Oku, bilgilen, fikir sahibi ol; zihnin ve gönül dünyan zenginleşsin! Dr. Ismail Kaygusuz

Müze Bahçesinde Bir Ayaküstü Semineri

Ağustosun son cumartesiydi. Sabahleyin pek mutat olmayan sağnak halinde bir yağmur yağmış, öyleki kazıyı bir saat durdurmak zorunluğu doğmuştu. Ama güneş açınca, kısa bir sürede toprak kuruyup eski halini aldı. Bu yüzden saat 1.00 de değil, ancak 2.30’da hafta sonu tatiline girilmişti. Bu Hafta kazının en verimli günlerini yaşamışlar; çok değerli buluntular gün ışığına çıkarılmıştı.

Genellikle her hafta sonu olduğu gibi, bugün de buluntular üzerinde her uzman kendi dalında ilk ve ön açıklamalar yapacak, tartışılacak ve bir çeşit açık hava semineri yapılacaktı. Kazı istasyonunda araclarden indiler, binaya girmeden doğrudan yürüyerek ikişerli üçerli kümeler halinde müze bahçesine geldiler. Öğle yemeğini seminerden sonra yemeyi kararlaştırmışlardı.

Müze ziyareti kapanmış, içeride sadece nöbetçi müze arkeoloğu ve bekçileri vardı. Onlar da her seferinde yaptıkları gibi kazıcıların yanına gelmiyor, pencere veya kapı aralarından bakıyorlardı müze açık olsa bile. Müze görevlileriyle, kazı başkanları ve Üniversite görevlileri arasında pek uyuşum yoktu. Hocalar hep onlara öğrencileri gözüyle bakıyor ve çoklukla onların bilgi ve deneyimlerini küçümser bir davranış içerisindeydiler. Bu duruma içerleyen müzeciler  de çıkarılan buluntuların koruyucusu, sergileyicisi ve tanıtıcısı olarak veya bakanlık temsilcisi göreviyle kazılara katıldıklarında, yetkilerini zaman zaman, kazı başkanının istemine aykırı kullanmaktan çekinmiyorlardı. Bazan hoş olmayan olaylar ortaya çıkıyordu. Örneğin: Ya kazı geç başlatılıyor, ya belli bir süre erteleniyor, ya da tamamıyla durdurulabiliyordu. Çünkü bakanlık nezdinde onlar sorumluydu ve yetkiliydiler. Bu nedenle çok kere kazı başkanları, tanıdıkları ve sözünden çıkmayacak olan müzeci arkeologların temsilci olarak kazısına gelmesini sağlıyorlardı gizli yollarla.

Öğretim üye ve görevlileri, arkeologlar, uzmanlar ve öğrencilerden oluşan kazı ekibi, parçaları yapıştırılarak ayağa kaldırılmış veya kafa kol ve bacakları kırık yerde yatan heykeller, başsız torsolar, yazıtlar arasında halka oluşturdular. Kimileri ayakta, kimileri oturuyordu. Kazı başkanı bayan Profesör hemen ilk girişi yaptı: “Çocuklar, diye başladı, her cumartesi olduğu gibi, haftalık kazı çalışmamızın bir özetini geçerek başlayalım. Ancak yine görüyorum ki müze elemanlarından kimseler yok ortalıkta. Demekki arkeoloji bilgilerini tazelemeye, yeni şeyler öğrenmeye pek gerek görmüyorlar. İsterdimki, tatil de olsa şu değerli buluntular hakkında yapılacak konuşma ve açıklamaları dinlesinler, burada bulunsunlar. Üstelik bugünkü semineri müze bahçesinde yapacağımızı kendilerine söylemiştim; haydi diyelim temsilci arkadaş hasta bugün, müdür de Ankara'ya gitmiş, ya diğerleri? 10’dan fazla arkeolog, ethnolog var şu müzede... Neyse bu derdimizi deşmeyelim!”

“Bu seminerde her uzman kendi dalıyla ilgili buluntuların, hazırlayabildiği kadarıyla değerlendirmesini yapacak. Posta başı öğrencileri de nerede ve nasıl bulduklarını ve ölçülerine ilişkin raporlarını okuyacaklar. Dün yaşadığımız olağanüstü günün bulgusu üzerinde bugün fazla konuşmak istemiyorum...”

Eyvah! Dünden beri hangisini yakalasa uzun uzun nutuk çekmişti onun hakkında! Herkes yorgun ve üstelik sabah çayıyla duruyorlar, karınları zil çalıyor. Hoca'nın umurunda mı? Rejimde kendisi. Herkes buna benzer şeyler kafasından geçiririken yazıt uzmanı, hem bu kuru ciddi girişi yumuşatmak hem de heykele ilişkin açıklamayı yinelemesini önlemek için, soluklanmasından yararlandı.

“Haklısınız efendim, gerçekten olağanüstü bir gündü. Ne yazık ki olağanüstü buluntunun olağanüstü şölenini göremedik henüz, gelenek bozuldu mu yoksa?” deyince hep birden bağırdılar:

“Şölenimizi isteriz! Bu gece şölen istiyoruz!”

“Tamam dedi Hoca, zaten bu gece için düşünmüştüm!” Ciddi girişine su katan uzmana dönüp: “Her ziyafet için herkes bir şeyler yaparak katkıda bulundu. Ama öğretim görevlisi epigraf arkadaşımız, hala düşünüyor hangi spesiyalite ile şöleni renklendireceğini!” deyince alaylı bir biçimde, ekibin Arzu kızı atıldı:

“İhsan bey şölenler için özel yemek değil, ama her akşam özel bir şaka üreterek, gecelerimizi şenlendiriyor!” Asistan Faruk gülerek katıldı:

“Hakkını yemeyelim. Arada bir aşçıyla birlikte süslü çoban salatası yapıyor.”

