İmam Cafer Sadık

İmam Cafer Sadık, Ortodoks - Heterodoks Caferilik ve “Buyruk” *

İsmail Kaygusuz

İmam Cafer Sadık ve Batıni Şiilik ya da Proto-Alevilik

İmam Cafer Sadık (699/702-765) gerek gençliğinde ve gerekse Emevi Hişam bin Abdul Malik (724-743) döneminde başlayan ve Abbasi Mansur’un (754-775) halifeliğinin ortalarına kadar süren  İmamlık yıllarında  siyasetle ilgilenmemiş; diğer Alisoyluların siyasal eylem ve başkaldırı hareketlerine katılmamış, bazı önerileri de reddetmiştir. Buna rağmen  Ehlibeyt soylu İmam oluşu yüzünden, Emevi ve Abbasi iktidarlar tarafından hep potansiyal muhalif olarak izlenmiş, baskı görmüştür. Ama onun asıl karşıtlığı, Muhammed dininden sapmış, Peygamberin ölümünden beri İslamın kendi çıkarlarına uygun olanlara yeni kurallar ekleyerek yarattıkları Emevi-Abbasi İslam anlayışınaydı. Ali’den itibaren İmamlar kanalıyla kendisine kadar Ehlibeyt İslamını, Kuran ayetleri ve hadislerin yorumunu tavil (mecazi-gizli,batıni) ile geliştirip, derin bilgisi ve araştırmalarını eski felsefi inanç akımlarıyla karşılaştırarak yaygınlaştıran İmam Cafer Sadık oldu. Read More


İlk büyük mutasavvıflardan ve batıniliğin kurucusu sayılan İmam Cafers Sadık'ın Kuran hakkında şunları söylediğini biliyoruz:

“Tanrının kitabı (Kuran) dört şeyi kapsıyor, diyor: İbarat (ibareler, açık cümleler), İşarat (işaretler, açıklanma gerektiren simgeler), Lataif (latifeler, duygularüstü dünyaya ilişkin gizli anlamlar taşıyan hoş öyküler) ve Hakaik (hakikatler, yüksek manevi bilgiler, öğretiler). Açık ifadeler inananlar topluluğu (avam, halk) için. İmalı işaretler yüksek tabakayı (havas) ilgilendiriyor. Gizli anlamlar taşıyan öyküler tanrı dostlarına (Evliya, veliler) ve yüksek manevi bilgiler ise peygamberlere aittir.”

Kısacası İmam Cafer,  Ali yandaşlığıyla başlamış, Kerbela olayından sonra ortodoks bir karakterle Sünni iktidarlara siyasi muhalefet olan Şiilik inancına batıni ve felsefi yorumları kucaklayan akılcılığı kattı. Babası İmam Bakır ile başlayan bu akım yeraltında güçleniyordu, proto-Alevilik kümeleşmeleri  oluşmuştu. İmam Cafer Sadık bu gizli Batıni Şiiler ya da Proto-Aleviler diyebileceğimiz kümeleşmelerle gizli ilişkilerini örtmek ve aynı zamanda Ehlibeyt ve İmam soyunun ortadan kaldırılmasını önlemek için Abbasi yönetimiyle iyi geçinme yolunu seçti. Bunu da babasından öğrendiği takıye öğretisini geliştirerek başarabildi. Bu sayede Akademisinde çalışmalarını sürdürüp adları bugüne değin yaşayan çok din ve bilim adamı yetiştirdi.

Aslında  Cafer Sadık, (daha donra İsmaili çizgisindeki) batınilik (esoterism) üzerinde temellendirilmiş bir açık davet’in Abbasi rejiminin iktidarında kesin bir yokolma anlamına geleceğini düşündüğünden bu çözümü bulmuştu. Kuşkusuz, İmamlar ve onlara inanan yandaşları için, kendi azınlık inançlarının açık açık propagandasını yapmak tehlikeliydi. Bu yüzden, ileride pek çok koğuşturmadan da korumuş olan takiye yardımıyla gizli dava (misyon) sistemi  ortaya çıktı.

Farhad Daftary,  “The Ismailis: their History and Doctrines”(London, 1990, s. 85) kitabında,

“takiye uygulaması uygun bir biçimde Şiileri, özellikle İsmailileri  koğuşturmaya uğramaktan korudu ve onların düşman çevreler altındaki mezhepsel varlığının korunmasına hizmet etti” diye yazmaktadır

İmam Cafer Sadık’ın bilinen en büyük takiyelerinden biri  Abul Khattab olayındaki davaranışıdır. Abul Khattab-Hattab adıyla tanınan, Muhammad bin Abi Zaynab Maqlas al-Asadi al-Kufi (ö. 783),  İmam Cafer Sadık’ın çok seçkin bir müridiydi. O ilkönceleri, batıni (esoteric) yorumla renklenmiş Şii öğretilerini va’zetmekteydi. Uzun  zaman boyunca İmam Cafer Sadık’ın  yakın dostuydu ve İmam onu kendi baş dai’si olarak Kufe’ye atamıştı. Kashi’nin anlattığına göre, bir keresinde İmam elini onun göğsü üzerine koyarak “sen gayb alemini, benim sırlarımı biliyorsun” demiştir. Bu, Nawbakht’inin, İmam’ın sadece ona ism-i azam’ı (mutlak söz, yüce isim) açıkladığı ve onu “ halkımızın yaşam ve ölümü emanet (teslim) edilen kişi, sırrımızın emanet yeri, bilgimizin kasketi” diye çağırdığını yazmasıyla da bağlanabilir. Böylece herhangi bir insan bile, Abul Khattab’ın İmam Cafer’in yanındaki saygıdeğer yeri, yani gerçek statüsü hakkında kolayca bir yargıya varabilir. Ancak onun, kendisine emanet edilen sırrı (İmam’da Tanrının açınımı, zuhuru) ifşa ettiğinden, bu yönetim tarafından Cafer’i Tanrılaştırdığı ona tapındığı biçimde anlaşılarak koğuşturulmaya  uğratıldı. İşte bu koğuşturma döneminde,  sözde onun kendisinden dinlediği bir hadisi farklılaştırarak ya da eksik olarak naklettiğinden, İmam Cafer ile ilişkisinin lekelenmesine neden olduğu için Abul Hattab 755 civarında cemaattan uzaklaştırılmış gösterildi. Oysa bu açık olarak göze çarpan en eski  takiye örneğidir. Arkasından daha büyük bir takiye uygulaması olarak, öldürüldüğü (son saptamalara göre) 783 yılına kadar İsmail bin Cafer’in huccet’liğini(örtüsü, adının taşıyan vekili) yaptığı ve birbirlerinini adını kullandığı bilinmektedir.

İmam Cafer Sadık ve Bilim

İmam Cafer Sadık  aynı zamanda, yaşadığı dönemde bilimsel kişiliğe sahibolan ve ileri sürdüğü akılcı bilgi kuramlarıyla bilim adamı niteliği taşıyan bir kimseydi.Medine’de kurduğu ilk İslam Akademisinde 3 bin kişinin doğrudan onda ders aldığı ya da bilgilendiği bilinmektedir. Burada çağdaş kimyanın babası ve  Geber olarak tanınan Cabir İbn Hayyan’ın (721-815), yazılarında “akıl madeni” ve “üstadım-ustam” diye sık sık gönderme yaptığı hocası Cafer Sadık tarafından  Medine’de toplanıp biraraya getirilmiş araç ve gereçlerle çalıştığı olayına dikkat çekebiliriz. Avrupa rönesansının aydınları Cabir bin Hayyan’ın yazdığı risalelerden çok büyük yarar sağladılar ve bunlar Latince, Almanca, Fransızca ve İngilizceye çevrildi.

Filistin asıllı düşünür İsmail al-Faruqi ve Lois al-Faruqi “The Cultural Atlas of Islam”da (New York, 1986, s. 328) yazdıklarına göre,

“O (Cabir), Cafer  Sadık’ın isteklerine yanıt olarak  ateşe dayanıklı bir kağıt çeşidi ve gece okunabilen  mürekkep icadetti. Yine Cafer’in isteği doğrultusunda öyle bir katkı maddesi keşfetti ki, demir üzerine konulduğunda pas yapıyor, fakat kumaş üzerine sürüldüğü zaman onu su geçirmez kılıyordu.”

Cafer Sadık’ın tanınmış sıfatlarından “kaşif ul-hakaik”(sırları, gerçekleri ortaya çıkaran-keşfeden adam) idi, muhakik de “gerçeği araştıran, araştırmacı” anlamındadır. Cafer Sadık’a bu türlü sıfatlar verilmesinin nedeni, Arap dünyasınca  bilinmeyen birçok muazzam bilimsel kuramları ilk kez onun haber vermesiydi.  Örneğin Cafer Sadık’ın bir keresinde şöyle dediği bilinir:

“Tanrı yedinci gökte soğuk sudan bir gezegen yarattı, ve  diğer altı gezegen ise sıcak sudan yaratılmışlardır”

Bu İsmail al-Faruqi’ye göre, Pluto adlı gezegeninin apaçık keşfidir, önceden haber verilmesidir.  Bununla birlikte onu, 21 Ocak 1930’da Clyde Tombaugh  Arizona’da bulunan Lowell Gözlemevi’nde fotograflayarak keşefetti.

Cafer Sadık’ın, tartışma ve konuşmalarında diğer birkaç önemli bilimsel teoriler de açıklamış olduğu bildirilmektedir. Örneğin, o bir konuşmasında şunları söylemiştir:

“Bir nesneden çıkan görüş ışık ışınları gözlerimize girer. Sadece bir kısmı gözlerimizin içinde yansıyan ışınlar, bizden uzakta bulunan bir nesneyi çok kolay algılama yeteneğimizin yokolmasına neden olurlar. En uzaktaki bir nesnenin ışık ışınlarını gözlerimizin içine sokabilecek bir aracın icadı sağlanırsa , uzakta bulunan o nesnenin ışınları tamamıyla gözlerimizin içine girebilir ve biz onu yakından görebiliriz. O zaman  çölde 2700 metre  uzakta otlayan develer, 54 metrelik uzaklıkta görülecektir. Bu demektir ki, o develer 50 kere daha yakından görülmüş olacak.”

Bu, Euklides (İ.Ö. 330-226 ) ve Ptolemaios (İ.S. 90-168 ) tarafından ortaya atılan ve gözlerden nesne üzerine yayıldığı varsayılan “görme ışınları” teorisinin belki ilk tashihi, ilk düzeltimidir. Cafer Sadık’ın  bu kuramı, çok daha sonra Fatımi döneminin ünlü bilgini ve Alhazen olarak tanınan İbn al-Haytham (965-1039) tarafından yapılmış birçok deneylerden sonra kabul edilmişti.

Cafer Sadık ayrıca bir nesneyi elli kez daha yakından gözleyeceğimiz-gösterecek bir aracın icadı için salık vermiş, tavsiyede  bulunmuştu. Bundan  dolayıdır ki, Avrupalı bilgin Roger Bacon(1220-1292) da bir nesneyi elli kere daha  görüşümüze yakın getiren böyle bir araç için öneride bulunmuştur. Çok daha sonraları, bu tavsiye edilen ve önerilen aracı icadetmek  İtalyan bilgin  Gailileo’ya (1564-1642) kısmet oldu, yani 1610 yılında teleskobu o keşfetti. Onun bu keşfinin işlevleri kesinlikle Cafer Sadık’ın, bir nesneyi gerçek uzaklığından 50 kere daha yakından görünür duruma getirme kuramı üzerine temellendirildi.

İmam Cafer Sadık ve Takıye Öğretisi

Takiye öğretisinin Şiiliğe sokulması ve ilk uygulamalar İmam Bakır (677-733/4) zamanındadır. Öğretinin ilkeleri ya da ilk adımları ona atfedilmekte. Ancak zamana uygun son biçimini vermek ve onu inancın kesin koşullarından biri durumuna getirmek oğlu İmam Cafer Sadık’a kalmıştır.1

Arap toplumundaki kökten değişen, arkasından yaygınlaşan koşullara bakınca, İmam Cafer  Sadık tarafından yandaşları için takiye öğretisinin (önlem almak için, yani tedbir olarak ikiyüzlülük etme; başka türlü görünme)  ortaya atılması akıllıca bir hareketti ve o, gizli Şiilik inancının zorunlu maddesi yapıldı. Cafer Sadık’ın “takiye benim ve atalarımın dinidir. Takiye ile korunmayan bir kimsenin dini olmaz ” dediği bildirilmektedir. Bir başka fırsat üzerine onun “dininiz için korkun ve onu takiye ile koruyunuz” dediğine inanılır.  Daha sonraları  da, “bizim takiyeye ilişkin düşüncemiz, onun zorunlu(farz) olduğudur ve ondan vazgeçen, tapınmayı bırakan kimseyle aynı durumdadur” demiş olduğu söylenir.

Aslında  Cafer Sadık, İsmaili çizgisindeki batınilik (esoterism) üzerinde temellendirilmiş bir açık davet’in Abbasi rejiminin iktidarında kesin bir yokolma anlamına geleceğinden (dolayı) bu çözümü bulmuştu. Kuşkusuz, İmamlar ve onlara inanan yandaşları için, kendi azınlık inançlarının açık açık propagandasını yapmak tehlikeliydi. Bu yüzden, daha sonra ileride, pek çok koğuşturmadan da korumuş olan takiye yardımıyla gizli dava (misyon) sistemi  ortaya çıktı.

Farhad Daftary,  “The Ismailis: their History and Doctrines”(London, 1990, s. 85) kitabında,

“takiye uygulaması uygun bir biçimde Şiileri, özellikle İsmailileri  koğuşturmaya uğramaktan korudu ve onların düşman çevreler altındaki mezhepsel varlığının korunmasına hizmet etti” diye yazmaktadır

Takiya sözcüğü, “gizleme” ya da “saklama” anlamına gelen Arapça tukat kökünden çekilir. Ayrıca “birinden koruma ya da saklama” anlamları içeren vakka’dan geldiğini ileri sürenler de vardır. Bir Kur’an deyimi olan taukkat da takiye anlamında kullanılır ki, o ileride fikir ayrılıklarına ya da sapmalarına dönüştürülmüştür.

“Müminler, inananlar dururken ya da onlardan daha çok inanmayanlarla dostluk kurmasınlar; bunu yapan herkim olursa olsun Tanrı’dan hiçbirşey beklememeli. Ancak korku dolayısıyla onlara karşı kendinizi korumak zorunda kaldığınız durumlar istisnadır…” ayetinin ışığında bir uyuşum sözkonusudur.

Arapça sözlükler takiyenin anlamını “korunma için bir düzenleme yapmak” olarak vermektedir.  Özetle takiye, İslam hukukunda (fıkıh) hoşgörülebilir ya da caiz olan bir eylemdir. O, tehlikeli-baskıcı dönemlerde müridlerin kendi inaçlarını gizlemesine izin veren bir öğretidir.  “Urdu Encyclopaedia of Islam” (6th vol., s. 581) ‘a göre, “Sünni yönetimlerde  bazı konularda  Şiilerden kuşkulanılır, bunun için onlar arasında takiye öğretisi özel bir önemle uygulanır”.

İmam Cafer Sadık, bu amaç için, geniş bir yeraltı misyonu-dava ağı örgütleme ustalığına sahip  Maymun al-Kaddah adındakı İranlı azatlı kölesini görevli kıldı.
İmam Cafer Sadık ve Abul Khattab Takiyesi

Abul Khattab adıyla tanınan, Muhammad bin Abi Zaynab Maqlas al-Asadi al-Kufi (ö. 783),  İmam Cafer Sadık’ın çok seçkin bir müridiydi. O ilkönceleri, batıni (esoteric) yorumla renklenmiş Şii öğretilerini va’zetmekteydi. Uzun  zaman boyunca İmam Cafer Sadık’ın  yakın dostuydu ve İmam onu kendi baş dai’si olarak Kufe’ye atamıştı. Kashi’nin anlattığına göre, bir keresinde İmam elini onun göğsü üzerine koyarak “sen gayb alemini, benim sırlarımı biliyorsun” demiştir. Bu, Nawbakht’inin, İmam’ın sadece ona ism-i azam’ı (mutlak söz, yüce isim) açıkladığı ve onu “ halkımızın yaşam ve ölümü emanet (teslim) edilen kişi, sırrımızın emanet yeri, bilgimizin kasketi” diye çağırdığını yazmasıyla da bağlanabilir. Böylece herhangi bir insan bile, Abul Khattab’ın İmam Cafer’in yanındaki saygıdeğer yeri, yani gerçek statüsü hakkında kolayca bir yargıya varabilir.

Öbür yandan denilmektedir ki, Cafer Sadık sözde  onun, kendisinden dinlediği bir hadisi farklılaştırarak ya da eksik olarak nakletmesi huyundan hoşlanmadı. Böylece İmam ile ilişkisinin lekelenmesine neden olduğu için Abul Hattab 755 civarında cemaattan uzaklaştırıldı, yani bir çeşit aforoz edildi.

Bu açık olarak göze çarpan en eski  takiye örneğidir.Bu çeşit bir takiye, Şiilerin kendilerini  Abul Khattab’dan ayrı tutmaya niyetli olduğunu gösterirken,  Abbasilerin zihinlerinde  Abul Khattab ve İmam Cafer arasında ilişki olmadığına dair bir düşünce oluştuğu görülüyor. Ama  Abul Khattab'ın inancı öyle derin köklüydü ki, bir an için bile sarsıntıya uğramadı.

Söylentiye göre, İmam İsmail bin Cafer Irak’ta bulunduğu zaman, büyük olasılıkla 769’dan sonra, takiye uygulaması olarak, Abul Khattab sıfatını takma ad olarak benimsedi. Abul Khattab kendi kimliğini gizlerken,  İsmail o andan itibaren Küfe’de küçük bir grubun arasında Abul Khattab olarak tanınmış oldu.

Nawbakhti  “Kitab Firaq al-Shia” da (yayım. Ritter, İstanbul, 1931, s. 60-61) ve  al-Kummi (ö. 300/912) "Kitab al-Maqalat wa'l-Firaq" ( M.J Mashkur yayımı, Tehran, 1963, s. 83) kitabında,  Abul Khattab’ın (yani İsmail’in) yandaşlarının Khattabiyya (Hattabiler) olarak tanındığı ve  “tanrısal nurun İmam Cafer’den Abul Khattab’a ve onun ölümünden sonra da Muhammed bin İsmail’e  geçtiğine”inandıklarını yazmaktadır.

Buradaki Abul Khattab adı gerçekte İmam İsmail’in lakabıydı. Orta Asya’da İsmaililer arasında saklanıp korunmuş olan “Ummu'l-Kitab” risalesinde, Khattabilerin İsmaliliğin kurucuları olduğu yazılı ve “İsmailizm, İsmail için hayatlarını veren Abul Khattab’ın çocukları  tarafından kuruldu” açıklaması yapılmaktadır.

Abul Khattab’ın yetmiş yandaşının Küfe’de bir camide toplatılıp, valinin emriyle öldürüldükleri anlatılmaktadır. Abul Khattab da yakalanıp darağacında idam edilmiştir. Ancak onun ölümünün 755 ya da 762’de gerçekleştirildiğine dair tarihçiler tarafından geliştirilmiş fikre inanmak olanaksızdır.  Abul Khattab çok büyük olasılıkla 783 yılında öldürüldü.

-İmam Cafer Sadık ve Oğulları -

İmam İsmail İbn Cafer Sadık

(765-775)

Al Wafi soy adlı Abu Muhammed İsmail 719 ile 722 yılları arasında Medine’de doğdu. İsmail (İbranice “Tanrıyı yakından dinleyen, işiten” anlamında) de olgun ve mutlak Efendi (az-azbab-i itlak)olarak tanınır. Cafer Sadık’ın ilk hanımı Fatima’dan doğmuştur. “Sharhu'l Akhbar”a (yazılış tarihi 960) göre, İsmail’in anası İmam Hüseyin oğlu Hasan’ın  kızı Fatima’ydı, diye yazıyor. Ayrıca Şehristani "Kitab al-milal wa'l nihal"de, İmam Cafer’in Fatima hayattayken, tıpkı Muhammed’in Hatice ve Ali’nin Fatima ile olduğu gibi, başka bir evlilik  yapmadığını söylemektedir.

Hatim bin İmran bin Zuhra (d. 498/1104) “al-Usul wa'l Ahakam”da ise, “İsmail, Cafer Sadık’ın en olgun, en bilgili  ve en seçkiniydi”diye karakter belirlemesi yapmakta. Ayrıca onun, Kuran’ın batıni yorumunda çok ilerlemiş, hatta aşırı olduğu söylenir.

İsmail’in  erken yaşamı, hakkındaki birkaç yazılı fragment dışında izlenebilir durumda değildir. Konunun yetkili kaynağı “Asraru'n-Nutaqa” (Natıkların Sırları) şunları ekliyor:

"İsmail  yedi yaşını doldurduğu zaman, dinin ulusu (Cafer Sadık) onu  dinin ulusu  ve soyca kendisinden sonra gelen olarak veliaht ilan etti. Onu diğer oğullarından korudu,  halkla ilişki kurmaktan uzak tutu; eğitimi kendi gözetimi altında sürdürüldü.”

