinin inançsal ve siyasal istekleri doğrultusunda kaleme almış olduklarıdır. Dikkat edilirse Hacı Bektaş, Vilayetname’sinde batıniliğinden – bir suçmuş gibi - aklanıp, sünnileştirilmiş. Keramet sahibi bir velidir, yani Tanrı dostudur; ama en büyük kerametlerinden biri olan tek danesini dökmeden darı çeçi üzerinde otururken bile ona namaz kıldırtılmıştır. Bir yandan da tam tersine onun, Nureddin Caca ve Mevlana ilişkilerinde Şeriat kurallarını yerine getirmediği için kınandığı görülür. Ayrıca Vilayetname’ye sokulan bazı keramet ögeleri de, çok daha önce yaşamış veliler tarafından gösterilenlerin yinelenmesidir.

Örgütlü batıniliğin son temsilcileri (devlet kurmuş) Nizari İsmaililerin (1090-1257), Sünni yönetimler tarafından İslam düşmanı, dinsiz, katil, her türlü kötülüğü yapmaya hazır şeytan gibi görülmesi nedeniyle menakıbname yazarları “dai ve İsmaili” adları kullanmaktan çekinmişlerdir. Oysa Vilayetname’de Hacı Bektaş’ı ziyarete gelmiş olduklarından sözedilen Horasanlı Kalenderiler, Haydariler İsmaililerden başkası değildir.

Gerçek böyle iken, Hacı Bektaş Veli, Nizari İsmaililerle ilişkisi bir yana içinde yeraldığı  Babailerden bile uzaklaştırılmış ve hala Babai ayaklanmasına katıldı-katılmadı tartışması yapılıyor. Onu Sünni göstermek için Nakşibendiler Hacı Bektaş'a “amcazade” diyor ve onun batıliğini-Aleviliğini “iftira” kabul ediyorlar.

Hacı Bektaş’ın Selçuklu Prenslerinin çatışmalarında İzzeddin Keykavus II’a destek vermesi ve Bizans’a yakınlık duyması, Anadolu’da merkezi birliğin kurulması amacı kadar, antik Ege Uygarlıklarının son mirasçısı olan ileri Bizans uygarlığından yararlanma ve İslam-Hristiyanlık ayırımı yapmadan insanlığı birleştirme hedefi taşır.

Hacı Bektaş Veli, 1257’de Alamut’un Moğollar tarafından yerle bir edilmesi sonucu İsmaililerle ilişkisini kesmiş, ama batıni inancın doruğunda; zamanın kurtarıcı imamı olarak ortaya çıkıp, Alamut İmamlarının temsil ettiği (Haft bab-ı Baba Seyyidina’ya göre Alamut İmamı Ali’yi temsil ediyor, bütün İsmaili inançlıların her biri de Salman’nın makamında bulunuyordu, yani birer Salman idiler) Ali’nin donuna bürünmüştür. Bunu pekçok Alevi-Bektaşi ozanı işlemiştir. Biz Sadece Hasan Dede’den (Ö.1469) bir tek dörtlükle örnekleyelim:

Yerlerin göklerin binasın düzen
Ak üstünde kara yazılar yazan
Engür şerbetini Kırklara ezen
Hünkar Hacı Bektaş Ali kendidir

Hacı Bektaş Veli’yi Doğru Tanıyarak Anlamak …

Her yıl Ağustos ayının üçüncü haftasında iki üç gün süren Hacıbektaş ilçesindeki şenliklere yüzbinlerce Alevi-Bektaşi canlar akın eder. Bunların büyük çoğunluğu bu resmi şenlik eğlencelerine katılmak için değil, Hünkar’ın dergahına yüzsürmek için giderler; Çilehane,Kulunçkaya, Pir tepesi, Alıç ağacı, Beştaşlar, Hamurkaya gibi keramet söylencelerinde adı geçen yerler ziyaret edilir. Türbelerde dualar eder, temsili Cemler yaparlar; Hacı Bektaş Veli’nin ruhundan yeniden kerametler bekler; “dildeki dilekleri, gönüldeki muratlarını” isterler  ve hep bu beklenti içindedirler. Alevi toplumu da Hünkar’a sadece bu gözle bakmayı sürdürürlerse, onun tarihsel kişiliği ve büyük insanlık önderliğini asla anlayamıyacaklardır.  


Yediyüz elli yıl önce herşeyi bilime bağlamış ve “bilim bütün değerlerin üzerindedir ve bilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır”demiş olan  Hünkar’a bu kötülüğü yapmayalım. Ancak nevar ki, nesnel dünyasına girerek onu doğru tanımak ve tanıtmak için, 13.yüzyıl  Anadolu’sunda yükselen sosyal ve siyasal mücadeleleri ve nedenlerini öğrenmek zorunluğu vardır. Selçuklu-Mogol-Bizans ilişkilerini, çağın toplumlarının sosyo-ekonomik ve inanç yapılanmalarını iyi  incelemeden bunu yapmak zaten olası değildir.14

Horasanlı genç batıni dervişi Hacı Bektaş, Güneydoğudan Anadolu’ya girer Hacı Bektaş. Burada Abu’l- Vefa yolağından olan Dede Garkın’ın-ki Baba İlyas’ın da Piridir- elinden geyik derisinden Elifi taç giyip, nasip aldığı Vilayetname’de belirtilmektedir. O yıllarda, yani 1230’ların ortalarından itibaren,göçer ve yerleşik alevi halklarla (Türkmen ve Kürt), yerli Hristiyanlar arasında Baba Resulullah olarak tanınan Baba İlyas’ın geniş propagandası yapılmakta ve Selçuklu sultanı ve feodal beylerinin zulüm ve baskılarına karşı ayaklanma hazırlıkları sürmektedir. Ayrıca, “Tanrının elçisi Baba (Baba Resu’l Allah)”, yani peygamber olarak inanılan Baba İlyas’ın, en önemli halifesi Şamlu Baba İshak da bölgede çok geniş söz sahibiydi; kentlerde yaşayan feodalların topraklarını boğaztokluğuna işleyen köylüler, konar-göçerler ve tüm ezilmekte olan inanç ve etnik toplulukları arasında Baba Resul’un siyasetini yapıyor, onları örgütlüyordu. Olasılıkla Hacı Bektaş, Baba İlyas’tan önce Alamut’tan tanıştığı Baba İshak’la burada görüşüp konuştular. Böylece daha başlangıçta Babai hareketinin içine girmiş bulunuyordu.

Bölgede çok sevilip sayılan Baba İshak’la birlikte Hacı Bektaş da, orada bir süre kalıp bilgi ve görgüsü, eylemleriyle halkı aydınlatarak tanındı, büyük saygınlık kazandı. Sonra Dede Garkın, olasılıkla Baba İshak’ın yanına katarak onu Baba İlyas’ın dergahına Amasya’ya göndermişti. Bize göre, Babai ayaklanmasınıdaki en büyük hizmeti ise, Kayseri ve Kırşehir civarında Bizans sınırboylarında, yani Uc’larda yaşayan Türkmenler’in harekete katılmalarını sağlama çalışmasıdır. Gerçekte Hacı Bektaş’ı 57 bin Rum erenlerine gözcülük yapan Karaca Ahmed’e, peyik (elçi) olarak yollayan Baba İlyas’ idi. Horasanlı Hacı Bektaş, Rum Gazileri (Gaziyan-i Rum) ve Rum Bacıları (Bacıyan-i Rum) örgütlerini harekete bağlamıştır. Kardeşi Menteş’i 1240 yılı içinde Sivas savaşı sırasında şehit veren Hacı Bektaş, hareketin son çarpışması olan Malya’dan önce,bilinçli olarak savaşın dışına çıkarılarak Kendek’te Hacı Bereket’in yanına gönderilmiştir. Bu buyruğu, bizzat baş kumandan, halifesi bulunduğu bildirilen Şamlu Baba İshak (2011 Server-i leşkeran ol şehbaz/Hacı Bektaş diyu gelir avaz, 2012 Kendek’e çık seni selamet bil/Bereket Hacı’yı ziyaret kıl) vermiştir. Elvan Çelebi, Menak ıbu’l Kudsiyye’de  Hacı Bektaş’ı ve bu olayı 1992 ile 2016 arasındaki beyitlerde genişçe anlatmaktadır.

Hacı Bektaş Veli, bu ayrılışın üzerinden daha on yıl geçmeden Sulucakarahöyük'de tekkesini kurmuş ve Alevi-Bektaşi öğretisini yaymaya başlamıştır. Buradan önce bir küçük yerleşme olan Kendek'te oturduğu anlaşılan, aralarına gönderildiği Bereket Hacı ve onun çok sayıda, “Kaf’tan Kaf’ı tutmuş edep, ilim ve hilm sahibi halifeleri” (2013 Dakı bunca halife etrafı/Ki bular dutdi Kaf ta Kafı, 2015 Edeb ü ilm ü hilm ü takvi…) de kendisine yardımcı oldukları yadsınamaz. Geleneksel olarak Vilayetname’den gelen bilgilere göre, Hacı Bektaş Veli Sulucakarahüyük'te Çepni Türkmenlerinden Yunus Mukri'nin yanında kalarak kırımdan kurtulmuştur. Ancak, Vilayetname’den yaklaşık yüzyıl önce yazdığı yazdığı kitabında  Elvan Çelebi'nin verdiği bu önemli bilgi, onun daha önce Kendek'te Bereket Hacı ve halifeleri arasında kalıp, hem Babai avcılarından kendini koruduğu hem de iyice olgunlaştığını gösteriyor.

Hacı Bektaş Dergahı, Sünniliğin medreseleri karşısında, günün bilimlerinin ışığı altında ve çağını  aşarak, Alevi-Bektaşi öğretisinin kurallarının öğretilip uygulandığı Halk Üniversitesi konumu kazanmıştır. Hiç kuşkusuz bunda, başta Bereket Hacı ve çevresi olmak üzere, Malya yenilgisiyle ardından gelen Babai kırımından kurtulmuş bulunan Baba İlyas halifelerinin büyük katkıları vardı.

Sulucakarahüyük aynı zamanda, 24-25 yıl içinde, yani 1246-7lerden (Gıyaseddin Keyhusrev’in ölümünden sonra) Hünkar'ın dünyadan göçüşüne (1270-73) dek, Anadolu'da güçlü bir merkezi yönetim kurulması ve birlik oluşturması için politika üreten yer olmuştur. Hacı Bektaş Veli'nin, el verdiği ve icazetledirdiği 360 halifesini Anadolu'nun dört bir yanına ve Balkanlara kadar göndermiş ve onların siyasal doğrultuda birçok eylemlere katılmış olması; Mogol istilacılar ve korumalığındaki Konya Selçuklu feodal devletine karşı İzzetin Keykavus'un desteklenmesi bunun açık kanıtlarıdır. Büyük olasılıkla Dergah'ta saklanıp, yetiştirilen ve resmi tarihin Cimri diye adlandırdığı İzzeddin'in oğullarından Siyavuş'u Konya'da padişah yaparak, kendisi başvezir olan Karamanoğlu Mehmet Bey hareketi de aynı Sulucakarahüyük siyasetinin ürünüydü. Bu dönemlerde hangi Anadolu beyliğini incelemiş olsanız, oraya yerleşmiş ve etkin bir veya birkaç Hacı Bektaş halifesi bulursunuz…

 

İsmail Kaygusuz

I
Hacı Bektaş Veli’yi  Anlamak İçin Doğru Tanımak Gerek

Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin (Ö.1270-3) yaşamı boyunca toplum için yaptığı onca güzel işler;  kendisi egemen Sünni yönetimlerin inancına aykırı düştüğünden, ancak birer keramet yumağı olarak günümüze taşınabilmiştir. Halk bilinci onu gönüllerine, iç dünyalarına sultan yapmış; yürüdüğü dağı taşı, dokunduğu toprağı ağacı ve oturuşunu kalkışını, elverişini, gözaçıp kapatışını kutsamış ve olağanüstü ögelerle bezemiş. Ağızdan ağıza geçen geleneksel sözlü aktarımlar içinde, gerçekle gerçekdışılık biribirine karışmış. Onları halkın ağzından ilk toplayıp yazan ve çoğaltanlar, hem yönetime yaranmak için günün siyasetine uydurmuş, hem de hayallerini katıp gerçeküstülükleri artırarak halka geri getirmişlerdir. 15.yüzyıılın sonlarında (1481-1500) ilk kez Uzun Firdevsi (İlyas ibn Hızır al-mutahallas bi-l-Firdevsi) tarafından yazıya geçirilmiş olan şiirsel ve düzyazı biçiminde günümüze ulaşan Hacı Bektaş Vilayetnamesi bu özellikleri taşır. Kendisinin yazdığı ya da yazdırdığı yapıtlardan ise sadece tam olarak Sadeddin Molla'nın türkçeleştirdiği Makalat elimizde bulunmaktadır.

Menakıbname'lerdeki keramet olağanüstülüklerini tel tel sağıp, her birinin dayandığı tarihsel ve sosyo-ekonomik özü ortaya çıkarmak; elle tutulur, gözle görülür ve hissedilir maddi temelleri saptamak araştırmacıların görevidir. Yine Makalat'ı iyi anlayabilmesi ve inceleyebilmesi için araştırmacı, Batıniliği ve Şeriat ögelerini birbirinden ayıracak birikime sahibolarak işe başlamalıdır. Kısacası bu ulu kişiyi,  büyük  reformcu Alevi-Bektaşi inanç ve düşünce önderini; 13.yüzyıldan çağlar aşarak günümüze ışık tutmuş bu tarihsel kişiliği, bilim ve akıl dışı söylenceler sarmalı içinde görmeye ve orada bırakmaya kimsenin hakkı yoktur.

Hiçbir tarihsel kişilik, Hacı Bektaş Veli kadar, kişiliğine ve konumuna ters değerlendirilip, kendisine yabancılaştırılmamış ve üstüne aykırı giysiler giydirilmemiştir. Tarihe ve tarihsel olaylara bakış çarpık,  yöntemler yanlış olunca, ortaya farklı kişiliklerde Hacı Bektaş’lar  çıkıyor:
1) Namazında orucunda bir zahid, yani aşırı ibadet düşkünü şeriatçı Sünni müslüman  
2) Ahmet Yesevi tarafından Anadolu’da Türklüğü ve Türkçeyi yaymak için gönderilmiş bir şeyh  
3) Anadolu’yu türkleştiren ve islamlaştıran alp erenlerin başı, bir fetihçi
4) Beylerle sultanlarla uzlaşmış ve  Osmanlı işbirlikçisi bir tarikat kurucusu
5) Dünyadan elini eteğini çekmiş, tekbaşına inziva deliğinde “riyazat ve ibadetle iştigal
edip” kerametler göstermiş bir ermiş
6) Babai halk ayaklanmalarında gizlenmiş, ayaklanma bastırılınca birden ortaya çıkmış
‘meczup’ ve korkak bir derviş.
Kuşkusuz Hacı Bektaş Veli bu kişiliklerin hiçbiri değildir ve olamaz!

Yüzyılın başından beri hakkında yapılan araştırmaların büyük çoğunluğu, milliyetçi devlet anlayışı ve ortodoks İslam inancı çerçevesinde yapılmış. Bilimsellik adına yeni yapılan çalışmaların bile, geleneksel bilgilerin yinelenmesiden ve ‘filan araştırmacıya, filan yazar ve Prof’a göre’den öteye, bu çerçevenin dışında olduğu söylenemez. Yeni görüşler, değerlendirme ve yorumlar üretme gereksinimi duyulmadan,sadece alıntılar ve dipnotlarla bilimsel inceleme ve makaleler yazılabileceğine, ya da bunlara ‘bilimsel’ denilebileceğine biz inanmıyoruz. Onun içindir ki, Hacı Bektaş Veli’yi bu anlayış ve değerlendirmelerin hiçbiri tanımlayamaz.1

Ayrıca sanki, Hacı Bektaş Veli’nin Osmanlı devletinin kuruluşuna katkısı olduğu;  Osman’a elverdiği, Orhan Bey’e dua ettiği iddialarını ıspatlamak istercesin kimi yazarlar onun 1240 ya da 1242 yılında ( yani Yunus Emre’nin doğduğu yıllar!) doğduğu, 1327 ya da 1338 yılında hakka yürüdüğünü, dayandıkları hiçbir belge olmadığı halde, hala ısrarla yazmaktadırlar. Onların ayrıca kafalarının ardında, Hacı Bektaş’ın Babai Halk Ayaklanmasından uzaklaştırmak ve harekete katılmadığı, katılamıyacağını göstermek de var kuşkusuz! Ama aynı yazarların bazıları bir başka kitabında, bir bakıyorsunuz Hacı Bektaş’ın, 1167-9’da dünyadan göçmüş bulunan Ahmet Yesevi ya da ardılı Lokman Perendi tarafından Anadolu’ya gönderildiğini yazıyor ciddi ciddi. Yani, doğumundan en az yirmi yıl önce! Bu ciddiyetsiz ve yalan bilgiler giderek de bayağılaştırılarıp bazı yayınevleri tarafından tekrar tekrar yayınlanıyor.

Öbür yandan son zamanlarda Hacı Bektaş Veli’nin Hace Ahmet Yesevi ile ile ilişkisine, hatta onun tarafından Rum’a gönderildiğine, Yesevi’ye ait ve onun 120 yıldan fazla yaşadığı anlatılan bir keramet söylencesi kanıt olarak öne sürülmektedir. Hernedense, Rus araştırmacılarının bu söylenceyi yayınlamış olmaları bilimsel bir açıklamaymış gibi değerlendiriliyor. Söylenceyi birkaç cümle içinde verelim: Ali’nin oğlu Muhammed Hanefi soyundan geldiğine inanılan Hace Ahmet Yesevi, Muhammed Peygamberin  dünyadan göçtüğü 63 yaşına gelince, yeryüzünde ondan daha uzun süre yaşamak istemeyip, yeraltında hazırlanan çilehaneye çekilmiş ve yeryüzünde yaşadığı kadar  da yeraltında çilede kalmıştır. Mezarı, 15.yüzyılda yapılmış olan anıtsal türbesinin üzerine kurulduğu yerin-zeminin altında bulunmaktadır. Bunu kanıt olarak alan araştırmacılar, Ahmet Yesevi’nin 1230’lu yıllarda gerçekten dünya değiştirmiş olduğunu düşünüp rahatlıkla Hacı Bektaşı Türklüğü ve İslamlığı Ruma’yaymak için göndertebiliyor. Buna sadece ayıptır denir!

Biz,  aşağıda genişçe açıkladığımız gibi, ikisi arasındaki yarım yüzyıla yakın zaman farkı,   o tarihlerde yaşanmış olaylar, bölgesel ve siyasal koşulların doğrudan ya da bir halifesi aracılığıyla Hacı Bektaş’ın,  Yesevi’nin kendisi ve içinden Nakşibendiliğin çıktığı dönem Yeseviliğiyle  de  ilişkisi olmadığını tartışıyoruz. Ama, Hace Ahmet Yesevi’nin de yetiştiği ve ölümüne kadar (1167-69) yaşadığı yıllarda ve bölgelerde Nişabur’dan, Belh’ten, Rey’den Fergana vadisine-Bedehşan’a ve Pamire’e kadar, gerek kentlerdeki halklar ve gerekse bozkırlardaki nomad(konar-göçer) Oğuzlar-Türkmenler arasında yayılmış Batınilik-Alevilik dışında olduğunu asla düşünmüyoruz.

Öyleyse Hacı Bektaş Veli kimdir ve nasıl yetişmiş; hangi koşullarda Rum’a (Anadolu’ya) gelmiş ve kim göndermiştir? Onun yanıtını bulmaya çalışalım.



