Warning: Creating default object from empty value in /www/htdocs/w00b83be/aktarma/plugins/system/jat3/core/joomla/modulehelper.php on line 320
İsmail Kaygusuzdan yeni bir Kitap Bilim bütün değerlerin üzerindedir, HÜNKÂR HACI BEKTAŞ VELİ, Velâyetnâme'yi nasıl okumalıyız?

İsmail Kaygusuzdan yeni bir Kitap Bilim bütün değerlerin üzerindedir, HÜNKÂR HACI BEKTAŞ VELİ, Velâyetnâme'yi nasıl okumalıyız?

  • PDF

haci-bektas-veli“Bilim Bütün Değerlerin Üstündedir”

Hünkâr Hacı Bektaş Veli

Velâyetnâme’yi Nasıl Okumalıyız?

 



İsmail Kaygusuz


Önsöz

 

Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin yaşamı, sadece Uzun Firdevsi’nin, Sultan II. Bayezid’in tahta çıkış yıllarında (1480’lerde) yazmış olduğu, Hacı Bektaş Veli Menakıbnâmesi veya Velâyetnâme adıyla tanınan kitapta anlatılmaktadır. Dönemin bilgili bir aydını olan Firdevsi, asıl adıyla Hızır oğlu İlyas Velâyetnâme’yi acaba hangi koşullarda yazmıştır? Amacı ne idi?

O dönem yazarlarının saraya yakınlaşmak, padişahların övgü ve ihsanlarına kavuşmak için yazdıkları kitaplarını onlara sunduklarını biliyoruz. Bunu Uzun Firdevsi de Süleyman-Name ile yapmıştı.

Kanımıza göre Firdevsi, Hacı Bektaş Veli söylencelerinin sözlü kaynaklarını ve diğer yazılı kaynakları (Mevlâna ve Şems-i Tebrizi üzerine yazılmış menkıbnâmeler, Baba İlyas Menakıbnâmesi, vb.) araştırıp tarayarak; belki daha çok da Hacı Bektaş Dergâhı çevresindeki ve onu Ulu Pir bilen Alevi-Bektaşiler arasında anlatılan söylencelerle bütünleşmiş, topraktan fışkıran nesnel kaynakları ve simgeleri (Hırkadağı, Çilehane, Akpınar, Beştaş, Hamurkaya, vb.) kullanarak derleyip yazdığı Velâyetnâme eserini II. Bayezid’e sunmuş olmalıdır.

A. Gölpınarlı, önce manzum, yani şiirsel yazıp, sonra düzyazıya çevirdiğini yazmaktadır.

Bizce, Edirne’de valilik yapmakta olan kardeşi Cem’in, Ebu’I Hayr-ı Rumi’ye yazdırdığı Saltuk-Nâme’yi gördükten sonra, II. Bayezid bizzat yazılmasını buyurmuş olmalıdır. Cem ile taht mücadelesi döneminde kendisini tutan Yeniçerilere yaranmak da söz konusudur. Zaten Velâyetnâme’nin sonunda, bu padişahın Hünkâr’a çok saygısı olduğu ve türbesini ziyaret ederek, kubbenin üstünü kurşunlattığı anlatılmaktadır. Demek ki, Sultan II. Bayezid’in, başta Alevi-Bektaşi inançlı halkı yanına çekmek amacı vardı. Kardeşi Cem ise tersine Saltuk-Nâme’yi tam bir Sünni anlayışla yazdırmıştı. Velâyetnâme’nin yazılışı tam bu taht kavgası dönemine rastlamaktadır. Ve yapıt o günün biyografi (yaşam öyküsü) yazma anlayışı içerisinde, tamamıyla olağanüstülükler, yani kerametler sarmalına sokularak yazılmıştır.

Kerametlere gelince: Gerçekte toplum bilinci, bulunduğu çevreyi mutlu ve rahat yaşanası bir dünyaya çevirmenin özlemini, kutsal kişi görünümüne soktuğu yiğit, erdemli, insan sever ve tanrısal gücü kendisinde toplamış Veli’nin önder olduğu ortama yoğunlaştırıp doyum sağlamaktadır. Veli söylenceleri –masallar dâhil– yönetimlerin baskı ve zulmüne, dünyasal yaşamın acılarına edilgen tepki ve başkaldırılardır. Bu söylencelerde yarattıkları dünyayı, yaşamak istedikleri dünyayla özdeşleştirerek, toplumsal mücadeleye hazır olamayan halk, ortak bilinciyle kendini pasifize etmektedir.

Veli söylencelerinin, diğer bir deyimle tanrı dostları anlamına gelen velilere yüklenen keramet olaylarının değişik zaman ve yerlerde benzer niteliklerde ortaya çıktıkların görüyoruz. Tarihin ilk dönemlerinden itibaren kutsal alanların, bir sonraki din ve inanç sistemlerine yerini terk ederken, hiç yadsınmadan söylenceleri de ortak toplumsal bilinç tarafından yeni toplumlara taşınmıştır. Egemen Ortodoks dinler bir öncekini lanetleyerek yok etme savaşları yaparken, hangisinden olursa olsun Heterodoks inançlı halklar uzlaşmış, iç içe girmiş, yönetim dininin baskı ve zorlamalarına karşı başkaldırıda, inançsal söylence ögelerini bir diğerine taşıyarak kullanmışlardır.

Bir veliye ait söylenceleri içeren yazılı eser, o velinin menakıbnamesidir. Sözlü gelenek, yazılı belgeler ve tarihsel çevre menakıbnamelerin ana kaynaklarını oluşturur. Kaynaklardan derleyip kitaplaştıran yazarlar, o kutsal kişinin, yani Veli’nin soyundan ya da yolundan biri olabileceği gibi, ya bir dış otorite tarafından görevlendirilmiş ya da çağın gönüllü bir yazar-aydını olabilir. Velâyetnâme’nin yazarı Uzun Firdevsi de böyle biridir.

Biz, Hacı Bektaş Veli’nin, Velâyetnâme’de anlatıldığı gibi keramet gösterilerinde bulunduğuna inanmıyoruz. Onun yaptıkları ve yaşadığı, yarattığı olaylar, o günkü toplumu düzeyinin çok ilerisinde olduğundan, onların akıl yürütme gücünü aşıp çözümsüzlüğe girmesiyle, halkın ortaklaşa düş gücü olağanüstü-doğaüstü çözümünü üretiyor.

Kısacası, Hacı Bektaş bu olağanüstü görünen eylemleri keramet istemiyle gerçekleştirmemiştir. Ona göre, “En büyük keramet çalışmaktır.” Ayrıca Fevaid adlı yapıtındaki, “Her kim ki, kendi isteyerek keramet göstermeye kalkarsa o müddeidir, yani özünde benlik güdendir.” sözleri, yaptığı işleri, gösterdiği başarıları keramet olarak sunan kişi, özünde benlik olan kişidir ve topluma yararı yoktur anlamına gelmektedir.

Mevlânâ da kerameti olağanüstü bir eylem olarak görmemekte ve şöyle tanımlamaktadır:

“Keramet ona derler ki, aşağılıktan yüce bir hale vardırsın, o halden sefer edesin; bilgisizlikten akıl âlemine, cansızlıktan canlılığa erişesin…”

Ancak hemen belirtelim ki, yukarıdaki sözleriyle keramete karşı olan Hacı Bektaş’a mal edilen ve halkın düş gücünün ya da toplumsal bilincin yarattığı çok sayıdaki keramet söylencelerinin hepsinin de örtülü sosyal, ekonomik, tarihsel, vb., nesnel temelleri vardır. Özelliğine göre kalın ya da ince dokunarak kapatılmış örtülerin açılmasıyla nesnel gerçeklik ortaya çıkar. Demek ki, menakıb adı verilen veli söylencelerini, doğaüstü olaylar oluşu dolayısıyla saçmalık ve akıldışılıkla suçlayarak bir kenara atamayız. Veli söylencelerinin yazılı biçime getirilmesiyle Alevi-Bektaşi edebiyatında bir tür olan menakıbnâmeler oluşmuştur. Ve içinde halkların tarihi yatmaktadır.

Bu düşünceden hareketle I. Bölüm’de Hacı Bektaş Veli’nin Velâyetnâme’de geçen kerametlerinin büyükçe bir bölümünün tarihsel, siyasal ve ekonomik açılardan nesnel temellerini saptayarak akılcı bir zemine oturtmayı denedik.

1998 yılında Alev Yayınları tarafından yayınlanmış olan bu kitabın, elinizdeki yeni baskısını epeyce genişletilmiş ve içinde Hünkâr Hacı Bektaş Veli ve eseri Makâlât’ı hakkında yeni açıklamalar ve yorumlarla zenginleştirilmiş bulacaksınız. IV. Bölüm’e eklediğimiz, 14. yüzyıl sonu ve 15. yüzyılın başlarında yazılmış Sâdık Abdal Divânı’ndaki Hacı Bektaş Veli, Dergâh’ı ve Makâlât’ına ilişkin bilgiler, Hünkâr’ın hakkında bilinen ve yazılıp söylenenlerin çoğunu değiştirecek kadar önemlidir.

Ayrıca Divan’dan yorumsuz olarak aktardığımız, Velâyetnâme’de bulunan ve bulunmayan kerametlerine de akılcı ve bilimsel yöntemle bakarsanız çok şeyler göreceksiniz. Kolay gelsin!

İsmail Kaygusuz
Londra, 1 Mart 2016

Bölüm I: “Velâyetnâme” ve Hacı Bektaş Veli Kerametlerinin Sosyal, Ekonomik, Tarihsel ve Siyasal Bağlamda Nesnel Temelleri

I.1. Veli Söylenceleri ve Velâyetnâme’nin Yazılışı

Velâyetnâme adıyla anılan Hacı Bektaş Veli Menakıbnamesi üzerine en ayrıntılı çalışmayı Abdülbaki Gölpınarlı yapmış bulunmaktadır. Bu karşılaştırmalı ve büyük emek verilmiş çalışma, tamamıyla idealist yöntemler ve dinsel düşünce (Ortodoks İslam) mantığı içerisinde yürütüldüğü için Hacı Bektaş’ın gerçek nesnel kişiliğini açıklamaktan uzaktır. Ama elbette ki, “kendisi bir meczup (yarı deli), saf bir azizdi” diye niteleyen 15. yüzyıl Osmanlı resmi tarihçisi Âşık Paşaoğlu’ndan daha ileride bir değerlendirme.