“Marifat Akhbari'r-Rijal”a ( yazılışı 890’dan sonra) göre, babasının Medine’de olmadığı sıralarda İsmail babasının yerine ailenin başı gibi davranırdı. “Uyun'l-Akhbar”da (yazılışı t. 842/1438) ve  Masudi’nin  (ö. 346/958) “Kitab al-Tanbih wal Ishraf ” (yayın. de Goeji, Leiden, 1894, s. 329) kitabında anlatılan 751 yılındaki Mualli bin Khunyas  olayında İmam Cafer  Sadık Medine’de yoktu, bu yüzden olayla ilgili tartışmalar İsmail tarafından çözüme  ulaştırıldı. Anlatıldığına göre Mualli bin Khunyas tanınmış bir narrator, yani hikaye anlatıcı-rivayetçi ve varlıklı bir İranlıydı. İlk Abbasi halifesi Abul Abbas’ın buyruğuyla Medine valisi Davut bin Ali tarafından adam öldürüldü ve malı-mülkü müsadere edildi. Abbasi halifesi vali aracılığıyla bu olayda, onunla birlikte seksen kişi daha öldürtmüştü..

Abbasi halifeliği, Emevilerin kökü kazınarak 750 yılında kuruldu. Onlar ise Ali soylular ve yandaşları (the Alids, Aleviler) için en keskin, en acımasız düşman oldular ve herşeyi ezip yokederek siyasetlerini yaptılar. Alevilerin desteğiylel iktidarı elde etmişlerdi ve onlardan ulaşabildiklerinin küllerini süpürerek yönetmeye başladılar.

İbn Jawzi (ö.1200) “Sifat al-Safwa”sında “Cafer Sadık dinsel tapınmalarını yerine getirmekle öylesine meşguldu ki, devlet işlerinden tamamıyla uzak duruyordu”demektedir. Bununla birlikte o, halife Mansur tarafından  muhaliflerinden biri olarak görüldü. Bu kere de Abbasiler Ali soyluları, devletten uzak tutmaya kesinlikle kararlıydılar ve Cafer Sadık’ın ölümüyle birlikte, onlara karşı öldürücü muhalefet yaparak, İmamlık kurumunun tam imhasına giriştiler. Halife Mansur, bu siyaset çerçevesinde İmam Cafer Sadık’ı, yaşarken ardılının adını bilmek, kendi hedefine sevketmek için yakından gözlem altına almıştı. Çeşitli araçlarla İmamı bezdirmeye çalıştı. İbn Jazwi aynı yapıtında ( 2.Vol., s.96), Mansur’un, Cafer Sadık’a yandaşları tarafından khums adı altında ödemekte oldukları dinsel vergilerden de endişeliydi ve 764’de Medine’yi ziyareti sırasında konuya ilişkin olarak onu sorguya çekmişti.

758’de halife Mansur Ahd al-Jabbar al-Azadi’yi, Cafer Sadık’ın yandaşlarıyla birlikte tüm  Alevi eylemlerini izlemesi maksadıyla Horasan valisi olarak atadı. Riyah bin Uthman al-Murri de,  761 yılından itibaren Medine valisiydi. Onun ilk işi Ehlibeyt’in evini  yaktırmak oldu. Hatta  Cafer Sadık’ın beklenen ardılı olan İsmail’in öldürülmesini kararlaştırdı.

Ahmad bin Ali Najashi (ö. 1058) “Kitab al-Rijal” (Bombay, 1917, s. 81-2) yapıtında, halife Mansur’un bir keresinde Cafer Sadık ve oğlu İsmail’i, onları Irak’a çağırdığı ancak öldürme fırsatı bulamadığını; onlar canlarını kurtarmaları üzerine,  onların yerine yalnız Bassam bin Abdullah al-Sayrafi’nin öldürüldüğünü yazmaktadır. Muhammad Hussain al-Muzzafari ise, “al-Sadik”da (2. vol., s. 119) Cafer Sadık’ın “İsmail’in iki kere öldürülmesi planlandı, fakat ben onun hayatı için dua ettim, Tanrı onu korudu” sözünü aktarıyor.

Cafer Sadık’ın ardıl göstermesi konusu günümüze kadar gelen izleriyle bir gizem olarak kaldı. Masalsı bir olayla karşıkarşıya gelindi; varsayım ve önermeler, tarihçilerin önyargı ve hırsları bunun üzerinde biçimlendi.Erken Şii yazarlar tarafından yapılan sıcak tartışma ve çekişme içerisinde uzlaşılmış durumları, onları izleyenler sürekli olarak yinelediler. Sonuçta, bu değersiz bilgi kırıntılarına çok fazla güvenerek, yanlışların çoğunu onaylayıp kabul etmiş modern doğubilmciler tarafından bütün bunlar miras olarak elealındı. Geleneklerin bazı öğeleri tamamıyla hayalidir, kurgusaldır ve sadece Şii yazarların akıllıca tahminlerini içermektedir. Çağdaş yazarların vardıkları sonuçlar bunların üzerinde temellendirilmiştir.

İmam kavramından yoksun karmaşıklıktan gelen Sünni kaynaklarının alçaltıcı, küçük düşürücü sonuçları , daha da gereksiz karışıklıklar yarattı. Onlar kendi edep duyguları açısından hakaret dolu sözlerle İsmaililere saldırdılar. Aşırı bir düşmanlık ortamında yaşayan erken İsmaililerin, kendi öğretilerini propaganda yapmak yerine tercih edilen herhangibir cilt  edebiyat metni üretmedikleri yüksek bir olasılıktır. Bu nedenle, ulaşılabilir malzeme incelenirken, bilim adamları dikkatli bir seçim yapmak zorunda kalacaklardır

Seyyed Hossein Nasr “Ideals and Realities of Islam” (London, 1966, s. 165-6) kitabında,

“İmam Cafer Sadık’a ardıl olma sorunu,  bununla  Şii hareketine son vereceğini uman halife al-Mansur’un, İmam tarafından resmen kendisine ardıl olarak herkim seçilirse onu ölümle cezaladırmaya karar vermesi olayı özellikle güçlük oluşturmaktaydı” diye yazıyor.

Halife Mansur Cafer Sadık’a, onun eylemlerini yakından izleterek düşmanca pusu kurmaya başladı. Bundan başka o, kendi halefinin adı olan Muhammed’i (775-785) al-Mahdi sıfatı ile değiştirdi. Bunu cafer Sadık’a bağlı olanların Ali ailesinden dikkatlerini çevirmek onları  Abbasi soyuna çekmek için yaptı. Bu koşullar altında Cafer Sadık’ın gerçek halefinin belirlemesinde, farklı gelenekler düzenlendi ve birçok fikirler oluşturuldu.

Farhad Daftary  "The Ismailis: their History and Doctrines"de (London, 1990, s. 93-4) şöyle görüş belirtmektedir:

“Eldeki kaynakların çoğuna göre , Cafer Sadık oğlu İsmail’i, Nass kuralıyla kendisine ardıl olarak atadı. Bu atamanın gerçekliği hakkında kuşku olamaz. Çünkü bu İsmali inanç eyilimlerinin ve iddialarının temelini biçimlendirir; Cafer Sadık’ın ardılı sorunu zamanı geldiğinde karara bağlanıp kesinleşmek zorundaydı.”

W. Ivanow (1886-1970) “Ismailis and Qarmatians” (JBBRAS, Bombay, 1940, s. 57) yapıtında ,

“hem mezhepsel hem de karşıt-muhaliflerinden kalan eldeki kaynakların ezici çoğunluğuna göre, İmam Cafer kendisine ardıl olarak, yüksek bir aristokrat hanım ve Hasan bin Ali’nin torununun kızı olan ilk karısından doğma en büyük oğlu İsmaili tayin etti” diye yazarken;

W. Montgomery Watt, “The Formative Period of Islamic Thought”, Edinburgh, 1973, s. 271; İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri, Çev.Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı, 2.Basım, İstanbul, 1998, s.335),

“İsmaililer adlarını, İmam Cafer Sadık’tan sonra İmam’ın  oğullarından Musa Kazım değil, İsmail olduğunu kabul ettiklerinden dolayı aldılar”diyor.

Büyük olasılıkla Irak’ta bilinen bu geleneksel söylenti sorundaki karışıklığı çözemedi. Şükür ki, yüzyıllardır içine girilemeyen bir örtünün altında gizlenmiş bu konuda yeni bir kanıt bulundu. Son zamanlarda Suriye’de Khwabi’de bulunan, Nuruddin b. Ahmad (ö. 849) tarafından yazılmış “Kitab Fusul wa'l Akhbar” adındaki bir elyazmasının 17.yüzyıl kopyası olaya açıklık getiriyor. Elyazması İsmail İbn Cafer’e ilişkin yeni bir geleneği anlatıyor; ona göre İsmail’in, al-Aftah ya da al-Aflah soy adını taşıyan Abdullah adlı bir ikiz kardeşi vardı. İsmail’e benzeyen bu çocuğu Cafer Sadık Medine halkından saklamıştı, yani Medineliler bu ikiz kardeşleri tek İsmail olarak biliyordu. Olayın gerçekliği başka herhangi bir kaynak tarafından doğrulanamadı. Bununla birlikte bu bilgiler , özellikle çağdaş kanıtın olmadığı  yokluğu ya da nadir bulunur olduğu zaman doğru değilmiş gibi bir yana da süpürüp atılamaz. Harfi harfine gerçek ya da değil ama hikayenin, bu önemli dönemde bazı ilginç görüş ve anlayışları ortaya çıkaran belirli gerçek tohumları içerdiği görülüyor.

Ayrıca bunun ipuçlarına ilişkin “Asraru'n-Nutaqa”(yazılışı 990) ile de bir yargıya varılabilir. Öyleki bu kaynak İsmail evde eğitilip yetiştirildi, diyor  ve aynı kaynağın başka bir yerinde Abdullah’ın da evde yetiştirildiğini anlatılıyor. Tarihçiler İsmail’in 762’de babasından önce öldüğünü yazmaktadır. Fakat sözünü ettiğimiz Suriye elyazması kaynağımız, 762’de ölüm olayının  gerçekte İsmail’in değil Abdullah’ın ölümü olduğunu anlatarak örtüyü kaldırmayı sürdürüyor. Daha ileride hem Abdullah’ın hem de İsmail’in fizik olarak hemen hemen birbirinin aynısı olduğu ve bu çok benzerlikten dolayı Abdullah’ın ölümünde bulunanlardan hiçkimsenin anlamadığı, dolayısıyla İsmail’in cenazesi sanıldığını söylüyor. O arada Cafer Sadık sessiz kalmak zorundaydı, çünkü Abbasiler İsmail’i öldürmek için aramaktaydılar. Bu nedenle, İsmail’in öldüğü babasının zamanında halka açıklanarak bir sırra dönüştü, oysa o gerçekte ölmedi.. Abul Fawaris Ahmad bin Yaqub, 1017’den önce yazmış olduğu “ar-Risala fi'l Imama”kitabında “İsmail’in babası hayattayken öldüğü asla doğrulanmadı. Ve de güvenilir bir kişinin, cenazenin defini sırasında İsmail’in yüzünü gördüğü yönünde açık bir kanıtı olmaksızın ispatlanamaz. Bu doğru değildir ve olanaksızdır”demektedir.

Suriye tradisyonu daha fazlasına sahip; 762 yılı Kasım’ında Abdullah Ramdan’da son nefesini verdiği gece İsmail, gizlice Medine’den dışarı çıkarılmıştı. Böylece sahte cenaze tören geleneği, Nawbakhti ve al-Kummi’nin “saf İsmaililer” (al-İsmailiyye al-khalisa) diye niteledikleri bir grup arasında bu olaya uydurulmuş oldu.Çok mümkündür ki halk, sahte cenaze töreni icadı sonucuna varıldığından, Abdullah’ın ölümü kadar, iki kardeşin birbirine benzerliğinden de habersizdiler. W. İvanow  “Ismailis and Qarmatians”da (JBBRAS, 1940, p. 57) şunları yazıyor:

“Hepsinin üzerinde, bu hikaye çok garip görünüyor, özellikle de gerçekten çok eski olduğu için. Birinde anlatıldığı gibi (hepsi) ayni versiyon olduğu için, onun uydurulduğu büyük olasılıktır ve çok erken dönemde birisi tarafından devreye sokulmuştur. Zira genel literature içerisinde İsmaile atfedilen başka malzemenin yokluğunda yinelenip durdu.”

Geleneğin bir yüzünde sahte cenaze töreni durdu, aynı zamanda onun diğer tarafında, yukarıdaki Suriye yazılı kaynağıının geleneğiyle örtünün kaldırılmış-açılmış olduğu görülüyor. W. İvanow Suriye tradisyonundan haberi yoktu, onun için onun kuşkusu eyleme yönelik olduğu görülüyor: “Acaba bu  nasıl bir hile olabildi ve nasıl bir tam benzerlikle, başarılı bir kılık değişimi yerine geçirilerek bu başarıldı? Bu açıklanmış değildi.”(Agy)

Suriye geleneği son olarak  gösteriyor (onaylıyor) ki, halkca İsmail’inki bilinen Abdullah’ın cesedi  Medine’deki Janat al-Baki’de toprağa verildi ve muazzam bir kalabalık törene katıldı. O andan itibaren Medine’de bu mezar İsmail’in mezarı bilinerek geldi. “Kitabu'l Azhar”ın yazarı Hasan bin Nuh Broachi (ö.1533), bu mezarı 1498 yılında ziyaret etmiş ve İsmail’in mezarının, Baki kapısına yakın şehir duvarlarının içinde bulunduğu tanımını yapmıştı. Onun ziyaret ettiği  İsmail’in mezarı, gerçekte Suriye geleneğinin sahte olduğunu onayladığı üzere Abdullah’ınkiydi. Daha sonraları Abdullah adı İsmail’in sanıldı ve Suriye kaynağımız da 762’den önce Abdullah’ın dahi  kardeşini korumak için bazı durumlarda İsmail’in adını kullandığını anlatıyor. Ayrıca bu olay, Fatımi İmamı al-Mahdi’nin 921 yılı civarında Yemen’e gönderdiği ve Jafar bin Mansur al-Yamen tarafından yazılmış “Kitab al-Fara'id wa Hudud ad-Din”adlı kitapta yeralan mektupta yansımaktadır. Bu mektupta İmam al-Mahdi “İsmail  Abdullah’ın yerine geçer, İsmail adını taşıyan da Abdullah bin Cafer olurdu” ifadesiyle durumu garip bir biçimde açığa çıkarıyordu.

Idris Imaduddin (d. 872/1468) “Zahru'l-ma'ani” de  Abdullah’ın babasından önce öldüğünü belirtiyor. Oysa “Asraru'n-Nutaqa” onu babasından birkaçyıl sonra ölmüş gösterir. İsmail için benzer farklı  ve aleyhte görüşler de anlatılır, ama Suriye kaynağımızın görüşüne göre Abdullah’ın ölümü 762 yılında vukubulmuştur. Belirtmek gerekir ki, Kufe’de Abdullah’a İmamları olarak inanan Fathiyya adıyla tanınan çok büyük bir grup vardı. Najashi (ö. 450/1058) “Kitab al-Rijal” da (s. 196) belirttiğine göre, Abdullah’ın İmamlığını onaylayıcı “Kitab ithbat Imamat Abd Allah”isimli bir kitap yazmış olan Ali bin Hasan onun çok yetenekli bir taraftarıydı.

Bize kalan mevcut izlerin eleştirel tetkiki, Abbasilerin, İsmail’in daha önce öldüğü geleneğinin yardımıyla, Cafer Sadık’ın, diğer oğlu Musa Kazım’ın lehinde nass(ardıl- halef ataması) değiştirdiğini yayarak,  birkaç yıl sonra bu bulmacaya yeni bir büküntü eklediğini gösteriyor. Bu yeni tertibedilmiş kuramın, İmam ve imamlık  kavramından kesinlikle yoksun olan halkın arasında erken büyümesinden hoşlandı. Ona güvenen daha sonraki kaynaklar nass değişimi için üç farklı neden ve tarih açıklamakta; İsmail’in içkiye düşkünlü yüzünden 755 yılında, İsmail’in 760’da bazı aşırı çevreler içinde etrikalar çevirmesi ve son olarak babası hayattayken 762’de ölmesi..Görüldüğü gibi, İsmail’in  içkiye düşkünlüğü ve aşırılarla işbirliği yaptığı şişirilmiş ve renklendirilmiş öyküler –ki bunlar bazı tarihçilerin suçlamasıdır- eklenmişti. Oysa  Mufazal bin Umar as-Sayrafi, Cafer Sadık’ın oğlunun ibadet düşkünlüğü hakkında Medine’de halkı uyarmış ve “İsmail’e yanlış (davranışta bulunmayın) yapmayınız!” (la tajafu Ismaila) demiş olduğunu anlatır. Ayrıca son kaynaklar İsmail’in babasından önce öldüğü geleneğine ilişkin fikirleri  yüksek sesle çatırdatmıştır.

Bununla birlikte halife  Mansur henüz planını tamamlamamıştı, zira şimdi o oynayacak başka bir karta sahipti ve ayrıca Mansur’un emirleriyle nass değiştirme hikayesini Zeydi yörüngesi içinde tertibedildiğini tahmin etmek için de bir neden vardır. Büyük olasılıkla  o  Cafer Sadık’ın 765 yılı içindeki ölümünden sonra halkın arasına sokuldu, diğer yandan İmamın kendisi bunu reddetti.

Musa Kazım’ın  İmamlık talep ve iddiasını reddetmesi için İsmail’in, gizlilikten açığa çıkmaya zorlanması hedef alındı.  Fakat buraya kadar, kendisini tutuklamak bir Abbasi siyaseti olduğu için İsmail’in ortaya çıkmamaya azimli biçimde kararlılığını gördük. Sonuç olarak babasından önce öldü geleneği tarihsel yapıtlar içinde tek meydan okunulamaz gerçek(!) oldu. İsmail'in kendini açıklaması, Abbasilere, oğlunun ölümüne tanıklık yapmış kişilerin imzasını taşıyan bir belge verdiği söylenen İmam Cafer’i azarlamaları, kötülük yapmaları için bahane sağlamış olacaktı.

Şii İslamın ayırıcı simgesi, sınırtaşı, İmamlık makamının bir İmamdan diğerine geçmesi, sonrakinin tanrısal bir işaret, ilham, içedoğuş-görüntü aracılığıla atanması (nass)  ilkesidir. Bu bir tanrısal atanmadır ve Şiiliğin ana maddesidir. Bu ilke bazan, baba ile oğul arasında  bir anlaşma (ahd) ile gerçekleştirilir. As-Saffar’ın “Basa'ir ad-Darajat”ına göre (BA, vol., 23, s. 73), İmam Cafar Sadık  şöyle demiştir: “Her İmam kendisinden sonra gelecek olan İmamı bilir ve böylece onu kendisine ardıl olarak tayin eder.”

Bununla birlikte, Musa Kazım’ın lehine nass değişimi için, Cafer Sadık’ın ruhsal bilgisine meydan okuyup hiçe sayarak uydurulduğu görülen ve  saldırgan tarihçiler tarafından gösterilen üç farklı nedenden sözedilir.

Abdulaziz Abdulhussein Sachedina’a göre,

“ Tanrının zihni değiştirdiği (bada) ima edildi ya da açıkça belirtildi, çünkü İsmail’in ölümünün neden olduğu yeni bir düşünce-karar gerekmişti. Bununla birlikte bada doktrininde (zihin-düşünce değişimi) böylesi çağrışımlar, bazan Tanrı bilgisinin doğası hakkında ve dolaylı olarak İmamların gelecekteki olayları önceden bilmesi yetenekleriyle ilgili ciddi sorunlar ortaya çıkartır”.(“Islamic Messianism”, New York, 1981, s. 153)

* Bu makale “İmam Cafer Sadık’ın Kişiliği Görüşleri; Bilim, Ortodoks ve Heterodoks İslamdaki Yeri” başlıklı geniş  çalışmasından yazarı tarafından özetlenmiştir.

1 Çok büyük olasılıkla takiye öğretisi, Kuzey Suriye ve Doğu Anadolu’da yaygın Hristiyan heterodoksluğu ya da sapkınlığı olarak kabul edilen Paulikien inançlıların, kendilerini gizleyip Ortodokslar gibi görünme uygulamaları olarak, onlarla ilişkileri oldukları varsayılan Abul Hattab ya da  Maymun al Kaddah tarafından baba-oğul İmamlara önerilmiştir, diye düşünmekteyiz. Bu ilişkiye, henüz yayınlanmamış “Anadolu’dan Batı Avrupa’ya Karşıt İnanç ve Düşünce Geleneği” yazımızda genişçe  değinmiş bulunuyoruz..