Hacı Bektaş Veli  Bir Batıni  Dai’siydi

Yukarıda söylediğimiz gibi, Hacı Bektaş Veli’nin Hace Ahmet Yesevi’den (ö.1167-9) el aldığı ve  Anadolu’ya onun gönderdiği doğru olmadığı gibi mümkün de değildir.
Geleneksel bilgiler, özellikle Vilayetname, Ahmet Yesevi’nin halifesi Lokman Perende’den el aldığını söylüyor. Ahmet Yesevi, Orta Asya’da “Hacegan (Hocalar) Hanedanı”nın kurucusu bilinen Yusuf Hemedani’nin (ö.1140) öğrencisidir. Onun öğrencilerinden Abdel Halik el-Gucvani (22 yaşına kadar Malatya’da yaşamış, ö.1120) yol zinciriyle Nakşibendilik, Şeyh Zahid (ö.1296) aracılığıyla Safevilik, Halvetilik ve Bayramilik, ve Ahmet Yesevi - Lokman Perende - el Harasami üzerinden Bektaşilik’in çıktığı üzerine bir Tarikat zinciri kurmaktadır Nakşibendi araştırmacıları.2

Hacı Bektaş Veli’nin, Hace Ahmet Yesevi sonrası Yesevilik çevresinde yetiştiği doğru mudur? Daha önce biz de gelenekçilere uyarak, istemeye istemeye Vilayetname verilerini kabul edip, bu soruya “evet” diyorduk. Zaten İttihat Terakki’ci araştırmacılardan bu yana milliyetçi ve resmi çevreler, Hacı Bektaş’ın Ahmet Yesevi’nin ölümünden kırk yıl sonra doğmasına rağmen, onun tarafından Anadolu’yu “Türkleştirmek” ve Türkçeyi yaymak için gönderildiğini ciddi ciddi ileri sürdü, yazdı çizdiler. Bile bile yanlış olanda ısrar etmek, tarihe müdahale etmektir. Bu ise baskıcı devlet anlayışının yansımasıdır. Kaldı ki, Hacı Bektaş Veli’nin Yesevi çevresinde, Lokman Perende aracılığıyla yetişmiş olması da onun Yeseviliği Anadolu’ya taşıyıp Bektaşiliğe dönüştürdüğünü, ve de aynı çevrenin onu Türklük-Türkmenlik adına buraya gönderildiğini kesinlikle göstermez.

Yıllar önce bu anlayışa Abdülbaki Gölpınarlı haklı olarak şu yanıtı vermişti:

“Hacı Bektaş’ın, Mevlana’ya karşı Türk harsını koruduğu, Mevlevilerdeki Farsçaya 4karşılık Bektaşilerde Türkçenin işlendiği gibi götürü, yahut ısmarlama pek çok sözler duyuldu. Hatta onun bir Türkçü olduğu ve başında Ahmet Yesevi’nin bulunduğu bir teşkilat tarafından bu maksatla Anadolu’ya gönderildiği gibi, kargaları bile güldürecek hükümler verenler çıktı...”3

Hacı Bektaş’ın soyunun İmam Musa Kazım’a (ö.799) kadar çıkması, onun Türk-Türkmen olmasına engel değildir. Yedinci İmam Musa Kazım’ın ölümüyle 11. kuşaktan Hacı Bektaş’ın doğumu arasında tam dörtyüz yıl var. Adı geçen İmam uzun süre Bağdad’da ve oğlu İmam Rıza ise Horasan bölgesinde yaşamış olup, kendileri ve çocukları yerli halkla evlilik ilişkileri kurmuşlardır. Yalnız onlar değil 8.yüzyılın başlarından beri Hasan ve Hüseyin soylular zaten İran, Horasan, Daylam, Tabaristan, Türkistan’a yayılmış bulunuyorlardı. Özellikle Zeynelabidin oğlu Zeyd soylu, İmam Cafer’in oğlu İsmail ve onun oğlu Muhammed soylu İmamlar da yaşamışlardı.

Örneğin İsmaili geleneğinin bildirdiğine göre; Muhammed bin İsmail, kendisini ele vermediği için eşinin dayısı Rey valisi İshak bin al-Abbas al-Farsi’nin Halife Harun Reşid tarafından öldürüldüğü tarih olan 805 yılında kaçarak esas olarak doğu Uzbekistan’da ve kısmen Tacikistan ve Kırgızistan’da 8500 milkarelik alan kaplayan Farghana vadisine sığınmıştır. Muhammed bin İsmail buradan dailerini, Tacikistan’daki Gorno-Badakhshan’ı da içine alan Orta Asya’nın yüksek dağlık bölgesi Pamir’e göndermiştir.4

Onlar da bölgelerindeki etnik gruplar ve kültürleriyle iç içe karışmışlardı. Bir kaç kuşak sonra artık onların etnik olarak Arap olduklarını söylemek çok anlamsızdır. Hele Nakşibendi şeyhi Prof. Dr. Esat Çoşan’ın, Makalat’ı Arapça yazmış olmasını kastederek Hacı Bektaş Veli için; “demek ki, Arap ırkından ki, Arapça yazmayı uygun görmüş” yargısını vermesi saçmalığın en büyüğüdür. Zaten Coşan, Ahmet Yesevi’nin Yusuf Hemedani ve El-Gucvani ile ilişkilerinden ötürü, Hacı Bektaş’ı Yesevi tarikatından kabul edip, “Nakşilere amcazade” yapıyor, “akraba olarak” görüyor. Hacı Bektaş Veli’ye - hatta ellerinde doğru şecereleri olan seyyidlere, dedelere - Ali soylu diye Arap gözüyle bakılırsa, tarih boyunca halkların ve kültürlerin kaynaşma sürecinde yaşamış olduğu gerçeğini yadsımış olursunuz.


Hacı Bektaş Yesevi Yolu Yolcusu Değildir

Hacı Bektaş Veli, Yesevi yolunun yolcusu değildir, olamaz. Tarihsel olarak Nişabur’da geçen olaylar ve Horasan bölgesindeki Moğol saldırıları gözönünde tutulacak olursa gerçeğin çok farklı olduğu görülecektir. Hacı Bektaş 1200’ün ilk on yılı içinde doğmuş olduğuna göre, Lokman Perende’den olsa olsa okuma yazma öğrenmiş ve ilk dinsel bilgilerini almış olmalıdır. Lokman Perende, Ahmet Yesevi’nin halifesi olmuş olsa bile, ondan çocuk yaşlarda ders alan Hacı Bektaş’ın Yeseviliği öğrenip, ona bağlanması olası görülmüyor. Abdülbaki Gölpınarlı bu konuda, “hasılı bizce,” diyor, “Ahmet-i Yesevi nasıl şöhreti yüzünden Bektaşi geleneğine sokulmuşsa, Lokman da bu geleneğe sokulmuş ve bu zata Hacı Bektaş’a hocalık ettirilmiştir”.5 Elbette bu kişiler sadece “şöhretleri” yüzünden değil, Hacı Bektaş’ın “menkıbe”lerinin yazıya geçirildiği dönemin Osmanlı siyasetinin gereği olarak Vilayetname’ye sokulmuştur. Gölpınarlı’nın asıl Mevlana Celaleddin (s.237) adlı yapıtında, Hacı Bektaş Veli hakkındaki aşağıdaki saptaması çok yerindedir:

“Hacı Bektaş, bütün manasıyla batıni inanışların mürevvici (yürüten, propagandasını yapan) bir batıni dai’siydi. Bunu ‘Makalat’ açıkça gösterdiği gibi en eski kaynakların Bektaşilik hakkında verdikleri malumat da teyid eder.”

Abdülbaki Gölpınarlı’nın Hacı Bektaş’ı, salt Mevlana ile karşılaştırılacak düzeyde olmadığını göstermek ve onu küçük düşürmek için (sevilmeyen) bir tarihsel gerçeği ortaya atıp ardında durmamasının, belirsiz bırakmasının anlaşılır yanı olamaz. Ayrıca, bu saptamasından sonra Gölpınarlı, Mevlana karşısında Hacı Bektaş’ı tanımlarken, doğrularla yanlışları bir arada kullanarak, birbirlerini elimine etme niyetini ortaya koyuyor:

“Halbuki Horasani’lerden olmakla birlikte ne kadar bilgin olduğunu bilemediğimiz, ancak ‘Makalat’ına ve gene elimizde bulunan bir ‘Şathiyye’sine nazaran derin ve geniş bir bilgiye sahip olmaktan ziyade münteşir (yaygın,dağınık) terbiyeyle yetiştiğini sandığımız Hacı Bektaş, bir halk isyanının (Babai başkaldırısı kastediliyor- İ.K.) arda kalanları tarafından ulu tanındı. Bilgisi, meşrep ve mezhebi bakımından yalnız medrese mensupları tarafından değil, tarikatçılar tarafından da kınanan bu zümre, ilk zamanlardan itibaren gizlenmeye lüzum görmüş ve tekkelerini, şehirleri bile dağ başlarında, ıssız yerlerde kurmuştur. Ortodoks Müslümanlıktan dışarı gören saltanat ve medrese, bu zümreyi vakıftan da mahrum etmişti.” 6

Abdülbaki Gölpınarlı, Hacı Bektaş’a bir batıni dai’si diyorsa - ki bu en doğru saptamadır-, bunun arkasında durmalı ve açıklığa kavuşturmalıydı. Yani onun bir batıni olarak yetişmesinin tarihsel ve nesnel koşullarını açık açık göstermeliydi. Ama, o bunu bir hakaret gibi kullamaktaydı.

Hacı Bektaş Veli ailesi ve Mogolların Nişabur’u Zaptı

Nedense araştırmacılar o yıllardaki bölgenin tarihsel koşullarını inceleme gereği bile duymadan, Vilayetname’de anlatılan olayların hepsini doğru kabul ediyorlar. Hacı Bektaş ailesiyle birlikte, doğduğu kent olan Nişabur’dan en geç 1221’in Mart ayında ayrılmak zorunda kalmıştır. Çünkü kent Nisan ayının ikinci haftasında Moğol ordusu tarafından kuşatıldı. Hacı Bektaş 12-15 yaşlarındadır. Olasıdır ki Vilayetname’de anlatıldığına gibi, babası “İbrahim el-Sani, Tanrının rahmetine vardı.” Ayrıca aynı paragrafta, “padişahlığı Hacı Bektaş Veli’ye arzettiler, kabul etmedi. Padişahlığı, amcazadelerinden olan ve Musa-el Sani evladından Seyyid Hasan’a verdiler” denilmektedir.

Bu gerçek Nişabur padişahlığı değil, gönül padişahlığıdır. Aile bireyleri, Muhammed-Ali soyundan olması dolayısıyla kendilerine bağlı ehlibeyti ve İmamları sevenler için bir padişah, yani inançsal önderdi. Belli ki, Hacı Bektaş’ın henüz çocuk olması dolayısıyla, babasının yerine amcası Seyyid Haydar Ata - ki bu kişi kaynaklara göre Abdal Musa’nın babası Seyyid Hasan Gazi’nin babasıdır- seçilmiştir.Eğer İbrahim el-Sani Nişabur’da ölmüşse, aile ve aileye bağlı olanlar Abdal Musa Sultan’ın dedesi  önderliğinde Nişabur’dan çıkıp yollara düşmüştür.

Moğollar Türkistan’dan Azerbaycan’a kadar Horasan’ı baştanbaşa işgal etmişlerdi. Konar-göçer Oğuzlar, kentli kasabalı Türkmen toplulukları, Doğu’ya değil Batı İran ve Irak’a doğru gidiyorlardı. Moğolların önünden kaçan çok sayıda Horasanlı göçmen Alamut’a bağlı Kuhistan bölgesindeki Nizari İsmaili kalelerine sığındı. Hacı Bektaş aile çevresi ve yandaşları en geç 1221 yılı içinde, Kuhistan’daki İsmaili kalelerinden birine sığınmışlardı. Bu kale, Nizari valisinin oturduğu yerdi. Hacı Bektaş burada önemli biriyle tanışacaktı.


Nişabur 1142’de Selçuklu prensi Atsız tarafından ele geçirilmiş ve arkasından Sencer tüm Horasan’a yeniden egemen olmuştu. Sonra 1174-1185 yılları arasında Toğan Şah Ebu Bekr’in egemenliği altına girdi. 1187’de Melikşah bin Tekiş ve 1193’de Kutbeddin Muhammed’i Nişabur’un hakimleri olarak görüyoruz. Kent, bölgedeki Harezmşahlar, Karahitaylı ve Selçuklular arasındaki çekişmeler arasında birinden diğerine el değiştiriyordu. Son olarak;

“10 Nisan 1221, Cumartesi günü Moğolların eline geçen Nişabur şehrinin sonu (Merv’den) daha acıklı oldu. Halk, Kasım 1220’de şehir surundan atılan bir ok ile vurulan Tokuçar’ın ölümünden dolayı cezalandırıldı. Bu nedenle Toluy aman dileyenlerin isteklerini kabul etmiyordu. Şehir zaptedilince 400 sanatkar hariç bütün halk katledildi. Şehir tamamıyla tahrip edilerek çift sürüldü. Gizlenerek sağ kalanları da imha etmek için bir Mogol komutanı 400 Tacik ile harabeler arasına bırakıldı.” 7

Kuşkusuz Hacı Bektaş ailesi ve yandaşlarının, yerle bir edilmiş, tarla gibi sürülmüş Nişabur’a bir daha geri gelmiş olmaları düşünülemezdi. O zaman bu aile nereye yerleşmiş ve ergenlik çağına yeni girmiş bulunan Hacı Bektaş eğitimini nerede görmüştü? Farid Daftary, Moğolların Horasanı istila ettikleri yıllar ve Horasan’ın batı sınırını oluşturan Kuhistan bölgesindeki Nizari kalelerinin durumu hakkında şu bilgileri veriyor:

“Mogolların önünden kaçan çok sayıda Horasanlı göçmenler gelerek Kuhistan bölgesindeki Nizari İsmaili kalelerine sığındılar. Mogollar istilalarının başlangıcından itibaren, Alamut Nizari İsmaili devletinin, diğer küçük prensliklerden daha güçlü olduklarını deneyerek anlamışlardı. Ayrıca Nizari İsmaili önderleriyle Moğollar arasında bir andlaşma yapıldığı anlaşılıyor; çünkü Celaleddin Hasan III (1210-1221) Mogolların batıya hareketinin başlangıcında, Talikan’da bulunan Cengiz Han’a barış istemiyle gizli bir elçi heyeti gönderdiği biliniyor.”

“Kuhistan Nizari İsmailileri Mogol istilasından etkilenmedi. Güçlerini, gelişim ve özgür yönetimlerini sürdürdüler. Aralarına katılmış olan sığınmacılarla herşeylerini paylaştılar. Doğrusu, Kuhistan Nizarilerinin bilgin önderi Şihabeddin (Shihab-al Din) mültecilere öylesine iyi ve cömert davrandı ki bu, Nizari bölgesinden Alamut’a şikayetler oldu; hazinenin kaynakları üzerinde olumsuz etkilenmelerden yakınılıyordu. Alamut’tan onun yerine atanmış olan yeni muhtaşim (Kuhistan Nizari önderlerine verilen genel ad) Shams al-Din (Şemseddin) mültecilerde eşit derecede saygı ve hayranlık uyandırdı. Bu olayları ve Kuhistan’daki Nizarilerin o zamanki durumunun ayrıntılarını, Minhac-i Sirac adıyla tanınan, 1224-1226 arasında üç kez Kuhistan’ı ziyaret etmiş bulunan Sünni kadı Minhac al-Din Osman bin Sirac al-Din al Cuzcani anlatmaktadır. Cuzcani, hem yüksek övgüler yaptığı Şihabeddin’i hem de Şemseddini’i tanımış. Hatta Şemseddin ile Sistan adına diplomatik görüşmeler yapmıştı.”8   

Hacı Bektaş ve Şemseddin Muhammed Tebrizi

Yukarıda söylediğimiz gibi Hacı Bektaş’ın aile çevresi ve yandaşları en geç 1221 yılı ortalarında,Kuhistan’daki İsmaili kalelerinden birine sığınmışlardı. Büyük olasılıkla bu kale, Nizari valisinin oturduğu yerdi. 1221-1223 yılları arasında tanınmış bilgin ve İsmaili ozanlarının övgü şiirleri yazığı Şihabeddin, muhtaşim idi. Bu İsmaili valisi, İsmaililiğin kurucusu, büyük İmamı İsmail’in kardeşi Musa Kazım soyundan gelmiş olan Hacı Bektaş ve ailesine saygıda kusur etmemiş, özel bir değer vermiş olmalıdır. Hacı Bektaş’ın, 1224’te Alamut tarafından Kuhistan yöneticisi olarak atanan Şemseddin Muhammed Hasan-i İhtiyar ile kurduğu ilişki yaşamlarının son dönemlerine kadar sürecektir.

Yaşamı tamamıyla aydınlanmamış ve (batıni İsmaili) inancının gerektirdiği sırrı hâlâ koruyan Şemseddin Tebrizi’nin, Alamut İmamı Celaleddin Hasan III’ün (1210-1221) oğlu olduğu ve İmam İsmail soyundan geldiği üzerinde kaynak ve kayıtlar bulunmaktadır.  A. Gölpınarlı aynı yapıtında (s.50) bu kaynaklardan birincisini göstermekle birlikte, İsmaililerin büyük düşmanı tarihçi Cuveyni’nin “Nev Müsülman Celaleddin Hasan’ın Alaaddin Muhammed’den başka oğlu yoktu” diye yazmış olmasını geçerli görüyor. 9

Genç Hacı Bektaş’ın Şemseddin gibi birinin koruması altına girmiş olmasıyla, batıni eğitimini bir devlet olarak örgütlenmiş Nizari İsmaililerden, Kuhistan ve Alamut’ta almış olduğu bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor. Hacı Bektaş’ın durumu, 1227’de Kuhistan baş dai’si Nasuriddin Abdurrahman’ın korumasına girmiş büyük İsmaili bilgini Nasıruddin Tusi’nin (1202-1274) ilişkisine benzer görülmektedir. Bu ilişki sayesinde, onun yaptığı gibi, Alamut kitaplığından ve dai öğretmenlerden yararlanarak eğitimini tamamlamıştır. Konuşmakta olduğu Türkçe ve Farsça’yı geliştirdiği gibi Arapçayı da öğrenmiştir. Üç dil ile dava’yı sözlü ve yazılı yayacak dereceye yükselmiş olmalı. Olasıdır ki, Bizans dilini, yani o dönemin Yunancasını da öğrenmişti.

Hacı Bektaş’ın Makalat’ındaki bilim ve akıl-usun tanımları ve batıni yorumların hepsi, kısacası tüm inanç ve anlayış biçimi, eğitimini yaptığı İsmaili yapıtlarına dayanmaktadır.

Hacı Bektaş, Alamut kitaplığında tüm dai’lerin okuduğu,İmam Cafer Sadık Risaleleri, Abul Khattab’ın Ummu’l kitab, Mansur el-Yamani’nin Risalat el-alim ve’l Ghulam, İhvan-ı Safa Risaleleri, Nasır Husrev’inkileri (Sefername ve diğerleri), Hasan Sabbah’ın Dört Faslı ve Sergüzeşt’ini,1166’de Büyük Kıyameti ilan etmiş Zikri Selam Hasan II’nin yazdığı, İsmaililiğin yeniden düzenlenip açıklığa kavuşturulmuş ilke ve buyruklarını içeren Haft bab-i Baba Sayyidina vb. yapıtları okuyup yetişmiş bir İsmaili dai’siydi...

Ayrıca İsmaili ordusu saflarında (fedayin birlikleriyle) savaşlara da girmiştir Hacı Bektaş. Vilayetname’de, Ahmet Yesevi’nin onu sözde oğlu Kutbeddin Haydar’ı kurtarmak için gönderdiği Bedehşan savaşına ilişkin keramet söylencesi, gerçekte Şemseddin Tebrizi’nin 1226 yılında yönettiği ve zaferle sonuçlandırdığı, Sünni Sistanlılarla yapılan savaştan başkası değildir. Hacı Bektaş bu savaşlara 17-18 yaşlarında bir delikanlıyken katılmış olmalıdır.

