ANADOLU’DA ALEVİ-BEKTAŞİ YOLUNUN KURUCUSU BÜYÜK DÜŞÜNÜR HÜNKAR HACI BEKTAŞ VELİ (1200/9-1270/3)

İsmail Kaygusuz

I
Hacı Bektaş Veli’yi  Anlamak İçin Doğru Tanımak Gerek

Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin (Ö.1270-3) yaşamı boyunca toplum için yaptığı onca güzel işler;  kendisi egemen Sünni yönetimlerin inancına aykırı düştüğünden, ancak birer keramet yumağı olarak günümüze taşınabilmiştir. Halk bilinci onu gönüllerine, iç dünyalarına sultan yapmış; yürüdüğü dağı taşı, dokunduğu toprağı ağacı ve oturuşunu kalkışını, elverişini, gözaçıp kapatışını kutsamış ve olağanüstü ögelerle bezemiş. Ağızdan ağıza geçen geleneksel sözlü aktarımlar içinde, gerçekle gerçekdışılık biribirine karışmış. Onları halkın ağzından ilk toplayıp yazan ve çoğaltanlar, hem yönetime yaranmak için günün siyasetine uydurmuş, hem de hayallerini katıp gerçeküstülükleri artırarak halka geri getirmişlerdir. 15.yüzyıılın sonlarında (1481-1500) ilk kez Uzun Firdevsi (İlyas ibn Hızır al-mutahallas bi-l-Firdevsi) tarafından yazıya geçirilmiş olan şiirsel ve düzyazı biçiminde günümüze ulaşan Hacı Bektaş Vilayetnamesi bu özellikleri taşır. Kendisinin yazdığı ya da yazdırdığı yapıtlardan ise sadece tam olarak Sadeddin Molla'nın türkçeleştirdiği Makalat elimizde bulunmaktadır.


Menakıbname'lerdeki keramet olağanüstülüklerini tel tel sağıp, her birinin dayandığı tarihsel ve sosyo-ekonomik özü ortaya çıkarmak; elle tutulur, gözle görülür ve hissedilir maddi temelleri saptamak araştırmacıların görevidir. Yine Makalat'ı iyi anlayabilmesi ve inceleyebilmesi için araştırmacı, Batıniliği ve Şeriat ögelerini birbirinden ayıracak birikime sahibolarak işe başlamalıdır. Kısacası bu ulu kişiyi,  büyük  reformcu Alevi-Bektaşi inanç ve düşünce önderini; 13.yüzyıldan çağlar aşarak günümüze ışık tutmuş bu tarihsel kişiliği, bilim ve akıl dışı söylenceler sarmalı içinde görmeye ve orada bırakmaya kimsenin hakkı yoktur.

Hiçbir tarihsel kişilik, Hacı Bektaş Veli kadar, kişiliğine ve konumuna ters değerlendirilip, kendisine yabancılaştırılmamış ve üstüne aykırı giysiler giydirilmemiştir. Tarihe ve tarihsel olaylara bakış çarpık,  yöntemler yanlış olunca, ortaya farklı kişiliklerde Hacı Bektaş’lar  çıkıyor:
1) Namazında orucunda bir zahid, yani aşırı ibadet düşkünü şeriatçı Sünni müslüman  
2) Ahmet Yesevi tarafından Anadolu’da Türklüğü ve Türkçeyi yaymak için gönderilmiş bir şeyh  
3) Anadolu’yu türkleştiren ve islamlaştıran alp erenlerin başı, bir fetihçi
4) Beylerle sultanlarla uzlaşmış ve  Osmanlı işbirlikçisi bir tarikat kurucusu
5) Dünyadan elini eteğini çekmiş, tekbaşına inziva deliğinde “riyazat ve ibadetle iştigal
edip” kerametler göstermiş bir ermiş
6) Babai halk ayaklanmalarında gizlenmiş, ayaklanma bastırılınca birden ortaya çıkmış
‘meczup’ ve korkak bir derviş.
Kuşkusuz Hacı Bektaş Veli bu kişiliklerin hiçbiri değildir ve olamaz!

Yüzyılın başından beri hakkında yapılan araştırmaların büyük çoğunluğu, milliyetçi devlet anlayışı ve ortodoks İslam inancı çerçevesinde yapılmış. Bilimsellik adına yeni yapılan çalışmaların bile, geleneksel bilgilerin yinelenmesiden ve ‘filan araştırmacıya, filan yazar ve Prof’a göre’den öteye, bu çerçevenin dışında olduğu söylenemez. Yeni görüşler, değerlendirme ve yorumlar üretme gereksinimi duyulmadan,sadece alıntılar ve dipnotlarla bilimsel inceleme ve makaleler yazılabileceğine, ya da bunlara ‘bilimsel’ denilebileceğine biz inanmıyoruz. Onun içindir ki, Hacı Bektaş Veli’yi bu anlayış ve değerlendirmelerin hiçbiri tanımlayamaz.1

Ayrıca sanki, Hacı Bektaş Veli’nin Osmanlı devletinin kuruluşuna katkısı olduğu;  Osman’a elverdiği, Orhan Bey’e dua ettiği iddialarını ıspatlamak istercesin kimi yazarlar onun 1240 ya da 1242 yılında ( yani Yunus Emre’nin doğduğu yıllar!) doğduğu, 1327 ya da 1338 yılında hakka yürüdüğünü, dayandıkları hiçbir belge olmadığı halde, hala ısrarla yazmaktadırlar. Onların ayrıca kafalarının ardında, Hacı Bektaş’ın Babai Halk Ayaklanmasından uzaklaştırmak ve harekete katılmadığı, katılamıyacağını göstermek de var kuşkusuz! Ama aynı yazarların bazıları bir başka kitabında, bir bakıyorsunuz Hacı Bektaş’ın, 1167-9’da dünyadan göçmüş bulunan Ahmet Yesevi ya da ardılı Lokman Perendi tarafından Anadolu’ya gönderildiğini yazıyor ciddi ciddi. Yani, doğumundan en az yirmi yıl önce! Bu ciddiyetsiz ve yalan bilgiler giderek de bayağılaştırılarıp bazı yayınevleri tarafından tekrar tekrar yayınlanıyor.