 

İmam Cafer Sadık, Ortodoks - Heterodoks Caferilik ve “Buyruk” *

İsmail Kaygusuz

İmam Cafer Sadık ve Batıni Şiilik ya da Proto-Alevilik

İmam Cafer Sadık (699/702-765) gerek gençliğinde ve gerekse Emevi Hişam bin Abdul Malik (724-743) döneminde başlayan ve Abbasi Mansur’un (754-775) halifeliğinin ortalarına kadar süren  İmamlık yıllarında  siyasetle ilgilenmemiş; diğer Alisoyluların siyasal eylem ve başkaldırı hareketlerine katılmamış, bazı önerileri de reddetmiştir. Buna rağmen  Ehlibeyt soylu İmam oluşu yüzünden, Emevi ve Abbasi iktidarlar tarafından hep potansiyal muhalif olarak izlenmiş, baskı görmüştür. Ama onun asıl karşıtlığı, Muhammed dininden sapmış, Peygamberin ölümünden beri İslamın kendi çıkarlarına uygun olanlara yeni kurallar ekleyerek yarattıkları Emevi-Abbasi İslam anlayışınaydı. Ali’den itibaren İmamlar kanalıyla kendisine kadar Ehlibeyt İslamını, Kuran ayetleri ve hadislerin yorumunu tavil (mecazi-gizli,batıni) ile geliştirip, derin bilgisi ve araştırmalarını eski felsefi inanç akımlarıyla karşılaştırarak yaygınlaştıran İmam Cafer Sadık oldu. Read More

İlk büyük mutasavvıflardan ve batıniliğin kurucusu sayılan İmam Cafers Sadık'ın Kuran hakkında şunları söylediğini biliyoruz:

“Tanrının kitabı (Kuran) dört şeyi kapsıyor, diyor: İbarat (ibareler, açık cümleler), İşarat (işaretler, açıklanma gerektiren simgeler), Lataif (latifeler, duygularüstü dünyaya ilişkin gizli anlamlar taşıyan hoş öyküler) ve Hakaik (hakikatler, yüksek manevi bilgiler, öğretiler). Açık ifadeler inananlar topluluğu (avam, halk) için. İmalı işaretler yüksek tabakayı (havas) ilgilendiriyor. Gizli anlamlar taşıyan öyküler tanrı dostlarına (Evliya, veliler) ve yüksek manevi bilgiler ise peygamberlere aittir.”

Kısacası İmam Cafer,  Ali yandaşlığıyla başlamış, Kerbela olayından sonra ortodoks bir karakterle Sünni iktidarlara siyasi muhalefet olan Şiilik inancına batıni ve felsefi yorumları kucaklayan akılcılığı kattı. Babası İmam Bakır ile başlayan bu akım yeraltında güçleniyordu, proto-Alevilik kümeleşmeleri  oluşmuştu. İmam Cafer Sadık bu gizli Batıni Şiiler ya da Proto-Aleviler diyebileceğimiz kümeleşmelerle gizli ilişkilerini örtmek ve aynı zamanda Ehlibeyt ve İmam soyunun ortadan kaldırılmasını önlemek için Abbasi yönetimiyle iyi geçinme yolunu seçti. Bunu da babasından öğrendiği takıye öğretisini geliştirerek başarabildi. Bu sayede Akademisinde çalışmalarını sürdürüp adları bugüne değin yaşayan çok din ve bilim adamı yetiştirdi.

Aslında  Cafer Sadık, (daha donra İsmaili çizgisindeki) batınilik (esoterism) üzerinde temellendirilmiş bir açık davet’in Abbasi rejiminin iktidarında kesin bir yokolma anlamına geleceğini düşündüğünden bu çözümü bulmuştu. Kuşkusuz, İmamlar ve onlara inanan yandaşları için, kendi azınlık inançlarının açık açık propagandasını yapmak tehlikeliydi. Bu yüzden, ileride pek çok koğuşturmadan da korumuş olan takiye yardımıyla gizli dava (misyon) sistemi  ortaya çıktı.

Farhad Daftary,  “The Ismailis: their History and Doctrines”(London, 1990, s. 85) kitabında,

“takiye uygulaması uygun bir biçimde Şiileri, özellikle İsmailileri  koğuşturmaya uğramaktan korudu ve onların düşman çevreler altındaki mezhepsel varlığının korunmasına hizmet etti” diye yazmaktadır

İmam Cafer Sadık’ın bilinen en büyük takiyelerinden biri  Abul Khattab olayındaki davaranışıdır. Abul Khattab-Hattab adıyla tanınan, Muhammad bin Abi Zaynab Maqlas al-Asadi al-Kufi (ö. 783),  İmam Cafer Sadık’ın çok seçkin bir müridiydi. O ilkönceleri, batıni (esoteric) yorumla renklenmiş Şii öğretilerini va’zetmekteydi. Uzun  zaman boyunca İmam Cafer Sadık’ın  yakın dostuydu ve İmam onu kendi baş dai’si olarak Kufe’ye atamıştı. Kashi’nin anlattığına göre, bir keresinde İmam elini onun göğsü üzerine koyarak “sen gayb alemini, benim sırlarımı biliyorsun” demiştir. Bu, Nawbakht’inin, İmam’ın sadece ona ism-i azam’ı (mutlak söz, yüce isim) açıkladığı ve onu “ halkımızın yaşam ve ölümü emanet (teslim) edilen kişi, sırrımızın emanet yeri, bilgimizin kasketi” diye çağırdığını yazmasıyla da bağlanabilir. Böylece herhangi bir insan bile, Abul Khattab’ın İmam Cafer’in yanındaki saygıdeğer yeri, yani gerçek statüsü hakkında kolayca bir yargıya varabilir. Ancak onun, kendisine emanet edilen sırrı (İmam’da Tanrının açınımı, zuhuru) ifşa ettiğinden, bu yönetim tarafından Cafer’i Tanrılaştırdığı ona tapındığı biçimde anlaşılarak koğuşturulmaya  uğratıldı. İşte bu koğuşturma döneminde,  sözde onun kendisinden dinlediği bir hadisi farklılaştırarak ya da eksik olarak naklettiğinden, İmam Cafer ile ilişkisinin lekelenmesine neden olduğu için Abul Hattab 755 civarında cemaattan uzaklaştırılmış gösterildi. Oysa bu açık olarak göze çarpan en eski  takiye örneğidir. Arkasından daha büyük bir takiye uygulaması olarak, öldürüldüğü (son saptamalara göre) 783 yılına kadar İsmail bin Cafer’in huccet’liğini(örtüsü, adının taşıyan vekili) yaptığı ve birbirlerinini adını kullandığı bilinmektedir.

İmam Cafer Sadık ve Bilim

İmam Cafer Sadık  aynı zamanda, yaşadığı dönemde bilimsel kişiliğe sahibolan ve ileri sürdüğü akılcı bilgi kuramlarıyla bilim adamı niteliği taşıyan bir kimseydi.Medine’de kurduğu ilk İslam Akademisinde 3 bin kişinin doğrudan onda ders aldığı ya da bilgilendiği bilinmektedir. Burada çağdaş kimyanın babası ve  Geber olarak tanınan Cabir İbn Hayyan’ın (721-815), yazılarında “akıl madeni” ve “üstadım-ustam” diye sık sık gönderme yaptığı hocası Cafer Sadık tarafından  Medine’de toplanıp biraraya getirilmiş araç ve gereçlerle çalıştığı olayına dikkat çekebiliriz. Avrupa rönesansının aydınları Cabir bin Hayyan’ın yazdığı risalelerden çok büyük yarar sağladılar ve bunlar Latince, Almanca, Fransızca ve İngilizceye çevrildi.

Filistin asıllı düşünür İsmail al-Faruqi ve Lois al-Faruqi “The Cultural Atlas of Islam”da (New York, 1986, s. 328) yazdıklarına göre,

“O (Cabir), Cafer  Sadık’ın isteklerine yanıt olarak  ateşe dayanıklı bir kağıt çeşidi ve gece okunabilen  mürekkep icadetti. Yine Cafer’in isteği doğrultusunda öyle bir katkı maddesi keşfetti ki, demir üzerine konulduğunda pas yapıyor, fakat kumaş üzerine sürüldüğü zaman onu su geçirmez kılıyordu.”

Cafer Sadık’ın tanınmış sıfatlarından “kaşif ul-hakaik”(sırları, gerçekleri ortaya çıkaran-keşfeden adam) idi, muhakik de “gerçeği araştıran, araştırmacı” anlamındadır. Cafer Sadık’a bu türlü sıfatlar verilmesinin nedeni, Arap dünyasınca  bilinmeyen birçok muazzam bilimsel kuramları ilk kez onun haber vermesiydi.  Örneğin Cafer Sadık’ın bir keresinde şöyle dediği bilinir:

“Tanrı yedinci gökte soğuk sudan bir gezegen yarattı, ve  diğer altı gezegen ise sıcak sudan yaratılmışlardır”

Bu İsmail al-Faruqi’ye göre, Pluto adlı gezegeninin apaçık keşfidir, önceden haber verilmesidir.  Bununla birlikte onu, 21 Ocak 1930’da Clyde Tombaugh  Arizona’da bulunan Lowell Gözlemevi’nde fotograflayarak keşefetti.

Cafer Sadık’ın, tartışma ve konuşmalarında diğer birkaç önemli bilimsel teoriler de açıklamış olduğu bildirilmektedir. Örneğin, o bir konuşmasında şunları söylemiştir:

“Bir nesneden çıkan görüş ışık ışınları gözlerimize girer. Sadece bir kısmı gözlerimizin içinde yansıyan ışınlar, bizden uzakta bulunan bir nesneyi çok kolay algılama yeteneğimizin yokolmasına neden olurlar. En uzaktaki bir nesnenin ışık ışınlarını gözlerimizin içine sokabilecek bir aracın icadı sağlanırsa , uzakta bulunan o nesnenin ışınları tamamıyla gözlerimizin içine girebilir ve biz onu yakından görebiliriz. O zaman  çölde 2700 metre  uzakta otlayan develer, 54 metrelik uzaklıkta görülecektir. Bu demektir ki, o develer 50 kere daha yakından görülmüş olacak.”

Bu, Euklides (İ.Ö. 330-226 ) ve Ptolemaios (İ.S. 90-168 ) tarafından ortaya atılan ve gözlerden nesne üzerine yayıldığı varsayılan “görme ışınları” teorisinin belki ilk tashihi, ilk düzeltimidir. Cafer Sadık’ın  bu kuramı, çok daha sonra Fatımi döneminin ünlü bilgini ve Alhazen olarak tanınan İbn al-Haytham (965-1039) tarafından yapılmış birçok deneylerden sonra kabul edilmişti.

Cafer Sadık ayrıca bir nesneyi elli kez daha yakından gözleyeceğimiz-gösterecek bir aracın icadı için salık vermiş, tavsiyede  bulunmuştu. Bundan  dolayıdır ki, Avrupalı bilgin Roger Bacon(1220-1292) da bir nesneyi elli kere daha  görüşümüze yakın getiren böyle bir araç için öneride bulunmuştur. Çok daha sonraları, bu tavsiye edilen ve önerilen aracı icadetmek  İtalyan bilgin  Gailileo’ya (1564-1642) kısmet oldu, yani 1610 yılında teleskobu o keşfetti. Onun bu keşfinin işlevleri kesinlikle Cafer Sadık’ın, bir nesneyi gerçek uzaklığından 50 kere daha yakından görünür duruma getirme kuramı üzerine temellendirildi.

İmam Cafer Sadık ve Takıye Öğretisi

Takiye öğretisinin Şiiliğe sokulması ve ilk uygulamalar İmam Bakır (677-733/4) zamanındadır. Öğretinin ilkeleri ya da ilk adımları ona atfedilmekte. Ancak zamana uygun son biçimini vermek ve onu inancın kesin koşullarından biri durumuna getirmek oğlu İmam Cafer Sadık’a kalmıştır.1

Arap toplumundaki kökten değişen, arkasından yaygınlaşan koşullara bakınca, İmam Cafer  Sadık tarafından yandaşları için takiye öğretisinin (önlem almak için, yani tedbir olarak ikiyüzlülük etme; başka türlü görünme)  ortaya atılması akıllıca bir hareketti ve o, gizli Şiilik inancının zorunlu maddesi yapıldı. Cafer Sadık’ın “takiye benim ve atalarımın dinidir. Takiye ile korunmayan bir kimsenin dini olmaz ” dediği bildirilmektedir. Bir başka fırsat üzerine onun “dininiz için korkun ve onu takiye ile koruyunuz” dediğine inanılır.  Daha sonraları  da, “bizim takiyeye ilişkin düşüncemiz, onun zorunlu(farz) olduğudur ve ondan vazgeçen, tapınmayı bırakan kimseyle aynı durumdadur” demiş olduğu söylenir.

Aslında  Cafer Sadık, İsmaili çizgisindeki batınilik (esoterism) üzerinde temellendirilmiş bir açık davet’in Abbasi rejiminin iktidarında kesin bir yokolma anlamına geleceğinden (dolayı) bu çözümü bulmuştu. Kuşkusuz, İmamlar ve onlara inanan yandaşları için, kendi azınlık inançlarının açık açık propagandasını yapmak tehlikeliydi. Bu yüzden, daha sonra ileride, pek çok koğuşturmadan da korumuş olan takiye yardımıyla gizli dava (misyon) sistemi  ortaya çıktı.

Farhad Daftary,  “The Ismailis: their History and Doctrines”(London, 1990, s. 85) kitabında,

“takiye uygulaması uygun bir biçimde Şiileri, özellikle İsmailileri  koğuşturmaya uğramaktan korudu ve onların düşman çevreler altındaki mezhepsel varlığının korunmasına hizmet etti” diye yazmaktadır

Takiya sözcüğü, “gizleme” ya da “saklama” anlamına gelen Arapça tukat kökünden çekilir. Ayrıca “birinden koruma ya da saklama” anlamları içeren vakka’dan geldiğini ileri sürenler de vardır. Bir Kur’an deyimi olan taukkat da takiye anlamında kullanılır ki, o ileride fikir ayrılıklarına ya da sapmalarına dönüştürülmüştür.

“Müminler, inananlar dururken ya da onlardan daha çok inanmayanlarla dostluk kurmasınlar; bunu yapan herkim olursa olsun Tanrı’dan hiçbirşey beklememeli. Ancak korku dolayısıyla onlara karşı kendinizi korumak zorunda kaldığınız durumlar istisnadır…” ayetinin ışığında bir uyuşum sözkonusudur.

Arapça sözlükler takiyenin anlamını “korunma için bir düzenleme yapmak” olarak vermektedir.  Özetle takiye, İslam hukukunda (fıkıh) hoşgörülebilir ya da caiz olan bir eylemdir. O, tehlikeli-baskıcı dönemlerde müridlerin kendi inaçlarını gizlemesine izin veren bir öğretidir.  “Urdu Encyclopaedia of Islam” (6th vol., s. 581) ‘a göre, “Sünni yönetimlerde  bazı konularda  Şiilerden kuşkulanılır, bunun için onlar arasında takiye öğretisi özel bir önemle uygulanır”.

İmam Cafer Sadık, bu amaç için, geniş bir yeraltı misyonu-dava ağı örgütleme ustalığına sahip  Maymun al-Kaddah adındakı İranlı azatlı kölesini görevli kıldı.
İmam Cafer Sadık ve Abul Khattab Takiyesi

Abul Khattab adıyla tanınan, Muhammad bin Abi Zaynab Maqlas al-Asadi al-Kufi (ö. 783),  İmam Cafer Sadık’ın çok seçkin bir müridiydi. O ilkönceleri, batıni (esoteric) yorumla renklenmiş Şii öğretilerini va’zetmekteydi. Uzun  zaman boyunca İmam Cafer Sadık’ın  yakın dostuydu ve İmam onu kendi baş dai’si olarak Kufe’ye atamıştı. Kashi’nin anlattığına göre, bir keresinde İmam elini onun göğsü üzerine koyarak “sen gayb alemini, benim sırlarımı biliyorsun” demiştir. Bu, Nawbakht’inin, İmam’ın sadece ona ism-i azam’ı (mutlak söz, yüce isim) açıkladığı ve onu “ halkımızın yaşam ve ölümü emanet (teslim) edilen kişi, sırrımızın emanet yeri, bilgimizin kasketi” diye çağırdığını yazmasıyla da bağlanabilir. Böylece herhangi bir insan bile, Abul Khattab’ın İmam Cafer’in yanındaki saygıdeğer yeri, yani gerçek statüsü hakkında kolayca bir yargıya varabilir.

Öbür yandan denilmektedir ki, Cafer Sadık sözde  onun, kendisinden dinlediği bir hadisi farklılaştırarak ya da eksik olarak nakletmesi huyundan hoşlanmadı. Böylece İmam ile ilişkisinin lekelenmesine neden olduğu için Abul Hattab 755 civarında cemaattan uzaklaştırıldı, yani bir çeşit aforoz edildi.

Bu açık olarak göze çarpan en eski  takiye örneğidir.Bu çeşit bir takiye, Şiilerin kendilerini  Abul Khattab’dan ayrı tutmaya niyetli olduğunu gösterirken,  Abbasilerin zihinlerinde  Abul Khattab ve İmam Cafer arasında ilişki olmadığına dair bir düşünce oluştuğu görülüyor. Ama  Abul Khattab'ın inancı öyle derin köklüydü ki, bir an için bile sarsıntıya uğramadı.

Söylentiye göre, İmam İsmail bin Cafer Irak’ta bulunduğu zaman, büyük olasılıkla 769’dan sonra, takiye uygulaması olarak, Abul Khattab sıfatını takma ad olarak benimsedi. Abul Khattab kendi kimliğini gizlerken,  İsmail o andan itibaren Küfe’de küçük bir grubun arasında Abul Khattab olarak tanınmış oldu.

Nawbakhti  “Kitab Firaq al-Shia” da (yayım. Ritter, İstanbul, 1931, s. 60-61) ve  al-Kummi (ö. 300/912) "Kitab al-Maqalat wa'l-Firaq" ( M.J Mashkur yayımı, Tehran, 1963, s. 83) kitabında,  Abul Khattab’ın (yani İsmail’in) yandaşlarının Khattabiyya (Hattabiler) olarak tanındığı ve  “tanrısal nurun İmam Cafer’den Abul Khattab’a ve onun ölümünden sonra da Muhammed bin İsmail’e  geçtiğine”inandıklarını yazmaktadır.

Buradaki Abul Khattab adı gerçekte İmam İsmail’in lakabıydı. Orta Asya’da İsmaililer arasında saklanıp korunmuş olan “Ummu'l-Kitab” risalesinde, Khattabilerin İsmaliliğin kurucuları olduğu yazılı ve “İsmailizm, İsmail için hayatlarını veren Abul Khattab’ın çocukları  tarafından kuruldu” açıklaması yapılmaktadır.

Abul Khattab’ın yetmiş yandaşının Küfe’de bir camide toplatılıp, valinin emriyle öldürüldükleri anlatılmaktadır. Abul Khattab da yakalanıp darağacında idam edilmiştir. Ancak onun ölümünün 755 ya da 762’de gerçekleştirildiğine dair tarihçiler tarafından geliştirilmiş fikre inanmak olanaksızdır.  Abul Khattab çok büyük olasılıkla 783 yılında öldürüldü.

-İmam Cafer Sadık ve Oğulları -

İmam İsmail İbn Cafer Sadık

(765-775)

Al Wafi soy adlı Abu Muhammed İsmail 719 ile 722 yılları arasında Medine’de doğdu. İsmail (İbranice “Tanrıyı yakından dinleyen, işiten” anlamında) de olgun ve mutlak Efendi (az-azbab-i itlak)olarak tanınır. Cafer Sadık’ın ilk hanımı Fatima’dan doğmuştur. “Sharhu'l Akhbar”a (yazılış tarihi 960) göre, İsmail’in anası İmam Hüseyin oğlu Hasan’ın  kızı Fatima’ydı, diye yazıyor. Ayrıca Şehristani "Kitab al-milal wa'l nihal"de, İmam Cafer’in Fatima hayattayken, tıpkı Muhammed’in Hatice ve Ali’nin Fatima ile olduğu gibi, başka bir evlilik  yapmadığını söylemektedir.

Hatim bin İmran bin Zuhra (d. 498/1104) “al-Usul wa'l Ahakam”da ise, “İsmail, Cafer Sadık’ın en olgun, en bilgili  ve en seçkiniydi”diye karakter belirlemesi yapmakta. Ayrıca onun, Kuran’ın batıni yorumunda çok ilerlemiş, hatta aşırı olduğu söylenir.

İsmail’in  erken yaşamı, hakkındaki birkaç yazılı fragment dışında izlenebilir durumda değildir. Konunun yetkili kaynağı “Asraru'n-Nutaqa” (Natıkların Sırları) şunları ekliyor:

"İsmail  yedi yaşını doldurduğu zaman, dinin ulusu (Cafer Sadık) onu  dinin ulusu  ve soyca kendisinden sonra gelen olarak veliaht ilan etti. Onu diğer oğullarından korudu,  halkla ilişki kurmaktan uzak tutu; eğitimi kendi gözetimi altında sürdürüldü.”