Babasının amcası oğlu Seyyid Hasan ailesi ve bazı yandaşlarıyla Azerbaycan’da Hoy kentine yerleştiklerinde, belki anneleri de ölmüş bulunan Hacı Bektaş vekardeşi birlikte Nizari İsmaili eğitim kamplarında eğitim ve öğretimlerini sürdürüyorlardı. Hacı Bektaş, İsmaililer arasında 15 yıldan az kalmamıştır. 1230’lu yıllarda bir İsmaili dai’si olarak Dava misyonu yüklenip seyahatlara çıkmıştır. Dai’ler listesinin çıkartılması ve görevlerin onaylanıp icazet verilmesi, Fatımi İsmailileri zamanında gelenekselleşmiş-resmileşmişti. Alamut kitaplık ve arşivlerinin 1257’da toptan yakılıp yok edilmesi dolayısıyla ele geçmemiş olabilir.

Fatımiler döneminden bir örneği, bizi yakından ilgilendirmesi dolayısıyla vermekte yarar var: 995 yılında, Rey kenti Mutazili (başkadısı) olan Abul Cabbar Hamdani’nin (936-1025), Kahire’yi ziyaret eden dai’ler listesinde Abul Vefa al-Daylami adı geçmektedir. 10 (1017 yılında öldüğü bilinen, Mineyikli soyağacına göre Zeyd soylu (annesi Kürt) olan Abul Vefa da 11, Fatımi İsmaili dai’si olarak Irak’tan Azerbaycan’a İsmaili davasını yayıyordu. Hacı Bektaş’ın da Alamut dai listelerinde mutlaka adı vardı, ama olasıdır ki babasının adlarından biri olan Seyyid Muhammed diye çağrılıyordu. Dai, davet eden; İsmaili inancını yayan demektir. Dailer daisi (İmamın vekili, hüccet), Du’i l-Kebir (büyük dailer) ve Du’i (sıradan dailer, davetçiler) diye üç kısma ayrılıyordu. Hacı Bektaş büyük dailer sırasında yer almış olmalıdır.

Hacı Bektaş önce Hindistan’a gitmiş olabilir. Bu dava gezisi, Şemseddin Tebrizi’nin Multan, Pencap ve Gucerat’ta İsmaililiği yaydığı döneme rastlar. Onun Hindistan’ı gezmiş olabileceği, Vilayetname’deki Güvenç Abdal söylencesinden anlaşılmaktadır. Söylencede Hacı Bektaş Veli, Güvenç Abdal’ı Delhi’deki kuyumcu müridinden 1000 altın neziri (adağı) almaya göndermiştir.

Hacı Bektaş’ın Halep, Şam ve Necef’i dolaştığını; Mekke ve Medine’ye gittiğini ve özellikle İmam Bakır’ın mezarının başında riyazata (benliği yoketme, nefis eğitimi alıştırmaları, kendine çile çektirme) girdiğini, orada üç yıl hizmette bulunduğunu Vilayetname’den okuyoruz.

Bu üç yıllık riyazat abartı da olsa çok önemlidir: Olasıdır ki Hacı Bektaş, Heterodoks İslamın (Aleviliğin) ilk yazılı kaynağı sayılan Abu’l Hattab’ın Ummu’l Kitabı’nda İmam Bakır için anlatılanları mezarı başında tekrar tekrar okudu; soyundan geldiği İmam Musa Kazım’ın dedesini can gözüyle seyretti.

Yine Hacı Bektaş’ın Makalat’ında (s.81-82) “Adem Aleyhisselam Sıfatı Beyan Eder” başlığını taşıyan bir bölüm vardır. Burada, Tanrının Adem’i topraktan yaratması üzerine çok ilginç bir betimleme yapıyor. Yaşadığı zamanın (13.yüzyıl) iyi tanınan yirmiden fazla ülke, kent ve bölge adlarını tek tek vererek, Adem’in organlarının herbirinin, bunlardan birinin toprağından yaratıldığını söylemekte. Çok büyük olasılıkla, tüm bu ülke, kent ve bölgeler, gezip gördüğü, kendi ölçülerince değerlendirdiği yerlerdir. Üzerinde biraz düşünülünce, her organın işlevinin, toprağından yapılmış olan kentin ya da ülkenin özelliklerini gösterdiği anlaşılır. (Makalat’taki bu pasajı, yüzyıl sonra Fazlullah Hurufi (ö. 1393-4) Cavidanname’sinde kullanmıştır.) Burada geçen coğrafi adlara bakılırsa, Buhara’dan Mısır ve Kuzey Afrika’ya, Hindistan’dan Konstantiniye’ye (İstanbul) uzanan kent ve ülkelerinin çoğunu yıllarca gezmiş olabileceği varsayılabilir.

Otuz yaşlarındaki genç İsmaili dai’si olarak batıni derviş Hacı Bektaş’ın son durağı Rum diyarı, yani Anadolu olmuştur. Ancak onu Anadolu’ya gönderen Ahmet Yesevi değil, Alamut İmamı Alaeddin Muhammed III’ün (1221-1255) onayıyla, baş dai Şemseddin Muhammed Tebrizi  olmuştur. Alamut’tan Horasanlı Baba İlyas’a yeni bilgiler getirmiş ve onun hizmetine girmiştir. Aşık Paşaoğlu’nun söylemiyle “Bu Hacı Bektaş... kardeşiyle Anadolu’ya gelmeye heves ettiler... O zamanda Baba İlyas gelmiş, Anadolu’da oturur olmuştu. Meğer onu görmeğe gelmişler. Onun dahi hikayesi çoktur...” Aşık Paşa gibi saray uşağı tarih ve menakib yazıcıları, “bu çok hikayeleri” alabildiğine kısaltmış ve gerçeklikten uzaklaştırarak Baba İlyas’ın, Hacı Bektaş’ınkileri değil, kendi hikayelerini aktarmışlar.

Hacı Bektaş’ın başından beri içinde ve stratejik katkılarda bulunduğu Baba İlyas ve Baba İshak’ın yönettiği Babai Halk hareketinden Alamut’un habersiz olduğu düşünülemez. Celaleddin Hasan III zamanında (1210-1221) bile Anadolu’da  Alamut’un büyük bir otoritesi olduğunu gösteren bir tarihsel belge sözkonusudur:  Şöyleki, Anadolu Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykavus I (1211-1220), 1216 yılında  Antalya’yı  üç aylık bir kuşatmadan sonra Frankların elinden alınca, kentin fethi haberini çevredeki hükümdarlarla birlikte Celaleddin Hasan’a da bir mektupla (fetihname)  bildirmiş ve ondan Selçuklularla dostluk ilişkisi dilemiştir.12  O zaman Şamseddin Tebrizi daha önce de, yani babasının zamanında Anadolu’ya gidip-gelmiş olmalıdır. Bu da gösteriyor ki, Baba İlyas’ın dahi Dede Garkın’ın yerine geçirilmiş bölge baş dai’si olması çok mümkündür. Suriye İsmaili kalelerinden yardım gelmiş olması da doğaldır.

Bu arada ayrıca Selçuklu Sultanlarının Alamut’a her yıl belli miktarda vergi verdiklerini İsmaili kaynaklarından öğreniyoruz. En büyük Selçuk Sultanının da Alamut’a vergi vermiş olması düşündürücüdür :

“1227 yılında ise Suriye baş dai’si Mecdeddin Rum Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’a ellçisinigönderip ondan Sultanlık tarafından Alamut’a her yıl düzenli gönderilen 2000 Dinarı talep etti. Sultan bir süre onu oyaladı ve Alamut yöneticisine (Alaaddin Muhammed III) (1221-1255) danıştı. Alamut İmamı, Suriye şefinin talebini onaylayarak, verginin Suriye İsmaililerine verilmesini söyledi. Bunun üzerine vergi Suriye İsmaili topluluğuna gönderildi.”13  


Babai hareketinin bağımsız olduğu kesindir. Çünkü yine, 12.yüzyılın ikinci yarısında büyük Suriye baş dai'si Raşidüddin Sinan’ın (ö.1193-1194), Alamut İmamı Hasan II (Ö.1166) tarafından atanmış olmasına rağmen, Alamut’a yaptıkları işler hakkında bilgi geçmenin ve karşılıklı ekonomik yardımlaşmanın dışında bağımsız hareket ettiğini biliyoruz.

Baba İlyas’ın piri olan Dede Garkın’ın Abu’l Vefa yolağından olduğunu ve dolayısıyla Baba İlyas ile Baba İshak’ın Abu’l Vefa’ya bağlı bulunduklarını Osmanlı tarihçileri ve menakıbname yazarları da söylemektedirler. Yukarıda değindiğimiz üzere Abu’l Vefa, Fatımi İsmaililerin 995 yılı listesinde Daylam baş dai’si olarak geçiyor. Yaşamının son zamanlarında ise Irak’ta Bağdad baş dai’si görevinde bulunmuş olup, Abu’l Vefa Bağdadi adıyla anılmaktadır. Baştan beri verdiğimiz tüm bu tarihsel bilgi ve olaylar, Hacı Bektaş’ın ve Babai ayaklanması önderlerinin batıni İsmaililerle ilişkileri bulunduğunu göstermektedir. Unutmayalım ki, halk arasında Alamut önderleri “Baba Seyyidina”(Baba Efendimiz) diye çağrılıyordu.

Vilayetname’de Hacı Bektaş Veli’nin yaşamına ilişkin anlatılanlar, yazarın halkın arasından ve başka menakıbnamelerden derlediklerinin, dönemin yöneticisinin inançsal ve siyasal istekleri doğrultusunda kaleme almış olduklarıdır. Dikkat edilirse Hacı Bektaş, Vilayetname’sinde batıniliğinden – bir suçmuş gibi - aklanıp, sünnileştirilmiş. Keramet sahibi bir velidir, yani Tanrı dostudur; ama en büyük kerametlerinden biri olan tek danesini dökmeden darı çeçi üzerinde otururken bile ona namaz kıldırtılmıştır. Bir yandan da tam tersine onun, Nureddin Caca ve Mevlana ilişkilerinde Şeriat kurallarını yerine getirmediği için kınandığı görülür. Ayrıca Vilayetname’ye sokulan bazı keramet ögeleri de, çok daha önce yaşamış veliler tarafından gösterilenlerin yinelenmesidir.

Örgütlü batıniliğin son temsilcileri (devlet kurmuş) Nizari İsmaililerin (1090-1257), Sünni yönetimler tarafından İslam düşmanı, dinsiz, katil, her türlü kötülüğü yapmaya hazır şeytan gibi görülmesi nedeniyle menakıbname yazarları “dai ve İsmaili” adları kullanmaktan çekinmişlerdir. Oysa Vilayetname’de Hacı Bektaş’ı ziyarete gelmiş olduklarından sözedilen Horasanlı Kalenderiler, Haydariler İsmaililerden başkası değildir.

Gerçek böyle iken, Hacı Bektaş Veli, Nizari İsmaililerle ilişkisi bir yana içinde yeraldığı  Babailerden bile uzaklaştırılmış ve hala Babai ayaklanmasına katıldı-katılmadı tartışması yapılıyor. Onu Sünni göstermek için Nakşibendiler Hacı Bektaş'a “amcazade” diyor ve onun batıliğini-Aleviliğini “iftira” kabul ediyorlar.

Hacı Bektaş’ın Selçuklu Prenslerinin çatışmalarında İzzeddin Keykavus II’a destek vermesi ve Bizans’a yakınlık duyması, Anadolu’da merkezi birliğin kurulması amacı kadar, antik Ege Uygarlıklarının son mirasçısı olan ileri Bizans uygarlığından yararlanma ve İslam-Hristiyanlık ayırımı yapmadan insanlığı birleştirme hedefi taşır.

Hacı Bektaş Veli, 1257’de Alamut’un Moğollar tarafından yerle bir edilmesi sonucu İsmaililerle ilişkisini kesmiş, ama batıni inancın doruğunda; zamanın kurtarıcı imamı olarak ortaya çıkıp, Alamut İmamlarının temsil ettiği (Haft bab-ı Baba Seyyidina’ya göre Alamut İmamı Ali’yi temsil ediyor, bütün İsmaili inançlıların her biri de Salman’nın makamında bulunuyordu, yani birer Salman idiler) Ali’nin donuna bürünmüştür. Bunu pekçok Alevi-Bektaşi ozanı işlemiştir. Biz Sadece Hasan Dede’den (Ö.1469) bir tek dörtlükle örnekleyelim:

Yerlerin göklerin binasın düzen
Ak üstünde kara yazılar yazan
Engür şerbetini Kırklara ezen
Hünkar Hacı Bektaş Ali kendidir

Hacı Bektaş Veli’yi Doğru Tanıyarak Anlamak …

Her yıl Ağustos ayının üçüncü haftasında iki üç gün süren Hacıbektaş ilçesindeki şenliklere yüzbinlerce Alevi-Bektaşi canlar akın eder. Bunların büyük çoğunluğu bu resmi şenlik eğlencelerine katılmak için değil, Hünkar’ın dergahına yüzsürmek için giderler; Çilehane,Kulunçkaya, Pir tepesi, Alıç ağacı, Beştaşlar, Hamurkaya gibi keramet söylencelerinde adı geçen yerler ziyaret edilir. Türbelerde dualar eder, temsili Cemler yaparlar; Hacı Bektaş Veli’nin ruhundan yeniden kerametler bekler; “dildeki dilekleri, gönüldeki muratlarını” isterler  ve hep bu beklenti içindedirler. Alevi toplumu da Hünkar’a sadece bu gözle bakmayı sürdürürlerse, onun tarihsel kişiliği ve büyük insanlık önderliğini asla anlayamıyacaklardır.  


Yediyüz elli yıl önce herşeyi bilime bağlamış ve “bilim bütün değerlerin üzerindedir ve bilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır”demiş olan  Hünkar’a bu kötülüğü yapmayalım. Ancak nevar ki, nesnel dünyasına girerek onu doğru tanımak ve tanıtmak için, 13.yüzyıl  Anadolu’sunda yükselen sosyal ve siyasal mücadeleleri ve nedenlerini öğrenmek zorunluğu vardır. Selçuklu-Mogol-Bizans ilişkilerini, çağın toplumlarının sosyo-ekonomik ve inanç yapılanmalarını iyi  incelemeden bunu yapmak zaten olası değildir.14

Horasanlı genç batıni dervişi Hacı Bektaş, Güneydoğudan Anadolu’ya girer Hacı Bektaş. Burada Abu’l- Vefa yolağından olan Dede Garkın’ın-ki Baba İlyas’ın da Piridir- elinden geyik derisinden Elifi taç giyip, nasip aldığı Vilayetname’de belirtilmektedir. O yıllarda, yani 1230’ların ortalarından itibaren,göçer ve yerleşik alevi halklarla (Türkmen ve Kürt), yerli Hristiyanlar arasında Baba Resulullah olarak tanınan Baba İlyas’ın geniş propagandası yapılmakta ve Selçuklu sultanı ve feodal beylerinin zulüm ve baskılarına karşı ayaklanma hazırlıkları sürmektedir. Ayrıca, “Tanrının elçisi Baba (Baba Resu’l Allah)”, yani peygamber olarak inanılan Baba İlyas’ın, en önemli halifesi Şamlu Baba İshak da bölgede çok geniş söz sahibiydi; kentlerde yaşayan feodalların topraklarını boğaztokluğuna işleyen köylüler, konar-göçerler ve tüm ezilmekte olan inanç ve etnik toplulukları arasında Baba Resul’un siyasetini yapıyor, onları örgütlüyordu. Olasılıkla Hacı Bektaş, Baba İlyas’tan önce Alamut’tan tanıştığı Baba İshak’la burada görüşüp konuştular. Böylece daha başlangıçta Babai hareketinin içine girmiş bulunuyordu.

Bölgede çok sevilip sayılan Baba İshak’la birlikte Hacı Bektaş da, orada bir süre kalıp bilgi ve görgüsü, eylemleriyle halkı aydınlatarak tanındı, büyük saygınlık kazandı. Sonra Dede Garkın, olasılıkla Baba İshak’ın yanına katarak onu Baba İlyas’ın dergahına Amasya’ya göndermişti. Bize göre, Babai ayaklanmasınıdaki en büyük hizmeti ise, Kayseri ve Kırşehir civarında Bizans sınırboylarında, yani Uc’larda yaşayan Türkmenler’in harekete katılmalarını sağlama çalışmasıdır. Gerçekte Hacı Bektaş’ı 57 bin Rum erenlerine gözcülük yapan Karaca Ahmed’e, peyik (elçi) olarak yollayan Baba İlyas’ idi. Horasanlı Hacı Bektaş, Rum Gazileri (Gaziyan-i Rum) ve Rum Bacıları (Bacıyan-i Rum) örgütlerini harekete bağlamıştır. Kardeşi Menteş’i 1240 yılı içinde Sivas savaşı sırasında şehit veren Hacı Bektaş, hareketin son çarpışması olan Malya’dan önce,bilinçli olarak savaşın dışına çıkarılarak Kendek’te Hacı Bereket’in yanına gönderilmiştir. Bu buyruğu, bizzat baş kumandan, halifesi bulunduğu bildirilen Şamlu Baba İshak (2011 Server-i leşkeran ol şehbaz/Hacı Bektaş diyu gelir avaz, 2012 Kendek’e çık seni selamet bil/Bereket Hacı’yı ziyaret kıl) vermiştir. Elvan Çelebi, Menak ıbu’l Kudsiyye’de  Hacı Bektaş’ı ve bu olayı 1992 ile 2016 arasındaki beyitlerde genişçe anlatmaktadır.

Hacı Bektaş Veli, bu ayrılışın üzerinden daha on yıl geçmeden Sulucakarahöyük'de tekkesini kurmuş ve Alevi-Bektaşi öğretisini yaymaya başlamıştır. Buradan önce bir küçük yerleşme olan Kendek'te oturduğu anlaşılan, aralarına gönderildiği Bereket Hacı ve onun çok sayıda, “Kaf’tan Kaf’ı tutmuş edep, ilim ve hilm sahibi halifeleri” (2013 Dakı bunca halife etrafı/Ki bular dutdi Kaf ta Kafı, 2015 Edeb ü ilm ü hilm ü takvi…) de kendisine yardımcı oldukları yadsınamaz. Geleneksel olarak Vilayetname’den gelen bilgilere göre, Hacı Bektaş Veli Sulucakarahüyük'te Çepni Türkmenlerinden Yunus Mukri'nin yanında kalarak kırımdan kurtulmuştur. Ancak, Vilayetname’den yaklaşık yüzyıl önce yazdığı yazdığı kitabında  Elvan Çelebi'nin verdiği bu önemli bilgi, onun daha önce Kendek'te Bereket Hacı ve halifeleri arasında kalıp, hem Babai avcılarından kendini koruduğu hem de iyice olgunlaştığını gösteriyor.

Hacı Bektaş Dergahı, Sünniliğin medreseleri karşısında, günün bilimlerinin ışığı altında ve çağını  aşarak, Alevi-Bektaşi öğretisinin kurallarının öğretilip uygulandığı Halk Üniversitesi konumu kazanmıştır. Hiç kuşkusuz bunda, başta Bereket Hacı ve çevresi olmak üzere, Malya yenilgisiyle ardından gelen Babai kırımından kurtulmuş bulunan Baba İlyas halifelerinin büyük katkıları vardı.

