Türabi’nin Rotterdam’da Taşan Öfkesi

İsmail Kaygusuz

Esenler Ortaokulunun ikinci sınıfındaydı Türabi. Çalışkandı. Derslerini hiç aksatmayan, düzenli bir örenciydi.Okullar açılalı henüz iki ay olmuştu, ama sınıfında hemen sivrilmiş ve öğretmenlerinin dikkatini çekmeye başlamıştı. Hemen bütün derslerde parmağı havadan inmiyordu.

O gün Cuma idi. İlahiyat Fakültesi mezunu Emin hocanın “Din ve Ahlak Dersi” vardı son iki saatte. Onu hiç mi hiç sevememişti Türabi. Bu dünyanın yalancılığı üzerine öyle şeyler anlatıyordu ki, hiç aklına yatmıyordu. Çünkü adamın çizdiği tabloya bakılırsa, bu dünyada yaşamanın bir anlamı yoktu. Öbür dünyadaki cennette ise yok yoktu! Her dersin ilk on beş dakikasında bu dünyada adım atışın bile günah olduğu; gözün baktığı, kulağın işittiklerinin yalan, düzen ve tanrı inkarcılığı, kafirlik olduğu üzerine söylev çekiyordu.

Türabi bazen neredeyse parmak kaldırıp, “Öğretmenim, mademki bu dünya öylesine kötü ve iğrenç; peki siz neden ölüp, öbür gerçek dünyaya gitmiyorsunuz? Ölüm çok kolay İstanbul’da; atın kendinizi belediye otobüsünün önüne!” diyeceği geliyordu.

O gün uzun yine bir fasıl geçti öte dünyadan. Ama, bu kez cehennemden konuştu; elinde demir topuzlar bulunan zebanilerden, derin kuyularda fokurdayan katran kazanlarından söz etti. Bunların üzerindeki, geçmek zorunda kalacakları kıldan ince kılıçtan keskin köprüyü anlatarak; korkudan yüreklerini ağızlarına getirip, getirip, bıraktı yeniyetme ortaokullu gençlerin.

Sonra birden konuşmayı kesip, cebinden not defterini çıkardı. Birinci sıranın önünden itibaren örencilerin adlarını ve gelmiş oldukları kentleri sormaya başladı. Türabi arka sıralardaydı ve onu izliyordu. Emin hoca ana babaları Malatya, Sivas, Erzincan, Tunceli, Çorum vb. kentlerden gelmiş öğrencilere İslam şeriatına ilişkin sorular soruyordu.

Örneğin: “İslamın şartı kaçtır? Annen baban ramazan tutuyor mu? Deden beş vakit namaz kılıyor mu? Hangi namaz surelerini biliyorsun? Bir fatiha suresi oku da dinleyelim! Hangi dindensin? Peygamberin kim? Bir kelime-i şehadet getir bakalım!” diyordu.

Yanıtlayamayanları önce defterinde işaretliyordu. Sonra da onları bir araya oturtmaya başladı. Çocuklar bu tür sorular karşısında birden şaşkınlığa düşüyorlarsa da, mutlaka yanıt verilmesi gerektiğini düşünerek, bir şeyler söylüyorlardı. Yanıtlar çok ilginçti. Çünkü soruların karşılığı olmadığı gibi, beklenilenler hiç değildi. Sınıftaki diğer öğrenciler bazen kahkahayla gülüyor, bazen da aralarında homurdanıyorlardı. Ama, Emin hocanın soru yönelttikleri çocuklar oldukça doğal bir davranış içinde bildiklerini sıralıyorlardı:

“İslam’ın şartı üçtür, on ikidir, yedidir... Anam babam ramazanda üç gün oruç tutarlar; zaten otuz gün tutanlar o üç günü arıyorlarmış! Benim dedem günde beş kere namaz kılmaz, onu yezitler kılar. Biz yezit değiliz. Kışın bizim köye sakallı Dede’ler gelir saz çalar görgü yaparlardı biz köydeyken; dedem, anam, babam ve amcam günde üç öğün o Dede’nin karşısında sıraya dizilir dua alır sonra da önünde kelle keserlerdi. Yani camidekilerin yaptığı gibi yere kapanırlardı... Kelime-i şehadet mi öğretmenim? Allah, Muhammed, Ali! Dinim Muhammet’tir, imanım Ali... Dinim de Muhammet Alinin dini, yolum da Muhammet Ali’nin. Biz onlardan başkasını ne bilir, ne de tanırız!”