"Salata yemekten sayılmaz Türk mutfağında dedi Profesör bu kez, salata iştahı artırmak içindir.” Öbürleri:

"İsteriz, isteriz! Bu gece yemek isteriz İhsan beyden!" diye bağırınca; “Pekala dedi o da karşılık olarak, bu gece size bir değil iki çeşit yemek yapacağım. Ama adlarını söylemiyorum sürpriz olacak!” Kazı başkanı yine iğneledi:

“Umarım sana güvenerek aç kalmayız!” Diğerleri Hocayı onaylamayıp,“ona güveniyoruz, aç koymaz bizi” dediler bir ağızdan. Yazıt uzmanı İhsan “sağolunuz, dedi; hepinizin beğeneceği ve hoşlanacağınızı umuyorum yapacağım yemeklerden. Aç kalan olursa tarafımdan lokantaya davet edilecek. Ancak sayın Hocamız rakıyı kirkaç şişe artırması gerekecek. Çünkü yemeklerim bol rakı içirtir!" Kazıcılar ekibi yine bir ağızdan, “isteriz, bolca rakı isteriz” dediler.

“Çocuklar, dedi sesini yükselterek Hoca, önce biraz bilgi isteyelim, ne dersiniz? Kafalarımızı doyuralım.” Bunun üzerine herkes dinleme durumuna geçti ve o sürdürdü: “Dün gerçekten 8 numaralı kazı açmasının başında olağanüstü bir gün yaşandı. Henüz kimin keykeli olduğunu saptayamadığımız kafası kopmuş bir kadın heykeli yanı sıra, yine başı olmayan kalkanlı bir Aphrodite heykelinin bulunuşu, Arkeoloji dünyasına yeni bir katkıydı. Ayrıca kazımıza her yıl büyük parasal yardımlarda bulunan, Washington'daki “Side  Dostları Derneği”nin başkanı, “Washington Post” gazetesinin yazı işleri müdürlerinden sayın David Friendly'nin kazımızı onurlandırması; heykel çıkarılırken o heyecanlı anı filme alması çok önemli bir olaydı...”

Friendly'nin adı geçince, kazıcıların büyük bir kısmının suratları asıldı ve başları yazıt uzmanına doğru döndü, yine bir tartışma açılacak diye. O ise, sinirli bir gülümsemeyle yetindi bu bakışlara karşılık olarak. Hoca bunların farkında değil anlatıyordu:

“Birinci başsız heykel yumuşak kıvrımlar, Klasik dönem özentisi hatlar ve elbisenin vücudu gösteren saydamlığıyla, Hadrianus (98-117) zamanı heykellerini anımsatıyor. Benim kanım bu. Heykelin plinthusu (küçük ve heykele bitişik kaide) üzerindeki yazıt çözüldü mü, bilmiyorum?” Uzmana doğru baktı. O da:

“Hayır efendim, dedi çözülemedi. Çünkü öylesine silik ki, üç satırlık yazıtta sadece 10 harf rahatlıkla seçilebiliyor. Eğer birkaç sözcük sökebilirsem, örnek yazıt araştırıp tamamlayabilirim herhalde. Ancak yazıtta kullanılan grek harflerinin biçimsel özelliklerine bakılırsa, Hellenistik döneme, yani İ.Ö.3-2. yüzyıla ait olabilir.” Profesör’dür köpürdü. Sanki herkesin beklediği tartışmayı açmak ve karşısındakini bir iyice haşlamak istiyordu.

“Hayır efendim, diye bağırdı, asla olamaz! Bu heykel kesinlikle Roma imparatorluk dönemine, 2.yüzyıla aittir. Biraz dikkatli konuşun ve bilginizin sınırların aşmayın lütfen! Heykel tarihlemeyi bana bırakınız.”

Uzman oldukça sakin bir biçimde “ben heykel hakkında değil, yazıt hakkında konuşuyorum. Harf özelliklerine dayanarak kesinlikle diyebilirim ki, bu yazıt Hellenistik dönemde hazırlanmıştır!” Bu kez kadın kızıp bağırdı:

“Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Roma imparatorluk dönemine ait bir heykelin kaidesindeki yazıt, nasıl hellenistik çağa ait olabilir?”

Diğerleri susmuş ve şaşkın şaşkın dinliyorlardı. Uzman hiç kızmadan ve kesin tavırla:

“Niçin öfkeleniyorsunuz hocam? dedi, ben yazıt için tarih belirtiyorum, siz heykel için. İkimiz de haklı olamaz mıyız?” Hoca, onun ne demek istediğini kavrayamadı, şaşırmıştı, ama kızgın tavrını sürdürüyordu:

“Ne demek istiyorsun? Nasıl yani ikimiz de haklı olabiliriz?” Yazıt uzmanı daha da ısrarlı davranışa girdi: “Yani heykel İ.S. 2.yy.da yontulmuş. Yazıt ise heykelden dört yüzyıl önce yazılmış efendim!” diye üstüne basa basa konuşunca Profesör, kuşkulanarak sakin olmayı denedi. Galiba çözemediği bir neden vardı:

“Yine şaka yapıyorsun gibime geliyor, yeri ve zamanı değil. Bakınız çocuklar, sürekli birarada ve özellikle zihnen çalışan grup üyelerinin birbirine dayanabilmesi,  gerginliklerin yumuşayabilmesi için hoş şakalara, mizaha, gülmeye ihtiyaçları vardır.       Ancak şakayla karışık bilim yapılmaz! Bir heykelin yazıtı nasıl dört yüzyıl önce yazılabilir?” Daha önceki günlerden birinde, böyle bir konu üzerinde kazı başkan yardımcısı asistan ve diğer uzmanlarla  konuşmulardı. Bu yüzden İhsan’ın ne demek isteğini hemen kavramışlar, fakat onu uyarmıyorlardı. Hoca'nın son sözleri üzerine biriki fısıldaşma oldu ve gülmeye başladılar. Bu kez İhsan açıklama gereğini duyup, “Şaka yapmıyorum Hocam dedi. Siz de gülmeyin öyle! İzninizle açıklayayım: Üzerinde Hellenistik dönemde uzunca bir meclis kararı, yani bir decretum yazılmış kalınca bir mermer ya da kireçtaşı, birkaç yüzyıl sonra bir heykel, ya da yapı malzemesi olarak pekala kullanılabilir. Buna arkeoloji dilinde ‘devşirme malzeme’ demiyor muyuz? Perge surlarının Bizans dönemi onarımlarında bir sürü 1.yüzyıla ait yazılı taşlar kullanılmış. Bizans tekniğiyle yapılmış bu surları, yazıtların gözterdiği tarih dönemine elbette sokamayız. Kanımca plinthus’taki yazıt, bir Hellenistik decretum’ dan (kent meclisi kararı) kalma iki satır. Heykel yontucu onu kazımaya gerek görmemiş. Örneğin, benim doktora tezimde incelediğim yazıtı belki anımsarsınız; Hadrianopolis’de (Çankır'ının Eskipazar ilçesi) bulduğum 6.yüzyıla ait bir Bizans yazıtıydı bu. Çevrenin güvenliğine ilişkin bu imparatorluk fermanı, Hadrianopolis'de vaktiyle Roma imparatorlarından Commodus’un (171-198) heykelinin dikildiği bir yüksek kaidenin (1,80m yüksekliğinde) üç yanal yüzüne kazınmış. Bir yüzündeki kaide yazıtı 180 yıllarına tarihlenirken, öbür üç yüzüne fırdolayı yazılmış olanı İustnianus (565-628) dönemini vurguluyor.”

Artık söyleyecek sözü ve kızacak bir nedeni kalmamıştı bayan Profesör’ün. Öfkesini içine akıtarak “bak bunda haklı olabilirsin”, diye tek cümleyle geçiştirdi ve konuşmasını sürdürdü:  “Aphrodite (Afrodit) heykeline gelince: Görüldüğü gibi duruş biçimi, kalçadan aşağı dolanmış himation ve vücut oranları heykelimizi, Paris Louvre müzesindeki Melos kalkanlı Aphrodite heykelinin bir tekrarlanması olarak görüyoruz. Şimdiye dek Paris repliği bu tipin tek temsilcisiydi. Artık Perge kalkanlı Aphrodite heykeli ikinci replik olarak arkeoloji dünyasında yerini almış bulunuyor. Gördüğünüz gibi Tanrıçamızın sağ elinde tuttuğu kalkan üzerindeki yazıta göre Pergeli Claudius Piso adında bir Roma vatandaşı yaptırmış.”

Asistan Faruk, kalkanı elleyerek sordu:

“Hocam, aşk ve güzellik Tanrıçası olarak bilinen Aphrodite'nin, Athena ve Artemis gibi bir savaş aracı taşıması nasıl açıklanır?”

Hoca yanıt yerine: “İlginç bir soru Faruk'cuğum dedi, hiç düşünmemiştim. “Perge Heykeltraşisi” kitabımı hazırlarken, bunu araştıracağım. İstasyonda bana hatırlat not edeyim olmaz mı?”

İkinci başkanla konuşması hep böyle nazikti, o ne derse desin, asla kızmazdı. Çünkü o sağ koluydu. Kazıyı yöneten oydu.

İhsan duramadı, yine söze karıştı:

“Gerçekten ilginç,dedi, belki yanıt olabilir düşüncesiyle bir kaç söz söylemek istiyorum müsaade ederseniz.” Hoca kafasını sallayınca sürdürdü: “Kalkan bir savaş aracı doğru, ama saldırmak için değil, savunmada kullanılır. Demem o ki, Afrodit güzelliğini ve iffetini saldırgan Tanrı ve yarı-Tanrılardan korumak için kalkan takınmış olabilir! Kuşkusuz bizim anlayışımız doğrultusunda onun iffeti olamaz. Çünkü Afrodit aynı zamanda fahişeliğin de tanrıçasıydı. Genelev anlamlarına gelen Porneia ve Oikema'lar onun adıyla anılır. Örneğin. Korinthos ve Komana (Tokat çevresinde bir antik kent) da Aphrodite Porneia tapınakları olduğunu Strabon'dan öğreniyoruz...”

Öbürleri gülerken Profesör, onun konuşmasını keserek “şakaya getirdin, ama mantıklı, dedi. Ancak kanıt göstermek gerek daha inandırıcı olmak için”

“Haklısınız efendim, çokça dipnot vermek gerekli!” diye alaya aldı İhsan. Diğerleri gülünce, “Niçin gülüyor sunuz? Bir makale yezarken, bir kitap hazırlarken düşüncelerinizi destekleyici alıntılar yapmalısınız konunuza ilişkin yazılardan. Aman dikkat! Aldığınız yazarın adını vermeyi, eserin adı ve sayfasını belirtmeyi unutmayın!”  diye konuşurken gülmeler artmıştı. Bu sırada restoratör Hüseyin soluk soluğa aralarına girdi ve:

“Özür dilerim Hocam geciktim. Ama boş yere değil, depodaki eski parçalar arasında bir parmak buldum; Herakles’in (Herkül) küçük parmağıymış, taktım eline kirp diye oturdu” diye sevinçle anlattı.