Sulucakarahüyük aynı zamanda, 24-25 yıl içinde, yani 1246-7lerden (Gıyaseddin Keyhusrev’in ölümünden sonra) Hünkar'ın dünyadan göçüşüne (1270-73) dek, Anadolu'da güçlü bir merkezi yönetim kurulması ve birlik oluşturması için politika üreten yer olmuştur. Hacı Bektaş Veli'nin, el verdiği ve icazetledirdiği 360 halifesini Anadolu'nun dört bir yanına ve Balkanlara kadar göndermiş ve onların siyasal doğrultuda birçok eylemlere katılmış olması; Mogol istilacılar ve korumalığındaki Konya Selçuklu feodal devletine karşı İzzetin Keykavus'un desteklenmesi bunun açık kanıtlarıdır. Büyük olasılıkla Dergah'ta saklanıp, yetiştirilen ve resmi tarihin Cimri diye adlandırdığı İzzeddin'in oğullarından Siyavuş'u Konya'da padişah yaparak, kendisi başvezir olan Karamanoğlu Mehmet Bey hareketi de aynı Sulucakarahüyük siyasetinin ürünüydü. Bu dönemlerde hangi Anadolu beyliğini incelemiş olsanız, oraya yerleşmiş ve etkin bir veya birkaç Hacı Bektaş halifesi bulursunuz…

 

Sayfa 2

II
Hacı Bektaş Veli,  Makalat’ı ve Siyaseti

Hacı Bektaş Veli İslamın aykırı yorumu Batıni Aleviliği, yani Alamut Nizari-İsmaili Aleviliğini,  yaşadığı 13. yüzyılın Anadolu’sunda tarihsel çevre, sosyo-ekonomik ve siyasal koşullarında yeniden yorumlayarak Alevi-Bektaşi yolunu kurmuş. Alevilik inanç ve felsefesini (tasavvuf) kamaşıklığından arındırarak, yüksek düzeyden aşağılara çekmiş ve sıradan halkın, daha çok kasaba, köy ve konar-göçer toplulukların küçük birimler halinde kendi kendilerini eşitlik ve adalet içinde yöneten, birlik beraberlik ve ortakçı-paylaşımcı bir yaşam düzeni kurmayı getiren dinsel inancı yapmıştır. Ve bu bağlamda bir inanç önderi olduğu kadar refomcu bir düşünürdür. Ve aynı zamanda dönemin bilgin politikacısıdır. Hacı Bektaş düzenlediği-kuramlaştırdığı inançsal ilke ve kuralları, çağını aşan bilimsel düşünceleri ve bilginliğini günümüze ulaşan küçücük Makalat’ına sığdırmıştır. Siyasetçiliği, toplumsal ve siyasal eylemleri ise, ölümünden  215-220 yıl sonra derlenip yazılmış Vilayetname’de anlatılan çok sayıdaki keramet söylencelerinde gizlidir. Aşağıda onun kurduğu yolun inanç ilkelerinden  örneklerle birlikte, çıkarsamalar ve yorumlarla siyaset anlayışı ve eylemlerinden bazılarını da sergilemek istiyoruz:

Makalat’ın İçeriği  ve Kasıtlı Yorumlar

Makalat’taki “Dört kapı kırk makamın, Ahmet Yesevi’nin(ö.1167-69) Fakrname’sinden alındığı” yazılıp çizilerek Hacı Bektaş’ın Sünniliği kanıtlanmaya çalışılmaktadır. Oysa Gölpınarlı bu konuları herkesten daha iyi biliyordu; böyle bir şey olsaydı bu bilgiye önce o sarılırdı. Çünkü Ahmet Yesevi’nin böyle bir kitabının varlığı kesin değildir. Ona atfedilen Hikmetler'in ise sadece 17.yüzyıl kopyaları bilinmekte ve 12.yüzyıl Türkçesiyle hiçbir ilgisi yoktur.15 Tam tersine 19.yüzyıl Anadolu halkının konuştuğu dile çok daha yakındır. 1826’dan itibaren Hacı Bektaş Dergahı’nı resmen işgal etmiş olan Nakşibendiler tarafından Makalat’tan aşırılarak, şer’i hükümlere uydurulup kime ait olduğu belli olmayan kitaba sokuşturulmuş olmalıdır. Oysa, Makalat’taki “Şeriat Kapısı ve On Makamı”na mal bulmuş mağribi gibi sarılanlar; bu kapıya bağlıların “abidler” (yaşamları nafile ibadetle geçenler) olduğunu bilmiyorlar mı? Ve ‘abidler bölümünün’ sonunda “ (Pes (işte böyle) kibir ve haset (hainlik-kıskançlık) ve buhul (pintilik) ve adavet (düşmanlık) bunlarda hemandır (ancak bunlardadır)” diye yazılı olduğunu görmüyorlar mı? 16

İnsanları dört bölükte görmek isteyen Hacı Bektaş Veli, Şeriat zümresi olan abidler’in bu kötü yanlarından kurtulmaları için onlara on makam öneriyor. Bunlardan sadece ikincisi Sünni İslamın beş şartıyla ilişkilidir. Sonunda onları adam edecek olan ve madde madde sunduğu diğer dokuz makam dahi “Kur’an’da bu kadar ayetlerle açık seçiktir (ayat-ı beyyinat) iman ehli için” diye vurguluyor. (Makalat, s.49-50) Hacı Bektaş Veli bu bölümlerde Şeriat ehlinin eksikliklerini veriyor ve sadece dört beş şartı yerine getirmekle (Sünni) Müslüman da olunamayacağını gösteriyor. Nakşibendiler, ilahiyatçı-tarihçiler ve Diyanet bilginleri, kendilerine sadece öğüt veren ve yol gösteren Ulu Piri hangi mantıkla Sünni yapıyorlar, anlamak olası değil.
Hacı Bektaş’ın bağlı olduğu ve önderliğini yaptığı, “Marifet ve Hakikat makamlarının” ehli olan “arifler ve muhibler zümresidir”, yani batıni inançlılardır, Alevilerdir. Bu kesim  için 8 Ağustos 1164 yılında Alamut’ta ilan edilen “Büyük Kıyamet (Yeniden diriliş)” ile şeriat dönemi bitmiştir.

Öbür yandan Hacı Bektaş’ın Sünniliğini, Ortodoks İslamın din ve iman koşulları ile ibadetlerini sadece birkaç sayfaya sıkıştırmış olmasına dayandırıyorlar. Oysa düşünmüyorlar ki Hacı Bektaş Makalat’ını asıl Sünnilerin mollaları, din adamları için Arapça yazmış. Amacı, onlara  yolun ilkelerini göstermektir. İnsan olmak, kendini tanımak için sadece şeriatın yetmediğini, inancı tamamlamak ve “Hak ile Hak olmak, onunla birleşmek için” tarikat, marifet ve hakikat kapılarını da geçmek gerektiğini anlatmıştır kitabında. Hacı Bektaş Veli’nin ne Şünni şeriatı ve ne de ibadetleriyle bir ilgisi yoktur. Nitekim dönemin Sünni alimlerinden Molla Sadeddin, Makalat’ı okuyarak, doğruyu bulmuş ve Hacı Bektaş’a bağlanmış. Sonra Hünkar’ın buyruğu üzerine, herkes okusun diye oturup bu kitabı türkçeleştirmiş.

Hacı Bektaş Makalat’ında, “İnsandan ulusu yoktur... Arifler marifet tahtı üzerinde oturur. Tanrıyla söyleşirler, konuşurlar. (İmam Cafer Sadık’tan nakledilen)Ali’ye sordular, ‘Tanrı’ya, görürmüsün ki taparsın?’ Ali eder: ‘Görmesem tapmaz idim” diye yazıyor. Bu anlayış Sünniliğe sığar mı? Şeriatta bu sözleri söyleyen kafirdir.

Akıl ve bilim hakkında söylediği şu sözlere bakınız :

“Akıl, başta sultandır. Yeryüzünde akıl ölçüsünden önemli birşey yoktur. Çünkü herşeyi bilen ve buyuran akıldır. Herşeyin büyüğü bilim ve hilim (yumuşaklık). Akıldan yararlanmasını bilen için gizli birşey yoktur. Bilim evrenin tüm değerlerinin üzerindedir. Bilimle  gidilmeyen yolun sonu karanlıktır. Bilimle araştırmalı, izlemeli gözlemeli. Yolumuz bilim ve irfan sevgisi üzerine kuruludur...”

Hacı Bektaş’ın  Makalat’ta geçen bu sözlerinin şeriat dogmalarıyla hiçbir ilgisi yoktur. Ayrıca  kendisine bağlı olanların ibadetlerini de gösteriyor:

“…Amma, muhiblerin (sevgiyi din bilen Alevilerin) taatı münacaattır (dua etmektir), seyirdir (Hakka doğru yolculuk), müşahededir (Hakkı gözleme), arzularına ermektir. Ve Çalap Tanrıyı bulmaktır. Ve kendulerin yavu kılmaktır (Tanrıyla birleşip kendini yitirmek)… Ve halleri birüküb bir olmaktır (Tanrıyla bir olmak,  tanrılaşmaktır). Bunların dahi hemandır (Bunlarda da ancak bu inanç-ibadet vardır)…Eger muhiblere sorsalarkim, Tanrıyı nice bildiniz. Pes, muhibler cevap verelerkim, kendü özümüzden bildik ve hem kendü özümüzü Çalap Tanrıdan bildik (kendi özümüzde Tanrıyı, Tanrıda  da kendimizi bildik, onunla bütünleştik)… Ve insanoğlu için en önemli ibadet; doğruluk ve insan sevgisidir” (Makalat, s.32, 36, 73).

Alevi-Bektaşiliğe Nakşibendilik,  Kadirilik vb. gibi tarikat diyenler, görmüyorlar mı ki Makalat’ta tarikat sadece on makamı bulunan bir kapıdır. Sünnilikte tarikat son kapıdır ve o kapıdan öteye geçemezler. Geçen dinden çıkar, Tanrıya şirk koştuğuna inanılır. Çünkü ötede ‘ben’ yoktur, ‘biz’ vardır; daha da ötede, yani Hakikat kapısında  ‘ben ve biz’ de yoktur, ‘sen’ diye hitabettikleri ‘O’ vardır ve O’nunla birleşilir (Theosis=Tanrılaşma). Hacı Bektaş’ın yukarıda söylediklerine Sünni inancı için dinsizlik demektedir, çünkü kendisine aykırıdır. Oysa Alevi inancı budur.

Gönlü Kabe’ye benzeten Hacı Bektaş Veli, ““Kabe’de ihram giymek, hakkı batıldan seçmektir” diyor Hacı Bektaş Veli; “Ve hem yoldan taş arıtmak, Kabe’de Arafatta taş atmaya, kendi nefsini (kötü) heveslerini depelemek ise Kabe’de kurban kesmeğe benzer ” diyor. (agy, s.75) Bu ifadeler, Sünni İslamın Hac şartının reddidir:  Hacca gidip Kabede ihram giyeceğine araştırarak doğruyu bul; Arafatta şeytan taşlayacağına,  yoldaki taşları temizle; hem sen hem başkaları rahat yürürsünüz. Orada kurban keseceğine, kötü huylarından bencillikten vazgeç; kibrini gururunu kır! Bir batıni velisi olan Hacı Bektaş’ın Makalat’ta Sünniliğe bu denli aykırı şeyler söylediği ortada iken, ona nasıl Sünni yakıştırması yapılabilir?


Vilayetname’de Hacı Bektaş Veli’nin Merkezi Feodal Devletler ve Toplumlara Karşı İzlediği Siyasete  Dair Değinmeler*


Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin Hristiyan keşişleriyle sıkı ilışkilerde bulunduğu, Vilayetname’deki söylencelere yansımış ve keramet boyutları içerisinde verilmiştir. Bunların Hacı Bektaş’ın büyüklüğünü kabul etmiş ve onun müridi olarak iki inançlı yaşadıklarını, yani Hünkar’ın yolunu gizli olarak sürdürdüklerini öğreniyoruz. Ama bu, Hristiyanların, üstünlüğünü kabul ettiklerinden dolayı, İslam dinine döndükleri anlamına gelmemelidir. Ortodoks İslam ile Ortodoks Hrisiyanlık  sürekli birbirlerine düşman, karşılıklı birbirlerinin inançlarını yadsıyan ve “dinsiz-kafirler” olarak niteleyen konumdaydılar. Bunlar yönetimlerin dinleri olduğundan, egemenlik alanlarını koruma, sağlama alma çıkarlarıyla doğrudan ilişkiliydi. Yönetimler,  karşılıklı kabul, anlaşma ve uzlaşma dönemlerinde bile halkları, yani teb’alarını sürekli birbirine düşman tutmaya büyük özen göstermişlerdir.

Buna karşılık heterodoks inançlar, daha çok kırsal halk yığınlarına özgü olduğundan ortak yanları çoktu. Öyle ki, bir Alevi-Bektaşi dervişiyle, yoksul bir manastır keşişinin yaşam görüşünü ve biçimini birbirinden ayırmak güçtür. Anadolu’da İslami halk tasavvufunu, Hacı Bektaş Veli ve onun Sulucakarahöyük’teki dergahına bağlı halife ve dervişleri temsil ettiği gibi, Hristiyanlık halk mistisizminin temsilcileri de bu manastır keşişleriydi. Kapadokya bölgesinde, Alevi inançlı Türkmenlerle, kent merkezlerinde yaşayan Bizanslıların küçümseyerek, Trogtlytai/(toprak altındaki  deliklerde yaşayanlar) diye  adlandırdıkları  bölge Hristiyanları içiçe yaşamaktaydılar.

1239-40 yılındaki büyük Babai Halk ayaklanmasından 5 yıl sonra Anadolu’nun Mogollar tarafından istilasına karşı koyamayan bağımsız Konya Selçuklu merkezi Feodal devleti dağılmış ve Büyük Mogol İmparatorluğunun Batı Uç Eyaletine dönüşmüştür.


Horasanlı Hacı Bektaş’ın piri Horasanlı Baba İlyas ve Baba İshak, feodal hükümete karşı, Sultan I.Alaaddin’in (Ö.1237) son dönemlerinden itibaren oluşmaya başlayan nesnel koşulların tam olgunlaştığı; feodal beylerin köylü ve konar-göçer halk yığınlarını ağır haraç ve vergilerle canından bezdirdiği 7-8 yılda yarattıkları ihtilalci Babai Siyaseti’yle, Konya’ya yürümüşlerdi. Amaçları, iktidarı ele geçirerek eski düzeni yıkıp, kendi düzenlerini kurmaktı. Ancak, kazandıkları onca zaferlere rağmen, çok büyük bir yenilgi ve kırımla sonuçlanmıştı bu başkaldırı.17

Hünkar Hacı Bektaş siyasetini, döneminin öznel ve nesnel koşulları içerisinde, Mogol istilasıyla yıkılan yokolan kurumların restorasyonunda birlik sağlama üzerinde denedi. Baba Bektaş, geldiği Babai ihtilalci geleneğini, varolan koşullar içinde uygulamaya gitmedi, yani Türkmen halk gruplarını Selçuklu Sultanlarına karşı isyana yöneltmedi. Çünkü önce dış düşman tehlikesinden kurtulmak gerekiyordu. Kısacası, istilacılardan memleketin kurtarılmasını öne almak amacı güdülmüştür. Bu nedenle Mogol korumalığındaki işbirlikçi yönetime ve kentleri köyleri yakıp yıkan, ezeli düşman Mogollara karşı, Selçuklu prensi İzzeddin II.Keykavus’u savaşmaya yönlendirerek onun yanında yer aldılar.

Öbür yandan Hacı Bektaş Veli, (halife ve dervişleri  dahil)  içiçe yaşamakta oldukları Hristiyan halk ve manastır keşişleriyle dostluk, yakınlık ilişkileri sürdürdüğü gibi, sürgün Bizans İmparatorluğunun başkenti ve aynı zamanda bilim ve kültür merkezi İznik’den de haberliydi; gelişmeleri izliyordu. Orada 1241’de rakiplerini yenerek yönetimi tam ele geçirmiş olan İoannes Vatatzes ertesi yıl  Moğollarla anlaşma yapıp devletini güvenceye almış ve bir barış dönemine girmiş bulunuyordu. Öyle ki, 1243 yılında Konya Sultanlığıyla da ittifaka girdiği halde, kendisine dokunulmadı. İznik'teki sürgün Bizans devleti, 1260’lara kadar bölgenin ekonomik yönden en gelişmiş zengin devleti olma ününü korudu. Gerek Vatatzes I. İoannes ve gerekse oğlu  Theodoros II. Laskaris dönemlerinde İznik, aynı zamanda tam anlamıyla bilim, felsefe eğitim merkezine dönüşmüştü. Özellikle Hacı Bektaş ile yaşıt ve aynı yıllarda ölmüş bulunan Nikephoros Blemmydes (1197-1272), kendi manastırında verdiği felsefe derslerinde evrensel sorunlarla ilgilenmekteydi: Burada, aşağıdaki varlıklar tarafından şekillendirilmeden önce, ırk ve türlerin her cinsinin Tanrı’nın düşüncesinde yeraldığını farzeden nominalizim ile realizmi uzlaştırma yollarını araştırıyor. Aynı zamanda “herkese, herşeye  yeryüzünde gerçek tanrı olacak” ideal bir filozof-kral  portresi çiziyordu. Nikephoros Blemmydes, Vatatzes I'in oğlu,  öğrencisi Theodoros II. Laskaris’i bu amaçla yetiştirmişti. 13.yüzyılın  sonu ve 14.yüzyılın başlarında Bizans düşüncesine hep Aristoteles felsefesi egemendir.18  

Hacı Bektaş’ın günümüze ulaşmış yapıtlarında akıl, bilim, evren ve dünya üzerine sözlerinde gününün felsefesinin izlerini görmemek olanaksızdır. Sulucakarahöyük’de yaşadığı yaklaşık otuz yıl boyunca yeni bir inanç ve yaşam tarzı oluşturmuş; yeni bir toplum örgütlemesi yaratmış olan Hünkar Kapadokya, İznik, Konya ve sonra İstanbul hattı üzerinde yürümekten çekinmemiş. Düşünsel, inançsal ve siyasal düzlemi genişleterek, daha sonraki yıllar Halifesi Saru Saltuk’u da 10-12 bin kişilik Türkmen gücüyle İstanbul’a Mikhail VIII. Paleologos’a göndermiştir.

Vilayetname'deki Frengistan’a atılan genç çoban ve iki inançlı keşişin işaret ettiği tarihsel olayların arkasında yatan bu ilişkilerdir. Öyleyse, “İslam ülkesinin öte yanındaki bir memlekette bulunan bir keşiş, biz de Hünkar’ın dervişiyiz” boşuna dememiş. Ayrıca Hünkar durup dururken, sırf kendisine şaka yaptı diye, neden çobanı Frengistan’a atıp, keşişin kara canavarlarını (domuzlarını) otlattırsın? 19

Hacı Bektaş Veli Dergahı herkese ve hangi din ve inanca mensub olursa olsun her insana açıktır. Onun Horasan’dan kalkıp ziyaretine gelen Kalenderi, Haydari konukları –ki biz bunları kendilerini gizleyen İsmaili dai’leri olduğunu düşünüyoruz- da vardır; her yıl düzenli olarak Dergaha gelip kurbanlarını keserek, Cem-cemaata katılan ve lokma yiyen Hristiyan köylülerinden müridleri de...Hacı Bektaş’ı Kapadokyalı Aziz Kharalambos’la aynılaştırıp, din değiştirmeden onun hoşgörüsüne sığınmış köylülere karşı, kentli Hristiyanlar ve manastır keşişleri gizli gizli haberleşerek duasıyla birlikte yardımlarını da alıyorlardı. Keramet öyküsünde Hacı Bektaş’a derviş olduğunu söyleyen Keşiş, çıkarcı ve hilekar derviş gibi bir müslüman olmaktansa Hristiyan kalmayı tercih ediyor. Çünkü Hünkar’ın Bizanslı Hristiyanlara yaklaşımı insancıldır; eşitlik ve sevgi yüklüdür davranışları. O İsa’yı da, Muhammed’den aşağı görmemektedir. Hünkar Hacı Bektaş Fevaid (Haz.M.Yaman,  s.51) adlı yapıtında İsa peygamberden şu sözleri nakleder:
“...Ve dört şeydir ki insanı Hakk’a eriştirir: Büyüklerle oturmak, akıllı kişilere danışmak, kısmetsiz kişilerden (çalışmayan, kendine bile yararı olmayanlardan İ.K.) sakınmak, münzevilerden (köşesine çekilmiş sadece ibadetle uğraşanlar İ.K.) yardım istemek.”20
Hacı Bektaş, Vilayetname’deki söylencelerden anlaşıldığı üzere, gerçekten bu dört ilkeyi aynısıyla uygulamıştır Hristiyanlarla ilişkilerinde: Büyükleriyle oturup sohbet etmiş. Akıllılarına danışmış; düşünce alışverişinde bulunmuş. Kendine yararı olmayan, yani çalışıp da kısmetini ele geçiremiyenlerinden, tembellerinden uzaklaşmış. Ama asıl yoksul Hristiyan halkla karşılıklı yardımlaşmalarını sürdürmüştür.

