Oku, bilgilen, fikir sahibi ol; zihnin ve gönül dünyan zenginleşsin! Dr. Ismail Kaygusuz

I. Kitap İMAM CAFER SADIK

Oku, bilgilen, fikir sahibi ol; zihninve gönül dünyan zenginleşsin!

Ürettiğimiz bilgiler özgür, özgün ve karşılıksızdır. Alıntı yap, indir, adımı silip sahiplenmeden kayıt altına al ve yakınlarınla dostlarınla paylaş! Dr. Ismail Kaygusuz.

 

I. Kitap

İMAM CAFER SADIK

KİŞİLİĞİ, GÖRÜŞLERİ, BİLİMDE, ZAHİRÎ İSLAM’DA (Sünnilik ve Şiilik) VE BÂTİNÎLİK’TEKİ

(Alevi-Bektaşi-Kızılbaşlık ve İsmaililik) YERİ

İsmail Kaygusuz

İÇİNDEKİLER

İmam Cafer Sadık’ı Tanımak

Yazarın Önsözü

I

Cafer Sadık’a İlişkin Genel Bilgiler

İmam Cafer Sadık ve Bâtınî Şiilik ya da Proto-Alevilik

Usu’lu Kâfi’den Cafer Sadık’ın Tanrı Anlayışına İlişkin Örneklemeler

Tanrı Bu Dünyada da Görülebilir

Usul’ü Kâfi’ye Göre İmam Cafer’in Yeryüzündeki Herşeyden ve Gelecekten Haberi Vardır

İmam Cafer Sadık ve Takiye Öğretisi

Usul’ü-Kâfi’de İ mam Cafer Sadık’tan İlginç Bir Genel Takiye Örneği

İmam Cafer Sadık ve Abul Hattab Takiyesi

Şehristani’de Hattabiler (Hattabiyya)

Hattabilik Üzerinde Henry Corbin’in Görüş ve Yorumları

II

İmam Cafer Sadık Ve Bilim

Bilgin ve Kuramcı Cafer Sadık

Cafer Sadık ve Bilime Deneysel Yöntemi Sokan, “Kimya’nın Babası” Cabir İbn Hayyan

III

İmam Cafer Sadık ve Oğulları

İmam İsmail İbn Cafer Sadık

Dönemin Siyasi Muhalefet Hareketlerinde İmam Cafer’in tutumu

Zeyd olayında İmam Caferî Sadık Devrede

İsmail bin Cafer ve Nass Değişimi Kuramı

İsmaililere Göre İmam Musa Kâzım

İmam Musa Kazım çizgisinin Hasan al-Askari ile bitişi üzerine İsmaili görüşü

Oniki İmamcı Şiilere göre Yedinci İmam Musa al-Kâzım

İmam İsmail İbn Cafer’in Ölümü

Al-Mubarak ve Mubarakiler

IV

İmam Cafer Sadık’tan Torunu Abu Abdullah Muhammed’e

Bâtınilikde Kurumlaşma ve Gelişmeler

İlk Büyük Hicab ve Kuramcı Maymun al-Kaddah

İmam Muhammed bin İsmail’in Kısa Yaşam Öyküsü

Muhammed bin İsmail ve Harun ar-Raşid’in karısı Zubeyde

İmam Muhammed Bin İsmail ve Rey Valisi İshak bin al-Abbas

Muhammad bin İsmail Farghana’da

İmam Muhammed ve İsmaili Dava’nın (mission) Örgütlenmesi

İmamu’n Natık” (Konuşan İmam) Olarak Muhammed bin İsmail

V

İmam Cafer Sadık, İslam Hukuk (Fıkıh) Okulları ve Caferî Mezhebi

Sünni İslam Hukuk (Fıkıh) Okullarına Kısa Bir Bakış

Hanefi Hukuk Okulu

Maliki Okulu

Şafii Okulu

Hanbeli Okulu

Ve Diğerleri

İmam Cafer Sadık ve Caferî Mezhebi Üzerinde Görüş ve Düşünceler

Malikiler ve Hanbelilerin İmam Cafer Sadık ve Caferî Düşmanlığı

Ve İki Hanefi Görüşü

Şiilere Göre Cafer Sadık ve İmamiye-Ehlibeyt ya da Caferî Mezhebi

Caferî Mezhebinin İki Yüzü: Ortodoks İran Şiiliği ve Heterodoks Kızılbaşlık-Alevi-Bektaşilik

Caferî Mezhebinin Ortodoks Yüzü: İran Şiiliği

  1. Yüzyılın Başlarından İtibaren İran’da Şii Şeriatının Güçlenmesi, Ortodoks Şii Kümeleşmesi ve Her Türlü Sufiliğin Ezilmesi

İmam Cafer Sadık, Caferî Mezhebinin Heterodoks (Bâtınî) Yüzü ve “Buyruk”

VI

İmam Cafer Sadık ve Heterodoks Caferîliğin (Alevi-Bektaşi-Kızılbaşların) El Kitabı “Buyruk

Önce Son Söz

Heterodoks Caferîliğin-Aleviliğin Kutsal saydıkları “Buyruk”a Gelince

Buyruk”un Hazırlanışı, “İmam Cafer Heyeti” ve Kızılbaş Siyaseti

İsmaili-Kızılbaş İlişkileri ve Buyruk’un Bâtınî Kaynakları

Matti Moosa’nın Extremit Shiites kitabının Religious Books (Dinsel kitaplar) Ara Başlığı Altında Buyruk Üzerinde Araştırması ve Görüşleri

Safvâtu’s-Safâ ve Buyruk Üzerinde Karşılaştırmalı Değinmeler

VII

EKLER:
İmâm Cafer-i Sâdık’ın oğlu İsmail’e Öğütleri

İmam Cafer Es-Sadık’ın Tanrının Varlığı Ve Yaratılış Alemine İlişkin Mufaddal Al-Jufi’ye Anlattıklarından Kısa Bir Bölüm 

İmam Cafer Es-Sadık'ın Cundeb Oğlu Abdullah’a Tavsiyeleri

Önsöz

İmam Cafer Sadık dönem olarak, hem siyasal hem de dinsel alanlarda İslam tarihinin en önemli zamanında yaşadı. Yeni görüşlerin ortaya çıktığı dönemin politik değişikliklere hızlı bir göz atarsak: Cafer Sadık, Emevi halifelerinde Abdülmelik (685-705) yönetiminin üç yılı, Velid bin Abdülmelik’in(705-715) 9 yıl 8 ayına; 3 yıl 3 ay Süleyman’ın(715-717), 2 yıl 5 ay Ömer bin Abdülaziz’in(717-720), 4 yıl 1 ay Yezid bin Abdülmelik’in(720-724), 10 yıl Hişam bin Abdül Melik’in(724-743), 1 yıl Velid bin Yezid ve İbrahim’in (743-744) ve 6 yıl Mervan (744-750), kısacası Abbasi devleti kuruluncaya dek Emevi halifelerinin yönetimlerine tanıklık etti.

Abbasi döneminde Cafer Sadık, as-Saffah (750-754) ve Mansur (754-775) yönetimlerini yaşadı ve etkin politikadan hep uzak kalmasına rağmen, sık sık koğuşturma ve tutuklamalara uğradı. On beş yıllık İmamlıktan sonra 765 yılında, yani Hicret’in 148. yılında Recep ayının 15. günü, Medine’de Abbasi halifesi Mansur tarafından zehirlettirilerek şehit edilmiştir.

