DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI’NIN CEMEVİ İNKÂRCILIĞI 2

İsmail Kaygusuz

Diyanet İşleri Başkanlığı ya da Devlet kabul etse de etmese de Cemevi Alevilerin inanç ve kültürünün merkezi olduğu kadar, aynı zamanda  tapınma yeridir. Cemevi ya da İsmaili ve Ehlihakçı Alevilerin adlandırdığı gibi Jamaat Khana (Cemaat Hane) ya da Gat Ganga bir ibadet hanedir. Üç yıl önce Sultanbeyli ve Çankaya ilçelerinde oturan Alevilerin, Cemevi yaptırma talepleri için, Diyanet İşleri Başkan yardımcısı imzası altında verilen bilirkişi raporunda,


“Anayasanın “ İnkılap Kanunlarının Korunması” başlıklı 174. Maddesinin 3 numaralı bendinde zikredilen 677 sayılı ‘’ Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlık ile Bir Takım Unvanların Men ile Ilgasına Dair Kanun’’ değiştirilmeksizin, kaldırılan tekke ve zaviyelerin ihyası anlamına gelebilecek, ayin-i Cem icra etmek üzere Cemevi tesis edilmesi anılan kanuna uygun düşmemektedir...”deniliyordu.

Daha sonra çeşitli gazetelerde bu konuda verdiği demeçlerde ise aynı kişi doğal olarak, bağlı bulunduğu Devlet Bakan’ı ve Başkanın söylediklerini yineliyor; ayrıca bilgiç bir tavır içinde ve birkaç konuyu birbirine karıştırarak şunları söylemişti:

“Din, tarihi ve bilimsel kabule göre ; Islam’ dan ayrı bir Alevilik- Bektaşilik Dini; cami ve mescitten gayri ‘’Cemevi’’ adında bir Islam mabedi de bulunmamaktadır. Ayrıca Müslüman olan Alevi-Bektaşi vatandaşlarımızın Kur’an dan başka bir kutsal kitabı, Hz. Muhammed’ den gayri bir peygamberi de yoktur.”

Cemevi’nin Alevilerin Tapınma Mekânı Oluşu Tarihsel Bir Gerçekliktir

Tarikat şeyhlerinin elleri öpülerek siyaset yapıldığı; tarikatçıların başbakan ve bakan olduğu; bir takım tarikat önderlerinin devletin, hükümetin, hatta ordunun içine kadar adamlarına buyruklar verdiği ve de dinci hükümetler tarafından yönetilmekte olan bu ülkede, hem de her fısatta devrim yasalarını çiğnemiş, laikliğe ve Anayasa’nın ruhuna aykırı bu kurumun Başkan yardımcısı, Alevilerin Cemevi istemini engellemek için tekke ve zaviyelerin kaldırılması yasasını işletmeye çalışıyor!

Bilimin yöntemine ve verilerine karşı olup da işine geldiği zaman onu öne çıkaranlara, tarihi hiç bilmeden tarihsel gerçekliklerden sözedenlere ne ad veriliyor doğrusu çok merak ediyoruz. Diyanet İşleri Başkan yardımcısı, benim dinsel görüşüme göre demiyor da “dini,  tarihi ve bilimsel kabule göre ; cami ve mescitten gayri “Cemevi’’ adında bir İslam mabedi de bulunmamaktadır” diyor.  Bunu da  “İslam’ dan ayrı bir Alevilik- Bektaşilik Dini olmadığı” örneklemesiyle sözde kanıtlıyordu. Dinler ve inançlar tarihini derinliğine bilen, ortodoks ve heterodoks inançların ayırdına varan ve bilimsel konuştuğunu ileri süren kimse böyle bir kanıt göstermez.