“Marifat Akhbari'r-Rijal”a ( yazılışı 890’dan sonra) göre, babasının Medine’de olmadığı sıralarda İsmail babasının yerine ailenin başı gibi davranırdı. “Uyun'l-Akhbar”da (yazılışı t. 842/1438) ve  Masudi’nin  (ö. 346/958) “Kitab al-Tanbih wal Ishraf ” (yayın. de Goeji, Leiden, 1894, s. 329) kitabında anlatılan 751 yılındaki Mualli bin Khunyas  olayında İmam Cafer  Sadık Medine’de yoktu, bu yüzden olayla ilgili tartışmalar İsmail tarafından çözüme  ulaştırıldı. Anlatıldığına göre Mualli bin Khunyas tanınmış bir narrator, yani hikaye anlatıcı-rivayetçi ve varlıklı bir İranlıydı. İlk Abbasi halifesi Abul Abbas’ın buyruğuyla Medine valisi Davut bin Ali tarafından adam öldürüldü ve malı-mülkü müsadere edildi. Abbasi halifesi vali aracılığıyla bu olayda, onunla birlikte seksen kişi daha öldürtmüştü..

Abbasi halifeliği, Emevilerin kökü kazınarak 750 yılında kuruldu. Onlar ise Ali soylular ve yandaşları (the Alids, Aleviler) için en keskin, en acımasız düşman oldular ve herşeyi ezip yokederek siyasetlerini yaptılar. Alevilerin desteğiylel iktidarı elde etmişlerdi ve onlardan ulaşabildiklerinin küllerini süpürerek yönetmeye başladılar.

İbn Jawzi (ö.1200) “Sifat al-Safwa”sında “Cafer Sadık dinsel tapınmalarını yerine getirmekle öylesine meşguldu ki, devlet işlerinden tamamıyla uzak duruyordu”demektedir. Bununla birlikte o, halife Mansur tarafından  muhaliflerinden biri olarak görüldü. Bu kere de Abbasiler Ali soyluları, devletten uzak tutmaya kesinlikle kararlıydılar ve Cafer Sadık’ın ölümüyle birlikte, onlara karşı öldürücü muhalefet yaparak, İmamlık kurumunun tam imhasına giriştiler. Halife Mansur, bu siyaset çerçevesinde İmam Cafer Sadık’ı, yaşarken ardılının adını bilmek, kendi hedefine sevketmek için yakından gözlem altına almıştı. Çeşitli araçlarla İmamı bezdirmeye çalıştı. İbn Jazwi aynı yapıtında ( 2.Vol., s.96), Mansur’un, Cafer Sadık’a yandaşları tarafından khums adı altında ödemekte oldukları dinsel vergilerden de endişeliydi ve 764’de Medine’yi ziyareti sırasında konuya ilişkin olarak onu sorguya çekmişti.

758’de halife Mansur Ahd al-Jabbar al-Azadi’yi, Cafer Sadık’ın yandaşlarıyla birlikte tüm  Alevi eylemlerini izlemesi maksadıyla Horasan valisi olarak atadı. Riyah bin Uthman al-Murri de,  761 yılından itibaren Medine valisiydi. Onun ilk işi Ehlibeyt’in evini  yaktırmak oldu. Hatta  Cafer Sadık’ın beklenen ardılı olan İsmail’in öldürülmesini kararlaştırdı.

Ahmad bin Ali Najashi (ö. 1058) “Kitab al-Rijal” (Bombay, 1917, s. 81-2) yapıtında, halife Mansur’un bir keresinde Cafer Sadık ve oğlu İsmail’i, onları Irak’a çağırdığı ancak öldürme fırsatı bulamadığını; onlar canlarını kurtarmaları üzerine,  onların yerine yalnız Bassam bin Abdullah al-Sayrafi’nin öldürüldüğünü yazmaktadır. Muhammad Hussain al-Muzzafari ise, “al-Sadik”da (2. vol., s. 119) Cafer Sadık’ın “İsmail’in iki kere öldürülmesi planlandı, fakat ben onun hayatı için dua ettim, Tanrı onu korudu” sözünü aktarıyor.

Cafer Sadık’ın ardıl göstermesi konusu günümüze kadar gelen izleriyle bir gizem olarak kaldı. Masalsı bir olayla karşıkarşıya gelindi; varsayım ve önermeler, tarihçilerin önyargı ve hırsları bunun üzerinde biçimlendi.Erken Şii yazarlar tarafından yapılan sıcak tartışma ve çekişme içerisinde uzlaşılmış durumları, onları izleyenler sürekli olarak yinelediler. Sonuçta, bu değersiz bilgi kırıntılarına çok fazla güvenerek, yanlışların çoğunu onaylayıp kabul etmiş modern doğubilmciler tarafından bütün bunlar miras olarak elealındı. Geleneklerin bazı öğeleri tamamıyla hayalidir, kurgusaldır ve sadece Şii yazarların akıllıca tahminlerini içermektedir. Çağdaş yazarların vardıkları sonuçlar bunların üzerinde temellendirilmiştir.

İmam kavramından yoksun karmaşıklıktan gelen Sünni kaynaklarının alçaltıcı, küçük düşürücü sonuçları , daha da gereksiz karışıklıklar yarattı. Onlar kendi edep duyguları açısından hakaret dolu sözlerle İsmaililere saldırdılar. Aşırı bir düşmanlık ortamında yaşayan erken İsmaililerin, kendi öğretilerini propaganda yapmak yerine tercih edilen herhangibir cilt  edebiyat metni üretmedikleri yüksek bir olasılıktır. Bu nedenle, ulaşılabilir malzeme incelenirken, bilim adamları dikkatli bir seçim yapmak zorunda kalacaklardır

Seyyed Hossein Nasr “Ideals and Realities of Islam” (London, 1966, s. 165-6) kitabında,

“İmam Cafer Sadık’a ardıl olma sorunu,  bununla  Şii hareketine son vereceğini uman halife al-Mansur’un, İmam tarafından resmen kendisine ardıl olarak herkim seçilirse onu ölümle cezaladırmaya karar vermesi olayı özellikle güçlük oluşturmaktaydı” diye yazıyor.

Halife Mansur Cafer Sadık’a, onun eylemlerini yakından izleterek düşmanca pusu kurmaya başladı. Bundan başka o, kendi halefinin adı olan Muhammed’i (775-785) al-Mahdi sıfatı ile değiştirdi. Bunu cafer Sadık’a bağlı olanların Ali ailesinden dikkatlerini çevirmek onları  Abbasi soyuna çekmek için yaptı. Bu koşullar altında Cafer Sadık’ın gerçek halefinin belirlemesinde, farklı gelenekler düzenlendi ve birçok fikirler oluşturuldu.

Farhad Daftary  "The Ismailis: their History and Doctrines"de (London, 1990, s. 93-4) şöyle görüş belirtmektedir:

“Eldeki kaynakların çoğuna göre , Cafer Sadık oğlu İsmail’i, Nass kuralıyla kendisine ardıl olarak atadı. Bu atamanın gerçekliği hakkında kuşku olamaz. Çünkü bu İsmali inanç eyilimlerinin ve iddialarının temelini biçimlendirir; Cafer Sadık’ın ardılı sorunu zamanı geldiğinde karara bağlanıp kesinleşmek zorundaydı.”

W. Ivanow (1886-1970) “Ismailis and Qarmatians” (JBBRAS, Bombay, 1940, s. 57) yapıtında ,

“hem mezhepsel hem de karşıt-muhaliflerinden kalan eldeki kaynakların ezici çoğunluğuna göre, İmam Cafer kendisine ardıl olarak, yüksek bir aristokrat hanım ve Hasan bin Ali’nin torununun kızı olan ilk karısından doğma en büyük oğlu İsmaili tayin etti” diye yazarken;

W. Montgomery Watt, “The Formative Period of Islamic Thought”, Edinburgh, 1973, s. 271; İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri, Çev.Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı, 2.Basım, İstanbul, 1998, s.335),

“İsmaililer adlarını, İmam Cafer Sadık’tan sonra İmam’ın  oğullarından Musa Kazım değil, İsmail olduğunu kabul ettiklerinden dolayı aldılar”diyor.

Büyük olasılıkla Irak’ta bilinen bu geleneksel söylenti sorundaki karışıklığı çözemedi. Şükür ki, yüzyıllardır içine girilemeyen bir örtünün altında gizlenmiş bu konuda yeni bir kanıt bulundu. Son zamanlarda Suriye’de Khwabi’de bulunan, Nuruddin b. Ahmad (ö. 849) tarafından yazılmış “Kitab Fusul wa'l Akhbar” adındaki bir elyazmasının 17.yüzyıl kopyası olaya açıklık getiriyor. Elyazması İsmail İbn Cafer’e ilişkin yeni bir geleneği anlatıyor; ona göre İsmail’in, al-Aftah ya da al-Aflah soy adını taşıyan Abdullah adlı bir ikiz kardeşi vardı. İsmail’e benzeyen bu çocuğu Cafer Sadık Medine halkından saklamıştı, yani Medineliler bu ikiz kardeşleri tek İsmail olarak biliyordu. Olayın gerçekliği başka herhangi bir kaynak tarafından doğrulanamadı. Bununla birlikte bu bilgiler , özellikle çağdaş kanıtın olmadığı  yokluğu ya da nadir bulunur olduğu zaman doğru değilmiş gibi bir yana da süpürüp atılamaz. Harfi harfine gerçek ya da değil ama hikayenin, bu önemli dönemde bazı ilginç görüş ve anlayışları ortaya çıkaran belirli gerçek tohumları içerdiği görülüyor.

Ayrıca bunun ipuçlarına ilişkin “Asraru'n-Nutaqa”(yazılışı 990) ile de bir yargıya varılabilir. Öyleki bu kaynak İsmail evde eğitilip yetiştirildi, diyor  ve aynı kaynağın başka bir yerinde Abdullah’ın da evde yetiştirildiğini anlatılıyor. Tarihçiler İsmail’in 762’de babasından önce öldüğünü yazmaktadır. Fakat sözünü ettiğimiz Suriye elyazması kaynağımız, 762’de ölüm olayının  gerçekte İsmail’in değil Abdullah’ın ölümü olduğunu anlatarak örtüyü kaldırmayı sürdürüyor. Daha ileride hem Abdullah’ın hem de İsmail’in fizik olarak hemen hemen birbirinin aynısı olduğu ve bu çok benzerlikten dolayı Abdullah’ın ölümünde bulunanlardan hiçkimsenin anlamadığı, dolayısıyla İsmail’in cenazesi sanıldığını söylüyor. O arada Cafer Sadık sessiz kalmak zorundaydı, çünkü Abbasiler İsmail’i öldürmek için aramaktaydılar. Bu nedenle, İsmail’in öldüğü babasının zamanında halka açıklanarak bir sırra dönüştü, oysa o gerçekte ölmedi.. Abul Fawaris Ahmad bin Yaqub, 1017’den önce yazmış olduğu “ar-Risala fi'l Imama”kitabında “İsmail’in babası hayattayken öldüğü asla doğrulanmadı. Ve de güvenilir bir kişinin, cenazenin defini sırasında İsmail’in yüzünü gördüğü yönünde açık bir kanıtı olmaksızın ispatlanamaz. Bu doğru değildir ve olanaksızdır”demektedir.

Suriye tradisyonu daha fazlasına sahip; 762 yılı Kasım’ında Abdullah Ramdan’da son nefesini verdiği gece İsmail, gizlice Medine’den dışarı çıkarılmıştı. Böylece sahte cenaze tören geleneği, Nawbakhti ve al-Kummi’nin “saf İsmaililer” (al-İsmailiyye al-khalisa) diye niteledikleri bir grup arasında bu olaya uydurulmuş oldu.Çok mümkündür ki halk, sahte cenaze töreni icadı sonucuna varıldığından, Abdullah’ın ölümü kadar, iki kardeşin birbirine benzerliğinden de habersizdiler. W. İvanow  “Ismailis and Qarmatians”da (JBBRAS, 1940, p. 57) şunları yazıyor:

“Hepsinin üzerinde, bu hikaye çok garip görünüyor, özellikle de gerçekten çok eski olduğu için. Birinde anlatıldığı gibi (hepsi) ayni versiyon olduğu için, onun uydurulduğu büyük olasılıktır ve çok erken dönemde birisi tarafından devreye sokulmuştur. Zira genel literature içerisinde İsmaile atfedilen başka malzemenin yokluğunda yinelenip durdu.”

Geleneğin bir yüzünde sahte cenaze töreni durdu, aynı zamanda onun diğer tarafında, yukarıdaki Suriye yazılı kaynağıının geleneğiyle örtünün kaldırılmış-açılmış olduğu görülüyor. W. İvanow Suriye tradisyonundan haberi yoktu, onun için onun kuşkusu eyleme yönelik olduğu görülüyor: “Acaba bu  nasıl bir hile olabildi ve nasıl bir tam benzerlikle, başarılı bir kılık değişimi yerine geçirilerek bu başarıldı? Bu açıklanmış değildi.”(Agy)

Suriye geleneği son olarak  gösteriyor (onaylıyor) ki, halkca İsmail’inki bilinen Abdullah’ın cesedi  Medine’deki Janat al-Baki’de toprağa verildi ve muazzam bir kalabalık törene katıldı. O andan itibaren Medine’de bu mezar İsmail’in mezarı bilinerek geldi. “Kitabu'l Azhar”ın yazarı Hasan bin Nuh Broachi (ö.1533), bu mezarı 1498 yılında ziyaret etmiş ve İsmail’in mezarının, Baki kapısına yakın şehir duvarlarının içinde bulunduğu tanımını yapmıştı. Onun ziyaret ettiği  İsmail’in mezarı, gerçekte Suriye geleneğinin sahte olduğunu onayladığı üzere Abdullah’ınkiydi. Daha sonraları Abdullah adı İsmail’in sanıldı ve Suriye kaynağımız da 762’den önce Abdullah’ın dahi  kardeşini korumak için bazı durumlarda İsmail’in adını kullandığını anlatıyor. Ayrıca bu olay, Fatımi İmamı al-Mahdi’nin 921 yılı civarında Yemen’e gönderdiği ve Jafar bin Mansur al-Yamen tarafından yazılmış “Kitab al-Fara'id wa Hudud ad-Din”adlı kitapta yeralan mektupta yansımaktadır. Bu mektupta İmam al-Mahdi “İsmail  Abdullah’ın yerine geçer, İsmail adını taşıyan da Abdullah bin Cafer olurdu” ifadesiyle durumu garip bir biçimde açığa çıkarıyordu.

Idris Imaduddin (d. 872/1468) “Zahru'l-ma'ani” de  Abdullah’ın babasından önce öldüğünü belirtiyor. Oysa “Asraru'n-Nutaqa” onu babasından birkaçyıl sonra ölmüş gösterir. İsmail için benzer farklı  ve aleyhte görüşler de anlatılır, ama Suriye kaynağımızın görüşüne göre Abdullah’ın ölümü 762 yılında vukubulmuştur. Belirtmek gerekir ki, Kufe’de Abdullah’a İmamları olarak inanan Fathiyya adıyla tanınan çok büyük bir grup vardı. Najashi (ö. 450/1058) “Kitab al-Rijal” da (s. 196) belirttiğine göre, Abdullah’ın İmamlığını onaylayıcı “Kitab ithbat Imamat Abd Allah”isimli bir kitap yazmış olan Ali bin Hasan onun çok yetenekli bir taraftarıydı.

Bize kalan mevcut izlerin eleştirel tetkiki, Abbasilerin, İsmail’in daha önce öldüğü geleneğinin yardımıyla, Cafer Sadık’ın, diğer oğlu Musa Kazım’ın lehinde nass(ardıl- halef ataması) değiştirdiğini yayarak,  birkaç yıl sonra bu bulmacaya yeni bir büküntü eklediğini gösteriyor. Bu yeni tertibedilmiş kuramın, İmam ve imamlık  kavramından kesinlikle yoksun olan halkın arasında erken büyümesinden hoşlandı. Ona güvenen daha sonraki kaynaklar nass değişimi için üç farklı neden ve tarih açıklamakta; İsmail’in içkiye düşkünlü yüzünden 755 yılında, İsmail’in 760’da bazı aşırı çevreler içinde etrikalar çevirmesi ve son olarak babası hayattayken 762’de ölmesi..Görüldüğü gibi, İsmail’in  içkiye düşkünlüğü ve aşırılarla işbirliği yaptığı şişirilmiş ve renklendirilmiş öyküler –ki bunlar bazı tarihçilerin suçlamasıdır- eklenmişti. Oysa  Mufazal bin Umar as-Sayrafi, Cafer Sadık’ın oğlunun ibadet düşkünlüğü hakkında Medine’de halkı uyarmış ve “İsmail’e yanlış (davranışta bulunmayın) yapmayınız!” (la tajafu Ismaila) demiş olduğunu anlatır. Ayrıca son kaynaklar İsmail’in babasından önce öldüğü geleneğine ilişkin fikirleri  yüksek sesle çatırdatmıştır.

Bununla birlikte halife  Mansur henüz planını tamamlamamıştı, zira şimdi o oynayacak başka bir karta sahipti ve ayrıca Mansur’un emirleriyle nass değiştirme hikayesini Zeydi yörüngesi içinde tertibedildiğini tahmin etmek için de bir neden vardır. Büyük olasılıkla  o  Cafer Sadık’ın 765 yılı içindeki ölümünden sonra halkın arasına sokuldu, diğer yandan İmamın kendisi bunu reddetti.

Musa Kazım’ın  İmamlık talep ve iddiasını reddetmesi için İsmail’in, gizlilikten açığa çıkmaya zorlanması hedef alındı.  Fakat buraya kadar, kendisini tutuklamak bir Abbasi siyaseti olduğu için İsmail’in ortaya çıkmamaya azimli biçimde kararlılığını gördük. Sonuç olarak babasından önce öldü geleneği tarihsel yapıtlar içinde tek meydan okunulamaz gerçek(!) oldu. İsmail'in kendini açıklaması, Abbasilere, oğlunun ölümüne tanıklık yapmış kişilerin imzasını taşıyan bir belge verdiği söylenen İmam Cafer’i azarlamaları, kötülük yapmaları için bahane sağlamış olacaktı.

Şii İslamın ayırıcı simgesi, sınırtaşı, İmamlık makamının bir İmamdan diğerine geçmesi, sonrakinin tanrısal bir işaret, ilham, içedoğuş-görüntü aracılığıla atanması (nass)  ilkesidir. Bu bir tanrısal atanmadır ve Şiiliğin ana maddesidir. Bu ilke bazan, baba ile oğul arasında  bir anlaşma (ahd) ile gerçekleştirilir. As-Saffar’ın “Basa'ir ad-Darajat”ına göre (BA, vol., 23, s. 73), İmam Cafar Sadık  şöyle demiştir: “Her İmam kendisinden sonra gelecek olan İmamı bilir ve böylece onu kendisine ardıl olarak tayin eder.”

Bununla birlikte, Musa Kazım’ın lehine nass değişimi için, Cafer Sadık’ın ruhsal bilgisine meydan okuyup hiçe sayarak uydurulduğu görülen ve  saldırgan tarihçiler tarafından gösterilen üç farklı nedenden sözedilir.

Abdulaziz Abdulhussein Sachedina’a göre,

“ Tanrının zihni değiştirdiği (bada) ima edildi ya da açıkça belirtildi, çünkü İsmail’in ölümünün neden olduğu yeni bir düşünce-karar gerekmişti. Bununla birlikte bada doktrininde (zihin-düşünce değişimi) böylesi çağrışımlar, bazan Tanrı bilgisinin doğası hakkında ve dolaylı olarak İmamların gelecekteki olayları önceden bilmesi yetenekleriyle ilgili ciddi sorunlar ortaya çıkartır”.(“Islamic Messianism”, New York, 1981, s. 153)

* Bu makale “İmam Cafer Sadık’ın Kişiliği Görüşleri; Bilim, Ortodoks ve Heterodoks İslamdaki Yeri” başlıklı geniş  çalışmasından yazarı tarafından özetlenmiştir.

1 Çok büyük olasılıkla takiye öğretisi, Kuzey Suriye ve Doğu Anadolu’da yaygın Hristiyan heterodoksluğu ya da sapkınlığı olarak kabul edilen Paulikien inançlıların, kendilerini gizleyip Ortodokslar gibi görünme uygulamaları olarak, onlarla ilişkileri oldukları varsayılan Abul Hattab ya da  Maymun al Kaddah tarafından baba-oğul İmamlara önerilmiştir, diye düşünmekteyiz. Bu ilişkiye, henüz yayınlanmamış “Anadolu’dan Batı Avrupa’ya Karşıt İnanç ve Düşünce Geleneği” yazımızda genişçe  değinmiş bulunuyoruz..