“Bravo Hüseyin, dedi Profesör, artık parçaları restoratör gözüyle görmeye başladın. Ne kadar fazla onarım yaparsan, o kadar çabuk tanıyacaksın heykel anatomisini. Hangi parçanın nereye ait olduğunu şıp, diye bulacaksın. Böylece tam on yıl önce, sütunlu ana caddede bulduğumuz Herakles heykelinn son parçası da bulunup yerine konmuş oldu. Posta başı öğrencilerimize yeniden hatırlataryım: Kazılarda çıkan en küçücük parçayı bile gözden kaçırmayın ve sakın önemsiz görüp, atmaya kalkışmayın! Haydı Hüseyin şimdi bize, parçalar halinde çıkan Kalkanlı Aphrodite heykelimizi, bir günde nasıl ayağa kaldırdığını anlat!”

Geçen yıl Arkeoloji bölümünü bitirmiş olan Hüseyin hala öğrenciliği üzerinden atamamıştı. Antalya'nın bir ilçesinden varlıklı bir çiftçi ailesinin oğluydu. İstanbul-Bakırköy'de bir apartmanı ve bir özel arabası vardı. Aynı zamanda arabadan anlayan iyi bir sürücüydü. Çevreyi iyi tanıdığından kazıya büyük yardımı dokunuyordu. Yedi yılda ite-kaka mezun etmişlerdi. Ancak her yıl kazıya gelme ayrıcalığı kazandığından, arkeolojinin pratiğini eksiksiz yapmıştı. Teorik bilgi arkeolojik sanat, eskiçağ kültürü hak getire! Sözden çıkmayan, uslu ve gayretli bir gençti. Hoca uğraştı didindi Araştırma istasyonuna, Edebiyat Fakültesinden bir kadro kopararak, onun atanmasını sağladı. Ödevini iyi ezberlemiş bir öğrenci gibi gözlerini bir noktaya dikip anlatmaya başladı Hüseyin:

“Aphrodite heykeli 8 numaralı mekanın doğusunda 5 ve 4 no'lu sütun kaidelerinin arasında ve Büyük Hamamın batı duvarından 3 m. uzakta bulundu. Sol el dışında, birbirini tamamlayan ve torso (başsız, kol ve bacaksız gövde) ile birleşen 14 parça ele geçti. Ne yazık ki baş ve sol kolun dirsekten aşağısı blulunamadı. İnce gözenekli mermerden yontulmuş heykelin plinthiyle birlikte yüksekliği 1,94m. Onarımında yeni Almanya'dan getirttiğmiz yapıştırıcıyı denedim. Araldit adını taşıyan bu madde Akemi'den daha dayanıklı ve etkili. Bir saat içinde aslından bile sağlam hale getirdi heykeli. Balyoz bile kullansanız, yapıştırılan değil, sağlam yerlerden kırılır.” Profesör  sevinç içinde:

“Aman sakın ha! Balyoz değil bir fiske bile vurdurmam ben Aphrodit'ime!” diyerek sarıldı mermer heykele oradakilerin alkışları arasında.

Sıra Mozayikçi'ye gelmişti Arkeoloji bölümünü iki yıl önce bitirmiş ve istasyonun memuru olan bu kız, antik kentin cadde ve büyük yapılarındaki mozaikler üzerinde doktora çalışması yapıyordu. Her kazı mevsiminde onun işi, önceden bulunup üzeri kumlanarak korunan veya yeni ortaya çıkarılan mozaikli alanları, birkaç işçiyle temizleyip çizimlerini yapmak ve fotoğraflarını çekmekti. Rahat rahat tezinin malzemesini tamamlıyordu, pek memnun görünmemekle birlikte işi tıkırındaydı. Elbetteki kazıda çalışan tüm diğer uzman ve postabaşı öğrenciler gibi o da, yaptığı çalışmaların raporunu kazı başkanına sunuyordu. Başkan bütün bu raporlardan, kazının genel değerlendirme yazısını hazırlayıp Türk Tarih Kurumu’nun Belleten dergisinde yayınlıyordu. Ayrıca her yıl İstanbul veya Ankara'dan yapılan arkeoloji sempozyumlarında sunuyordu. Kısacası herkes onun için çalışırdı. Ama, o diğer uzmanların kendi alanlarında hazırlayıp verdikleri değerlendirme raporlarını kuşa çeviriyordu. Bu özetleme sırasında kendi uzmanlığına girmediği için yaptığı hataların farkında olmuyor; elbetteki mimari , epigrafi, ikonografi ve mozaik çalışmaları onun süzgecinden (!) geçerek heykeltraşı değerlendirmeleri arasında kaybolup gidiyordu. Kimseye bağımsız yayın hakkı vermiyordu. Yazıt uzmanını hiç bir zaman sevmedi. Çünkü kendi amaçlarına hizmet etmeyi baştan beri reddetmişti. Bunu açıkça da söylememişti, onun bağımsız davranışları Hocayı çileden çıkarıyordu. Örneğin geçen kazı mevsiminde çıkarılan bazı önemli yazıtların hemen yayınlanıp bilim dünyasına duyurulması gerektiği ısrarına nasıl kızmıştı! Tek bir yazıtı, Belleten dergisinde yayınlamasına güçlükle razı oldu.

