Asılı

Gece kapkara bir bulut gibi düştü köyün üzerine. Yürüdü, yürüdü gece, durdu. Tümüyle çöreklendi doğaya. Baharın bu aysız gecesi karanlığa boğdu ortalığı. Yıldızların ışıması ve ne de evlerden süzülen sönük ışıklar yırtamıyordu geceyi, öylesine ağır ve baskındı.
Yamaca serilmiş köyün dağınık evlerinden birisi, en alt başta duruyor. İki büyük gübre yığınının ortasında, o yığınlardan biriymiş gibi bir görünüş içerisinde. Kapısının iki yanındaki iki küçük pencereden ölgün bir ışık sızıyor. Işıkla birlikte küçük Nurettin'le, anası Saray gelinin sesleri taşıyor dışarı.
Nurettin hıçkırıklara boğulmuş ağlıyor. Odanın toprak döşemesi üstüne serpilmiş bir çulun üstündeki şiltenin arasında sızıldanıp duruyor. Bedeninin zayıflığını ortaya çıkartan ince yüzü ıpıslak kesilmişti. "babamı isterim" diyor da başka bir şey söylemiyor. Aslında babasını fazlaca tanıdığı yoktu onun. Küçük kafasında baba kavramı somut bir biçimde belirlenmemişti ki..Yaşıtlarından çoklarının babaları ellerinden tutup geziyor, hoppalaya kaldırıyorlar. Bazen iri elleriyle tokatları indiriyorlar çocuklarına. Oğlanlar kızlar kırlarda, sokaklarda "baba baba" diye bağırıyorlar onların ardından. Neden kendisinin de elinden tutup koşturan, kucağında hoppalaya kaldıran, bazen de incecik yanaklarını okşayan iri yapılı, bıyıklı, kıllı yüzlü bir arkadaşı yoktu? Çeşmenin yanındaki evin kızı Elif, her çeşme başına gittikçe kendisine sataşıyor. Koca kızdı o, upuzun saçlı. Hep üstüne su atıyordu. Şalvarını çıkarıp, götünü-başını elliyor, onu utandırıyordu. Babası orada olsaydı onu bir güzel dövdürecekti.
Yerdeki şiltenin altında kıvranıp duruyordu küçük Nurettin, ağlamaklı. Anası oturmuş yanıbaşına, saçlarını okşuyor:
"Ağlama Nurettin, ağlama küçüğüm benim.. Çükünü yediğim ağlama n'olursun. Beni de ağlamaklı edeceksin." diye yalvarıyor.
"Babamı isterim. Onu görmek istiyorum. Elinden tutup gezmek istiyorum. Sırtına çıkmak istiyorm. Beni hoppalaya kaldırsın."
"Üzülme ciğerim, üzülme Nurettin. Haydi uyu artık. Babamız yakında gelecek."