Hacı Bektaş Veli’nin pek çok yerleri gezdiği, adı Frengistan adaları diye geçen o dönemlerde Frankların egemen olduğu Ege Adaları’ndaki keşişlerden de muhibleri olduğunu anlıyoruz. Hünkar’ın, kendisiyle alay eden çobanı, vilayet eliyle kaldırıp Frengistan’a attığı keramet söylencesi, bize göre önemli bir tarihsel olayla Hacı Bektaş’ın yakından ilgili olduğunun işaretlerini veriyor. Söylenceyi kısaca özetleyelim:

“Bayamlu Deresi çevresinde bulunan Kızoğlu kışlağında Hünkar’a inanmayan ve onunla hep alay eden bir çoban vardı.  Bir gün oraya uğradığında çoban yine alaya başlayınca, Hacı Bektaş vilayet elini uzatarak, adamı tutup Frengistan’da bir adaya fırlattı..Aklı başına geldiğinde adanın içine doğru ilerlerken bir kilise gördü. İçinden  çıkan ermiş bir Keşiş: 'Sen nasıl, öyle bir cihan kutbu veli ile uğraşırsın?' diye ona çıkıştı.  Sonra kendisini kara canavarlarına (domuzlarına) çoban yaptı. Bir yıl tamam olunca Hünkar adaya geldi; Keşiş’le birkaç gün konuşup görüştüler. Bu arada Hünkar’dan, çobanı bağışlamasını diledi. O da, Sulucakarahöyük’e değil, Mekke’ye gideceğini; Karahöyük’e döner dönmez, adam gönderip çobanı aldırtacağını söyledi."

“Hünkar sözünü yerine getirerek, bir dervişini gönderip çobanı aldırttı. Bayamlu Deresindeki koyunlarının başına bıraktı. Kışlak’tan kardeşi yanına geldiğinde onu kendi kendine ağlar buldu. Olup bitenleri anlattığında kardeşi şaşırıp, ‘sen çıldırmışsın dedi, nasıl bir yıl Frengistan’da kaldığından  söz ediyorsun? Bir saattan beri burada oturmaktasın, seni gözlüyordum.’ Çoban, kendisine bu olayı yaşatan  Hünkar’ın, velilik gücüyle  bir oyun oynadığını anladı. Erenlere canla başla ve gönülden muhib yar oldu.”21

1206 yılında Antalya ve çevresinin Gıyaseddin I.Keyhüsrev tarafından Frenkler’den alınıp Tekelü Türkmenlerinin yerleştirildiğini; 13.yüzyılın son yarısında Menteşe Oğulları’nın Frenk (ya da Frank) memleketleri İskenderiye ve civar adalarıyla ticari ilişkilerde bulunduklarını; 14. yüzyılda Anadolu Beylikleri’nin Bizans’la birlikte Frenkler ile sürekli mücadele ettiklerini ve Frenkler’in zaman zaman birine karşı diğerini tuttuklarını biliyoruz. (İ. Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri, Ankara-1984, s.67, 81, 228) Ama asıl Frank ya da Frenk egemenliği Yunan yarımadasına damgasını vurmuştur; Latinler’in İstanbul’u  1204’de işgal etmesiyle  başlayan bu egemenlik 1428’lere, yani Osmanlı fetihlerinin arifesine kadar sürmüştür. (Ostrogorsky, agy., s.179, 401, 517) Demek ki, gerek Vilayetname’de ve gerekse Yunus Emre’nin şiirlerinde geçen Frengistan ya da Frenk (ülkesi) ile daha çok, Ege adaları dahil Yunan yarımadası kastediliyordu. Hatta Pir Sultan Abdal’ın, “Şah İstanbul’da otura/Frenk’ten yessir getire” dizelerini gözönüne getirirsek, 16. yüzyılda da bölgeye halk arasında hala bu adla çağrıldığını anlamış oluruz.

Bu söylencede Hacı Bektaş’ın, Frengistan’a gidip geldiği ve orada manastır keşişlerinden kendisine muhibler (sevenler) ve dervişler edinmiş olduğu açıkça görülmektedir. Ayrıca Hünkar’ın bu bölgeye dervişlerini gönderdiği gibi Bayamlu Deresi kışlağında yaşayan çoban gibi gençlerin de gitmesine aracılık ettiği anlaşılıyor. Genç bir çobanın Frengistan’a gönderilip bir süre kaldıktan sonra sağsalim geri dönmesi, o günün yaşam koşullarında öylesine  olağanüstü bir olay olarak algılanmıştır ki, üzeri kerametle sırlanıp parlatılarak Hacı Bektaş’ın  velilik gücüne bağlanmıştır. Oysa bir değil binlerce Türkmen genci Frengistan’a gitmiş, bazan Bizanslıların yanında Frenklerle, bazan Frenklerin yanında Bizanslılara karşı savaşmışlardır. Bunun nasıl olduğunu açıklamayı, yargımızı,  bilinen gerçek tarihsel olayla birleştirerek, yapacağız:

1260’larda Hacı Bektaş Sulucakarahöyük’ü, Alevi-Bektaşi inancının merkezi yapmasının ötesinde, burada çağının, her türlü bilim ve felsefe yeniliklerine açık, kültür ve siyaset üretilen sosyo-politik merkezinin temellerini atmıştır. Yukarıda değindiğimiz gibi kendisine bağlı Alevi Türkmenleriyle, Moğollara ve onlarla işbirliği yapan kardeşlerine karşı mücadelede İzzeddin II. Keykavus’u desteklemişlerdi. Ancak İzzeddin, 1256-57 ve 1261 girişimlerinde, üstün savaşçı Moğol güçleri tarafından yenilince İstanbul’a gelip, VIII. Mikhael Palaiologos’dan istediği yardımı elde edemedi ve Kırım’a geçti. Bizi ilgilendiren, onunla birlikte 1262 yılında, başında Hacı Bektaş’ın halifelerinden Saru Saltuk’un bulunduğu 12 bin kişilik Alevi Türkmen gücüdür.22  

Bu güç Hacı Bektaş’ın bilgisi ve olasılıkla  Sulucakarahöyük’deki Dergah’ta alınan kararlar doğrultusunda toplanmış ve orada bulunmaktadır. 1246’dan sonra tek ya da üçlü-ikili (triumviri-duumviri) on yıla yakın Konya Selçuklu tahtında oturduğu dönem içerisinde, bir süre Kırşehir'de kaldığı ve Babai ayaklanmasının bastırılması sırasında zindanlara atılmış Babai Türkmenleri salıverdiği bilinen  İzzeddin II. Keykavus kadar; o yıllarda kendisine süvari alayı kumandanlığı (Emir-i ahur) yapmış ve Türkmenlerin başında Selçuklu adına savaşmış, son savaşta yenilince Kastamonu bölgesindeki Türkmenler arasına sığınmış ve şimdi Bizans imparatoru bulunan Mikhael  VIII. Palaiologos da Hacı Bektaş’ı ve Saru Saltuk’u çok iyi tanıyordu.

Daha önce adı geçen kitabımızda açıkladığımız gibi, bu İmparator Saru Saltuk’un güçlerinden 5000 savaşçıyı, Yunanistan’daki Latin güçlerine karşı kullanmıştır. (İ. Kaygusuz, agy., s.116) Bu Latin güçlerinin, Yunanistan yarımadasında uzun yıllardır egemenlik kurmuş  Frenkler olduğunu görüyoruz. Mikhael VIII. Palaiologos, kardeşi Konstantinos yönetimindeki bu Türkmen savaşçılarını Peloponsessos'a (Mora yarımadasına) gönderdi. Bizanslılar bunların yardımıyla ilk yıl (1263) büyük başarılar kazandılar. Güney Yunanistan’daki savaşlar, ilk başarılardan sonra kötüye dönmeye başladı. Ücretleri düzenli ödenemeyen Türk savaşçıları Frenkle'rin tarafına  geçtiler. Bunu üzerine, bu bölgeye kadar zaferler kazanarak ilerlemiş olan Bizanslılar büyük bir bozguna uğrayarak geri çekilmek zorunda kalmışlardır. 23

Bize göre Hacı Bektaş Veli'nin, bütün bu olaylarla doğrudan ilişkisi vardır ve çok yakından ilgilenmektedir. Genç çobanın bu savaşçı erlerden biri olması ve savaş sonrası ya da kaçarak, Hacı Bektaş’ın keşiş muhiblerinden birinin yanına sığınmış olması çok olasıdır. Keşiş’in, Hacı Bektaş’ı tanıyan ve ona bağlı bir genç savaşçıyı korumuş olduğu ve sonra ülkesine gönderdiği anlaşılıyor.   

Saru Saltuk Dede ise 12 bin kişilik Türkmen gücünün başında, İmparator’a savaşçı asker kiralayarak, karşılığında Balkanlar’da  yerleşmek üzere yola çıkmadan önce kuşkusuz Pir'inden “destur” almıştı. Olasıdır ki Hünkar Hacı Bektaş’ın Fevaid’inde ona verdiği öğütler bu döneme rastlamaktadır:

“Bir gün Hacı Bektaş Veli Saru Saltuk’a buyurdu ki: ‘Diğer şeyhlere yüzünü çevirme; onların sohbetleri zarar verir. Bizim nazarımız ise güneştir. Mürid taştır. Ancak  kaliteli taş (yetenekli mürid), güneş ışığıyla yakuta dönüşür. Diğer şeyhlerin nazarları gölge gibidir ki, kabiliyetli taş güneşin feyizli ışığından gölgeye giderse, değerli taşa dönüşmez.” (Agy., s.73) “Ve Hacı Bektaş kendini Saru Saltuk’a göstererek buyurdu: ‘Hangi veliyi bulmak istiyorsan, gerçekte o benim; istediğini-dileğini ondan elde et.” (Agy.s.76)

Hacı Bektaş’ın , Nureddin Caca ve Mevlana Celaleddin İlşkilerinden Ortaya Çıkan İç Siyaset Anlayışı

Vilayetname’de Kırşehir ( ikda) Emiri Nureddin Caca ile Hünkar arasında geçen keramet olayları göstermektedir ki, Moğol yandaşı yönetim, Hacı Bektaş Veli’nin Sulucakara-höyük’e yerleşmesini ve orada yaşamasını istemiyordu. Eski Babai önderleri, Baba Resul ardıllarının yavaş yavaş onun çevresinde toplandıkları, haberleştikleri ve ilişkilerinin sıklaştığının farkına varılmıştı. Olasıdır ki, bu işte bizzat Hacı Bektaş’ın konuğu olduğu İdris Hoca’nın kardeşi Saru kullanılmış ya da  görevlendirilmişti. Belki ortadan kaldırılması planı da vardı. Saru’nun sadece kardeşinin namusunu koruması ya da yengesini kıskanması yüzünden Hacı Bektaş’a karşı çıkmayıp, doğrudan bölgenin Emir’ini devreye sokmasından anlaşılıyor. Çünkü Hacı Bektaş çalışkanlığı, bilgisi, ululuğu ve önderlik konumuyla çevre halkının güvenini kazanmış bulunuyordu. Saru’nın tüm iftira ve aleyhte girişimleri, tersine onun daha çok sevilip sayılmasına yaramıştı.

Nureddin Caca’yla Hünkar’ı karşı karşıya getirerek, Caca’nın başına kerametle işler açtırılan bu bölüm içinde ilginç bilgiler saklıdır. Saru, Hacı Bektaş aleyhinde çok uğraşmış. Ama her seferinde, keramet gösterileriyle(!) yenilgiye uğramış ve kendine yandaş bulamamıştır. Gerçekte, Vilayetname yazarı ya da ‘menakıb’ toplayıcısının dediği gibi, başlangıçta hemen  Nureddin Caca’ya gitmediği anlaşılıyor. Zaten Kırşehir beyi Caca’ya vardığında da Hacı Bektaş’ın, yengesi Kadıncık’ı sevmesinden filan sözetmiyor:

“Saru…Kırşehri’ne doğru yola çıktı. Nureddin Hoca’ya vardı. ‘Sultanım’ dedi, ‘kardeşimin evine bir derviş geldi, garip halli bir kimse. Kalkıp bir yere gitmez. Bir adam gönderin de bu dervişi ordan yollasın.’ Bunun üzerine Nureddin Hoca, bir naip gönderdi…”24  

Nureddin Caca’nın adamına Hacı Bektaş’ın, “mülk sahibi gibi konuşuyorsun, beni buradan kimse çıkaramaz. Var git yoluna” diye korkusuzca konuşmasının ardında keramet gücü mü vardı diyeceğiz? Elbette ki, hayır. Arkasında bir Türkmen gücü oluşturmamış olsaydı, Caca’yı, hemen atına atlayıp Sulucakarahöyük’e gelecek kadar kızdırır mıydı? Olasıyla İkda beyi olarak oturdukları ilin toprakların yasal olarak kullanan Nureddin Caca’ydı. Ona meydan okumanın neye mal olacağını bilmez miydi Hacı Bektaş?

Caca’nın, Hacı Bektaş’ı sakalı-bıyığı ve tırnaklarının uzunluğu ve namaz kılmaması nedeniyle Vilayetname’ye yansıtılan yargılama sahneleri ne anlama gelmektedir?      
Hünkar, sakal-bıyık ve tırnak sorgulamasında, “şahin perçemsiz, pençesiz olmaz!”derken güvercin değil, korkusuz bir şahin olduğunu ortaya koyuyor. Şeriata uyup, abdest alıp namaz kılması istendiğinde, kendisine verilen abdest suyunu kan olarak nitelemiştir.

Vilayetname’de, Nureddin Caca’nın adamlarının Hünkar abdest alıp namaz kılması için getirdikleri suyun kana dönüştüğü anlatılmaktadır. Sonra Nureddin Caca, herhalde avladıkları kekliklerin kanının suya karıştığını söyleyerek, bizzat kendisi maşrapayı başında karşılaştıkları Üçpınar’dan doldurup eline döker. O da kan olmuştur. Hacı Bektaş’ın suyu kana çevirmesi (kerameti) Ahmet Eflaki’nin yapıtına da yansımıştır. 25 Vilayetname’den 125 yıl kadar önce yazılmış olan kitapta olayın geçmesi elbetteki önemlidir ve çok şeyler açıklamaktadır. Ama ilginç olan, bu Mevlevi kitabında, Vilayetname'de yeteri kadar açık olduğu üzere, Nureddin Caca, Hacı Bektaş’a gözdağı vermek ya da onu cezalandımak için Sulucakarahüyük’e gitmemiş;  tam tersine onun hizmetine gittiğinden söz edilmektedir. Ama, aşağıda vereceğimiz bazı metinlerde Nureddin Caca’nın kimin adamı ve Mevlana’ya ne derece yakın olduğu da ortaya çıkacaktır:

“Pervane’nin  yar-ı gar’ı ve naibi, Kırşehir vilayetinin emiri ve Mevlana’nın candan müridi Caca’nın oğlu emir Nureddin, birgün Mevlana hazretlerinin yanında, Hacı Bektaş-ı Horasani’nin kerametlerinden bahsediyordu: ‘Bir gün Hacı Bektaş’ın hizmetine gittim. O dış görünüşe hiç saygı göstermiyor, şeriata uymuyor ve namaz kılmıyordu. Ona mutlaka namaz kılması gerektiğine dair ısrarda bulundum. O: ‘git su getir de abdest alayım, taharetleneyim’ diye buyurdu. Testiyi kendi elimle doldurup onun önüne getirdim. Maşrapayı alıp bana verdi ve ‘dök!’dedi. Onun eline su döktüğüm vakit, berrak suyun  kan olduğunu gördüm. Bu durum karşısında şaşakaldım.’  Mevlana Hazretleri: ‘Keşke kanı su yapsaydı; çünkü temiz suyu kirletmek o kadar büyük hüner değildir… (Ama) bu kişide o güç yoktur. Buna israfın değiştirilmesi derler ki, Kuran’da: ‘Şüphesiz israf edenler şeytanın kardeşleridir.’(Kur’an, XVII, 27) buyrulmuştur. Has tebdil (değişim)  senin şarabının sirke olması ve güç sorununun çözülmesidir. Senin alçak bakırın saf altın olur, kafir nefsin islam olur…’ Hemen o anda Nureddin baş koyup, Hacı Bektaş’a gösterdiği istekten vazgeçti. Şiir: İnsan yüzlü birçok iblisler olduğundan, her ele el vermek doğru değildir.”26

Bu olayla Mevlana Celaleddin'in kişiliği ve siyasetine girmek zorundayız. Hemen soruları ardarda soralım: Mevlana Celaleddin’in Hacı Bektaş’a karşı bu kadar nefret ve düşmanlığı nereden kaynaklanıyordu? Kur’an’dan 17.surenin 26.ayetini (“Bir de akrabaya, yoksula yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma”) tamamlayan 27. ayeti (“Zira böylesine israfta bulunanlar şeytanların dostları, kardeşleridir”) ilgisiz bir biçimde,  Caca’nın anlattıklarına kanıt  göstererek, Hacı Bektaş’a şeytanın kardeşi demesi ve onu insan yüzlü iblislerden sayması nasıl bir kine dayanıyordu? Acaba Caca’nın Hacı Bektaş’a
yakınlaşmasıyla onu kaybetmesinden mi korkuyordu?

Nureddin Caca, yukarıdaki alıntı metinde görüldüğü gibi Mevlana'nın çevresindekiler tarafından peygamber gibi nitelenen, Moğol korumalığındaki Selçuklu devletinin başveziri Muineddin Pervane’nin ‘yar-ı gar’ı (mağara arkadaşı), yani Ebubekir’i ve naibidir. Başvezirin  adına iş yapan, görevde bulunan en yakın yardımcısı durumundadır. Asıl adı  Cibril Nureddin olan  bu kişinin kendisi de Mogol soyludur. Ayrıca, Ahmet Eflaki’nin bu yapıtında adı, Muineddin Pervane, Sahib Fahreddin, Celaleddin Müstevfi, Taceddin Mutez, Hatıroğulları, Emideddin Mikail vb. gibi Mevlana’yı ziyarete gelen ünlü Selçuklu beyleri arasında geçmektedir.27  

Biz burada  metnin aynısını alıntıladık. Abdülbaki Gölpınarlı ise bu olayı kendi yorumuyla verip sonunda, “Hacı Bektaş, ihtimal böyle bir hokkabazlık yapmıştı, belki yapmamıştı. Fakat menkabeden aradaki ayrılığı ve Mevlana’nın keramet hakkındaki telakkisini anlıyoruz”diyor.28

Böyle bir keramet yakıştırmasının altında yatan nesnelliği görmeyen Gölpınarlı, Mevlana’nın ‘temizi pis etmiş’ yargısını haklı göstermek için, bu kerametin varlığını kabul ediyor ama bunu gösteren insan Hacı Bektaş olunca ‘hokkabazlık’ olarak niteliyor.  Kitabında  Mevlana ile karşılaştırdığı 3-4 sayfa içinde, sürekli küçük düşürücü cümlelerle anması, “Hacı Bektaş’ın bütün manasıyla batıni inanışların bir mürevvicisi (yayıcısı), ‘Makalat’ında açıkça gösterdiği gibi Batıni Dai’si olması"ydı.29  Gölpınarlı bir ortodoks müslüman olarak, aşağılık bir suçmuşçasına, baştan bu doğru hükmü verdikten sonra onun hakkında kafasındaki olumsuzlukları sıralıyor. Oysa Mevlevi Dedesi Ahmet Eflaki’nin kitabında anlatılan olayda, yukarıda belirtildiği gibi, hiç ilgisiz yere bir Kur’an ayetini kanıt göstererek, asıl Mevlana ‘hokkabazlık’ yapmıştır. Eğer olay Eflaki’nin yazdığı gibi geçmişse Mevlana Celaleddin, Nureddin Caca’yı  Hacı Bektaş’tan uzaklaştırmak için son çare olarak Kur’an’a başvurmuş ve onun ‘insan yüzlü iblis(!) olduğuna’ Caca’yı inandırmıştır.