Emin hoca bu yanıtlar karşısında lahavleler çekerek boynunu büküyorsa da sesini çıkarmıyor, bu çocukları bir araya getirme uygulamasını sürdürüyordu. Artık Türabi anlamıştı ki, Hoca Alevi çocuklarını tanımak için bu türden sorular soruyordu. Ancak onları bir araya toplamasına bir anlam veremedi. Arkadaşlarından bir kısmı, sanki kasıtlı olarak bu tür karşılıklar veriyordu. Öyle gelmeye başladı Türabi’ye.

Türabi’in İlk Öfkesi Din Ahlak Dersinde...

Örneğin Çorumlu Nuri’ye Hoca “İslamın şartı kaçtır?” diye sorduğunda, kızgınca “bir!” deyip oturdu. Sınıfta yaşı en büyük olan örenciydi Nuri; sakal tıraşı olmaya başlamıştı. Hoca’nın bu kasıtlı ayırımına kızıyordu. Oysa önünde oturan iki Ermeni ve bir Yahudi arkadaşını da soru sormadan kaldırıp, diğerlerinin yanına koymuştu. Demek ki Hoca’nın sorunu Alevilerle idi.

Bu kısacık yanıt üzerine, öbür çocuklar gibi gülen Emin hoca Nuri’ye: “Peki nedir? Açıkla bakalım neyimiş İslam’ın o tek şartı?” diye yineledi sorusunu.

Nuri kalktı ayağa ve sakince: “Namazla oruç senin. Hac ve zekat zenginin; Lailahe illallah, Muhammedün Resulullah da benim” dedi.

Emin hocanın gülmesi dudaklarında donup kaldı. Sınıf da gülmedi hocalarının yüzü asılınca. Ama Türabi isteği dışında bir kahkaha attı. Bütün başlar ona dönmüştü, ama aldırmadı. Nuri’nin bu yanıtını çok beğenmişti. Kendisinin de bildiği çok güzel ve anlamlı bir Bektaşi fıkrasıydı bu. Birazcık değiştirip tam yerinde söylemişti Nuri. Bilinçli yaptığı kesindi.

Türabi okumayı yazmayı çok seviyordu. Hele anasının babasının sık sık: “Aman oğlum çok oku, her şeyi iyi öğren. Dinin imanın şartlarını; namazı ve orucu iyi öğren. Öğren de at kafanın arkasına, yapma! İtleri ürdürme kendine. Dalaştırma kendine onları, çalıyı dolaş” demeleri yüzünden çokça dinsel kitaplar okumuştu. “Hatta Mızraklı İlmihal ve Tam ve Hakiki Namaz Hocası” kitaplarını bile ezberlemiş, yutmuştu. İtle dalaşmadan çalıyı dolaşacak denli silahlanmıştı. Öyle ki, otuz iki farzı hiç soluk almadan sayabiliyordu.

Yine babasının, “Üren itte mi kabahat? Yoksa itleri ürdürende mi?” sözünü sıkça yinelemesi yüzünden, bu yaşta şeriat zırhına bürünmüştü Türabi saldırılara karşı. Alevilerin, çoğunluk olan Sünnilerden farklı bulunduklarının ve de tapınmalarının onlardan ayrı olduğunun bilincindeydi. Görgü Cemleri’nde zekir olan babasının sazının tellerinden dökülen yanık Cem ezgileri onu çok etkiliyordu. Hele çoğunu ezbere bildiği düvazimamları dinlerken hep kendinden geçiyordu. Şu anda Hocasının yapmak istediği iş ortadaydı. Alevi ve İslam dininden olmayan çocukları ayırıp, onlara önce İslam’ın koşullarını, dinin ilkelerini, kitabı ve peygamberi, yani kısacası Şeriat önbilgilerini vererek öbürlerine yaklaştırdıktan sonra, din ve ahlak derslerine başlayacaktı. Türabi kafasında böyle yorumlamış ve haklıydı. Fakat yetersizdi. Çünkü Hoca, çok daha bağnazca şeyler düşünüyordu.

