Oku, bilgilen, fikir sahibi ol; zihnin ve gönül dünyan zenginleşsin! Dr. Ismail Kaygusuz

İSLAM DİNİNDE REFORM OLUR VE OLMALIDIR

İsmai Kaygusuz

Diyanet İşleri Başkanı’nın Sözleri Üzerine
Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu bir süre kadar önce İslam dini, dindarlık, din anlayışı üzerinde  bugüne dek kamuoyunun duymadığı çok yeni şeyler söyledi. Reform sözcüğünü kullandı, İslamın çağdaşlıkla ters düşmediğini ve  çağdaş müslüman tipini yaratmaktan bile sözetti:
“ Moderniteyle din ters düşmez. Dinin kaynağı sabittir ama, çağın gerekleri vardır. Modern Müslüman tipini oluşturmamız gerekiyor.Modernlikle dindarlık birbiriyle çatışan bir durum değil. Dindarlığımızı içinde yaşadığımız ortama uydurmak lazım. Bugünkü sorunlara yüzyıllar önce yazılmış olanlara bakarak yanıt veremezsiniz. Dini biraz hafifletmek, dini bilgiyi sağlam bilgi temeline oturtmak gerekir. Ama Bu sözlerimden 'Light İslam' algılanmamalı”sözleriyle demeç veriyordu.


Ayrıca Bardakoğlu,

“Dinde aslolanın Allah'ı sevmektir. Onun dışındaki 'namaz kılma, oruç tutma' gibi şeyler, bireysel tercihtir”diyerek bir mutasavvıf gibi konuştu. Şu halde önemli olan ve dinin özü, iman ettiğin Tanrıyı sevmektir; ona kulluğunu içinden geldiği gibi yapacağın tapınmayla gösterebilirsin. Tapınma O’nu zikretmek, içinden geçirmek unutmamaktır ve belli bir biçimi yoktur. Onu biçimlendirmek bireyin kendi  seçeneğine kalmıştır.  “Yapacağımız şey, insanların din algılamasını düzeltmek, tarihten bulaşmış şeyleri ayıklamaktır”diyor ve sürdürüyor: “Bilgiyi yaratan da dini yaratan da insanı yaratan da Allah'tır. Onun için din ile bilimin çatışmasının olanaksızdır. Aynı Allah'ın yarattığı şeyler arasında çatışma olmaz. Din bütün değişim ve gelişmelere açıktır.”

Diyanet İşleri Başkanının bu sözleri bir reformcunun düşündüklerinden, yazdıklarından farklı bir şey değildir. Ancak “siyasetçi çengeline takılmaktan kurtulmak istediğini” söyleyen Prof. Bardakoğlu  siyasetçi ikiyüzlülüğüyle, “Dinde reform olmaz. Ama, dindarlık anlayışında reform olur” biçiminde bir kavram karmaşasına başvurmuş bulunuyor.

Din ve dindarlık birbirinden ayrılabilen kavramlar mıdır? Din olmadan dindarlık varolabilir mi?  Kuşkusuz,  hayır. Eğer dindarlık yoksa din varlığını sürdüremez. Dindarlık bir dine gönülden inanma ve o kutsal kitabındaki  buyruklarını yerine getirmektir. Dindar insanlar ise ya ılımlı dindardır ya da bilinçli olarak inanmaya başladığından beri, çevresindeki değişimleri hiçe sayarak-karşı olarak, yaşamının tüm evrelerini din adına ne söylenmişse onlara göre ayarlayan ve geçiren aşırı dindardır. Eğer dindarlıkta reform, bu aşırı dindarlığın akıl çerçevesınde ve yaşanılan çağın değişim ve gelişimlerine uygun biçimde algılayan ılımlı dindarlığa göre yenileme-düzenleme, ya da  Başkanın deyimiyle “dini biraz hafifletmek” ise, bu dinde reformun kendisidir.

Prof. Dr.Ali Bardakoğlu status quo’nun siyaset baronlarından korktuğu için 21.yüzyılın iletişim ve bilgi çağının koşullarına uygun biçimde İslam dininde reform gereksinimi vardır, demeye cesaret edemiyor.  Oysa bunu “reform olmaz, yenilik olur” diye ifade edip, “ama içini nasıl dolduracaksınız?” sorusunu sormasından daha farklı anlamlar çıkabilir: Yani, dine yeni ögeler mi sokacaksınız? Asıl istediğiniz bu da, içeriği konusunda endişelisiniz; henüz içine neler dolduracağınızı bilmiyorsunuz, öyle mi?


Dinsel reform hareketi, yaşadığımız bilgi ve iletişim çağının bilimsel gelişmelerinin yarattığı büyük değişim ve ilerlemelere uyum sağlamak için o dindeki öz inanç (iman) doğrultusunda ve aklın önderliğinde yapılan yeniden düzenlemedir. Bu da o dinin kutsal kitabının, çağın büyük değişim ve gelişimlerinin yarattığı  toplumsal koşullarına göre yeniden yorumlanması demektir. Dine, akıl dışı ve yönetici sınıfların egemenlik cıkarlarına uygun sokuşturmalar da “yenilik” adına yapılmıştı. Adlarına ehlisünnet mezhepleri kurulmuş kişiler dahil olmak üzere bütün fakih ve muctehitler zihinsel emeklerini halifelerin, sultanların emirlerin, kısacası egemen yüksek yönetici sınıfların çıkarları doğrultusunda kullanarak tefsirler (Kuran yorumları) yapmış, hadis derlemiş-üretmiş (İkinci Abbasi halifesi, bugünün deyimiyle bir hadis üretme bürosu  kurdurmuştu) ve dini, çeşitli uygarlık, inanç, bilim ve felsefeyle karşılaştırarak değişen toplumsal koşullara göre değil, efendilerinin erklerini güçlendirecek biçimde kirletmişlerdir. İşte tarihten dine karışmış ve İslam dini olarak algılanan, geleneksel dogmalar böylesine bilinçli sokuşturulmuş. Sonra da ictihat kapılarının kapandığını ilan edilerek reformların önü kapatılmıştır.