Öbür yandan son zamanlarda Hacı Bektaş Veli’nin Hace Ahmet Yesevi ile ile ilişkisine, hatta onun tarafından Rum’a gönderildiğine, Yesevi’ye ait ve onun 120 yıldan fazla yaşadığı anlatılan bir keramet söylencesi kanıt olarak öne sürülmektedir. Hernedense, Rus araştırmacılarının bu söylenceyi yayınlamış olmaları bilimsel bir açıklamaymış gibi değerlendiriliyor. Söylenceyi birkaç cümle içinde verelim: Ali’nin oğlu Muhammed Hanefi soyundan geldiğine inanılan Hace Ahmet Yesevi, Muhammed Peygamberin  dünyadan göçtüğü 63 yaşına gelince, yeryüzünde ondan daha uzun süre yaşamak istemeyip, yeraltında hazırlanan çilehaneye çekilmiş ve yeryüzünde yaşadığı kadar  da yeraltında çilede kalmıştır. Mezarı, 15.yüzyılda yapılmış olan anıtsal türbesinin üzerine kurulduğu yerin-zeminin altında bulunmaktadır. Bunu kanıt olarak alan araştırmacılar, Ahmet Yesevi’nin 1230’lu yıllarda gerçekten dünya değiştirmiş olduğunu düşünüp rahatlıkla Hacı Bektaşı Türklüğü ve İslamlığı Ruma’yaymak için göndertebiliyor. Buna sadece ayıptır denir!

Biz,  aşağıda genişçe açıkladığımız gibi, ikisi arasındaki yarım yüzyıla yakın zaman farkı,   o tarihlerde yaşanmış olaylar, bölgesel ve siyasal koşulların doğrudan ya da bir halifesi aracılığıyla Hacı Bektaş’ın,  Yesevi’nin kendisi ve içinden Nakşibendiliğin çıktığı dönem Yeseviliğiyle  de  ilişkisi olmadığını tartışıyoruz. Ama, Hace Ahmet Yesevi’nin de yetiştiği ve ölümüne kadar (1167-69) yaşadığı yıllarda ve bölgelerde Nişabur’dan, Belh’ten, Rey’den Fergana vadisine-Bedehşan’a ve Pamire’e kadar, gerek kentlerdeki halklar ve gerekse bozkırlardaki nomad(konar-göçer) Oğuzlar-Türkmenler arasında yayılmış Batınilik-Alevilik dışında olduğunu asla düşünmüyoruz.

Öyleyse Hacı Bektaş Veli kimdir ve nasıl yetişmiş; hangi koşullarda Rum’a (Anadolu’ya) gelmiş ve kim göndermiştir? Onun yanıtını bulmaya çalışalım.


Hacı Bektaş Veli  Bir Batıni  Dai’siydi

Yukarıda söylediğimiz gibi, Hacı Bektaş Veli’nin Hace Ahmet Yesevi’den (ö.1167-9) el aldığı ve  Anadolu’ya onun gönderdiği doğru olmadığı gibi mümkün de değildir.
Geleneksel bilgiler, özellikle Vilayetname, Ahmet Yesevi’nin halifesi Lokman Perende’den el aldığını söylüyor. Ahmet Yesevi, Orta Asya’da “Hacegan (Hocalar) Hanedanı”nın kurucusu bilinen Yusuf Hemedani’nin (ö.1140) öğrencisidir. Onun öğrencilerinden Abdel Halik el-Gucvani (22 yaşına kadar Malatya’da yaşamış, ö.1120) yol zinciriyle Nakşibendilik, Şeyh Zahid (ö.1296) aracılığıyla Safevilik, Halvetilik ve Bayramilik, ve Ahmet Yesevi - Lokman Perende - el Harasami üzerinden Bektaşilik’in çıktığı üzerine bir Tarikat zinciri kurmaktadır Nakşibendi araştırmacıları.2

Hacı Bektaş Veli’nin, Hace Ahmet Yesevi sonrası Yesevilik çevresinde yetiştiği doğru mudur? Daha önce biz de gelenekçilere uyarak, istemeye istemeye Vilayetname verilerini kabul edip, bu soruya “evet” diyorduk. Zaten İttihat Terakki’ci araştırmacılardan bu yana milliyetçi ve resmi çevreler, Hacı Bektaş’ın Ahmet Yesevi’nin ölümünden kırk yıl sonra doğmasına rağmen, onun tarafından Anadolu’yu “Türkleştirmek” ve Türkçeyi yaymak için gönderildiğini ciddi ciddi ileri sürdü, yazdı çizdiler. Bile bile yanlış olanda ısrar etmek, tarihe müdahale etmektir. Bu ise baskıcı devlet anlayışının yansımasıdır. Kaldı ki, Hacı Bektaş Veli’nin Yesevi çevresinde, Lokman Perende aracılığıyla yetişmiş olması da onun Yeseviliği Anadolu’ya taşıyıp Bektaşiliğe dönüştürdüğünü, ve de aynı çevrenin onu Türklük-Türkmenlik adına buraya gönderildiğini kesinlikle göstermez.

Yıllar önce bu anlayışa Abdülbaki Gölpınarlı haklı olarak şu yanıtı vermişti:

“Hacı Bektaş’ın, Mevlana’ya karşı Türk harsını koruduğu, Mevlevilerdeki Farsçaya 4karşılık Bektaşilerde Türkçenin işlendiği gibi götürü, yahut ısmarlama pek çok sözler duyuldu. Hatta onun bir Türkçü olduğu ve başında Ahmet Yesevi’nin bulunduğu bir teşkilat tarafından bu maksatla Anadolu’ya gönderildiği gibi, kargaları bile güldürecek hükümler verenler çıktı...”3

Hacı Bektaş’ın soyunun İmam Musa Kazım’a (ö.799) kadar çıkması, onun Türk-Türkmen olmasına engel değildir. Yedinci İmam Musa Kazım’ın ölümüyle 11. kuşaktan Hacı Bektaş’ın doğumu arasında tam dörtyüz yıl var. Adı geçen İmam uzun süre Bağdad’da ve oğlu İmam Rıza ise Horasan bölgesinde yaşamış olup, kendileri ve çocukları yerli halkla evlilik ilişkileri kurmuşlardır. Yalnız onlar değil 8.yüzyılın başlarından beri Hasan ve Hüseyin soylular zaten İran, Horasan, Daylam, Tabaristan, Türkistan’a yayılmış bulunuyorlardı. Özellikle Zeynelabidin oğlu Zeyd soylu, İmam Cafer’in oğlu İsmail ve onun oğlu Muhammed soylu İmamlar da yaşamışlardı.