Nurettin susuyor. Birden kafasını çıkartıp şilteden, kalkıp oturuyor anasının kucağına. İnce yüzünde iki yaş şeridi var. Lambanın sönük ışığında bile gözlerinde pırıltılar uçuşmağa başladığı seziliyor. Ağlayan nar ile gülen ayva yer değiştiriyor. Gözlerini pırıltılardan bir köprü ile anasının iki iri kara üzüm tanesi gözleriyle birleştiriyor. Tek yanlı bir sevinç gidip geliyor iki göz arasında. Birkaç saniye sürüyor bu durum. Birden saray gelinini dudakları kıpırdıyor titremelerle. İçinden kopan koca bir yalan yuvarlanıyor dışarıya: "Gelecek Nurettin, yarın değil öbürgün gelecek. Neler getirecek Almanya'dan sana neler.."
"Bana arkası resimli yuvarlak ayna, bir de tarak getirsin bembyaz. Ama ben kendisini istiyorum. Gelsin o. Gelsin ki Elif'i dövdüreyim.. Görür kendisi..."
Nurettin susuyor ansızın, uyku dolu gözlerini kapatarak, pırıltıları saklıyor. Şiltenin altına yeniden sokuyor Saray Gelin onu. Çatlak dudaklarını bastırarak bir öpücük konduruyor yanağına biricik oğlunun, can yoldaşının. Nurettin uzun kirpiklerini kaldırıyor. İnce ve duraklamalı bir sesle fısıldıyor:
"Ana babamı düşümde görürsem, ne zaman geleceğini soracağım ona. Çok seviyorum babamı. Sen de seviyor musun?.."
Fısıltı dudaklarında dondu Nurettin'in. Yine kapandı gözleri ve düşünde babasını görmeye gitti.
Nurettin uykusunun ortalarına doğru adım adım ilerliyordu. Lâmbanın gazı azalmış, is yapıyordu. Odanın içindeki pılı pırtıyı, sandığı, iki parça kilimle birkaç kapkacağı kirli sarı bir ışık sarmıştı. Odada isli ışığın kirletemediği, çirkin görünüşe sokamadığı tek şey Saray'ın vücuduydu. Soyunmuştu Saray. Yatağın içinde oturuyordu. Üç belik yaptığı saçları, çıplak omzundan beline sarkmış, ta kalçalarına değiyordu. Sol koluyla dolgun memelerini kucaklamış, sağ eli dizinde üzgün bekliyordu. Bir Brahman heykelinin anlamlılığı içersinde uyuyan yavrusunu gözlüyor ve onun son sorusunu düşünüyor:
"Sen de seviyor musun baba mı?.."
"Elbette seviyorum ya" diyebilseydi, ne olurdu sanki?
Seviyordu. Seviyordu, ama altı-yedi yıl önce. Nurettin işte bu, bir daha geri gelmeyecek olan sevginin ürünüydü. Aradan geçen altı yıllık ayrılık devresi, ikisini birbirine öylesine yabancılaştırmıştı. Hele onun iki kez izine gelişlerindeki kayıtsızlığı; özlem ve sevgi dolu yüreğini iki taş arasında ezmişti. Doygundu kocası kadından yana, aşktan-sevişmeden yana. En aptal bir kadın bile bunun farkına varabilirdi. Oysa kendisi şu avuçladığı göğüslerinin ve okşanmak, sevilmek için kıvranan vücudunun arzularını doyurmuş muydu? Ne gezer? Bu arzularını boğup boğup içine atmaktan başka bir şey yapamamıştı. Yapamadı da. Tanrının emriyle gelmişti kocasına. Tanrı da kocasına sadık kalmasını, onu beklemesini emrediyordu. Kadındı o. Sadece kocasına ait bir maldı, eşyaydı. Onun tarafından kaldırılıp atılmadıktan, terk edilmedikten kelli beklemek zorundaydı. Gelenek, görenekler böyleydi. Dinsel telkinler bu yolda verilmişti.

Burası köy burası. Kadınlar dağlarda ot biçer, tezek toplar, odun keser. Gününün yarısından çoğu üç mevsim boyu kırlarda, dağlarda geçer. Köylünün kadınını, erkeğini üç aylık kış zor evde tutar. Ve Saray gelinin dağlarda, meşeliklerde, otlaklarda, kaya diplerinde yalnızlıkları oldu. Tanrıyla baş başa, mavi gökle baş başa, güneşle, yağmurla kucak kucağa kaldığı süreler oldu. Karşısına köyün erkekleri, delikanlılarının çıktığı oldu yalnızlıklarında. Görünmez büyük gücün yardımı deyin, sonsuzluğun rastlantıları deyin; her keresinde de yüz akı ile çıktı bu sıkıştırmalardan. Tertemiz, apak saklıyordu vücudunu kocası için. Ama kızılkan yüreğini değil. O yürek aşk dolu, kocasından yana sevgi dolu değil artık. Boş, bomboş ve kendisinin. Altı yıl önceki sevgili Mehmet'i yoktur artık. Şimdi yalnız yasal ve dinsel yönden kocası Mehmet var. O kalbini ellerine verdiği kişi öleli birkaç yıl oldu. Ve de yad ellerde. Kadınsal sevgisi, duyguları-arzuları bitik Saray'ın. Bir analık sevgisi büyümüş şimdi yüreğinde onun; şu önünde yatan incecik Nurettin'in sevgisi. Onun için yaşıyordu. Onun ise bir babaya gereksinimi vardı. Bu bitiriyordu Saray gelini. Beş yaşındaydı, belki de geçiyordu beşi, ancak iki kez görmüştü baba yüzünü; birkaç günlüğüne o da.