Ancak üstadın dönem dönem inanç ve düşüncelerinde değişiklikler olmasından, Hünkâr’a pek saygılı gözle bakmadığını biliyoruz. Bundan dolayıdır ki, kullandığı mantık içinde dahi tarafsız olamamaktadır. Kerametleri akıl mantık dışı bulurken bile, Hacı Bektaş’ın bunları gerçekleştirecek gücü olmadığını vurgulayarak açıklamaya giriştiği anlar olmuştur. Oysa Mevlânâ Celaleddin’inkileri ikirciklenmeden övgüyle sıralamaktadır.[1]

Ama hakkını vermek gerek, Gölpınarlı’nın Velâyetnâme incelemesi, çok geniş bir bilgi kaynağı olarak önemini korumaktadır. Ayrıca kitabın başındaki kırk sayfalık giriş ve değerlendirme bölümünde, olağanüstü olayların yani kerametlerin yorumunda nesnel temelleri göz ardı etmesine rağmen insancıl yönleri ve insan ögesini çok iyi yakalamıştır: “Velâyetnâme’deki olağanüstü olaylarda bazı kere o kadar içli bir insan nabzı atar, o kadar özlü bir beşerilik (insancıllık) duyulur ki” diyerek, birkaç sayfa içinde çok sayıda örneklerle bunu açıklamaya girişmiştir.[2]

Biz zaten Hacı Bektaş Veli’nin, Velâyetnâme’de anlatıldığı gibi keramet gösterilerinde bulunduğuna inanmıyoruz. Onun yaptıkları ve yarattığı olaylar, yaşadığı toplumun düzeyinin çok ilerisinde olduğundan, onların akıl yürütme gücünü aşıp çözümsüzlüğe girmesiyle, halk muhayyilesi ortaklaşa olağanüstü-doğaüstü çözümünü üretiyor. Yani Hacı Bektaş bu olağanüstü görünen eylemleri keramet istemiyle gerçekleştirmemiştir. Ona göre, “en büyük keramet çalışmaktır.

Hünkâr’ın Fevaid adlı yapıtındaki “Her kim ki, kendi isteğiyle keramet gösterirse o müddei, yani özünde benlik güdendir. Veli odur ki, keramet kendisinden, içinden gelir” sözleri, yaptığı işleri, gösterdiği başarıları keramet olarak sunan kişi veli olamaz, o, özünde benlik olan kişidir ve topluma yararı yoktur anlamına gelmektedir.

Kendisi hakkında sonraları pek çok kerametler yaratılmış olan Mevlânâ da kerameti olağanüstü bir eylem olarak görmemekte ve şöyle tanımlamaktadır:

“Keramet ona derler ki, seni ikilikten kurtarsın, aşağılıktan yüce bir hale vardırsın, o halden sefer edesin; bilgisizlikten akıl âlemine, cansızlıktan canlılığa erişesin…”[3]

Yine Hacı Bektaş Veli Fevaid’indeki “keramet talep etmek eşekliktir” sövgüsü açıkça kerametle ilgilenenlere ve ona inanarak kendisinde de olsun isteyenlere ağır bir eleştiridir.[4]

Ancak hemen belirtelim ki, yukarıdaki sözleriyle keramete karşı olan Hacı Bektaş’a mal edilen ve halk muhayyilesi ya da toplumsal bilincin yarattığı çok sayıdaki keramet söylencelerinin hepsinin de örtülü sosyal, ekonomik, tarihsel, vb., nesnel temelleri vardır. Özelliğine göre kalın ya da ince dokunarak kapatılmış örtülerin açılmasıyla nesnel gerçeklik ortaya çıkar. Ancak menakıb adı verilen veli söylencelerini, doğaüstü olaylar oluşu dolayısıyla saçmalık ve akıldışılıkla suçlayarak bir kenara atamayız. Veli söylencelerinin yazılı biçime getirilmesiyle Alevi-Bektaşi edebiyatında bir tür olan menakıbnameler oluşmuştur.

Yaşar Ocak, Menakıbnameler adlı yapıtında evliya (velinin çoğulu) söylencelerini özetle iki ana sınıfta toplamaktadır:

1. Tarihsel gerçeklere dayanan menkıbeler ki, gerçekten yaşanmış; belli bir tarihte ve coğrafi bölgede geçen olaylardan kaynaklanır. Ancak gerçek olgular deforme edilip, evliyayı yücelten olağanüstü ögelerle, yanı keramet örtüsüyle örtülmüştür.

2. Hayali menkıbeler. Bunlar üç kaynaktan beslenir: Toplumsal değerler sisteminden kaynaklanan söylenceler ki bir veli çevresinde, toplumun özlemini çektiği ideal bir dünya oluşturulmuştur. İkincisi “ahlaki bir teolojiye dayanan;” üçüncüsü ise “propaganda maksadını güden menakıbnameler” propagandaya yaslı ve onun malzemesinden kaynaklanan evliya söylenceleri…[5]

Gerçekte toplum bilinci, bulunduğu çevreyi mutlu ve rahat yaşanası bir dünyaya çevirmenin özlemini, kutsal kişi görünümüne soktuğu yiğit, erdemli, insan sever ve tanrısal gücü kendisinde toplamış Veli’nin önder olduğu ortama yoğunlaştırıp doyum sağlamaktadır. Veli söylenceleri –masallar dâhil– yönetimlerin baskı ve zulmüne, dünyasal yaşamın acılarına edilgen tepki ve başkaldırılardır. Bu söylencelerde yarattıkları dünyayı, yaşamak istedikleri dünyayla özdeşleştirerek, toplumsal mücadeleye hazır olamayan halk, ortak bilinciyle kendini pasifize etmektedir. Veli söylencelerinin, diğer bir deyimle tanrı dostları anlamına gelen velilere yüklenen keramet olaylarının değişik zaman ve yerlerde benzer niteliklerde ortaya çıktıkların görüyoruz. Tarihin ilk dönemlerinden itibaren kutsal alanların, bir sonraki din ve inanç sistemlerine yerini terk ederken, hiç yadsınmadan söylenceleri de ortak toplumsal bilinç tarafından yeni toplumlara taşınmıştır. Egemen Ortodoks dinler bir öncekini lanetleyerek yok etme savaşları yaparken, hangisinden olursa olsun Heterodoks inançlı halklar uzlaşmış, iç içe girmiş, yönetim dininin baskı ve zorlamalarına karşı başkaldırıda, inançsal söylence ögelerini bir diğerine taşıyarak kullanmışlardır.

Bir veliye ait söylenceleri içeren yazılı eser, o velinin menakıbnamesidir. Sözlü gelenek, yazılı belgeler ve tarihsel çevre menakıbnamelerin ana kaynaklarını oluşturur. Kaynaklardan derleyip kitaplaştıran yazarlar, o kutsal kişinin, yani Veli’nin soyundan ya da yolundan biri olabileceği gibi, ya bir dış otorite tarafından görevlendirilmiş ya da çağın gönüllü bir yazar-aydını olabilir.

Velâyetnâme’nin yazarının Uzun Firdevsi namıyla tanınan Hızır oğlu İlyas olduğu bilinmektedir. II. Bayezid adına yazdığı üç yüz seksen ciltlik Süleyman-Name isimli yapıtının ancak seksen cildinin beğenilip gerisinin yakılması üzerine padişah hakkında hicviyeler yazmış, bu yüzden Osmanlı topraklarında tutunamayacağını anlayıp İran’a kaçmıştır. Hayat ü Memat adlı tasavvufu konu alan bir başka yapıtı daha bulunan Hızır oğlu İlyas bir hattat olduğu kadar, Şerh-i Kelimat-ı Şeyh Barak’ı (Şeyh Barak’ın kelimelerinin açıklaması) Farsçadan Türkçeye çeviren kişidir. Bu kitabı da l480’lerde Türkçeye çevirdikten sonra Halveti şeyhi Cemaleddin Çelebi’ye sunduğuna bakılırsa bâtıni konularla yakından ilgisi vardı.[6]

Ancak Hızıroğlu İlyas’ın Alevi-Bektaşi inançlı olduğunu gösterir bir kanıt yoktur. Ama olasıdır ki, İran’a kaçtıktan sonra Şah İsmail’in yanına gitmiş, Kızılbaş siyasetine hizmet etmiştir.[7] Bu dönemde tersinden bir başka örnek, Osmanlı tarih yazarlarından Hoca Saadeddin’in babası Hasan Can’ı biliyoruz: Şah İsmail’den kaçıp Yavuz’un has adamlarından biri olmuştur.

Dönemin bilgili bir aydını olan Firdevsi, Velâyetnâme’yi acaba hangi koşullarda yazmıştır? Amacı ne idi? O dönem yazarlarının saraya yakınlaşmak, padişahların övgü ve ihsanlarına kavuşmak için yazdıkları kitaplarını onlara sunduklarını biliyoruz. Bunu Uzun Firdevsi de Süleyman-Name ile yapmıştı. Kanımıza göre Firdevsi, Hacı Bektaş Veli söylencelerinin sözlü ve yazılı kaynaklarını, daha çok da Hacı Bektaş Dergâhı çevresindeki söylencelerle bütünleşmiş topraktan fışkıran nesnel kaynakları ve simgeleri (Hırkadağı, Çilehane, Akpınar, Beştaş, Hamurkaya, vb.) kullanarak derleyip yazdığı Velâyetnâme eserini II. Bayezid’e sunmuş olmalıdır. A. Gölpınarlı, önce manzum, yani şiirsel yazıp, sonra düzyazıya çevirdiğini yazmaktadır.[8] Bizce, Edirne’de valilik yapmakta olan kardeşi Cem’in, Ebu’I Hayr-ı Rumi’ye yazdırdığı Saltuk-Nâme’yi gördükten sonra, II. Bayezid bizzat yazılmasını buyurmuştur. Cem ile taht mücadelesi döneminde kendisini tutan Yeniçerilere yaranmak da söz konusudur. Zaten Velâyetnâme’nin sonunda, bu padişahın Hünkâr’a çok saygısı olduğu ve türbesini ziyaret ederek, kubbenin üstünü kurşunlattığı anlatılmaktadır. Demek ki, Sultan II. Bayezid’in, başta Alevi-Bektaşi inançlı halkı yanına çekmek amacı vardı. Kardeşi Cem ise tersine Saltuk-Nâme’yi tam bir Sünni anlayışla yazdırmıştı. Velâyetnâme’nin yazılışı tam bu taht kavgası dönemine rastlamaktadır, yani 1480’li yıllar içinde.