Örneğin İsmaili geleneğinin bildirdiğine göre; Muhammed bin İsmail, kendisini ele vermediği için eşinin dayısı Rey valisi İshak bin al-Abbas al-Farsi’nin Halife Harun Reşid tarafından öldürüldüğü tarih olan 805 yılında kaçarak esas olarak doğu Uzbekistan’da ve kısmen Tacikistan ve Kırgızistan’da 8500 milkarelik alan kaplayan Farghana vadisine sığınmıştır. Muhammed bin İsmail buradan dailerini, Tacikistan’daki Gorno-Badakhshan’ı da içine alan Orta Asya’nın yüksek dağlık bölgesi Pamir’e göndermiştir.4

Onlar da bölgelerindeki etnik gruplar ve kültürleriyle iç içe karışmışlardı. Bir kaç kuşak sonra artık onların etnik olarak Arap olduklarını söylemek çok anlamsızdır. Hele Nakşibendi şeyhi Prof. Dr. Esat Çoşan’ın, Makalat’ı Arapça yazmış olmasını kastederek Hacı Bektaş Veli için; “demek ki, Arap ırkından ki, Arapça yazmayı uygun görmüş” yargısını vermesi saçmalığın en büyüğüdür. Zaten Coşan, Ahmet Yesevi’nin Yusuf Hemedani ve El-Gucvani ile ilişkilerinden ötürü, Hacı Bektaş’ı Yesevi tarikatından kabul edip, “Nakşilere amcazade” yapıyor, “akraba olarak” görüyor. Hacı Bektaş Veli’ye - hatta ellerinde doğru şecereleri olan seyyidlere, dedelere - Ali soylu diye Arap gözüyle bakılırsa, tarih boyunca halkların ve kültürlerin kaynaşma sürecinde yaşamış olduğu gerçeğini yadsımış olursunuz.


Hacı Bektaş Yesevi Yolu Yolcusu Değildir

Hacı Bektaş Veli, Yesevi yolunun yolcusu değildir, olamaz. Tarihsel olarak Nişabur’da geçen olaylar ve Horasan bölgesindeki Moğol saldırıları gözönünde tutulacak olursa gerçeğin çok farklı olduğu görülecektir. Hacı Bektaş 1200’ün ilk on yılı içinde doğmuş olduğuna göre, Lokman Perende’den olsa olsa okuma yazma öğrenmiş ve ilk dinsel bilgilerini almış olmalıdır. Lokman Perende, Ahmet Yesevi’nin halifesi olmuş olsa bile, ondan çocuk yaşlarda ders alan Hacı Bektaş’ın Yeseviliği öğrenip, ona bağlanması olası görülmüyor. Abdülbaki Gölpınarlı bu konuda, “hasılı bizce,” diyor, “Ahmet-i Yesevi nasıl şöhreti yüzünden Bektaşi geleneğine sokulmuşsa, Lokman da bu geleneğe sokulmuş ve bu zata Hacı Bektaş’a hocalık ettirilmiştir”.5 Elbette bu kişiler sadece “şöhretleri” yüzünden değil, Hacı Bektaş’ın “menkıbe”lerinin yazıya geçirildiği dönemin Osmanlı siyasetinin gereği olarak Vilayetname’ye sokulmuştur. Gölpınarlı’nın asıl Mevlana Celaleddin (s.237) adlı yapıtında, Hacı Bektaş Veli hakkındaki aşağıdaki saptaması çok yerindedir:

“Hacı Bektaş, bütün manasıyla batıni inanışların mürevvici (yürüten, propagandasını yapan) bir batıni dai’siydi. Bunu ‘Makalat’ açıkça gösterdiği gibi en eski kaynakların Bektaşilik hakkında verdikleri malumat da teyid eder.”

Abdülbaki Gölpınarlı’nın Hacı Bektaş’ı, salt Mevlana ile karşılaştırılacak düzeyde olmadığını göstermek ve onu küçük düşürmek için (sevilmeyen) bir tarihsel gerçeği ortaya atıp ardında durmamasının, belirsiz bırakmasının anlaşılır yanı olamaz. Ayrıca, bu saptamasından sonra Gölpınarlı, Mevlana karşısında Hacı Bektaş’ı tanımlarken, doğrularla yanlışları bir arada kullanarak, birbirlerini elimine etme niyetini ortaya koyuyor:

“Halbuki Horasani’lerden olmakla birlikte ne kadar bilgin olduğunu bilemediğimiz, ancak ‘Makalat’ına ve gene elimizde bulunan bir ‘Şathiyye’sine nazaran derin ve geniş bir bilgiye sahip olmaktan ziyade münteşir (yaygın,dağınık) terbiyeyle yetiştiğini sandığımız Hacı Bektaş, bir halk isyanının (Babai başkaldırısı kastediliyor- İ.K.) arda kalanları tarafından ulu tanındı. Bilgisi, meşrep ve mezhebi bakımından yalnız medrese mensupları tarafından değil, tarikatçılar tarafından da kınanan bu zümre, ilk zamanlardan itibaren gizlenmeye lüzum görmüş ve tekkelerini, şehirleri bile dağ başlarında, ıssız yerlerde kurmuştur. Ortodoks Müslümanlıktan dışarı gören saltanat ve medrese, bu zümreyi vakıftan da mahrum etmişti.” 6

Abdülbaki Gölpınarlı, Hacı Bektaş’a bir batıni dai’si diyorsa - ki bu en doğru saptamadır-, bunun arkasında durmalı ve açıklığa kavuşturmalıydı. Yani onun bir batıni olarak yetişmesinin tarihsel ve nesnel koşullarını açık açık göstermeliydi. Ama, o bunu bir hakaret gibi kullamaktaydı.

Hacı Bektaş Veli ailesi ve Mogolların Nişabur’u Zaptı

Nedense araştırmacılar o yıllardaki bölgenin tarihsel koşullarını inceleme gereği bile duymadan, Vilayetname’de anlatılan olayların hepsini doğru kabul ediyorlar. Hacı Bektaş ailesiyle birlikte, doğduğu kent olan Nişabur’dan en geç 1221’in Mart ayında ayrılmak zorunda kalmıştır. Çünkü kent Nisan ayının ikinci haftasında Moğol ordusu tarafından kuşatıldı. Hacı Bektaş 12-15 yaşlarındadır. Olasıdır ki Vilayetname’de anlatıldığına gibi, babası “İbrahim el-Sani, Tanrının rahmetine vardı.” Ayrıca aynı paragrafta, “padişahlığı Hacı Bektaş Veli’ye arzettiler, kabul etmedi. Padişahlığı, amcazadelerinden olan ve Musa-el Sani evladından Seyyid Hasan’a verdiler” denilmektedir.

