Dikili Taşlar

Ondördün ay parlıyordu gökyüzünde. Kırlar öylesine sessiz, ağaçlar öylesine kıpırtısız... Haziranın ilk günlerinin ılık gece sıcaklığı doğaya egemendi. İki yanında telgraf direklerinin bir çit gibi uzandığı şose yolu, ayın kirli sarı ışıklarıyla sulanıyor ve ıpıldıyordu.
Birden yolun doğal aydınlığı ve pırıltısı, göz kamaştırıcı bir ışıkla değişti. Aklığa dönüştü yolun rengi. Kum ve çakıllar parıldadı. Taşıt tekerleklerinin açtığı bir çift iz uzantısı, gitti gitti ışığın kaynağında tükendi. Az sonra "Göldağı Otobüsü"nün düzensiz homurtusu, oraların sessizliğini bir bıçak gibi ortadan ikiye bölüverdi, kesti, attı. Homurtu iniltiye dönüştü bir ara. Bu sese sancılanmış bir tilki ulaması karşılık verir gibi oldu. Tam Elmalıkol semtinde yokuşu tüketti otobüs, derin bir soluk alıp durdu.
Otobüsün durmasıyla koltuklarında uyuyan yolcular, sarsıntıdan uyanıp, inen yolcuyu izlediler.
Bu yolcu Süleyman'dı, İboşoğlu Süleyma. Almanya'dan geliyordu. Kocaman iki çanta ile indi taşıttan Süleyman. Otobüs ıhladı. Muavin'in "tememdir şofer ağbi" ünüyle birlikte homurtuyla yürüdü. Homurtu gürültüye, gürültü iniltiye dönüşerek uzaklaştı ses. Uzaklaştıkça ak bir ışık demeti kırları çeşitli doğrultularda yalıya yalıya, tepeleri aşıp kayboldu gecenin ortasında.
Süleyman şosenin üstünde dikelmiş duruyordu. Yalnızlığın ve gecenin ortasında uzun boyu daha da uzanmıştı sanki. Birkaç saniye öylece kaldı. Sonra kırbaç yemiş at gibi ileri fırladı. Yolun kıyısındaki hendekten atlayıp, boylu boyunca uzandı yumuşak ve ısıcak toprağın üzerine. Üstündeki gıcır gıcır giysilerinin, çiçekli ipek kravatının toprağa bulanmasına aldırmadan onu kucaklıyor ve kafasının hizasında taş-toprak her ne bulursa, öpücüklere boğuyordu. Biçimli ağzı, kısa kesilmiş bıyıkları ve de kaşları, kirpikleri toprak olmuş. Dahası çamurlaşmıştı. O. Köyü'nün dal boylu İboşoğlu Süleyman'ı, gâvur illerinde geçirdiği tam yedi buçuk yılın sıla özlemini gideriyordu. Kokluyor onu, öpüyor ve parmaklarını el ayalarına değin geçirerek sanki sevişiyordu toprakla.
Neden sonra kalktı Süleyman. Önce bir-iki adım attı köye doğru. Birden şosenin ortasında unuttuğu yol çantalarını anımsıdı. Geri döndü. Çantalardan birinin gizli gözlerinde birkaç bin Mark'ı, biricik servetini düşününce, unutkanlığına iyiden içerledi. "Toprağı görünce her şeyi unuttum diye geçirdi içinden; yıllardır toprak kokusu almamıştı burnum."
Ağır yol çantalarını yüklendiği gibi yürüdü Süleyman. Tarlaların tam ortasına doğru vurdu kendini. Ay ışığının aydınlattığı bir cılgı gördü otların ve henüz olgunlaşmamış ekinlerin arasında. Dizlerine dek çıkan yeşil ekinleri çiğnemekten çekinerek, cılgıya düştü. Daracıktı yol. Tek bir adam geçecek genişlikteydi, iki tarlanın sınırında. Süleyman yürürken çantaları, iki yandaki ekinlerin başaklarına değiyor ve hışırdatıyordu onları. Bu hafiften hışırtılar gecenin sessizliğinde giderek büyüyor ve yayılıyordu. O sürekli ileri doğru bakarak ilerliyordu. Tek tek ağaçlar ve meşe kümeleri serpilmişti kırların yüzüne.
"Şurası Kırmızı Tarla dedi Süleyman kendi kendine, acaba kimin tarlasının yanından geçiyorum? Bu yıl iyi yağmur yağmış galiba. Ekinlerin çok iyi oluşuna bakılırsa yağmurlar zamanında yağmış." Yağmur sözcüğü; yapacağı, yapmayı düşündüğü işi çağrışım yaptırdı.
"Şu kıraç topraklarda susuz ne biter ki? Hiç vakit geçirmeden, motor-pomp'u almalıyım. Şıh Çayırı'ndan çıkan sular akıp gidiyor dere olup. Durmadan, yaz-güz demeden akıyor boşu boşuna. Sadece kıyısında bulunan birkaç parça tarla yararlanıyor bu sulardan. Bir motor-pomp'la birkaç yüz metrelik bir hortum aldımmı; ta buraları ve de daha yukarılardaki tarlalara su çıkarabilirim. Hem kendi tarlalarımı sularım hem de komşularınkini sulayarak para kırarım."
Hızlandı Süleyman. Çantaları ağırdı, ama duymuyordu onların ağırlıklarını sevincinden. Toprak keseklerine, önüne rastlayan küçük taşlara tekmeler savurarak ilerliyordu. Bir yandan mırıldanıyordu:
"Sıkı dur Mehmetali'nin kızı Fatma, geliyor İboşoğlu Süleyman geliyor. Tam üç buçuk yıldır, son izine geldiğimden beri harama uçkur çözmedim. Oysa ne kızlar bitiyordu benim için... Kız Fatma, sevmişim seni bir kere. Sevmişim seni Hüseyin'le Hüsne'min anası. Ama bakyalan söylemeyeyim, tek bir kere oldu. Bir kere, o da Türk kadınıydıâvur değil. Sana anlatacağım, yadsımam senden. Zorunlu kaldım. Korktum. Alay etti senin Süleyman'ınla. Erkekliğimle alay etti. Onu bile sineye çektim. Oysa bilirsin sen beni. Erkekliğimin ölçüsünü de, değerini de bilirsin. Tongaya düşürdü orospu beni. Bana iftira edeceğinden korktum. Ben korkarım ikircimden, kara sürülmekten. Alnım ak sana karşı sevdiğim. Değiştim de artık, inan. Sana bir fiske bile vurmayacağım, el sözüne uyarak bir iki kez seni dövmüştüm; ah ne ayıp ne ayıp! Elini sıcaktan soğuğa vurmayacaksın bundan geri. Yalnız çocuklara bakacaksın, bir de bana. Hanım edeceğim seni hanım. Bizim köylüler, karısını alan İstanbul'a götürüyor. Ben seni köyde hanım yapacağım. Hiç özenme onlara. Öyle pis, öyle kötü yerlerde oturuyorlar ki onlar; inan, içlerine işemezsin bile. Motor-pomp alacağım. Onunla para kazanacağım, varlıklı olacağız. Artık öyle beşiği sırtlayıp, köylülerin dedği gibi enik ağzında tarlaya gitmek de yok artık."