 

Sayfa 2

Oysa Cafer Sadık’ın, “Inlillah fi kullo shain bida illah imamah, yani ‘doğrusu Tanrı, İmam konusu dışında herşeyde değişiklikler yapar”demiş olduğu dahi söylenmektedir. Ayrıca bu bir kere daha birşeyi kanıtlamaya vesile olur ki, İsmail bir İmam olarak tayin edilmiş, Cafer’e atalarından  miras kalan  ruhsal güç gerçek ardılının ellerine geçmiştir. Bu dönemeçte, Cafer Sadık’ın statüsü, kendi babasından ruhsal gücü (nass yoluyla) almadan önceki durumuyla aynı olmuş oluyor .Burası öylesine belirtilmeğe değer  noktadır ki, Cafer Sadık’ın artık, İsmail lehine  verilmiş nass’ı iptal etmeğe, geri almaya ya da başkasına devretmeğe (ruhsal) gücü yoktu ve işte bunun için nassThe Order of the Assassins” (Netherland, 1955, s. 63) kitabında, “böyle bir (nass) geri alınması kuşkusuz tarihsel değildi, geçerliliği yoktu” derken; Nawbakhti (ö. 310/912) “Kitab Firaq al-Shia ”da diğer bir versiyon olarak yüzyıllar önce  açıklamış bulunuyordu: değişimi geleneği tarihsel geçerlilik taşımaz. Avrupalı bilim adamı  Marshall Hodgson “

“Başka bir versiyon ise İmam olarak oğlu İsmail’i atamış olmasıdır, böylece Cafer Sadık (İmamlıktan) çekildi. Bunun için İsmail gerçek İmamdır ve ondan sonra da İmamlığın oğlu Muhammed’e geçmesi gereklidir.”

Şehristani (1076-1153) da “Kitab al-milal wa'l-nihal” da (s. 144) ,

“ bununla birlikte nass geri çekilemez, demektedir ki bu İmamlığın, atanan kişinin soyundan gelenlerle sürmesi üstünlüğü sağlar. Bunun için, İsmail’den sonra Muhammed bin İsmail  İmamdır”

“Dabistan al-Mazhib” a (yazılış 1653, İngilizce çev. David Shea and Anthony Troyer, Paris, 1843, s. 332) göre,

“İmam atama (nas) iade  yoluyla çevrilmez; bir (kutsal) geleneğin geldiği yerden geri çevrilmesi olanaksızdır. Cafer, soylu atalarından gelen geleneksel kanıtlar-güvenirlik nedenler olmadan kendi seçkin çocukları arasından  ve İmamlığa uygun olmayan, tanınmayan ve güvenilir olmayan birini İmam olarak  ataması olası değildi”.

Bir an için İsmail’in babasından önce öldüğü kabu edilse bile o, Nass ilkesinin uygulaması gereğince  ölmeden önce halefini-ardılını bildirmek zorundaydı, çünkü tayin yetkisi sadece İsmail’in elinde bulunuyordu, başka birinin değil.

Örneğin İbn Khaldun (ö. 808/1406), “Muqaddimah”sında (Çev. Franz Rosenthal, London, 1958, 1st vol., s. 412) İsmail’in babasından önce öldüğünü kabul etmekteyse de nass değişimi teorisini dışlayarak,

“İsmail babasından önce öldü, fakat o babası tarafından kendisine ardıl atanmış olduğuna göre bu, İmamlığın onun (İsmail’in) haleflerinde sürmesi gerektiği anlamına gelir” diye bir hükme varıyor.

Çağdaş yazarlar arasında H. Lammens da “Islam Beliefs and Institutions” (London, 1929, s. 156)  kitabında,

“kendi Alevi, yani Alisoylu yasallıkları içinde  daha akılcı olan İsmaililer, bu (İsmail’in İmamlığı) sıfatın oğlu Muhammed’e geçmiş olması gerektiğini söylemektedirler” biçiminde belirtiyor.

Son Şii kaynakları incelendiğinde görülmektedir ki nass değiştirme kuramı, daha sonra Oniki İmamcılara, Musa Kazım’ın İmamlık talebini haklı çıkarmak için yalnızca bir alet oldu. Oysa nassAbu Jafar Muhammad bin Yaqub al-Kolayni’nin (ö. 940) çok önemli kitabı “Usul al-Kafi”de (Tehran, 1972) yazılı olan İmam Cafer Sadık’ın sözleriyle tam çelişki içindedir. Yeni İmam ve onun ardılı hakkında Kolayni, İmam Cafer Sadık’ın, birkaçını aşağıya aldığımız tanık gösterdiği sözlerine atıf yapıyor: değiştirme (kuramı), bizzat Şii bilgini

“İmam en iyi görünüm ve biçimde yaratılmıştır. (11:6)”

“(İmam) ana rahmine düşmeden önce, önceki İmam( yani babasına İ.K.), içtiği bir tanrısal şerbet (ya da cennet içkisi) aracılığıyla gönderilir. (93:3)”

“İmam saf ve sünnetli doğar.(93:5)”

“İmamın anası, İmam doğmadan önce ışığa boğulur ve sesler duyar. (93:5)”

“İmam sonderece yüce ve temiz sudan, ruhu ise ondan üstün bir maddeden yaratılmıştır. (94:1)”

“İmam ardılına kitaplarını, gizli bilgiyi ve silahlarını teslim eder. (59:1)”

İsmaililere göre İmam Musa Kazım

İsmail’in babasından önce öldüğünü kabul etmek, Cafer Sadık bir İmam olarak gelecek bilgisine sahibolmadığı,geleceği bilmediği, yani kendisi hayattayken İsmail’in öleceğinden habersiz olduğu  anlamına gelecektir, ki yukarıda görüldüğü gibi İmamın yetenekleri ve nitelikleri inancı anlayışına aykırıdır. Bunun için bizim, İsmail’in babasından önce ölmediği ve nass değiştirme teorisinin kesinlikle Abbasi uydurması olduğu sonucuna varmamıza hiçbirşey engel olamaz.

Özet olarak, Abbasiler bir yandan  Musa Kazim’ı hakkını talebetmeğe çağırdılar ve öbür yandan, aslında İsmail’in yasal İmam olduğunu bildiklerini belirterek, onu yoğun biçimde araştırmaya, koğuşturmaya maruz bıraktılar.

W.Ivanow “Ismailis and Qarmatians”da (JBBRAS, Bombay, 1940, s. 58),

“Musa Kazım açıkça yönetici yetkililer tarafından, onun dış dünya ile çok uzaktan ilgili bir muhalefet içinde İmam Cafer’in ardılı olarak tanındı”demektedir.”

W. Montgomery Watt da ılımlı politikacıların Musa Kazımı tercih ettiğini yazıyor. (W. Montgomery Watt, "The Formative Period of Islamic Thought”, Edinburgh, 1973, s. 271). Kabul etmemiz gerekir ki Abbasiler Medine’de Musa Kazım için geniş taraftar topladılar ve, onu terkedenleri ve itaatsizlik işaretlerini gözetlemek için de casuslar tuzaklarını kurdu. Bu bir çeşit, Medine’de dağınık durumda bulunan Şiileri Musa Kazım’ın önderliği altında toplama politikasıydı.  Aynı zamanda Abbasilerin,  Şiiler arasındaki İmamlık inancının sonunu getirmek için  onlar üzerine son bir darbe vuruş denemesiydi.

Belirtmek gerekir ki, Mekke ve Medine İslam’ın ilk çıkışından beri  Müslümanların  yönetim, haberleşme, askeri, kısacası her türlü hareketliliğinin yaşandığı merkez olmuştu. Medine özellikle, çoğu Abu Talib soyundan gelen Haşimilerin merkeziydi. Bu kent başlangıçtan beri önceki İmamların da karargahı olmuştu, Cafer Sadık’tan sonra Medine’deki karargahında İmamlık ileri süren birine yanaşmak için Şiiler arasında neredeyse bir kumpas kurma geleneği başladı. Sonuç olarak Musa Kazım, Abbasilerin muktedir elleriyle  Medine’de geniş bir yandaş kitlesi sağlayabildi.

Bu arada Musa Kazım’ın, İsmail’in İmamlık iddiasını asla yalanlamadığı zikredilmeğe değer. O da 765 yılından 775’e kadar,  yani Abbasiler gelişmemiş emellerine  ulaşmada  yenik düştükleri sürece,  taciz  edilmeden gözlendi. Ne zamanki Abbasiler Musa Kazım’ın ciddi bir biçimde İmam olarak tutulduğunu ya da İmamlığın diğer bir çizgisinin de Cafer Sadık’ın ailesinden zuhur ettinin farkına varınca,  onların rahatsızlıkları Harun Raşid yönetimi süresince doruğa ulaştı. Sonunda Musa Kazım 793’te tutuklanıp Bağdad’a getirildi ve hapse atıldı. 799’da hapiste öldü. Hatta daha ciddisi, ölümünden sonra Musa Kazım’ın yandaşları iki kola ayrıldı.

W.Ivanow  “Early Shiite Movements” (JBBRAS, 1941, Bombay, s. 20) çalışmasında konuya ilişkin  açıklamayı şöyle sürdürmektedir:

”İmam Cafer Sadık torunlarının, Abbasilerin sarayında şöhretin ışığında yaşamış, oğlu Musa  kolundan inen aile içindeki ortam buydu. İnanmış destekçilerinin çoğunun bunun için onlara saygılarını kolayca kaybedebildiklerini ve sırrına erilemiyen bir gizlilik içinde yaşayan, onun hakkında sadece kendilerine yetki verilmiş dailer aracılığıyla bilgi edindikleri İmam İsmail bin Cafer kolunu desteklemeye katıldıklarını anlamak kolaydır”

İmam Muhammed İbn İsmail (775-813)

Soyadı aş-Şakir olan Abu Abdullah Muhammad, 740 yılında Medine’de doğdu. Yaşamının ilk 24 yılını dedesi Cafer Sadık ile, 10 yılını da kendi ailesiyle Medine’de geçirdi. Ayrıca Medine’de yaşadığı bu uzun süre hep sessiz(samit) kaldı.Çok büyük olasılıkla o, dedesinin ölümünden (765) az bir süre sonra Medine’yi terketti.

Abbasi halifesi Mansur da 775’de öldü ve oğlu Mehdi yerine geçti.  Ignaz Goldhziher’e göre al-Mahdi, “ bir hadis üreticisi olan İbn Adi’ye bir liste hazırlattı”. ( I. Goldhziher, “Muslim Studies”, London, 1971, 2nd vol., s. 106)  10 yıllık halifelikten sonra  o ölünce (785) yerini oğlu Hadi aldı. Ertesi yıl Hadi öldü ve yerine geçen kardeşi  Harun  ar-Raşid  809 yılına kadar 23 yıl halifelik yaptı. Onu da oğlu Amin (809-813) izledi.

Abbasilerin İsmaili İmamlarına karşı düşmanca muhalefeti şiddeti artırılarak sürdürüldü. Abul Faraj Ispahani şunları yazmaktadır:

“Harun ar-Raşid şairlerinden, kendi üzerine yazdıkları övgüleri, Ali evlatlarının isteklerinin reddiyesi ve onlara karşı saldırılarla birleştirilmesini istedi…” Ayrıca “Harun ar-Raşid, peygamberlere yapılan övgülerle kendisini onurlandırılmasını da emretmişti; yapılanı beğenmedi ve reddetti.” ( “ al-Aghani” (12th vol., s. 17-18).

Muhammed bin İsmail’i tanımlayan  en eski  bilgi Tabari’de (3rd vol., s. 2218) bulunur; ayrıca İsmaili kaynaklarından “Uyun’l-Akhbar’ın (1438) 4. Cildinde bir özet vardır. Buna göre Muhammed bin İsmail Medine’de otururken,  İsmailizmi yaymak için sadece dailerini gönderdiği yer değil aynı zamanda zarar görmeden yaşayabilmesi için sığınacak bir ülke aramaktaydı. Harun ar-Raşid  ondan bazı haberler alınca, polislerini kendisini tutuklamaya ve İmamı sarayına getirmeleri için gönderdi. Halifenin adamları emirleri uygulamak için eve geldiklerinde, Muhammed bin İsmail, evini içinde yaptırdığı yeraltı geçidine girdi ve onlar ayrılıncaya kadar orada gizlendi. Araştırma kesilince, iki oğlunun arkada bırakarak seyahatına başladı. Bulunduğu yerlerde onun sakladığı sır sıkı bir biçimde korunuyordu ve sadece özel ayrıcalıklı birkaç kişinin onun sırrından haberi vardı ve onlar da sır saklama üzerinde en keskin biçimde yeminliydiler

Bundan önce, nass değişimi kuramı uydurma zemini üzerinde Abbasiler tarafından İmam olarak sahneye Musa Kazım’ın çıkarıldığı tartışılmıştı. Abbasiler, İsmail için yoğun bir araştırma ağı kurmuştu, çünkü onlar  Musa Kazım’ın gerçek ardıl (halef) olmadığının iyi farkındaydılar, o da çok geçmeden başka türlü izlenip ortadan kaldırılacaktı.  Bununla birlikte Abbasiler İsmail’in ve oğlu Muhammed’in izini bulamadılar. Diğer taraftan ise, Musa Kazım’a  gerçek İmam olarak bağlanıldığı yer olan Medine’de, onun istediğinin tersi bir uygulama ilan ettiler. Sonunda  Harun ar-Raşid zamanında Musa Kazım 793’te tutuklandı ve 799’da hapiste öldü.
Muhammed bin İsmail  ve Harun ar-Raşid’in karısı Zubeyde

İsmaili inancına bağlıların çoğu, gözlenme ve takip dönemlerinde, takiye yapmalarından ötürü tanınmaları zordu. Fakat, İsmaili dailer onların, daha sonraki İsmaili yetkilileri için bilgi ve haberleşme kaynakları olarak çok iyi kayıtlarını tuttular.  Bu gizli müridler arasında, Harun Raşid’in Zubeyde adındaki karısı önemli bir yer tutar. O, Abbasi Halifesi Mansur’un büyük oğlu Cafer’in kızıydı. Annesi ise, Harun Raşid’in annesinin kızkardeşi, yani teyzesi Khaizuran’ın kızı Salsal’dı. Böylece aynı zamanda Harun Raşid’in kuzeni olan Zubeyde, gizlice İsmaili batıni yoluna girmişti.  Harun Raşid ile evliliği 781 yılına rastlar.  Zubeyde yaşamının ortalarında kendine, çevresi çok büyük bir bahçeyle çevrili bir saray yaptırdı. İmparatorluğun her yanında sahipolduğu  mülklerini yönetmek içi çok geniş katip ve  ajan-memur kadrosu kullanıyordu. Ayrıca sulama ve kanalizasyon kanalları kazma projeleri üstlendi.  O hacı sayısın artıraracak  yeterli su  sağlamak için Mekke’de uyguladığı geniş mühendislik çalışmalarıyla da tanınmıştı. Onun projelerinin en büyüklerinden biri Kufe’den Mekke ve Medine’ye  900 millik çölü aşan hac yolunu onararak rahat kullanılır hale getirmesiydi. Kufe’nin güneyindeki bu yol hala Darb-ı Zubaida diye anılır.  Zubeyde Harun Raşid’den 32 yıl sonra 841’de öldü. Onun 781’de evlenmeden önce İsmaili inancını savunduğu ve koruduğu,  Harun Raşid’in (takip)  kararlarını kendi güvendiği ajanları aracılığıyla önceden  İmam Muhammed bin İsmail’e haber verdiği bilinmektedir.

“Zahru'l-ma'ani ”ye göre,

“Muhammad batıni öğretileri açıklayan dinsel bilgileri yaymış ve  büyük gizi  sadece seçilmiş kimseye  açmıştır; öyleki bunların çoğu, herhangi bir İmam tarafından asla ifşa edilmemişti”.

Bazı kaynaklar, Abul Khattab ve yandaşlarının Kufe’de katledilmesinden sonra geride kalanların al-Mubarekilere (İsmaililere) katıldıkları ve bu birlikten bir grubun ise Muhammed bin İsmail’in son İmam olduğu ve onun asla ölmediğine, Mehdi ya da Kaim olarak geri döneceğine  inandıklarını anlatmaktadır. Ayrıca daha sonra Karmatilerin  öncülleri,  Muhammed bin İsmail’in ölümünü reddeden bu grup olmuştur. Ama  İsmailizmin asıl sadık kolu, Muhammed bin İsmail’in soyundan gelen İmamlığı izlediler.

Muhammed bin İsmail dönemi  İslam’da erken Sufizmin gelişmesini de gördü. İncelediğimiz dönem içinde Hasan Basri (ö. 728), İbrahim bin Edhem (ö. 776), Abu Hashim Kufi (ö. 775-6), Rabia Basri (d.801), Shaqiq Balkhi (ö. 810) gibi tanınmış ve büyük yetenek sahibi sufiler yetişmiştir.
İmam Muhammed Bin İsmail ve Rey Valisi İshak  bin al-Abbas

Rey valisi İshak bin al-Abbas al-Farsi, gizli olarak İsmaili inancına bağlıydı. Muhammed, onun kızkardeşi Sarah’ın kızı Fatima ile evlendi. Ondan, Vafi Ahmed olarak tanınan Abdullah doğdu. Muhammed’in Rey’de bulunduğu haberleri Harun ar-Raşid’e ulaşınca, valiye bir mektup yazarak onu tutuklayıp Bagdad’a göndermesini emretti.  Vali İshak bin Abbas, Muhammed’in izine rastlamadığını ve bulunca yakalayıp göndereceği yanıdını verdi. Ancak casusları Muhammed’in, valinin sarayında oturduğu ve orayı inancın dava merkezi yaptığı haberini halifeye ulaştırmışlardı.  Bunun üzerina Halife  valiye, onu yalancılıkla suçlayan  ve  emirlerine itaat etmediği takdirde, birliklerinin başında bizzat kendisinin  geleceğini bildiren  ikinci bir mektup yazdı.

Vali yine herzamanki yanıtı vermiş bulunuyordu. Ayrıca o sırada, Horasan valisi Musa bin Mahan’dan da şikayetler vardı. Bunun üzerine Harun ar-Raşid bu iki valiyi de artık tanımadığını ve azlettiğini bildirerek, Muhammed’i de yakalama niyetiyle ordusunun başında sefere çıktı. 805 yılında Horasan’daki ordudan ayrılarak, bir müfrezenin başında Rey üzerine yürüdü. Valiyi yakalatarak büyük işkencelerden geçirdi, fakat o İmamın bulunduğu yer hakkında tek ipucu vermedi. Vali İshak bin Abbas, işkenceler sonunda öldü;  o İmam uğrunda kendini kurban vermişti.
Muhammad bin İsmail Farghana’da

Abbasiler İsmaili İmam için araştırmayı son derecede yoğunlaştırınca, Muhammed İran’ın dışına çıkmak zorunda kaldı ve  çok geniş, hoş ve uygun bir bölge olan Farghana vadisine ulaştı. “Türkistan’ın kapısı” olarak tanınan Fargana vadisi şimdi Uzbekistan’dadır. Bir kısmı da Tacikistan sınırları içinde bulunur. Bununla birlikte belirtmek gerekir ki Tacikistan tarihi Orta Asya’da Uzbekistan’ınkine bağlıdır; zira bu iki ülke sadece bitişik, yani sınırdaş oldukları için değil, ayrıca aynı yöneticiler tarafından yönetilmiş aynı istilalara uğramışlardır. Egemen olan gelenek, Muhammed bin İsmail’in, esas olarak doğu Uzbekistan’da ve kısmen Tacikistan ve Kırgızistan’da 8500 milkarelik alan kaplayan Farghana vadisine sığınmış olduğunu söylemektedir. Eski Farghana kenti , harabelerin yeriyle birlikte  2750 mil karelik yüzölçümüyle Uzbekistan’dadır ve buradan Muhammed bin İsmail dailerini, Tacikistan’daki Gorno-Badakhshan’ı da içine alan Orta Asya’nın yüksek dağlık bölgesi Pamir’e göndermiş olduğu bilinir.

Burada belirtmek gerekir ki, yukarı Oksus’ta İsmaililer inançlarıyla derin köksalmışlardı, ama ne yazıkki, Orta Asya’da gizli dönem boyunca İsmaili davasına ilişkin ayrıntılara sahip değiliz.Bununla birlikte İsmaililer, yazarı belli olmayan, Ummu’l Kitab adını taşıyan bir risaleyi  kuşaktan kuşağa geçirerek ve koruyarak kendine özgü bir edebi geleneği bugüne ulaştırdılar. Kuşkusuz onlar, yaklaşık üç yüzyıl sonra Nasir Husrev’in bölgeye gelişine kadar(1150-80), inançlarının bu tek kaynağı risaleyi kullanmışlardı.

"Ummu'l-Kitab", İmam Muhammed Bakır’ın öğrencileri-müridleri ve Jabir bin Abdullah Ansari, Jabir al-Jufi and Muhammad bin al-Mufazzal bin Umar gibi tanınmış hadis rivayetçilerine yanıtlama yoluyla  yaptığı konuşmalarını içermektedir.  Arapça olarak–İvanov’a göre orijinali 11.yy.ın başlarında, Henry Corbin’e göre 8.yüzyılın ikinci yarısında- yazılmış olan eser, daha sonra Farsça’ya çevrilmiştir.