Bu gerçek Nişabur padişahlığı değil, gönül padişahlığıdır. Aile bireyleri, Muhammed-Ali soyundan olması dolayısıyla kendilerine bağlı ehlibeyti ve İmamları sevenler için bir padişah, yani inançsal önderdi. Belli ki, Hacı Bektaş’ın henüz çocuk olması dolayısıyla, babasının yerine amcası Seyyid Haydar Ata - ki bu kişi kaynaklara göre Abdal Musa’nın babası Seyyid Hasan Gazi’nin babasıdır- seçilmiştir.Eğer İbrahim el-Sani Nişabur’da ölmüşse, aile ve aileye bağlı olanlar Abdal Musa Sultan’ın dedesi  önderliğinde Nişabur’dan çıkıp yollara düşmüştür.

Moğollar Türkistan’dan Azerbaycan’a kadar Horasan’ı baştanbaşa işgal etmişlerdi. Konar-göçer Oğuzlar, kentli kasabalı Türkmen toplulukları, Doğu’ya değil Batı İran ve Irak’a doğru gidiyorlardı. Moğolların önünden kaçan çok sayıda Horasanlı göçmen Alamut’a bağlı Kuhistan bölgesindeki Nizari İsmaili kalelerine sığındı. Hacı Bektaş aile çevresi ve yandaşları en geç 1221 yılı içinde, Kuhistan’daki İsmaili kalelerinden birine sığınmışlardı. Bu kale, Nizari valisinin oturduğu yerdi. Hacı Bektaş burada önemli biriyle tanışacaktı.


Nişabur 1142’de Selçuklu prensi Atsız tarafından ele geçirilmiş ve arkasından Sencer tüm Horasan’a yeniden egemen olmuştu. Sonra 1174-1185 yılları arasında Toğan Şah Ebu Bekr’in egemenliği altına girdi. 1187’de Melikşah bin Tekiş ve 1193’de Kutbeddin Muhammed’i Nişabur’un hakimleri olarak görüyoruz. Kent, bölgedeki Harezmşahlar, Karahitaylı ve Selçuklular arasındaki çekişmeler arasında birinden diğerine el değiştiriyordu. Son olarak;

“10 Nisan 1221, Cumartesi günü Moğolların eline geçen Nişabur şehrinin sonu (Merv’den) daha acıklı oldu. Halk, Kasım 1220’de şehir surundan atılan bir ok ile vurulan Tokuçar’ın ölümünden dolayı cezalandırıldı. Bu nedenle Toluy aman dileyenlerin isteklerini kabul etmiyordu. Şehir zaptedilince 400 sanatkar hariç bütün halk katledildi. Şehir tamamıyla tahrip edilerek çift sürüldü. Gizlenerek sağ kalanları da imha etmek için bir Mogol komutanı 400 Tacik ile harabeler arasına bırakıldı.” 7

Kuşkusuz Hacı Bektaş ailesi ve yandaşlarının, yerle bir edilmiş, tarla gibi sürülmüş Nişabur’a bir daha geri gelmiş olmaları düşünülemezdi. O zaman bu aile nereye yerleşmiş ve ergenlik çağına yeni girmiş bulunan Hacı Bektaş eğitimini nerede görmüştü? Farid Daftary, Moğolların Horasanı istila ettikleri yıllar ve Horasan’ın batı sınırını oluşturan Kuhistan bölgesindeki Nizari kalelerinin durumu hakkında şu bilgileri veriyor:

“Mogolların önünden kaçan çok sayıda Horasanlı göçmenler gelerek Kuhistan bölgesindeki Nizari İsmaili kalelerine sığındılar. Mogollar istilalarının başlangıcından itibaren, Alamut Nizari İsmaili devletinin, diğer küçük prensliklerden daha güçlü olduklarını deneyerek anlamışlardı. Ayrıca Nizari İsmaili önderleriyle Moğollar arasında bir andlaşma yapıldığı anlaşılıyor; çünkü Celaleddin Hasan III (1210-1221) Mogolların batıya hareketinin başlangıcında, Talikan’da bulunan Cengiz Han’a barış istemiyle gizli bir elçi heyeti gönderdiği biliniyor.”

“Kuhistan Nizari İsmailileri Mogol istilasından etkilenmedi. Güçlerini, gelişim ve özgür yönetimlerini sürdürdüler. Aralarına katılmış olan sığınmacılarla herşeylerini paylaştılar. Doğrusu, Kuhistan Nizarilerinin bilgin önderi Şihabeddin (Shihab-al Din) mültecilere öylesine iyi ve cömert davrandı ki bu, Nizari bölgesinden Alamut’a şikayetler oldu; hazinenin kaynakları üzerinde olumsuz etkilenmelerden yakınılıyordu. Alamut’tan onun yerine atanmış olan yeni muhtaşim (Kuhistan Nizari önderlerine verilen genel ad) Shams al-Din (Şemseddin) mültecilerde eşit derecede saygı ve hayranlık uyandırdı. Bu olayları ve Kuhistan’daki Nizarilerin o zamanki durumunun ayrıntılarını, Minhac-i Sirac adıyla tanınan, 1224-1226 arasında üç kez Kuhistan’ı ziyaret etmiş bulunan Sünni kadı Minhac al-Din Osman bin Sirac al-Din al Cuzcani anlatmaktadır. Cuzcani, hem yüksek övgüler yaptığı Şihabeddin’i hem de Şemseddini’i tanımış. Hatta Şemseddin ile Sistan adına diplomatik görüşmeler yapmıştı.”8   

Hacı Bektaş ve Şemseddin Muhammed Tebrizi

Yukarıda söylediğimiz gibi Hacı Bektaş’ın aile çevresi ve yandaşları en geç 1221 yılı ortalarında,Kuhistan’daki İsmaili kalelerinden birine sığınmışlardı. Büyük olasılıkla bu kale, Nizari valisinin oturduğu yerdi. 1221-1223 yılları arasında tanınmış bilgin ve İsmaili ozanlarının övgü şiirleri yazığı Şihabeddin, muhtaşim idi. Bu İsmaili valisi, İsmaililiğin kurucusu, büyük İmamı İsmail’in kardeşi Musa Kazım soyundan gelmiş olan Hacı Bektaş ve ailesine saygıda kusur etmemiş, özel bir değer vermiş olmalıdır. Hacı Bektaş’ın, 1224’te Alamut tarafından Kuhistan yöneticisi olarak atanan Şemseddin Muhammed Hasan-i İhtiyar ile kurduğu ilişki yaşamlarının son dönemlerine kadar sürecektir.