İboşoğlu Süleyman dalmış gitmişti... Ayaklarıyla birlikte kafası da yürüyordu geleceğe doğru. Karısı, çocukları burnunda tütüyordu. Ama bu özlem, uçaktan inip, yurda adım attıktan sonra daha da şiddetlenmişti. Öyle ki on sekiz saatlik otobüs yolculuğu bir ay gibi gelmişti ona.
"Hah! dedi birden, Taşpınar Başı'na gelmişim" demesiyle ,otların arasından, ağaçların diplerinden bir takım uzantılar peydah oldu. Yüzü birden değişti Süleyman'ın. Hızı yitti. Ellerindeki çantalar ağırlaştıkça ağırlaştı. O uzun, dimdik boy kamburlaştı, küçüldü. Uzantılar gittikçe büyüyor ve yavaş yavaş çevresini sarıyorlardı
"Geleceğimi eve bildirmemiştim, diye içinden geçirdi. Köyden kimseler yapmaz. Ama Saldaklılar duymuşlarsa önümü kesmek istemiş olabilirler." Durdu. Uzantılar da durdu. Tabancası olmadığına yakındı. İç cebindeki İstanbul'dan aldığı sustalıyı yokladı. Yeniden yüklendi yere bıraktığı çantaları alıp. Yürüdü, uzantılar da yürüdü. "Hayret! diye söylendi, yanıma yaklaşmıyorlar. Anlaşılan, karanlık bir yere, bir kuytuya dek izleyip, orada önümü kesecekler. Birisini şişlemeden, postu vermem kolay kolay. Tıpkı da o zamanki gibi. Neden korkuyorum ki sanki, kocaman adamım şimdi. Belki de yine..." Gerisi gelmedi. Çantaları koydu yine yere. Birinin üzerine oturdu. Uzantılar ise dikeliyordu. Süleyman gittikçe küçüldü. Kafasından kovamadığı korku ise durmadan büyüyordu. Ve Süleyman küçüldü, yitti, İboşoğlu Sülo oldu oniki yaşındaki:

Ay yeni doğmuştu evden çıktığında. Önünde iki öküzle bir de semerli eşek vardı. Eşeğin üstünde tohum dolu bir heybe. Çift sürmeğe gidiyordu küçük Sülo. Horoz ötümünden önce kalkmıştı. Daha doğrusu dişi ağrımakta olan yengesi tarafından zorla kaldırmışlardı küfürlü azarlamalarla. Gecenin ıpıssız karanlığında korkudan titreye titreye gidiyordu. Ne öküzlere HO! ne de eşeğe ÇÜŞ! diyebiliyordu. Dahası eşeğe bile binmemişti, daha çok yerleri görebilir diye. Eşeğin kuyruğundan tutmuş, hepten önüne bakaraktan yürüyordu. Taşpınar'ın yamaca geldiğinde ay yüzünü gösterdi bir kocaman tepsi gibi. Nasıl olduysa küçük Sülo kafasını kaldırdı. Ay o denli yakındı ki, uzansa tutacak sandı. Birden ayın önü sıra bir karaltı ortaya çıkmıştı. Ay yükseliyor, karartı üzerine doğru geliyordu. Sülo titriyor. Ne bağırabiliyordu ve ne de ağlayabiliyordu. Kuyruğunu tuttuğu eşek ve önündeki öküzler kendi bildikleri gibi ilerliyorlardı yavaş yavaş. Kafasını her kaldırdıkça karartının kendisine doğru daha da yaklaşmakta olduğunu hissettikçe korkuyla sarsılıyor, ağlıyordu. Ve gözünden akan yaşlar küçük yanaklarını ıslatmıştı...Sülo ne denli yürüdüklerini bilmiyordu. Bir kez daha kafasını kaldırdığında bir küçük çalı kümesiyle yüzyüze geldi. Ve karartı yitmişti...

Süleyman bunları düşünürken, bir yandan da küçüklüğünde ve aynı yerde yaptığı gibi, çevresine bakmadan epeyce yürümüştü. Birden uzantılardan biriyle burun buruna geldi. Ve gelmesiyle çantaları bırakarak, ona saldırması bir oldu. "Vay namussuz dikili taşlar! diye söylendi, sizleri adam sandım... Beni iyiden korkutunuz."
Üst üste örülerek, ya da dikilip meydana getirilmiş olan bu taştan uzantıların tam sekiz tanesini teker teker yıktı. Tekme tokat yerle bir etti ve kızgınlığını giderdi.