Diyanetçilerin ve Sünni bilginlerin , iktidardaki yönetimin yadsıyarak, tapınma yeri kabul etmemesinin, bu inkarcılığın tarihsel ve bilimsel temeli de, tutarlılığı da yoktur. Hem sonra bir kere, işlev olarak da cami, ne kilisenin ne de sinagogun İslamdaki karşılığıdır, yani o çok kullandıkları ‘alternatif’i filan da değildir. Çünkü bu iki tapınakta aynı zamanda cemaatlarının tapınma dışında çeşitli sosyo-psikolojik, sanat, müzik ve bilgilendirme gereksinimlerini karşılayan etkinlikler de gerçekleştirilir. Bu tapınakların çok iyi yetişmiş çocuk ve yetişkin koroları, müzisyenleri, çağdaş eğitim yapan okulları vardır. İçinde konferanslar verilir, tiyatro oyunları sahnelenir, konserler düzenlenir. Camilerin bünyesinde, çağdaş bilim ve yaşam biçimine karşıt eğitim veren Kur’an kursları ve bazı ticari etkinlikler dışında ne yapılır? Herhangi birinde bir konser ya da bilimsel bir konferans vermek için bir başvuru yapın da görün dünyanın kaç bucak olduğunu! Cami cemaatını oluşturan erkekler birbirini tanımaz, ilşikileri bir “selamun aleykum”dan fazlası değildir; düzgün ahlaklı, gerçek inananlar ve temiz insanlarla birlikte, hırsız, ahlaksız, katil, dolandırıcı vb. müminler(!) de oradadır; camiden çıktıklarında yine soysuzluklarını sürdürürler. Nasıl olsa iki rekat nafile ya da tövbe namazı kılındı mı, Tanrı tüm günahları bağışlıyormuş! Öyle değil mi??

Cami Ve Cemevi’nin Kökeni Aynı, Ama İçinde Yapılan Tapınma Ritüelleri Farklıdır

Mekke’de ilk İslam topluluğunun tapınma yeri yoktu. İbn Hişam’ın (ö.883) Siyar-ı Nebi’sine (s. 159, 190) göre, İslam Peygamberi yaklaşık 13 yıllık Mekke döneminde, ancak 7.yılında tamamladığı kadınlı erkekli kırk kişilik inananlarıyla kendi evinde, Mekke’nin en dar ve gizli sokaklarında bulabildiği uygun bir mekanda ya da bir mağarada tapınma düzenlemeye başlamıştı. Akşam, gece ve sabah olarak bildirilen bu Tanrıya dua etmeyi/salat’ı, anlaşılıyor ki, putperest Mekkelilerin ağır baskıları yüzünden, kendilerini güvencede hissettikleri ya da güvenceye aldıkları zamanlarda akşamdan başlayarak sabaha kadar toplu tapınma biçiminde yerine getiriyorlardı. Kutsal “Kırklar Meclisi ya da Kırklar Cemi” adıyla  yaşatılan ve Alevi-Bektaşi toplu tapınması Görgü Cemi’nin tarihsel kökeni olan olan bu gizli toplantılarda, kuşkusuz sadece ibadet yapılmıyor; topluluğun varlığını sürdürmesine ve İslamın yayılması/propagandasına ilişkin sorunlar konuşulup tartışılıyor çözümler üretiliyor ve hizmetler görülüyordu. İbn Hişam’ın verdiği bilgiler İmam Bakır(ö.734) ve oğlu Cafer Sadık’ın (ö.765) batıni çevresinde hazırlanmış Ummu’l Kitab ve 9.yüzyılın sonlarında yazılmış İkhvan-as Safa Risaleleri tarafından desteklenmektedir.