Yaşamı tamamıyla aydınlanmamış ve (batıni İsmaili) inancının gerektirdiği sırrı hâlâ koruyan Şemseddin Tebrizi’nin, Alamut İmamı Celaleddin Hasan III’ün (1210-1221) oğlu olduğu ve İmam İsmail soyundan geldiği üzerinde kaynak ve kayıtlar bulunmaktadır.  A. Gölpınarlı aynı yapıtında (s.50) bu kaynaklardan birincisini göstermekle birlikte, İsmaililerin büyük düşmanı tarihçi Cuveyni’nin “Nev Müsülman Celaleddin Hasan’ın Alaaddin Muhammed’den başka oğlu yoktu” diye yazmış olmasını geçerli görüyor. 9

Genç Hacı Bektaş’ın Şemseddin gibi birinin koruması altına girmiş olmasıyla, batıni eğitimini bir devlet olarak örgütlenmiş Nizari İsmaililerden, Kuhistan ve Alamut’ta almış olduğu bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor. Hacı Bektaş’ın durumu, 1227’de Kuhistan baş dai’si Nasuriddin Abdurrahman’ın korumasına girmiş büyük İsmaili bilgini Nasıruddin Tusi’nin (1202-1274) ilişkisine benzer görülmektedir. Bu ilişki sayesinde, onun yaptığı gibi, Alamut kitaplığından ve dai öğretmenlerden yararlanarak eğitimini tamamlamıştır. Konuşmakta olduğu Türkçe ve Farsça’yı geliştirdiği gibi Arapçayı da öğrenmiştir. Üç dil ile dava’yı sözlü ve yazılı yayacak dereceye yükselmiş olmalı. Olasıdır ki, Bizans dilini, yani o dönemin Yunancasını da öğrenmişti.

Hacı Bektaş’ın Makalat’ındaki bilim ve akıl-usun tanımları ve batıni yorumların hepsi, kısacası tüm inanç ve anlayış biçimi, eğitimini yaptığı İsmaili yapıtlarına dayanmaktadır.

Hacı Bektaş, Alamut kitaplığında tüm dai’lerin okuduğu,İmam Cafer Sadık Risaleleri, Abul Khattab’ın Ummu’l kitab, Mansur el-Yamani’nin Risalat el-alim ve’l Ghulam, İhvan-ı Safa Risaleleri, Nasır Husrev’inkileri (Sefername ve diğerleri), Hasan Sabbah’ın Dört Faslı ve Sergüzeşt’ini,1166’de Büyük Kıyameti ilan etmiş Zikri Selam Hasan II’nin yazdığı, İsmaililiğin yeniden düzenlenip açıklığa kavuşturulmuş ilke ve buyruklarını içeren Haft bab-i Baba Sayyidina vb. yapıtları okuyup yetişmiş bir İsmaili dai’siydi...

Ayrıca İsmaili ordusu saflarında (fedayin birlikleriyle) savaşlara da girmiştir Hacı Bektaş. Vilayetname’de, Ahmet Yesevi’nin onu sözde oğlu Kutbeddin Haydar’ı kurtarmak için gönderdiği Bedehşan savaşına ilişkin keramet söylencesi, gerçekte Şemseddin Tebrizi’nin 1226 yılında yönettiği ve zaferle sonuçlandırdığı, Sünni Sistanlılarla yapılan savaştan başkası değildir. Hacı Bektaş bu savaşlara 17-18 yaşlarında bir delikanlıyken katılmış olmalıdır.

Babasının amcası oğlu Seyyid Hasan ailesi ve bazı yandaşlarıyla Azerbaycan’da Hoy kentine yerleştiklerinde, belki anneleri de ölmüş bulunan Hacı Bektaş vekardeşi birlikte Nizari İsmaili eğitim kamplarında eğitim ve öğretimlerini sürdürüyorlardı. Hacı Bektaş, İsmaililer arasında 15 yıldan az kalmamıştır. 1230’lu yıllarda bir İsmaili dai’si olarak Dava misyonu yüklenip seyahatlara çıkmıştır. Dai’ler listesinin çıkartılması ve görevlerin onaylanıp icazet verilmesi, Fatımi İsmailileri zamanında gelenekselleşmiş-resmileşmişti. Alamut kitaplık ve arşivlerinin 1257’da toptan yakılıp yok edilmesi dolayısıyla ele geçmemiş olabilir.

Fatımiler döneminden bir örneği, bizi yakından ilgilendirmesi dolayısıyla vermekte yarar var: 995 yılında, Rey kenti Mutazili (başkadısı) olan Abul Cabbar Hamdani’nin (936-1025), Kahire’yi ziyaret eden dai’ler listesinde Abul Vefa al-Daylami adı geçmektedir. 10 (1017 yılında öldüğü bilinen, Mineyikli soyağacına göre Zeyd soylu (annesi Kürt) olan Abul Vefa da 11, Fatımi İsmaili dai’si olarak Irak’tan Azerbaycan’a İsmaili davasını yayıyordu. Hacı Bektaş’ın da Alamut dai listelerinde mutlaka adı vardı, ama olasıdır ki babasının adlarından biri olan Seyyid Muhammed diye çağrılıyordu. Dai, davet eden; İsmaili inancını yayan demektir. Dailer daisi (İmamın vekili, hüccet), Du’i l-Kebir (büyük dailer) ve Du’i (sıradan dailer, davetçiler) diye üç kısma ayrılıyordu. Hacı Bektaş büyük dailer sırasında yer almış olmalıdır.

Hacı Bektaş önce Hindistan’a gitmiş olabilir. Bu dava gezisi, Şemseddin Tebrizi’nin Multan, Pencap ve Gucerat’ta İsmaililiği yaydığı döneme rastlar. Onun Hindistan’ı gezmiş olabileceği, Vilayetname’deki Güvenç Abdal söylencesinden anlaşılmaktadır. Söylencede Hacı Bektaş Veli, Güvenç Abdal’ı Delhi’deki kuyumcu müridinden 1000 altın neziri (adağı) almaya göndermiştir.

Hacı Bektaş’ın Halep, Şam ve Necef’i dolaştığını; Mekke ve Medine’ye gittiğini ve özellikle İmam Bakır’ın mezarının başında riyazata (benliği yoketme, nefis eğitimi alıştırmaları, kendine çile çektirme) girdiğini, orada üç yıl hizmette bulunduğunu Vilayetname’den okuyoruz.