Bu araştırmamızda biz tarihsel olarak İmam Cafer Sadık’ın takıyeye dayanan ortodoks kişililiği, heterodoks-bâtınî karakteri ve çağının çok ilerisindeki bilimselliğiyle birlikte İmamiye mezhebinin çıkışı ve yüzyıllar sonra (17.yy)l tam anlamıyla Ortodoks Caferî Şiiliğine nasıl dönüştüğü üzerinde kısa bilgiler geçtik. İmam Cafer Sadık ve Caferîlik hakkında Sünni mezheplerine mensup kişilerin ve Şiilerin düşüncelerini verdik. Bunları zaman zaman açarak kendi yorum ve görüşlerimiz çerçevesinde değerlendirmeye çalıştık.

Kuşkusuz yapmak istediğimiz, İmam Cafer Sadık’ın Ortodoks İslamda ve İslam dininin bâtınî yüzü olan Heterodoks İslamda (Alevilik ve çeşitli kollarında) nasıl tanındığı ve onun inançsal ve bilimsel kişiliğini tanımayı ve tanıtmayı denemekti. Bizim ne Caferî Şiiliğin ayrıntılı tarih ve kurallarını, ne de Caferî Fıkıhını ortaya koymaya ve onun propagandasını yapmaya niyetimiz var. Bu, Çorum’da merkezileşmiş Ehlibeyt Camisi Şii Cemaatı tarafından yıllardır yapılıyor. Örneğin, Ayetullah el-Uzma Hüseyn Ali el-Mutazeri’nin Caferî Şii devlet fıkıhını anlatan cilt cilt kitapları ortalıkta dolaşıyor.Doğrudan İran Şii Molla rejiminin siyaseti doğrultusunda ve bu komşu devletten akan paralar ve eğitilmiş kadrolarla siyaset ve misyonerliğe soyunmuş bu topluluk, Türkiye’deki İslamcı ve Türk-İslam sentezi siyasetçilerinin – hatta devletin de- doğrudan ya da dolaylı destekleriyle, Anadolu Alevi-Bektaşi-Kızılbaşlarını birbirlerinden ayırarak parçalayıp, ortodoks Şii-Sünni genel ayırımı ya da kamplaşması içine sokmayı amaçlamıştır.

Bu amaca yönelik propagandalarını, Anadolu Alevi-Bektaşi-Kızılbaşların kutsal bildikleri Ali, Ehlibeyt ve Oniki İmam sevgisini sömürerek, Aleviliği kendilerinin temsil ettiklerini; yüzyıllarca Sünni devletin bu toplumu inançları doğrultusunda eğitimsiz bırakması, bilgisiz dedelerin ellerinde Anadolu Aleviliğinin yanlış yönlendirildiğini, Şii ve Şiilik sözcüklerini hiç kullanmadan, yazarak-anlatarak yapmaktadırlar. Oysa bu insanların siyasetini yaptıkları İran Şii Molla rejimi, Anadolu Alevi-Bektaşileriyle aynı inanç, düşünce ve anlayışı paylaşan İran’daki Ehli Haklar, Karapapaklılar, Kızılbaşlar ve İsmaililer; Irak’taki Kakai ve Şebekler ve Suriye Nusayrilerini sapkın ve dinden çıkmış, hatta İslam düşmanı topluluklar olarak nitelemektedir. O zaman nasıl oluyor da Türkiye’de kendilerinin de Alevi olduklarını söyleyebiliyorlar?

Araştırmamızın internette yayınlanan son bölümlerinden birine karşı “Bir Alevi” imzasıyla yazı yazan; Çorum Ehlibeyt Camisi Şii cemaatının basın sözcüsü ve www.alevisesi.com Web sitesinin yazarlarından, ancak gerçek adını öğrenemediğimiz kişinin “Buyruk”a ilişkin yadsımasının ötesinde söyledikleri düşündürücüydü:

İmam Cafer Sadık Buyruk’ları yada Buyruk’u adı altında Anadoluda yaygın olarak bilinen eserin İmam Sadık ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bu tamamen İmamın şöhretini kullanmak isteyen köylü kurnazı diyebileceğimiz zihniyetin ürünüdür. Çeşitli nüshaları bulunan, içinde 4 kapı 40 makam vs. türünden İmam Sadık ile ilgi ve alakası olmayan bilgilerin buyruk diye sunulduğu kitaplar her açıdan yanıltıcıdır. Onlar da yazıldığı gibi Alevilikte 4 kapı 40 makam yoktur, bunlar Sünni tasavvufunda bulunur. Hacı Bektaş Veli’nin Makâlât’nda bu sistematik yazılıdır. Hacı Bektaş’ın kendisi de Sünnidir...”

Erişebildiğimiz kaynakları tarayarak oldukça geniş ve nesnel bir açıdan incelemeye çalıştığımız İmam Cafer Sadık ve çevresinin düşünce ve inanç felsefesinin günümüze değin farklı yansımalarını vermeyi amaçladık. Umarım okuyucularımıza yararlı olur.

İsmail Kaygusuz,                                                                                                               27 Nisan 2013, Sefaköy

İmam Cafer Sadık’ı Tanımak

Altıncı imam Cafer Sadık (699/702-765), İslam dünyasında, zahir - bâtın ilim ve felsefeleriyle birlikte, ortaya attığı kuramlarla döneminin deneysel bilimlerinde de önde gelen en tanınmış bir kişiliktir. Babası Bakır el- ilim (ilmin yayıcısı) makamında, kendisi ise bütün ilimlerin kaynağıydı.

Cafer Sadık’ın Medine’de Peygamber’in İslam ideolojisine göre kurduğu okul İslam’ın belki ilk akademisiydi. Medine’de türlü anlayış ve düşüncelerin toplanması, edebiyat ve bilimin gelişip serpilmesine büyük hız kazandırmıştı. Orada, fıkıh, hadis, felsefe, kutsal kitapların yorumları tartışılıyor ve teolojinin başarılı bilginlerinden olan öğrenciler ders görüyor ve olgunlaşıyorlardı. Bunların sayısının iki bin kadar olduğu rivayeti vardır, Onun okulunda yaratılmış ve alışık olunmayan zihinsel (entelektüel) etkinlikler akımı diğer İslam kentlerine doğru aktı ve bu akım Müslümanlar arasında felsefi eğilimlerin gelişmesine öncülük etmiştir.