Daha sonra Şah İsmail’ e karşı Bektaşi ve Alevi ikilemi yaratarak, onları Kızılbaş siyasetinden koparmak için de Velâyetnâme ve Hacı Bektaş Dergâhı kullanılmak istenmiştir. 1501 yılında Balım Sultan’ın, Dimetoka’daki Seyyid Ali Sultan Dergâhından alınıp, Hacı Bektaş Veli Dergâhının başına getirilmesindeki amaç buydu. Ama II. Bayezid’in yedinci imam Musa Kazım oğlu Muhammed İbrahim Sani’den inen Hacı Bektaş Veli soyundan Balım Sultan’ı, yine Musa Kazım oğlu Ebu’l Kasım Hamza’dan inen Şeyh Safi soyundan gelen Şah İsmail’e karşı çıkartıp, Kızılbaş siyasetini çökertmek istemi gerçekleşmemiştir. İşte bu başarısızlığın ardından, Süleyman-Name’yi yazarak Padişaha övgüler düzen Uzun Firdevsi, beklediği ilgiyi görmemiş ve saraydan atılmıştır. O dönemin aristokrat şair ve tarih yazarlarının özelliği gereği, kendisine yeni bir ekmek kapısı olan Şah İsmail’in yanına gitmiştir. Acaba burada, sözü edilen, fakat henüz ele geçmemiş olan Farsça Velâyetnâme’yi de Hızır oğlu İlyas, diğer adıyla Uzun Firdevsi mi yazmıştır?[9] Eğer öyleyse o, Türkçe Velâyetnâme’den biraz farklı olmalıydı.

I.2.Velâyetnâme’ye Göre Hacı Bektaş Veli’yi Güneydoğu’da İlk Karşılayan Arslanlar ve Balıklar

Bu uzunca girişten sonra, Velâyetnâme’deki Hacı Bektaş Veli’nin kerametlerinden bazı örneklemelerle bunların nesnel temellerini incelemeye yöneleceğiz. Şunu baştan belirtelim ki, Hacı Bektaş söylencelerine bilimsel gözle yaklaşıp, olağanüstülüklerden ayıklayarak ve üzerinde diyalektik yöntemle incelemeye girişildiğinde, dönemin Anadolu Alevi halkları ve Alevilik tarihine katkıları büyük olacaktır. Ancak Velâyetnâme, diğer adıyla Menakib-ı Hünkâr Hacı Bektaş Veli, bilimsel araştırmacılarını, tarihçi ve arkeologlarını bekliyor; sadece kitap olsun diye söylence metinlerini yeniden düzenleyerek yayınlamayı değil.

O zaman, Kürdistan’da Hünkâr’ı karşılayan arslanlar ve selamlayan Fırat’ın balıklarından başlayalım:

“Hünkâr Hacı Bektaş Veli, Türkistan’dan Rum ülkesine hareket edince önce hacca niyet etti. Yolda çöl içinde tenhaca giderken, arslanların sığındıkları bir yere uğradı. Oraya korkudan insanlar adım atamazlardı. Sığınağa varınca, iki arslan Hünkâr’a doğru saldırdı. Yakınına geldikleri vakit Hünkâr, başlarından kuyruklarına kadar, iki eliyle her ikisini de sağızladı (sıvazladı); anında ikisi de taş oldu. Öbür arslanlar, yüzlerini yere sürüp yalanmaya başladılar. O iki arslanın taş olduğu yer Kürdistan’a yakındır; oralardan geçenler görürler.”

“Hünkâr, Kürdistan’da bir kavmin içinde bir müddet eğleşti. Orada bir bacının doğan oğlunu oğul edindi. O ilde, birçok kerametler gösterdi. Anlatılsa uzun sürer. Bir gün o ilde bir toplulukla giderken bir ırmağa yaklaştılar. Irmaktaki balıklar, baş çıkarıp Hünkâr’a selam verdiler. Hünkâr selamlarını alıp: ‘Sağ olun, varın siz tesbihinizde olun’ dedi. Bu çeşit kerametlerle o ilk kavmi kendisine muhip yaptı. Şimdi o kavme Hünkâriler derler.”[10]

Hacı Bektaş’ın, kıyısından geçerken sürüyle balıkların görüldüğü Fırat Irmağı boyunca yol aldığı anlaşılıyor. Bir süre Kürdistan’da kalıyor. İlk kendisine bağladığı ve olasılıkla bir göçer aşiret olup Hünkârlı ya da Hünkâri adını alan, aralarında konukladığı bu kabile acaba Osmanlı döneminde Maraş çevresinde oturan zamanla Hırkalu-Hırkalı-Harkalu adına dönüşen Türkmen Taifesi olabilir mi?[11] Belki (Sarızlı Hüseyin Altundal’dan öğrendiğimiz) Kayseri’nin İncesu ile Yeşilhisar ilçeleri arasında bulunan Hünkârlı köyünün aslı bu kabileye bağlanabilir…

Olasıdır ki buralarda yaşayanlara Fırat sularının balıklarından yararlanılmasını, balık tutmasını da Hünkâr öğretmiştir. Balıkların sudan başlarını çıkarıp, hâl diliyle Hacı Bektaş’a selam verdikleri söylencesi, onun bu ilgisinden kaynaklanmaktadır bizce. Akarsularda sıçrayarak bazen sürüler halinde uçan tatlı su balıklarının varlığı bilinmektedir. Hacı Bektaş’ın oradan geçişinde bunlara rastlayanlar, selâma durduklarını ve Hünkâr’ı görmek için sudan çıktıklarını rahatlıkla ileri sürebilirler.

Hacı Bektaş Veli’nin arslanları taşa çevirmiş olduğuna gelince: Bunun mantıksal açıklaması ve nesnel yorumuyla birlikte, olayın geçtiği yerin Kürdistan’a yakınlığının belirtilmesi, onun yukarıda anlattığımız eylemlerinin yerinin tayininde kanıt bile olacak durumdadır. Çünkü bu söylence bize, Hacı Bektaş Veli’nin Maraş Kalesinin meşhur Arslanlı Kapısından geçerek yoluna devam ettiğini göstermektedir.

Geç Hitit kent devletlerinden Maraş’ın yerinde kurulmuş, İÖ 9. yüzyılın ikinci yarısında Gurgum Kent Devleti kralı Halparunda’nın tanrısına adadığı arslan heykelleridir bunlar. Maraş Kale Kapısını 17. yüzyıl Osmanlı gezgini ve tarihçisi Evliya Çelebi şöyle betimlemektedir:

“Çevresi 600 adımdır. Toprak bir tepe üzerinde olduğundan hendeği yoktur. Güneye bakan üç katlı bir kapısı vardır. Bu kapının dışındaki kalelerin iki yanında siyah taştan birbirine bakan dört büyük arslan heykeli vardır ki, canlı gibidir.”[12]

O dönemlerde arslan heykellerini ilk kez görüp de Hacı Bektaş Veli’nin buradan geçtiğini duyan insanlar, onun duasıyla arslanların taşa dönüştüğünü hayal etmezler mi dersiniz? Üstelik hâlâ çevredeki ormanlardan tek tük çıkan arslanların, parsların saldırısına, konar-göçer toplulukların kendileri ve sürüleri maruz kalıyorsa, istemlerini hayallerinde neden yaşatmasınlar? Tanrısal düzeyde sevip saydıkları bir tanrı dostundan, bir büyük veliden bu beklentileri elbette ki olacaktır.

I.3. Horasanlı Genç Hacı Bektaş, Dede Garkın ve Baba İshak Buluşması

Bu dönem Hacı Bektaş Samsat, Kefersud-Adıyaman, Maraş ve Elbistan bölgesindedir. Olasıdır ki 1230’lu yılların sonlarına doğru gelmiştir. Onun burayı seçmesinin önemli nedenleri olmalıydı. Bir bâtıni Dai’si olarak Alamut’tan gönderilmişti; önce Dede Garkın, sonra da Baba İlyas’la görüşecekti. Elvan Çelebi’nin Menakıbu’l Kudsiyye’sinde, bu bölgede Selçuklu Sultanı Alaaddin’in, Baba İlyas’ın şeyhi Dede Garkın’a “on yidi pare kend vakf…” ettiği yazılıdır.[13] İmam Zeynel Abidin oğlu Zeyd soyundan Seyyid Ebu’l Vefa’nın yolağına bağlı Dede Garkın’dan el almış dört yüz halife vardır.[14] 1225-6 yıllarında Dede Garkın Elbistan ovasında kırk gün süren bir cem-cemaat yapar. Bu halifeler Dâr’a çekilir, “paymaçan virür”, “Hak yoluna en yakın Şeyh İlyas’ı” görerek, “Dede dört yüz halife alıp onu ziyarete gelir.” Baba İlyas baş halife seçildikten sonra, Dede onu Rum’a salar.[15] Birkaç yıl sonra Haraşna’da (Amasya civarı) dergâhını kurmuş olan Baba İlyas 12-13 yıl içerisinde “yitmiş iki biner adedlü mürid” sahibi oldu.[16]

Hacı Bektaş, burada yaşlı Dede Garkın’ı ziyaret edip onun halifeleri arasına girmiştir. Velâyetnâme’de Hacı Bektaş’ın İbrahim Hacı’ya nasip vermesi olayı bizde bu kanıyı oluşturmuştur. Zülkadirli ili Bozok’tan Türkmen arasına girerken onunla karşılaşıp kendisine mürid yapmıştı. Sonrasını Velâyetnâme’den özetleyelim:

“İbrahim Hacı’da bundan sonra nice kerametler ortaya çıktı. Üçok ile Bozok onun ekmeği oldu. Zülkadirli ilinde ayağına taş dokunan artık İbrahim Hacı’yı çağırırdı. O da kendisine muhip olanlara geyik derisinden tac giydirdi. Ölümünden sonra Dede Garkın oğulları gelip, Hacı İbrahim oğullarına, ‘Bu geyik derisi taç, Dede Garkın’ındır. Siz bunu nereden aldınız?’ diye sordular. Onlar da, ‘Bunu atamız İbrahim Hacı’ya Hünkâr Hacı Bektaş Veli giydirdi. Bizim yolumuz ona çıkar’ yanıtını verdiler. Dede Garkınlılar, Hacı Bektaş’ın tacının elifi ve Hüseyni, geyik derisi tacın Dede Garkın’a ait oluğunu herkesin bildiğini söyleyerek tartışır ve sonunda zorla onların elinden alırlar.”[17]

Hacı Bektaş’ın Velâyetnâme’ye göre kırda çobanlık yaparken karşılaşıp, geyik derisinden tac giydirdiği İbrahim Hacı ve ona bağlı olanların Niğde çevresinde yaşadıklarını Niğdeli Kadı Ahmed’den (14. yüzyılın sonu 15. yüzyılın ilk çeyreği) en saldırgan tanımlamalar içinde öğrenmekteyiz. Kadı Ahmet, Hacı Bektaş’ın bir başka müridi olan Taptuk Erme’ye mensup olan Taptuki’lerden (bilindiği gibi büyük Alevi Halk ozanı Yunus Emre de Taptuk’a bağlıydı) de aynı biçimde söz eder. Haklarında neler anlattıklarını F. Köprülü’den okuyalım:

“O, Anadolu’daki bazı kabileler arasında athéisme (Allahsızlık) ve İbahiye (her şeyi mubah sayan, yasak tanımayan) mesleğine mensup olanlar bulunduğunu ve bilhassa Niğde’de bunların çokluğundan söz eder. Gök Böri Oğulları, Turgut Oğulları gibi bazı göçebe kabilelerle Luluva vilayetindeki oduncular ve kömürcüleri ve Niğde civarında –adeta yalancı bir peygamber gibi türlü hile ve oyunlarla başına bir yığın cahil halk toplayan– İbrahim Hacı adlı İbahiye’ye mensup şeyh taraftarlarını küfr ve zındıklıkla itham eder. Yine Anadolu’da Taptuk isminde bir Türk şeyhine tabi oldukları için Taptuki, daha doğrusu Taptuklu namını alan bir taife mevcut olup, misafirlerine kızlarını, kız kardeşlerini, karılarını peşkeş çektiklerini söyler. Bu son ifade, Kızılbaş zümreleri aleyhinde Sünniler tarafından daima ileri sürülen bir isnaddır ki, bu iddialara ait elimizde mevcud en eski vesika (Anadolu Alevileri için geçerlidir bu yargı, çünkü 10. yüzyıl Sünni Arap heresiograf1arının yazılarında da geçer bu hayasızca iftiralar– İK) oluyor.”[18]

Velâyetnâme metni, bizce Hacı Bektaş’ın Dede Garkın’dan el alıp onun geyik derisinden börkünü ya da tacını giydiği ve ilk muhiplerine bunu giydirdiğini gösteriyor. Demek ki, Dede Garkın yeni müridi genç Bektaş’ı, diğer dört yüz halifesine baş yapıp Rum’a saldığı ve ününün doruklarındaki Horasanlı Baba İlyas’a gitmesini salık verdi. Zaten Âşık Paşaoğlu da Hacı Bektaş’ın, Baba İlyas için Rum diyarına (Anadolu) geldiğini yazmıyor mu?