(Buraya bir saplama yapmak istiyorum öyküyü kesip. Sözlü olarak anlattığı bir başka örnek bu: Agora'nın kuzeyinde J2 diye kodlanan bir cadde açılmıştı önceki yıllar. Caddede çıkarılan granit sütunlar üzerindeki graffiti (kazınmış, çiziktirilmiş resim ve yazılar) ve geçen yıl bulunmuş olan iki yazıtı çözüp okuyunca, bu caddenin Taciteia yarışma şenliklerinde özel olarak kullanıldığı ve imparator Tacitus (274-5) tarafından onurlandırılan kentin simgesi durumunu kazandığı anlaşılmıştı. Oraya Tacitus caddesi adının verilmesini önerdi. Hoca önce burun kıvırdı, önemsemedi, ama daha sonraki yazı ve konuşmalarında hep bu adı kullandı yazıt uzmanının verdiği bilgilerden yararlanarak. Hem de kendine maletti. Buradaki 24 satırlık yazıttan- öbürü sadece Taciteia şenliklerinin vatandaşlara duyurusunu içeriyordu- anlaşıldığına göre, Roma imparatorlarından Tacitus, 275 yılında Perge'yi dünya olaylarının merkezi durumuna sokmuş; buradan Goth savaşlarını gönetmiş. Kenti bölgenin en gözde, zirve kenti olarak onurlandırıp, kendi adıyla birlikte yirmiden fazla sıfat bağışlamış. Ayrıca birinci yüzyılda Vespasianus'un yaptığı gibi, adını taşıyan bir bayram şenliği de hediye etmiş bulunuyordu. Çok daha önceki dönemlerde dikilmiş olan granit sütunlar üzerine yarışma çelenk ve defne dallarından taçlar arasına adı belirtilmiş Taciteia şenliklerinin birinde, belki de ilkinde bizzat imparatorun katıldığı şenlikte tüm sportif etkinlikler koşu, güreş boks, atlama yarışmaları resmedilmiş. O şenlikleri ve yarışmacılarını, sütun üzerine kazınmış çizgi resimlerden izlemek olasıydı. Hele sütunlardan biri üzerinde bir güreş karşılaşması; Sideli ve Pergeli iki sporcunun tüm hareketleri izlenerek çizilmiş, adları da yanlarına kazınarak, güreşin bütün aşamaları filim karesi ayrıntıları içerisinde verilmişti. Caddenin mimari bünyesi de çok önemliydi; anıtsal girişi, granit sütunların oluşturduğu portiği (direkler arası gezinti yeri) ve kanalizasyon düzeni oldukça geliştirilmişti. Bütün bunları belirleyen yapı öğeleri tam veya parçalar halinde çıkarılmıştı. Bakanlık görevlisi arkeolog-mimar Ü. İzmirligil'in rapor ve özel görüşmeleri sayesinde bu caddenin restorasyonu plana alındı. Caddenin sadece antik yapı elemanlarını kullanarak onarımı projesini de hazırlamış olan İzmirligil, yıllardır kazının mimarlık uzmanıydı. Arkeolojiyi bitirdikten sonra Mimarlık fakültesini de okuyup arkeolog-mimar olmuştu. Çok içten, art niyetsiz, zeki ve çalışkan bir kızcağızdı. Onca değerli yetenekleri ve özelliklerine rağmen hiçbir zaman kentin mimarisi üzerine bağımsız bir araştırma yapıp yayınlamasına izin verilmedi. Ürettiği bilgiler kazı başkanlarının genel raporları içinde eriyip gitmişti.

Yazıt uzmanının teşvik ve önerisiyle Tacitus Caddesinin mimarisi, yazıt ve graffitolar yardımıyla kentteki sosyal görevi ve yerini, önemini belirleyen ortak bir çalışma yapıp, geniş bir makale olarak yayınlamayı kararlaştırdılar. Düşünüyorlardı ki böyle bir çalışma kazı başkanına onur verir, ününe ün katardı. Bugüne dek antik kentin mimari ve sosyal dokusu ve ne de belli bir imparator dönemindeki durumunu inceleyen bir çalışma yapılmamıştı. Arkeoloji çevresinde Profesörün adı 'heykel arayıcı' olarak dedikodu konusuydu, bundan da kurtulacaktı. İtiraz etmesi düşünülemezdi. Üstelik kendi alanı dışındaydı. Elbetteki girişte de kendisinden ve çalışmalarından uzunca söz edilecek, yazılarından alıntılar yapılacaktı. Mimar doğrudan kültür bakanlığına bağlı olduğundan, çalışmanın biter bitmez, beklenmeden yayınlanması sözkonusuydu. Aynı dönemde kazının ortasına doğru o, başka bir yere geçici bir görevle gönderilmişti genel müdürlük tarafından. Geldiğinde, düşündükleri bu çalışmayı, ilk hazırlıklarıyla birlikte Hocaya anlatacaklardı. Mimarın geçici olarak ayrıldığı günün akşamı, yazıt uzmanını çağırıp, kendisine olayı haber vermiş olan yardımcısının yanında zehirini döküverdi. Mimar Kültür bakanlığının yetkileri olan bir elemanıydı; ona birşey diyememiş ama kendi adamında öfkesinin söndürmüştü. Sanki iyilik olsun diye cebinden para vermişcesine, bir süre önce yayınlanmasına müsaade ettiği makaleyi başına kaka kaka ağzına geleni veriştirdi.)