Bu üç yıllık riyazat abartı da olsa çok önemlidir: Olasıdır ki Hacı Bektaş, Heterodoks İslamın (Aleviliğin) ilk yazılı kaynağı sayılan Abu’l Hattab’ın Ummu’l Kitabı’nda İmam Bakır için anlatılanları mezarı başında tekrar tekrar okudu; soyundan geldiği İmam Musa Kazım’ın dedesini can gözüyle seyretti.

Yine Hacı Bektaş’ın Makalat’ında (s.81-82) “Adem Aleyhisselam Sıfatı Beyan Eder” başlığını taşıyan bir bölüm vardır. Burada, Tanrının Adem’i topraktan yaratması üzerine çok ilginç bir betimleme yapıyor. Yaşadığı zamanın (13.yüzyıl) iyi tanınan yirmiden fazla ülke, kent ve bölge adlarını tek tek vererek, Adem’in organlarının herbirinin, bunlardan birinin toprağından yaratıldığını söylemekte. Çok büyük olasılıkla, tüm bu ülke, kent ve bölgeler, gezip gördüğü, kendi ölçülerince değerlendirdiği yerlerdir. Üzerinde biraz düşünülünce, her organın işlevinin, toprağından yapılmış olan kentin ya da ülkenin özelliklerini gösterdiği anlaşılır. (Makalat’taki bu pasajı, yüzyıl sonra Fazlullah Hurufi (ö. 1393-4) Cavidanname’sinde kullanmıştır.) Burada geçen coğrafi adlara bakılırsa, Buhara’dan Mısır ve Kuzey Afrika’ya, Hindistan’dan Konstantiniye’ye (İstanbul) uzanan kent ve ülkelerinin çoğunu yıllarca gezmiş olabileceği varsayılabilir.

Otuz yaşlarındaki genç İsmaili dai’si olarak batıni derviş Hacı Bektaş’ın son durağı Rum diyarı, yani Anadolu olmuştur. Ancak onu Anadolu’ya gönderen Ahmet Yesevi değil, Alamut İmamı Alaeddin Muhammed III’ün (1221-1255) onayıyla, baş dai Şemseddin Muhammed Tebrizi  olmuştur. Alamut’tan Horasanlı Baba İlyas’a yeni bilgiler getirmiş ve onun hizmetine girmiştir. Aşık Paşaoğlu’nun söylemiyle “Bu Hacı Bektaş... kardeşiyle Anadolu’ya gelmeye heves ettiler... O zamanda Baba İlyas gelmiş, Anadolu’da oturur olmuştu. Meğer onu görmeğe gelmişler. Onun dahi hikayesi çoktur...” Aşık Paşa gibi saray uşağı tarih ve menakib yazıcıları, “bu çok hikayeleri” alabildiğine kısaltmış ve gerçeklikten uzaklaştırarak Baba İlyas’ın, Hacı Bektaş’ınkileri değil, kendi hikayelerini aktarmışlar.

Hacı Bektaş’ın başından beri içinde ve stratejik katkılarda bulunduğu Baba İlyas ve Baba İshak’ın yönettiği Babai Halk hareketinden Alamut’un habersiz olduğu düşünülemez. Celaleddin Hasan III zamanında (1210-1221) bile Anadolu’da  Alamut’un büyük bir otoritesi olduğunu gösteren bir tarihsel belge sözkonusudur:  Şöyleki, Anadolu Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykavus I (1211-1220), 1216 yılında  Antalya’yı  üç aylık bir kuşatmadan sonra Frankların elinden alınca, kentin fethi haberini çevredeki hükümdarlarla birlikte Celaleddin Hasan’a da bir mektupla (fetihname)  bildirmiş ve ondan Selçuklularla dostluk ilişkisi dilemiştir.12  O zaman Şamseddin Tebrizi daha önce de, yani babasının zamanında Anadolu’ya gidip-gelmiş olmalıdır. Bu da gösteriyor ki, Baba İlyas’ın dahi Dede Garkın’ın yerine geçirilmiş bölge baş dai’si olması çok mümkündür. Suriye İsmaili kalelerinden yardım gelmiş olması da doğaldır.

Bu arada ayrıca Selçuklu Sultanlarının Alamut’a her yıl belli miktarda vergi verdiklerini İsmaili kaynaklarından öğreniyoruz. En büyük Selçuk Sultanının da Alamut’a vergi vermiş olması düşündürücüdür :

“1227 yılında ise Suriye baş dai’si Mecdeddin Rum Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’a ellçisinigönderip ondan Sultanlık tarafından Alamut’a her yıl düzenli gönderilen 2000 Dinarı talep etti. Sultan bir süre onu oyaladı ve Alamut yöneticisine (Alaaddin Muhammed III) (1221-1255) danıştı. Alamut İmamı, Suriye şefinin talebini onaylayarak, verginin Suriye İsmaililerine verilmesini söyledi. Bunun üzerine vergi Suriye İsmaili topluluğuna gönderildi.”13  


Babai hareketinin bağımsız olduğu kesindir. Çünkü yine, 12.yüzyılın ikinci yarısında büyük Suriye baş dai'si Raşidüddin Sinan’ın (ö.1193-1194), Alamut İmamı Hasan II (Ö.1166) tarafından atanmış olmasına rağmen, Alamut’a yaptıkları işler hakkında bilgi geçmenin ve karşılıklı ekonomik yardımlaşmanın dışında bağımsız hareket ettiğini biliyoruz.

Baba İlyas’ın piri olan Dede Garkın’ın Abu’l Vefa yolağından olduğunu ve dolayısıyla Baba İlyas ile Baba İshak’ın Abu’l Vefa’ya bağlı bulunduklarını Osmanlı tarihçileri ve menakıbname yazarları da söylemektedirler. Yukarıda değindiğimiz üzere Abu’l Vefa, Fatımi İsmaililerin 995 yılı listesinde Daylam baş dai’si olarak geçiyor. Yaşamının son zamanlarında ise Irak’ta Bağdad baş dai’si görevinde bulunmuş olup, Abu’l Vefa Bağdadi adıyla anılmaktadır. Baştan beri verdiğimiz tüm bu tarihsel bilgi ve olaylar, Hacı Bektaş’ın ve Babai ayaklanması önderlerinin batıni İsmaililerle ilişkileri bulunduğunu göstermektedir. Unutmayalım ki, halk arasında Alamut önderleri “Baba Seyyidina”(Baba Efendimiz) diye çağrılıyordu.