Ayrıca Baba Resul olarak tanınan Baba İlyas’ın, en önemli halifesi Şamlu Baba İshak da bölgede çok geniş söz sahibiydi; kentlerde yaşayan feodallerin topraklarını boğaz tokluğuna işleyen köylüler, göçerler ve tüm ezilmekte olan inanç ve etnik toplulukları arasında Baba Resul’un siyasetini yapıyor, onları örgütlüyordu. Kuşkusuz Hacı Bektaş, Baba İlyas’tan önce Baba İshak’la burada tanıştı ve görüştü. Demek ki, daha başlangıçta Babai hareketinin içine girmiş bulunuyordu. Bölgede çok sevilip sayılan Baba İshak’la birlikte Hacı Bektaş da, orada bir süre kalıp bilgi ve görgüsü, eylemleriyle halkı aydınlatarak tanındı, büyük saygınlık kazandı. Olasıdır ki, Baba İshak’la birlikte Haraşna’ya (Amasya) gittiler.

I.4. Horasanlı Hacı Bektaş’ı Rum Erenlerine Baba İlyas Göndermişti

Hacı Bektaş, çok büyük olasılıkla Dede Garkın’la görüşüp-halleşerek ondan el alıp, halifesi olmuştu. Bu propaganda döneminde Baba İshak’ın birlikte giderek yol göstermesi ya da yanına adamlar katması sonucu kardeşi Menteş ile önce Sivas’a geçtiler. Oradan da Baba İlyas’ı görmeğe gittiler. Velâyetnâme’de bunlardan söz etmiyor. Ancak Âşık Paşaoğlu (1481), Elvan Çelebi (1358-9), Ahmet Eflaki (1353) ve Mehmet Neşri’deki (1492) kısa bilgilerle, Velâyetnâme (1480’li yıllarda) söylencelerindeki özü birleştirdiğimizde görülmek istenmeyen bazı gerçekler aydınlığa çıkıyor.

Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya gelmesini beyan edeyim” diyen Âşık Paşaoğlu sürdürüyor:

“Bu Hacı Bektaş Horasan’dan kalktı. Bir kardeşi vardı, Menteş derlerdi. Birlikte kalktılar. Anadolu’ya gelmeye heves ettiler… O zamanda Baba İlyas gelmiş, Anadolu’da oturur olmuştu. Meğer onu görmek isteğiyle gelmişler. Onun dahi hikâyesi çoktur. Hacı Bektaş kardeşiyle Sivas’a, Sivas’tan Baba İlyas’a geldiler. Oradan Kırşehir’e, Kırşehir’den Kayseri’ye geldiler. Hacı Bektaş kardeşini Kayseri’den gönderdi. Vardı Sivas’a çıktı. Oraya varınca eceli yetişti onu şehit ettiler.”[19]

Baba İlyas’ın hikâyesini elbette bilirdi Âşık Paşaoğlu. Onun beşinci kuşaktan torunuydu. Babası Şeyh Yahya’nın amcası Elvan Çelebi’nin yazmış olduğu soyunun tarihini bilmez mi? Ama Selçukluya başkaldırmış bir kişinin torunlarından olduğunu hiç açık eder mi? Elvan Çelebi de bütün suçu Baba İshak’a yükleyip, dedesini temize(!) çıkarmaya çalışıyor, Âşık Paşaoğlu ise kendisinden çok az söz ediyor.

Hacı Bektaş söylencelerini Velâyetnâme’de toplayıp Sultan II. Bayezid’e sunan Uzun Firdevsi, onun Baba İlyas ile ilişki ve yakınlığını yazmaktan çekinmiştir. Oysa Uzun Firdevsi’nin yazılı kaynak olarak başvurup yararlandığı, Mevlevi dedesi Ahmet Eflaki’nin Ariflerin Menkıbeleri adlı yapıtında Hacı Bektaş’ın Baba Resul’un “has halifelerinden” olduğu kayıtlıdır.[20]

Yine Elvan Çelebi’nin Menakıbu’l Kudsiyye adındaki Baba İlyas ve soyundan gelenlerin söylenceler üzerine kurulu sosyal tarihinde Hacı Bektaş, Sultan tacına layık görülmüş ve övülmüştür.[21] Baba İlyas’ın çok değerli altmış halifesinden en önde gelenidir. Yolu sürdürecek nitelikte olduğunu anladıkları için savaşın dışına çıkarmışlardır. O sıralarda Baba İlyas şehit edildiğinden, bu işle bizzat Baba İshak ilgilenmiştir. Kuşkusuz Velâyetnâme yazarı bunları biliyordu. Ama kullanmamış ya da kullandırılmamıştır.

Velâyetnâme’nin elden ele çoğaltılarak Aleviler arasında dağıtıldığı ve II. Bayezid’in Kızılbaşlık karşıtı siyasetinde kullanıldığı anlaşılıyor. Eğer Aleviliğin Babailik isyancı siyaseti bu ilişki içerisinde vurgulanmış olsaydı, kitap Kızılbaşlığa hizmet ederdi. Ama yine de büyük çapta etmiştir. Pir Sultan, Kul Himmet, Kalender, Hatayi, Veli Baba ve diğer birçok Alevi ozanları şiirlerinde Hacı Bektaş’ı, Velâyetnâme’de geçen söylencesel bilgilerin sınırlan içerisinde övmüşler, değerlendirmişlerdir. Kitabın sonundaki “deyiş” örneklemelerinde bu görülmektedir.

Hacı Bektaş Veli, Âşık Paşaoğlu’nun belirttiği gibi Baba İlyas ile görüştükten sonra, kardeşiyle birlikte önce Kırşehir’e, sonra Kayseri’ye gitti. Bize göre kendi keyfine gitmedi; Baba İlyas Horasanî tarafından, Musa Kâzım soyundan Hacı Bektaş Veli, Rum erenlerine Peyik (elçi) hizmetiyle gönderildi. Nasıl mı? Niçin mi? Velâyetnâme’nin söylencesel dilinden dinleyelim:

“Hünkâr Hacı Bektaş Veli Rum ülkesine yaklaşınca mana âleminden Rum erenlerine: ‘Selamlar sizin üzerinize olsun Rum’daki erenler ve kardeşler’ diye selam verdi. 57 bin Rum ereni sohbet meclisindeydi. Rum’un gözcüsü Karaca Ahmed’di. Hünkâr’ın selamı, Fatma Bacı’ya malum oldu. Bu kadın Sivrihisar’dan Seyyid Nureddin’in kızıydı; henüz evlenmemişti; sohbet meydanındaki erenlere yemek pişirmekteydi. Karaca Ahmed de Seyyid Nureddin’in müridiydi. Fatma Bacı ayağa kalkıp, Hünkâr’ın geldiği yöne dönerek elini göğsüne koydu ve üç kez ‘Selamını aldım’ dedi, yerine oturdu. Meclistekiler, ‘Kimin selamını aldın’ dediler. Fatma Bacı, ‘Rum ülkesine bir er geliyor. Siz erenlere selam verdi, onun selamını aldım’ dedi. Erenler, ‘Sözünü ettiğin er nereden geliyor’ diye sordular. Fatma Bacı, ‘Kendisi Horasan erenlerindendir. Ama şimdi Beyt-Allah tarafından geliyor.’ Erenler, ‘Ne yapalım ki, Rum ülkesine girmesin. Yoksa ülkeyi elimizden alır, halkı kendisine muhip eder, artık Rum’da bize oyun olmaz, yer kalmaz. Bir şeyler yapalım da Rum ülkesine sokmayalım’ diye tartışmaya başladılar.

Kimisi: ‘Kanat kanada verelim, arş altında Sidre’ye dek yolu keselim, Rum’a girmesin’ dedi. Hepsi bu önlemi uygun buldu. Velâyet kanatlarını birbirlerine çatarak yolu bağladılar. Hacı Bektaş Veli, Rum sınırına varınca yolun tutulmuş olduğunu gördü…”[22]

Görüldüğü gibi burada (Kayseri ya da Kırşehir çevresinde), Karaca Ahmet’in gözcülüğü altında bir toplantı yapılmaktadır. İlk dönem Osmanlı tarih yazıcılarından Tarihçi Ali, Künh-ül Ahbar’da: “Ol tarihte Rum erenlerinin şöhretli kutbu Karaca Ahmed Sultan idi. Çağında elli yedi bin müridi onun emrindeydi… Sivrihisar’da oturan Seyyid Nureddin adında bir zatın terbiyesinde seccade-nişindi…” diye yazmaktadır. Şakaayik’ta ise Horasan’da bir şahın, yani bir feodal beyin oğlu olduğu ve cezbeye kapılarak Rum ülkesine geldiği belirtilir.[23]

Bu toplantıda elli yedi bin er ya da mürid bir araya gelmiş olabilir miydi? Yoksa bu sayıyı oluşturan aşiret ve oymakları temsil eden büyükleri mi bulunmaktaydı? Bu kişiler kendi kabileleri soydaşları adına konuşup tartışıp karar alıyorlardı belki. Karaca Ahmet Sultan Gaziyan-ı Rum’un baş erlerinden biri olacaktı daha sonra. Toplantıda Seyyid Nuredddin’in bulunup bulunmadığı açık değil. Ama kızı Fatma Bacı’nın burada ve görevli bulunduğu görülmektedir. Bu Fatma Bacı’nın daha sonra Alevi-Bektaşi edebiyatında Hatun Ana, Fatma Nuriye, Kutlu Melek, Kadıncık Ana diye anılacağını ve Bacıyan-ı Rum’un baş bacılarından olacağını biliyoruz.[24]

Belli ki Bacıyan-ı Rum, yani Anadolu Bacıları Örgütü’nün temeli çoktan atılmış ve bu toplantının koruyuculuğu bile onlar tarafından yapılmaktaydı. Burada görevli Bacılar birliğinin de başında olduğu anlaşılıyor. Bölgeye yabancıların girdiği, yani Hacı Bektaş ve yanındakilerin yaklaşmakta olduğu ilk ona bildirilmiş. Erler ise onun aracılığıyla öğrenmişlerdir. Üstelik Fatma Bacı, Hacı Bektaş hakkında yeterli bilgiyi de edinip bildirmiştir.