Muhammed peygamber 622 yılında Medine’ye göçedince,  tapınmalarını yapmak ve her türlü toplumsal ve güvenlik sorunlarını konuşmak için geniş bir avlu  yaptırdı. Tapınma sırasında, yani dua ederken yüzler Kudüs yönüne çevriliyordu. Muhammed Mekke’den gelen müslümanlarla (muhacir), bir yıl önce Kırklar arasından 12 kişinin nakip olarak gönderdiği kişilerin Medine’de İslama çevirdiği yerlileri (ensar) burada kardeşleştirdi. Tapınma törenlerinin  bir parçası olarak, ortak çalışıp, kazancı ortaklaşa kullanmak ve bölüşümcülük temelinde ömür boyu ailecek sürdürülen yol ve inanç  kardeşliğiydi bu. Ortodoks tarihçilerin “Muahat Akdi” (Kardeşlik Anlaşması) adını verdikleri bu tören, Alevi toplu tapınması Görgü Cemi’nin en önemli kurumu Müsahipliğin temelidir ve kesintisiz aynı ilkeler bağlamında “ikrar verme, yola girme, yolkardeşi olma” ritüelleriyle günümüze değin sürmüştür. Bu ilk toplanma, “cem”olma yerinin adı cami değil, mescid (secde edilen, ibadet yapılan yer) idi. Alevilerin  tapınma yeri olan Cemevi/Meydanevi, bu ilk mescidin işlevlerini sürdürmektedir.

Kuran ayetlerinden hiçbirinde ve Muhammed'in davranışlarında görüldüğü gibi, Tanrı'nın adının anılması(Kuran 33, 41: Ey insanlar! Tanrıyı sıkça zikredin.) ve ona dua edilmesinin ne yeri ve zamanı ne de duruş biçimi belirlenmiştir. Gece ve gündüz boyunca inananın istediği zamanda ve yerde (Kuran 73, 20: Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını,bazan yarısını, bazan da üçte birini yatmadan ibadetle geçirdiğini...Rabbin biliyor); yatarken, otururken, at veya deve üzerinde çeşitli pozisyonlarda, hatta raksederek Tanrı'ya dua edilebilir (Kuran 3, 191: Onlar ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken Allahı anarlar...Kuran 2, 239: Eğer-herhangi birşeyden- korkarsanız, salatınızı yürüyerek yahut binmiş olarak yerine getirin...) Bir Müslümanın, kilisede ve havrada Tanrısına dua edebileceği gibi, elbette ki evinin bir köşesinde, camide ya da cemevinde bunu yerine getirmesi de olağandır. Demek ki İslamın özünde, yani Kuran ve Hadislerle kesinkes belirlenmiş cami yapısı türünden bir İslami tapınak yoktur. Eğer öyle olsaydı Ali şu sözleri söyler miydi:

"1024. Duydum ki bir cami yaptırıyormuşsun devlet hazinesinden, inşallah başaramıyacaksın.

1025. Alıp dağıttığı narların karşılığını fuhuş ile ödeyen bir kadına benzetiyorum senin şu cami yaptırma işini.

1026. Bunu anlayan insanlar ona dediler ki; bela onun üstüne olsun, ne zina işle ne de sadaka dağıt!” (Hazreti Emir Ali İbn-i Ebu Talib, Çev. Vedat Atil:, Hazreti Ali Divanı.İstanbul 1990, s. 125)

Cami, cem sözcüğüyle aynı kökten ve "toplanma yeri" demektir. Hemen anlaşılacağı gibi Cemevi ile aynı anlamı taşıyor. Ancak  cami bu gerçek anlamından uzaklaştırılarak ona "Tanrının evi", "Müslümanların tapınağı" vb. biçimde isimlerle kutsal görev yükletilmiştir. Nasıl ki salât, yani Tanrıya “dua etme-yakarma”, Farsça namaz olarak, Muhammed peygamberin ölümünü izleyen yüz-yüzelli yıl içinde değişmez biçim ve kurallara, beş vakite bağlanmış ise; camiler de özellikle Sünni  (Hanedan) İmparatorluklarında kutsanıp, İslam tapınağı olarak birer ihtişam simgesi olmuştur.