Al-Kolayni(ö.940) Usul al-Kafi eserinde anlattığına göre “İmam Cafer Sadık(ö.765), Abu Hanifa ve arkadaşlarını göstererek ‘Tanrının dinine engel olan kimseler işte bunlar; Allahtan bize verilmiş velilik ve yolgöstericiliğimize ve açıkçası kitaba, Allahın dinine engel olanlar işte bunlardır” sözünü herhalde  boşuna söylememiştir.

Bu konulara fazla girmeden sadece şunu söyleyelim: Bu gün tarihsel olarak bir İslam düşüncesi, İslam felsefesi ve biliminden sözedilebiliyorsa, bunları İslam dininin batıni yorumuna ve batıni akımlara borçluyuz.. Onlar, Kuran’ı tavil (batıni, mecazi, gizli anlamlarını inceleme) yöntemiyle ve o 9. yüzyılın koşullarında  Arap-İslam kent toplumunu sarsan antik Yunan bilim ve felsefesiyle karşılaştırarak yorumlamış ve böylece İslam’da gerçek reform hareketleri başlatmışlardı. İmam Cafer Sadık oğlu İsmail kolundan gelen  torunlarından bir batıni İsmaili İmamının gözetiminde Basra’da kurulmuş gizli İkhvan-ı Safa (Temizlik-saflık kardeşleri) örgütünün bilgin üyelerinden oluşan bir kurul 52 fasikül (risale) halindeki bu İslami Reform ansiklopedisi sadece Abbasi halifelerine  muhalefet olan toplum içinde değil, halifelik başkenti Bagdad’da da aydın çevrenin el kitabı olmuştu. Halife Memun (813-833) döneminin, İslam dünyasına kazandırdığı çok önemli bilim ve felsefe yapıtları yüksek düzeydeki kişilere hitap ediyordu ve sadece onların kütüphane raflarını süsledi. Oysa dinde reform niteliğindeki İkhvan-i Safa Risaleleri (Risalat al-İkhvan- ı  Safa) her kesimde kabul görerek yayılmıştı. Ortodoks bilginlerin saldırıları ve teşvikleriyle daha sonraki yıllar Halifelerden biri tarafından bu büyük yapıt toplatılarak Pazar yerinde yaktırıldı…
Diyanet İşleri Başkanının yukarıdaki sözleri, başka bir anlatımla, ‘dinde reform olmalıdır’ diye düşünen inançlı, iman sahibi bir kişinin örtülü dışavurumudur.  Ancak demokratlığı ve postmodernliğiyle de övünen Prof. Bardakoğlu, bu reformcu düşüncelerin tam tersi bir davranış içinde; İslamda yeri olmayan ve Kuran’ın, dolayısıyla dinin özüne aykırı bir kurumun başında  bulunduğu yetmiyormuşçasına, ülkeyi Kuran kurslarıyla donatarak  teokratik yapıyı daha da güçlendirmek için elinden geleni ardına koymuyor. Çağdaş demokrasinin olmazsa olmazı laikliği ağzına almıyor, zorunlu kaldığında  “o bir siyasi terim” diye geçiştiriyor. Bu hypocrisy (ikiyüzlülük), bir postmodern  demokrat  din bilgini Profesör’e yakışır mı?   Demeçlerindeki diğer sözlerini ele almak da  artık gerekmiyor. Aşağıda vereceğimiz tanınmış demokrat ve reformcu bir din bilgininden yaptığımız çeviride geçen düşüncelerin ve tanımlamaların  Bardakoğlu’nun üzerinde durduğumuz sözlerine benzerliklerini rahatça görülecektir.

Dr. Asghar Ali Engineer ve İslamda Reform


Daha önce de birkaç makalesini türkçeleştirdiğimiz ilerici İsmaili Bohraların önderi Dr. Asghar Ali Engineer, dünyaca tanınmış ve çeşitli hükümetler ve üniversitelerin  İslam dini üzerinde uluslararası konferanslara çağırdığı seçkin ve demokrat bir İslam bilginidir. Dr. Engineer ABD, Kanada, İngiltere, Endonezya, Malaysiya, Almanya, Fransa, Tayland, Pakistan,  Sri Lanka, Yemen, Meksiko, Lübnan, İsviçre, Mısır, Tokyo, Özbekistan, Moskova, Leningrad vb. ülke ve kentlerdeki çeşitli üniversitelerde İslam dini üzerinde dersler vermiştir. Kendi ülkesi Hindistan’da bulunan bütün üniversitelerde  ders vermeğe ve konferanslara çağrılan nadir İslam bilginlerinden biridir.   