Saray'ın gerçek yüzü bu olduğu halde, özellikle son bir buçuk yıldır köye yansıyan korkunç bir yüz biçimlendirmişlerdi ona dedikodular. Bunu yapanlar aslında eline bir şey geçiremeyenler, ondan bir şey koparamayanlardı. İmgelediklerini elde etmişlercesine yaymaktan geri kalmamışlardı. Ama o aldırmıyor. Beni Tanrı biliyor, onunlayım, ona sığınmışım diye düşünüyordu. Ne var ki, üzülmemekte elinden gelmiyordu. Kocasına bir yıl önce son izine gelişinde çok yalvarmıştı "Beni İstanbul'a at. Orada bacım var, eniştem var. Biz de bir göz gecekonduda otururuz Nurettin ile birlikte..." diye. Dahası ağır basmak istemiş bu arzusundan yana, evden kaçmış anası gile. "Kendimi öldürürüm" demiş, ama yine de yola getirememişti. Sözde İstanbul'da bozulurmuş. Açık saçıkların arasında kendisi de onlara benzermiş. Orospu olurmuş İstanbul'da. Bunları diyecek denli de ileri gitmişti kocası Mehmet.
Yerinden kalktı Saray. Belden yukarısı açıktı. Dolgundu, biçimliydi vücudu. Güzeldi Saray. İç gömleğinin söküklerini dikmek için soyunmuştu. Anası gelip yanında yatardı. Ancak gelemediği ya da geç geldiği günler olurdu. Kızını çok severdi Zeliha Kadın, Saray'ın anası. Bazı dedikodular onun kulağına kadar gitmişti. O da kızıyla açık saçık konuşmuş. Ve bu konuşması kızına olan güvenini, onun suçsuzluğuna dair inancını bir iyice berkitmişti. Ama Zeliha kadın eşikten içeri her adım atışında, Alamanya'nın içine sıçıp sıvıyordu. Kızının yaşantısını zehir eden, kendi tatlı ekmeklerine ağı katan Almanya'ya, oraya gitmeyi icat edenlere basıyordu küfürü. Kimi kimsesi olmayan bir çobana vermişti ki kızını, baş başa kalıp rahat etsinlerdi güya. Yine var çobanlığın yap be adam, paran, malın mülkün olacak ta mezara mı götüreceksin onları, diye düşünürdü. Orayı bok tarlası yapmıştı, bir ucu Mehmet'e uzanan.
"Anam niye gelmedi acaba?" diye söylenirken gömleğini kafasını geçirdi Saray.
"Bu gece yine gelmeyecek galiba. Şu lambayı iyice kısıp, Nurettin'in yanına yatayım bari..." dedi ve yürüyüp dış kapının arkasına sürgü yerine kazma sapını geçirdi. Ondan daha uzunca ve ve kalın bir ağacı da kapıya dayanak verip sıkıştırdı. Birden pencere tıkırdadı. Yarısı kırıldığından kağıt yapıştırılmış olan cam vurulmuştu.
"Kız, ana sen misin? diye seslendi, ödümü kopardın. Niye kapıyı çalmıyorsun?"
Karşılık verilmeyince, kapıyı açmaktan vazgeçip, kuşkuyla pencereye gitti. Yarım cama yapışmış bir yüz gördü ağzı burnu yamyassı. Hemen tanıdı, Gıllış'ın İsmail'di. Sertçe söylendi:
"Defol git penceremden İsmail. Bırak peşimi benim. Sana kaç kere söyledim olmaz diye.."