Ortodoks İslamın geliştirip zorunlu kıldığı, Kilise ve Havra karşılığı dinsel tapınak olarak Cami kavramı Heterodoks İslam'da, yani Alevilikte yoktur. Abbasi dönemi heresiograflarının (din sapkınlığı yazarları) verdikleri bilgilere göre; Babek-Hurremiler (9.yüzyılın ilk yarısı) dinsel törenlerini belirli gecelerde kırsalda, açık alanlarda kadın erkek toplu halde yapıyorlar. Orta yerde yakılmış bir ateşin çevresinde hep birlikte raksederek şarkılar söylüyorlardı. Ayrıca  Babekilerin, egemen oldukları bölgelerde yaşayan Ortodoks Müslümanların köylerine -kendileri içine hiç ayak basmadıkları halde- camiler yaptırdıklarını şaşkınlık içinde yazmaktadırlar.

Nuvayri'nin Nihayat al-Arab adlı yapıtında anlattığına göre Karmatiler 891 yılında ilk kez Küfe yakınlarında ulaşılması güç bir kale inşa ettiler. Genişliği 13.44 m. olan surların çevresinde geniş hendek kazdılar. Bu kale inşaatını çok kısa bir zamanda tamamlayıp, onun içinde çok büyük bir bina yaptılar. Her yandan gelen kadın ve erkekleri ayırım yapmaksızın buraya yerleştirdiler. Adına Dar al Hicra (Göçmen Evi) diyorlardı. Daha sonra yaklaşık iki yüzyıl boyunca Karmatiler, tapınmalarını ve topluluğun sorunlarını görüştükleri toplantılarını kale ve kentlerindeki bu Dar al-Hicra'larda yaptılar.

1051 yılı kışında başkent al-Ahsa'yı ziyaret eden Nasr al-Husrev, İslam şeriatını tümüyle yadsıyan Karmatilerin, kentte yaşayan Ortodoks Müslümanların (Sünni ve Şiiler) toplu dua etmeleri için bir İranlı tüccarın Cuma camisi yaptırmasına izin verdiklerini anlatmaktadır. Görülüyor ki bu proto-Alevi toplulukları, kendileriyle birlikte yaşayan Sünnilerin inanç ve ibadetlerine engel olup, kendi düşünce ve inançlarını zorla dayatmamışlardı

Alevi konar-göçer Türkmenler'in Anadolu'dan bir Cem betimlemesi vardır: 13. yüzyılın ilk çeyreğinde, Baba İlyas'ın Piri Dede Garkın'ın Elbistan ovasında dörtyüz Türkmen obasının dörtyüz şeyhini, bir mürşid ve büyük Şeyh olarak topladığını ve kırk gün kırk gece Cem sürdürdüklerini, Elvan Çelebi Menakıbu'l Kudsiyye'sinde (s.16-17) anlatmaktadır. Cem süresince katılımcı şeyhler, Dar'a durarak yol içindeki eksiklikleri-noksanlıklarını dile getirip mürüvvet dilemekte. "Sürünerek huzuruna geldik, suçluyuz suçumuzu kabulettik!" demektedirler. Cem toplu tapınmasının sonunda, büyük bir keramet göstermiş bulunan Baba İlyas halife ve büyük Şeyh seçilmiştir...

Büyük İsmaili Aleviliğinin Hind ve Sind baş dai'lerinden Pir Sadruddin'in (ölm. 1416) İmam İslam Şah'ın isteği üzerine 1396 yılı içerisinde Pencap ve Kaşmir'de Gat Ganga'lar yaptırdığını biliyoruz. Hind diyalektlerindeki Gat Ganga'nın tam Türkçe karşılığı Cem Evi'dir. İsmaili Aleviler de toplu tapınmalarını camilerde değil ve Cemevi'nde yapıyorlardı. (Muhammad Umar: Islam in Northern India. Aligarh 1993: 370 vd.) Bugün de İsmaililerin tapınma yerleri Camaat Hana, yani Cemevi  adını taşır.

Daha sonraki yüzyıllar içinde Anadolu’da Alevi inançlı halk toplulukları yerleşik düzene geçmiş. Bu ekonomik ve toplumsal düzenin daha alt yerleşim birimleri olan köy ve kasabalarda kurulmuş zaviye ve dergâhların Meydanevi ya da Cemevinde toplu tapınmalarını, baskıcı yönetimler yüzünden gizli olarak sürdüregelmişlerdir. Hacı Bektaş Veli Dergâhı külliyesindeki Meydanevi bunun en önemli kanıtıdır.