Dr. Engineer,  dinlerarası çalışmalarından dolayı bir çok ödül aldı.  Kendisi bütün dinlere eşit derecede saygı gösterilmesine inanır ve o  bir dinde anlamlı bir yaşam için en önemli kavramın iman (faith) olduğunu düşünür.  Bu nedenle kendisi, geçmişten miras alınıp kabul gören dogmalara körükörüne inanmayan bir kişidir. Kırktan fazla kitabı bulunan  Dr. Engineer’in bazı kitaplarının adlarını vermemiz onun yetkinliğini tanımamıza yardımcı olacaktır:


Liberation Theology In Islam ( İslam’da Özgür Teoloji), Sterling Publishers, New Delhi. 1990
Religion & Liberation (Din ve Özgürlük), Ajanta Books, New Delhi. 1989
Justice, Women & Communal Harmony In Islam (Adalet, Kadınlar ve Topluluk Uyumu), ICSSR, New Delhi1989.
Secular Crown On Fire (Kashmir Problem) (Ateş Üstündeki Laiklik Tacı-Kaşmir Sorunu),  Ajanta Books, Delhi. 1991
Sufism & Communal Harmony (Sufizm ve Cemaat Uyumu), Rupa Books, Jaipur. 1991
Rights Of Women In Islam (İslam’da Kadın Hakları), Sterling Publishers, Bombay. 1992
Islam & Revolution (İslam ve Devrim) (ED), Ajanta Books, New Delhi1994.
Rational Approach to Islam (İslam’a Akılcı Yaklaşım), Gyan Publishers, 5 Ansari Road, New Delhi 2. 2000 (www.dawoodi-bohras.com)

Dr. Engineer,  reform hareketlerinin toplum için, her zaman gerekli olduğu genel düşünceyle başlıyor aşağıda çevirisini sunduğumuz yazısına. O daha çok kendi ülkesi Hindistan ve çevresinden, eski sömürge ülkelerden reform hareketleri ve reformcu örneklemeleri vermektedir bu yazısında.  Dinin kendisinin bir reform hareketi olarak –ki gerçekte mevcut düzeni kökten değilse bile çok büyük oranda değiştiren bir devrim hareketidir- doğduğunu dile getirdikten sonra, İslam dininde reform hareketleri 18.yy.dan itibaren Şah Veliyullah tarafından başlatıldığını belirtiyor.

Dr. Engineer’e göre:
“Bir dinin ya da inanç geleneğinin  iki ana yetkinliği olduğuna dikkat çekmek önemlidir: 1) İndirildiği ya da kurucusu tarafından bildirildiği-vazedildiği gibi kalan temel öğretiler; 2) Zamanın bir döneminde, dinin ayrılmaz  parçası olmuş ve o dinin özgün öğretilerini bozmuş  çeşitli toplumsal inanç ve gelenekler. Bazı toplumsal adetler öylesine büyük güce sahiptir ki, halkın yaşamlarından onları koparmak, olanaksız değilse bile çok güçtür. Kurulu düzenin önderlerine yarar sağlayan birçok gelenekler, o dini temel öğretilerine aykırı-ters olsalar bile din adına  meşru kılınmıştır. Böylece zamanın bir dönemi boyunca, taneden kabuğu ayırmak çok zor olur.”

Reformcunun görevi taneden kabuğu ayırmaktır kuşkusuz.  Kuran’a göre bir daha Peygamber gelmeyeceğine göre, Tanrının reformcular  göndermesini beklemenin zamanı olduğuna inanıyor. Dinsel inancı (imanı) güçlü Dr. Engineer’in,  İslam toplumu arasındaki bir inanışı reform gerekçesi olarak anımsatarak şöyle konuşuyor:

“Erken İslam toplumunda mucaddid (yeni düzenleme yapan) denilen bir kavram vardı ve her bin yılda bir mucaddid’e gereksinim duyulduğuna inanılırdı. Bundan dolayı da bugün Hindistan’da bizim mucaddid alf-i sani’ye (ikinci bin yılın yeni düzenleyicisi, reformcusu) gereksinimiz var. Değişiklik adımları dar ve karanlık görüşlü ortaçağ boyunca çok yavaş  atıldığı için, model değişim çok uzun bir dönem sonra  yerini almak zorunda kaldı ve bundan, daha önce değil de her bin yılda bir mucaddid’e ihtiyaç duyulduğu düşünüldü.”

Daha sonra yazar, 19. yüzyıl sömürge çağının Hindistan ve Mısır’ında yetişmiş  bazı din reformcularının savaşım örnek ve özelliklerini anlatarak, yüzyılımızda da bir reformcu beklentisini ve bunun  kaçınılmazlığını dile getiriyor.

Bizce, bir Cemaleddin Afgani, bir Mısırlı Muhammed Abduh ya da  Hindli Sir Syed Ahmed Khan ya da Tanrının bir reformcu göndermesini beklersek, o sözünü ettiği mucaddid bin yıl daha gelmez. Öyleyse Türkiye’de ve diğer İslam ülkelerinde, günümüzde ‘dinde reform ve reform  hareketi girişimleri bir zorunluluktur’ gerçeğini gören ve buna inanan demokrat, çağdaş düşünceli ya da dinin özü çağdaşlığa, demokrasiye ve bilime ters düşmediğine inanan din bilginleri  ve bilim adamları; tüm çıkar hesaplarını bir kenara atma özverisini ve siyasal ve profesyonal çıkar gruplarının saldırılarını göğüsleme cesaretini göstererek konuyu yoğun bilimsel araştırma yazılarıyla tartışmaya açmalıdır. Biz biliyoruz ki, Dr. Asghar A. Engineer gibi düşünen erdem sahibi ve bilgili çok sayıda din bilginleri Türkiye’mizde de bulunmaktadır. İslamın “tarihten bulaşmış gelenekleri” ve kör inançları temizlemek, özüne aykırı biçimsel gereksizlikleri kaldırıp, Kuran’ı çağdaş toplumsal yaşamın geçirdiği büyük değişimlerin ışığında ve yaşamakta olduğumuz bilgi ve iletişim çağının koşullarına uygun yorumlayarak “içi doldurulacak yeniliklerle dini hafifletme” (reform) hareketlerine vakit geçirilmeden girişilmelidir. Düşünsel bağlamda topluma maledilen reform hareketlerinin büyük destek bulmaması olanaksızdır. Hiç kuşkusuz aşırı dindar gruplar “dini ortadan kaldırmak istiyorlar!” yaygarasıyla karşı harekete geçecek ve saldırılarını sürdüreceklerdir. Çünkü öz inancına dönerek dinin “birey ile Tanrı arasında  vicdana indirgenmesi” bu grupların büyük çıkarlarına dokunacak. Ve çünkü dinde reform hareketlerinin büyük destek görmesiyle devlet, bünyesindeki teokratik yapılanmayı, yani Diyanet’i aşama aşama kaldırma zorunluğu duyacak ve o zaman gerçekten laik devlet olacaktır.
İnanıyoruz ki, İngilizceden çevirdiğimiz Dr. Engineer’in aşağıdaki yazısı, Kuran’a dayalı dinsel söylemler çerçevesinde açıkladığı reform hareketlerinin gerekliliği konusunda kafaları daha bir aydınlatacaktır.