Onun sınıfta tek başına ve kahkahayla gülmesine Emin hoca çok kızdı. “Anlaşılan,” dedi öfkeyle, “şu Kızılbaş dölünün söyledikleri çok hoşuna gitti. Nasıl da yüce dinimizle alay ediyor. Geç bakalım öbürlerinin yanına. Bunların önce Müslüman olması lazım. Yahudi ve Ermeni çocuklarına sözümüz yoktur. O adamların havraları ve kiliseleri var, Aleviler gibi dinsiz imansız değiller. Ama sizler iki hafta görevlisiniz; kendi dininizden bildiklerinizi, bu Kızılbaşlara anlatıp öğreteceksiniz. Bunları, Müslüman diyerek dersime alabilmem için, Musa’nın ve İsa’nın dinlerinden birazcık da olsa kapmaları gerekir. şu Alevi çocukları önce havraya, sonra kiliseye sokacaksınız. En az bir kere hepsinin bu iki tapınağa da girmesi gerek!”

“Ayrıca sınıfta konuşulanlar kapıdan dışarıya kesinlikle çıkmayacak. İçinizde bir kişi yapsın; toptan sınıfta bırakırım hepinizi. Ben iman elçisiyim, kimseden korkum yoktur!...”

Türabi’yi ters ters süzüp “Sana gelince,” dedi yılan gibi tıslayarak; “hiç gülünmeyecek yerde kahkaha attın. Dur bakalım, Sıvas’ın Suşehri’ndenmişsin. Orada fazla bulunmaz, ama göreceğiz yine de. Söyle bakalım; hangi dindensin ve peygamberin kim senin?”

Türabi, kafasında “Kırpık Bıyık” diye tanımlayıp, ad taktığı Emin hocanın az önceki sözlerine fena halde kızdı. Kabartılmış yeniyetme öfkesi adeta, sırtına geçirilmiş şeriat zırhını delmeye zorluyordu. Ayağa kalktı ve soluk almadan konuştu:

“Dinim İslam, kitabım Kuran ve peygamberim Muhammed Mustafa sallullahü aleyhüsselamı vesselam. İslam’ın şartı beş, imanın altı. Beş vakit namazın rekatlarını ve bunlarla birlikte otuz iki farzı da sayayım isterseniz. İstemiyor musunuz? Şimdi ben size bir soru soracağım; bilmezseniz ben de sizin Müslümanlığınızdan şüphe ederim. Cevap veriniz şimdi: Bir nedir, iki olmaz? Üç nedir dört olmaz? Beş nedir altı olmaz? Bunlardan ötede yol olmaz; bunları bilmeyen de Müslüman olmaz” dedi ve beklemeye başladı.

Hoca fena halde şaşırmıştı. Doğru bir tanrıdır, iki olamaz. Ama üçler, beşler de kim oluyor? Hocasını siygaya çeken şu küstaha görünmek gerekiyor, diye içinden geçirerek bağırdı:

“Burada Hoca talebeye soru sorar. Ne cesaretle sen bana sorabiliyorsun? Otur yerine. Sana bir sekiz numara vereceğim sorularımı güzel cevaplandırdığın için. Yaptığın küstahlık yüzünden iki numaranı kırdım. Otur artık yerine, sen iyi bir Müslüman aile çocuğuna benziyorsun.”

Türabi dimdik ayakta dikeliyordu, oturmadı. Öfkesi bu kez, üzerine giydirilmiş şeriat bilgileri zırhını delip parçaladı. Babasının dediği gibi değildi. İşte it kendiliğinden havlıyor ve saldırıyor; gizlenerekten çalılığı dolaşamazdı. Bir Alevi çocuğu olarak, diğer Alevi arkadaşlarına yaptığı ve söylediklerini içine sindiremedi ve Türabi:

“Hayır,” dedi, “ben sizin sandığınız türden Müslüman ailesi çocuğu değilim; ben Alevi çocuğuyum. Siz de Müslüman olamazsınız, çünkü sorduğum soruyu bilemediniz. Ne İslam peygamberini ve ne de onun ev halkını tanıyorsunuz. Ben de Alevi arkadaşlarımın yanına gidiyorum. Siz zaten Alevi hiç olamazsınız!”