Mevlana Celaleddin, hiç sevmediği ve hor gördüğü konar-göçer ve yerleşik geniş Alevi Türkmen grupları tarafından desteklenen ve eski düşmanları Moğol istilacılarına karşı çıkmaya zorlanan İzzeddin II. Keykavus'u tutmuyordu. Çünkü ona göre Mogollar, Muhammed’in şeriatını yerine getirmeyen bu heterodoks inançlı (Alevi) Türkmenleri cezalandırmak için Tanrı tarafından gönderilmişti. Annesi Hristiyan olan İzzeddin Keykavus’un da, bu çevreye göre İslam şeriatıyla ilişkisi yoktu; şarap ve eğlence meclislerinin adamıydı!  

Sultan İzzeddin II. Keykavus’un ve emirlerinin, atabeylerinin bu propagandayı ortadan kaldırma çabalarından birini Ahmet Eflaki’nin kitabında görüyoruz. Bunun gerçekleşmesi de kuşkusuz Mevlana’nın dergahından ve onu saflara kazanmaktan geçiyordu. Bir çok yol denenmiş olabilir, ama bu başarılamamış; Mevlana tarafından kabul görmemiş uzlaşma sağlanamamıştır. İzzeddin siyaseti bağlamında Sultan kardeşler arası anlaşma asla gerçekleşmemiş. Kent yaşamının rahatlığına alışmış başlarında Mevlana olmak üzere, Konya mutasavvıfları, dervişleri ve ahileri düzenlerinin bozulmaması için Moğol korumalığı siyasetine angaje olmayı yeğlemişlerdir. Emirler için zaten birşey farketmiyordu; tımar ya da ikda olarak sahibi bulundukları illerin geniş topraklarında yaşayan yoksul halk yığınları üzerinde her durumda baskılarını sürdüreceklerdi…

Eflaki’nin, Mevlana ve İzzeddin II. Keykavus ilişkilerine dair öykülerini bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Öykülerden birinde, emirlerinden Sahib Şemseddin, İzzeddin’in Mevlana’yı ziyareti için aracılık ettiğini görüyoruz. Defalarca Mevlana’yı överek, onu mutlaka ziyaret etmesini istemektedir. İzzeddin Keykavus, birgün altın bir hokka içine yılan yavrusunu kapatarak, onu denemek için, içinde ne bulunduğunu sorar. Bu davranışına kızan Mevlana onu yanıtlamaz bile, yakın halifesi Şeyh Selahaddin’e hokkanın sırrını söyletir. Böylece sözde İzzeddin’in Mevlana’ya saygısı artar. Diğer iki öyküden birinde Mevlana, vezir, naib ve emirleriyle birlikte ziyaretine gelen İzzeddin’i kabul etmeyerek, hücresine girip ibadetini sürdürmüş. Öbüründe ise, ziyareti sırasında İzzeddin Keykavus Mevlana’dan bir öğüt isteyince, “Sana çobanlık emretmişler, kurtluk yapıyorsun. Sana bekçilik emretmişler, sen hırsızlık yapıyorsun” demiş.30  Görülüyor ki Mevlana, İzzeddin’i Sultan olarak kabul etmiyordu.

Ayrıca bu durumu, Moğol hakanı Hulagü Han tarafından, Selçuklu kentlerinden baç ve vergileri toplamak üzere tam yetkiyle gönderilmiş vezir Taceddin Mutez el-Horasani ile olan dostluğu da açıkça gösteriyor. İlk ortak sultanlık döneminde İzzeddin II. Keykavus tarafından Konya’da kabul görmeyen Taceddin Mutez, Sivas’a Rükneddin’in yanına gitmiş, orada Muineddin Pervane tarafından çok iyi karşılanmış ve bundan sonra İzzeddin II. Keykavus aleyhinde çalışmıştır. Moğol hanları adına toplanan vergilerin miktarını görünce, vezir makamındaki bu kişinin modern ‘sömürge valisi’ tipindeki korkunç yüzünü öğrenmiş olacağız:

Bedreddin Ayni’ye göre ilk Moğol baskısı döneminde Anadolu vergisi 60 000 dinar, 10 000 koyun, 1000 sığır ve 1000 at’tan oluşuyordu. Oysa Baycu’nun Anadolu kumandanlığı zamanında –Aksarayi’ye göre- bu vergi 200 000 dinara yükselmiştir. 1256 yılına kadar bu miktarda kaldı. 40 yıl sonra Gazan Han döneminde 600 000 dinara çıkacaktır.31  Bütün bu ağır vergiler Anadolu’nun yoksul halk yığınlarının sırtından ödenmiştir.

Mevlana’nın  istilacı, kan dökücü Moğol hanının temsilcisi vergici vezir Taceddin Mutez’e yazılmış 9 mektubu bulunmaktadır. Mektuplarının çoğunda Vezir-i Azam (en büyük vezir) diye hitabetmekte ve yakınlarının, dostlarının işlerinin görülmesi ya da parasal yardımda bulunulmasını rica etmektedir. Her nedense bir türlü işleri yoluna girmeyen halifesi ve katibi Hüsameddin’in damadı Nizameddin için de mektup yazmıştır. Bakalım yoksul halkın, mazlumların düşmanı ve Moğol kuklası, kadı Muhyiddin Tahir oğlu Taceddin Mutez’e nasıl övgüler düzmüş:

“Devlet güneşi, emirler padişahı, Rabbani emir, anısı büyük, düşüncesi güzel, emin ve kutlu kişilerin gıpta ettikleri er, yosulların ışığı (!)…Horasan’la Irak’ın övüncü, iki devlet ıssı iki kutluluk ehli; adaleti yayan, mazlumu besleyip yetiştiren… şehirlerin amanı, kulların sığınağı olan, yoksullara inanan  Hak ve Dinin Tac’ı (Taceddin Mutez İ.K.), ‘insanları bağışlıyanları, ihsanda bulunanları Allah sever’ (Kur’an 3,76) Allah yüceliğini daimi etsin; düşmanının burnunu yerlere sürtsün, kendisini kuvvetlendirsin … Nimet verene şükür vaciptir ama, lütfunuz sınırı aştı; şükürden aciziz… Allah işlerini düzene soksun, özü doğru inanç ıssı…  Nizameddin, bu duacının oğludur. Bu duacıya evlatlık haklarını yerine getirmiştir… Küçüklüğünden beri rabbani fakıyrlerin (Mevlana kendisini kastediyor. İ.K.) kapısında, mal da nedir ki canını vermiştir. Çünkü fakıyrlerin kulluğunda bitmiş, gelişmiştir… İnsanın gidişinden sormaya hacet yok; kimlerle düşüp kalkıyor ona baksınlar. Maldan sormaya, nereden ele geçirdin demeye hacet yok; nereye harcıyor, ona bakmak gerek. (Bu 13.yy.  kentli aristokrat tasavvuf şairinin halk düşmanı görüş ve anlayışının bugünün işçi-emek düşmanı  yönetimlerin anlayışıyla koşut olması ilginç değil mi? İ.K.)  Emirler padişahının… her lütfu, her keremi her padişahlığı, önden sona dek hepsi bu duacıya yapılmıştır… Hatta bu mektubu yazmak doğru da değildi. Özü doğru duacı, bizzat gelip kendi ağzımla söylemeyi isterdim... Utanmakla beraber ...padişahçasına, sultancasına ululuğuna layık olarak bu sefer de yardım gölgesini, oğlumuz Nizameddin’in üstüne salarlar da bu ağır yükün altından çıkar… Allah için olsun, bu ihsanı öbür ihsanlardan saymayın.” Sonra coşa gelip dizeler döktürüyor Mevlana:“Sürme çekmek, sürmegöz ıssı (sahibi) olmaya benzemez. O göz ki, inciyi saman çöpünden ayırdetsin, o göz ki, doğan’ı sinekten ayırsın.”32

Yeri geldiği için bazı bölümlerini aldığımız mektubun içerdiği anlam, yorum ve açıklama gerektirmeyecek kadar açıktır. Koca  Mevlana’nın kimlere ‘gel, sen de gel!’ dediği ortadadır.

 

Sayfa 3

Nureddin Caca Mevlana İle Buluşmasının Arkasındaki Gerçek Nedenler

Mevlana Celaleddin'in, Nureddin Caca’ya yazdığı bir diğer mektubu, aradan biraz zaman geçtikten sonra gönderdiği anlaşılıyor. Hemen arkasından da Ahmet Eflaki’nin anlattığı buluşma olmuştur. Bu mektubun başında da öbürlerinde olduğu gibi “Devlet ve Dinin Nur’una” övgüler, selam ve duadan sonra Mevlana, bir ayetle buluşma arzuluyor:

"Yüzlerinde secde belirtileri görünür" (Kur’an, 48, 29) ayetinde bildirilen yüzlerden olan yüzünüzü görmeyi özlediğimi, sizinle buluşmayı pek arzuladığımı da bilin. Hayırlı buluşmalar nasibolsun… Özü doğru oğlumuz Nizameddin pek çok çeşitli ziyanlara girmiştir. Bütün dostların gönülleri yaralıdır, o yana yönelmiştir… Dostluğunuzdan umulan… adaletiniz olduğu gibi gene lütufta bulunmanız, elini tutmanız, yardım etmenizdir. Netekim bundan önce de lütuflar ettiniz; kendiniz  ziyanlara girdiniz…”

Nureddin Caca, Mevlana’ya, bu denli üzerine düştüğü Nizameddin’in kim olduğunu sordurmuş olacak ki,
“O, şeyhlerin padişahı, Hak ışığı, kalblerin emini, zamanın Cüneyd’i Hüsameddin’in -Allah Müslümanları, ona uzun ömür vererek faydalandırsın- yakınıdır, damadıdır”

diye mektupta tanıtma gereği duyuyor. Sonundan anlaşıldığına göre, mektubu bizzat Nizameddin ile göndermiştir:
“Umarım ki oğlumuz Nizameddin de… ihsanınıza, lütfunuza  mazhar olur… şükrederek, lütfunuzu anarak, o kutlu, o mutlu tapıdan korumanıza ererek, himayenize girerek, bol lütuflarınızı elde ederek esenlikle, ganimetlerle, sevine sevine döner…”33

Şimdi Vilayetname’deki olaya dönersek: Hacı Bektaş Veli, Nureddin Caca’nın namaz kılması gerektiği zorlamasını, “kanla abdest alınmaz” diyerek, reddetmiştir. Bu, ‘‘dünyayı kana bulayanlara, kan dökenlere çanak tutmayın, onlardan yana  olmayınız’ demektir bizce. İşte bu çerçeve içerisinde hareket ederek diyoruz ki, öfkeyle atına atlayıp adamlarıyla Sulucakarahöyük’e gelen Kırşehir emirini, Hacı Bektaş Veli siyaseten ikna etmiş ve onu şeyhi Mevlana’ya bizzat göndermiş olabilir. Yine bizce, İzzeddin Keykavus tarafını tutarak Moğol istilacılarına karşı mücadele siyasetine çekme amaçlıdır.

Hacı Bektaş Veli büyük öngörüsüyle, genç İzzeddin II. Keykavus'un birinci tek başına saltanat dönemi(1246-1248) ve ortaklığı(1249-1254) sırasında, -olasılıkla Sultanın çevresiyle doğrudan ilişkilerine dayanarak-, onun üstün geleceğine Nureddin Caca’yı inandırmış;  Moğol korumacılığı yandaşı olan Rükneddin’i tutmayı sürdürdüğü taktirde sonunun iyi olmayacağını, zindanlara düşeceğini anlatmıştır. Sürdürdüğü siyasetin yanlışlığına onu gerçekten ikna etmiş olmalı. Ülkede birlik, İzzeddin’in padişahlığı altında Moğolların atılmasıyla sağlanabilirdi.34  Ancak Nureddin Caca kadar, Hacı Bektaş da biliyordu ki İzzeddin Keykavus, kardeşinden değil, Kösedağ savaşından beri Moğollarla içli-dışlı olan Muineddin Pervane’den çekiniyordu. Pervane’yi de ancak, kendisine çok düşkün olduğu ve her arzusunu yerine getirdiği Mevlana ikna edebilirdi. Mevlana Celaleddin hem karısının hem kendisinin tapınacak kadar çok sevdikleri Şeyh’leriydi; onu çağırıp sarayında sık sık ‘semah ayinleri’ düzenlerlerdi. Zaten iki kardeş sultan olan İzzeddin Keykavus ve Rükneddin Kılıcarslan, arasında anlaşma-uzlaşma çabalarına giren Fahreddin Arslandoğmuş gibi emirler yok değildi. Ancak bunların yaptığı, Moğolların istediği biçimde Rum’u iki-üç kardeş arasında paylaştırıp geçici olarak savaşları önlemekti.

Bize göre, bir şikayet bahanesiyle Hacı Bektaş üzerine kızgınlıkla gelen Nureddin Caca, Vilayetname’de Hünkar’ın bir kerameti gibi sunulan belki günlerce süren konuşup gö-rüşmeler sonunda ikna edilmişti. Büyük olasılıkla (İzzeddin Keykavus ile ilişkiler konusunda tek bilinen Saru Saltuk olmakla birlikte) Hacı Bektaş’a bağlı ve İzzeddin’i destekleyen hayatta kalmış eski Babai şeyh-önderleri, Baba İshak halifeleri de orada bulunmaktaydı. Zaten sözünü ettiğimiz İzzeddin’in ilk saltanat döneminde Babai Türkmenlere hoşgörüyle yaklaşması, Sulucakarahöyük’ün Hacı Bektaş önderliğinde kısa bir zaman içinde büyüyüp gelişmesini de  mutlaka etkilemişti.

Caca’nın anlattıklarına kanıt  göstererek, Hacı Bektaş’a Şeytan’ın kardeşi demesi ve onu insan yüzlü iblislerden sayması nasıl bir kine dayanıyordu? Caca’nın Hacı Bektaş’a yakınlaşmasıyla onu kaybetmesinden mi korkuyordu? Şimdiye kadar mektuplarından öğrendiklerimiz, dolayısıyla Mevlana’nın karakter yapısı ve siyaset anlayışı üzerinde edindiğimiz bilgiler, bu iki sorunun ötesinde yanıtlar getirdi sanıyoruz.

Elbette ki, Ahmet Eflaki’nin anlattığı gibi Nureddin Caca Mevlana ile, Hacı Bektaş’ın kerametlerini değil, gönderdiği haberi tartıştı. Ancak Mevlana böyle bir öneriyi kabul etmek bir yana, Nureddin Caca’yı ‘İblis, yani Şeytan’la elbirliği yapılmaz’ diye paylamış, Hacı Bektaş’tan uzak durmasını sağlamıştı. Mevlana’nın Moğollara karşı olması ve böyle bir amaç için  Pervane’yle konuşması ne siyaset anlayışına ve ne de yaşam biçimine uygun düşüyordu. Nureddin Caca'yı, böyle birşey yapmaması için, olayı Pervane’ye bildirmekle tehdit bile etmiş olabilir. Onun Caca’dan beklediği ve istediği sadece, Nizameddin’ine “lütuflar yapması, onu himayesine almasıdır!..”     

Hacı Bektaş’ın Mevlana’ya daha önce Şeyh İshak adlı bir dervişini de gönderdiğini biliyoruz. Ahmet Eflaki, Hacı Bektaş’ın bu dervişini göndererek Mevlana’ya, “Ne iştesin, ne istiyorsun? Dünyada kopardığın bu kıyamet nedir? Eğer aradığını buldunsa sus, bulmadınsa saldığın bu gürültü nedir? Kendini insanoğullarının en beğenileni yaptın. Halkın bu kadar evini barkını yıktın… nedir bu hal?”diye sordurttuğunu yazıyor. Eflaki, Mevlana’nın ününün büyümesi ve herkesin ona mürit olması yüzünden kıskanıldığı ve aleyhine söylenen sözler ve nüktelerle eleştirildiğini söylüyor. Ona göre Hacı Bektaş da Mevlana’yı kıskandığı için böyle davranmış. Mevlana da ona şiirle karşılık vermiş:

“Başımızı ayak yapıp Ceyhun tarafına doğru koşuverdik/ Biz dünyayı birbirine kattık ve sonra oradan fırlayıp çıktık…/Biz Mecnun’un sınırını da aştık…”

Kuşkusuz Hacı Bektaş bunları sordurmak için dervişi İshak’ı göndermemişti. Onun biraz Konya’nın, kentin dışına çıkıp, ezilen, baskı gören halkın arasına girmesini istiyordu. Ama, onun yüzü Ceyhun’a, Ceyhun’dan gelenlere (Moğollara) dönüktü; aşktan-meşkten başını kaldırıp, avama (halka) bakacak hali yoktu. Mevlana asıl karşılığı, Şeyh İshak’la konuşurken aynı anda Sulucakarahöyük’te Hacı Bektaş’a görünüp(!), boğazına sarılarak veriyor. Eflaki bu kerameti şöyle anlatıyor:

“Şeyh İshak…görüp işittiğini olduğu gibi anlatıp, bunları söylediği tarihi verince Hacı Bektaş: ‘Aynı günde Mevlana hazretleri kükreyen bir arslan gibi içeri girdi ve bana: ‘Ey kahpenin kardeşi! Bizim heyecanımız neşe ve aşktan geliyor, yanma ve aramaktan değil,’ deyip boğazımı sıktı. Öleceğimden korktum…’dedi.”35
Görüldüğü gibi Mevlana Hacı Bektaş’ın elini değil, boğazını sıkmayı tercih ediyordu.

Vilayetname yazarı Uzun Firdevsi ise, Hacı Bektaş Veli’nin kendisine en yakın halifesi olan Saru İsmail’i Mevlana’ya gönderdiğini anlatıyor: Aynı zamanda ibriktarlık hizmeti gören Saru İsmail, su ısıtıp Hacı Bektaş’ın  yıkanmasını ister. Hacı Bektaş, önce onun Konya’ya gidip, Mevlana’da bulunan bir kitabını alarak hemen gelmesini  söyler. Saru İsmail, Hacı Bektaş’la aralarında geçeni ve kitabını istediğini anlatınca Mevlana:

“Hünkar Hacı Bektaş katına, her gün yedi deniz, sekiz ırmak uğrar. Onların suya girmeye ne ihtiyaçları var ki, böyle dedin, yıkanmaya davet ettin erenler? Kitaptan maksat işte sana verdiğim öğüttür”der.36

Menakıbname yazarlarının özelliğidir, herkes kendi velisinin üstünlüğünü öne çıkarır. Yoksa Mevlana’nın, Hacı Bektaş için bu övgüye kesinlikle dili varmaz, Yunus’un deyişiyle ‘yapası yoktur’. Ne de Ahmet Eflaki’nin aynı sayfada anlattığı gibi, mana aleminde Mevlana tarafından boğazı sıkılan (!) Hacı Bektaş da,
“şimdi ey dervişlerim, Mevlana’nın saltanat ve ululuğu, bizim tasavvurumuza ve benzetmelerimize sığmaz. O mana simgesinin fermanına itaattan başka bizim için yapılacak şey yoktur” demiştir.

