Kaynananın Düzeni

Ay pencereden içeri doldu. Çıplak belinden aşağı sarkan saçlarını yaladı Alime'nin. Ürperdi. Çoktandır oturuyordu yatağın içinde. Arkadan ay ışığının vurmasıyla, odanın duvarında oluşan kocaman gövdesini gördü. Gölge şişman, yaşlı bir kadına aitti sanki. O anda öylesine yaşlı bir kadın olmayı istedi ki... İçinde fırtınalar dinmiş, arzular sönmüş olurdu; bedensel zevklere artık gereksinme duymaz, duygusal doygunluk aramaz, gücü yettiğince çalışır ve ölürdü.

Yüzüne düşen koca bir tutam saçı geri fırlatıp, ansızın ayağa kalktı. Çırılçıplaktı. Uzun siyah saçları ay ışığında gümüşümsü ışıyan yuvarlak kalçalarına değiyordu. Pencereden dolan ay şimdi Alime'nin güzelim vücudunu yalamaya başlamıştı. Işıktan, saydam bir giysiye büründü sanki. Bir süre kıpırtısız durdu kadın. Çekindiği, sıkıldığı yoktu çıplaklığından. Oysa yalnız değildi odada. Aynı yatakta, yanıbaşında kocası yatıyordu. Bu diri doyumsuz çıplaklığı tümüyle ona sunmuştu. Ama neye yarardı koku alma özelliğini yitirmiş bir buruna, kırmızı gülün hasını dayamak?

Çalıştığı kentten izinli geleli yirmi gün olmuştu Alime'nin kocası. Yirmi günde ancak bir gece, bir kez sevişmeyi becermiş. Onda da doyuma varamadan yok olmuştu her şey. Ya bu gece? Salt aylardır peşinde koşan, daha doğrusu köylerine atandığından beri peşinden ayrılmayan sağlıkçı Şadi'ye gitmekten kendini alıkoymak için ne denli uğraşmıştı; cinsel doyum kazanmak, bedensel tutkusunu azıcık dindirip bu çılgınlığı yapmasına engel olmak istemişti. Ama ne gezer! Tutkusu arttıkça artmış, arzuları kabardıkça kabarmış ve sırılsıklam sular dolmuştu her yanı. Bir tatlı kaynak gibi köpürmüş, coşmuş, ama sulayamamıştı erkeğini. O kaynaktan bir yudum bile içecek gücü kalmamıştı kocasının. Tut ki daha üç yıllık evliydiler. Biliyordu şu yıkılası kömür ocakları ve oranın kötü koşulları yüzündendi: Onların içine adımını atıp da havasını ciğerlerine çeken erkeğin gücü erimeye, yokolmaya başlıyordu. Eril güçleri tükeniyor, ama yaşam sürüp gidiyordu...