Öbürü sırıttı. Pencerenin demir parmaklıkları arasındaki kağıdı yırtıp attı. Yassı kafasını içeri soktu girebildiğince.
"Kız Saray ne güzel göğüslerin var? Biraz daha soyunsana. Haydi şalvarını da çıkar."
"İsmail sana geç git diyorum. Beni mi seyrettin yoksa?"
"Öldüm vallah Saray. Öldürdün beni kız, içim geçti. Haydi, n'olursun aç şu kapıyı. Anan gelene dek işimizi bitiririz..."
"Bana bak Gıllışın İsmail, ağzını topla ve cehennem ol git..." Öbürü sertleşti:
"Kız herkese şapur şupur, bize yarabbi şükür mü çekiyorsun? Kel Veli ile Şemsiye Taşı'nın altında; Çoban Hüsso ile Kemerin Dere'de, Uzun Ahmet'le Ellez Dağı'nın mağarada-daha sayayım mı?-bu boku yiyorsun da bana niye sittir çekiyorsun?"
"Onların hepsi benim bokumu yemişler. Ucunu bile göremediler. Üstüme kara atıyorlar, babalarının canına sıçtıklarım..."
"Saray kız yapma. Yadsıma benden. Kulağımın dolusunca işittim üçünden de. Haydi aç kapıyı, bir kere de bana tattır..."
"Bak Gıllışın dölü, bir kez daha söylüyorum; defol git ve beni rahat bırak. Güzellikle söylüyorum, ben o yolun yolcusu değilim. Duyduğun ve duymadığın kimselerden hiçbiriyle de yatmadım. Adımı çıkardılar, yalan söylüyorlar. Belki seni de o namussuzlar yolladılar. Daha on sekizinde delikanlısın. Kendine göre git bir kız bul. Çocuksun daha..." İsmail yüzsüzlüğü sürdürüyordu. Azgınlaşmıştı daha da:
"Ne var yani kız? Beni küçük mü gördün? İnce gelir diye mi korkuyorsun? Hele bir aç da gör. İnat etme. Ben onlardan altta kalmam. Memnun olmazsan, atarsın dışarı..."
Saray boşandı:
"Gıllışın piçi, beni sana söyletme. Ben adamın ağzının orta yerine sıçarım. Şu kapının dayağının çektimmi kafanda parçalarım senin. Defol git diyorum..." Gıllışın İsmail alttan aldı bu kez ve yavaşça söylendi:
"Haydi haydi naz etme. Ben sana sıçacak yer gösteririm. Sen içeri al, kafamı da kır. Senin için ölüyorum. Burası arka pencere anan gelse de hemen göremez. İçeri al sen, koma saklarsın Sırım Ali'ye yaptığın gibi..."
"Git diyorum sana İsmail, çekeceğim şimdi kapının dayağını..." Saray dişlerini gıcırdatarak kapıya saldırdı. Ansızın kapı çalınmaya başladı. Ve yaşlı bir kadın sesi: "Saray açsana kapıyı kız. Ne kendi kendine konuşuyorsun deliler gibi" diye çınladı. Saray sevindi. Hırsla İsmail'e baktı. O da dişlerini gıcırdatarak, kafasını pencerenin parmaklıkları arasından çekerken:
"ben sana gösteririm, dedi, seni sırtüstü yatırmazsam bana Gıllışın İsmail demesinler..." Karanlığa karışıp gitti evin arkasından.
Zeliha kadın ikinci kez seslendi:
"Haydi kızım, açsana kapıyı. Niye kapıda bekletiyorsun beni?"
"Açıyorum ana. Dur şu kazma sapını çıkarıyorum, çok kötü sıkışmış. Bir türlü gevşetemiyorum. Hah işte çıkardım...