***
Aynı gece, aynı saatlarda yatakta bir karı-koca konuşuyordu:

- "Ne düşünüyorsun Memo? dedi Hatçe fısıltıyla. Hep böyle olursun bu işi yaptıktan sonra."
- "Ne o, yoksa iyi olmadı mı? diye sordu usturuplu bir biçimde Memo."
- "Yoo, onu demek istemedim. İyi oldu. Sen işini çok iyi bilirsin o yandan içeri. Ne var ki bu işten sonra ben; hiç kıpırtısız bir beden ve düşünmesiz bir kafa ile yatmak isterim, sen ise; her keresinde de zıttını yaparsın. Söyle ne düşünüyorsun? Devinmelerinden bir şeyler kurduğunu sanıyorum kafanda. Haydi canım söyle, n'olursun? "
Hatçe arzu ettiği yatış biçimini bozdu. Tam bir şey daha söylemeye hazırlanıyordu ki kocasının sesi onu önledi
- "Ne düşünüyorum biliyor musun?"
- "Ben nereden bilebilirim?"
- "Diyordum ki kendi kendime; bir oğul emeği verdim Taşpınarınbaşı'ndaki otluğa..."
- "Verdinse verdin, ne oldu yani? Otları mı düşünüyorsun şimdi? Bu yıl da aklını bu otlukla bozdun. Ne bileyim ben, güzden beri gizli gizli bir şeyler yaptın. Ot tohumları toplayıp ektin. Yonca tohumları serptin. Meşeliklerde, dallıklardan ot koymadın kurutup tohumlarını çıkardın. Hıloz, kurt kabağı, eşekossurtan, hıyarcık, püsküllü ot, şabla ne bulduysan harman edip, savurdun. Bu yüzden herkesi de kendine güldürdün..."
Memo kızdı. Yarı doğruldu yataktan. Sağ elini destek yaparak, karısına döndü:
"Ne yani, fena mı ettim itin dölü? Sırtında beşik, önünde on yaşında enikle seni tarla tarla sürünmekten kurtardım. Bir koca yıl emek çektim. ot tohumları serptim; toprağı altüst ettim. kül döktüm, gübre döktüm. Tanrı yüzüme baktı; bir güzel rahmet aktı gökten. Ve bizim otlukta otlar arşa çıktı. Güldüler bana köylüler, kıkır kıkır güldüler. Emeğime acıdılar sözde. Bak şimdi ben evde, yan gelmiş yatıyorum; onların ise tam on beş gündür tarlalarda canları çıkıyor. Ekinlerin içinden dal dal ot koparacaklar ki, kış yemi hazırlasınlar hayvanlarına. Ben iki gün sonra tırpanı kaptığım gibi geçerim başına otluğumun. En azından iki bin burma ot yatıyor orada. Sulu çayırları olan Bakırgiller'in bile bunca otları çıkmaz.""

Hatçe, o konuşurken kafasını kocasının göğsüne koymuş, parmaklarıyla okşuyordu. Kocasının kızgınlığını çoktan unutturmuştu. Evliliklerinin onuncu yılını devirdikleri halde, ilk heyecanlarından pek fazla bir şey yitirmemişlerdi.
Memo her şeyin, her işin üstesinden kolayca gelmesini bilen biriydi. Sevişmesini de. Bu işin tekdüzeyliğinden hep kaçar ve her keresinde de yeni bir durum yaratırdı. Bulguculuğa yatkın bir us vardı onda. Hatçe onun bu yönünü çok, pek çok seviyordu. Memo da seviyordu karısını çok. Sevmeseydi, anasından, babasından ayrılıp da bir damın deliğine tıkılmazdı. Üç yıldır babasından ayrıydı. Onun verdiği bir göz damda oturuyor ve üç parça tarlayı da ekip-sürüp biçiyordu. Bir yandan da varlıklılara ırgatlık yapıp sürdürüyordu geçimini.
Onu en çok düşündüren ahırındaki beş altı baş hayvanıydı. Onların daha kışın ortasındayken yemlerinin-alaflarının bitişi, onu kara kara düşündürürdü. Sonra bir başka komşudan ödünç alır, yedirir hayvanlarına, yaza çıkarırdı güçlükle. Biteviye böyle sürüp gidiyordu.
Ne olduysa geçen yaz oldu: ot derimi gelince kırlardan-tarlalardan ekinlerin içinden, bayırlardan binbir eziyetle topladığı otları burma yapıp yığmıştı evinin önündeki küçük tarlaya. Kurutulup içeri alındıktan sonra, tarla nadas yapılmıştı. Ancak ot yığınının yerinde daha güzden yeşil otların diz boyuna çıkması kendiliğinden, onu düşündürmüş ve türlü kır otlarının tohumlarını toplamaya yöneltmişti. Taşpınarbaşı'ndaki dikili taşlarla çobanların-sürülerin sakıncasından korunan otlak bu yönelmişliğin ürünüydü.
İkinci kez Memo'nun ağırlığını üzerinde hissetmeye başlayınca kafasındaki ona ait düşünceler, yerini dudaklarında iniltiye terk etmişti Hatçe'nin. Bir süre hiç kıpırdamadılar.