Türabi çantasını topladığı gibi, ayrılmış olan sekiz-on çocuğun yanına gitti. Yahudi ve Ermeni kökenli öğrenciler büsbütün şaşkındı. Bu Hoca neler konuşmuştu öyle? Kendi isimlerini bile Türkçeleştirmişlerdi annesi babası, gayrimüslim oldukları anlaşılmasın diye. Nereden öğrenmişti Yahudi ve Ermeni olduklarını? Alınlarında yazmıyordu ya! Üstüne üstlük yanlarına oturtulmuş Alevi inançlı arkadaşlarına nasıl diyebilirlerdi, “haydi havraya ya da kiliseye gidiyoruz bu cumartesi- pazar!” Kaldı ki kendilerinin de öyle sık sık gittiği yoktu.

Emin hoca Türabi’ye karşılık veremedi. Zil çaldı, çocuklar evlerine gideceklerdi, onları bekletemezdi. Dişlerini gıcırdatarak kürsüsüne giderken, yeniden öğrencilere, sınıfta konuşulanların kapıdan dışarı çıkmamasını öğütledi bir tehdit havası içinde.

Tavuk Kovalamaca ve Türabi’nin İkinci Öfkesi

Okuldan dışarı çıktıklarında Alevi öğrenciler öfke içindeydiler. Ayrıca büyük bir korku sarmıştı hepsini. İçgüdüsel olarak toplu halde yürüyor, ama tek sözcük etmiyorlardı. Konuşmak bir yana birbirlerinin yüzlerine bile bakmaktan çekiniyorlardı sanki. Yanlarından geçen sınıf arkadaşlarından bazıları, “Kızılbaşlara bakın, Kızılbaşlara! Dinsiz Aleviler!” diye laf attılar. Anlaşmışçasına hiçbiri karşılık vermedi.

Okuldan epeyce uzaklaşmışlardı. Bir arsada durdular. Yolsuz, elektriksiz, kısacasız tüm altyapısız gecekondularda oturuyorlardı; taşların toprakların arasında ve çamurların içindeki evlerine dağılacaklardı. İçlerinde en uzun boylusu olan Nuri, Türabi’ye sevecenlikle yaklaşıp, kuvvetle elini sıktı.

“Ben senin Alevi olduğunu bilmiyordum, dedi. Hem de gerçek bir Alevi olduğunu herkese, çekincesiz ispat ettin.” Az susup uzaklara doğru baktı, sonra ekledi:

“O öğretmenin yaptığını bir türlü içime sindiremiyorum. Kitap dolu çantamı neredeyse kafasına fırlatacaktım. Bizleri arkadaşlarımızın yanında küçük düşürdü. Ben o okula bir daha gitmem!”

Öbür çocuklar da bunu bekliyormuşçasına: “Ben de, ben de, ben de!.” diye çığrıştılar. Sonra evlerine dağıldılar koşuşarak. Türabi yüksek sesle söylememişti, ama içinden o da kararını vermişti; okulu değiştirecek, bu mümkün olmazsa gitmeyecekti artık okula.

Tek başına ve dalgın dalgın yürüyordu. Öfkesi dinmiş, fakat şimdi de bir korku sarmıştı Türabi’yi. Evde anlatıp anlatmamak üzerinde tereddüdü vardı. İncecik yüzü gerilip duruyordu, kendisine kızacaklarını düşündükçe.

“Ne diye Alevi olduğunu söyledin?” diyerek hemen kendisini paylayacaklardı; “Ne diye Hocana karşı geldin? Ne diye çalıyı dolaşmadın? Biz sana itle dalaşmadan çalıyı dolaş dediydik. Niçin söz dinlemezsin sen?”