ІІ

Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Kırlarda, yamaçlarda ve köyün seyrek evleri arasında seller kopmuştu. Toprağı yırım yırım yırtan bozbulanık sular aşağılara doğru koşup duruyorlar. Yukarıdan hızla inen yağmur damlaları yerde akan ya da yürümeğe hazır su birikintileri üzerinde iri iri halkalar açıyorlar. Gökyüzünü toprağa bağlamış milyonlarca yağmur sicimleri arasında Saray Gelin, oradan oraya koşuyor. Basma şalvarını dizkapağına kadar çekmiş, yalınayak vıcık çamur içinde kırlarda dört dönüyor. Ak bacakları çamura bulanmış. Üstü başı sırılsıklam. Keçi kılından dokunmuş büyük bir çuvalı, bir köşesinden yanlamasına içeri katlayarak, kafasına geçirmiş. Çuval kalın bir aba ya da çoban keçesi gibi kalçalarına değin uzanarak onu yağmurdan koruyor. Bu ilkel, ama sağlam yağmurlukla bir saattir dolaşıyordu, kafasını ve omuzlarını ıslatmamaya çalışarak. Mümkün mü ama ıslanmamak? Saray'ın yarım saatlik koşuşması köy içinde, diğer yarım saatte kırlarda geçmişti. Gözleri kıpkırmızı olmuştu ağlamaktan. Çıplak ayaklarını çamurlar içindeki taş ve ağaç kıymıkları yaralayıp kızıl kan içinde bırakmıştı. Aldırdığı yoktu onun. Uzaktan bakan, ama işin aslını bilmeyen kimse çıldırmış sanırdı Saray'ı. Öyle bir yargıya varabilirdi rahatça. Saray üç-beş adımda bir duruyor:
"Nureettiiin! Nerdeesiin? Ses ver, n'olursun!" diye bağırıyor, sonra yine koşmaya başlıyordu. Ne yazık ki Nurettin'in "buradayım ana" diyen incecik ünlemesini duyacağı yoktu, yüreğine serinlik verecek. Yalnızca Şemsiye Taşı kayalıklarında yankılanan ve şiddetli sağanak içerisinde güçlükle kulaklarına ulaşan kendi sesini işitebiliyordu. Biricik oğlu, can yoldaşı, sevgilisi Nurettin'i yitirmişti. Onu arıyordu Saray mahalle-bucak, bayır-bacak.

Tam öğle sularında birden hava kararmış ve gökyüzünü kurşun kurşun bulutlar sarmıştı. Anasının evde çamaşır yıkamasından yararlanarak Nurettin canını sokağa atmıştı. Saray oğlunun yanından ayrıldığını ancak yağmur çiselemeye başladığında farkına vardıydı. İşte o andan beri arıyordu oğlanı. Ev be ev sorarken köyün içindeki dolaşmasında; çocuklardan birinden, onu Gıllışın Gülsüm'ün kandırıp, dağa oğlak-kuzu otlatmaya götürdüğünü öğrenmişti. Kadıncağızı büyük bir korku sarmış ve o andan şimdiye dek her yanı altüst etmiş, ama bir türlü bulamıyordu. En çok korktuğu sele kapılmasıydı. Kendisi bile susuz derelerde kopan sellerden zor kendini kurtarabiliyordu. Zorunlu kalmadan da Gıllış gile gitmeyi canı istemiyordu.

Az daha yürüdü, az daha bağırdı Saray. Yağmur şiddetini daha da artırdı. Sesinin karşı kayalıklardaki yankıları da duyulmaz oldu. Önünde, ardında derecikler oluştu. Umudunu kesti Saray, geri dönmek zorunda kaldı. Ağlarken bir yandan Tanrı'ya yalvarıyordu içinden de: "Beni yalnız bırakma, yalnızlığa boğma yüreğimi. İçinde büyüyen biricik ağacım Nurettin. Onu da söküp atma köküyle göceğiyle. Bunu esirgeme benden. Alma onu elimden Tanrım. Koruyucu kanatlarının altında tut. Sulara kaptırma..." Yalvarısının tam burasında, ışıktan apak bir testere ortadan biçiverdi gökyüzünü. Yağmur sicimleri daha da ıpıldadı. Birkaç saniyelik aradan sonra bir gümbürtü, bir gümbürtü daha Ve uzaklaşan gümbürtünün ardından bir susukluk. Derken irileşen yağmur damlalarının şapırtıları ve kulaklarda büyüyen dalga dalga siyiltisi...

Saray koşuyordu. Üstündeki çuval yağmurluğu, koşmasına engel olmasın diye başından çıkartıp koltuğunun altına sıkıştırmıştı. Kiraz desenli basma fistanı ve şalvarı vücuduna, başındaki yazması saçlarına yapışmıştı. Şalvarın bir paçası dizi üzerinde öbürü ayak bileğine düşmüş ve çamur içindeydi. Gıllışın evinin önüne vardığında yağmurdan çamurdan bir kadındı. Evin önündeki örtmenin altında yağmuru seyrediyordu Gıllışın dul karısıyla kızı Gülsüm. Anası başka yana bakıyordu, Gülsüm gördü onun geldiğini ve yavaşça:
"Ana dedi, ben sana söylemiştim Nurettin'in anası evde yok diye" Anasından bir karşılık almadan Saray yetişti ve yetiştiği gibi silleyi yapıştırdı.