Uzun bir ara geçti."Hatçe, diyorum ki şu otluğu.." diye sessizliği bozan Memo'nun sözünü bitirmesine meydan vermeden yine parladı Hatçe:
"Aman canım otluk dedin, otluk yandın, Otluğun yerinde duruyor. Otlar çimlenmeye başladı; sen de gidip gelmeye başladın. Adam boyu dikili taşlarla donattın. Olmaz bir şey korkma, iki gün sonra gider biçeriz."
Bu kez karşılık vermeden vazgeçti Memo. Ve dışarıda köpek havlamaya başladı. Sanki onu yanıtlıyormuş gibi ahırdaki eşek de anırıyordu.
"Dur bakalım, dedi Memo, köpek niçin havlıyor?"
Karanlık odada el yordamıyla demir parmaklı küçük pencereye gitti.
Ayın sarı aydınlığına yüzünü dayadı Memo. İrice olan gözlerini kısıp, dışarı bakmaya başladı. Kapı önünde bağlı duran köpekleri, yüznumaradan dönmekte olan bir adama ürüyordu.
"Hatçe! dedi Memo yatağa gelip, bizim yüz numarayı döndü biri. Ellerinde de birer çanta gözüme çalındı. İboşoğlu Süleyman olmalı; uzun boyluydu. Bugünlerde de geleceği söyleniyordu."

***

Aynı gecenin tanyeri ağırdığı zaman noktası.İboşoğlu Süleyman'ın otobüsten indiği yerin az ilerisindeki kayalığın diplerinden bir koyun sürüsü ortaya çıktı.
Sabahın serinliğinde her yanı çıngırak sesleri dolduruyor. En ince seslerden en kalınına doğru akan düzensiz çınlamalarla oluşan melodi doğayı yerinden oynatıyordu.
Beşyüzü aşkın bir koyun sürüsü bu. Beş çobanın başında bulunduğu sürü, geceyi kayalığın diplerindeki doğal mağaralarda geçirmişti.
Ve çobanlar şimdi ellerindeki kalın sopalarla vura-kaka sürüyü güçlükle yola düşürmeğe çalışıyorlar. Hayvanlar aç kurtlar gibi saldırıyorlar ekinlere. Karınları birbirine yapışmı açlıktan. Bu sürü Sinanlı Köyü"nün, Sarıçiçek Yaylasına doğru yola düzülmüş. İki gündür geceli- gündüzlü yürüyüşteydi. Karınlarını doyuracak bir otlu tarla, bir mera bulamamışlardı. Yeşil ekin tarlalarına sürüyü koyverip, köylülerle mahkemelik olmayı da göze alamıyorlardı çobanlar. Çünkü kimlerin yaptığı çabuk bulunurdu tanınmış olduklarından. Üç güne varılabiliyordu Sarı Çiçek Yaylasına. Daha bir günleri vardı. Sürünün ardından da develer yükü ev-bark taşınacaktı yaylaya.

Epey bir hay-huy ve çabalamalardan sonra yola giriyor sürü. Şafağın mor aydınlığında şose yoluna düzülüyor. Artık yoldan dışarıya saldırmıyorlar. Çıngıraklarını sallayarak uslu uslu şafağın bağrına doluyorlar. Sürü tam Süleyman'ın indiği yere vardığında, önüne iki kişi çıkıyor. Sürüye otlayacak yer bulmak için uğraşan beş çobandan ikisi bunlar. Sevinç içindeler. Öbür arkadaşlarını muştuluyorlar:
"Yoldan az aşağıda, ekin tarlalarının arasında bir tarla var. Adam boyu ot dolu. Dikili taşları filan da yok. Çevirelim sürüyü..."

***

Bu gecenin ardından tam yirmi gün geçmişti. Yaz sıcakları bastırmış ve köylüler olgunlaşan ekinleri biçmeğe başlamışlardı. Cuma günüydü. Köyde olağanüstü bir gün yaşanıyor. Köylülerce oldukça olağandışı sayılan bir deneme uygulama aşamasındaydı.
Karşıbağ'ın bademliklerinden bakıldıkta; köyün alt başında hatırı sayılır bir kalabalığın toplanmış olduğu görülüyordu. Genç, yaşlı, kız, kadın, köyün tüm kişileri yığılmıştı oraya. Kimisi tarlada, kimileri- daha çok kadınlar ve kızlar- damların başında denemeyi seyrediyor ve şaşkınlık içindeler.