Rum ülkesini 14. yüzyılın ikinci yarısında gezen Alman Joannes Schiltberger, “Türkmen kadınları da atla savaşır, ok atar ve yay kullanır tıpkı erkekleri gibi. Kadınlar ne zaman savaşa giderlerse, bir yanlarına kılıç, öbür yanlarına da yay bağlarlardı” diyordu. O dönemde Dulkadiroğullarının emrinde 30 ile yüz bin arasında kadın savaşçının varlığı söz konusuydu. Arap coğrafyacısı El Marvazi, Amazonlarla Türkmen kadın savaşçılarını birbirine benzetir.[25]

Bu toplantı sırasında Fatma Bacı’nın, dolayısıyla kadınların yerinin önemini görüyoruz. Ayrıca, eğer Seyyit Nureddin bu kızını Sulucakarahöyüklü İdris’e vermişse, Hacı Bektaş Veli’nin birkaç yıl sonra oraya gitmesinin rastlantı olmadığı da ortaya çıkmaktadır. Velâyetnâme’de anlatıldığı gibi o, kaynanasının önü sıra sadece ev ve el işleri yapan sıradan bir gelin değildi, ata biniyor, ok-yay kullanıyordu ve Bacıyan-ı Rum örgütü içerisinde önemli bir yeri de vardı. Hacı Bektaş’ın, Kendek’de Hacı Bereket’in yanında bir süre kaldıktan sonra Sulucakarahöyük’e gelmesinde, acaba Âşık Paşaoğlu’nun belirttiği “Hacı Bektaş’ın Bacıyan-ı Rum örgütünü seçmiş olması” ile ilişki yok mudur? [26] Elbette ki olması gerekir. Âşık Paşaoğlu Tarihi’nin 1992 Milli Eğitim Bakanlığı baskısında bu önemli bölüm hiç ciddi olmayan ve o derece de yanlış Türkçeleştirilmiş bir anlatım içinde şöyle verilmektedir:

“Bu Anadolu’da misafirler ve seyyahlar arasında dört tayfa vardır ki anılır. Biri Anadolu Gazileri, biri Anadolu Ahıları, biri Anadolu Abdalları, biri Anadolu Bacıları. Hacı Bektaş Hazreti bunların içinden Anadolu Bacıları’nı seçti ki ona Hatun Ana derlerdi. Geldi onu kız edindi…”

Demek ki göçer Türkmen yığınları, Anadolu’yu gezip görmeye gelmiş turistlermiş(!). İyi ki dipnotta: ‘Gaziyan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum; Bacıyan-ı Rum’ diye metindeki asıl yazılışlarını verme ciddiyeti gösterilmiş.

Yeniden Erenler Meclisine dönüp, girişteki sözümüzü genişleterek yineleyelim: Hacı Bektaş’ın Rum’daki erenleri ziyarete gelişinin ana amacı, Karaca Ahmed Sultan’ın 57 bin müridiyle, yani kendisine candan bağlı 57 bin kişilik gücüyle, Baba Resul’ün Suriye ve Anadolu’da her kavimden ve her dinden edinmiş olduğu 72 bin müridini birleştirmenin yollarını bulmaktı. Bize göre, Kırşehir, Kayseri, Sivrihisar-Eskişehir gibi Rum’un batısındaki kentlerin çevresindeki Türkmen yığınlarına önder olanların Ahi önderleri dâhil başkaldırı arifesinde kendileriyle birleşmesinin tez elden sağlanması gerekiyordu. Bu güçler Baba Resul tarafından, genç bilge ve yetenekli bir Ali soylu, yani Yedinci İmam Musa Kazım’dan inme Horasanlı Hacı Bektaş aracılığıyla birleşmeye çağrılıyorlardı.

Bu büyük toplantının, Baba İlyas’tan daha önce gelen bir haber üzerine yapılmış olması da olasıdır. Urfa-Samsat, Adıyaman, Maraş ve Malatya’dan Amasya’ya Tokat’a uzanan bölgelerdeki kaynaşma ve gelişmelerden de habersiz olamazlardı. Belki de Baba Resul’den gelecek bir heyeti bekliyorlardı.

Hacı Bektaş Veli kuşkusuz, Velâyetnâme’de anlatıldığı gibi buraya ne güvercin donunda ve ne de tek başına gelmiş bulunuyordu. Olasıdır ki, kardeşi Menteş ve Baba İlyas’ın yanına kattığı bir bölük insanla birlikteydi. Ancak toplantının gözcüleri onları görüp, yukarıda açıkladığımız üzere gerekli yerleri bilgilendirmişlerdi. Ancak söylencesel anlatımla dışa vurulanlar, gelenlerin hiç de dostça karşılanmadıklarını gösteriyor. Belki de bekledikleri heyet olmadığım sanmışlardı ilk anda. Ya da Fatma Bacı’nın verdiği bilgilere erkeklerden itiraz gelmişti. Bu gelenlere, çıkarcı bir yaklaşımla karşı koyanlar vardı.

Bu muhalefet bizzat Bektaş’ın kendisine karşı olabileceği gibi, Baba İlyas’dan taşıdığı ‘Selçuklu Sultanına karşı güçlerimizi birleştirelim’ fikrine karşı da olmuş olabilir.

Büyük olasılıkla Hacı Bektaş’la birlikte silahlı koruyucular da bulunuyordu ve “Hacı Bektaş Rum sınırına varınca, yolun tutulmuş olduğunu gördü.” Bu görünüm üzerine, posta güvercini uçurarak, bir mektupla kendisini tanıtmış; barış, birlik ve beraberlik amacıyla gelen Horasanlı Hacı Bektaş olduğunu anımsatmıştır. Buna rağmen Hacı Doğrul’un başını çektiği gözcü birlik doğan gibi üzerlerine giderse de onları, yanındaki koruyucular etkisiz hale getirmiş. Bizzat kendisinin de kavgaya katılıp, yırtıcı doğan Hacı Doğrul’un boğazına sarılmış olduğunu Velâyetnâme söylüyor. Bu olay, barışçıl simgeyi (güvercin) elinde tutan kişinin, kendini güçlü sanıp savaş çığlıkları yükseltene (doğana) karşı geri çekilmeyip, anında savaşa yönelmesi ve kavgaya hazır olması gerektiğini vurgular.

I.5. Hacı Bektaş Kâbe’den Değil, Baba İlyas Dergâhından Geliyordu

Erenler toplantısında Fatma Bacı’nın, hakkında edindiği bilgileri aktarırken Hacı Bektaş’ın “Horasan erenlerinden olduğu ve şimdi Beytullah’tan geldiğini” söylemesi ayrıca dikkat çekicidir. Onun Beytullah, yani Allah’ın evi olarak nitelenen Kâbe’den geldiği özellikle belirtiliyordu. Bu Mekke’deki İslam Kâbe’si değildi. Beytullah, Baba İlyas’ın Amasya’daki dergâhıydı, yani şimdi bağlı bulunduğu Pirinin kapısıydı. Sadık Abdal Divanı’nda da Hacı bektaş Dergâhı, benzer şekilde “hem Kâbe, hem de arş-ı alâ’da Tanrırının oturduğu makam” olarak nitelenmektedir. Kaldı ki, Alevi inancında Kâbe insan gönlüdür, insandır; bir talip pirini, mürşidini evinde ziyaret etse, Hac yerine geçer. Baba İlyas, o dönemden kalan kaynakların belirttiği gibi, “Resul-Allah (Tanrının elçisi, peygamber) olarak ün yapmış, sadece Alevi Türkmen halkın değil, tüm ezilen Sünni ve gayrimüslim yerleşik ve göçer kır toplulukları arasında, Tanrı’nın Baba’ya göründüğü; ona Sultanlık bağışladığı ve kendilerini kurtaracağı” yayılmıştı. Çağın merkezi feodal yönetim ve beylerinin baskısı altındaki toplum, onu, “Peygamber” kişiliğine büründürerek bir kurtarıcı kabul etmişti.

Kaynakların hemen hepsinin Karaca Ahmet Sultan’ın “Horasan şahlarından birinin oğlu olduğunu” söylemesi, onun gerçekten Bektaş’ın yaşlarında bir beyoğlu olduğunu gösterebilir. Belki de Horasan’dan tanışıklıkları vardı. Rum’un batısı Karaca Ahmet’ten soruluyordu ve aynı zamanda bir hekimdi. Kendisine bağlı elli yedi bin müridiyle çok büyük bir güçtü. Rakip bir önder tehlikesi her an var olabilirdi. Horasanlı Hacı Bektaş bu sırada devreye sokulmuştu. Bizce, Dede Garkın’ın kendisine gönderdiği Hacı Bektaş, Baba Resul’un, çok iyi yetişmiş, ileri görüşlü ve sağduyu sahibi bir bilge, çağının olaylarıyla birlikte bilgilerini de sindirmiş bir siyasetçi ve bilgin olarak büyük keşfidir.

Hacı Bektaş Karaca Ahmet Sultan’ın kişiliğinde bilgi, görgü, inanç ve ikna gücüyle elli yedi bin Rumlu Erenler topluluğunu kendisine bağlamış ve peşinden çekip götürmüştür. Zaten Karaca Ahmet’in, Orhan dönemine dek yaşadığı ve Babailerden olduğunda Osmanlı tarih yazıcıları hemfikirdirler.

Velâyetnâme’de bu bölümdeki keramet söylemleri, dönemin tarihsel sürecindeki toplumsal ve siyasal koşullar iyi incelenerek, nesnel temelde okunup değerlendirilirse daha da ayrıntılandırılabilir. Hacı Bektaş Veli’nin, Baba İlyas Baba İshak önderliğindeki, “Sultanlığın feodal çözülüşünün bir ifadesi olan ve böylelikle anti-feodal özellikler edinerek bir sınıf savaşı kimliğine bürünmüş olan” büyük Babai halk ayaklanmasına katılmadığını iddia edenler utansınlar.[27]

I.6. Hacı Bektaş Veli’nin Sulucakarahöyük’te Yarattığı Yapısal ve Ekonomik Değişiklikleri Yansıtan Kerametleri

İsyana katılmayan, tam tersine gericileşmiş Ahilerin örgütlü direnişleri ve karşı koyuşları yüzünden, Babai birlikleri kent dışındaki meydan savaşını kazanıp İğdişbaşı Hurremşah’ı öldürmelerine rağmen Sivas’ı tamamıyla ele geçirememişlerdi.