Böylece gecekondularının bulunduğu çamurlu sokağa girmişti. Beş altı ev sonra kendilerinkine varacaktı. O anda en yakındaki gecekondunun önünde bir kadının tavuk kovaladığını gördü. Tavuk kendine doğru geliyordu. Güz güneşinin son ışıkları sokağı yalamaktaydı, onun için ak renkli tavuk daha da parıldıyordu.

Kadın seslendi: “Şu tavuğu yakalasana oğul! Haydi yavrum, bir koşuver! Ben yapamıyorum.”

Bunu işiten Türabi, çantasını bir yana fırlatıp koştu. Ak tavuk bu kez yön değiştirmiş, gık, gıklayarak, bağıra çağıra kaçıyordu. Sanki hayvan yeniyetme düşmanının güçlülüğünü anlamıştı. Uçmaya çalışıyor, uçamıyor; yönünü dengesini yitirmiş ve deli divane koşuyordu ak tavuk. Türabi tam kadının evinin duvarının dibinde kıstırıp, yakaladı onu.

Kadın, oğlanın yere fırlattığı çantasını da aldı: “ Sağ olasın babam, Allah razı olsun!” diye dua ederek geldi yanına. Başındaki siyah sıkma başörtüsüyle ağzını bile kapatmıştı; dudaklarının çevresi ıslanmış, örtüde kalıbı çıkmıştı sanki. Şişmancaydı; terlemiş ve soluk soluğa konuşmaya başladı:

“Sağ olasın sen yavrum. Bir iyilik ettin, tamamla bari. Sana dualar ederim. Ben namazında niyazında bir hanımım; dualarımı Allah kabul eder. Derslerinden hep pekiyi alırsın vallah!”

Yakalamış olduğu tavuğun iki kanadından sıkı sıkı kavrayarak, onun çırpınmasını seyreden Türabi, bir yandan da kadını dinliyordu. Kadın sürdürdü:

“Yavrum ben kan görmekten korkarım. Akşam yemeğine bir tavuk pişireyim dedim, evimizin külfetine. Keser misin bu tavuğu? Bak bıçak da hazır burada. Zaten senin gibi helal süt emmiş birini bekliyordum rica etmek için.”

Türabi hiç tavuk kesmemişti. Ama tavuk kesenleri de koç kurban edenleri de çok seyretmişti. Ne keserim, ne de kesmem veya kesemem, dedi. Başını sallamakla yetindi. Hemen tavuğu yere yatırıp, iki kanadına ayağıyla bastı. Sol eliyle hayvanın kafasını çekip boynunu gerdi. Kadının uzattığı bıçağı alarak:

“Bismillahirrahmanirrahim!” ve üç kez de “Allahu Ekber!” deyip, hayvanın boğazını hızlıca üç sürüşte kesiverdi. Kafasını koparıp attıktan sonra, bir süre bekledi ayağını kaldırmadan. Tavuk bir iki kez çırpında ve katılıp kaldı.

Türabi bir kez babasını tavuk keserken izlemişti; unutup da ayağını kaldırınca, henüz canı çıkmamış olan tavuğun çırpınmasıyla, hem babasının ve hem de çevresinde bulunanların üstünü başını kan içinde bırakmıştı. Bunu anımsadığı için, tam usulüne göre tavuğu kesmiş ve bıçağı sildikten sonra üstüne koyup doğrulmuştu.

Kadın: “Hay Allah senden bin kere razı olsun yavrum evladım. Elin attığın altın olsun. Seni bana Allah’ın kendisi gönderdi vallah! Onun adını anarak usulü dairesinde kestin; Hoca oğlu musun sen nesin yavrum? İyi ki dini bütün bir insan evladına rastladım!” diye dualar ederek, tavuğu bacaklarından tutup yerden kaldırdı.

Türabi bir iş başarmış olmanın sevinci içinde, çantasını yüklenip eve doğru yollandı. Okuldaki olayı bile unutmuştu. Birkaç gecekondu geçince, komşularından bir kadınla karşılaştı.

Tanıyordu. Türabi ona bakıp güldü, ama kadın hiç oralı olmadı. Üstelik suratı asık geçti yanından. Arkasından tavuğunu kestiği kadına seslendi: “Huuu! Ayşe hanım eğlensene biraz. Sana bir şey diyeceğim.”