Cafer Sadık’ın tanınmış sıfatlarından “kaşif ul-hakaik” (gerçekleri ortaya çıkaran-keşfeden adam), muhakik de “gerçeği araştıran, araştırmacı” anlamındadır. Cafer Sadık’a bu türlü sıfatlar verilmesinin nedeni, onun Arap dünyasınca bilinmeyen birçok muazzam bilimsel kuramları ilk kez haber vermesiydi. Örneğin, bir nesneyi elli kez daha yakından gözleyeceğimiz-gösterecek bir aracın icadı için salık vermiş, tavsiyede bulunmuştu. Bundan dolayıdır ki, Avrupalı bilgin Roger Bacon (1220-1292), bir nesneyi elli kere daha görüşümüze yakın getiren böyle bir araç için öneride bulunmuştur. Çok daha sonraları, bu tavsiye edilen ve önerilen aracı icadetmek İtalyan bilgin Gailileo’ya (1564-1642) kısmet oldu, yani 1610 yılında teleskobu o keşfetti. Onun bu keşfinin işlevleri kesinlikle Cafer Sadık’ın, bir nesneyi gerçek uzaklığından 50 kere daha yakından görünür duruma getirme kuramı üzerine temellendirildi. (İsmail al-Faruqi ve Lois al-Faruqi “The Cultural Atlas of Islam, s.328-329 vd.; Ayrıca İbn al-Haytam bkz. Ahmed Djebbar, Une Histoire de la Science Arab-Enretiens avec Jean Rosmorduc, Editions du Seuil, 2001-Paris, s.73, 81, 119, 122, 192-197, 212-219, 244-245, 248-250)

Cafer Sadık çağının koşullarında aynı zamanda bir bilim adamı ve bilimsel kişiliğe sahip bir kimseydi. Modern kimyanın babası ve Avrupa’da Geber olarak tanınan Cabir İbn Hayyan’ın (721-815), yazılarında “Akıl madeni” ve “Üstadım” diye sık sık gönderme yaptığı Hocası Cafer Sadık tarafından Medine’de toplanıp biraraya getirilmiş araç ve gereçlerle çalıştığı olayına dikkat çekebiliriz. Avrupa rönesansının aydınları Cabir bin Hayyan’ın yazdığı risalelerden -ki bunların birçoğunun Cafer Sadık tarafından yazdırıldığı söylenir-çok büyük yarar sağladılar ve bunlar Latince, Almanca, Fransızca ve İngilizceye çevrildi.

İmam Cafer Sadık’ın, Tanrı’nın İmam’da, dolayısıyla insanda herzaman görünüm alanına çıktığını, dolayısıyla Tanrı anlayışını-inancını gösteren aşağıdaki sözleri, onun bâtınîliğini gösteren en açık kanıttır:

“İmam Cafer Sadık kendisine, ‘Kıyamet gününde Tanrının herkese görüneceği doğru mu?’diye soran adama şöyle yanıt verir: ‘Tanrı, ben sizin Tanrınız değil miyim? (Kur’an VII, 172) diye sorduğundan beri, Kıyametten önce de görünmektedir. Gerçek inananlar onu bu dünyada bile gördü. Sen onu görmüyor musun?’ Adam yanıt olarak: ‘Ey yüce Tanrım, işte seni görüyorum. İzin ver başkalarına da bunu bildireyim.’ İmam: ‘Hayır, dedi, hiçkimseye birşey söylemiyeceksin. Çünkü onlar karacahil, anlayışsız insanlardır. İnanmazlar ve seni lânetlerler” (Shihabeddin Shah Hosayni’nin ‘Risala dar Hakikat-e Din ’ kitabından aktaran H. Corbin, Temps Cyclique et Gnose İsmaélienne, Paris, 1982, s.144)

Alıntıladığımız bu kısa örnek açıklamalarda görüldüğü gibi İmam Cafer Sadık, sadece zamanının din ve bâtıni inançlar bağlamında eşsiz bir bilgin öğretmen değil, aynı zamanda çağını bile aşarak günümüz insanlığına ışık tutmuş yüksek öngörülü bir bilim adamıdır.

Bu çalışmamızda İmam Cafer sadık’ı her yönüyle anlatırken, hem Şii İmamiye hem de Bâtıni inancın çeşitli kollara ayrışmasının günümüze uzanan ayrıntılı tarihini vermekteyiz. Kaçınılmaz olarak kitap, Sünni Abbasi İmparatorluğunun dönemsel siyasal tarihini de içermektedir. Kaynakça’sından anlaşıldığı üzere, geniş araştırmalar sonucu hazırlamış olduğum bu çalışma, herkesin yarlanabileceği önemli bir kaynak kitaptır. Daha fazla uzatmadan İmam Cafer Sadık’ın, herkesin ders alacağı birer inci değerindeki üç sözüyle yazıyı sonlandırıyorum:

“Şu üç sıfat kimde olursa, sürekli oruç tutan ve namaz kılan birisi olsa bile münafıktır: Yalan konuşan, sözünde durmayan ve emanete hıyanet eden.”

“Üç çeşit insandan kork: Hâin, zâlim ve laf taşıyan. Çünkü senin için (başkasına) hıyanet eden (bir gün de) sana hıyanet eder. Senin için (başkasına) zulüm eden (bir gün de) sana zulüm eder. Sana laf taşıyan (bir gün de) senin aleyhine (başkasına) söz götürür.”

“Ahmak ve cahille istişare etme, yalancıdan yardım isteme, sultanların (yöneticilerin) dostluğuna güvenme…

I

Cafer Sadık’a İlişkin Genel Bilgiler

5.İmam Muhammed Bakır oğlu Abu Abdullah Cafer Sadık, Yakubi’ye göre [1] 80/699-700 yılında Medine’de doğdu. Annesinin adı Ümmü Ferve’dir. İbn Hallikan [2]ve diğer bazı yazarlar ise onun, Mekke’deki Amm al-Juhaf (Su taşkını ya da Sel yılı) olayından hemen sonra doğduğuna söylemektedir. Tabari’ye göre bu olay 699’da vukubulmuştur. Arapça sözlüklerde “jafar”ın anlamı “su akıntısı, dere, çay” demektir. Babası ona “insanlığın en iyisi” ve “Muhammed ailesinin sorumlu temsilcisi (kaim al-Muhammed)” sıfatlarını uygun görmüştü. Cafer, “al-Sadik” (bağlı, güvenilir), “al-Sabir” (sabırlı), “al-Tahir” (temiz, pak) ve “al-Fazil” (mükemmel, erdem sahibi kimse) sıfatlarıyla da tanınırdı. Yaşamının ilk 14 yılı boyunca, dedesi Zeynelabidin’in özel ilgisi altında yetiştirildi. Bilinen o ki, politikadan kendini çekmesiyle birlikte, bütün zamanını Tanrı’ya dua ve tapınmaya vermiş dedesinin davranış ve hareketlerini gözlemledi. 23 yılını da babasının terbiyesi altında harcadı ve 34 yaşında imamlığı üstlendi.  

Çok derin dinsel ve felsefi bilgisinden dolayı ünü büyüktü. Yakubi’ye göre, Cafer Sadık’tan herhangi birşey nakleden bilginler arasında, onun için “bize söyleyen çok bilgili kimsedir”demek bir gelenek oldu. Medine kentinin ünlü kadısı ve Mâlikî mezhebinin kurucusu Mâlik bin Enes’ın (ö.179/795) da Cafer Sadık’tan hadisler naklederken,

“Üstünlük, bilgi, ibâdet ve takvâ bakımından, İmâm Cafer’üs Sâdık’tan ileri birisini ne bir göz görmüştür, ne bir kulak duymuştur, ne de öyle bir kişi, birinin gönlüne, aklına gelebilir. Cafer bin Muhammed’in kendisinin bana anlattığı her şey doğrudur (thika)...” demiş olduğu söylenir.

Abu Hanife’nin (ö.150/767) 2 yıl için imamın öğrencisi olduğu ve

“eğer Numan bin Sabit (Abu Hanifa), Cafer Sadık’tan iki yıl ders almamış olsaydı helak olurdu (mahvolurdu)” dediği bilinir.