“Babai ayaklanmasında Sivas Ahileri, İğdişbaşı’nın garnizonu ile Sultan’dan yana tavır almışlar. Eşitlikçi sloganlar altındaki bir Türkmen egemenliği, Sultanlar gibi Ahilerin de işine gelmiyordu. Sivas’ta süvari birlikleri kurdular. Liderleri, Niğdeli Ahi Faruk’un yaptığı gibi bir kent komutanlığı üstlenirdi. Hükümet görevlisinin bulunmadığı her yerde bir Ahi valinin görevi yürütmesi, İbn Batuta’nın bile dikkatini çeker.”[28]

Hacı Bektaş bu savaştan kardeşi Menteş’i şehit vererek çıkmış bulunuyordu. Arkasından Tokat’ı almışlardı. Baba İlyas’ın Amasya’da yakalanıp asılmasından sonra, bölgeye ulaşan Baba İshak, hareketi onun baş halifesi olarak sürdürmeye başlamıştı. Sonraki bölümde daha geniş anlatacağımız gibi, Kırşehir yakınlarındaki Malya Ovasında toplanmak üzere harekete geçmiş, bazı küçük çarpışmalar vererek ilerliyorlardı. Hacı Bektaş, Kendek çarpışmasının hemen arkasından, Bereket Hacı’nın yanında bir süre kaldıktan sonra Sulucakarahöyük’e geçip, Çepni Türkmenleri arasında yerleşmiş bulunuyordu. Fatma Bacı ya da Hatun Ana’yı önceden tanımış olması ve olasılıkla Bacıyan-ı Rum örgütü gizli çalışmalarını burada yürütüyor bulunması yüzünden bu köyü seçmişti. Öyle anlaşılıyor ki bu dönemde Anadolu Bacıları (Bacıyan-ı Rum) örgütü güvenlik ağı çok geniş çalışma içindeydi.

Hünkâr, Bacıyan-ı Rum örgütünde kısa zamanda kendine iyi yer edinip, örgütü yönlendirerek, erkekleri de kattı, genişletti. Baba İlyas’ın dağılan halifelerini başına toplayıp Dergâhın temellerini attı. Hünkâr Hacı Bektaş’ın buradaki durmak bilmeden yaptığı üretime dönük çalışmalar, yarattığı yapısal ve ekonomik değişiklikler, yerli inanç topluluklarıyla kurduğu insancıl ilişkilerin tümü keramet örtülerine bürünerek Velâyetnâme’ye yansımıştır. Gösterdiği kerametlerin bazılarını sıralayalım. Sonra akıl pencerelerini sonuna değin açarak eğilip bakalım neler görebiliyoruz?

I.6.a. Hacı Bektaş’ın Ayakları Gerçekten Taşa mı Gömülüyor?

Hünkâr Hacı Bektaş Veli yerleştiği Sulucakarahöyük’te, onarım ve yapısal etkinlikler içine bizzat girmiş çalışmaktadır. Kendisine ulaşmış, bağlanıp mürit olmuşların oturması için evler-meskenler gereklidir. Bazı göçer Türkmen kabileler yerleşmek istemekte ve Sulucakarahöyük büyümektedir. Hacı Bektaş bölgeyi çok iyi inceleyerek, yenilikler geliştirmekte ve uygulamaktadır. Bilimle gerçeğe yol bulmakta, sabır ve yumuşaklıkla halka ilgi gösteriyordu.

Kendisine bir gün sormuşlar: “Ya Hünkâr, her şeyin en büyüğü nedir?” “İki şey”, diye yanıtlamış; “ilim ve hilim. Çünkü ilimle Hakk’a, gerçeğe yol bulunur, hilim ile halka ulaşılır, tahammül edilir.”[29]

Onun yapısal etkinliklerle ilgilendiğini şu keramet söylencelerinden rahatlıkla çıkarabiliriz:

“Hacı Bektaş, bir gün Sulucakarahöyük’ün doğu tarafına seyrana çıkmıştı. Birisi kerpiç yapmak için balçık karmadaydı. Hacı Bektaş da ayaklarıyla balçığı yoğurmaya başladı. Adam: ‘Balçığı ayaklamak kolay’ dedi. ‘Erlik ona derler ki, şu kayanın üstüne çıkıp onu ayaklarınla yoğurasın; ayaklarının, dizlerinin izleri o kayada kalsın. Bunu yap da sana candan gönülden muhip olalım.’ Hünkâr bu sözü duyunca, hemen o kayanın üstüne çıktı. Dizleriyle ayaklarıyla kayayı yoğurmaya başladı. Kaya hamur gibi yumuşamıştı. Hünkâr’ın dizlerinin, ayaklarının izi kaldı o kayada. Adam köye koşup, köylülere haber verdi. Hepsi Hünkâr’ın ayaklarına kapanarak, hayır duasını aldılar. Kaya hâlâ durur, Hamurkaya diye anarlar.”

Hacı Bektaş’ın taşı hıyar gibi kesmesi kerametini de verdikten sonra birbirini tamamlayan yoruma geçelim:

“Hacı Bektaş bir gün, dergâhın önündeki bir taşın üstüne oturmuştu. Elindeki bıçakla bir hıyarı kesip yemedeydi. Birisi gelip, ‘Derviş’ dedi, ‘o hıyarı bizim bıçağımız da keser. Er isen şu taşı kes de erliğini bilelim.’ Sonra oradaki bir sivri taşı gösterdi. Hacı Bektaş, hemen o taşa bir bıçak vurdu, taşı hıyar gibi ikiye böldü. O adam, Hünkâr’ın elini öptü, ayaklarına kapandı. O taşın iki parçası da hâlâ Akkapı’nın dibinde durur. Erenleri ziyaret edenler, o taşları da ziyaret ederler.”[30]

Keramet, çalışmaktır. Keramet talep etmek, eşekliktir. Ayağa kalkarsan hizmet amacıyla, yani iş yapmak, üretmek için kalk. Eğer konuşacak olursan hikmet ile konuş” sözlerini söylemiş olan Hacı Bektaş Veli, ne taşı ayaklarıyla, dizleriyle çiğnemeyi dener ve ne de hıyar bıçağıyla taşı kesme girişiminde bulunur. Ama bu iki söylencenin temellendiği bir nesnel olgu vardır: Yapıcılık! Konut yapımı, tekke yapımı, ağıl-ahır yapımı…

Hacı Bektaş’ın, ev yapımında kullanacağı kerpiçlerin kalıbını dökmek için çamur karmakta olan adamla birlikte çamur çiğnemesinden başlayalım. Ona, sözünde belirttiği gibi “hilim” ile yani “yumuşaklık” ve “alçakgönüllülükle” yaklaşıyor. Çağdaş bir eğitimci gibi, adamın kendi bildiklerini uygularken, bir yandan da konuşma, tartışma ve aydınlatma yoluyla yeniliğe yöneltiyor. Bu söylencelerde Hünkâr’ın, kolay ve ilkel kerpiçten ev yapımından vazgeçirtip, çevresindekileri daha dayanıklı ve sağlıklı olan taştan (kagir) evlere geçilmesi gerektiğini kabul ettirme çabası vardır.

Hacı Bektaş, bulundukları Kapadokya bölgesini çok iyi gezip görmüş; tarihin derinliklerinden bu yana kesilip yontularak, oyularak yapılmış mağara evler-meskenler, depolar, tapınaklar-kiliseler ve kısacası insanların başını sokup sığındığı, beslendiği ve tapındığı yerleri iyi gözlemlemiş, tanımıştır. Kalıntı ve yıkıntılarıyla eski uygarlıklara kafasını yormuş, düşüncelere dalmıştır. Bölge arazisinin çok rahat işlenebilen kireçlikaya katmanlarından oluştuğuna tanık olmuştur. Böylesine kalkerli yapıya sahip, hamur gibi kesilip biçilebilen ve şekil verilebilen taşı-kayası olan bölgede artık kerpiçten evler yapmanın anlamı var mıdır? Taşların hıyar bıçağıyla değil, ama demir keskiler, testere, tarak ve çekiçlerle kesilip yontulması, biçim verilmesinin kolaylığı ortadadır.

Ayrıca burada bir başka önemli noktayı daha gözden kaçırmamak gerekiyor: Hacı Bektaş’ın, bir keramet gibi nitelendirilen taşı hamur gibi yumuşatması, onun kalker taşından sulandırarak, yakma yöntemiyle kireç hamuru elde etmeyi bildiğini ve kireç ve kum karışımından oluşan Horasan harcının yapılarda kullanılmasını önermiş ve uygulamış olduğunu da rahatlıkla söyletebilir.

I.6. b. Hacı Bektaş, Dede Garkın Gibi Niçin Duvara Binip Konuğunu Karşılıyor?

Velâyetnâme’de, kendisine bağlı üç yüz dervişiyle Hacı Bektaş Veli’yi ziyarete gelen çağdaşı Seyyid Mahmud Hayrani’nin (bazı nüshalarda Ahmet Bedevi’nin) bir aslana binmiş, eline aldığı yılanı kamçı gibi kullanarak keramet gösterisi yaptığı anlatılmaktadır.

Bunu gören Hacı Bektaş Veli, “O canlıya binmiş biz cansıza binelim” diyerek, bir kızıl kayaya (ya da bir duvara; Hacı Bektaş üzerine nefesler yazmış ozanlar, onun cansız duvarlara binip yürüttüğünü sıkça vurgulamışlardır.) binip yürüterek onları karşılamış.