“Efendim, diye başladı mozayikçi, geçen haftaki söylediklerime ekleyeceğim tek yeni bilgi, iki gün önce ortaya çıkarılan yazıtın betimlemesi olacak. Mozayikli caddeyi dükkanların önü boyunca kazmayı sürdürüyoruz bildiğiniz gibi. İçiçe dairelerin çevresini saran karenin köşelerine bitki ve çiçek motifleri yerleştirilmiş. En iç dairede bir tabula ansata içine bir yazıt yerleştirilmiş. Koyu mavi renkli mozaik parçalarından harflerle, krımızı mozaikten fon üzerine yazılmış. İhsan bey üzerinde çalışıyor.” Kız kendisine doğru bakınca yazıt uzmanı:

“Sonuca yaklaşmak üzereyim diye yanıtladı, daha bitmedi. Adeta yaniden yapılırcasına orarılmış bu cadde mozayiğinin tarihini göstermesi bakımından çok önemli yazıt. Proto-bizans (ön Bizans) dönemi valilerinden Thomas'ın görev yılında onarım yapılmış.”  dosyasını açıp notlarına baktı ve: “ V.Grumel'in, dedi, La Chrolonogie adlı kitabındaki Erken Bizans dönemi Doğu eyaletleri valileri listesinde -ki elimdeki nota göre Real Ensyklopedi'nin (XII) Praefectus praitorio Oriantis listesini aynen almış- Thomas 18 Ağustos 441 den 25 Şubat 442 tarihine dek Doğu eyaletleri genel valiliği yapmış. Yani Theodosius II’nin ölümünden 8 yıl önce bu cadde mozayiği onarılmış…” Bu denli kesin tarih saptanmasına bile Hoca memnun görünmüyordu. Oysa az önce Artemis heykelinin parçalarını yapıştıran öğrencisini, kutlayıp göklere çıkarmıştı. İhsan bey:

“Diğer satırlarda mozayik bozuk olduğundan kesin sonuca ulaşamadım. Zaten bir kaç günde çözülmesi olanaksız!” diye sözlerini tamamlayınca, saldırıya geçti: “Ne işin var başka? Otur çalış, hepsi üç satırdan ibaret. Bazı kişileri eleştireceğine, politika konuşacağına; gazetelere yazılar yazacağına otur yazıtlarını çöz. Bırak ülkeyi politikacılar yönetsinler!” İhsan bey, hiç beklemediği ve yersiz bir anda bu saldırganlığa öfkelendi ve “Hocam diye karşılık verdi, burada haftalık kazı çalışmalarının sonuçlarını tartışıyoruz; seminer yapıyoruz. Efendim lütfen, demogojiye değil arkeolojiye devam edelim. Ben politika yapmıyorum ve yapmak da istemem. Ülkenin sorunları üzerinde konuşmak tartışmak, poitika yapmak değil, bir vatandaşlık hakkı ve görevidir. Eğer politika yapsaydım şimdi burada değil, ya seçmenlerin arasında ya da meclisde olurdum. Ama eğer politikacı olarak mecliste bulunsaydım, şimdi hemen istifa ederdim; yok eğer güçlü yandaşlarım varsa, azınlık hükümetini düşürmek için formüller arar. Sosyal ve ekonomik reformlara hemen başlayabilecek güç ve yetenekte bir hükümetin iş başına gelmesi için çaba harcardım. Korkunç bir anarşik ortam içindeyiz, mal ve can güvenliği kalmamış; anarşi ve terörü pompalayan çıkar çevreleri, sağcı ve solcu militanlara silah satıp kara para yığıyorlar bankalardaki gizli hesaplarda. Bir yanda bu mafia çeteleri, öbür yanda ise solu sindirmek için sağı silahlandırmaktan tereddüt etmeyen bir tutucu hükümet ve koltuğuna yapışmış bir başbakan! Yetkili eller suskunluk, hatta vurdumduymazlık içinde. Karşı görüşlüler arasına ekilen korkunç düşmanlık tohumları meyvelerini vermiş, düşünen beyinler yokediliyor….”

Bu konular konuşulurken bir türlü tavır koyamayan, hep iki yanlı bıçak gibi işleyen Prpfesör, “politika” sözcüğünü kullandığına pişman olmuştu. Oysa bunlar, uzmanın yaptığı politika, namuslu her demokrat aydının ülke için duyduğu endişelerinin dışavurumuydu bir çeşit. Alttan aldı bu kez:

“Haklısın, dedi, ama sen başına iş açacaksın bir gün. Bu düşünceleri kendine sakla. İstersen seminerden sonra odama gel bunları orada konuşalım!”

“Hayır Hocam, diye diretti öbürü, semineri bozmak istemem, ama düşündüklerinizi burada herkesin önünde söylemelisiniz. Mademki konuyu açtınız; kapı arkasında değil, burada konuşup tartışalım.. Düşündükerini kendine sakla diyorsunuz. Ben düşündüklerimi kendime saklarsam, siz kafanızdakileri dışa vurmazsanız, nasıl ortaya çıkar çözüm yolları? Politika, bilim, sanat her konuda bu böyledir. Korkuyu ve dehşeti yaşıyoruz kör terörün içinde, sinmiş susuyoruz. Öyle bir kamuoyu yaratıldı ki, herkes askeri müdahele bekliyor; çözsün diye sorunları askere kilitlendi.”

Profesör düşündüklerini söylemek zorunluğuyla yüz yüze kalmıştı, oradakilerin hepsi gözlerinin içine bakarak konuşmasını bekliyorlardı.