Vilayetname’de Hacı Bektaş Veli’nin yaşamına ilişkin anlatılanlar, yazarın halkın arasından ve başka menakıbnamelerden derlediklerinin, dönemin yöneticisinin inançsal ve siyasal istekleri doğrultusunda kaleme almış olduklarıdır. Dikkat edilirse Hacı Bektaş, Vilayetname’sinde batıniliğinden – bir suçmuş gibi - aklanıp, sünnileştirilmiş. Keramet sahibi bir velidir, yani Tanrı dostudur; ama en büyük kerametlerinden biri olan tek danesini dökmeden darı çeçi üzerinde otururken bile ona namaz kıldırtılmıştır. Bir yandan da tam tersine onun, Nureddin Caca ve Mevlana ilişkilerinde Şeriat kurallarını yerine getirmediği için kınandığı görülür. Ayrıca Vilayetname’ye sokulan bazı keramet ögeleri de, çok daha önce yaşamış veliler tarafından gösterilenlerin yinelenmesidir.

Örgütlü batıniliğin son temsilcileri (devlet kurmuş) Nizari İsmaililerin (1090-1257), Sünni yönetimler tarafından İslam düşmanı, dinsiz, katil, her türlü kötülüğü yapmaya hazır şeytan gibi görülmesi nedeniyle menakıbname yazarları “dai ve İsmaili” adları kullanmaktan çekinmişlerdir. Oysa Vilayetname’de Hacı Bektaş’ı ziyarete gelmiş olduklarından sözedilen Horasanlı Kalenderiler, Haydariler İsmaililerden başkası değildir.

Gerçek böyle iken, Hacı Bektaş Veli, Nizari İsmaililerle ilişkisi bir yana içinde yeraldığı  Babailerden bile uzaklaştırılmış ve hala Babai ayaklanmasına katıldı-katılmadı tartışması yapılıyor. Onu Sünni göstermek için Nakşibendiler Hacı Bektaş'a “amcazade” diyor ve onun batıliğini-Aleviliğini “iftira” kabul ediyorlar.

Hacı Bektaş’ın Selçuklu Prenslerinin çatışmalarında İzzeddin Keykavus II’a destek vermesi ve Bizans’a yakınlık duyması, Anadolu’da merkezi birliğin kurulması amacı kadar, antik Ege Uygarlıklarının son mirasçısı olan ileri Bizans uygarlığından yararlanma ve İslam-Hristiyanlık ayırımı yapmadan insanlığı birleştirme hedefi taşır.

Hacı Bektaş Veli, 1257’de Alamut’un Moğollar tarafından yerle bir edilmesi sonucu İsmaililerle ilişkisini kesmiş, ama batıni inancın doruğunda; zamanın kurtarıcı imamı olarak ortaya çıkıp, Alamut İmamlarının temsil ettiği (Haft bab-ı Baba Seyyidina’ya göre Alamut İmamı Ali’yi temsil ediyor, bütün İsmaili inançlıların her biri de Salman’nın makamında bulunuyordu, yani birer Salman idiler) Ali’nin donuna bürünmüştür. Bunu pekçok Alevi-Bektaşi ozanı işlemiştir. Biz Sadece Hasan Dede’den (Ö.1469) bir tek dörtlükle örnekleyelim:

Yerlerin göklerin binasın düzen
Ak üstünde kara yazılar yazan
Engür şerbetini Kırklara ezen
Hünkar Hacı Bektaş Ali kendidir

Hacı Bektaş Veli’yi Doğru Tanıyarak Anlamak …

Her yıl Ağustos ayının üçüncü haftasında iki üç gün süren Hacıbektaş ilçesindeki şenliklere yüzbinlerce Alevi-Bektaşi canlar akın eder. Bunların büyük çoğunluğu bu resmi şenlik eğlencelerine katılmak için değil, Hünkar’ın dergahına yüzsürmek için giderler; Çilehane,Kulunçkaya, Pir tepesi, Alıç ağacı, Beştaşlar, Hamurkaya gibi keramet söylencelerinde adı geçen yerler ziyaret edilir. Türbelerde dualar eder, temsili Cemler yaparlar; Hacı Bektaş Veli’nin ruhundan yeniden kerametler bekler; “dildeki dilekleri, gönüldeki muratlarını” isterler  ve hep bu beklenti içindedirler. Alevi toplumu da Hünkar’a sadece bu gözle bakmayı sürdürürlerse, onun tarihsel kişiliği ve büyük insanlık önderliğini asla anlayamıyacaklardır.  


Yediyüz elli yıl önce herşeyi bilime bağlamış ve “bilim bütün değerlerin üzerindedir ve bilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır”demiş olan  Hünkar’a bu kötülüğü yapmayalım. Ancak nevar ki, nesnel dünyasına girerek onu doğru tanımak ve tanıtmak için, 13.yüzyıl  Anadolu’sunda yükselen sosyal ve siyasal mücadeleleri ve nedenlerini öğrenmek zorunluğu vardır. Selçuklu-Mogol-Bizans ilişkilerini, çağın toplumlarının sosyo-ekonomik ve inanç yapılanmalarını iyi  incelemeden bunu yapmak zaten olası değildir.14

Horasanlı genç batıni dervişi Hacı Bektaş, Güneydoğudan Anadolu’ya girer Hacı Bektaş. Burada Abu’l- Vefa yolağından olan Dede Garkın’ın-ki Baba İlyas’ın da Piridir- elinden geyik derisinden Elifi taç giyip, nasip aldığı Vilayetname’de belirtilmektedir. O yıllarda, yani 1230’ların ortalarından itibaren,göçer ve yerleşik alevi halklarla (Türkmen ve Kürt), yerli Hristiyanlar arasında Baba Resulullah olarak tanınan Baba İlyas’ın geniş propagandası yapılmakta ve Selçuklu sultanı ve feodal beylerinin zulüm ve baskılarına karşı ayaklanma hazırlıkları sürmektedir. Ayrıca, “Tanrının elçisi Baba (Baba Resu’l Allah)”, yani peygamber olarak inanılan Baba İlyas’ın, en önemli halifesi Şamlu Baba İshak da bölgede çok geniş söz sahibiydi; kentlerde yaşayan feodalların topraklarını boğaztokluğuna işleyen köylüler, konar-göçerler ve tüm ezilmekte olan inanç ve etnik toplulukları arasında Baba Resul’un siyasetini yapıyor, onları örgütlüyordu. Olasılıkla Hacı Bektaş, Baba İlyas’tan önce Alamut’tan tanıştığı Baba İshak’la burada görüşüp konuştular. Böylece daha başlangıçta Babai hareketinin içine girmiş bulunuyordu.