Hatasını anlayan Mahmut Hayrani, arslandan inmiş ve yılanı da elinden atarak, dervişleriyle birlikte Hacı Bektaş Veli’nin eline ayağına düşmüştür.[31]

Cansız duvara binme keramet motifini Elvan Çelebi’nin Menakıbu’l Kudsiyye’sinde Dede Garkın için kullandığını görüyoruz. Hacı Bektaş’ın Küçük Asya’da el alıp börk giydiği Dede Garkın ile ve Seyyid Ahmed Küçük Rüfai arasında geçen bu olağanüstü söylence ögesinin onun üzerinde yinelenmesi doğaldır doğal olmasına, ama maddi temelleri de farklı değildir; duvar yükseltip, yerleşmeye ve yurt tutmaya dayanıyor. Elvan Çelebi 1350’lerin şiir diliyle dört yüz halife sahibi Dede Garkın’ın bu kerametini şöyle anlatıyor:

130    Seyyidü’l-halk-hulk şeyh-i kebir
Ol Rüfai ki gün gibi balkır

131    Mar-ı sengin elinde şir-i jiyan
Üzre binmiş gelür ki kanı fülan

132    Şeyh ister ki göre gösterde
Halvetinden revan çıkar Dede

133    Eyeri hadime işaret ider
Kor divar üzre hadim ata gider

134    Ata binmez Dede divara binür
Divar altında at gibi atılur

135    Dede Garkın kerametin görür bir
Biri divara biner yürir ol şir

136    Birbirine mukabil oldı bular
Yir ü gök toldı toptolu envar [32]

Elvan Çelebi’nin, bu kerameti anlatan sekiz beyitini özetle açıklarsak: Büyük şeyh ve güneş gibi parlayan, Seyyid Rüfai elinde yılan, kükremiş arslana binmiş gösterişle gelirken Dede Garkın duasını yeni bitirmiş halvetten çıkmaktadır. Onu görünce Dede seyisine, eyeri atın değil duvarın üstüne koymasını işaret eder. Dede üstüne binince duvar at gibi ileri atılır ve arslanı karşılar. Ve yer gök nur ile dolar. Daha sonraki beyitlerde Şeyh, Dede’den himmet diler ve devlet sahibinin kendisi olduğunu; dünya ve ahirette zahir ve bâtının onun aşkıyla aydınlandığını kabul eder.

Bizim düşüncemize göre cansız duvara binip yürütmek, duvarlar yükseltmek demektir, yani göçerliği bırakıp yerleşik düzene geçmektir. Sürekli konutlar yaptırıp, yaz-kış yer, değiştirmeden oturmak ve yabanıl yaşamı terk etmek yurt tutmak kök salmaktır. Dede Garkın’ın dört yüz halifesini Elbistan ovasında topladığında, Rum diyarını (Anadolu’yu) son yurt edinme kararı alınmıştı. Böyle bir toplantıya gezginci göçerliğiyle meydan okuyarak katılan Şeyh-i Kebir Rüfai’ye, arslanı ve yılanı terbiye ederek onlara hükmetse bile, göçer yaşadıkça yabanlıktan kurtulamayacağı ve ev kurup, bir yerleri mesken tutması gerektiği gösterilmiştir. Aynı olgu biraz farklı biçimde de olsa Hacı Bektaş ve Seyyid Mahmut Hayrani arasında geçmiştir. Hünkâr kendisinin Sulucakarahöyük’ü artık sürekli mesken tuttuğunu ve dergâhını kurduğunu, onun da gezginci dervişlik geleneğini terk edip yerleşmesini önermiştir.

I.6.c. Çavdar Ekip Buğday Biçmek Nasıl Olmuş? Ya Buğdayı Mercimeği Taşa Çevirmek?

“Hünkâr Kayseri’den Ürgüp’e gelirken yolda Sineson (Grekçe “yıkıntı, virane” anlamı çıkarılabilir–İK) adlı bir Hıristiyan köyüne ulaştı. Hıristiyanlar çavdar ekmeği pişirmişlerdi. İçlerinden bir kadın başına bir tekne almış içinde ekmek götürüyordu. Hünkâr’ı görünce, hemen tekneyi indirdi başından. ‘Derviş’ dedi, ‘lütfet, bir parça al ye, bizim toprağımızda buğday yetişmez, ayıplama!

Hünkâr bunu duyunca, ‘Bereketli olsun, çavdar ekin, buğday-biçin; küçük hamur yapın, büyük somun alın’ dedi. Şimdi o köyde çavdar ekenler buğday biçerler… Bu yüzden köydeki Hıristiyanlar, Hünkâr’ın oturduğu makamı ziyaret ederler, her yıl toplanıp gelir kurban keserler.”[33]

Hacı Bektaş’ın yerli Hıristiyanlarla ilişkisi ve onlara alabildiğince insancıl ve eşitlikçi yaklaşımını göstermesi bakımından bu söylence büyük önem taşıyor. Hünkâr’ın onları bu denli etkilemesi ve hatta onu Kapadokyalı Aziz Haralambos ile aynılaştırmaları da boşuna değildir. “Müslüman olun bree kafirlerrr!” diye naralar atarak cihada girişmemiştir. Hıristiyan köylerini, Müslüman edeyim kaygısıyla dolaşmamış, dostluk ve yardımseverlik gibi insancıl ilişkilerle onların da kalbinde taht kurmuştur. Olasıdır ki dillerini konuşuyor, kolaylıkla kültür ve düşünce alışverişinde bulunuyordu.

Hacı Bektaş, Sineson köyünün çorak topraklarında buğday yetişmediğini, buna karşılık bol miktarda hayvan yemi olarak da kullanılan çavdar yetiştiğini görmüş. Onlara çavdarın nasıl buğdaya dönüşebileceğini anlatmış, aydınlatmış ve kendine bağlamıştır. Ama ekilen çavdar öyle toprakta buğdaya dönüşmemiştir Velâyetnâme’de anlatıldığı gibi. Sapıyla samanı ve tanesiyle bolca ürettikleri çavdarı, olasıdır ki çevredeki Türkmen yerleşim birimlerinin ortak panayırlarında değiş-tokuş ve satışlarına yardımcı ya da aracı olarak buğdaya dönüştürmüştür. Herhalde ekonomik ablukaya alınmış, buğday yüzü görmeyen Hıristiyan köyü, Hünkâr’ın bu girişimiyle kurtulmuş olmalı ki her yıl onu ziyarete gelip kurbanlar keserler, şenlik yaparlardı.

“Hacı Bektaş bir gün Sulucakarahöyük’ün doğu tarafına seyrana çıkmıştı. Köylüler ekinleri biçer, Kırşehir’den şahne gelir ölçer, sonra da onları çeç yaparlar ve üstünü sapla örterlerdi… Yine öyle yapılmıştı. Hacı Bektaş harman sahiplerinden tahıl istedi vermediler, ‘Bir şey yok’ dediler. O da, ‘Bir şeyiniz olmasın’ dedi, geri döndü. Çeç sahipleri açtılar gördüler ki, ne kadar buğday, arpa, mercimek ve nohut varsa hepsi taş olmuş. ‘Bir işe artık yaramaz’ dediler, ‘taneler hep taşlaşmış.’ Hünkâr, ‘İşe yararlar’ dedi, ‘bunlar bizim armağanımız olsun, buğday tanesinden yutan kadınlar oğlan, mercimek yutanlar kız doğursunlar.’ Kesesinde saklayanların da altını-akçası eksik olmaz! Erenlerin kerametiyle bu ana kadar o taş olan taneler, yerin dibinden taş içinden kaynayıp çıkar.”[34]

Bu söylencede 13. yüzyıl Anadolu’sundaki toprak ve üretim düzeni üzerinde kapalı betimlemeler vardır. Sulucakarahöyük ve çevresi Kırşehir beyinin ikda (Velâyetnâme’de tımar sahibi diyor) arazisi içindeydi. Köylünün, işlediği toprak üzerinde mülkiyet hakkı bulunmamaktadır. Selçukluda toprak sultanındı. Kullanım hakkı sultana asker yetiştiren ve onun iktidarını güçlendiren feodal aristokrasisinin elindeydi.

Feodal beylere(Emirlere) topraklar sultan tarafından temlik edilmekte ve bunlar üzerinde yaşayan köylülerden vergi toplama hakkı verilen yurtlar olarak bilinmektedir. Rum Selçukluları döneminde toprağı kullanma ile birlikte –satış, devretme ve miras hakkı kuşkulu– toprak üzerinde özel mülkiyet kurumu doğmuştur.[35]

Bu dönemde büyük zenginlikler feodallerin ellerinde yoğunlaşmış olsa da tarım ürünleri, değiş tokuş edilen ya da satın alınan mallar ve mamûl mallar, savaş ganimeti sultana gidiyordu. Sultanın evlenmesi durumunda, ya da başkentte bulunmadığı uzunca bir süreden sonra dönüşünde bu, feodallere duyurulur ve onlar da sultanın sarayına armağanlar götürmek zorundadırlar. Sultan, gezi ve ziyaretleri esnasında geçtiği yerlerde kendisine güzel erkek ya da kadın tutsaklardan, altın dolu keselerden, Türk ve Arap atlarından, vb., oluşan armağanlar topluyordu.

Tükenmeye yüz tutan hazine zaman zaman bağışlarla doluyordu… Feodaller sultana verdikleri haraçları, durumları gittikçe kötüleşen köylülere fazlasıyla ödetiyorlardı. Perişan durumdaki köylüler, dayanılmaz bir zulüm altında bunalıyordu. Feodaller (Emirler), köylülere, sultanın kendilerine baktığı gibi bakıyor, böylece ülkede zorbalık ve baskı egemenliği sürüyordu. Elbette ki köylülerin ellerinden ürünlerinin zorla alınmasını devlete şikâyet edilmesi sonuçsuz kalıyordu.[36]

Hacı Bektaş Veli’nin harman yerindeki davranışı, yani söylencedeki tahılların taşa dönüştürülmesi, şikâyetleri sonuçsuz kalan Heterodoks İslam (Alevi) inançlı köylülüğün önderi olarak, feodal beye karşı tepki, kerametle sarmaşan bir edilgen başkaldırıdır.

Olayı açalım: Hünkâr, Kırşehir melikinin (emirinin) –ki bu feodal bey Mevlânâ’nın müritlerinden Nureddin Caca’dan başkası değildir– köylüye kan kusturan silahlı güvenlikçileri şahnelerin ölçüp biçip, koruma altında tuttuğu buğday ve mercimek çeçlerinden Dergâh için Hakkullah talep ediyor. Vermeyeceklerini, daha doğrusu veremeyeceklerini bilmez mi? Burada Hacı Bektaş’ın, köylünün emeğiyle ürettiği ürününü beye vermeyi önleme telkin ve girişimi hemen sezilmektedir. Toplumsal hizmet görmekte olan Dergâha verilmiyorsa, beye hiç verilmemeli. Ağır baskı altındaki Türkmen köylüsünün, Babai hareketi sonrası katliamların acısının henüz sona ermediği dönemde eylemli başkaldırıya, ne cesareti ne de gücü vardı. Ancak üzerlerinde geniş inanç otoritesinin bulunduğu köylülüğün Bey ile Dergâh arasında bir tercih yapması istenmiştir. Dergâh hakkı Hakkullah için baskı-zor kullanma ve belli bir ölçüt yoktur; “Gönlünden, kolundan ne koparsa, gücü neye yeterse” o kadar alınır. Öbür yanda ise feodal beyin baskısı, başlarına dikilmiş şahneler vardır; beyin ürün vergisi-haracı alınıp götürülmeden kendi harmanını da kaldıramaz; çok kere çeçler yağmur kar altında kalırdı. Böyle bir keramet gösterimi, köylüye Dergâhı tercih ettirecek ve beye karşı çıkartacaktı.