Dinde Reform Hareketleri Neden Gereklidir?


Dr. Asghar Ali Engineer

Her toplum  reform ve değişim sancılarından geçer. Fakat status quo’yu temsil eden toplum önderleri, yetkilerinden yoksun bırakılacakları için, herhangi bir reform ve değişim hareketine şiddetle direnç gösterirler. Bir kurumun, mevcut durumun korunması (status quo) ile yarar sağlayan kendi önderleri vardır ve onlar,  ya din adına ya da eski gelenek-görenekler adına değişime direnmek işin herşeyi yapacaktır. Değişim çağrısı yapan kimseler, inançsızlar, sapkınlar ve dinin dokunulmazlığına, kutsallığa saldıranlar, uydurukçu sahtekarlar olarak suçlanırlar. Gerekli olan gerçek yenilik oluşumlarının, bu türlü suçlamalar denizinde boğulması için elden gelen herşey yapılır. Onlar tarafından gerekli değişim konularına asla değinilmez.

Demekki, neden reform hareketlerinin gerekli olduğu sorusu ortaya çıkıyor. Kuşkusuz çeşitli nedenler var. Ancak bu nedenleri tartışmaya geçmeden önce din ve dinsel öğretiler üzerine birkaç söylemek  gerekecektir:

Bizzat  dinin kendisi zaman içinde bir reform hareketi olmuştu. İnsan, içinde yayıldığı bir toplumu reforme etme, yani yeniden düzene sokma işleviyle gelmeyen herhangi bir dini zor düşünebilir.  Kuran’a göre din tektir, fakat önemli olan dinin temel, öz öğretileridir. 18.yüzyılın büyük dinsel düşünürü Şah Veliyullah da, Kuran temeli üzerinden  dinlerin birliği (wahdat –e-din) kuramına inanmaktaydı. O, Huccatullahil Balighah kitabında bu konu üzerine ışık tutmaktadır. Kuran ayetlerinin pek çoğu da bunu açık açık ifade eder.   

Adem’den Muhammed’e kadar  bütün peygamberler Tanrı tarafından gönderildi ve aynı bildiri (tebliğ) ile geldiler.  Bütün bu bildirimlerin temel öğretileri aynı idi. Ne varki, her toplum, o dinsel geleneklerin içinde yansıyan, kendilerine özgü (specific) özelliklere sahipti. Bunun için  din indirilen her toplumun Şeriat yasaları (Shariah laws) farklılık gösterdi. Ancak, bir süre sonra dinin temel öğretileri de bozuldu ya da soysuzlaştırıldı. Böylece yeni bir önbilici (kahin), peygamber ve reformcuya  gereksinim doğdu. Peygamber (dini) bildirmeye başladığı zaman status quo’nun, yani varolan düzenin önderleri büyük vahşetle karşı çıktı ve sonunda onu öldürdüler. Kuran bunu çok uygun biçimde şöyle açıklıyor:

“Kendilerine, Allahın indirdiğine(vahyine) inanınız denilince onlar: ‘Biz, sadece bize indirilene (Tevrat) inanırız , derler. Ve ondan başkasının yadsımaktadırlar. Oysa o(Kuran) kendi sahip oldukları (kitabı) doğrulayan gerçek(lik)tir. (Ya Muhammed) onlara de ki: Eğer gerçekten inaniyor idiyseniz, öyleyse bundan önceki Tanrının peygamberlerini niçin öldürdünüz?” (Kuran 2, 91)

Bir dinin ya da inanç geleneğinin  iki ana yetkinliği olduğuna dikkat çekmek önemlidir: 1) İndirildiği ya da kurucusu tarafından bildirildiği-vazedildiği gibi kalan temel öğretiler; 2) Zamanın bir döneminde, dinin ayrılmaz  parçası olmuş ve o dinin özgün öğretilerini bozmuş  çeşitli toplumsal inanç ve gelenekler. Din bu kaderden kurtulamazdı. Bazı toplumsal adetler çok büyük güce sahiptir ve halkın yaşamının ayrılmaz bir parçası olmuştur. Yaşamlarından onları koparmak, olanaksız değilse bile çok güçtür. Kurulu düzenin önderlerine yarar sağlayan birçok gelenekler, o dini temel öğretilerine aykırı-ters olsalar bile din adına meşru kılınır. Böylece zamanın bir dönemi boyunca, taneden kabuğu ayırmak çok zor olur.

Reformcunun, bir dinin temel öğretilerini ve bu öğretileri çarpıklığa götüren  çeşitli sosyal  gelenek eklentilerini tanımak ana görevidir. Kuşkusuz bazı insanlar, temel öğretiler ile toplumsal eklentileri   birbirinden ayırt etmeyi oldukça güç bulurlar. Onlar için ikisi birbirinden ayrılamaz. Sadece o da değil, sonradan eklenmiş bu toplumsal gelenek-görenekler, dinin öz öğretilerinden çok daha önemli duruma gelir. Ve bir dönem boyunca bu toplumsal eklentiler temel dinsel öğretilerin yerini bile alır. İşte, Tanrının elçi göndermeye  ya da halkın arasında bir reformcu-yeni düzenleyici yaratmaya karar verdiği  bu andır. Kuran öğretileri gereğince  Muhammed son Peygamber olduğuna göre, biz şimdi sadece reformcular bekleyebiliriz.