“Elbette ancak askeri müdahele çözümleyebilir, dedi. Çünkü bizim halkımız için demokrasi lüks bir giysi! Onu giymesini, kullanmasını öğrenecek kabiliyetleri de yoktur. Köylü doldu kentlere; güzelim şehirlerin sükuneti, havası bozuldu. Türedi zenginler çıktı ortaya. Hiçbirşeyde asalet kalmadı.” Neler konuşuyordu bu kırk yıllık hanım Profesör halkla ilgili, köylüyle ilgili? İçinden sadece güldü ve ilk cümlesine takıldı:

"Görüyorum ki askerin yönetimi ele almasını tek çare görüyorsunuz, yadırgamadım. Üzülmeyiniz yakındır. Amerika haydi, dediği zaman gelecektir. Çünkü gerekçeler tamam olmalı noksansız olmalı kendi açılarından.” Baş asistan Faruk yerinde bir saplama yaptı araya:

“Bir süre önce Dışişleri bakanı Cağlayangil söylemişti. Amerika, CIA bizim içimize girmiş!” İhsan sürdürdü:

“Örneğin, biz bile küçük bir bilimsel ekip olarak bu gerçeği yaşıyoruz. Sayın Hocamızın bana kızgınlığı da bu yüzden değil mi? Çünkü arkadaşı Mistır Davit’i eleştirdim, onunla küçük bir tartışmamız oldu.” Hoca hemen onları savunma durumuna geçti. Kaçınılmazdı; tartışılan konu ülkenin politik durumuydu bu, ama birbirine bağlıydı.

“Siz genç öğretim üyeleri, uzmanlar, öğrenciler Amerika'yı eleştirir, Amerikalıyı eleştiririsiniz hep! Side Dostları Derneği ve Davit olmasa kazıyı zor yaparız; onların para ve malzeme yardımıyla şurada ayakta duruyoruz. Adam kendi arabasını bile kazıya bağışladı, koca chevrolet’yi! Belki yeni gelen öğrenciler bilmez. Karaoğlan adıyla çağırdığımız araba onun. Sarı kız dediğimiz cip ise Türk Tarih Kurumunun…”

 

“Doğru, dedi ihsan, Mr. Davit arabasını kazıya verdi, ama Türkiye'ye geldiğinde kendisine hizmet etmesi koşuluyla. Ve her ne hikmetse, hep kazı mevsimine rastlar gelişleri! Kazı alanına girmek yasaktır, diye, birkaç dilde yazılı levhalar konulduğu halde, o rahatça girer. Bir buluntu çıktığında, kazı elemanlarının bile fotoğrafını çekmesine izin vermezsiniz. Oysa bay Davit'nin filme alışını, büyük bir olay olarak sundunuz seminerin başında. Yayınlasa bile memnun olursunuz. Her gelişinde de arabasıyla birlikte kazımızın resmi şöförünü emrine verirsiniz.” Bunların hepsi doğru ve oradakilerin çoğu bu durumu bildiğinden tek söz etmedi. Restoratör Hüseyin söze karıştı:

“Geçen yıl o arabayı ben kullanıyordum. Mistır Davit’i on beş gün gezdirdim. Ta Doğubeyazıt'a, Malazgirt'e götürdüm. Adamın birkaç bin metreden fotoğraf çekebilen makinaları var.” Onu savunma fırsatı yakalamıştı:

“Ama bilmiyorsunuz hiçbiriniz, dedi, Malazgirtten bu yana Türkiye isimli bir kitap yazıyordu. Bunu tamamlamak üzereydi, yerinde inceleme yapmak için gitmişti oralara. Adam Türk dostu. Türk tarihi hayranı. Baskıdan çıkan kitabını, henüz dağıtımı yapılmadan Türk Tarih Kurumu’na sundu. Kurum önümüzdeki Pazartesi günü kazımıza yardımları ve Türk tarihine araştırma ve yazılarıyla hizmetlerinden dolayı, Mr.Davit’e şilt verecek. Adam tanınmış bir gazetenin yönetici yazarlarından ve Türkiye üzerine uzman. Ayrıca İstanbul'un 17 ve 18.yüzyıllara ait gravür, taşbaskı resimlerinden oluşan büyük bir kolleksiyon armağan etti Türk Tarih Kurumuna!”

Yazıt uzmanı İhsan bey:

“Bağışlayın efendim diye karşılık verdi, Türkiye üzerine uzmandır, ama bu adamın Türk dostu veya hayranı olduğunu sanmıyorum ve ne bu yüzden her yıl Türkiye'ye geldiğini. Side'de bu yüzden mi şato gibi bir ev yaptırdı? Çevrede dolaşan, eski eser kaçakçılığını nasıl finanse ettiği dedikodusu bir yana; kazı şoföründen sorunuz, üç-dört kez görmüş; ABD Büyükelçisini burada sık sık ağırlıyormuş. Bu çok iyi biliniyor çevrede. Kendisi diplomatik pasaportlu, istediği zaman ve istediği yere girip çıkıyor.”

Hüseyin sözü alıp, yeniden bir gözlemini anlattı:

“Anlayamadığım bir şey var diye başladı, acaba şu anlatacaklarımda mı Türk Tarihi incelemelerine giriyor? Geçen kazı mevsiminde  Van'dan Hoşap kalesine çıkmıştık. Kaleyi gezerken güneş batmak üzereydi. Kale duvarlarından birinin üzerine oturduk. Açıp çantasını bir takım elektronik parçalar çıkardı ve onları monte edince bir telsiz-radyo alıcısı ortaya çıktı. Önce frekans ayarı yaptı ve hiç konuşmadan dinledi notlar aldı. Sonra onları hızla telsizden başka bir yere geçti. Bana da aptalmışım gibi Türkçe olarak "Bayan Davit’in hepinize selamı var” dedi. Oysa bal gibi Sovyet Rusyayı, Ortadoğuy dinliyordu!…”

Büyük Hoca yenikti. Ama kızgınca mırıldandı:

“Neredeyse adamı CIA ajanı ilan edeceksiniz!” Öbürleri “öyle elbette!” diye söylendiler. İhsan “doğrusu bu dedi, açık açık. Neden iki gün önceki o uygunsuz davranışta bulundum? Herkes kazı alanını uzaktan seyrederken o, kalabalığı yararak daldı alana, bir kazı elemanı ayrıcalığına sahipmiş gibi. Saygısızlığına kızdım ve dilimin döndüğünce, kendi lisanıyla veryansın ettim. Adam hakkında onca duyduklarımdan sonra dostça davranamazdım.”