Şibli Numani, “Sirat-i Numan” (s.28-29) yapıtında şu açıklamayı yapmaktadır:

“Abu Hanife, İmam Bakır’ın oğlu Cafer Sadık’tan da çok şey öğrendi. Bu olay genel olarak tarih kitaplarında belirtilir. Bununla birlikte, İbn Taimiyyah, Abu Hanife ve Cafer Sadık’ın birbiriyle eşit ve çağdaş oldukları zemini üzerinde, birincisinin diğerinin öğrencisi olması olasılığını kural dışı bularak bunu yadsır. Fakat ben bu ince küstahlığı ve İbn Taimiyyah’ın payına düşen bir anlayış yoksunluğu olarak değerlendiriyorum. Zira Abu Hanife, özgün bir düşünür ve fıkıh üstadı olarak kendi büyüklüğünü, bilgide imam Cafer Sadık’la asla karşılaştıramazdi. Ehlibeyt, hadis ve fıkıhın, daha doğrusu bütün dinsel bilginin baş kaynağı idi. Tanınmış bir Arapça atasözünü aktarırsak, ‘içinde ne olduğunu en iyi bilen evin sahibidir.”

Abu Hanife Cafer Sadık’ın çok dersini dinlemiştir. İmam ile birçok ayrılıklarına rağmen Abu Hanife, onun tarafindan derinden etkilendi. Donaldson, onun İmam Cafer’in öğrencilerinden biri olduğuğunu söylemenin ötesine bile gitmektedir: [3]

Cafer Sadık’ın Medine’deki evi, o dönemde gerçekten düzenli bir akademi biçimi aldı. Orada, fıkıh, hadis, felsefe, kutsal kitapların yorumları tartışılıyor ve teolojinin başarılı bilginlerinin olan öğrenciler kendisini beklemekteydi. Cafer Sadık’ın Medine’de İslam ideolojisine göre kurduğu okul İslam’ın belki ilk akademisiydi. Medine’de türlü anlayış ve düşüncelerin toplanması, edebiyat ve bilimin gelişip serpilmesine büyük hız kazandırmıştı. Burada yaratılmış ve alışık olunmayan bir zihinsel etkinlik akımı diğer İslam kentlerine doğru aktı ve bu akım Müslümanlar arasında felsefi eğilimlerin gelişmesine öncülük etmiştir.

İmam Cafer Sadık dönem olarak, hem siyasal hem de dinsel alanlarda İslam tarihinin en önemli zamanında yaşadı. Yeni görüşlerin ortaya çıktığı dönemin politik değişikliklere hızlı bir göz atarsak: Cafer Sadık, Emevi halifelerinde Abdülmelik (685-705) yönetiminin üç yılı, Velid bin Abdülmelik’in(705-715) 9 yıl 8 ayına; 3 yıl 3 ay Süleyman’ın(715-717), 2 yıl 5 ay Ömer bin Abdülaziz’in(717-720), 4 yıl 1 ay Yezid bin Abdülmelik’in(720-724), 10 yıl Hişam bin Abdül Melik’in(724-743), 1 yıl Velid bin Yezid ve İbrahim’in (743-744) ve 6 yıl Mervan (744-750), kısacası Abbasi devleti kuruluncaya dek Emevi halifelerinin yönetimlerine tanıklık etti.

Cafer Sadık Emevilerin iktidarda olduğu süre boyunca, Medine’deki evinde sessizce eğitim-öğretimle uğraştı. 750’de Şamlı Emevilerin düşürülmesinden sonra iktidarda hep Abbasiler oldu. Emevi imparatorluğu, Horasanlı Abu Müslim tarafindan yönetilen büyük bir başkaldırıyla devrildi. Bundan sonra da Cafer Sadık, as-Saffah (750-754) ve Mansur (754-775) yönetimlerini yaşadı ve sık sık koğuşturma ve tutuklamalar uğradı. Etkin politikadan hep uzak kaldı. On beş yıllık İmamlıktan sonra 765 yılında, yani Hicret’in 148. yılında Recep ayının 15. günü, Medine’de Abbasi halifesi Mansur tarafından zehirlettirilerek şehit edilmiştir.

İmam Cafer Sadık ve Bâtınî Şiilik ya da Proto-Alevilik

Cafer Sadık gerek gençliğinde ve gerekse Emevi Hişam bin Abdul Malik (724-743) döneminde başlayan ve Abbasi Mansur’un (754-775) halifeliğinin ortalarına kadar süren İmamlık yıllarında siyasetle ilgilenmemiş; yeri geldiğinde ayrıntılı anlatılacağı üzere Alisoyluların siyasal eylem ve başkaldırı hareketlerine katılmamış, bazı önerileri de reddetmiştir. Buna rağmen Ehlibeyt soylu İmam oluşu yüzünden, Emevi ve Abbasi iktidarlar tarafından hep potansiyal muhalif olarak izlenmiş, baskı görmüştür. Ama onun asıl karşıtlığı, Muhammed dininden sapmış, Peygamberin ölümünden beri İslamın kendi çıkarlarına uygun olanlara yeni kurallar ekleyerek yarattıkları Emevi-Abbasi İslam anlayışınaydı. Ali’den itibaren İmamlar kanalıyla kendisine kadar Ehlibeyt İslamını, Kuran ayetleri ve hadislerin yorumunu tavil (mecazi-gizli, bâtınî) ile geliştirip, derin bilgisi ve araştırmalarını eski felsefi inanç akımlarıyla karşılaştırarak yaygınlaştıran İmam Cafer Sadık oldu.

İlk büyük mutasavvıflardan ve bâtıniliğin kurucusu sayılan İmam Cafer Sadık'ın Kur’an hakkında şunları söylediğini biliyoruz:

“Tanrının kitabı (Kur’an) dört şeyi kapsıyor, diyor: İbarat (ibareler, açık cümleler), İşarat (işaretler, açıklanma gerektiren simgeler), Lataif (latifeler, duygularüstü dünyaya ilişkin gizli anlamlar taşıyan hoş öyküler) ve Hakaik (hakikatler, yüksek manevi bilgiler, öğretiler). Zahiri(açık) ifadeler, inananlar topluluğu (avam, halk) için. İmalı işaretler yüksek tabakayı (havas) ilgilendiriyor. Gizli anlamlar taşıyan öyküler tanrı dostlarına (Evliya, veliler) ve yüksek manevi bilgiler ise peygamberlere aittir.”

Zaten Muhammed peygamberin kendisi bir hadisinde,

“Kur’an' ın bir dışsal görünüşü vardır, bir de hem zahıri hem bâtınî anlamlar içinde gizli bir derinliği. Sırasında bu esoteric (bâtıni, içsel) anlam bir diğerine yataklık eder. Tıpkı birbirinin içine geçmiş çarkı Feleklerin görünüşündeki gibi, bu derinliğin bir derinliği vardır. Böylece yedi derinlik içiçe gizlenmiş, yani bir bâtıni anlam yedi gizli anlamı içinde taşır.”

diyerek, esoterizmin (bâtıniliğin) yolunu açmıştır. [4]

Kısacası İmam Cafer, Ali yandaşlığıyla başlamış, Kerbela olayından sonra ortodoks bir karakterle Sünni iktidarlara siyasi muhalefet olan Şiilik inancına bâtınî ve felsefi yorumları kucaklayan akılcılığı kattı. Babası İmam Bakır ile başlayan bu akım yeraltında güçleniyordu, proto-Alevilik kümeleşmeleri oluşmuştu. İmam Cafer Sadık bu gizli Bâtınî Şiiler ya da Proto-Aleviler diyebileceğimiz kümeleşmelerle gizli ilişkilerini örtmek ve aynı zamanda Ehlibeyt ve İmam soyunun ortadan kaldırılmasını önlemek için Abbasi yönetimiyle iyi geçinme yolunu seçti. Bunu da babasından öğrendiği takıye öğretisini geliştirerek başarabildi. Bu sayede Akademisinde çalışmalarını sürdürüp adları bugüne değin yaşayan çok din ve bilim adamı yetiştirdi.