Sonuç olarak, Nureddin Caca’nın ikna edilip Mevlana’ya gönderilmiş olması işe yaramamış. Caca da, Şeyhi Mevlana Celaleddin’e itaat ederek, Hacı Bektaş’ı kendisini kandıran İblis olarak görüp ondan uzaklaşmıştır. Ancak Vilayetname’de Hacı Bektaş’ın bir kerametiymiş gibi anlatılan zindan olayının gerçekleştiği anlaşılıyor.

Abdülbaki Gölpınarlı, Vilayetname kitabının arkasında (s.111-113) Nureddin Caca hakkında  bilgi verirken “onun Mogollar tarafından çok sevildiğini anlıyoruz” diyerek, kendisi de Mogol asıllı olan Caca'nın müthiş bir Mogol yandaşı olduğunu vurguluyor. Ama yazısının sonunda neye dayanarak ve nasıl “Nureddin Caca, Hacı Bektaş’ı sevmektedir” yargısına vardığını anlamak olası değil. Ancak, Nureddin Caca'nın, Hacı Bektaş'ın gazabına uğrayıp, zındana atıldığı konusunda tarihi bir bilgiye sahip olunmadığını olarak söylemektedir.

Nureddin Caca’nın Hacı Bektaş’ı ne kadar sevdiği(!), anlatmış olduklarımızda görülmektedir. ‘Ariflerin Menkıbeleri’nde yazılanların büyük çoğunluğu, her nedense ‘tarihi bilgi’ kabul ediliyor. Ama Hacı Bektaş Veli Menakıbnamesi olan Vilayetname’de anlatılanlar sadece olağanüstü söylenceler, masallar olarak görülüp üzerinde durulmuyor. Derinliğine inilip, tarihsel bilgiler çıkarılmıyor. Yani, anlatılanların tümü masal mı? Değil elbette. Kerametlerin, söylencelerin nesnel temellerine inildiği zaman tarihsel, toplumsal  ve de felsefi bilgilerin günışığına çıkmaması için hiçbir neden ve zorluk yoktur. Hacı Bektaş Veli ortodoks (Sünni) inançlı ve yönetimin, güçlünün yanında olsaydı; hem yapıtları günümüze noksansız gelmiş, hem de üzerine ciltlerce inceleme araştırma kitapları yazılırdı Mevlana gibi. Günümüze ulaşabilenlerin içinde bazıları ‘takiye’ olarak verilmek durumunda kalınmış, ya da kopya edenlerin eklemiş olduğu bazı Şer’i bilgilere sarılarak, Hacı Bektaş’ın nasıl sünnileştirilmeğe çalışıldığı zaten ortadadır.

Mevlana’nın aynı anda ‘mana aleminde’ Hacı Bektaş’ın boğazına sarılması kerametinin  yorumunu yapmaya gerek görmedik. Çünkü bunun, Nureddin Caca ile Hacı Bektaş üzerine tartışırken Mevlana’nın köpürmüş durumda, “Hacı Bektaş şimdi yanımda olsaydı,İblis’in kardeşinin boğazına sarılır onu boğardım” diye haykırmasının ötesinde bir anlamı yoktur. Ama ona inanan, onu seven, yücelten müridlerinin ağzında keramete dönüşüp, yetmiş-seksen yıl sonra Ahmet Eflaki’nin kitabına kayıtlanıyor…

Biz bu bağlamda, Vilayetname’de Nureddin Caca’nın zindana atılmış olmasına, Hacı Bektaş’ın gazabı ya da bedduası olarak değil, yeni bir tarihsel bilgi olarak bakıyoruz. Aynı zamanda bu olay gösteriyor ki, Hacı Bektaş Veli, kurduğu Dergah’ta dünyadan elini eteğini çekmiş bir ermiş derviş gibi yaşamıyor. Ülke siyasetinin tamamıyla içindedir; Karaman, Çepni, Ağaçeri, Bayad, Döger vb. heterodoks İslam (Alevi) inançlı diğer Türkmen gruplarının, (Ali donunda düyaya geldiğine inanılan) manevi önderleri olarak, tüm eylem ve hareketleri onun bilgisi çerçevesinde yapılmaktadır. Anadolu son yurtlarıdır; gidecekleri başka yer yoktur. 1200’ün ilk on yıllarından beri, yarım yüzyıldır peşlerini bırakmayan Moğol felaketini canları pahasına yok etmeleri gerekiyordu. Bu da ancak merkezi güçlü bir devletin varlığıyla gerçekleşebilirdi. Birlik ve beraberlik içinde hareket etmenin zamanıydı. Hacı Bektaş Veli, “bir olalım, iri olalım, diri olalım” sözünü boşuna söylememişti.  Selçuklu Devletinin, Sultan Alaaddin Keykubat I (1220-37) dönemi güçlü merkezi yönetiminin ve Türkmenleri sayısız vakıf topraklarıyla yerleştirme politikasının (Uç’lara yerleştirip merkezi güvenceye almış da  olsa) anıları onların arasında hep yaşıyordu. Onun içindir ki, Menakıbname’lerde, veli söylencelerinde geçen tüm Selçuklu sultanlarının büyük çoğunluğunun adı Sultan Alaaddin’dir. Görüldüğü gibi, Vilayetname’ye göre Nureddin Caca’yı zındana gönderen de odur. Demek ki, Türkmenler İzzeddin II. Keykavus'u, Alaaddin’le eşleştirmiş ve onun Moğol istilasından ülkeyi kurtarma siyasetiyle özdeşleşmişlerdi. Moğol işbirlikçilerinin, İzzeddin için kadın düşkünü, ahlaksız, şarapçı bir Hristiyan yeğeni propagandaları onları etkilemiyordu. Oysa  büyük Sultan Alaadin’in de babannesi Hristiyandı ve on bir yılı Bizans başkentinde geçmişti.

Bu Vilayetname metninden, Selçuklu döneminde tutuklanan kişilere yapılan, “tutukluyu yaş göne sarıp, içinde kurumaya bırakma ve zindan hücresini kireç beyazına boyayıp gözlerini kör etme” gibi işkence çeşitlerini de öğreniyoruz. Nureddin Caca’yı yakalatıp, yaş deriye sardırıp, gözleri de kör olsun diye kireç beyazı zindana attıran İzzeddin II. Keykavus'tan  başkası olamaz. Çünkü o kardeşi Rükneddin’in yandaşı ve büyük düşmanı Pervane Muineddin Süleyman’ın, Ahmet Eflaki’nin deyimiyle Muhammed'in mağara arkadaşı Ebubekir gibi, 'yar-ı gar'ıdır. Hacı Bektaş Veli, yukarıda uzun uzun anlattığımız gibi yetkin bir ileri görüşlülükle onu uyarmış, hatta ikna etmiştir. Ama, Caca Mevlana’nın cazibesiyle, Hünkar’dan uzaklaşmıştır.

Bu tutuklamanın tarihine gelince: 1254 yılında, bazı emirler aşçı elbiseleri giydirip, Rükneddin’in kaçmasını sağlayarak onu Kayseri’de tek Sultan ilan ettiler. Moğolların isteğiyle Doğu’daki birçok kentte onun sultanlığı kabul edildi. Bunun üzerine Kırşehir'de bulunan İzzeddin II. Keykavus bir ordu derlemiş, görüşme çabaları sonuç vermeyince de savaş açarak onları yenilgiye uğratmıştı. Böylelikle Rükneddin Kılıcarslan, 1254 yılının sonlarına doğru ağabeyinin eline düştü ve İzzeddin görünüşte barıştığını ilan ettiyse de, onu Uluborlu yakınıdaki Davalu (ya da Burgulu) kalesine hapsettirdi.

Anlaşılıyor ki İzzeddin, kardeşi Rükneddin Kılıcarslan’ın güçlerini yenip onu kaleye kapattıktan sonra, onu tutan emirlerinden de yakaladıklarını zindana attırmıştı. Süleyman Per-vane gibi bazıları Tokat’a kaçıp kurtulmuşlardı. Şu halde Kırşehir emiri Nureddin Caca, bu savaştan sonra –ki Abu-l-Harp (savaş babası) unvanı taşıyan Caca’nın İzzeddin’e karşı savaştığı kesindir- sonra tutuklanmış. En az iki yıl zindanda kalmış olmalıdır. Çünkü iki yıl sonra  Moğol kumandanı Baycu ordusuyla geldi ve 11 Ekim 1256’da  Sultan Hanı civarında yapılan savaşta, İzzeddin’in Türkmen gruplarından oluşturduğu kuvvetlerini yendi. Savaştan sonra Emir Fahreddin Arslandoğmuş, Sultan İzzeddin’den hoşnut olmayan diğer ileri gelen emirlerle Burgulu kalesine giderek, kalede tutsak bulunan Rükneddin Kılıçarslan IV’ı alıp saltanata geçirmişlerdir.

Vilayetname’ye göre, Nureddin Caca’nın zindandan çıktıktan sonra itibarını yitirdiği görülüyor. Uç illerden birine atandığı ve yakınlarına hasret kalmış, onlara kavuşamadan öldüğü anlatılıyor. Olasıdır ki, zindandan çıkarıldıktan uzun yıllar sonra Eskişehir emirliği yaparken ölmüştür. Burada Hünkar’ın yüce erdemlerinden birini daha vurgulamak gerekir: Başına gelebilecekleri kendisine anlatmasına rağmen, Nureddin Caca’nın sözünü dinlemeyeceği ve siyasetinden vazgeçmeyeceğini anlıyor. Belki yıllarca yatacağı zindanda, ak kireç işkencesinden gözlerini-zindanın bir köşesine ekeceği bir avuç buğdayın çimlenmiş yeşilliğine bakarak- korumanın yolunu göstererek ona, yani düşmanına bile en büyük iyiliği yapıyor...      

Hacı Bektaş Veli ve Mevlana Celaleddin’in Toplumsal, İnançsal ve Siyasal konumlarının Kısa Özeti

Mevlana Şeriatın gerekliliklerini göze çarpacak biçimde yerine getirerek, aykırılıklarını egemen yönetimlerin Sünni inancıyla çatışmadan sürdürmüş.  Verdiğimiz örneklerde görüldüğü gibi, Mogol korumalığı altındaki Selçuklu sultanları, sultan naibleri, emirler ve Mogol İmparatorluğunun temsilcileri büyük vezirlerle çok sıkı dostluk ilişkileri kurmuştu. Mevlana çağını aşan felsefi ve dinsel  bilgi birikimi; birer duygu seli olan, aşk ve cinsellik, yaşama sevinci dolu beyitlerle örgülenmiş Mesnevi tarzı şiirleri arasında batıni yönünü ustalıkla gizlemeyi başararak onları etkilemiştir. Düzyazı metinlerinde (mektuplarında) o incelmiş edebiyat dili Farsça ile yöneticilere düzdüğü övgüler, onun aşırı uzlaşmacılığının ötesinde, bencil ve dar çevre çıkarcısı kişiliğini ortaya çıkarmaktadır. Konya dışında olup bitenlere, kıyımlara zulüm ve saldırılara gözünü kapamış olan Mevlana, Hacı Bektaş'ın yaşam biçimine, sosyal ve siyasal anlayışına tamamıyla karşıt konumdaydı. Esnaf, tüccar, zanaatkar ve başkent aristokrasini oluşturan zengin sarraflar, taşrada toprak ve çitflik sahibi olup kentte oturan varlıklılardan (dikhanlar) pek çok yandaşları vardı. Ayrıca büyük temlik ve ikda sahipleri Emirlerden de müritleri bulunuyordu. Kendisi ne Türk dilinin ve ne de Türkmen halkların dostuydu. Rum ve Ermeni etnik Hristiyan gruplara gösterdiği yakınlığı onlara asla göstermemiştir.

Mevlana Celaleddin, daha otuzlu yaşlarındayken büyük ün sahibi olmuştu. Ona batıni eğitimi vererek İsmaili yapma görevini üstlenmiş olan Şemseddin Tebrizi Konya'ya 1243 yılında geldi. Konya'da  kaldığı üç yıl içinde Şems Mevlana'yı istediği biçime sokmuş, değiştirmiştir. İlhan Başgöz Yunus Emre üzerinde yaptığı çalışmada

“Mevlana... coşkun bir dervişe, Şems'e rastlıyor; onunla yedi gün halvet oluyor. Bu halvetten çıkan Mevlana artık bambaşka bir Mevlana'dır. Devrinin en büyük camilerinde ders veren, ayakkabılarını çıkarıp  saray kadınlarıyla semah ettikten sonra, ayakkabılarını altınlı, elmaslı, pırlantalı küpe ve yüzüklerle dolu bulan, dinleyicileri beylerden ve sultanlardan oluşan Mevlana tümden değişecektir. Dergahının kapısını yoksullara ve kötü kadınlara açacak, kurulu düzenin hoş görmediği yerlerde semaha duracaktır. Mevlana'yı karşı kültüre ve aykırı yola çeken Şems, bu nedenle öldürülecektir.”37

Elbette ki Mevlana Şems ile halvette kaldığı bir hafta içinde değişmedi. Şems Konya'da kaldığı sürece 1247'de öldürülmesine dek, zorunlu geziye çıktığı bir yıl dört ay dışında, tüm zamanını verdiği batıni eğitimle Mevlana'yı değiştirmekle geçirmişti.         

Mevlana'nın oğlu Sultan Veled, ‘İbtidaname’ adlı yapıtında Mevlana ile Şems’in buluşmasını Musa Peygamber’le Hızır’ın buluşmasına  benzetmekte. Ona göre Mevlana Musa’yı, Şems de Hızır’ı temsil ediyordu.

İşte bu buluşmayla Şems ile birlikte geçirdiği yıllar içinde Mevlana, en insancıl, en güzel aşk ve güzellik şiirlerini, ayrıca en keskin batınilik içeren düzene aykırı söylemlerini yazıya geçirtmiştir. Bahaaddin Veled oğlu Celaleddin'i, Mevla-na (Farsçada Mevla-na  'Efendi-miz, Tanrı-mız' anlamlarına gelmektedir) yapan da bunlar olmuştur. Ancak yine İlhan Başgöz'ün kapalı olarak belirttiği gibi, Şems'in siyasi cinayete kurban gitmesinden  bir süre sonra, Mevlana'nın yine eski neşesine dönmüş ve egemen siyasetin bir parçası olmuş bulunduğunu görmekteyiz. 38

Onun bu özelliği dolayısıyladır ki hem kendi yapıtları, yani Mesnevi'si ve Divan'ı  eksiksiz olarak günümüze kadar korunmuş, hem Menakıbname'ler dışında da, hakkında yüzlerce kitap yazılmış incelemeler yapılmıştır. 19.yüzyılın başlarından beri Batılı araştırmacılar, Mevlana'nın tam korunmuş yapıtlarında saklı tuttuğu duygusal yoğunluğu ve batıniliğin derin hümanizmasını açığa çıkardıktan sonra, onu bu derece yüceltmişlerdir. Mevlana Celaleddin belki kişiliğiyle değil, ama kuşkusuz yapıtlarıyla bu yüceliğe layıktı.  

Kısacası görülüyor ki, Hacı Bektaş Veli ile Mevlana Celaleddin Rumi'nin toplumsal ve siyasal konumları birbirinden farklı olduğu kadar da karşıt durumdadır. Birisi istilacı Mogollara karşı mücadele siyasetine girmiş bulunan ve onları Rum'dan (Anadolu) çıkarmaya çalışan İzzeddin II.Keykavus'un, diğeri ise Mogol korumaclığını yeğleyen, Cengiz oğullarının bir Uç beyliği ya da eyaleti olmayı kabul eden kardeşi Rükneddin Kılıcarslan'ın yandaşıydı. Selçuklu ve Mogol yöneticilerinin has adamı bir aristokrat mutassavvıfıydı

Hacı Bektaş Veli, Anadolu'da geniş çoğunluğu oluşturan köyler ve kasabalarda oturan ya da konar-göçer olarak en zor koşullar içinde yaşayan batıni inançlı, İslam heterodoksizmini benimsemiş,  gayri-sünni, yani alevi Türkmen halkların tarihsel inanç önderi. Mevlana ise, diliyle, kültürüyle, güzel konuşması ve tükenmez enerjisiyle döndüğü semahıyla, eşsiz yapıtlarıyla Konya'da yaşayan tüm aristokrat çevrenin ve orada yaşayan herkesin  gözdesiydi. Dahası ona bir peygamber, Mesnevi'ye ise Kuran gibi bakıyorlardı. Sultanın ve Emirlerinin olduğu kadar, Mogol yüksel temsilcilerinin de  yakın adamı olduğunu özel mektupları açıkça göstermektedir; bir işbirlikçi ve ezilen soyulan halk çoğunluğunun karşısındaydı.

Mevlana'nın, babasından, diğer şeyhlerinden ve medreslerden aldığı eğitim, yetişme koşulları; sahip olduğu inanç ve yaşam biçimi ona bu seçimi yaptırdığı kesindir. Mevlana Celaleddin'i yargılama veya sorgulama gibi bir niyetimiz elbette ki olamaz. Ancak şu gerçeği unutmayalım: Kim olursa olsun göklere yüceltilen tarihsel kişilerin yanlışlarını, hatalarını gizlemek, görmemezlikten gelmek,-hatta o kişilerin hata yapmayacaklarına inanmak- onlara en büyük kötülüğü yapmakla eşdeğerdir.

Son söz olarak Hacı Bektaş Veli ile Mevlana Celaleddin biribirine aykırı yaşamış, inançta birleşemedikleri gibi toplumsal ve siyasal yönden de biribirlerinin karşısındaydılar.  Mevlana'yı Hacı Bektaş Veli meşrebine sokmaya çalışanlar,  Mevlevileri  bir Alevi-Bektaşi inançlı topluluk olarak tanımlayanlar çok yanılmaktadır. Ancak Mevlana ile Hacı Bektaş arasındaki bir ortak noktayı söyleyeyebiliriz:

İkisi de büyük İsmaili Dai'si Şemseddin Muhammed Tebrizi'den feyz almış, ışıklanmıştır. Hacı Bektaş Kuhistan'dan (1224’den) beri bu güneşin (Şems'in) batıni ışığını yüreğinde ve kafasında sindirerek parlamış ve Türkmen halklarını aydınlatmış. Üç yıl içinde “ayağının bastığı yere ayağını değil, başını koyacak” kadar Şems'e tapan Mevlana ise, o yokolunca  içindeki güneşi (Şems'i) sindirememiş, söndürmüş. Konya'da loş bir ışığa bürünerek, kendi ekseni çevresinde dönmeyi seçmiştir....  