Ancak, o toplumun ya da ülkeninin dinsel ve sosyal gereksinimlerine bağlı farklı toplumlar içinde refomcular varolabilir. Bir peygamber evrensel mesajla-bildirimle gelir ve dinin temel öğretilerini bildirir. Ama bir reformcunun rolü daha az evrensel ve daha kendine özgüdür. O kişi belirli bir ülkeye ya da topluma  aittir ve onun reformları o ülkeye, o topluma ya da o topluluğa özgü olur. Bir peygamberle bir reformcu arasındaki temel farklılık budur. Bir reformcu, kendi ülkesi ya da toplumunun kimliğini taşımalıdır. Örneğin, Syed Ahmet Khan,  Kuzey Hindistan Müslümanları arasında büyük bir refomcuydu. Ama onun bir Mısır toplumu için de çok uygun olduğu söylenemez. Diğer yandan Muhammed Abduh, büyük bir Mısırlı reformcuydu. Onun reform hareketi, Hindistan ve Pakistan Müslümanlarından daha çok Mısır halkına esin verebilir. Bununla birlikte,  onların toplumsal ve ulusal sınırların ötesinde de uygulanabilen reformlarındaki evrensel ögeler yadsınamaz.

Ayrıca da reformlara, sürekli toplumsal değişimlerden dolayı gereksinim vardır. Toplum asla duragan, hareketsiz değildir. Küçük ölçülerde değişimler reformcu  değişikliğe izin vermeyebilir; fakat bir toplum içindeki sürekli değişime, bizim örnek değişim ya da değişiklik modeli diye bir advermemizi doğurabilir. Bu model değişiklik (paradigm shift) reformun yerine geçince alınca, arzu edilir hatta  kaçınılmaz bile olur.

Erken İslam toplumunda mucaddid (yeni düzenleme yapan) denilen bir kavram vardı ve her bin yılda bir mucaddid’e gereksinim duyulduğuna inanılırdı. Bundan dolayı da bugün Hindistan’da bizim mucaddid alf-i sani’miye (ikinci bin yılın yeni düzenleyicisi, reformcusu) gereksinimiz var. Değişiklik adımları dar ve karanlık görüşlü ortaçağ boyunca çok yavaş  atıldığı için, model değişim çok uzun bir dönem sonra  yerini almak zorunda kaldı ve bundan, daha önce değil de her bin yılda bir mucaddid’e ihtiyaç duyulduğu düşünüldü.

İlk büyük örnek değişim, Asya ve Afrika ülkeleri için sömürge dönemi olan 19.yüzyılda oldu.  Asya ve Afrika ülkelerini hemen hemen hepsi bir  Avrupa ya da diğer bir Batı ülkesinin sömürgesi olmuştu. Olan şey tek siyasal değişim değildi, fakat daha fazla, ekonomik, bilimsel ve teknik alanlardaki değişikliklerdi. Bu değişiklikler öyle nefes aldırdı ki, bir büyük model değişim oluştu ve refom hareketleri kaçınılmaz oldu. Bu nedenden dolayıdır ki, İslam dünyasında öyle birçok reform hareketlerine tanıklık ettik. Bu değişiklikleri kavrayıp sıkıca tutmak oldukça fazla gerekli oldu.
Bunlar öylesine temel değişiklikler oluşturdu ki, eski sosyal yapıyı ve çeşitli sosyal gelenekleri altüst etti. Eski eğitim sistemi tamamıyla akıldışı ve ilgisiz konular üzerine olduğu görüldü. Reform hareketleri sadece Müslüman toplum arasında değil, aynı zamanda diğer bütün sömürge topluluklar için de gerekli oldu. Ayrıca bu karışıklığı  Hindistan’da Hindu toplumunda da buluruz. Bütün kabile toplulukları  da bu değişimin girdabına yakalandı.

Toplumumuzdaki bu temel değişikliklere rağmen, reform ve değişimi savunmak zordu. Dinsel ve toplumsal düzenin önderleri, kendi gelenekçi  önderliklerini korumak için ona sıkıca yapışmak istediler. Çünkü eski düzendeki herhangi bir değişim kendi liderliklerini tehlikeye düşürecekti
Bu reformcular, değişimi yasallaştırmak için  saygıdeğer kutsal metinlerinden bol bol aktarma yaptılar, fakat hiçkimse onu dikkate almadı.  Evrensel bir kuraldır; her zaman kurumları denetim altında tutan kurumsallaşmış liderlik,  reformcu bir liderlikten daha etkilidir.

Bir diğer sorun, gelenekçi aydınların  reformları savunan yeni ortaya çıkmış aydınları tehdit edici hissetmeleridir ve bu gelenekçi aydınlar halk kitlelerini kontrol altında tutan kimselerdir.  Bu eskiye bağlı entellektüeller, durumlarını  korumak amacıyla,  eski gelenek anlayışı içinde   reformcuyu “aykırı, sapkın” ve  “uydurukçu-icatçı” olarak  ilan eder.  Reformcunun yarı enerjisi  bu şekilde, reform ve değişim için çalışmaktan daha çok, kendisini savunmakla harcanır.  Reformcuların büyük çoğunluğu işte böyle gelenekçi aydınlar tarafından farklı derecelerde  baskı gördüler.  Aynı biçimde,  Cemaleddin Afgani, Mısırlı Muhammed Abduh olsun, Hindistan’dan Sir Syed olsun hepsi de, diğer reformcularla birlikte geleneksel önderliğin baskısıyla yüzyüze geldiler.