İmam Cafer’in takıye öğretisiyle bugün Türkiye’deki İslami parti ve grupların takıyesini birbirinden ayırmak gerekir. Her ikisi de İktidardaki yönetimin düşünce ve inançlarını paylaşıyormuş görüntüsü altında, kendi görüşlerini gizlice uygulama ve yaygınlaştırmayı hedef almaktadır. Ancak bugünün İslami gruplar takiye öğretisini geriye doğru ve eski, çağdışı inanç, anlayış ve uygulamalarını geri getirmek amacıyla kullanırken; İmam Cafer ve daha sonraları tüm Bâtıni inançlılar takiye öğretisini uygularken, İslamı yeni ve çağa uygun yorumlarla geliştirip ileriye götürmek amaçlanmıştır.

Usu’lu Kâfi’den Cafer Sadık’ın Tanrı Anlayışına İlişkin Örneklemeler

İmam’ın, “Tanrı gaip değildir; yarattıklarının yanında hazır olan, onları gözlemleyen, onlara şah damarından daha yakın olan, sözlerini işiten, şahıslarını gören ve gizli sırlarını bilen biri gaip olur mu?” sözlerine karşı İbn Abu Avca ona sordu: “O halde O yerde midir? Gökte olduğu zaman nasıl yerde olacak ve yerde olduğunda gökte nasıl olacak?” İmam Cafer buna karşılık şunları söyledi:

“Sen bu sözlerinde yaratılmışları tasvir ediyorsun; onların varlığı yerde iken, daha önce bulunduğu yerde olup bitenlerden haberi olmaz (kuşkusuz bugün, iletişim ve bilgi çağında bu yargının bir anlamı yoktur; insan yaşamakta oldugu yerde istediği anda daha önce yaşadığı –hatta hiç yaşamadığı- yerde olup bitenlerden haberi olur. İ.K.). Tüm varlıklara egemen olan Tanrı herhangi bir yeri boşaltmaz, herhangibir yeri de doldurmaz. Bir başka yere göre, herhangi bir yere daha yakın olmaz...”[5]

Usul ü-Kâfi s. 666; 7-(1191): Mufaddal şöyle rivayet eder: Abu Abdullah’a sordum: “Gölgelerde (Ruhlar aleminde?) iken ne durumdaydınız?” Buyurdu ki: “Ey Mufaddal! Biz Rabbimizin yanındaydık ve bizim dışımızda hiç kimse yoktu. Yemyeşil bir gölge içindeydik. Onu tesbih ediyor, Onu kutsuyor. Onun tekliğinini dile getiriyor ve Ona hamdeddiyorduk. O sırada ne yakınlaştırılmış gözde bir melek, ne de bizden başka herhangi bir canli vardı. Derken Allah eşyayı yaratmayı diledi ve dilediği şeyleri dilediği gibi yarattı; melekleri ve başka canlıları varetti. Sonra bunlara ilişkin bilimi bize bağışladı.”

Usul’ü- Kâfi, s.667; 9-(1193): Ahmet b. Ali b. Muhammet b. Abdullah b. Ali b. Ebu Talib, Abu Abdullah’dan (İmam Cafer) şöyle rivayet etmiştir: “Hiçbirşey yokken Allah vardı. Sonra nurların nurunu yarattı. Ki bütün nurlar aydınlıklarını ondan almışlardır. Allah, Muhammed ve Ali’yi bu nurdan yaratmıştır. Onlar ilk iki nur olarak vardılar; çünkü onlardan önce bir şey yaratılmış değildi. Tertemiz soyları da ilk temiz zürriyet olarak devam edip geldiler. Derken en temiz sulp olan Abdullah ve Abu Talip de birbirlerinden ayrıldılar.”

Usul’ ü- Kâfi, s.667; 10-(1194): “Cabir b. Yezid şöyle rivayet etmiştir: Ebu Cafer (İmam Muhammed Bakır) bana dedi ki: ‘Ey Cabir! Allahın ilk yarattığı Muhammed ve O’nun yol gösterici hidayet önderleri soyudur. Bunlar Allah’ın önünde nurdan şekillerdi.’ Dedim ki: ‘Nurdan şekiller dediğin nedir?’ Buyurdu ki: ‘Nurdan gölgeler yani. Bunlar ruhsuz nurdan bedenlerdir. Ve bunlar tek bir ruhla desteklenmişlerdi, o da Ruhul Kudüs idi. Onun içinde Muhammed ve soyu Allah’a tapınırlardı. Bu yüzden Allah onları halim, bilgin, saf ve berrak yaratmıştır...”

Tanrı Bu Dünyada da Görülebilir

Usul ü Kâfi, s. 128, 6-(260): Ebul Hasan el Mevsili şöyle rivayet etmiştir: Ebu Abdullah (İmam Cafer Sadık) dedi ki: “Yahudi bilginlerinden biri İnananların Emiri’nin (Ali’nin) yanına geldi ve dedi ki: ‘Ey Müminlerin Emiri! Tanrıya tapınırken, O’nu gördün mü?” Ali:’Yazıklar olsun sana, ben görmediğim Tanrı’ya tapmam ki!’ Yahudi Bilgini: ‘Peki O’nu nasıl görürsün?’ Ali: ‘Çıplak gözler O’nu algılayıp göremez; ancak kalpler iman gerçekleriyle onu görür”.[6]

Ve İmam Cafer Sadık Tanrı’nın İmam’da, dolayısıyla insanda herzaman görünüm alanına çıktığını, kendisini gösterdiğini söylüyor:

“İmam Cafer Sadık kendisine, ‘Kıyamet gününde Tanrının herkese görüneceği doğru mu?’diye soran adama şöyle yanıt verir: ‘Tanrı, ben sizin Tanrınız değil miyim? (Kur’an VII, 172) diye sorduğundan beri, Kıyametten önce de görünmektedir. Gerçek inananlar onu bu dünyada bile gördü. Sen onu görmüyor musun?’ Adam yanıt olarak: ‘Ey yüce Tanrım, işte seni görüyorum. İzin ver başkalarına da bunu bildireyim.’ İmam: ‘Hayır, dedi, hiçkimseye birşey söylemiyeceksin. Çünkü onlar karacahil, anlayışsız insanlardır. İnanmazlar ve seni lânetlerler” [7]

Usul’ü Kâfi’ye Göre İmam Cafer’in Yeryüzündeki Herşeyden ve Gelecekten Haberi Vardır

Usul’ü- Kâfi, s.383, 4-(711): “Mufaddal b. Ömer şöyle rivayet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer Sadık) evinde oturuyor ve üstü örtülü olduğu halde, İmamın yeryüzünde olup bitenleri nasıl bildiğini sordum. Buyurdu ki: ‘Ey Mufaddal! Allah, Tebereke ve Teala Nebi’ye (Muhamme’de) beş ruh vermişti Bunlardan biri (1) hayat ruhuydu, onunla hareket ediyor ve gidip geliyordu. Biri (2) kuvvet ruhuydu, onunla kıyam ediyor, cihada çıkıyordu. Biri (3) şehvet ruhuydu, onunla yiyor-içiyor ve helal yönden kadınlarla birleşiyordu. Biri (4) iman ruhuydu, onunla inanıyor ve adaleti gerçekleştiriyordu. Biri (5) Ruh-ul Kudüs’tü, onunla peygamberlik görevi taşıyordu. Peygamber vefat edince Ruh-ul-Kudus İmama geçti. Ruh-ul Kudüs uyumaz, gafil olmaz, oynamaz ve büyüklük taslamaz. Diğerleri, uyurlar, gaflete dalarlar, oynarlar, büyüklenebilirler. İmam Ruh-ul-Kudüs(İsa’ya da geçen üflenen ruh,Tanrısal ruh) ile görür...”