Koca köyün dağda, kırda çalışan, orak biçen- arpa yolan kişileri gelmişlerdi. Daha doğrusu akşamdan köy korucusunun eline sıkıştırılan birkaç kuruşla ünletilerek, duyurulmuştu. Köyün yüzyılları aşan geçmişinde ilk kez uygulanacak bir deneyimdi bu. Hiç kimsenin inanası yoktu buna. Uslarına yatmıyordu bir türlü. Nasıl olabilirdi? Olanaksızdı bu işin olması onlara göre. İlkel düşüncelerinin ve doğal görünümlerinin ötesinde bir somutlaşma idi. Bir yeniliğe, bir değişime ve ilginç bir yaşam dönüşümüne çağrılmışlardı.

Yüzyılların ötelerinden gelen çorak-kara toprağa, yenilmişliğin üstesinden gelmek için atılan adıma çağrılmışlardı. Öyle bir güçlü adımdı ki; "Su akar göz bakar" ilkesini bir anda yıkıverecekti. Doğa yenilecekti. Su başyukarı akmaz mı? Akacaktı. Binlerce yıldan beri yağmurdan başka su yüzü görmemiş çatlak-bungun topraklar kana kana su içecekti. Yeryüzü yeryüzü olalıdan, köy kuruldu kurulalıdan beri kayaların arasında akıp giden, yanını, yöresini yıkıp giden Köy Deresi geriye doğru akacaktı. Metrelerce yükseklikteki kayalığı diklemesine aşıp susuz çorak topraklara ulaşacaktı.

Kalabalık, köyün alt başındaki kapıönü tarlalarından birinde bekleşiyor. Sanki köyde düğün ya da ölüm varmışçasına bir kalabalık vardı. Tarlaların bir ucu, köyün önünde uzanan derin bir vadinin kenarını meydana getiren bir kayalık uçurumla bitiyor. Dik bir açıyla dereye inen kayalığın yüksekliğinin yaklaşık iki minare boyu olduğunu söylüyor köylüler. Dipte, asırlık dut ağaçlarının arasından gürül gürül bir dere akıyor. Vadi tabanı yemyeşil çimen, ulu dut ve kavak ağaçları, gevrek dallı söğütler dolu. Ne var ki kayalıktan düze çıktınmı; çıplak, kuru tarlalarda toprak çatlamış ve yeşillik yerini sarılığa bırakmıştır.
Güneş gittikçe yükseliyordu. Ve sıcak iyiden iyiye bastırmıştı. Aşağı yukarı bir saattir çevresini sarmış ve inanmayan gözlerle kendisine ve önündeki kalın hortumlu demir yığını motor-pomp üzerinde kalabalığa açıklama yapıyordu İboşoğlu Süleyman. Önündeki aracın yararını anlatıyordu. Ama çalışmasını görmeden yalan geliyordu tümüne de anlatılanlar. Tarlanın ortasında dört küçük demir tekerlek üzerine kurulmuştu motorpomp. Kalın yangın hortumlarına benzeyen uzanca hortumu da kelep kelep yanı başındaydı. Bir ucu motorda takılı, öbür ucu ise hemen kayanın başındaki badem ağacının yanından aşağıya sarkıtılarak, dereye atılmıştı.

Halk gittikçe sabırsızlanıyordu. Kolay bir iş miydi bu? Metrelerce aşağıdan kendi halinde akıp giden su, az sonra önlerine-ayaklarının dibine akacaktı gürül gürül. Dahası emirlerine girecekti. Kendilerine hizmete hazır duruma gelecekti. Ama ya olmazsa? Gerçekten ya su yukarı çıkmazsa? Ya dere sularını vermezse?Tam hortumun içine gireceği yerde, derenin önünü boğarak, küçük bir gölet yapmak için gönderilen iki delikanlıdan biri yeni gelmişti. Ve hortumun suyu içine iyice sokulup, sıkıca tutturulduğunu haberini veriyordu ki, köyün en yaşlısı Sakallı Rıza dayı yanında bitiverdi. Titreyen elinde tuttuğu bastonu motorun şurasına, burasına dürterek,

"Ula İboşoğlu Sülo dedi, demek sen suyu baş yukarı akıtacaksın? Allah'ın deresinde akan suyu, şu iki minara boyu kayadan aşıramazsın sen. Şu demir parçaları mı görecek bu işi? Oğul bizim topraklar tekin değil, şehitler yatağıdır. Gâvurun aracı burada iş görmez."