“Ummu'l-Kitab” yüzyıllar boyu sisler içinde kapalı kaldı.  1898’de, Türkistan’da İsmaililik araştırmasıyla ilgilenen  A. Polovtsev adında bir Rus memuru –ki bu kişi  daha sonra Bombay’da Rus Genel-Konsolos’u oldu-, Yukarı Oksus’u ziyareti sırasında, Ummu’l Kitab’ın bir kopyasını keşfetti. 1911 yılında, onun diğer bir Farsça versiyonu, bir başka resmi Rus görevlisi  olan J. Lutsch  tarafından Wakhan’da ortaya çıkarıldı. Bu yazmaların herikisinin de fotokopileri St. Petersburg Rus İmparatorluğu Bilim Akademisi Asya Müzesi’ne konuldu. Müze’nin müdürü Carl Salemann tekstleri bastırıyordu, fakat 1916’da onun ölümüyle durduruldu. Çok sonra 1936 yılında, Ummu’l Kitab metninin basım ve yayımı W. İvanov’a kısmet oldu. Ayrıca o yayımı, İvan Zarubin’in(1887-1964) tarafından Shagnan’da elde edilmiş olan kopyayı temel alarak yaptı.  Ummu’l Kitab, 210 sayfalık tek cilttir ve 1966 yılında da Napoli’de Pio Filippani Ronconi tarafından İtalyanca’ya çevrildi.

Bir süre sonra Muhammed, babasının saklandığı Salamia’ya geri döndü ve 813’de orada öldü. O arkasında Cafer, İsmail, Ahmad, Ali, Hussain ve Abdullah adlarında altı oğul bıraktı. Yahya adında bir oğlu daha olduğu söylenir.
İmam Muhammed ve İsmaili Dava’nın (mission) Örgütlenmesi

“Çağrı, davet” anlamına gelen dava (çoğl. duat) sözcüğü, dua’dan (çağırmak, adlandırmak) çekilir. Dai terimi de “çağıran, davet eden” demektir. İngilizcedeki “missionary”nin (Latince ‘mittere’: götürmek, sevketmek fiilinden) karşılığıdır. Davat sözcüğü , ‘dua’ anlamında da kullanılır, örneğin dawat al-mazlum (mazlumun duası), dawa bi'l shifa (sağlık duası) gibi.. Davat sözcüğünün kökeni İmam Cafer zamanına inmektedir. İsmaili Dava Örgütü, ilk kez  Abdullah bin Maymun al Kaddah tarafından Basra’da kurulmuştur.

T.W. Arnold “The Preaching of Islam” (Aligarh, 1896, s. 277) kitabında, “İsmaililer Abdullah bin Maymun zamanında örgütlenme taktiği  ustası oldular”;   W. Ivanow  “Collectanea”da (Holland, 1948, s. 20), “sadece örgütlenmesiyle değil, aynı zamanda özel önem taşıyan düşüncesiyle de din ve inancın vazedilmesi, anlatılması  olan dawat’ta İslamın tek dalı İsmaililikti” diye yazmaktadırlar. “The Encyclopaedia of Islam” (Leiden, 1965, 2nd vol.,  s. 168) göre de,

“Davat sözcüğü, Müslümanları İsmail bin Cafer Sadık’tan inen bir İmama ikrar vermeğe-bağlılığa  çağıran, İsmaili propagandasının yayılmasında kullanıldığı için iyi tanınmaktadır”.

Kısa bir süre sonra, Basra’nın hemen ardından, İsmaili dava karargahı Salamia oldu. Öbür yandan Yemen de dai yetiştiren bir merkez durumuna gelmişti. Doğrusu erken İsmaililiğin güncel dava sistemi hakkında pek az bilgi vardır, fakat bununla birlikte davanın-misyonun tüm İslam bölgelerine yayılmış ve hareketlilik  içinde olduğu kesindir.  En genişletilmiş bir söylemle görülüyor ki, Muhammed bin İsmail, değişik bölgelerde 12 Huccet tarafından temsil edilmiş  ve bir misyonerler (dailer) hiyerarşisinin en yüksek makamı olan bu Huccetlerin denetiminde farklı yola giriş, inanca kabul ve eğitim görevleri yönlendirilmiştir. İsmaili daileri, Abbasi İmparatorluğunun pek çok kısımlarında  bir dava ağı (şebekesi) kurmuş işletiyorlardı ve hatta İmparatorluğun dışında bile bir dolu etkinlikleri vardı. Onlar, bir yandan insanları davaya katmak için  toplumun en zayıf, en yoksul kesimlerinin sosyo-ekonomik koşullarını; diğer taraftan toplumun düşünen-okumuş kesimlerini  çekmek için de İslamın öğretilerinin felsefi yorumlarını kullanıyorlar, bunlardan bolca yararlanıyorlardı.

Davanın amaçları için dünya 12 bölüme ayrılmış ve her birine, yeryüzü adası (jazira al-arad) olarak bilinen jazira (cezire, genel olarak”ada” anlamına gelir) denilmekteydi. Aslında jazira’nın ada anlamı verip vermediğini söylemek güçtür. İnsan W.İvanov’un şu açıklamasını okuyunca onunla tam anlamıyla uyuşabilir:

“Görülüyor ki bu jazira anlamı içinde, genel olarak söylendiği gibi  ada anlamı yoktur, fakat burada, jzr (:kesmek, kesip ayırmak) kökünden temel anlamı içinde alınır ve bunun için “dilim, kesik” ya da “kısım, kesim, bölüm” anlamlarına gelmektedir. Bu yüzden 12 jazair (cezireler) anlatımı, dünya nüfusunun 12 bölümü ya da dünyanın iskan dilmiş (içinde yaşanan) 12 kesimi olarak çevirilmelidir. Onlar: Araplar, Türkler, Berberiler,  Habeşler, Zenciler, Khazarlar, Çin, Daylam, Rum ve Sakaliba’dır. Bu şekilde bir sınıflandırma, kısmen yersel coğrafya  ve kısmen de ırksal coğrafya ilkeleri temelinde yapılmıştır ve açık biçimde onuncu yüzyıla aittir” (W. Ivanow, The Rise of the Fatimids, Calcutta, 1942, s. 21)
İmam Cafer Sadık ve Caferi  Mezhebi Üzerinde Görüş ve Düşünceler

Önce şunu belirtmek gerekir: Sünni ve Şii fıkıh okullarına adları verilmiş İslam hukukçuları ve bilginlerinin hiçbiri kişisel olarak bir mezhep (Arapça zahab’dan çekilen mezhep sözcüğü ‘tutulan-gidilen, izlenen yol; inanç ve felsefede okul’ anlamındadır) kurma çabasında bulunmamıştır. 8. yüzyılın ilk yarısından 9.yüzyılın ortalarına  kadarki yüzyıllık dönem içindeki halifelik yönetim çevresi, askeri aristokrasilerin ve etkili büyük toprak sahiplerinin siyasal ve toplumsal  çıkarları doğrultusunda mezhepler geliştirilip kurallara bağlanmıştır. Bu iktidar ve büyük çıkar güçleri değiştikçe onların tuttukları mezhebin yükselişi ve egemenliği sağlanmış. Bunların tuttuğu mezhebin yeni bilginleri yetişerek gelişmeleri tamamlamıştır. Ortodoks Şii İmamiye de aynı süreçlerden geçerek, özellikle  9.yüzyılın ortalarından itibaren (büyük Şii vezirler, eyalet valileri, askeri komutanlar yetiştirip) iktidara ortaklık yapabildiği sürece yetişen Şii bilginler aracılığıyla gelişmesini sürdürdü. Ama asıl İmamiye’yi mezhep olarak kurumlaştıran 10.yüzyılın başlarından itibaren güçlü Şii Nevbahti ailesi içinde yetişen bilginler oldu. Onların iktidara yakınlığı ve halifelikle uzlaşıya girmiş olmaları kurumlaşmayı sağladı. Şii Buveyh Oğuları’nın Bağdad’da iktidarı ele geçirmeleriyle İmamiye daha da güçlendi.

İmam Cafer Sadık’ın gizli yürüttüğü Batıni Şiilik tamamıyla yeraltına çekilmiş, yaşama mücadelesi verirken; Caferin takiyesi, yani görüntüdeki açık dinsel uygulamaları İmamiye mezhebi olarak İslam tarihinde yerini aldı. Abbasi Halifelerinin  ölümcül  baskısıyla, yine takıyeye başvurup en büyük oğlu İsmail’in öldüğünü ilan edip, küçük oğlu Musa Kazım’ı

Ardıl İmam olarak açıkladı. İmamiye ya da Oniki İmamcılar onun soyundan gelenleri İmamları izlediler.

Oniki İmamcılığa düşünsel çehresini verenler,  bir devlet adamı olan Abu Sehl İsmail bin Ali en-Nevbahti (ö.923) ve aynı aileden Kitab Firaku’ş-Şia’nın yazarı al-Hasan bin Musa en- Nevbahti  olmuştur. (Prof. Dr. W.Montgomery Watt, İslam Düşüncesinin Fikri Teşekkülü, Çev.Prof.Dr. Ethem Ruhi Fığlalı, 2.Basım, İstanbul, 1998, s.338-343)

Bir Sünni İslam web sitesindeki (www.ummah.net/Al_adab) ‘the Myth of a Jaa’fari Madhhab’( Caferi Mezhebi Masalı) başlıklı makale yazarı Muhammad Jamaal Abdul Wahid Hanifa Qadiri’nin çelişkili düşünceleri arasında yer alan, Cafer Sadık’a ilişkin ve çoğunlukla Hanefilerin paylaştığı, Ehlibeyt Mezhebini, yani Caferiliği kendilerinin temsil ettiği yönünde görüşlerini  içeren iki kısa paragrafında ise şöyle deniliyor:

“...Çok iyi bilindiği gibi İslam Hukukunun (Şeriatin) dört imami (İmam al-A’zam Abu Hanifah, İmam Malik bin ‘Anas, imam Muhammad al-Shafii ve imam Ahmad bin Hambal), İslam hukuku, öğretisi ve ibadetine ilişkin bir çok kitap yazmışladır… İmam Cafer Sadık’in ilmi de sadece İmam al-Azam Abu Hanifah ve imam Malik bin Anas’da bulunabilir; dolayısıyla da, kurulmuş bir mezhebe sahibolacak, yalniz İmam Cafer Sadık’ın bu iki öğrencisidir. Şu halde, gerçek “Ehli Beyt Mezhebi”, Hanefi ve Maliki Mezheplerinin içinde yerleşmiş, yaşamaktadır. Ehli Beytle kıyaslama her ikisi içinde de gelenekseldir, etkindir. Maliki Mezhebi Cafer Sadık ile ilişkilidir. Hanefi Mezhebinin ise Ehli Beyt arasından toplam dört imam ile ilişkisi vardır. İmam Abu Hanifa,İmam Cafer Sadık’tan ilim öğrenmesine ek olarak, İmam Muhammed Bakır ve İmam Zeyd bin Ali’den bilgi elde etmiştir. İki dostu ve öğrencisi İmam Muhammed al-Şaybani ve İmam Abu Yusuf al-Ansari de İmam Musa Kazım bin Cafer al-Kazim’dan ders almışlardır...”

Caferi Mezhebinin Ortodoks Yüzü:  İran Şiiliği

Ancak yukarıdaki  kısa açıklamalar günümüz ortodoks Caferi Şiiliğin oluşturulması ya da ortaya çıkışını anlatmamaktadır.  Oniki İmamcı Caferi Şiiliğin tam anlamıyla şeriatçı-ortodoks  karakterle ortaya çıkışı ve Safevi Şahlığının resmi dini olması 17.yüzyılın sonlarında gerçekleşmiştir.

Aslında tek cümle ile diyebiliriz ki, Şah İsmail döneminde Kızılbaş sufiliği siyaseti çerçevesinde ad verilip oluşturulan Caferilik, Muhammed Bakır Maclisi’nin Şeyhülislam’lık ve ölümüne değin süren Molla Başı’lık yıllarında (1687-1693)bu yeni karakterine bürünmüştür.  Ancak  aşağıda açıklayacağımız gibi Anadolu Alevi-Bektaşilerinin mensubu olduklarını düşündükleri Caferilik, Kızılbaş sufiliğini benimsemiş Safevi siyasetinin ürünü ve onun simgesi de İmam Cafer Buyruğu’Buyruk üzerine yeni bir görüşü belirterek, üzerinde düşüncelerimizi söyledikten sonra Ehlibeyt mezhebinin ya da İmamiyenin ortodoks Caferiliğe dönüşümünü kısaca açıklamaya çalışacağız. dur. Burada sadece

Muhammad Jamaal Abdul Wahid Hanifa Qadiri (Muhammed Cemal Abdülvahid Hanife Kadiri)yukarıda bir alıntı yaptığımız yazısında, Caferi Mezhebi’nin bir İslam fıkıh okulu olarak varolmadığını ve İslam fıkıhçılarının  çoğu yapıtlarının üzerine Cafer’in adını koyan Şii ulemasının onu paravan gibi kullandıkları biçiminde kendi özel yargısını verdikten sonra, şu ilginç saptamayı yapıyor:


“ Şiilerin bugün ellerinde bulunan “İmami Caferi Buyruğu ” adını taşıyan kitap, Şii inancındaki dinsel uygulamalar üzerinde ilk kez yazan Cafer bin Hüseyin al-Kummi (ö. 951) adlı bir adam tarafindan yazılmıştır. Daha sonra, Abu Cafer Muhammed al-Tusi (ö. 1068),  Risala-i Jafariyyadaha önceki paragraflarda Malik bin Anas’a, diyordu. İ.K.) Müslümanların yoludur . Şiiler, ‘jafar’ ve ‘jafr’ sözcüklerinin benzerliğini kötüye kullanarak, yazarları Cafer al-Kummi ve Cafer al-Tusi olan bu kitapların İmam Cafer Sadık tarafindan yazıldığını ileri sürmektedir. Caferi Mezhebi, sadece bir kelime oyunudur.” başlığının taşıyan ve bir bölümlük bir yorum içeren diğer bir kitap yazdı. İki Cafer (al-Kummi ve al-Tusi) tarafindan yazılmış bu kitapları ileri sürerek Şiiler kendilerine ‘Caferi’ demektedirler. Böylece onlar İmam Caferi Sadık’ın doğrudan  kendisini izledikleri planını kurmaya girişmişlerdir. Oysa bu yol, sırasıyla Hanefi ya da Hanbeli, yani imam Abu Hanifa ya da imam Ahmed bin Hambal’a bağlı (

Abdülvahid Hanifa Kadiri’nin Türkçe adıyla “İmam Caferi Buyruğu”ndan sözetmesi, İran’da bu kitabın nüshalarına rastlamış olduğunu gösteriyor. Ancak kitabın  içeriği Türkçe olsaydı, yazar bunu açıklamak ve belki Şiilerle karıştırarak Türkiye’deki Alevi inançlı toplumdan da sözetmek zorunda kalacaktı.

Türkçe “İmam Cafer ya da Şeyh Safi Buyruğu” adı altında     derlenmiş buyruk metinlerinde en azından bazı bölümlerin “Farsçadan Türkçeye çevrildiği ya da anlaşılsın diye Türkçe söylendiğini” belirten cümlelere rastlanmaktadır.

Hanife Kadiri’nin İmam Cafer Buyruğu’nun, Cafer adlı iki Şii yazarın yazılarından derlendiği ve Şiilerin bu kitapların İmam Cafer tarafından yazıldığını ileri sürerek kendilerine Caferi adını taktıkları savı doğru değildir. Üstelik yazarın birinci Cafer olarak bildirdiği, Kitab al-Makalat ve’l- Firak’ın  yazarı al-Kummi, Sad bin Abdullah al Aşari’dir; Abu Cafer Muhammed bin Yakup al-Kolayni (ö.940-41) ile karıştırmıştır. Ancak Caferilik ya da Caferi mezhebi deyiminin kullanılışı ile İmam Cafer Buyruğu’nun sıkı ilişkisi vardır ve yukarıda da sözettiğimiz gibi,  ikisi de Safevi Kızılbaş siyasetinin ürünüdür.

Buyruk’ta  “ Eğer sorsalar, ikrar-ı tercüman nedir?” sorusuna şu yanıt verilmektedir: ‘Cevap: Şah-ı Merdan kuluyum, Al-i aba nesliyim, İmam Cafer Sadık mezhebindenim. Rehberim Muhammed, mürşidim Ali’dir.”( İmam Cafer-i Sadık Buyruğu, Der. Ali Ocaklı, s.225) İmam Cafer Buyruğu’nun elde bulunan Farsçasını görmediğimiz için, Türkçe mevcut metinler dikkatlice incelendiğinde, bu kitabın hazırlanmasınıda Abu Cafer Muhammed  Kolayni(940-41) ve Abu Cafer Muhammed bin al-Hasan al-Tusi’nin(1067-8)  kitaplarından, başta İmam Cafer Sadık olmak üzere İmamların Kuran ayetlerinden yorumları, hadis nakilleri ve kendi sözlerini seçkiler yaparak  yararlanıldığı anlaşılır. Kuşkusuz,   Kuran’dan alınmış çok sayıda ayetler de dahil olmak üzere hepsi batıni (tevil, içsel-mecazi olarak) anlamda yorumlanmıştır.

17. yüzyılın ortalarından itibaren, 10.yüzyılda İmamiye ya da İsna aşariye (Oniki İmamcılık) mezhebi olarak kurumlaşmış Şiilik, İran’da ulemanın usuli ve akhbari tartışmaları sonucunda Ortodoks Caferilik olarak  tam anlamıyla resmileşip yaygınlaşmıştır. ortodoks Şiiliğe, Caferilik adı altında dönüş yapılmıştır. Bu dönemden sonra Anadolu’ya gönderilen Buyruk’larda bazı Ortodoks ögeler kendilerini hissettirmeye başladı. Ancak Safevi soylu Şahların siyaseti gereği,  Anadolulu Kızılbaşları İran’dan tamamıyla uzaklaştırmamak için  kitaptaki batıni ögelere dokunulmamıştır. Buna karşılık İran içlerinde Horasan’da Kızılbaş katliamı ve koğuşturmalar sürdürülmüş. Kızılbaş Türkmenler,  İsmaililerle birleşerek yeraltına çekilmiş ve onlarla birlikte Ortodoks Caferi Şii takiyesi uygulamak zorunda kalmışlardır.

İranda Caferi Mezhebi  başlıca şu kaynaklar yorumlanarak oluşturulmuştur:

Oniki İmamcılığa ilk düşünsel çehresini veren yazarlar olarak,  devlet adamı Abu Sehl İsmail bin Ali en-Nevbahti (ö.923) ve aynı aileden Kitab Firaku’ş-Şia’nın yazarı al-Hasan bin Musa en-Nevbahti (ö.922).

Abu Cafer Muhammed Yakub al-Kolayni’nin (ö.940-41)  on altı bin yüz doksan dokuz hadisi içeren  Al-Usul Min al-Kafi.

Şeyh al-Saduk adıyla tanınan  İbn Babeveyh’in (ö.991-92) İmamların yaşamı ve yine İmamlardan geniş sure ve hadis yorumları veren inançlar kitabı  Risaletu’ul İtikadat (Şii İmamiyenin İnanç Esasları, Çev. Ruhi Fığlalı, Ankara 1978) ve Men la Yehzuruhu’l- Fakih.

Heresiograf Sad bin Abdullah al-Aşari al-Kummi’nin( ö.951-52) Kitab al-Makalat ve’l- Firak’ı.

Şeyh al-Taifa olarak tanınan Abu Cafer Muhammed bin al-Hasan al-Tusi’nin (ö.1067-68) At-Tazhib ve al-İstibsar’ı Ortodoks Oniki İmamcı, yani Şii İmamiye fıkıhı ve öğretisinin belli başlı yapıtlarıdır.

 

 

Sayfa 3

İmam Cafer Mezhebinin Heterodoks ya da Batıni Yüzü

Azerbaycan ve İran’da  Oniki İmamcı Şiiler için Caferi adının kullanılmaya başlanmasının, Kızılbaş Safevi’lerden  çok daha öncelere dayandığını ve özellikle bunu bir Azeri Türkü olan Seyyid İmadeddin Nesimi’nin (ö.1404) bir düvazimam nefesinde – tek örnek olduğu için Divan’a, kendi trajik sonunu anlatan gazel tarzı bir şiirde(s.173, no.156) olduğu gibi, Nesimi’nin şiirlerini kopya eden bir elyazmacı tarafından sokuşturulmuş olabileceği  kuşkusunu  da saklı tuttarak-- saptamış olmamıza dayandırıyoruz.