İmam Cafer Sadık ve Takiye Öğretisi

Takiye öğretisinin Şiiliğe sokulması ve ilk uygulamalar İmam Bakır (677-733/4) zamanındadır. Öğretinin ilkeleri ya da ilk adımları ona atfedilmekte. Ancak zamana uygun son biçimini vermek ve onu inancın kesin koşullarından biri durumuna getirmek oğlu İmam Cafer Sadık’a kalmıştır. [8]

Arap toplumundaki kökten değişen, arkasından yaygınlaşan koşullara bakınca, İmam Cafer Sadık tarafından yandaşları için takiye öğretisinin (önlem almak için, yani tedbir olarak ikiyüzlülük etme; başka türlü görünme) ortaya atılması akıllıca bir hareketti ve o gizli Şiilik inancının zorunlu maddesi yapıldı. Cafer Sadık’ın “takiye benim ve atalarımın dinidir. Takiye ile korunmayan bir kimsenin dini olmaz” dediği bildirilmektedir. Bir başka fırsat üzerine onun “dininiz için korkun ve onu takiye ile koruyunuz” dediğine inanılır. Daha sonraları da, “bizim takiyeye ilişkin düşüncemiz, onun zorunlu(farz) olduğudur ve ondan vazgeçen, tapınmayı bırakan kimseyle aynı durumdadur” demiş olduğu söylenir.

Aslında Cafer Sadık, İsmaili çizgisindeki bâtınilik (esoterism) üzerinde temellendirilmiş bir açık davet’in Abbasi rejiminin iktidarında kesin bir yokolma anlamına geleceğinden (dolayı) bu çözümü bulmuştu. Kuşkusuz, İmamlar ve onlara inanan yandaşları için, kendi azınlık inançlarının açık açık propagandasını yapmak tehlikeliydi. Bu yüzden, daha sonra ileride, pek çok koğuşturmadan da korumuş olan takiye yardımıyla gizli dava (misyon) sistemi ortaya çıktı.

Farhad Daftary,

“takiye uygulaması uygun bir biçimde Şiileri, özellikle İsmailileri koğuşturmaya uğramaktan korudu ve onların düşman çevreler altındaki mezhepsel varlığının korunmasına hizmet etti” diye yazmaktadır ki, çok doğrudur.[9]

Takiya sözcüğü, “gizleme” ya da “saklama” anlamına gelen Arapça tukat kökünden çekilir. Ayrıca “birinden koruma ya da saklama” anlamları içeren vakka’dan geldiğini ileri sürenler de vardır. Bir Kur’an deyimi olan taukkat da takiye anlamında kullanılır ki, o ileride fikir ayrılıklarına ya da sapmalarına dönüştürülmüştür. Baidawi (ö.1286) “Anwar al-Tanzil”de, “İmam Yakup’un (ö. 820) Girah’kitabında taukkat yerine takiye sözcüğü geçtiğini” yazar. Aynı sözcüğün BuHari’de [10] takiye anlamına gelen izler bulunmaktadır. İbn Hajar (ö.1449) da taukkat ve takiye sözcüğünün anlamdaş olduğunu kabul eder.

Zamahshari (ö. 1144) “Tafsir al- Kashshaf” de,[11] Raghib Isphahani “Tafsir al-Gharaib al-Koran"de,[12] Baidawi (ö. 1286) "Anwar al-Tanzil” de [13] ve Fahruddin Razi’nin (ö.1209) “Tafsir al-Kabir” kitabında, [14] İslam’da takiye öğretisinin ya da kuramının hoşgörülebilirliği-caiz olduğu üzerinde Kuran’daki (3, 28),

“Müminler, inananlar dururken, onlardan daha çok inanmayanlarla dostluk kurmasınlar; bunu yapan herkim olursa olsun Tanrı’dan hiçbirşey beklememeli. Ancak korku dolayısıyla onlara karşı kendinizi korumak zorunda kaldığınız durumlar istisnadır…” ayetinin ışığında bir uyuşum sözkonusudur.

Arapça bir başka sözcük, kitman da takiye yerine kullanılır. Arapça sözcükler takiye’nin anlamını “korunma için bir düzenleme yapmak” olarak vermektedir. Özetle takiye, İslam hukukunda (fıkıh) hoşgörülebilir ya da caiz olan bir eylemdir. O, tehlikeli-baskıcı dönemlerde müridlerin kendi inaçlarını gizlemesine izin veren bir öğretidir. “Urdu Encyclopaedia of Islam” (6th vol., s. 581) ‘a göre, “Sünni yönetimlerde bazı konularda Şiilerden kuşkulanılır, bunun için onlar arasında takiye öğretisi özel bir önemle uygulanır”

Usul’ü-Kâfi’de İ mam Cafer Sadık’tan İlginç Bir Genel Takiye Örneği

Usul’ ü- Kâfi, s.372, 3-(688): “Musa b. Eşyem rivayet etmiştir: Ebu Abdullah’ın yanındaydım. Bir adam Kur’anı’ Kerim’den bir ayeti sordu. İmam ona gerekli açıklamayı yaptı. Sonra bir başka adam geldi ve aynı ayeti sordu. Ona da öncekinden farklı bir açıklama yaptı. İmamın aynı ayetle ilgili birbiriyle çelişen açıklamaları karşısında, içimde Tanrı’nın dilediği düşünceler uyansın; sanki kalbimi bıçaklarla doğuyorlardı. Kendi kendime şöyle düşündim: ‘Ebu Katade gibi vav harfinde bile yanılmayan birini Şam’da bıraktım, bunca hataları yapan şu adama geldim.’ Ben bunları düşünürken, yanına bir başka adam geldi ve aynı ayeti soran ona da bana ve diğer iki arkadaşa verdiği yanıtlardan daha farklı karşılık verdi. Birden içim rahatladı ve İmam’ın bu davranışının takiyeden kaynaklandığını anladım. Sonra İmam bana döndü ve dedi: ‘Ey İbn Eşyem! Allah Davut oğlu Süleyman’a yetki verdi ve buyurdu ki: İşte bu bizim bağışımızdır. İster ver, ister elinde tut, hesapsızdır (Sad Suresi, 39). Peygamberimize de yetki verdi ve buyurdu ki: Resul size neyi getirdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının (Nisa Suresi, 80). Allah Peygamberine hangi yetkiyi vermişse bize de aynı yetkiyi İmam olarak vermiştir”

İmam Cafer Sadık’ın ayrıca da, ketum ve sıkı bir düğümlenmeyle, Arap toplumunda ortaya çıkan meydan okuyuşlara ve asıl yönetim baskısına karşı gizli bir örgütün anlamını keşfetmiş ve gerekliliğini kavramış olduğu görülür. O, bu amaç için, geniş bir yeraltı misyonu-dava ağı örgütleme ustalığına sahip Maymun al-Kaddah adındakı İranlı azatlı kölesini görevli kıldı. Belirtmek gerekir ki Araplar, geleneksel olarak ve huyca gizli ve yeraltı görevler için uygun değildirler. Onlar daima, siyasal entrikalar ve devlet donanımı olmayan çölde açık ve özgür bir toplum içinde yaşamaktaydı.