"Birkaç dakika sabret Rıza dayı" diye usul usul, ama güven dolu olarak yanıtladı Süleyman; "Hele bir çalıştırayım motoru, o zaman göreceksiniz. Artık tarlalarımız şenlenecek."
Kalabalık birden ağız birliği etmişçesine:
"Tarlalarımız şenlenecek" dediler birbirlerine.
Süleyman da,
"Çayır'da, Kemer'de boşa akıp giden suları; Köy Deresi'nde çağıldayarak akan suyu artık tarlalarımız emecek kana kana"diye karşılık verdi coşkuyla. Kalabalık kuşkulu ve umutlu tekrarladı:
"Suları tarlalarımız emecek kana kana!"

Süleyman sustu, herkes sustu. Tıs yoktu. Yüzler, eller yitmişti sanki. Her biri birer göz olmuştu. Elleriyle, yüzleriyle, tüm duyularıyla dikkat kesilmiş bakıyorlardı. Oraya yığılmış onca köyün insanı soluklarını tutmuşlardı. Süleyman dualar etti Tanrıya, yüzünü kara çıkarmaması için. Motorun yağını sıkıp, ayarını verdi. Hortumu taktığı yuvayı iyice sıkıştırdı. Volan tekere taktığı lastiği hızla bir çekti. Bir "pat! pat!" sesi çıktı ve sustu. Herkes susuyordu. Sanki köyün tavuğu, horozu, eşeği susmuştu. Arı bile vızıldamıyordu.
Bu susuş Karşıbağ'dan her şeyi seyretmekte olan Memo'nun canını sıktı. Susuş zavallılığın görünümüydü, kişiye acıma duygusu verirdi. "Başarının verdiği sevinçte, kahkahada kötülerin güçlerini ezmek gerekirdi kendileriyle birlikte" diye içinden geçirdi.

Ve ikinci "pat! pat!" oldu motorda. Bu kez susmadı. Çok yüksek beygir gücüne sahip motor altındaki tekerleklerle birlikte toprağı sarsarak, çalışmağa başladı. Tüm gözler yuvalarından çıkmışçasına,tek göz olmuş sağır edici bir gürültüyle çalışmakta olan motora dönüktü. Suyun gelip gelmeyeceğine bakıyordu. Motorun gürültüsü dışında sessizlik sürüyordu. Ne olacaksa birkaç saniye sonra olacaktı. Bu birkaç saniye köyün alınyazısını değiştirerek ya da hiçbir de işim olmayacaktı. Bu birkaç saniye; kurumuş, verimsizleşmiş, tükenmiş toprağa taze bir güç katacak ya da; üzerindeki kişilerin kuşku içinde de olsa, gözlerinde beliren umut ışıklarını yokedecekti.
Bu birkaç saniye çok şeylere gebeydi.Birden hortum keleplerinin oynadığı görüldü. Gizli bir el tarafından açılıyormuş gibi. İtilerek yürüyen bir şişkinlik peyda oldu. Yakındakiler birkaç adım geri sıçradılar ansızın. Hortumun havasın boşalıp, hızla su dolduğunun farkında değillerdi henüz.
Süleyman şişmeğe başlayan hortum keleplerini iyiden açtı. Beklenilen saniyelerin geçmesiyle motor-pompun deliğinden su fışkırmağa başladı. Önce nezleli bir yaşlının hapşırması gibi oldu. Arkasından bacak kalınlığı su akmağa başladı tarlanın yüzüne doğru. Sessizlik bozuldu ansızın. İboşoğlu Süleyman,
"Yaşasın motor-pomp! Gördünüz mü komşular? Şimdi inandınız mı?" diye haykırdı. Kalabalığın ilk heyecan dalgası geçti. Önce mırıltı, arkasından uğultu ve daha sonra sevinç haykırışları yükselmeğe başladı. Bağıran, çağıran, hora tepen zıplayan, kendini damdan atan birbirine karışmıştı.
Seviniyorlardı ya, aslında onların şu anki sevinçleri, Süleyman ve arkadaşlarının yirmi günlük çalışması ve aracın yararının kavratılmasıyla sağlanmıştı. Bugün yapılan uygulamadaki olumluluk, onları çılgına çevirmeğe yetmişti.