“Enelhak” (Hak benim, tanrısal gerçek benim ) dediği için derisi yüzülerek öldürülen büyük batıni mutasavvıf ve Hurufi-Alevi ozanı İmadeddin Nesimi Divan’ında(Yayına Hazr. Dr. Hüseyin Ayan, Ankara, 1990, s. 252-53; no.288), “Ben ol sadık-ı kavlim ki Cafer’yim/Hakikat söylerim hak Hayderi’yim: Ben sözüne sadık bir Caferi ve gerçeği söyleyen, gerçek bir Haydari’yim”diyorsa, o zaman,  Caferiliğin heterodoks yüzü birinci plana çıkıyor demektir. Aynı gazel’in  yedinci beyitinde ise “İmamım Cafer-i Sadık’tır” diyerek onun ardından gittiğini ve onun yolunu izlediğini belirtmektedir Nesimi:

Ben ol sadık-ı kavlim ki Caferi’yim

Hakikat söylerim hak Hayderi’yim

Alevi-Bektaşi (Türk) Halk Edebiyatının ilk büyük ozanı Yunus Emre’nin  (ö.1320) şiirlerinde değil Caferi söylemini , Oniki İmamları da göremiyoruz. Yunus’un el aldığı Şeyhi Tapduk Emre aracılığıyla bağlı bulunduğu Hacı Bektaş Veli’nin (ö.1271-73) bir Oniki İmamcı ya da Yesevi Şeyhi değil, bir batıni (Nizari İsmaili) Dai’si olduğunu son araştırmalarımızda gösterdik; geleneksel bilgilerin tam tersine, Alamut İsmaili İmamlarından birinin oğlu olan Şemsi Tebrizi (ö.1247-48) tarafından yetiştirildiği  üzerinde, tarihsel olaylar ve çevresel koşulları yorumlayıp inceleyerek,  geniş açıklamalarda bulunduk(Bkz. İsmail Kaygusuz, Hacı Bektaş Veli Bir Batıni Dai’siydi ve Şemseddin Muhammed Tebrizi (1183/4-1247/48), www.alewiten.com/düşünürler )

1460’lı yıllara kadar yaşadığını düşündüğümüz Abdal Musa Sultan’a ait olduğu sanılan “Gözlerin kör olsun ey kanlı Yezid”le başlayan bir nefeste “Oniki İmam’ın kapısın açan” ve “Aslımız Oniki İmam’a çıkar” dizelerinin geçmesinin inandırıcı bir yanı yoktur. Şiir dil olarak da 14. yüzyıla ait olmadığı gibi, kendi yetiştirmesi ve müridi büyük batıni mutasavvıf ozanı ve Türkçenin Yunus’tan sonra ikinci büyük ustası Kaygusuz Abdal’ın şiirlerinde de ne Oniki İmam ne de Caferi gibi Oniki İmamcı Şii  söylemlerine rastlamadık, rastlanmaz da... Bu kavramlar, Alevi-Bektaşi halk edebiyatının Kızılbaş siyasetiyle birlikte ikinci yükseliş dönemi olan 16.yüzyılın başlarından itibaren şiirimize girmiştir. Denilebilir ki, Anadolu Alevi-Bektaşilerinin kendilerini Oniki İmamcı ve  İmam Cafer Sadık’a bağlı, yani Caferi mezhebinden görmesi;  Erdebil’den amcası tarafından kovulan Şeyh Cüneyd’in 1449’da Anadolu içlerinde başlattığı toplumsal-siyasal mücadele, torunu Şah İsmail’in Tebriz’de  1502’de Kızılbaş Safevi yönetimini  kurmasıyla, yani Kızılbaş siyasetinin iktidar olmasıyla başladı.

Kul Himmet’in İmam Cafer yoluna ve koluna mensup olduğunu, onun erkanına uyduğunu belirtmiş olmasıyla, “Hüseyni mezhebindenim” de demiş olsa, içinde bulunduğu ve  “güruh-u Naci” diye nitelediği topluluk diye Caferi Kızılbaş-Alevi  topluluğu kastediliyordu. Zaten, “Buyruk” metinlerinde geçen “İmam Cafer Hüseyniler yolunu göstermiştir” söylemi Hüseyni ve Caferi mezhebinin aynı anlama geldiğinin kanıtıdır.(Bkz. “Buyruk”, Hazırlayan: Fuad Bozkurt, İstanbul, 1982, s. 135)  Ayrıca Kul Himmet İmam Cafer Buyruğu ve içindeki inanç ilkelerini nefeslerinde en fazla kullanan Alev-Bektaşi ozanlarından biridir.

Belli ki Kul Nesimi, çevresindeki kendini bilmez Sünnilerin “Siz Aleviler hangi mezheptensiniz? Müslümanız diyorsunuz; öyleyse mezhebiniz ne?” biçimindeki-bugün de sıkça karşılaştığımız- sorularından bunalmış. Onun için “biz mezhep bilmeyiz”diyerek  sürdürüyor:

“Biz ne müftü tanırız ne onun boş sözlerden ibaret olan verdiği fetvaları tanırız. Bizden sizin düşündüğünüz anlamda zahidlik (ibadet düşkünlüğü) ve biçimsel tapınmalar beklemeyin; biz en başından kurtuluş yolunu bulmuşuz. Bu yol gerçeklik-doğruluk kentinden geçer ve orada  bizim Ali’miz vardır; biz Şah-ı Vilayet (Ali) kullarıyız, yani ona bağlıyız. Bizim simgemiz Ehlibeyt sevgisidir. Siz görünüşte Hakk’a tapınıyorsunuz, oysa biz O’na yakınız, birlikteyiz; bir elimiz Hakk’ın katındadır...”

El ele, el Hakk’a ilkesiyle Tanrı’ya ulaşan Kul Nesimi’nin Muhammed-Ali yolu,  yani İmam Cafer Sadık’ın yoludur; heterodoks ya da batıni Caferi mezhebidir.

Noksani’ye gelince:Düvazimam nefesinin beşinci dörtlüğünde Caferi olduğu için Hakk’a şükrediyor; ama o bazan Kabe’de bazan puthanededir...Son dörtlüklerde ise Tanrı inancını, “biz Hakk’ı özümüzde bulduk ve Adem’e secde ederiz; (bunun için) Pir’in eşiğinde canımız kurbandır...”diyerek açıklıyor. Ortodoks Ceferiler (Şiiler) bu inancı dinsizlik ve küfür, mensuplarını da kafir görmektedirler.  Verdiğimiz örneklerde görüldüğü Alevi-Bektaşi ozanlarının hepsi de şiirlerinde, Caferi ya da Cafer Sadık mezhebine (yoluna) bağlı olduklarını  açıkça söylemektedir  Yine “Buyruk” metinlerinde; “Eğer sorsalar, ikrar-ı tercüman nedir?” sorusuna şu yanıt verilmektedir: ‘Cevap: Şah-ı Merdan kuluyum, Al-i aba nesliyim, İmam Cafer Sadık mezhebindenim. Rehberim Muhammed, mürşidim Ali’dir.” Bütün bu bilgi ve belgeler ortadayken, Anadolu Alevi-Bektaşilerinin  İmam Cafer mezhebiyle ilgisi yoktur, onlar Caferi değildir denilebilir mi?  Kuşkusuz denilemez. Anadolu Alevi-Bektaşileri İmam Cafer Sadık mezhebine bağlıdır; ancak onların mezhebi heterodoks  ve batıni Caferiliktir, tıp kı Aleviliğin din ve inanç) bağlamında heterodoks İslam ya da İslam dininin batıni yüzü olduğu gibi.

Nefeslerinde mezheplerini belirten Alevi-Bektaşi ozanlardan dörtlük örneklemeleri :

Şah İsmail Hatayi (ö.1524)

Muhammed Ali'nin kullarındanam
Al-i Aba nesli Hayderidenem
İmam-ı Cafer'in mezhebindenem
Derdimend Hatayi dermana geldim'


Pir Sultan Abdal (ö.1550-60?)

Sofi mezhebimi niye sorarsın
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz
Gözlüye gizli olmaz ne ararsın
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

Eğnimize biz kırmızı giyeriz
Halimizce biz de mana duyarız
İmam Cafer mezhebine uyarız
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz


Kul Himmet ( ö. 1588-90?)

Muhammed Bakır da geldi
İmam Cafer bir yol kurdu
Aba Müslim teber çaldı
Çalar Ali  Ali deyü   (C. Öztelli, Pir Sultan’ın Dostları, s. 81)

İmam Zeynel paralandı bölündü
Ol İmam Bakır’a yüzler sürüldü
Cafer-i Sadık’a erkan verildi
Allah bir Muhammed Ali diyerek (C. Öztelli, agy., s.101)

Cümlesi bir pire demişler beli
Şahları da Allah Muhammed Ali
Hüseyin mezhepli aslı mevali
Oniki İmama çıkar ucları  (C. Öztelli, agy., s. 167)


Kul Hüseyin (16-17.yy)

Mezhebimiz Cafer güruh-u Naci
Caferi olmayan kaldı Harici
Harici’yi keser Mehdi kılıcı
Biz Medhdi-i sahip zaman askeri


Şahi (16.yy)

Pirim kuklağıma eyledi telkin
Şah-ı Velayete olmuşum yakin
Mezhebim Cafer üs Sadık ül metin
Allah dost eyvallah pirane geldim


Virani Abdal (17.yy)

Muhammed Bakır’dır tendeki canım
Cafer üs Sadık’dır dinim imanım
Musa i Kazım’dır derde dermanım
Varlığım kalmadı malımdır Ali


Kul Nesimi’den (17.yy)

Sorma ber birader mezhebimizi
Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır
Çağırma meclis-i riyaya bizi
Biz şerbet içmeyiz dolumuz vardır


Noksani (18-19.yy)

Her dem Muhammed Bakır zikreyleriz
Caferiyiz Hakka şükür eyleriz
Gah yedi tamuyu fikir eyleriz
Aşkın ateşinde gah pervaneyiz

Heterodoks Caferiliğin El Kitabı “Buyruk”

Safevi devletini kuran Anadolu Alevi Türkmen oymakları, o dönemin adlandırmasıyla Kızılbaş Türkmen oymakları askeri aristokrasisiydi. Yönetim heterodoks İslam grubunun, yani batıni inançlı Alevi-Kızılbaşların elindeydi. Üstelik başı Tebriz’de olan Kızılbaş Safevi devletinin gövdesi Anadolu’daydı. Kuşkusuz bu nedenle  İmam Cafer Buyruğu da  heterodoks Caferilik gibi aynı siyasetin ürünüydü. Açıkçası Kızılbaş Caferiliğin el kitabıdır Buyruk; diğer bir söylemle Caferi Mezhebinin Ortodoks Şiiliğe aykırı olan olan heterodoks  yüzünün, yani batıni inanç kuralları (erkanı), tapınma biçem ve uygulamalarını içeren kitabıdır.  İşte Anadolu Alevi-Bektaşileri, bu kitabın kapsamı ve içerdiği inanç, yaşam ve tapınç kuralları çerçevesinde Caferidir. 16.yüzyıldan 19.yüzyıla kadar, örneklediğimiz nefeslerinde Caferi ya da İmam Cafer mezhebine bağlı oldukları söyleyen Alevi-Bektaşi  ozanlarının söylemlerini bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Nefeslerin içerdiği batıni anlam ve yorumlamaları hiçkimse görmezlikten gelemez. Ayrıca Kul Himmet ve  özellikle Kul Nesimi’nin “mezheb” yerine  “yol” sözcüğünü sıkça kullanmış olması da bir farklılık getirmiyor. Çünkü “yol, Muhammed-Ali yolu” olduğu kadar “İmam Cafer Sadık yolu”dur da.

Buyruk metinlerinde belirtildiği üzere Alevi-Bektaşiliğin tapınma kurumlarından Dar’ın pirlerindendir Nesimi. O, Hallacı Mansur’la, Fazlullah’la birlikte Alevi inancında ikrar-imanından, yolundan dönmemenin ve bunlardan gelecek acı ve işkencelerde büyük direncin simgesidir. Mazlum bir velidir, şahtır, erdir-evliyadır Nesimi.(Bu konuda geniş bilgi için bkz. İsmail Kaygusuz, Dar ve Dar’ın Pirleri 2.Basım, İstanbul, 1995, s.164-195)

Bütün bunlarla birlikte aşağıdaki betimleme Nesimi’nin inanç ve görüşleri, yapıtlarının da Buyruk’un hazırlanmasında önemi büyüktür:

“Mürid Kur’an okunması, Evliya menkıbeleri ve Seyyid Nesimi’nin ilmi okunması, Pirin konuşması olmak üzere üç durumda itiraz edemez.Bu durumlarda itiraz ederse günahkar olur.”( “Buyruk”, Hazırlayan: Fuad Bozkurt, İstanbul, 1982, s. 49)

İmam Cafer Buyruk metinleri hakkında Ortodoks(Caferi) Şiiler görüşlerini,

“Anadoluda yaygın olarak bilinen (bu) eserin İmam Sadık ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bu tamamen İmamın şöhretini kullanmak isteyen köylü kurnazı diyebileceğimiz zihniyetin ürünüdür” biçiminde ortaya konulmaktadır.

Oysa daha önce açıkladığımız gibi, bir Hanefi Sünni olan Abdülvahid Hanifa Kadiri ise yazısında onlar için:

“Şiiler, bugün ellerinde bulunan ‘İmami Caferi Buyruğu’ adını taşıyan kitapla, İmam Caferi Sadık’ın doğrudan  kendisini izledikleri planını kurmaya girişmişlerdir”

diye yazmaktadır. Her iki görüş de doğru değerlendirmiyor Buyruk’u. Çünkü yansız, nesnel olamıyorlar; sadece kendi inançlarının ölçütlerini kullanıyorlar.

Alevi-Bektaşilerin kutsal bildikleri ve içindeki erkanı (kuralları) tapınma törenleri olarak uyguladıkları “Buyruk” metinlerinin, Şii ve Sünni yazar ve araştırmacılarının ısrarla  vurguladıkları gibi, İmam Cafer Sadık’la bir ilgisi yok mudur? Kuşkusuz, hepsinin doğrudan İmam’ın sözleri ve buyrukları olduğunu ıspatlayacak kanıtlara sahip değiliz. Ama bu demek değildir ki, İmam Cafer Sadık ile ilgisi yoktur. Bazı Buyruk metinlerinin başında  “bu Buyruk tümüyle İmam Cafer Sadık’ın sözlerinden oluşur” yazılı olması bir abartıysa da, doğrudan onun sözleri olduğu belirtilen yirmiden fazla paragraf bulunması ve kendisinden rivayet edilen  çok sayıda ayet ve hadis geçmesi ve onların  batıni yorumları (tevil) asla gözardı edilemez. Aşağıda Buyruk’un ne zaman hangi siyasal koşullarda, kimler tarafından hazırlandığı ve (batıni) kaynakları hakkında, daha önceki yaptığımız çalışmalar ve yeni araştırmalarımızla saptadığımız bilgilerden  bir özet verceğiz.     ..

Aleviler arasında  Menakıbname, Büyük Buyruk, İmam Cafer Buyruğu, Şeyh Safi Buyruğu, Fütüvvetname, Menankıb-ül Evliya vb.olarak bilinen Buyruk’un  bilinen en eski nüshası 1607-8 yılında, Bisati adında bir kişinin kopya edip, Menakıb-ül Esrar Behcet-ül Ahrar (Sırların öyküsü, özgür insanın sevinci) adıyla düzenlediği yapıttır. Ama daha eskisi ele geçmedi diye,  Cahit Öztelli'nin, “Besati tarafından yazılmış, sonraları Şah İsmail'e maledilmiştir” diye kesin yargıya varmasının (ki bu yargıyı daha önce Abdülbaki Gölpınarlı vermişti) nedeni olamaz. (Cahit Öztelli, Pir Sultan'ın Dostları, İstanbul-1984, s.282) Dönemi çok iyi incelemeden ve Kızılbaş Safevi siyasetini bilmeden böyle bir yargıya varılması doğru değildir. Kaldı ki, Öztelli gibi  Alevi-Bektaşi ozanlarını iyi tanıyan Anadolu’da Aleviler arasında derlemiş olduğu şiirlerinden antolojiler düzenlemiş bir kişinin, Besat’inin nüshasının yazılışından 50-60 önce yaşamış ozanların şiirlerinde Buyruk’tan sözettiğini görmesi gerekirdi.Yalnızca Pir Sultan Abdal'ın değil, gerek Kul Himmet'in ve gerekse Şah Hatayi'nin pek çok nefesinde Buyruk'taki “Musahiblik, Dar ve Düşkünlük vb.” kurumlarına ilişkin ilkeler aynen yer almaktadır. Özellikle Hatayi'nin, doğrudan “mürşidlerin Buyruk açmasından” sözderek, yolbozgunu küstahların işledikleri kusurlardan ötürü düşkün sayılma durumları ve bağışlanmaları için neler yapmaları gerektiğini anlatan şiiri, Buyruk'taki ilkelerle karşılaştırılabilir. (İsmail Kaygusuz, Dar ve Pirleri, İstanbul-1993, s. 50-53)

Hemen tüm Buyruk versiyonları, kopya eden yazıcının hayal gücü, dinsel ve tarihsel bilgisi oranında kendine özgülük kazanmış ve düzene sokulmuş durumdadır. Örneğin hicri 1180'de (1766) yazılmış olan Haza Kitab-ı Dürr-ü Meknun (Gizli İnci Kitabımız) adıyla elyazması Buyruk metnini hazırlayan kişi,  Alevi ahlak ve inancı, tapınma biçiminin kuralları, yani Cem Edeb-Erkanı'nı  kendi biçimsel yorumuyla vermiş. Teatral bir hava içerisinde kutsal kişileri konuşturmaktadır. Çoğu İmam Caferi Sadık ile Şeyh Safi arasındaki diyalog biçiminde olmak üzere, Muhammed, Ali, İmam Bakır, Hızır, İmam Zeynel Abidin, İmam Muhammed Taki ve dört melek vb.dir. Hak mihmanı olarak nitelenen Şah Hatayi Cemin rehberidir. İmam Bakır Sultan ise ahiret rehberi görünmektedir. Abı hayat çeşmesi ve kutbu alem Hünkar Hacı Bektaş Veli'dir. Ayrıca Elyazmasında Şah İsmail Hatayi (1500/2-1524), Şah Abbas I (1587-1628) ve Şah Safi'nin (1629-1642) adları geçmektedir. Belli ki elyazmacı bunu, Şah Safi döneminden kalan  bir nüshayı gözönünde tutarak hazırlamış.

Çeşitli adlar altındaki Buyruk'ların hiçbirinin de ilk kez İmam Cafer'in kendisi tarafından yazılmış olduğu kabul edilemez.Kuşkusuz özde  onun düşünce ve ilkelerinin Türkçe'de yansımasıdır. İmam Cafer Buyruğu, geleneksel-ama bir siyaset gereği- bir adlandırma gibi kabul edilebilir. Alevilik özyönetimini bütün Cem kurumlarıyla birlikte iktidara yönlendirme olan Kızılbaş siyasetinin parçası olduğu da gözden kaçmamalıdır. Çok büyük bütünleştirici işlevi olmuştur.

a  “Buyruk”un Hazırlanışı, “İmam Cafer Heyeti” ve Kızılbaş Siyaseti

Hacı Bektaş Veli'nin Makalat’ındaki ilkelerin tümü Buyruk’un kapsamı içinde bulunmaktadır. Bize göre, genel olarak “İmam Cafer ya da Şeyh Safi Buyruğu” olarak adlandırılan ve Alevi-Bektaşiler arasında sadece “Buyruk” adıyla tanınan, kopya edilirken değişikliklere uğratılmış, eklemeler-çıkarmalar yapılmış durumda günümüze kadar gelmiş olan, bu inanç toplumunun toplu tapınması Görgü Cemi'nin biçimi ve düzenini, Muhammed-Ali yolunu ve ilkelerini anlatan ilk metin, bizzat Kızılbaş Ehl-i İhtisas kurulunun gözetim ve yönlendirmesiyle hazırlanmış. Genç ve bilgili büyük ozan Şah Hatayi'nin de katkılarıyla birlikte,  “Şah” ve “Mürşid-i Kamil”(İmam) olarak da onun onayından geçmiştir.

Bu Kurul, Şah İsmail’i Gilan’da sakladıkları dönem içinde(1494-99) Kızılbaş Türkmen dede-begleri tarafından kurulmuştur. İnançları gereği mürşid-mürid  ya da pir talip ilişkileri içinde “Ehl-i İhtisas” adı altındaki bu yedi kişilik kurul-heyet “lala, dede, abdal, hadim (hizmet gören), halife, halifat al- hulafa (halifeler halifesi) vb.” üyelerden oluşuyordu. Daha sonra 1501-2’de Kızılbaş Safevi devletini kurup Şah İsmail’i başa geçiren kurul “Lalalığı” kaldırarak onun yerine, Şah İsmai’in hem padişah olarak dünyasal, yani siyasal iktidarının hem de “Mürşid-i Kamil” ya da İmam olarak inançsal vekillik kurumu olan “Vekil-i Nefs-i Nefis-i Humayun”u oluşturdular. Devletin bu en yüksek kurumunun başına Şamlu Hüseyin geçti. Böylece Kızılbaş Şamlu  Türkmen beyi  Şah İsmail’in alter ego’su, yani ikinci kişiliği olmuştu. (R.M.Savory, The Cambridge History of Iran , Vol. VI, s.357-359’dan aktaran İsmail Kaygusuz, Görmediğim Tanrıya Tapmam, Alev Yayınları, İstanbul-1996, s.199-207)

Büyük olasılıkla,  Ehl-i İhtisas kurulunun  önemli üyesi “Halifeler Halifesi” başkanlığında (Belki Dede ve Abdal üçlüsünün) oluşturduğu bir komisyon, ilk Buyruk metnini hazırladı ve sonra Kurul’dan geçirildi. Bu varsayımı Kul Himmet’in bir şiirinde kullandığı bir söyleme borçluyuz.