Bu sesle birlikte Türabi de dönüp onlara doğru baktı. Komşu kadın öbürüne bir şeyler fısıldıyordu. Ayşe hanım öfke içinde bağırdı: “Hey oğlan, gel buraya çabuk!” Türabi, kadının kızgınca bağırmasına bir anlam veremedi ya; yine bir şey yaptırtmak istiyor diye koştu.

Yanlarına gelir gelmez kadın elindeki başsız, kanlı tavuğu uzattı ona: “Al bu tavuğu dedi, götür kendin ye! Uzaklaştır evimin önünden çabuk; şimdi bir ton dayak çekerim sana, yine de hırsımı alamam. Tavuğumu murdar ettin. Haram, zıkkım olsun götür de kendiniz yiyin.” Kadının öfkesinden ağzı köpüklenmiş ve siyah örtünün dışına taşmıştı tükrük tükrük.

Türabi eline zorla sıkıştırılan tavuğa baktı, sonra dönüp öfkeli kadına. Bu arada komşu kadına da bir göz atmadan duramadı; kadın bu kez memnun memnun gülümsüyordu. Türabi ne bir şey anlayabildi ve ne de tahmin yürütebildi. İçinden de sevinmedi değil, bu akşam kestiği tavuğu yiyeceğini düşünerek. Tavuğu almakta itiraz da etmemişti. Bir elinde okul çantası, öbüründe başı kesik tavuk eve koştu. Annesine durumu anlattığı zaman kadın çok kızmıştı.

“Biliyorum neden tavuğu sana geri verdiğini,” dedi bağıra çağıra. “O komşu kadın bizim Alevi olduğumuzu biliyor. Senin bir Kızılbaş oğlu olduğunu söyledi öbürüne. Sünniler, biz Alevilerin kestiği hayvanın murdar olduğuna inanırlar. Bizim kestiğimizi yemezler yezitler. Onun için kestiğin tavuğu eline zorla tutuşturdu yezit kaltağı. Gözüm görmesin şu tavuğu, çöpe at da gel. O komşumuz fahişesi, Kurban bayramında insan sayıp gönderdiğimiz kurban etini bile yememiş. Çöp kutusuna atarken bacın görmüş. Böyle bunlar oğlum üzülme. İtin ağzı çanta değil ki çekip büzesin; itler ürmek için yaratılmıştır.”

Türabi şaşkın ve Türabi öfke içinde annesini dinliyordu kıpırdamaksızın. Okulda olup bitenler de gözünün önüne gelince, öfkesi iki katına çıkmıştı. Öfkesi kabardı, kabardı ve patlayıverdi Türabi; birdenbire kendini yere attı ve çılgıncasına ağlamaya başladı. Bir yandan da, “ben o okula daha gitmeyeceğim! Hiçbir okula da gitmeyeceğim artık!” diye haykırıyordu yüksek sesle.

Kadıncağız hiçbir şey anlamamıştı. Bir ilgi kuramadı kestiği tavuğun yenmemesiyle, okula gitmemek ısrarı arasında. Durmadan hıçkıra hıçkıra ağlamasına dayanamadı ana yüreği. O da ağlamaya başladı, oğlunun başını göğsüne bastırıp...

Öfke Rotterdam’da Taşıyor

Rotterdam’da, Hollanda’nın o yüzü soğuk kentinde bir kahvede Türabi bunları anlatmıştı. On iki yıl önce okulu terk edişine neden olan olayları anımsamış olması ona üçüncü öfkeyi yaşattı. Taşan öfkesi bu kez, elinde sıktığı yarı dolu bira bardağını kırdı ve kanını biraya karıştırdı. Bunun farkında olmayan Türabi, çevresindekilerin telaşını birkaç saniye şaşkınca izledi. Sonra gördü ya da acıyı hissetti ve birden gülmeye başladı:

“Bırakınız aksın kanım,” dedi arkasından. “Ben de o zavallı ak tavuğun kanını akıtmıştım; onunki kadar aksın ödeşelim geç de olsa.”