Bölgede çok sevilip sayılan Baba İshak’la birlikte Hacı Bektaş da, orada bir süre kalıp bilgi ve görgüsü, eylemleriyle halkı aydınlatarak tanındı, büyük saygınlık kazandı. Sonra Dede Garkın, olasılıkla Baba İshak’ın yanına katarak onu Baba İlyas’ın dergahına Amasya’ya göndermişti. Bize göre, Babai ayaklanmasınıdaki en büyük hizmeti ise, Kayseri ve Kırşehir civarında Bizans sınırboylarında, yani Uc’larda yaşayan Türkmenler’in harekete katılmalarını sağlama çalışmasıdır. Gerçekte Hacı Bektaş’ı 57 bin Rum erenlerine gözcülük yapan Karaca Ahmed’e, peyik (elçi) olarak yollayan Baba İlyas’ idi. Horasanlı Hacı Bektaş, Rum Gazileri (Gaziyan-i Rum) ve Rum Bacıları (Bacıyan-i Rum) örgütlerini harekete bağlamıştır. Kardeşi Menteş’i 1240 yılı içinde Sivas savaşı sırasında şehit veren Hacı Bektaş, hareketin son çarpışması olan Malya’dan önce,bilinçli olarak savaşın dışına çıkarılarak Kendek’te Hacı Bereket’in yanına gönderilmiştir. Bu buyruğu, bizzat baş kumandan, halifesi bulunduğu bildirilen Şamlu Baba İshak (2011 Server-i leşkeran ol şehbaz/Hacı Bektaş diyu gelir avaz, 2012 Kendek’e çık seni selamet bil/Bereket Hacı’yı ziyaret kıl) vermiştir. Elvan Çelebi, Menak ıbu’l Kudsiyye’de  Hacı Bektaş’ı ve bu olayı 1992 ile 2016 arasındaki beyitlerde genişçe anlatmaktadır.

Hacı Bektaş Veli, bu ayrılışın üzerinden daha on yıl geçmeden Sulucakarahöyük'de tekkesini kurmuş ve Alevi-Bektaşi öğretisini yaymaya başlamıştır. Buradan önce bir küçük yerleşme olan Kendek'te oturduğu anlaşılan, aralarına gönderildiği Bereket Hacı ve onun çok sayıda, “Kaf’tan Kaf’ı tutmuş edep, ilim ve hilm sahibi halifeleri” (2013 Dakı bunca halife etrafı/Ki bular dutdi Kaf ta Kafı, 2015 Edeb ü ilm ü hilm ü takvi…) de kendisine yardımcı oldukları yadsınamaz. Geleneksel olarak Vilayetname’den gelen bilgilere göre, Hacı Bektaş Veli Sulucakarahüyük'te Çepni Türkmenlerinden Yunus Mukri'nin yanında kalarak kırımdan kurtulmuştur. Ancak, Vilayetname’den yaklaşık yüzyıl önce yazdığı yazdığı kitabında  Elvan Çelebi'nin verdiği bu önemli bilgi, onun daha önce Kendek'te Bereket Hacı ve halifeleri arasında kalıp, hem Babai avcılarından kendini koruduğu hem de iyice olgunlaştığını gösteriyor.

Hacı Bektaş Dergahı, Sünniliğin medreseleri karşısında, günün bilimlerinin ışığı altında ve çağını  aşarak, Alevi-Bektaşi öğretisinin kurallarının öğretilip uygulandığı Halk Üniversitesi konumu kazanmıştır. Hiç kuşkusuz bunda, başta Bereket Hacı ve çevresi olmak üzere, Malya yenilgisiyle ardından gelen Babai kırımından kurtulmuş bulunan Baba İlyas halifelerinin büyük katkıları vardı.

Sulucakarahüyük aynı zamanda, 24-25 yıl içinde, yani 1246-7lerden (Gıyaseddin Keyhusrev’in ölümünden sonra) Hünkar'ın dünyadan göçüşüne (1270-73) dek, Anadolu'da güçlü bir merkezi yönetim kurulması ve birlik oluşturması için politika üreten yer olmuştur. Hacı Bektaş Veli'nin, el verdiği ve icazetledirdiği 360 halifesini Anadolu'nun dört bir yanına ve Balkanlara kadar göndermiş ve onların siyasal doğrultuda birçok eylemlere katılmış olması; Mogol istilacılar ve korumalığındaki Konya Selçuklu feodal devletine karşı İzzetin Keykavus'un desteklenmesi bunun açık kanıtlarıdır. Büyük olasılıkla Dergah'ta saklanıp, yetiştirilen ve resmi tarihin Cimri diye adlandırdığı İzzeddin'in oğullarından Siyavuş'u Konya'da padişah yaparak, kendisi başvezir olan Karamanoğlu Mehmet Bey hareketi de aynı Sulucakarahüyük siyasetinin ürünüydü. Bu dönemlerde hangi Anadolu beyliğini incelemiş olsanız, oraya yerleşmiş ve etkin bir veya birkaç Hacı Bektaş halifesi bulursunuz…

 

İsmail Kaygusuz

I
Hacı Bektaş Veli’yi  Anlamak İçin Doğru Tanımak Gerek

Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin (Ö.1270-3) yaşamı boyunca toplum için yaptığı onca güzel işler;  kendisi egemen Sünni yönetimlerin inancına aykırı düştüğünden, ancak birer keramet yumağı olarak günümüze taşınabilmiştir. Halk bilinci onu gönüllerine, iç dünyalarına sultan yapmış; yürüdüğü dağı taşı, dokunduğu toprağı ağacı ve oturuşunu kalkışını, elverişini, gözaçıp kapatışını kutsamış ve olağanüstü ögelerle bezemiş. Ağızdan ağıza geçen geleneksel sözlü aktarımlar içinde, gerçekle gerçekdışılık biribirine karışmış. Onları halkın ağzından ilk toplayıp yazan ve çoğaltanlar, hem yönetime yaranmak için günün siyasetine uydurmuş, hem de hayallerini katıp gerçeküstülükleri artırarak halka geri getirmişlerdir. 15.yüzyıılın sonlarında (1481-1500) ilk kez Uzun Firdevsi (İlyas ibn Hızır al-mutahallas bi-l-Firdevsi) tarafından yazıya geçirilmiş olan şiirsel ve düzyazı biçiminde günümüze ulaşan Hacı Bektaş Vilayetnamesi bu özellikleri taşır. Kendisinin yazdığı ya da yazdırdığı yapıtlardan ise sadece tam olarak Sadeddin Molla'nın türkçeleştirdiği Makalat elimizde bulunmaktadır.