Profesör yavaş sesle söylendi:

“Ben görmeseydim kaba kuvvete başvuracak, neredeyse kolundan tutup dışarı atacaktın. Ama o, sana elini uzatıp dostça davrandı. Üstelik kutladı hiç kızmadan. Aklıma gelmişken söylüyeyim İhsan bey; sen işçilerle de çok senli benlisin. Bir Üniversite öğretim görevlisi böyle yapmamalı. Yerini bil, ağırlığını koru!”

“Yapmayın Hocam, böyle konuşmayın Allah aşkına, diye karşılık verdi. Çok az bir kesintiyle 1950 yılından beri burada kazı yapıyorsunuz, bu antik kalıntı ile ilgili birçok yayınlar yapıldı, sayısız konferanslar verildi Ankara'da ve İstanbul'daki müze ve Üniversitelerde. Pek çok makaleler yazıldı,”

Sözü nereye getireceğini ilk anda kavrayamıyan baş asistan atıldı:

“Antalya müzesi, Perge kazısı sayesinde zenginleşti ve gerçek müze hüviyeti kazandı” dedi. İhsan Onu huymamışçasına sürdürdü:

“Ama, söylermisiniz Hocam: Çevre halkına, yani antik kalıntı çevresinde yaşayan köylülere - ki çoğu çocukluğundan beri kazılarınızda çalışır- bir kez olsun konferans verdiniz mi? Onları seminer ve konuşmalarınıza çağırdınız mı?”

“Güldürme beni İhsan bey! Onlar nasıl anlar bu konuları? Arkeoloji öğrencilerine bile zor kavratıyoruz” diye yanıtladı kasılarak. Bunun üzerine İhsan aralarındaki hiyerarşiyi de unutup kızgınca bir söyleve girişti:

“Kusura bakmayınız efendim, asıl siz beni güldürüryorsunuz. Bu insanlar, yani Toparlarlı, Aksulu, İhsaniyeli işçiler çocukluklarında kalıntının taşları, heykel ve yazıtlar arasında; büyük hamamda, Cornutus paleastrasında ve akropoldaki kaya sarnıçları içerisinde saklambaç oynamışlar, koyun-kuzu gütmüşler. Taş be taş ve ayak be ayak tanıyorlar kalıntıyı. Bana anlattılar: “Biliyormusunuz hocam dediler; biz çocukken bu heykeller, kabartmalardaki insan figürleri için, bunlar günahkar kullar olduğundan Tanrı onları taşa çevirmiş, derlerdi büyüklerimiz’. Bu nedenle çoklarını kırmışlar sevap kazansınlar diye. Kazıcılara da 'gavurlar yine geldi!' derlermiş. Eğer Prof. Mansel ve siz kazı yerinde onları eğıtseydiniz, kendi topraklarında eskiden kimlerin yaşadıklarını öğreneceklerdi. Ve onlara ataları gözüyle bakıp, bıraktıkları bu kültürel mirası istekle koruyacaklardı. Çok şey yapılması gerekmezdi. Her kazı mevsiminde iki kez konferans verilseydi veya özel seminer tertiplenseydi onların anlayacağı dile, yeter de artardı bile. İşte bu nedenle onlarla sıkı fıkıyım sizin deyiminizle. Bazı bilgiler vermeye çalışıyorum. İnanınız, alınmasınlar, öğrencilerimizden daha meraklılar; öğrenmek ve tanımak için can atıyorlar. Ne ilginç sorularla karşılaşıyorum bilemezsiniz. Size bu konuyu açmak için hep fırsat arıyordum.”

Bu kez gülerek ve tartışmaya son vermek amacıyla alttan aldı Profesör:

“Fırsatı iyi yakaladın, dedi, bir güzel de eleştirdin otuz yıllık kazı geleneğini. İyi ki seninle aynı daldan değiliz, yoksa hep kavgalaşırdık. Pekala, gelecek haftaya Aksu belediye salonunda bir konferans verelim çevre halkını çağırarak. Ben küçük bir açılış yaparım. İlk konferansı sen vereceksin, oldu mu? Bakalım kaç kişi gelecek.”

“Tamam efendim oldu. Hazırlarım bir konuşma; onların anlayacağı düzeyde kentin tarihi ve yapılan kazılar hakkında kısa bilgiler vermeye çalışırım.”

Böylece tartışma olumlu bir sonuca bağlandı, değişik kılıflara giren çıka. Diğer uzmanlar ve posta başı öğrenciler kendilerinden beklenilen raporları okuyup bitirdiklerinde saat beşi geçiyordu. Herkesin karnı zil çalıyordu. İki öğün birleşti. Artık şölen haklarıydı! Nasıl olsa yarın pazar, dinlenme günü! Bütün gece yenilip içilecek ve eğlenilecekti haftanın yeni buluntuları, özellikle “Kalkanlı Aphrodite” onuruna. Kuşkusuz gece boyunca da yeni şakalar üretilecekti. Güzelliğinle bin yaşa Afrodit!