İki yıldan beri tam bir dayanıklılık göstermiş; işe güce vermiş kendini, o duygulardan kaçmaya çalışmış ya da zaman zaman kendini doyurmaya yönelik çabaları sürdürmüştü. Yaşıt gelinlerin, dahası köyündeki çoğu kadınların düştüğü durumu yaşamak istemiyordu. Ne var ki köyün en güzel gelinlerinden biri oluşu, karşılaştığı her erkeği kendine çekmeye yetiyordu bir anda. Ama o hepsinden kaçıyor; istemiyordu öyle toplumun yasakladığı, aşağıladığı durumlara düşmeyi. Gelin görün ki, onun bu denli dürüst tutumu; arzularını ve tutkularını içinde bastırmasına rağmen çevresinde tam tersi olarak düşünülüyordu. Kendi saf ve temizliğinin çevrenin gözünde değeri olmadığını, anlamsız kaldığını iyi biliyordu.
Bir süre dikeldi çırılçıplak ayakta. Elleriyle orasını burasını okşadı; sıktı, büktü. Sonra dönüp, horuldayarak uyumakta olan zavallı kocasına baktı biraz, acıdı. Ama acıması verdiği yargıyı bozamazdı artık. Nasıl olsa o yollu biliniyordu.
Hemen yastığın arkasında duran çiçekli pazenden fistanını üstüne geçirdi. İç çamaşırlarını bile giymeye gerek duymadı. Sağlıkçı Şadi bu sabah yine karşısına çıkmış, bir yalnızlıkta onu yakalayarak:
"Seni seviyorum Alime demişti, bitiyorum senin için. Kendini boşuna harcıyorsun, yazık! Biliyorum sen de istiyorsun beni; çünkü erkeğe ihtiyacın var. Bir gün olsun tekliflerime, hayır demedin. Ama yine de gelmedin. Kendini aldatma artık. Bu gece de alaf mağarasında bekleyeceğim seni. Horozlar ötünceye dek oradayım?..."
Ne denli tatlı söylemişti bunları, düşünüyordu da Alime. İçi gıcıklanmış, bir hoş olmuştu. Ama yine de olumlu bir yanıt vermemiş, sadece çok hafif bir gülmeyle yetinmişti. Ancak akşam olup da yattıklarında, kocasıyla yüz yüze gelince yine vicdanı elvermemiş; onunla kıyasıya bir sevişmeyi denemişti. Bir kadının yatakta yapabileceği her şeyi yapmış, fazlasıyla yapmış ama sonuç değişmemişti; eril gücüne kavuşamamıştı kocası. Kahrolmuştu Alime, hüngür hüngür ağlayarak Erkeği ise sonsuz bir sıkıntı içinde, terler dökerek, oflar çekerek arkasını dönüp ve baygın uyumuşkalmıştı.

Alime üzerine geçirdiği fistanının kemerini bile bağlamadan kendini ay ışığından kurtarıp, kapıdan dışarı attı. Kimseye görünmemek için evlerin gölgelerini izleyerek, alaf mağarasına doğru yöneldi. Sanki öksüz hırsızlığa çıktığı için ay akşamdan doğmuştu. Köyün sessizliğini, hemen önünde akmakta olan derenin ritmi, değişmeyen şırıltısı bozuyordu, bir de çok çok uzaklardan duyulan bir ibibik kuşunun ötüşü...

***
Köy uykudayken aynı saatlerde iki kişi konuşuyordu:
"Olmaz ana, olmaz dedim sana; yapamam."
"Olur ki olur! Hem de nasıl yaparsın. On yedi yaşındasın. Arslan gibi babayiğitsin. Boyun bosun yerinde; yirmiden fazla gösteriyorsun."
"Ama ana!"
"Aması maması yok Kemal'im. Senin gibi iri yarı bir erkek gerek ona. Bayılır sana bayılır. Sen bayıltınca, o ayılır kendine gelir ancak."
"Öyle deme ana, eğer bana meyli olsaydı..."
"Oğlum, beni fazla konuşturma bu gece yarısı. Neredeyse gelcek. Bak, dinle. Bir kadın erkeğe kolay kolay yaklaşmaz, ondan bekler. Onun sokulmasını ister. Bu her yerde böyledir!..."
"Öyle, ama onun da biraz sürtünmesi gerekli değil mi?"
"Ah, Aptal oğlum benim! Bu yaşta beni neler konuşturmaya zorluyorsun. Dinle! Sen yatağına yattığın zaman, gelip üstünü yavaş yavaş seni okşar gibi örtmez miydi? Tırnaktan tepeye seni süzmez miydi? Çıplak bir yerini görse şakaya getirip çimdik atmaz mıydı?"
"He ya, atardı!"
"Tarlada ekin biçtikten sonra, buğday saplarını eşeğe yüklerken ipi hep sen çekersin. Çekersin ya, onun kucağındaki sapı semere bağlarken, göğüslerini senin eline eline bastırmaz mıydı?"
"He ya bastırırdı.Hem bekletir, hem de bana gülerdi."
"Bir şey daha sölüyeyim; ikiniz birlikte ekin, ot biçerken sen dere içlerine, duvar diplerine sıçmaya oturmaz mıydın?"
"Aman ana sen de! Elbette otururdum."
"Sen sıçarken, kim bilir kaç kez taş atılırdı sana, ha?"
"Doğru, hem de hep o atardı..."
"Demek ki hep seni gözlermiş. Demek ki sana sulanırmış. Ama senin haberin olmazmış. Tamam mı şimdi? Babayiğitsin sen, ondan korkacak mısın? O koca adamı bile bir yumrukta otların içinde pıstırdın. İkinci yumrukta arkasına bakmadan kaçtı gitti...."
"Ana aslında ben onu çok seviyorum. Ama utanıyorum ona bunu söylemeğe."
"Utanma yok artık, he mi? Çok çok güzel gelin. Şimdiye dek kocasına dayandı, sabretti. Kimseye yüz vermedi. Ama yabanın herifi sonunda ayarttı bu gece mutlaka gelecek. İyi biliyorum, çünkü doymadı. Doyuramadı arzularını büyük oğlum. Aç bırakılan kadın hem arsızlık hem de hırsızlık yapar.
"Onun pestilini çıkaracaktım, eğer bırakmış olsaydın. İki yumruk yiyince, nasıl da kaçtı!"
"Benim erkek oğlum, elbette, senin gücüne kim dayanabilir? Seni yollamayacağım Zonguldak'a; acımızdan bile ölsek göndermeyeceğim seni kömür ocağına çalışmaya, göndermeyeceğim! Göndermeyeceğim..."
Birden bir hışırtı duyuldu. Bu Alime'nin uzun fistanının yerdeki kuru otlara sürtünürken çıkardığı sesti. Ana sessizce konuştu:
"Haydi gir şu kuru otların arasına. Ay ışığında durma Kemal! Seni görmesin. Ben de şu taş kapının ardına çekileyim..."