"Söyle kız diye bağırdı, şıllık ne yaptın Nurettin'i? Sen buradasın, ya o nerede kaldı? Ne diye kandırıp götürdün oncağız oğlanı dağa?" Bir tokatta yere yıkılan kız, ne olduğunu anlamadan saçlarının Saray'ın eline dolandığını hissetti. Bağırmaya başladı. Tekme tokat sopalıyordu kızı Saray. Gıllış'ın karısının ilk şaşkınlığı geçip de kendine gelince, onu arkadan kavradı.
"Koca köyün orospusu seni gidi diye bağırdı; gözümün önünde kızımı döversin ha? Oğlun evde oturuyor; onun da babasının canına sıçam senin de..." Saray'ı çekmeye çalıştı. Ama gücü yetmedi salt kuvvet kesilmiş Saray'a. Bir silkelendi ve kaldırıp attı onu da yere. Kızı çekip anasının üstüne koydu. İkisine birden girişti.
"Ne yani diyordu, beni bir tek oğlumdan da mı edeceksiniz? Koparamayacaksınız onu benden, Tanrı izin vermeyecek! Söyle nerede gördün orospuluğumu? Elini karaya basıp yüzüme niye çalıyorsun? Orospu sensin öyleyse!" Her cümlenin ardından bir tekme, tokat veya çimdik atıyordu önündekilere. Saçı başı dağılmış, ıslaklık iliklerine işlemişti. Anayla kızı bir güzel çamura beledi. Sonra vazgeçti kavgadan, döndü yürüdü evine doğru.

O dönedursun, Gıllışın karısı yaygarayı basmış, bağırıp çağırıyordu.
Tam o sırada Gıllışın İsmail elindeki yabayla, samanlıkta kuru otları ve samanı bir yana yığmaya çalışıyordu. Anasının çığırtısı çarptı kulaklarına: "Yetişiiiin bizi öldürüüüyoor dürzünün karısııı! Köyün orospusuuu!" Yabayı elinden atmadan dışarı fırladı İsmail. Anasını, Gülsüm kardeşini çamurlara avkalanmış görünce tepesi attı. Anasının sesi kesildi ve parmağıyla ileride hızlı hızlı yürüyen Saray'ı gösterdi. Oğlan koştu. Ta evinin önünde yetişti Saray geline. Hiç kimseler yoktu evin çevresinde. Ne kavgayı kimse görmüş ve ne de İsmail'in kadının peşinden yetiştiğini. Zaten evler çok seyrekti; birbirlerinden çok uzak yapılmışlardı köyün doğal konumu gereği. Yağmur hâlâ sicim gibi sağanak halinde yağmakta olduğundan, görüş alanı alabildiğine daralmıştı. Yetişti Gıllışın İsmail, yetişmesiyle yabanın kalın sapını indirdi Saray'ın belinin ortasına.
"Sen benim yaşlı anamı, küçük bacımı döversin ha!" diye bağırarak ikinci vuruşu yaptı. Oysa kadıncağızın iliklerine dek işleyen yağmurdan, yorgunluktan yerinden kıpırdayacak durumu kalmamıştı. Zavallı son gücünü harcayarak evine ulaşmaya çalışıyordu. Beline yediği iki yaba vuruşuyla, gık bile diyemeden yığıldı İsmail'in ayaklarının dibine. Tam kapısının önündeydi. Gıllışın İsmail önce korktu. Çevresine baktı "Kimsecikler yok dedi kendikendine, ölürse orospu benden bilmesinler, içeri taşıyayım"
Bayılmıştı Saray. Yabayı duvara dayayıp kapıyı açtı. Sonra iki koluyla sıkıca tutup kaldırdı Saray'ı. Onu kucağında içeri taşırken içi gıcıklandı. Saçları dağılmış, gözleri kapalı, dudakları yarı aralıktı. Islak giysileri iyice vücuduna yapışmıştı kadının, tüm yuvarlak hatları ortadaydı. Başı döndü İsmail'in. Şiddetli bir cinsel istek içinde kıvranmaya başladı. Korku ve tereddüt içinde;
"Baygın, dedi, ayılmadan her şey bitebilir." Odanın bir köşesindeki yüklükten bir şilte çekip üstüne uzattı. Büyükçe olan odanın içi karanlıktı, ayrıntılar içeri girince hemen seçilemiyordu gözler karanlığa alışamadığından. Soluk soluğa cinsel istek kesilmişti İsmail. Korku ve heyecandan elleri titriyordu şalvarının uçkurunu çözmeye çalışırken. Ak ve biçimli bacakları ortaya çıkınca kadının çılgına döndü Gıllışın oğlu. Hemen pencerenin önünde olduğundan loş ışıkta kadının kıpırtısız vücudu tüm biçimliliği ve el değmemiş güzelliğiyle ortadaydı. "Ayılmadan, ayılmadan!" diye mırıldanarak, bacaklarını kaldırıp arasına dalıverdi. İyice abandı. Baharın yumuşak kabarmış toprağına saplanan çift demiri gibi saplandı Gıllışın oğlu Saray geline. Toprak kıpırtısız, karşıkoyumsuzdur, Saray da öyleydi şimdi. Ama toprağın yaşaması, canlanması toprağın tohum saçılmasına bağlıydı. Döllenmesine bağlıydı toprağın verime yatması. Ve toprak isteklidir her zaman buna. Saray ise isteğinin dışında döllenmeye hazırlanıyordu, tohum saçılıyordu.
Kasılmalarının son anında İsmail, Saray'da bir kıpırtı hissetti. Ayılacağından korktu, toparlandı. Doğrulup diz kurdu. Bir yumruk atıp ayılmasına engel olmak geçti içinden. Ayılmadı kadın, vazgeçti. Şalvarını yerden alıp, onunla temizlendi ve sonra kaldırıp attı. Bir tükürük savurmak için yana döndü. Dönmesiyle, karanlığa alışmış olan gözleri odanın öbür köşesine takıldı. Üç dört metre ilerideki bir çul üzerinde büzülmüş, kendisini gözleyen Nurettin'le göz göze geldi. Önce şaşırdı, tez kendine gelip önünü kapattı. "Piç kurusu sen burada mıydın!" diye söylenerek, hızla kapıdan çıkıp yabasını aldığı gibi yağmura karıştı.