Şeyh Safi'nin İmam Cafer Sadık'tan esinlendiğini ve Buyruğu'ndaki sözleri ondan aldığını ve hatta İmam Cafer'in mührünü taşıdığını şiirlerinde ifade eden Safevi soylu Dede Kul Himmet bu prapagandaya büyük katkıda bulunmuştur:

Erdebil'den gelince Rum'a
Sözümüz bizim didardan gelir
Şeyh Safi Buyruğu'n eyledim kabul
Sözü onun daim Cafer'den gelir
...
Makalatın ahiri cemalatın zuhuru
Şeyh Safi'ye değiptir İmam Cafer mühürü

Kul Himmet [9]73/1563 yılında yazmış olduğu şiirde, “İmam Cafer Heyeti'' diye adlandırdığı, Kızılbaş Safevi devleti yöneticileri eski “Ehl-i İhtisas” yüksek kurulunun “Halifeler Halifesi”nin başkanlığındaki bir alt komisyon olmalıdır.Şiirlerindeki Buyruk’a ilişkin  bilgiler bize, sonraları Kul Himmet'in  heyette yer almış olabileceğini de düşündürüyor. Kul Himmet bu şiirinde, Şah vekili Şamlu Hüseyin Hanı öldürtüp Ehli İhtisas’ı dağıtan ve İranlı ortodoks Şiilerin eline düşen Şah Tahmasb’ı(1524-1576) dolaylı olarak eleştirmekte; asıl onların(Ehl-i İhtisas Kurulu ve İmam Cafer heyetinin) söylediklerine kulak veriniz diye karşı propaganda yapmaktadır. Ancak tıpkı Pir Sultan'ın birçok şiirinde yaptığı gibi, kapalı ve simgelerle vermektedir düşündüklerini:

Eğer candan sever isen sen beni
Eğlen uçup gitme der güle bülbül
Senin mekanın benim kalbim evidir
Vücudum şehrine kona der bülbül
......
İmam Zeynel içti abu hayatı
Muhammed Bakır'a ver saadeti
Dört kitapla İmam Cafer heyeti
Yetmiş üçte mümin kula der bülbül (=73, hicri 973’ün kısaltması, İ.K.)

1990’lı yıllarda kaleme aldığımız “İmam Cafer Buyruğu’nun Hazırlanışı ve Kızılbaşlık Siyaseti” başlıklı makalemizde şu yargıya varmıştık:

“Yine çeşitli Buyruk versiyonlarından anlaşıldığı üzere,  asıl Hünkar Hacı Bektaş Veli'nin Makalat'ı Buyruk  kitabına kaynaklık etmiş ve onun özünü oluşturmaktadır. Tersinden de olsa bunun ilk farkına varan, Makalat'ı ilk kez yeni harflerle yayınlamış olan Sefer Aytekin'dir. O İmam Cafer Buyruğu’nun daha önce yazılmış olduğunu düşünmüş olduğundan:

‘Bu kitapda (Makalat'ta İ.K.); Hacı Bektaş Veli'nin bağlı olduğu İmam Cafer Sadık  Sadık yolunun ve Bektaşiliğe esas olan bazı prensip ve düşüncelerin yer aldığı açıkça görülmektedir. Mesela: Şeriat, tarikat, marifet ve hakikat yollarını ayırması; adem oğullarını, abitler, zahitler, arifler, muhibler diye ayırması...’ biçiminde kısaca değinmiştir. (Hacı Bektaş Veli, (Haz. Sefer Aytekin), Makalat, Emek Basım, 1954-Ankara, s.15)

“Bize göre de Ehl-i İhtisas'tan, olasılıkla Halifeler Halifesi, Dede ve Abdal üçlüsünün hazırlatmış olduğu Buyruk, Hacı Bektaş'ın Makalat'ı, Vilayetname ve bugüne uluşmamış diğer yapıtları temel alınarak yazılmış, Alevi-Kızılbaş Cem kurumları, adab erkanı biçim ve ilkelere bağlanmıştır. Kuşkusuz İmam Cafer'in Kur'an yorumları ve risalelerinden de yararlanılmıştır. Ayrıca yol ve mezhep olarak İmam Cafer adında birleşerek  İranlı Şii halkla yakınlık, uyum sağlama siyaseti de güdülmüştü.” ( İsmail Kaygusuz, Görmediğim Tanrıya Tapmam,  s. 210-211)

b İsmaili-Kızılbaş İlişkileri ve Buyruk’un  Batıni Kaynakları

Özde bu düşüncemiz değişmemiş olmasına rağmen, eksik olduğunu İsmaili Aleviliğini ve kaynaklarını inceledikten sonra gördük. Zaten bir batıni dai’si olan  Hacı Bektaş da Makalat’ını onlardan kaynaklanarak yazmıştır. Burada Buyruk’un hazırlanılması sırasında yararlanıldığını düşündüğümüz bazı batıni İsmaili kaynakları ve kısa örneklemelerle yetinmek durumundayız. Kuşkusuz kısa da olsa İsmaililerin, Kızılbaş Türkmenler ve  Safevi yönetimiyle toplumsal ve siyasal ilişkilerinden de sözedeceğiz.

Baştan şunu belirtelim; İsmaili kaynakları aracılığıyla günümüze ulaşan bazı bilgilerin temelindeki gerçek şudur: Kızılbaş Safevi Devletinin kuruluşundan, İranlı feodal aristokratların Şahların çevresinde kümeleşip, ortodoks Şiiliği devlet dini yaparak batıni sufiliği yönetimden uzaklaştırıncaya kadar Kızılbaşlar,  İsmaililerle birlikte hareket ettikleri gibi, Şah Abbas I’nin ölümünden (1628) sonra başlayan Kızılbaş ve sufi kıyımlarında da yaşamları biribirine karışmıştır.

Yukarıda önemle sözünü ettiğimiz yedi kişilik Ehl-i  ihtisas kurulu İsmaililerdeki Baş Dai’ler(du’at) kurulu ve Vekil-i Nefs-i Nefis-i Humayun adıyla kurulan Şah’ın alter ego’su (ikinci kişiliği) olarak onu temsil eden vekillik kurumu, İsmaililikte İmamın dış dünya içinde vekili ve onun kadar saygı duyulan ve hatta satr (gizli) dönemlerde inananlar arasında bizzat kendisi olarak bilinen (önceleri Hicab) Huccet ‘ten  esinlendiği açıktır; yeni yaratılmış değildir. Şah İsmail dahi, batıni İsmaili inancındaki bütün İmamların da Ali’nin mazharı olduğu, başka bir söyleyişle İmam Ali’nin  don değiştirip, kişiliğine büründüğü zamanın İmamı olarak algılanmıştır. Yine Ehli İhtisas kurulundan halifeler halifesi, İsmaili hiyerarşisinde Huccet’ten sonra gelen ve Dai’lerin bağlı bulunduğu Dailer Daisi’ni karşılamaktadır. Bütün bunlar rastlantısal değildir. 15.ve 16.yüzyıl İsmaili İmamlarının gizli olarak yaşadığı bölge Gilan çevresindeki Kahek ve Şehr-i Babek gibi sarp ve korunaklı yerleşim yerleridir.Daha sonraları İran’ın merkezine yakın Anjudan’da gizlenirler.

Ehli İhtisas kurulundaki Kızılbaş Türkmen dede-beglerinden bazıları Şah İsmail’in babası, Şeyh Haydar ve dedesi Şeyh Cüneyd’den beri Safevi ailesine hizmet vermekteydiler. 1493-1499 yılları arasında Şah İsmaili eğitip yetiştiren bu kişiler hiç kuşkusuz İsmaili İmamları Mustansir Billah II (1463-1475), Abdusselam (1475-1493) İmam Garip Mirza (1493-1496) ve Abuzar Ali Şah’ın(1496-1509) Huccet ve Dai’leriyle sıkı  ilişki içindeydiler. Devlet kurulduktan sonra artık ardıl imamlarla doğrudan ilişkileri vardır.Yönetimin İsmaili fedailerinden bir askeri birliğe sahibolduğu ve Şah İsmail onları Özbeklerle yaptığı savaşlarda kullandığı bilinmektedir.

Dahası İsmaili İmamlarından Nureddin Ali, diğer adıyla Nizar Ali Şah (1516-1550) Şah İsmail’in kızlarından biriyle evlilik yapmıştı. Safevi sarayında 30 yıl Tahmasb’a (1524-1576) hizmet veren önemli bir İsmaili daisi ve  ozanı  ve İmam Murad Mirza (1509-1514) ve Nureddin Ali (1516-1550) hakkında yazdığı övgü ve tanıtıcı şiirleriyle tanınan  Kasım Amiri (ö.1591), yönetime egemen olan Ortodoks Şiiler ve özellikle Tahmasb’ı etkileyen tanınmış Şii din bilgini Hilli Hasan bin Yusuf’un teşvikiyle dinsiz ilan edilerek 1565 yılında gözlerine mil çekilmiştir. 1591 yılında da Şah Abbas I (1588-1628) tarafında öldürtülmüştür. (Abu Baqi Nihawand, Ma'athir'i Rahimi, Calcutta, 1931, vol.3, s.. 1506)

Bu gösteriyor ki, Kızılbaşlar yönetimde etkli oldukları sürece iyi yetişmiş; zamanın hertürlü bilgileriyle donanmış ve Şeriatı bile bir bir Şiiden ve Sünniden daha iyi bilen bu çok bilgili İsmaili dai’ler de onların çevresindedir. Ve sanıyoruz ki  bunların, Buyruk hazırlayan “İmam Cafer Heyeti”ne  doğrudan ya da dolaylı katkıları olmuştur. Buyruk metinlerindeki Pir,  mürşid, kutub vb. deyimler 16.yüzyılın başlarına kadar  Anadolu Alevi-Bektaşi-Kızılbaşları arasında bilinmiyordu, Buyruk’la birlikte girdi. Buyruk’a ise, İsmaili İmamı Absusselam (1475-1493) zamanında onun isteği ve katkılarıyla hazırlanan ve Huccet-i Samit (konuşmayan-sessiz huccet ya da İmam vekili) sıfatıyla İsmaili Alevi topluluklarına görevli dai’ler aracılığıyla gönderilen Pandiyat-i Civanmerdi kitabından girmiştir. Kitap, gerçek inananlara ve cömertliğin/yiğitliğin örnek erdemlerine ulaşmayı araştıranlara öğütler içeriyor ve üç bölüm halinde (Büyük Pandiyat, Küçük Pandiyat ve 12 Civanmerdi ) hazırlanmıştır. Ayrıca içinde Abdusselam'ın birkaç fermanı bulunmaktadır. Bu kitap inananlara ahlak, insanlık, doğru davranış vb.üzerinde öğütlerle bilgi veriyor, eğitiyor. İmamın kendisi ve hüccet,  Pir, Mürşid ve Kutb olarak sıfatlandırılırken, İsmaililer, ehl-i Hakk ve ehl-i Hakikat gibi terimlerle adlandırılıyor. Bu kitap Hindistan'da yetkili bir Pir yani ve Huccet’miş gibi saygı görmekte ve Yarkand, Gilgit, Hunza, Çitral, Bedehşan ve İran'da da okunmaktadır.

Abdusselam Panj Sukhan-i Hazarat-i Shah Abdus Salam adında müminler için 30 sayfalık eğitici öğütler daha yazmıştır. Bu, risaleyle birlikte ve İmam Garip Mirza’nın ( 1493-1496) İsmaili dava örgütlenmesinde yaptığı değişiklikleri içeren fermanları da dai’lerin elindedir.

Bu yeni dava örgütlenmesinde büyük katkısı olan Kuhistan’ın Muminabad kentinden baş Dai’lerden Abu İshak’ın,  Kutb’un (İmamın)  ve  Pir’in (Hüccetin, İmam vekilinin) kutsallığı ve yetkilerinin tanıtmayı ve İsmaili inanç yoluna ilişkin öğretici tartışmaları içeren   Haft-i Bab (Yedi Bölüm ya da kapı) kitabı çok önemli bir örnekti Buyruk hazırlayan kurul için. Bu kitap, 1200 yılında Alamut Kıyamet (Yeniden diriliş) dönemi İmamlarından Alaaddin Muhammed II’nin (1166-1210) buyruğu ve koruması altın Kuhistan dai’si  (bir diğer) Abu İshak tarafından hazırlanmış Haft-i Bab-ı Baba Seyyidna’nın ( bkz. Kitabın çevirisini içeren aynı adı taşıyan yazımız; www.alewiten.com/Kimlikler/İsmaililer) o günün gizlenme koşullarına uygun yorumu olarak yolgöstericilik görevini üstlenmiştir. Ama bunun arkasından yine bir baş dai tarafından, 16.yüzyılın ortalarına doğru  İmam Cafer Buyruğu ile karşılıklı etkileşim içinde ve o dönemde oluşturulmuş kavramlarla Khayri Khwa Herati’nin (ö.1553) hazırladığı Kelam-ı Pir, İran’daki diğer Sufi akımlarını da etkileyecek daha genişletilmiş yorumlarla ortaya çıkacaktır.

Pandiyat’tan alınmış şu küçük paragraf,  Buyruk’ta musahib olanların ve talibler/müridlerin  birbirlerine karşı davranışları ve ilişkilerindeki sevgi ve paylaşımı anlatan pasajlarla rahatlıkla  karşılaştırılabilir:

“Gerçek inanan kimse, din kardeşine yardım eden; onunla yiyeceğini, sevincini ve üzüntüsünü paylaşan, sözde ve işte onunla birlikte olan ve ona karşı asla kalbinde herhangi bir kin ve düşmanlık taşımayan insandır. Eğer biri karnını doyuruyorsa, diğeri de doyurmuş olmalı. Biri aç kalıyorsa, öbürünün de aç kalması gerekir. Eğer bir kimse bazışeyler yiyorsa, diğeri de arkadaşının yediği şeyleri paylaşmalıdır.” (Pandiyat-i Jawanmardi, s. 56)

Hiç kuşkusuz Musahiblikle ilişkin kurallar, ikrar veren talibin Pir eteğini tutmakla  ikinci kez dünyaya gelişi, yol oğlu gibi söylemler, ilk Proto-İsmaili dailerindenMansur el Yaman (ölm. 914) olarak bilinen İbn Havşab’ın, “Kitab al-alim wa’l-Ghulam (Bilgin ve Öğrencisinin El Kitabı)” adı altında yazdığı, İsmailiye inancına girişin “yeni bir isimle, ikinci ya da yeniden doğuş” olarak tanımladığı yapıttan, İmam Cafer Heyeti’nin ilişki kurduğu dailer aracılığıyla Buyruk’a girmiştir.

Buyruk metinlerinde geçen dünyanın yaratılışı mitosu: Tanrının yaratıklarının günahlarına öfkelenip terlemesi, o terden yeşil (ya da apak) bir derya oluşması; deryadan dışarı düşen bir cevherden   Muhammed ile Ali’nin nurunu yaratması ve bunu  yine nurdan kubbeye koyması; Tanrının dünyayı yaratmadan yüzbinlerce yıl önce Muhammed’in ve Ali’nin ruhunu yaratmış olması.vb.gibi betimlemeler 8.yüzyıl başlarında İmam Bakır’ın çevresindeki Mugirilere kadar inmektedir

Al-Mugire’ye göre:

“Tanrı kendi yüce adını seslendirdi. Bu ad uçan bir kuşa dönüştü ve başına konmak için hemen bir taç biçimi aldı. Bundan sonra Tanrı, sağ eli üzerinde yazılı bulduğu levhada inananların işleri üzerine eğilecektir. O, insanların yorumladıkları günahlar hakkında  büyük bir öfkeye kapılacak ve bol bol terlemeye koyulacaktır. İşte bu tanrısal terden, biri acı sulu, diğeri tatlı sulu iki deniz doğmuştur. Tatlı sudan ışıklar, tuzlu-acı sulardan  ise karanlıklar oluştu... İşte yaratıklarına biçim vermesi bu ışık denizlerinden sonradır; inananları yaratması da ışık denizinden sonradır. Tanrının bunların içinden yarattığı ilk şey(ruhları) gölgeleriydi. Ve yaratılan ilk gölgeler de Muhammed ile Ali’ninkiydi. Onların ortaya çıkışı, zuhuru bütün insan cinsine öncülük etti. Sonra Tanrı göklere, yeryüzüne ve dağlara imamlık emanetini taşımalarını önerdi.”(Al Shahristani, al Milal, s.294-295)

Batıni yaratılış mitosunun bu ilk versiyonu Hattabilerin Ummu’l Kitab’ında ilk yaratılan “beşler ışık(nur) kümesine”, yani Ehlibeyt beşlisine dönüşerek farklı çeşitlemeler halinde Buyruk’a kadar ulaşır.

Buyruk’ta geçen ve genelde yaratılış mitoslarına kaynak olan, Muhammed’in  “Allahın ilk yarattığı benim nurum ve ruhumdur ve Allahın ilk yarattığı benim aklımdır...Ruhlar alemi benden dal budak salmıştır” hadisinin daha etkili bir varyantını Nasıruddin Tusi’de ( Rawdat al-Taslim/La Convocation d’Alamut, Çev.Christian Jambet, Paris, 1996, s.328) buluyoruz:

“Muhammed, ‘Adem daha su ile toprak arasındayken ben Peygamber idim’diye buyurdu.”

Buyruk metinlerinde geçen namazın, secdenin, abdestin, boy abdestinin, hac ziyaretinin ve diğer Şeriat koşullarının batıni yorumları, tamamıyla Nasıruddin Tusi’nin(1201-1274)  Rawdat al-Taslim (Teslimiyetin Bahçesi) adlı Farsça yapıtından süzülüp sadeleşerek gelmiştir.Kitabın Fransızca  çevirisinin son bölümlerindeki “Exégése spirituelle de la purification rituelle (Ritüel temizlenmenin(abdestin) ruhsal(içsel,batıni) yorumu”(s.330-332), “Exégése spirituelle de la profession de foi et de la priére(İmanın ve namazın batıni yorumu)”(s.332-333), “la profession de la priére( Namazın (ayakta durma, rüku ve secde durumlarının) batıni yorumu)”(s.338-340), “Exégése spirituelle du jeune et pélerinage (Orucun ve haccın batıni yorumu)”(s.340-342) gibi alt başlıklar altındaki metinler incelendiğinde benzerlikler görülecektir.

Yine Buyruk metinlerinde birkaç yerde geçen Peygamber’in Ali’yi ardıl olarak seçtiği Ghadir Khum olayı ve Ali hakkındaki hadislerin batıni yorumları, Nasıruddin Tusi’nin yapıtındaki (s.327-329) yorumlardan farklı değildir.

Abdest alma örneğini ele alırsak, N. Tusi diyor ki:

“...ritüel temizlik(abdest-boy abdesti) eski gelenek ve dinlere elveda etmek, yani onlardan vazgeçmek olduğun anlamına gelir. (s.330) İnsan bedeninin yüzeyi su ile  tam olarak temizlenip paklandığı gibi, kötülüklerin temsilcisi (olan) ve içtenliği etkileyen-kirleten pisliklerden içdünyamızı oluşturan ruhun da paklanması gerekir; burada suyun görevini bilim-bilgi yapar. (s.333)  Toprak kuramsal bilginin, su ise eğitim-öğretimin simgesidir.(s.215)

İmam Zülfikar Ali (1514—1516) ve Nureddin Ali (1516-1550) zamanında yaşamış ve Herat Sultanı Hüseyi Ghuriyan’ın oğlu Horasan ve Afganistan Baş Dai’si olan Khayri Khwah Herati’nin Kelam-ı Pir yapıtında ise,

“...abdest almak, İmam’ın bilgisine dönüş yapmak, ona yönelmektir; çünkü su, batini yorum (tavil) aşamasında Hakikat biliminin simgesidir”diye geçer. (Kelam-ı Pir: A Treatise on Ismaili Doctrine, yayım: W. Ivanow, Tehran, 1961, s.52-102; Farsça tekst, s.94)

Çeşitli Buyruk metinlerinde ise şu tanımlara rastlıyoruz:

“...şeriat abdesti su ile olur, tarikat abdesti Pir elinden biat etmektir, yani ondan gelen bilgi ve buyruklara uymak, kabul etmektir. Marifet abdesti, nefsini bilip Tanrıyı tanımak. Sırrı Hakikat abdesti ise kendi ayıplarını görüp, sair kimselerin aybını örtmektir.”

“Erkanın abdesti varlığından el çekip meydanı bilmek; yani  tüm varlığını meydana koyarak Pir’ine-Mürşid’ine teslim olmaktır...”

Pirin ve Mürşid’in yerine İmam’ı koyarak, adlarını verdiğimiz  ve diğer batıni kaynaklar- yapıtlar tek tek ele alınıp incelenir ve Buyruk metinleriyle karşılaştırılırsa  yüzlerce benzer paragraflar bulunacaktır. Kaldı ki zaten Pandiyat-i Civanmerdi’den itibaren, Pir ve Mürşid  İmam vekiline (Hüccet)  denildiği kadar, İmam yerine de kullanılmaktadır.