Alevi-Bektaşilerin bir tapınma yeri vardır ve bu Cami değil, Cemevi’dir. Cemevi (ya da Meydanevi) bir tapınma yeridir; inanç ritüelleri orada uygulanır. Ama biz, inandığımız Tanrıya tapınmamızı; Tevhid’imiz, Dâr’ımız, Semah’ımızla ve nefeslerimiz ve sazımızla, Kuran’ın buyurduğu gibi heryerde yaparız; meydanlarda da evlerde de uygularız inancımızın gereklerini.  Günümüze kadar kalan tarihsel Cemevi örneklerini de vereceğiz.  Anca ayrıca  Başbakan, Alevileri camiye çağırıyordu: Kendisine deriz ki, “açınız Cuma akşamları Sultanahmet, Süleymaniye, Fatih, Selimiye...camilerinin kapılarını; sazımızla, müziğimiz ve semahlarımızla gelip toplu tapınmamız olan Cem’imizi yapmazsak, bize Alevi demesinler!” Sayın Başbakanımız İslam dinini Sünnilik, daha doğrusu sadece Hanefi şeriatı olarak algılamaktadır. Çünkü İmamhatip Okulu ders kitaplarından öyle öğrenmiş. Daha fazlası da beklenmezdi.

Üç Tarihsel Cemevi, Hem de Resmi Örnek!

Sözü fazla uzatmadan, 13, 14 ve 15.yüzyıldan ve  hâlâ ayakta olan aşağıda resimlerini de verdiğimiz üç tarihsel örneği, Alevi-Bektaşi Cemevlerinin  tapınma yeri kanıtı olarak, inkârcı Diyanetin gözüne sokmak gerekli oldu:

1) Malatya’ya bağlı Arapgir ilçesinin Onar köyünde bulunan, 1224 yılında Selçuklu Sultanı Alaaddin’in Malatya Emiri’inin verdiği “Zaviye Vakıf Belgesi” ile Şeyh Hasan Onar tarafından kurulmuş ve “Şeyh Hasan Onar Zaviyesi”ne ait olan Büyük Ocak ve daha sonra oğlunun kurduğu Şeyh Bahşiş adlarıyla hâlâ yaşayan iki Meydanevi/Cemevi. 300-400 kişiyi içine alan ve kare planlı iki yapının da duvarları penceresiz, çok sayıda direklerle (bunlardan ortada bulunan kutsal Karadirek adı verilmiş olanın dibindeki postta Cemi yöneten Dede oturur) desteklenmiş kirişlerin üzerine küçülen kareler biçiminde oturtulmuş kırlangıç ya da bingi çatısının/damının ortasında pencere ve baca görevi yapan, küçük çaplı bir yarım kubbenin altında  yandan dışarı dönük 50-60 cm. çapında oyulmuş birer delik taş bulunmaktadır. İkisi de kutsal mekanlar olarak, ilkel de olsa biçimlerini bozmadan onarıla onarıla 784 yıl boyunca “Cemevi” olarak, bugüne kadar yaşatılmıştır. [1]

2) Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin (ö.1271/3) 1250’nin ilk yarısında yapılandırmaya başlayıp, 360 halifesi aracılığıyla batıni inançlı Alevi Türkmen toplulukları birliğini sağlayarak 1260’a doğru, Selçuklu Sultanı İzzettin’in Moğollara karşı mücadelesinde desteklediği ve onun bağımsızlık siyasetinde ağırlığını gösterdiği yıllarda, Dergâh külliyesi içinde ibadet yeri olarak bir Meydanevi/Cemevi’ kuşkusuz bulunuyordu. Yüzyıl sonra 1367’de bizzat devlet eliyle yeniden, Büyük Ocak ile aynı plan ve mimari tipte, fakat duvarlarında geniş pencereleri bulunan gelişmiş, kentleştirilmiş biçimde bir Meydanevi yaptırılmıştır. Halen Müze olan Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nı ziyaret edenler zaten görmüş olmalıdır;  www.Hacıbektas.gov web sitesinde şu küçük açıklama vardır:

“Tekkenin en önemli bölümlerinden biri olup, girişindeki kitabesine göre Sultan Murat I Hüdavendigar tarafından 1367 yılında bu Meydanevi yaptırılmıştır. Burada tarikata intisap etme yani ikrar verme ve nasip alma törenleri yapılıyordu. Meydan Odası’nın rekonstrüksiyon olarak bingi tekniğinde inşaa edilen tavanı ilgi çekicidir.”

3) Yunanistan topraklarında bulunan Didymetikon’un (Dimetoka) Mega Dereion (Büyük Viran) bölgesinde Ruso (Ruşenler) köyündeki Seyyid Ali Sultan Kızıl Deli Dergâhı Meydanevi. Görgü cemlerinin yapıldığı bu Meydanevi’nin kapısı üzerindeki yazıtta.binanın ilk yapılış tarihinin H.804 (M.1401- 2) olduğu ve H.1173 (M.1759) yılında Derviş Ali tarafından onarıldığı yazılıdır. Asıl önemli olan bu meydanevi/cemevinin yapılışı, Osmanlı tapu tahrir defterlerinde kayıtlı olduğu üzere “Sultan Yıldırım Han Kızıl Deli’ye Büyük Viran, Daru Bükü ve Turfillü Viranı köylerini vakıf olarak verdiği yıla rastlar. H.804 (11 Ağustos 1401 – 31 Temmuz 1402) tarihli bu vakıf fermanıyla bir başkası gelip de el koyamasın diye, bir sahiplik unvanı verilmiştir. Kızıl Deli adı bu mülkü daha sonra varislerinin yararına bir dinsel vasiyete dönüştürmüştür”.(TT.470)

Bu tarihten on-on bir yıl sonra, Hicri 815 (1411-12)’de, Yıldırım Han’ın oğlu Musa Çelebi, Şeyh Bedreddin’in kazaskerliği döneminde vakıf hakkını yenilediği belgede “Şeyh Kızıl Delu’nun köyünü evvelki beyler vakf ve tesellüm etmişlerdir...ben dahi eline nişan-ı hümayun verdim ki....”ifadesini kullanmıştır.[2]

Çok daha eskilere gitmeden ve daha sonrakileri de araştırmaya girişmeden, bu üç tarihsel belgeli yapı, iki Ortaçağ feodal devletinin, yani Anadolu Selçuklu Devleti’nin genişleme ve Osmanlı Devletinin kuruluş dönemlerinde Alevilerin tapınma mekânının Cami değil, Cemevi olduğunu kabul ettiğinin resmi kanıtıdır. Demek ki, bu 13.,14. yüzyıl Türk devletleri hangi nedenden olursa olsun, 21.yüzyılın Türkiye Cumhuriyeti’nden Alevilerin inanç ritüelleri ve onların uygulandığı mekâna daha saygılı ve onlara o dönemlerde daha hoşgörürlükle davranıyorlardı. Bu durum, kendisini çağdaş, laik ve demokratik gören bir 21.yüzyılın devleti için büyük utançtır. Eğer Avrupa Birliğine girmek için bu ayıbı silmek zorunda kalsa bile, kalan lekeleri de katmerli ayıp olarak tarihe geçecektir.

Ankara’ya Uzun Yürüyüş!