Uzun bir süre sonra Saray kendine geldi. Gözlerini açtı. İlk anda belinde çok şiddetli bir sancının battığını duydu. Kıpırdamak istedi. Üstünde, bacaklarının arasında bir ağırlık fark etti. Gözleri faltaşı gibi açıldı. Belinin ağrısını, ıslak urbalarının içinde donmakta olduğunu unutup, doğrulmaya çalıştı. Küçücük bir baş, sonra göğüslerini tutan iki yumuk el gördü.
"Nurettin, ne yapıyorsun? diye sordu. Üstümde ne yapıyorsun?"
"Hiiiç, dedi doğallıkla Nurettin, üstünde yatıyorum."
"Haydi in aşağı yaramaz, seni aramadığım yer kalmadı. Belim bıkınım kırılmış iyiden. Islak üstüm başım, donuyorum. İn haydi in!"
Nurettin ağlamaklı konuştu burnunu çekerekten:
"Ama Gıllışın İsmail üstündeyken hiçbir şey demiyordun, kıpırdamıyordun bile. Hem o seni çıplatmıştı da. Aha böyle kalkıp kalkıp iniyordu..."dedi ve vücudunu anasının üstünde kaldırıp indirerek, ona öykündü bir yandan da.
"Ne? diye inledi Saray, Gıllışın İsmail mi üstümdeydi?" Birden olanları anımsadı; Gıllışın karısını, kızını çamurun içinde avkaladığını ve sonra kapının önünde beline inen sopaları. Gerisini hiç anımsayamıyordu; bayılmış olduğunu anladı. Ve nelerin olup bittiği gözünün önüne geldi. "Alçak Gıllışın dölü! Namussuz oğlan!" diye bağırdı ve yeniden kendinden geçti...