Bol suyun az bir süre de olsa tarlaya akmasıyla, her yan vıcık çamur kesildi. Eğildi İboşoğlu Süleyman motoru durdurdu. Önce yine kesik "pat! pat!"lar oldu. Ve sonra motorun sesiyle birlikte su da kesildi. Bu koşula bağlılarmış gibi kalabalığın da haykırış ve sesleri sustu.
Süleyman kafasını motordan kaldırıp bir şey söylemeye hazırlandığında, gözleri Memo'nun gözlerine takıldı. Tam karşısındaydı. Motorun çalışmaya başlamasıyla kalabalığın arasında bitivermişti Memo. Karşıbağ'dan gelip.
Birden bağırdı:
"Bana bak ulan İboşoğlu, kalk ayağa!." Süleyman bir anlık şaşkınlık geçirdi. Onun şakacılığını anmsayıp,
"Ne diyorsun Memo? dedi, şimdi şakanın sırası mı? Sahi sen niye gelmemiştin önceden?"
"Sus ulan! Senin şimdi şakanın da, motorunun da içine sıçarım. Sorduğum soruya cevap ver!"
Memo'nun gözleri dönmüş, ağzı köpük saçıyordu hiddetinden. Bu kez kalabalık da şaşırmıştı Süleyman denli. Her şey öylesine tez oluyordu ki, bir anlam verilecek gibi değildi.
"Hiçbir şey anlamıyorum" diye söylendi Süleyman. Öbürü ise bir eli cebinde, diğer eliyle konuşmasını pekiştirerek,
"Söyle bana İbişoğlu, bunun senin ağzından duymak istiyorum" dedi.
"Ne söyleyeyim yahu? Ne sorduğunu bilmiyorum ki. Eğer senin otluk durumuyla ilgiliyse; her komşu gibi ben de geldim, geçmiş olsun dedim sana.Üstelik yardımımı da reddettin. Çok emek çekmişsin, ama sütsüzün biri salıp sürüsünü otlatmış..."
Bu söz üzerine çevreden kahkahalar ve alaylı sözler gelmeye başladı. Memo aynı öfke ile,
"Ulan namussuz, o sütsüz sensin, diye bağırdı; geldiğin gece otluğumun dikili taşlarını sen yıkmadın mı?" Süleyman durumun ciddiliğe büründüğünü anlamakla birlikte, şakaya getirmeyi yeğledi.
"Ulan Memo dedi, sen hep böylesin. Şaka yerinde olur oğlum. Doğru, gece yarısı adam boyunda bir sürü dikili taşlar yıktım Taşpınarbaş'ında. Adam sandım birdenbire, çekindim. Üstelik senin olduğunu da bilmiyordum. Hem ne olacak yıktımsa? Sürüm yok ki otlatayım..."

Yeniden motor-pompa eğildi. Ancak bu uzun açıklamasıyla yine herkes susmuştu. Bu susukluğun ortasında Memo'nun gürleyen sesi havayı yırttı:
" Ayağa kalk ulan gâvur illerinde gâvurlaşan Sülo! Bir ahır dolusu hayvanımı mahvettin. Onları açlığa tutsak ettin. Beni şu koca köye rezil ettin. Bunun hesabını vereceksin."

Süleyman, birden Memo'nun cebinden çıkardığı tabancayı gördü. Kalabalık da gördü. Ama silahı gören orayı terk etmeye başladı. Süleyman yalvardı:
"Memo sakın bir aptallık yapmayasın..."
"Aptallık mı? Ulan benim iki bin burma otum gitti. Otum gitti; bir ahır malım gitti. Malım gidince de canım gider. Benim canım gidince sen neden yaşayasın ki İboşoğlu?"
"Memo yapma, yakma beni!"
"Köylünün geleneklerini ne tez unuttun? Bir dikili taş devirmenin neye mal olduğunu ne tez unuttun?" Sözünü bitirmeden çılgıncasına tabancasındaki tüm kurşunları, Süleyman'ın üzerine boşalttı.

Süleyman iki büklüm motor-pompun üstüne düştü. Ve cansız cesedi son umuduna sıkıca sarılı kaldı. Evde motor-pompun şerefine köylülere ziyafet hazırlamakta olan karısı Fatma kanatlanmış gibi uçarak gelip, dayanılmaz bir haykırışla erkeğinin üzerine kapandı...