Alevi-Bektaşilerin inanç ritüellerini uyguladığı bir tapınma yeri olan Cemevi tarihsel bir gerçekliktir, bunu kabul etmeyen Diyaneti de, destekçi siyasetleri de kınıyoruz; misyoner tavrı içinde Alevilere yaklaşarak, Sünni-Şii dogmalarını dayatıp onları camiye çağıran devlet ve yönetim anlayışını ise şiddetin son noktasında kınamak hakkımız doğmuştur. Bu hakkı, devlet Alevi-Bektaşi inanç kimliğimizi tanıyarak, Cemevlerimizi  tapınma  mekânı olarak resmen kabul edinceye ve camilere yapılan devlet yardımlarından yararlanıncaya dek, her türlü hukuksal başvurularla birlikte kitlesel toplu eylemlere gidilmesinin de zamanı çoktan gelip geçmiştir.

Vurdumduymazlık mı yapılıyor, gözardı edilerek  dayatmacılık sürdürülüyor mu; o zaman Türkiye nüfusunun üçte birini oluşturan Alevi-Bektaşi toplumunun kitlesel olarak hiç vakit geçirmeden yapacağı tek şey kalıyor: Kuruluşundan bu yana kendisine hizmet vermemiş ve vermeyen  Diyanet İşleri Başkanlığının bütçesinin, kendisinden alınan üçte bir payın kesilmesi ve bu miktarın Milli Eğitim ve Sağlık Bakanlığına aktarılmasını sağlamak için her türlü eyleme başvurması. İlki Ankara’ya uzun yürüyüş!

“Kimliğimizi istiyoruz!”, “Tapınma mekanımız Cemevleri yasallaşsın!”,  “Diyanet’e artık vergi ödemek istemiyoruz!”  “Ya Diyanet, kamu alanından uzaklaştırılsın ya da vergilerimiz derhal bütçesinden düşürülsün!” sloganlarıyla seksen ilden milyonlarca Alevi-Bektaşi Ankara’ya yürümeli ve  bu haklı istemleri gerçekleşinceye dek Ankara’yı “mesken” ve meydanlarında ise “Cem”  tutmalıdır!

Büyük Ocak Cemevi’nin içten görünüşü

Şeyh Bahşiş Cemevi’nin içten görünüşü

Haci Bektas Veli Dergâhı Meydanevi

Kızıldeli Dergâhı Meydanevi Giriş Kapısı

Kızıldeli Dergâhı Meydanevi

[1] Şeyh Hasan Onar, Bağdat Halifesi el-Nasır’ın (1180-1225 ) Konya Sultanı Keyhusrev I’e, vassal Sultanlığını onaylama simgesi  “Ahi şalvarı giydirmek” ve Anadolu’da resmi Ahi Örgütü”nü kurmaları için 1205 yılında elçilik heyeti olarak gönderdiği Muhyiddin İbnül Arabi , Şeyh Evhadüddin el-Kirmani, Şeyh Nasuriddin Mahmud (Ahi Evren), Şeyh Ebu Cafer Muhammed el-Barzani, Mukaddis Ebu’l Hasan Ali el-İskenderani gibi dönemin bilginleri arasında bulunmaktadır. Irakta’ki Bayat Türkmen oymağının aynı zamanda beglerinden biri Şeyh Hasan Onar, bu tarihten tam yirmi yıl sonra Malatya bölgesine gelip yerleşmiştir. (KAYGUSUZ İsmail, Onar Dede Mezarlığı ve Şeyh Hasan Oner, İstanbul, 1983, Büyük Ocak ve Şeyh Bahşil Cemevi için bkz. Res.26,27; Prof. Dr. Mikail Bayram, Ahi Evren ve Ahi Teşkilatı’nın Kuruluşu, Konya,1991, s.27-28; ONARLI İsmail, Şeyh Hasan Aşireti-Anayurttan Anadolu’ya, İstanbul, 2001)

[2] Ahmet Hezarfen, Tarihî Belgeler Işığında Kızıl Deli Sultan, Istanbul-2006, s.47-48). Bu ifade aynı zamanda  1402’de öldüğü bilinen Seyyid Ali Sultan’ın yaşamakta olduğunu göstermekte. Dolayısıyla daha sonra Şeyh Bedreddin’in bu bölgedeki büyük destekçisi olduğu kuşkusuz görülmektedir.