ІІІ

Güneş pencerenin yırtık kâğıdından ve küçücük camından bir top gibi düştü içeriye. Geldi geldi, yamalı, ince yorganının altında Nurettin'in gözlerini buldu. İğne iğne olup saplandı göz kapaklarına. Sonra kirpiklerinin arasından geçip gözbebeklerine yapıştı. Nurettin iki elini yumruk yapıp, oğuşturdu gözlerini. İğnelenmeler yokoldu, yumrukları da sırılsıklam... Kalktı yatağından. Uzun don ve ayaklarına fistan gibi inen iç gömleğiyle bir süre ayakta dikeldi. Kulaklarıyla anasının sesini, gözleriyle kendisini aradı. Hiç ses yoktu. Yüklüğün altındaki sandığın açık olduğunu ve içindekilerin çıkarılmış olduğunu gördü. Koştu sandığın başına:
"Anam cici urbalarını giymiş. Yoksa şehere mi gitti. Şehere giderken hep bunları giyerdi, bana şeker getirecek öyleyse!. Ooof! sıçım geldi" diyerek koştu dışarı.

Güneş birkaç adam boyu yükselmişti. Tatlı bir bahar sıcaklığı vardı havada. Doğa nem ve toprak kokuyordu. Toprağın yüzü kurumuş ve nem derinlere inmişti. Sanki dün sabahtan akşamadek tek damla yağmur düşmemişti toprak yüzeyine. Nurettin duvarın dibine oturdu, sıçıp kalktı. Sonra dönüp pisliğini nişan alıp, birkaç taş attı. Üzeri kapanınca döndü. Evin arka köşesindeki küçük komun kapısını açık gördü. Üç koyunla, iki keçinin yattığı ve de Nurettin'in oyun yeriydi burası. Koştu, kapının önünde durdu. Birden anasını gördü komun ortasında dikelen. Ayaklarının ucuna niye basıyor acaba?"" diye sordu kendi kendine. Tam önüne geldi "Anaaa!" diye seslendi kafasını yukarı kaldırıp. Gerisini getiremedi Küçük Nurettin. Anasının görünüşünden korktu. Sarstı onu. O sarsınca havada sallandı. Ama ses çıkmadığını gördü. Dili iki karış dışarıdaydı. Boğazında ip vardı ve komun tavanındaki bir ağaca asılıydı. En yeni urbaları sırtındaydı.
Nurettin dışarı koştu. Komun kapısının önünde bağıra bağıra ağlamaya başladı. Hem ağlıyor hem de ünü çıktığı kadar:
"Anam komda asılı! Dili dışarı çıkmış, hiç konuşmuyor!" diye bağırıyordu. Oradan geçen bir komşu duydu çocuğun ağlamasını. Köylülere haber verdi.
"Ölmüş dediler, kendini asmış, acaba neden? Sahipsiz kadın böyle olur işte!"
"Kırmadığı yumurta mı kalmıştı! dedi kimileri; delikanlıların biri girip öbürü çıkıyordu. Köyün adı aklandı..."
Ve yığıldıkça yığıldı oraya kalabalık. Kalabalığın arasında Gıllışın İsmail'i gördü Nurettin. Küçük yüreğinde bir hınç büyüdü. Kafasında beliren imgelerde, cıscıbıldak anasının üzerinde inip kalktığını görür gibi oldu. Öbürü çocuktan gözlerini tez kaçırmıştı. Kalabalıkta kendini yitirmeyi umutlandı. Tam arkasını dönmüş, başka yana geçmeye hazırlandı. Nurettin yerden iki yumruğu büyüklüğünde bir taş aldı. Olanca gücüyle Gıllış'ın İsmail'in kafasına fırlattı. Bir anda şaşırdı İsmail, sersemledi. Herkesin her şeyi bildiğini sandı. Tüm gözler kendisine dönünce neredeyse "Ben öldürmedim!" diye bağıracaktı. Kendine geldi, "Delirmiş bu çocuk, Zeliha ninesi götür şu çocuğu" deyince bazıları.
"Oooh iyi ettim! dedi Nurettin, sen..." Gerisini söyleyemedi. Ninesi tuttuğu gibi kolundan içeri soktu. Ama hiç kimse Gıllışın İsmail'in kana bulanan kafasını tutarak, sezdirmeden kalabalıktan ayrıldığının farkına varamadı...

Silahtarağa,1969