Alime, kayaya oyulmuş Roma İmparatorluk dönemi kaya mezarının kapısı önünde durdu. Köyün güneyindeki kayalıkta yaklaşık yirmi tane kaya mezarı vardı bunun gibi. Köyün yerinde ve doğusundaki kalıntılarından anlaşıldığına göre bir Roma yerleşmesinin nekropolüydü burası. Hemen hepsi birbirine benzer planda yapılmış kapıdan girildiğinde sağda, solda ve karşıda birer kemerli kline (ölü konulan seki) bulunuyordu. Bin yedi yüz–bin sekiz yüz yıl önce yapılmış bu kaya mezarları şimdi, köylülerin hayvan yeni, alaf mağaralarıydı. Alime'nin kapısının önünde birkaç saniye dikeldiği bu mağara, kayalıktaki Roma dönemi mezarlarının ilkiydi. Bunun da içi kuru ot, kuru yaprak ve saman doluydu. Dikdörtgen biçimindeki açık kapıdan giren ay ışığı karşı kline'yi ışıtıyordu.
"Şadan! dedi Alime sessizce, ben geldim." Anında üstündeki fistanı çıkarıp sekiye attı. Çırılçıplak kalmıştı. Işık güzel vücudunu sömürürcesine yalamaya başladı. Otların arasında karanlığa çekilmiş bulunan ve kıpırdamadan duran: Kemal, bu güzel ve dolgun çıplaklık karşısında dona kalmıştı. Alime kendisini göremedi, yeniden fısıldadı:
"Şadan! Çık ortaya. Her şeyimi sana sunmaya geldim. Aha buradasın, bak başını görüyorum. Ama yüzünü seçemiyorum, olsun. Buradasın ya!"
Kemal'e doğru ilerledi. Heyecandan taşlaşmış Kemal'in başını hızla kendine çekti. İki iri ve sert göğsünün üzerine koydu. Yanıyordu Kemal'in başı. Ellerini Alime'nin kalçalarından aşağıya kaydırdı. Boncuk boncuk terlemiş bulunan alnı dipdiri memelerin arasında yapış yapıştı.
"Sus! dedi Alime, aydınlığa da çıkma. Seni karanlıkta ben soyacağım." İşkilli parmaklarıyla onu soydu ve sonra ayağa kaldırıp sıkıca sarıldı. Ama taze bir erkek vücudu yapışmıştı bedenine. Kahredici bir ateşle sevmeye başlamıştı kendisini. Bayılıyordu. Bayıltıyordu öpücükten, terden ve gözyaşından. Tatlı bir acemilikle yatırdı Alime'yi samanların üstüne. Tüm gücüyle abandı ve iç içe girip tek vücut oldular. Bu Sağlıkçı Şadan olamazdı; taze erkekliğin bütünüyle kendini verişi, bir çağlayanın coşkun patlayışında tükenen ak köpüklerin yok oluşuydu sanki. İri, ama taze ve diri vücudun altında eziliyordu. Eziliyor fakat doruğa ulaşmış- bir sel gibi kerelerce patlayı patlatıvermişti. Hiç ama hiç kalkmak, konuşmak gereksinimi duymadan, üstündekinin ateşli öpücük ve okşamalarına karşılık veriyordu. Alime'nin son iniltisi,
"Kemal! Sensin, artık anladım. Biliyorum. Ama neden bu ana dek bekledin?" oldu. Kemal acemice,
"Alime yenge seni hep sevdim, dedi; gizli gizli sevdim. Sevmeyi bilmeden seviyordum seni."
"Oh Kemal, tatlı küçüğüm benim! Ben de seni çok seviyordum. Sana açıkça söyleyemiyordum, ama adım adım izliyordum seni. Sen anlamıyor ve sürekli kaçıyordun. Ah! Kemal beni yabancılara bırakmadın..."
Ayağa kalkmışlardı. Ama birbirlerini bırakamıyorlardı bir türlü. İki çıplak heykel, ay ışığında kıpırtısız sonsuzluğu yaşıyorlardı sanki.
Birden ana kapıda belirdi. Elindeki sopayla daldı içeriye. İki heykel ayrıldı birbirlerinden. Kadın bağırmaya başladı:
"Sizi utanmazlar! Sizi gidi ireziller! Bu irezilliği nikâh paklar. Yarın hemen seni boşatacağım büyük oğlumdan Ulan utanmadın mı büyük kardaşine bunu yapmaya? Sizi it oğlu itler, çabuk giyinin!" Bir yandan da oğluna saldırıyordu. Ne yapacağını şaşırmış olan Kemal, karanlıkta kuru otların arasına saklanmaya çalışırken, Alime önüne atılıp, kaynanasının ellerine sarıldı:
"Ana, bana vur, ona değil; suçlu benim dedi. Kendime, içimde kabaran kötü arzularıma, kadınlığıma haber anlatamadım. Tutkularımı içime gömemedim büyük oğlundan kanamadığım. Üstelik bir başkasıyla burada buluşmaya gelmiştim. Kemal izlemiş bizi. O adamı buradan kovmuş anlaşılan. Dokunma ona anacığım. O kardeşinin namusunu kurtardı, yabancılara bırakmadı. Bütün kabahat bende..."
Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu Alime. Kemal üstünü giyinmiş, suç işlemiş birinin davranışı içinde tedirgin bekliyordu. Kaynana susmuştu. Ellerine sarılmış, yerde çırılçıplak diz çökmüş ağlayan çıplak genç kadına bakıyordu. Ay ışığının aydınlattığı fildişi rengindeki, hıçkırıklarla sarsılmakta olan omuzlarını tuttu. Gözleri yaşla dolmuştu onun da. "Kalk, dedi; hemen giyinin ikiniz de. Gidin kaybolun, bir ay sonra haber gönderin bana." İçini bir sevinç dalgası kapladı bu kez. Kurduğu düzen iki genci birleştirmiş, öbürünün de namusu kurtulmuştu. Zaten sadece iki yaş büyüktü gelini küçük oğlundan. Büyük oğlunun çaresizliği ve acılı durumu ise ana yüreğinin öbür yarısında buruk, onulmaz bir ağrı olarak saplanmış duruyordu...

Çankırı–1975