Gelenekçi aydınlar reformlara sadece pozisyonları tehdit edildiği için karşı değilllerdi. Onlar ayrıca, eski öğretiler üzerinde temellenen eski dünya görüşlerinden ötürü ona karşıydılar. Çünkü onlar, çevrelerinde oluşan bilimsel ya da teknolojik gelişimlerden habersiz ve bilgisiz kalıyor. Üstelik  bu değişikliklere kuşkuyla bakıyor ve en kötüsü onları tamamıyla reddediyorlardı. Değişimlerin hepsinin  dinlerinin öğretilerine karşı olduğunu düşünmekteydiler. Öyle ki, 19.yüzyıl içinde  karşılaştıkları cep saatları bile bazı Ulema(din bilginleri) tarafından  lanetlendi ve onların namaz vakitlerini  belirlemek için kullanılamıyacağı  üzerinden fetvalar verdiler.

Sir Syed Ahmed Khan, Kuran’dan şu ayeti aktararak  reformlarını haklı çıkardı, doğruluğunu ispatladı:

“Bir toplum kendi koşullarını kendisi değiştirinceye kadar Allah onlarda değişiklik yapmaz” (Kuran 13, 11)

Demek ki değişim doğanın yasasıdır ve toplum bu değişiklikleri dikkate almak zorundadır; buna göre de kendilerini değiştirmelidir.

Kuran’ın tanımladığı  dinin temel öğretileri ve ana değerler dışında herşey değişebilir.  Sir Syed bu gerçeği vurguladığı, üzerinde durduğu için acılar içinde kaldı ve Hindistan’da kendilerini değiştiren; değişen dünyaya uyumlarını sağlamak ve yaşam koşullarının gelişmesi için sosyal reformları benimseyen  onun zamanının Müslümanları  takıbe uğratıldı. Bırakınız sosyal reformların kabulunu, sosyal durgunluk o kadar kuvvetlice köksalmıştı ki, onlar yeni eğitimi bile kabul etmeye hazır değildiler. Yeni eğitim sistemi dine karşı olarak suçlandı. Söylemek gereksiz, din özel bir toplumsal kuruluş olarak kökleşti ve bütün toplumsal gelenekler  ve zamanın üstün olan dünya görüşü (Kuran’ın temel öğretileriyle hiçbir sıkıntısı olmayan) dinsel inancın ayrılmaz bir parçası olduğu düşünüldü. Böylece  Ptolemaios anstronomisine karşı çıkmak bile, dinsel öğretilere karşı çıkmak ve gelenekçi toplumun ve önderlerinin öfkesini davet etmek demekti.

19.yüzyıl  reformcuları üstlerine koskoca bir görev almışlardı. Acayip durumların ve zorlukların  her türlüsüyle karşılaştılar, fakat inançlarında, düşüncelerinde sağlam durdular. Büyük bir sabırla çalıştılar. Bir reformcunun, onlarsız asla başarılı olamadığı değerli bazı niteliklere gereksinimi vardır.

Yapabildiğimizce  bugüne uygun biçimde, bunun üzerine kısa bir göz atmamız yerinde olacak.
19.yüzyıl reform hareketleri, çeşitli Asya ve Afrika ülkelerinde kesintiye uğrayan dini yeniden canlandırma, egemen kılma  hareketleri karşısında, gayretlerini hala yitirmiş değildi. Bir reformcu önderin kolayca tükenmeyecek bir sabır, dayanma zenginliğine sahibolması gerekir. Sabrı kısa süren biri asla başarılı olamaz. Ayrıca şunu da belirtmek önemlidir; reform hareketinin başarısı herzaman, reformcuyu izleyenlerin sayısına dayanarak ölçülemez. Genel olarak  reform hareketi kitlelerin hoşuna gitmez; normalinde o, konuları  eleştirel gözle inceleme yetisine sahibolan aydınlara daha fazla hitap eder, çekici gelir. Kitleler sadece izler.  Bir reformcu iyice kökleşmiş inançlara karşı çalışmak zorunda olduğundan dolayı, onun ikna edici biçimde tartışmalara girmeye gereksinimi vardır ve de çok büyük bir sabıra.

Bir reformcu yerleşmiş inançlara karşı çıkmak zorunda olduğu için o kişinin, bir yandan bu inanç hakkında tam bilgi sahibi olması ve diğer yandan o inançların karşısına(yerine) koymak istediği şeyi çok iyi bilmesi gereklidir.  Bir reformist,  dininin kutsal metinleri (kitabı) hakkında tam bilgi sahibi olmadığı takdirde, halkını  ikna etmeyi hiç başaramaz. Birçok reformcuların, çağdaş sosyal ve doğal bilimler temeli üzerinde reform hareketlerine giriştikleri (dikkatle) izlenip gözlenmiştir. Onlardan bazıları kendi dinlerine ilişkin  yüzeysel bir bilgiye dahi sahip değildi.