Eğer karşılaştırılırsa, aynı zamanda Abbasi İmparatorluğunun karakteri, Emevilerinkinden de farklıydı. Öyle çok farklıydı ki Abbasi İmparatorluğu, sadece bir kısmı Arap olan bir yeni Müslümanlar imparatorluğuydu. Aslında Abbasiler, imparatorluklarını kurma başarılarını Arap olmayan Fars ve diğer halkların stratejisi ve desteğine borçluydu. Bilindiği gibi onlar Horasanlı Abu Müslim tarafından iktidara getirilmişti.

İmam Cafer Sadık ve Abul Hattab Takiyesi

Abul Hattab adıyla tanınan, Muhammad bin Abi Zaynab Maqlas al-Asadi al-Kufi (ö. 783), İmam Cafer Sadık’ın çok seçkin bir müridiydi. O bâtınî (esoteric) yorumla renklenmiş Şii öğretilerini va’zetmekteydi. Uzun zaman boyunca İmam Cafer Sadık’ın yakın dostuydu ve İmam onu kendi baş dai’si olarak Kufe’ye atamıştı. Kashi’nin anlattığına göre, bir keresinde İmam elini onun göğsü üzerine koyarak “sen gayb alemini, benim sırlarımı biliyorsun” demiştir. Bu, NawbaHt’inin, İmam’ın sadece ona ism-i azam’ı (mutlak söz, yüce isim) açıkladığı ve onu “halkımızın yaşam ve ölümü emanet (teslim) edilen kişi, sırrımızın emanet yeri, bilgimizin kasketi” diye çağırdığını yazmasıyla da bağlanabilir. Böylece herhangi bir insana bile, Abul Hattab’ın İmam Cafer’in yanındaki saygıdeğer yeri, yani gerçek statüsü hakkında kolayca bir yargıya varabilir.

Öbür yandan denilmektedir ki, Cafer Sadık sözde onun, kendisinden dinlediği bir hadisi farklılaştırarak ya da eksik olarak nakletmesi huyundan hoşlanmadı. Böylece İmam ile ilişkisinin lekelenmesine neden olduğu için Abul Hattab 755 civarında cemaattan uzaklaştırıldı, yani bir çeşit aforoz edildi.

Belki de bununla İmam Cafer Sadık döneminde, İmam ile onun arasında ilişkinin koptuğunu –ki bunu bazı tarihçiler yanlış fikre bağladılar ve onun çevresinde sahte hikayeler düzdüler-uydurdular. Oysa bu açık olarak göze çarpan en eski takiye örneğidir. Bu çeşit bir takiye, Şiilerin kendilerini Abul Hattab’dan ayrı tutmaya niyetli olduğunu gösterirken, Abbasilerin zihinlerinde Abul Hattab ve İmam Cafer arasında ilişki olmadığına dair bir düşünce oluştuğu görülüyor. Ama Abul Hattab'ın inancı öyle derin köklüydü ki, bir an için bile sarsıntıya uğramadı.

Bir söylentiye göre, İmam İsmail bin Cafer Irak’ta bulunduğu zaman, büyük olasılıkla 769’dan sonra, takiye uygulaması olarak, Abul Hattab sıfatını takma ad olarak benimsedi. Abul Hattab’ın Cafer Sadık’ın gizli yandaşı, onun izleyicisi olmadığı, topluluktan uzaklaştırlmış olduğu doğruysa, neden daha sonra İsmail onun adını kullandı? Abul Hattab kendi kimliğini gizlerken, İsmail o andan itibaren Küfe’de küçük bir grubun arasında Abul Hattab olarak tanınmış oldu.

Nawbahti “Kitab Firaq al-Shia” da [15] ve al-Kummi (ö. 300/912) "Kitab al-Maqalat wa'l-Firaq" [16] kitabında, Abul Hattab’ın (yani İsmail’in) yandaşlarının Hattabiyya (Hattabiler) olarak tanındığı ve “tanrısal nurun İmam Cafer’den Abul Hattab’a ve onun ölümünden sonra da Muhammed bin İsmail’e geçtiğine” inandıklarını yazmaktadır.

Buradaki Abul Hattab adı gerçekte İmam İsmail’in lakabıydı. Orta Asya’da İsmaililer arasında saklanıp korunmuş olan “Ummu'l-Kitab” risalesinde, Hattabilerin İsmaliliğin kurucuları olduğu yazılı ve “İsmailizm, İsmail için hayatlarını veren Abul Hattab’ın çocukları tarafından kuruldu” açıklaması yapılmaktadır.

Abul Hattab’ın yetmiş yandaşının Küfe’de bir camide toplatılıp, valinin emriyle öldürüldükleri anlatılmaktadır. Abul Hattab da yakalanıp darağacında idam edilmiştir. Ancak onun ölümünün 755 ya da 762’de gerçekleştirildiğine dair tarihçiler tarafından geliştirilmiş fikre inanmak olanaksızdır. Abul Hattab çok büyük olasılıkla 783 yılında öldürüldü.

Şehristani’de Hattabiler (Hattabiyya)

İmam Cafer ve Abul Hattab ilişkisi, Hattabiler üzerinde İsmaili web sitesinden (www.ismaili.net) son bilgileri özetledikten sonra, daha önce çeşitli dergi ve web sitelerinde yayınlamış olduğumuz 12. yüzyıl Sünni-Şafii yazar Şehristani’nin(1076-1153) verdiği bilgileri ve 20.yüzyıl Fransız bilgini Henry Corbin’in(ö.1977) görüşlerini de kısaca geçmek yerinde olacaktır:

Hattabiler, Abi Zeynep al-Asadi al-Ajda oğlu Abul Hattab Muhammed’den gelirler. Şehristani’ye göre Abul Hattab, Cafer Sadık’ın çok yakın dostuydu. Ancak, Cafer onun aşırı düşünce ve inançlarını öğrendiği zaman, ondan desteğini çekti. Hatta onu lanetledi. Abul Hattab Muhammed’in yandaşlarına da uzaklaşmalarını söyleyerek, onunla ilişkisini kesti. Bunun üzerine, o da kendi imamlığını ilan etti.