III
Hünkar Hacı Bektaş, İki Emre (Said ve Yunus) ve Ulu Dergahı’na Çağrı

Hünkar Hünkar HacıBektaş Veli üzerine çok sayıda nefes, deyiş vardır. Hemen bütün Alevi-Bektaşi ozanları bir veya birkaç şiirinde Hacı Bektaşı en az bir kere anmıştır. Onun Horasan'dan kalkıp Rum'a gelişi, bütün yaptıkları ve başardığı büyük işler keramet söylemi içinde nefeslerde dillendirilmiştir. Muhammed Ali yoluna giden ve Hacı Bektaş  süreği süren Alevi-Bektaşi ozanları, onun kurduğu dergaha bağlılıklarını, sevgi ve saygılarını dile getirmiş ve ona niyazda bulunmuşlardır. Hacı Bektaş'ın adını nefeslerinde ilk kullanan ozan çağdaşı ve Makalat (Sözler) adlı Arapça yapıtını Türkçe'ye çeviren Said Emre'dir:

Secdeye indi yüzüm didar gördi bu gözüm
Dağıldı aklum sözüm zihnümi mat eyledi

Unutdum namazımı dosta tutdum yüzümü
Dost kendü mürvetinden bir işaret eyledi

Ne taat var ne salat ne zikir var ne tesbih
Bu beş vakit namazumı ışka gaaret eyledi

Kanda baksam dopdolu Hacı Bektaş-ı Veli
Bu Said kemter kulı oldı adet eyledi

Said Emre, her nereye baksa Hacı Bektaş'ı gördüğünü ve onun basit bir kulu olmayı adet eylediğini söylüyor. O, Hacı Bektaş'ın irşadıyla tasavvufun içine öyle bir dalıyor ki, Can (ruh)-Cisim (madde)- Tanrı birliğine sarılıyor. Bu birliğin sağlanması için besleyici ögeleri Hünkar'ın bal tadındaki sözlerinde bulup, onlara yaslanıyor. Can ve cismin besleyicilerini araştırırken, bir maddeci düşünür gibi, “ruhsal olanı, maddenin değişmesinin ürünü”görüyor. Maddi dünya onu ilgilendiriyor; can boğazdan gelir. Bütün bunlar, geçmişte inandıklarını inkar sayılırsa da önemli bulmuyor artık. Hünkar'ın mürüvvetine erişmiştir, bu ona yeter:

Can bir ulu kimsedür suret anun atıdur
Nice lokma yirisen suretün kuvvetidür

Nice ki yirisen çok ol denlü yürürsin tok
Cana hiç assısı yok suret maslahatıdur

Bu can nimeti kanu gelsün bulalum anı
Asayiş kılalum canı ol evliya sohbetidür
(...)
Erenün yüzi suyu himmeti arştan ulu
Kim tadarısa balı Hünkar inayetidür
(...)
Sa'di'in yüzüne tacı kamudan gönlü kiçi
Suça sayılmaz suçı Hünkar'ın mürvetidür

Hacı Bektaş ve onun düşüncelerinin sevgisine tutsaktır Said. Bu aşk ile varlığını koyup gitmiş ve Didar uğruna yokluğu kabul kılmıştır. Hünkar'ın sevgisini övmezse Said, kendini işe yaramaz kabul etmektedir:


Işk üni arşa irer ışk gözi didar görer
Işka yarayan gönğül mutlak didara yarar
(...)
Işk yokluk kabul ider varluğın koyup gider
Varluk mülkinden sonra ışk ebed ömür sürer

Dirliğin ışka virüb kendü ışka kul olup
Hünkar ışkın öğmedin bu Said neye yarar

Ve Yunus Emre…

Aynı dönemde yaşamış ve Hacı Bektaş'ın halifelerinden Tapduk Emre'nin yoloğlu Yunus'un ona şiirlerinde yer vermemesi mümkün değildir. Günümüze ulaşan Yunus şiirlerinde –ki bazıları Said’inkiyle karışmıştır- Hacı Bektaş'ı göremeyişimiz, onun adının geçtiği şiirlerin ayıklanıp yokedilmesiyle açıklanabilir ancak. Yunus'un şiirlerinin birçoğu Hacı Bektaş felsefesinin yorumlarından başkası değildir. Aşağıya aldığımız dizelerinde, doğruluk beklediği dost kapısı Hacı Bektaş dergahının kapısıdır. Yunus o kapıda (tıpkı Said gibi) basit bir kul görüyor kendini. Bu onun için sonsuza dek sürecek bir izzet, onurdur. “Doğruluk dost kapısıdır” diyen Hacı Bektaş Veli'nin kendisidir ve ona göre  tapınma Dosta’dır. 1200 yılında yazılmış İsmaili Kıyamet dönemi kitabı Haft-i Bab Baba Seyyidna’da,

“Tanrıya tapınma, Azizi’nin dizelerinde söylemiş olduğudur: ‘Dostun kapısı iki adımdan fazla değil/Sen ise birinci adımda duruyorsun” diye tanımlanmaktadır.

Böylece Hacı Bektaş’daki  bu inancın kaynağı ve bu düşünceyi nereden kazandığı da açıklanmış oluyor.Yunus Emre, Hacı Bektaş’ın bu sözünü kullanarak, bakınız o kapıda kulluğa nasıl kendini layık görüyor:

Aşk imandır bize gönül selamet
Kıblemiz dost yüzü daimdir salat

Dost yüzün göricek şirk yağmalandı
Anın çün kapıda kaldı şeriat
….
Doğruluk bekleyen dost kapısında
Gümansız ol bulur ilahi devlet
…..
Yunus o kapıda keminde kuldur
Ezelden ebede dektir bu izzet

Bu izzetin tadını Alevi-Bektaşi ozanlarının Hünkar Hacı Bektaş hakkında yazdıkları nefeslerden de alıyoruz.  En yakın tarihten, 20.yüzyılın ilk yarısında yaşamış Kemteri’den (ö.1939) vereceğimiz aşağıdaki tek bir nefes bile dikkatle incelersek, Hünkar'ın büyüklüğünü daha iyi hisseder  ve Hacı Bektaş Dergah'ında birliğe varmanın, birleşmenin anlamını daha iyi kavrarız.

Hacı Bektaş-i Veli Hünkar’a Gel

Andelib olmaksa kasdın ey gönül gülzara gel
Aşık-ı şuride meşrebsen eğer dildare gel

Şişe-i namusunu eyle şikest ikrara gel
Vuslat istersen eğer Mansur olub hoş dar’a gel

Astan-ı Hacı Bektaş-ı Veli Hünkar'a gel
Hubb-i Ehl-i Beyt ile olsun derunun pür kemal

Gel gel arslanım erenler babına kıl ruymal
Her ne dürlü dünyede sürsen ömür sonu zeval

Olmak istersen cihanda nail-i bezm-i visal
Astan-ı Hacı Bektaş-ı Veli Hünkar'a gel

Serseri gezme cihanda hoş zamir-i ruşen ol
Hemdem olma gel teberra kavmi ile sen sen ol

Ehl-i Beytin dostuna dost düşmeninine düşmen ol
Haric-i surda bulunma içeru gir evden ol

Astan-ı Hacı Bektaş-ı Veli Hünkar'a gel
Küfrüdür zahidlerin aşıkların imanıdır

DestgirimHazret-i Pirim mürüvvet kanıdır
Yürüden dıvarı ezcümle anın burhanıdır

Kemteri'nin dü cihanda hasılı sultanıdır
Astan-ı Hacı Bektaş-ı Veli Hünkar'a gel

Sözcükler:

Andelib: Bülbül, Gülzar: Gül bahçesi, Aşık-ı şuride meşrebsen: İnleyen aşık yolundaysan, Dildar:Sevgili, Şikest eylemek:Kırmak, Vuslat: Kavuşma, As(i)tan-ı Hacı Bektaş-ı Veli: Hacı Bektaş Veli'nin dergahı, makamı, eşiği Hubb-i Ehl-i Beyt ile olsun derunun pür kemal: İçin Ehlibeyt güzelliği ile tam olgunluğa ulaşsın, Ruymal kılma: Yüz sürme, Nail-i bezm-i visal: Erenler meclisine ulaşma, Zamir-i ruşen: Parlak vicdan, yürek; içi aydınlık, Destgir: Elden tutucu, yardımcı.

Hacı Bektaş Veli Diyor ki…

“Ara, bul.
Akıl, başta sultandır.
Yeryüzünde akıl ölçüsünden önemli bir şey yoktur.
Çünkü herşeyi iyi bilen ve buyuran akıldır.
Bilim evrenin tüm değerlerinin üzerindedir.
Bilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.
Bilimle araştırmalı, izlemeli, gözlemeli.
Arştan yerin altına kadar her ne varsa kendinde bulmalıdır.
Şimdi gökle yer arasında birçok nesne vardır. Fakat insandan ulusu yoktur.
Arştaki değme bir kandilin (yıldızın) genişliği, bu dünyadan yetmiş kat artıktır.
Dügeli (bütün) alem (evren), adem için halkolmuştur.
İncinsen de incitme.
Kadınlarınızı okutunuz,
Kendinden sözetme.
Asıl kör, nankördür.
Kendi ayıbını görür ol.
Büyüklenen cahilden kork.
Yalanla uyuşma, abartma.
Alınmayacak şeyi söyleme.
Yanıt vermede acele etme.
Sorulmadan yanıt verme.
Doğruluk dost kapısıdır.
Yapmadığını olmuş sanma.
Ev içindeki düşmandan kork.
Dost yüzlü düşmandan kork.
Hatır yıkma, başa kakma.
Alimler arıdır ve arıtandır.
Bir dilden iki söz söyleme.
İyi yaratılışlı olmak, esenliktir.
Gönlü, dev oyuncağı yapma.
En büyük keramet, çalışmaktır.
Keramet dilemek, eşekliktir.
Nefs bedenin zalim hükümdarıdır.
Bir insanı içten yaralamak, cellatlıktır.
Kendini bilmemek, işe yaramamazlıktır.
Halkı Hakk’a ısmarlamak, gammazlıktır.
Kötülerden sakın, temizlerle dostluk et.
Kendi nefsinin buyurmalarından kaçın.
Nefis değerlendirmesinde aymaz olma.
Biz söze bakmayız, hale, içe bakarız.
Hakk’ın yüzü insan yüzünde görülür.
Doğruyu söylemekten geri durma.
Okunacak en büyük kitap insandır.
Marifet, nefsi silmek değil, bilmektir.
Marifet ehlinin ilk makamı edeptir.
Hakk’ı bilmek istersen, kendini bil.
Mürşidlik, alıcılık değil vericiliktir.
Kendine güç geleni, başkalarına uygulama.
Özü doğru olmayanın imanı da eksiktir.
Çalışmadan geçinenler bizden değildir.
Akla, ilme uymayan yolun sonu kapalıdır.
Hamı pişiremezsen, bari pişmişi ham etme.
Her adem suretinde görünen adem değildir.
Kendisi temizlemeyen, başkasını temizleyemez.
Düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayınız.
Oturduğun yeri pak et, yediğini haket.
Kendini insanlıkhizmetine adayanlara ne mutlu.
Ayağa kalkarsan, hizmet için kalk.
Bir olalım, iri olalım, diri olalım.
Aç gözlüler, ömürleri boyunca yoksul sayılırlar.
Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.
Hak’kın yolu bilim ve mantık kapısından geçer.
İnsanın değeri, taşıdığı vicdan ölçüsüyle ölçülür.
Bilginlerin sohbeti, cahilleri ibadetinden yeğdir.
İman makamına eren abid
Zühd makamına eren zahid
Keramet makamına eren Veli
Mucize makamına eren nebidir.

Şeriat’ta “Bu senin, bu benim”
Tarikat’ta “Hem senin, hem benim”
Hakikat’te “Ne senin, ne benim,
Cümle varlık Hakk’ındır.”

Hararet nar’dadırsacda değildir
Keramet baştadır, tacda değildir
Her ne arar isen kendinde ara
Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değildir (!?)

Dostumuzla beraber yaralanır, kanarız
Her nefeste aşk ile yaradanı ararız
Erenler meydanına vahdet ile gir de gör
Kırk budaklı şamdanda, kırkımız bir yanarız

Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde
Hakk’ın yarattığı harşey yerli yerinde
Bizim nazarımızda kadın-erkek farkı yok
Noksanlık eksiklik senin görüşlerinde
Herşeyin büyüğü ilim ve hilim (yumuşaklık):
Çünkü ilimle Hakk’a yol bulunur.
Hilm ile de Halk’a tahammül edilir.
Kıskançlık daima insanın eksikliğinden gelir.
Ölene dek edep elbisenizi üzerinizden çıkarmayınız.
İnsanın kendini bilmesi Tanrı’ya kavuşması demektir.
Bildiğinin daha üstünü öğren ve herkese öğret.
Kudretin varken affet, devletin varken alçakgönüllü ol.
Bilgin kişinin zekatı,bilgisini başkasına öğretmektir.
Aklından yararlanmasını bilen için gizli bir şey yoktur.
İnsanın iyiliği olgunluğu, sözünün içinin güzelliğidir.
Yolumuz, ilim ve irfan sevgisi üzerine kuruludur.
Gözü ileride, gönlü geride olan kimse, yola giremez.
Yaratılmışlar içinde aklı sayesinde insandan ulusu yoktur.
Sevgi ve acıma insanlığın, şehvet ve hırs hayvanlığın vasfıdır.
Beytül mamur var, Kabe var, lakin gönül kabesi hep-sinden yeğdir.
Cümleler doğrudur sen doğru isen, bulunmaz doğruluk sen eğri isen.
Benim tarikatımın esası edeptir; ele, dile ve belesahip olmaktır.
İnsanoğlu için en önemli ibadet; doğruluk ve insan sevgisidir.
Velileri tanımak zordur. Çünkü onların hünerleri kendileri gibi gizlidir.
BANA BU SIRLARI, HÜNERLERİ ÇOK GÖRMEYİN. ÇÜNKÜ BEN ALİ’NİN SIRRIYIM.”




1 İsmail Kaygusuz, Hünkar Hacı Bektaş Veli, Alev Yayınları, İstanbul-1998, s.6-7)

2 Hasan Şuşud, Fr. Çev. Charles Antoni, “Hacegan Hanedanı-Les Maitres de Sagesse de l’Asie Centrale-Orta Asya Bilgelik Üstatları”, Le Soufism, la voie de l’Unité, Paris-1980, s.47-80)

3 Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana Celaleddin, 4.Basım, İstanbul-1985, s.237

4 www.ismaili.net

5 Uzun Firdevsi, Haz. Abdülbaki Gölpınarlı, Vilayetname, İstanbul, 1990, s.103)

6 A. Gölpınarlı, Mevlana Celaleddin, 4.Basım, İstanbul-1985, s.239-40

7 V.V. Barthold, Türkistan,s. 472, 558,560; dpnt.385

8 Farhad Daftary, İsmailis, their history and doctrines, s.204, 216

9 Tezkire-i Devletşah’da, (Nefahat çevirisi, İst. 1289, s.195), Şems’in bir İsmaili prensi olduğu kayıtlıdır. Devletşah’a göre Şemseddin bir prensestir, Celaleddin Nev-Müsülman’ın (ö.1221) oğludur ve gizlice Tebriz’de okumuştur; al-Shushtari, Majalis al-Muminin, Vol.2, s.110. Ayrıca A. Semenov, Sheih Dzhelal-ud-Din-Rumi po predstavleniyam Shughnanskikh İsmailitov adlı yapıtında, Orta Asya ve diğer bazı bölgelerin Nizarileri tarafından, kendileriyle ortak inançta olduğu düşünülen, Mevlana Celaleddin üzerinde Şuğnan Nizarilerinin fikirlerinin geniş analizini yapıyor. (F.Daftary, The Ismaili’is, s. 414, 695)  Konu hakkında geniş bilgi “Şemseddin Muhammed Tebrizi (1183/4-1247/8),Şems’in Tarihsel,İnançsal ve Siyasal Sorunsalının Çözümü Üzerine Bir Deneme, www.alewiten.com ” incelememizde bulunmaktadır.

10 Abul Cabbar Hamdani, “Tathbit Dala’ il Nubuwwat, s.180

11 İ.Kaygusuz, Alevilik...Tarihi ve Uluları I, İstanbul-1995, s.52-54

12 Bkz. Osman Turan, Türkiye Selçukluları Resmi Vesikalar, Ankara, 1988, s. 106-108)

13 Al Hamawi, al- Tarikh-i al-Mansuri, s.340’dan aktaran Farhad Daftary, agy. s.420

14 Hacı Bektaş Veli ve kerametleri üzerinde nesnel değerlendirme ve yeni yorumlar için bkz. İsmail Kaygusuz, Hünkar Hacı Bektaş, Alev Yayınları: İstanbul, 1998, s.6-51

15 Jean-Paul Roux, Çev. Lale Arslan, Orta Asya, Tarih ve Uygarlık, Kabalcı Yayınevi: İstanbul, 2001, s.270)

16 Hacı Bektaş Veli,  Makalat, Haz. Sefer Aytekin, İst.1954,  s.27.

* Aşağıdaki yazının bir kısmını "Hünkar Hacı Bektaş" çalışmamızdaki I. Bölüm'ün bazı alt başlıklarını (s. 52-85) yeniden gözden geçirip özetleyerek oluşturduk. Amacımız konuyu tartışmaya açmaktır.

17 Babailer ve Hacı Bektaş'ın Babai ayaklanmasındaki rolü için bkz. İsmail Kaygusuz, "Babailer ve Babai Ayaklanması", YOL Dergisi 7, s. 5-17)

18 Louis Bréhier, La Civilisation Byzantine, Paris-1970, s.364-365; G. Ostrogorsky, Çev. Fikret Işıltan, Bizans Devleti Tarihi, Ankara-1981, s.410-12

19 Vilayetname/Menakıb-ı Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli, Haz.A. Gölpınarlı, İnkılab Kitabevi: İstanbul, 1990, s.55; Vilayetname /Menakıb-ı Hacı Bektaş Veli, Haz. E.Korkmaz, Ant Yayınları: İstanbul, 1995, s.107-108)

20 Hacı Bektaş Veli, Fevaid ,Haz.Mehmet Yaman,  s.51

21 (Vilayetname, Haz. A.Gölpınarlı, s.65-66; Haz. E.Korkmaz, 123-124

22 İsmail Kaygusuz, Alevilik İnanç, Kültür,Siyaset Tarihi Ve Uluları I,  Alev Yayınları, İstanbul-1995, s.115-118)

23 G. Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, s.419

24 Vilayetname, Hz.A.Gölpınarlı, s.28-29; Hz. E. Korkmaz, s.56-59)

25 Ahmet Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri I, Çev. Tahsin.Yazıcı, s.345, Hikaye.476

26 Ahmet Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri I, ibidem,

27 Ahmet Eflaki, Agy. I, s.155

28 Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana Celaleddin, s.238)

29 A.Gölpınarlı, agy. s.237

30 Ahmet Eflaki, agy. I, s. 108-109; 218, 317)

31 Prof. Dr. Fuad Köprülü, Osmanlı Devletinin Kuruluşu, 4.baskı, Ankara-1991, s.55

32 Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana Celaleddin, s.36-39)

33 Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana Celaleddin, s.42-43

34 Özel ilişkilerinde de fazla serbestçe ve gönlünce davranmayı adet edinmiş İzzeddin Keykavus II, hiçbir zaman Moğol egemenliğini kabule yatkın olmayan, devlet kudretinin noksan kılınmasına karşı çıkan bir tavıra sahipti… Türkmenleri örgütlemeye çalışıyordu: Ümit Hassan, ‘Siyasal Tarih, Açıklamalı Bir Krolonoji’, Türkiye Tarihi 1, İstanbul-1980, s.253-254)

35 Ahmet Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri I, s.285)

36 Uzun Firdevsi, Haz. A.Gölpınarlı, Menakıbname, s. 48

37 İlhan Başgöz, Yunus Emre I, İstanbul-1999, s.49):

38 Gerçekte Selçuklu çevresini aşan bir siyasi cinayet sözkonusudur; bunu “Şemseddin Muhammed Tebrizi” incelememizde genişçe verdik.Şems'in katledilmesini A.Gölpınarlı, Mevlana'nın oğlu  Alaaddin Çelebi, Şems'in karısı Kimya hatunu önceden sevdiği için onun kıskançlığına bağlamakta. Son yıllarda Ahi Evren üzerine geniş araştırmalar yapmış olan Mikail Bayram ise, birkaç toplantıda inançsal görüş çatışmasından ötürü, Şeyh Nasırüddin Mahmud el-Hoyi (Ahi Evren?) tarafından öldürüldüğü gibi, hiç de akılcı olmayan bir görüş ileri sürmektedir: A. Gölpınarlı, agy. s.81-83; Ahi Evren (Şeyh Nasırüddin Mahmut al-Hoyi), İmanın Boyutları

(Metali-ül İman), Çeviri ve İnceleme: Doç.Dr. Mikail Bayram, Konya, 1996, s.28-34.