Yukarıda belirtildiği üzere, kendi dinleri ve özellikle kutsal kitaplarıyla ilgili doğru bilgi, modern sosyal ve doğal bilimlere ilişkin bilgiyle birlikte oldukça gereklidir. Hindular arasında  Ram Mohan Roy ya da  Müslümanlar arasından çıkan Sir Syed Ahmed Khan olsun, onlar  herbiri kendi kutsal kitaplarının mükemmel ve doğru bilgilerine sahipti. Rammohan Roy, onların içinde Sati (Hindu’larda ölen erkeğin cesedinin yakıldığı ateşe dul kalan eşinin de atılması geleneği Sati’nin yasaklanması yüzyılı aşmış bulunmaktadır.bkz. ed. John  R. Hinnells, A Handbook of Living Religions, 3.basım, Penguin Book, London 1991, s. 222, 228, 247) söylemi ya da iması olmadığını kanıtlamak için Vedalar’dan alıntılar-aktarmalar yaptı. Sir Syed Ahmad Khan  Müslümanlar arasında reformlarını savunacak mükemmel  Kuran bilgisine sahipti. Ve Sir Syed’in sağlam bir Kuran bilgisi olduğunu ve Kuran üzerinde yazılmış çeşitli tefsirlere(yorumlara) sahip bulunduğunu pek az insan bilir. Bizzat kendisi öğretici bir yorum yazdı, ama onu tamamıyla ortodoks Ulema’dan gelen büyük baskı yüzünden tamamlayamadı.

Dinsel geleneklerine ilişkin böylesine  mükemmel bilgili reformcuların ne zaman, kendi dinsel inanç ve geleneklerine ait yarım yamalak bilgisi veya bundan da yoksun olanların çok sert muhalefetiyle yüzyüze geldiklerini insan hayal edebilir. Sir Syed  Ahmet Khan ortodoks Ulema’dan gelen bu sert karşıkoyumla karşılaştı. Çünkü  reddedilmekte olan doğal bilimler (programı içinde) çerçevesinde  eğitim konusunu savunan Hindistan’daki Müslümanlar arasında ilk kişi o oldu. Sir Syed din ve doğal bilimlerin uzlaşmasını sağlamak için çok zekice bir yaklaşımla ortaya çıktı. O,

“Kuran Tanrının (vahyettiği) sözüdür, doğa ise Tanrının işidinr, eseridir; öyleyse, Tanrının sözü ile işi arasında nasıl karşıtlık olabilir?”diyordu.

Demekki,  Kuran  çağdaş bilimin buluşlarına karşı olamaz. Syed Ahmet Han, kendi dinsel geleneği üzerinde tam ve doğru bilgiye sahibolduğu için büyük bir güvenle bunu söyleyebildi. Sadece bir geleneğin bilgisi de  yeterli değildir, bir insanın kendi dini içindeki kesin inanca sahibolmalıdır. Eğer bir kimse yalnız kendi dininin inancında sağlamca yer edinmişse, gerçek reformlar için çalışabilir. Doğal olarak bir kimseden,sahibolmadığı dininde reform yapması beklenmez. Şu halde  bir reformcu, ekseriya kazanılmış haklarla (aracılığıyla) propaganda yapıldığı için, kimsenin dinine karşı asla olmaz.
Ayrıca, reformcunun  her yönden karakterinin dürüst olması oldukça gereklidir. O,  büyük çıkış yapacak ve çarpıcı etkiye sahip konuşmalar yapmalı. Mahatma Ghandi’nin çok yerinde  koyduğu gbi,  

“görmek istediğimiz değişimi, önce biz kendimizde uygulamalıyız”.

Bu yüksek yetenekten yoksun olan reformcular arzu edilen etkiyi yaratamıyacaklardır. İnsanın, bir başkasının reformlarına da  kuvvetle inanması gerekir. Ancak böyle bir kişi, yüzyüze geleceği bütün şiddetli muhalefet sıkıntılarına dayanabilir. Şunu da belirtmek önemlidir; bazı reformlar ve değişimler getirmek, değeri-derecesi düşük yeni bir din, yeni bir mezhep kurmak anlamına gelmez. Bir reformcunun ve onun yandaşlarının kendi dinlerini izlemekte özgür oldukları sıkça tartışılır. Bir reformcu ile yeni bir din vaz eden (anlatan) kişi arasında  ana bir ayırım vardır. Yeni bir din daima, herhangi bir kimsenin izleyebileceği ya da izleyemiyeceği yeni bir kutsal metin üzerinde temellendirilir. Fakat bir reformcu yeni bir kutsal metin getirdiğini ileri sürmez. O sadece,  son geleneksel inancı-dini kirlenmişlikten arındırmaya ya da değişen koşullar (a göre) dolayısıyla kutsal kitaba yeni yorumlar vermeğe çalışır.

Bir dönem içinde indirilmiş bir kutsal kitabın birçok yorumlarının varolduğu sıkça görülür. Böylece değişmiş olan koşullar içinde yeni yorumların yapılmasına  zorunluluk vardır.  Muhammad  Abduh, Rashid Rida, Sir Syed ve Maulana Abul Kalam Azad gibi reformcuları yaptıkları da kesin olarak budur. Onlar kendi değişen çevre koşulları içinde Kuran üzerinde yeni yorumlamalar yaptılar.Gerçi bugün hiçkimse, İslamın bu  çok bilgili alimlerinin dinsel inançlarının doğruluğu ve dürüstlüğünden kuşku duyamaz, onlar kendi zamanlarının Ulema’sının, yani din bilginlerinin çok şiddetli muhalefetiyle  karşılaşmışlardı.

Bir reformcu zamanının geçerli geleneklerini izlemez. O gelenekten daha fazla akıla güven duyar. Bir ortodoks bilgin ise  dinsel geleneklere daha fazla güvenir; eğer bir çelişki varsa, aklı reddeder. Diğer yandan reformcu da, eğer akıl ile çelişiyorsa geleneği atar (reddeder).  Başka bir söylemle, bir reformcu aklın yanında durur, oysa bir ortodoks eleştiri yapmaksızın geleneği izlemeyi tercih eder.