Abul Hattab, imamların yalnız peygamberler değil, ayni zamanda tanrılar mertebesinde olduğunu söylüyordu. Kendisinden önce, Peygamber ailesinden diğer atalarının bu sıfata sahip olduğu gibi, bizzat İmam Cafer Sadık da ona göre Tanrıydı. Onun için, bu imamlar Tanrının çocukları ve en çok sevdikleriydi. Yani, Kur’an’daki (V,18) Yahudilerin “Biz Tanrının oğulları ve sevgilileriyiz” iddialariyla eşleştiriliyordu

Abul Hattab için, Peygamberliğin seçildiği tanrısallık ışığı, ayni zamanda İmamlığın da seçildiği ışıktır. Ona göre, yeryüzü eğer ışıktan (nurdan) varlıkların oluşturduğu yukarıdaki dünyanın yansımalarından yoksun kalırsa, yaşanacak yer olamaz. Abu Hattab İmam Cafer’i, zamanın Tanrısı olarak tanıyor. Ancak, gözlerimizin görebildiği ve duyularımızın algılamak zorunda kaldığı varlığı, bu isimle göstermek istemiyordu. Tersine, bu aşağı dünyaya, yani yeryüzüne düşme anında Cafer’in, insanların tanıyacağı biçime dönüşmüş olduğuna inanıyordu. Halife al-Mansur’un valisi İsa b. Musa, Abul Hattab’ın yaydığı düşünce ve öğütlerdeki kendileri için tehlikeli olacak önermelerin farkına varınca, Küfe yakınındaki tuzlalarda onu yakalatıp öldürttü. Başkanlarının öldürülmesinden sonra Hattabiler birçok kollara ayrıldılar. [17]

Hattabilik Üzerinde Henry Corbin’in Görüş ve Yorumları

Henry Corbin’e göre, Abul Hattab ilk kez olarak, bâtıni tipte, yani esotérique ve gnostique hareketi tasarlayan ve örgütleyen bir kişi olarak 8. yüzyılda ortaya çıktı. Kendisi, reddedildiği noktaya kadar, imam Bakır ve İmam Cafer Sadık’ın çok yakın arkadaşıydı. Aralarında geçtiği anlatılan ciddi bir olay, bu arkadaşlığın yakınlığını belirlemektedir. İmam Cafer Abul Hattab’in göğsüne elini koyarak ona şunlari söylüyor:

“İyi hatırla ve asla unutma: Sen gizli olan şeyi biliyorsun. Sırrımın yüklendiği yer olan bilgimin kasketisin sen. Sana hayatımızı ve ölümümüzü emanet ettim.”

Hattabi öğretisinin büyük bölümü, “İmamın bilgisinin kasketi” ilan edilmiş olan Abul Hattab’a aittir ve İsmailizmin temel düşüncesiyle yakından ilişkilidir. Ayrıca Şii Gnostizminin aşırıları tarafindan inanılan görüşler ve bunlara uyum gösteren diğer öğretiler de Abu Hattab’a atfedilir. Örneğin, Alamut reformuna ait son yazmalarda ortaya çıkanlar, bu öğretilerin izleridir. Ayrıca Sufi terminolojisine de girmiştir.

Abul Hattab’in imam Cafer’in oğlu ismail’in “manevi yol babasi” olduğu, bunun da Muhammed’in Salman al-Farisi için “anta minna ahl al-Bayt” (Sen benim ev halkımdansın) dediği hadise dayandırdığı söylenmektedir. Adı da Abul İsmail (İsmail’in babası) olarak geçmektedir metinlerde. Hattabilerin verdikleri kurbanlar ve onların coşkulu ruhlarının verdiği esinler, genç İsmail’i onları desteklemeye götürdü. Hattabilerle ilişkilerinden ötürü Cafer’i, oğlu İsmail’i yadsıma noktasına götürmesi, dehşeti daha da yükseltti. Küfedeki camide toplanmiş 70 kadar Abul Hattab yandaşı valinin emriyle orada öldürüldü. 762 ‘de Abul Hattab’in kendisi yakalanıp idam edildi. Hayatta kalanlar İsmail’e katıldılar ve Hattabiler İsmaililerle aynılaştılar. Kaynakların bildirdiğine göre, yakınlarıyla bir konuşmasında Cafer, Abu Hattab için gözyaşi dökerek aralarında geçenleri anlatmış. Ama bu sır dramının ne olduğunu bilen yoktur

Oysa bizce bu sır dramının (sırrı), yine Henry Corbin’in bir başka yapıtında anlattığı başka bir olayda saklıdır. Cafer’in Abul Hattab’a emanet ettiği, hem ölümünün hem de yaşamının bağlı olduğu sır, Ehlibeyt soyunun ve bizzat kendisinin tanrısallığını kabul etmesi; Tanrıyı gökyüzünden indirip insanlaştırmış olmasıdır. Aslında yukarıda adlarını verdiğimiz Orthodoks İslama aykırı aşırı inançların yaratıcılarının İmam Bakır ve Cafer’in çevresinde yetişmiş olması çok şeyi açıklamaktadır. Yetiştiriyor, sırlarını veriyor. Ancak açıklamalarını istemiyorlar. Baba ve oğul, kendi yarattıkları ‘Takiye’ ilkesine sığınmayı tercih ediyorlardı. Yukarıda verdığimiz Cafer’in Tanrı anlayışına bir örnek olarak verdiğimiz, H. Corbin’in, Shihabeddin Shah Hosayni’nin ‘Risala dar Hakikat-e Din’ kitabından aktardığı İmam Cafer Sadık’la ilgili bir anekdot, bunu açıkça gösteriyor:

 

[1] Vol.2, s.381

[2] Vol., s.327

[3] The Shiite Religion, London, 1933, s. 132.    

[4] Henry Corbin, Histoire de la Philosophie Islamique, s. 27 ve 29’dan aktaran İsmail Kaygusuz, Görmediğim Tanrıya Tapmam, İstanbul, 1996, s. 63; ayrıca İmam Caferi Sadık hakkında yazılanlar için bkz. İbn Hallikan's Biographical Dictionary Vol. I, London-1872, s.370-372.

[5] Kolayni, Usul ü-Kâfi I, s.168, 3(324) ve diğer düşünceleri 4(325), 5(326)- 7(338)

[6] Bu bilgi İsmaili metinlerinde (Kelâmı Pir) ve Hacı Bektaş Veli’nin Mâkalât adlı yapıtında Ali sorulan soruya “ben görmediğim Tanrı’ya tapmam” diye yanıt veriyor. İkinci soru ve yanıt bulunmamaktadır. İ.K.

[7] Shihabeddin Shah Hosayni’nin ‘Risala dar Hakikat-e Din’ kitabından aktaran H. Corbin, Temps Cyclique et Gnose İsmaélienne, Paris, 1982, s.144

[8] Çok büyük olasılıkla takiye öğretisi, Kuzey Suriye ve Doğu Anadolu’da yaygın Hristiyan heterodoksluğu ya da sapkınlığı olarak kabul edilen Paulikien inançlıların, kendilerini gizleyip Ortodokslar gibi görünme uygulamaları olarak, onlarla ilişkileri oldukları varsayılan Abul Hattab ya da Maymun al Kaddah tarafından baba-oğul İmamlara önerilmiştir, diye düşünmekteyiz.

[9] “The Ismailis: their History and Doctrines” (London, 1990, s. 85)

[10] Kitab al-İkrah 28: 50

[11] Cairo, 1953, 2nd vol., s. 16.

[12] Cairo, 1894, 1st vol., s. 313.

[13] Beirut, 1958, 1st vol., s. 153.

[14] Cairo, 1890, 2nd vol., s. 646.

[15] Ritter yayımı, İstanbul, 1931, s. 60-61.

[16] M.J Mashkur yayımı, Tehran, 1963, s. 83.

[17] Al-Shahristani, al-Milal, s.297-298.

 

Yazının devamını   pdf     dosyasından okuya bilirsiniz