Önsöz yerine

Toplumsal gerçekçi öyküleri, üretildikleri dönemin tanıkları olarak görür ve bu bağlamda değerlendirmek gerektiğini düşünürüm hep. Yazıldığı zaman hemen pek farkında olunmasa bile, aradan 25-30 yıl geçtikten sonra okunduğunda o günleri yaşarsınız. Öykülerde işlenen sorunların neresinde bulunduğunuzu, değişimlerin ve farklılaşmaların nerelere ulaştığını kendikendinize sorgulamaya başlarsınız.
Hatta o öyküler sizi öylesine merakladırır ki, eğer kendiniz o sorunlardan etkilenmemişseniz, ya da onları yaşamamışsanız hemen araştırmaya girişirsiniz. Yok eğer tersine onlarla olumlu da olumsuz özel ilişkileriniz olmuşsa, tepki ve eleştirilerinizi, yazarın yaklaşımı ve bakış açısına yoğunlaştırıp, onu över ya da kendisine ağzınıza geleni veriştirirsiniz içinizden. Hatta çok yanlış gözlem ve bilgilendirme varsa, eğer yaşıyorsa bizzat onunla görüşmeyi de gözealırsınız. Bu bir içtepidir, kendikendinize karşı sorumlu olmayı algılayıştır ve sessizce gerçekleştirisiniz. Demem o ki, bu türden öyküler, hoşça vakit geçirmek ve edebiyattan alınan içsel beğenileriniz doyurmakla kalmaz, sizi düşünmeye, araştırıp-soruşturmaya ve hatta –hakkınız olmasa da pek- yazarını da yargılamaya yöneltir.
Bana göre -uzun ya da kısa- öyküler eylem içermeli; sonuna kadar yaşamın içindeki duygu yoğunluğunun devinime çevrimi yaşanmalıdır öykülerde. Elinizin altındaki öykülerde bu özellikleri bulacaksınız eğer bencileyin düşünüyorsanız. 60'lı 70'li yıllarda yazmış olduğum ve son üçü dışında, karalama defterlerinde kalmış veya daktilo edilerek bir yerlere sıkıştırılmış sararmış incecik pelür kâğıtlarda güçlükle okunabiliyordu; onların arasından çekip çıkardım bunları.
Çoğu farklı kırsal, kentsel tarihsel-kültürel bölgelerde yaşanmış, gözlenmiş ve imgelenmiş olaylardan kurgulanıp devinime sokulmuş; hangi çelişkiler içinde umutsuz ve öfkeli ya da uslu, boyun eğmeci duyguların tutsaklığında yazmışım, fazla anımsamıyorum ve doğrusu anımsamak da istemiyorum. İçlerinde anlatılanlar; büyük bedeller verilerek toplumsal, siyasal ve ekonomik ortamın değişimlere uğramış olmasından bir daha tıpatıp benzeri görülemiyecek olaylardı ve değerliydi. Benim için acısı ve tatlısıyla sarhoş ediciydi ve okudukça buruk mu buruk bir tad hissettim herbirinde; yıllanmış şarabın tadını çağrıştırıyordu. Bu yüzden "Şarabî Öyküler" adı da yakıştı diye düşünüyorum. Umarım okurken bu tadı sizler de alacak; yaşanmış, gözlenmiş, kurgulanmış yer ve döneminin tanıklığını yapan öykülerdeki olaylar, sizleri düşündürecek ve keyiflendirerek ya da öfkelendirerek sorgulamaya yönlendirecekcektir.

İsmail Kaygusuz, Temmuz-2007, Avcılar/İstanbul