Şu halde bir reformcu bir geleneğe, eleştirel değerlendirmeden geçirerek inanır ve onun Kuran’ın özüne aykırı olup olmadığını görür. İyi bilinir ki, Kuran akla  büyük önem verir ve sadece atalarını körükörüne izleyenlere karşı tartışmalar yapar. Reformcu, sadece halk ona inanmakta olduğundan ötürü birşeyi asla kabul etmeyecektir. O kişi için akıl çok yüksek değerde bir maldır.Ve onun için dinin öz inancı (iman) ile  akıl birbirine zıt olmaktan daha çok biribirini tamamlayıcıdır. İman, gelenekçi halkın olduğuna inandığı sadece körükörüne inanma değildir. İman, içsel-gönülden inanış üzerine temellendirilen dinamik inanmadır ve sağlam bir inanca sahibolmak, sağlam usa vurmaksızın-muhakeme etmeksizin  olası değildir. Körükörüne (uslamlamadan) inanan, takibeden kimse sıradan bir zihinsel rahatlığa sahibolabilir, fakat sağlam bir içsel  inanca sahibolamaz.

İnanmayı bazı dogmalardan oluşan durgun bir havuz ya da göl olarak düşünenler, imanın gerçek doğasını yanlış anlamaktadırlar. İman sadece şeyleri eleştirel biçimde inceleme yöntemine girmez, o bu şekilde eleştirel incelemeyi teşvik eder. Yüzlerce yıl önce geliştirilmiş oluşmuş dogmalar gölünde sığınak arayan ya da bulan yorgun bir zihindir. Yukarıda belirtilmiştir ki, model bir değişim zihinsel formülasyonların değişikliğini gerektirir. Batı bilimlerinin ilk etkisi sömürge dünyası içinde hissedildiği 19.yüzyıldan beri toplum muazzam değişimler geçirdi. Bir kere daha model bir değişim var olmuştur.

Bilim nefes kesici bir hızla ilerlemektedir. Eğer inancımızı güçlendirmek istiyorsak, vahiy yoluyla gelmiş (dinsel bilgiyi) yeni bir açıdan görmemiz gerekmektedir. Bir kutsal kitabın büyüklüğü, onun yeni çevresel koşullarda yeni anlamlandırmaları kabul etmesi gerçeğinde yatar. Dinimizi durgun, static bir dogmalar(değiştirilmez ilkeler) gölüne indirgeyemeyiz ve indirgememeliyiz. Afganistan’da bu çeşit bir İslam anlayışını görmekteyiz. Taliban ortaçağların dar görüş ve anlayış ortamı içinde İslamı dondurmuş bulunmaktadır. Onlar çağdaş bilimsel bilgiyi değersiz bulmakta ve bütün böyle gelişmelerden İslamı ayrı tutmaktadır. Onlar (Taliban) için bilimsel bilgi, İslami bilgiye tamamıyla zıtlık içindedir, bütünüyle terstir. Taliban anlayışı bir İslam çeşidi için bazı sosyolojik nedenler vardır. Ama biz burada, bu yazı içerisinde o görüşlere  girmek istemiyoruz.

Batıdan gelen vahşi tüketici ve oluşan hızlı değişimleri söylemek yeterli olabilir. Batı, çağdaş dünyada  iki zıt trend (yönelim) yaratmıştır: Bir, bazı insanlar yaşamın yüksek değerlerini, onun üstün (akıl ötesi) görünümlerini ve bundan sonraki yaşamı unutmuşlar; kendilerini sadece bu dünyanın zevkleri içinde  meşgul ediyorlar. İki, diğer bazıları da, böyle zek ve eğlence arama yönelmişliğine tepki olarak eski geleneklerde teselli bulmaktalar. Her ikise de eşit derecede zararlı ve sorunsaldır.

Diğer bir çeşitleme var ki, o daha da zararlıdır. Bazı kimseler vardır ki, insanların ruhsal gereksinimlerini  ve dindarlığını sömürerek bu dünyanın zevklerini sürerler ve bu dünyasal zevklerle vakit geçirmek içi varlık biriktirirler. Onlar halkın arasında kör ve batıl inançlar yaratır, böylece kendi amaçları için onu sömürürler.  Bunun için, din adına halkı sömüren böyle kişileri teşhir etmek ve onlara karşı çıkmak  büyük ihtiyaçtır.

Din kutsal birşeydir ve asla namussuz unsurlar tarafından sömürülmeye izin verilemez.  Dinde reform hareketi  böylesi koşullarda bir zorunluluk olur.  Yeniden anımsatalım, gerçek iman asla  batıl-kör bir inanç olamaz. Terim olarak birbirine zıttır. Gerçek iman öyle bir inanış üzerinde temellendirilir ki; birincisi akıl ile ters düşmez; ikincisi namussuz sömürücülerin ellerinde bir oyun aracı ya da oyuncak olmaz.

Yine ayrıca vahşi tüketiciliğe ve sınırsız, denetimsiz zevk-sefa aramaya karşı savaşmak da gerekir. Din kılığı  altındaki bu türlü sömürücelere karşı savaşım vermek de eşit derecede  gereksinimdir. İşte bu sömürgenler ki, kasten eleştirisiz yürümekte ve batıl inançları yürütmektedirler; onların amaçları izleyenlerini kuşku uyandırmadan izleyebilmek. Bunların peşinden gidenler arasında, gerçeği bildikleri halde, ya korktuklarından ya da böylesine vicdansızca sömürüden pay aldıklarından ötürü sessiz kalanlar da vardır.
Dininin derinliğini bilen, onun içindeki sağlam ve gerçek dinsel inanca sahip bir kişi her iki eğilimi de asla onaylamaz. O, he rne pahasına olursa olsun sağlıklı reform ve değişim için mücadele edecektir. Böyle bir kişi için yaşamın yüksek anlamı, sadece ilkesizce zevk-sefa peşinden koşmaktan daha önemlidir. (Why reform movements are necessary?, www.dawoodi-bohras.com, August 2003)