Dergâha değil de Bey’e ürünlerini verenlerin, daha harmandayken çeçlerinin Hünkâr’ın kerametiyle taşa dönüştüğünün bir anda yayılması, beyin adamları tarafından öldürülseler de artık ona ürünlerini vermeyeceklerini belirler. Hacı Bektaş’ın örneğin, Sarı İsmail gibi çok yakınındaki bir dervişi tarafından bu keramet gösterimi düzenlenmiş olabilir. Çevredeki kayalardan birinde fosilleşmiş tahıl tanelerinin oluşturduğu bir katmanın bulunuşu (keşfi) bu işi kolaylaştırmıştır. Çeçlerden biri ya da ikisinin bu taş tanecikleriyle gizlice yer değiştirmesi süreci tamamlamış. Bu olayla Kırşehir beyinin, en azından Sulucakarahöyük’ten haracı kesilmiş olmalı.

Velâyetnâme’de anlatıldığına göre Kırşehir beyi Nureddin Caca Hünkâr Hacı Bektaş’ı, sakalının, tırnağının uzunluğu, abdest almayışı ve namaz kılmayışı dolayısıyla sorgulamadan geçirir. Bu da yetmez, yengesi Kadıncık’ı kıskanan Sarı’nın, Hacı Bektaş’ın onunla gizli aşk yaşadığı şikâyetini sorgulama gündemine alarak üstüne üstüne gider. Bu da yetmiyor; Hacı Bektaş’ın, müridi olduğu ve Hünkâr ile ayrı meşrepte bulunan, onu sevmeyen Mevlânâ’ya, şeriata uymadığını bile bildirmişti. Ama Nureddin Caca, Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin Alevi Türkmen yığınları arasındaki etki alanını ve gücünü bildiği için ne haracını kesen Sulucakarahöyük’ü cezalandırabilmiş ne de onu ortadan kaldırmaya cesaret edebilmiştir. Menakıbnamelerde, Nureddin Caca, Mevlânâ ve Hacı Bektaş’ın üçlü ilişkileri üzerine anlatılan öykü ve söylencelerin çok iyi incelenip, tarihsel süreci içinde sosyo-ekonomik ve siyasal bağlamda irdelendiğinde çok yeni bilgilere tanık olacağız.[37] Nureddin Caca’nın, Hacı Bektaş’a karşı bazı aşağılayıcı davranışları ve çeşitli ilişkileri içerisinde, bu feodal beyin sonunu açıklayan bölüm daha sonra işlenecektir.

Bu bölümü bağlarken, hala o kayadan dağılıp çıkan ve Hacı Bektaş Dergâhı’nı ziyarete gidenlerin alıp para keselerinin içinde sakladığı, çocuğu olmayan kadınların yuttuğu(!) taşlaşmış buğday ve mercimek tanelerinin, ODTÜ laboratuvarlarında incelenip yaşı belirlense, bölgenin prehistorik ve belki jeolojik tarihine hizmet olmaz mı?

I.7. Hacı Bektaş Veli İnsanları Üretimde Yeniliğe, Paylaşıma Yönlendiriyor ve Dünyaya Bağlıyor

Hacı Bektaş Veli’nin bağ-bahçe ve bostan yetiştirmeye ilişkin görüşlerini içeren; insanların bilgi ve enerjilerine yenilikleri, olamayacakmış gibi görünenleri olağan kılıp gösterdiği örnekleri katarak, onları toprağı işlemeye yönlendiren birçok keramet söylencelerinden birkaçını daha özetleyelim. Sonra üzerinde düşünelim, akıl yürütelim. Görülecektir ki, onun öğütleri, davranışları ve önerdiği yeni uygulamalar, dönemin Beylikleri ve sonraki Merkezi Hükümetlerin (Moğol korumalığındaki Selçuklu ve Osmanlı Devletleri) Sünni şeriatının akıldışı din anlayışının belirlediği siyasetleri yüzünden toplumsal yaşama geçirilememiştir. Kalın doğaüstülük ve olağandışılık tabakalarıyla örterek, toplumsal bilinçlerinde, kavuşamadıkları hayali renklerle boyamışlardır. Bugün bostan tarlasında bostan çekirdeklerini dikerken, yani ekme-dikme mevsiminde kavun yemek, kışın ortasında elma koparıp yemek ne mucizedir ne de keramet sayılır! O gün de değildi. Ancak kırsal kesimde, köy ve çevresinden başka bir dünyası olmayan, ilgisiz, deneyimsiz ve yeni yerleşik düzene geçmiş insanlar bunları rahat biçimde hiç kuşku duymadan keramet olarak algılar. Açıklamaları daha sonra sürdüreceğiz. Şimdi keramet olaylarını verelim:

“Hacı Bektaş Kayseri taraflarında Saklan Kalesi yakınlarında Hızır’la buluşup, bir bostan tarlasına girerler. Mevsim ilkbahardır ve bostancı bostan çekirdeği ekmekle meşguldür. Onların bir taşın gölgesine oturduklarını görür ve yanlarına gelir. Hacı Bektaş ona, ‘Kardeş’ der, ‘haydi bize bir kavun getir de yiyelim.’ Bostancı şaka anlar ve ‘Tanrı izin verirse önce yeşersin, olgunlaşsın. Sonra buyurun gelin, birlikte yiyelim’ diye konuşur. Ama Hacı Bektaş ciddidir: ‘Olsun, sen yine de ektiğin yerlere bir bak, belki bir kenarda olmuş kavun bulursun’ deyince, adam şaşkınlıktan tereddüt içinde kalır. Hızır’ın da ısrarı üzerine Hacı Bektaş’ın gösterdiği yere gidip bakar, ne görsün? Orada burcu burcu kokan üç olgun kavun! Hemen ikisini getirip yolculara verir birini kendine ayırır. Akşam evlerine gelir konuk olurlar; yanlarında getirdikleri kavunları ailecek yerler”.

“Horasan’da bile kavunun bu kadar güzelini yemediğini söyleyen Hünkâr sonra Bostancı Bahaaddin’i başını tekbirleyip tacını giydirerek nasip verir, kendine mürid yapar. O da erenlere karışır ve tekkesini kurar.”[38]

“O zamanlar Kayseri’de bir eren daha vardır ve Tekkesi Bahaaddin Bostancı’nınkine yakın bir yerdeydi. Hünkâr’ı davet etmişti, görüşüp konuştular. Derken o ermiş, elini koynuna soktu ve bir salkım üzüm çıkarıp huzura koydu. Bunun üzerine Hünkâr, ‘Sizin erenlerden olduğunuzu biz zaten bilirdik, sizden keramet isteyen de yoktu, böyle davranmaya ne gerek vardı?’ dedi. Bir süre sonra Hünkâr gitmek üzere ayağa kalkınca, eteğinin arasından yere bir hindistan cevizi düştü. Bunu gören ev sahibi erenin aynı sözleri kendisine söylemesi üzenine Hünkâr, ‘Hakk’a giden hak uğrum hakkı için, benim bilgim ve isteğim dışında oldu, siz o kerameti gösterdiğiniz için Horasan erenleri gayrete geldi, bunu getirdiler’.”[39]

“Germiyan ilinin Denizli kentinde yıllarca yol kesmiş, can yakmış, kan dökmüş bir harami yaşamaktaydı. Bu yaptıklarından pişmanlık getirip, bir ere hizmet edip ondan himmet almak ve Tanrıya kendini bağışlatmak istedi. Sulucakarahöyük’e varıp, Hünkâr’a durumu anlattı. Hacı Bektaş ona, ‘Bostan ek, yetiştirdiğin ürünü gelene geçene yedir’ dedi. Eline kuru bir değnek vererek ekledi, ‘Bunu da bostan tarlasının bir kenarına dik, değnek ne zaman yeşerir ve yapraklanırsa bil ki Tanrı seni bağışlamıştır.’ Memleketine dönen eski harami Hünkâr’ın dediklerinin aynısını uyguladı. Yetiştirdiği bağ-bostan dillere destan oldu; kavun, karpuz, üzüm ve yemişi gelene geçene verdi, dağıttı, dualarını aldı. Aradan yıllar geçti; memlekette ürününden yemeyen kalmamıştı ama kuru değnek bir türlü yeşermek bilmiyordu. Demek Tanrı kendisini bağışlamamıştı.”

“Bir gün yine üzgün üzgün bostanın başında yolcu beklerken, acele içinde bir adam geçiyordu. Hemen önüne geçip bir şey sunmak istedi. O ise işinin acele olduğunu, bekleyemeyeceğini söyleyerek almadı. Bostancı Baba ısrar ettiyse de adam, ilin beyine birini gammazlamaya gittiğini ve işinin önemli olduğunu söyleyerek elinden kurtulmak istedi. Buna fena halde kızan eski harami kendi kendine, nasıl olsa dedi Tanrı beni bağışlamıyor; şu herifi öldürüp, ihbar edeceği adamı kurtarayım; yapacağı kötülüğü önleyeyim. Sonra bağı-bostanı bozup, yine dağa çıkarım. Hemen saldırıp adamı oracıkta öldürdü. Bir dönüp baktı ki, ne görsün; kuru değnek anında yeşermiş ve yemyeşil yapraklarla bezenmiş. Bu hale şaşıp kalan Bostancı yine Sulucakarahöyük’ün yolunu tuttu ve Hacı Bektaş’a muhip oldu. Hünkâr ona taç giydirdi ve Bostancı Baba’ya icazetini verip Denizli’ye geri gönderdi.”[40]

Sonuncudan başlarsak, Hünkâr’ın amacı ortadadır; insanı üretime yöneltmek ve üretileni paylaşmak. Çalışmak ve üretmek, insanı tüm kötülüklerden uzaklaştırır. Hem de yaratıcılığını geliştirir, tanrısallığı yakalar ve insan yücelir. Çalışan, emek harcayan insan, ancak emeğin değerini bilir.

Bunu bilen insanlar başkasının emeğine ve ekmeğine el uzatmazlar; ancak böyle bir toplum oluştuğunda sömürü ortadan kalkar. Zaten Hacı Bektaş Veli ilkesini koymuştur, “Emeğiyle geçinmeyen bizden değildir” diyerek. Hünkâr, yıllarca yolkesen ve başkalarının malına-canına kıyan bir eşkıyayı bağ-bostan yetiştirerek, üretime yönelterek eğitip topluma kazandırıyor. Bununla kalmıyor ürününü ihtiyacı olanlara verdirtiyor, paylaşımın erdemini yaşattırıyor o kişiye. Bu ikinci eğitim aşaması koşulu konulmasa; üretim arttıkça artacak ve bu varlık birikimiyle, zengin bir bey olacak ve haramilikte insanlara yaptığı kötülüklerin kat kat fazlasını yapacaktır.

Haraminin yaptığı günahların Tanrı tarafından bağışlanması için neler yapması gerektiğinin bir şeriat bilginine, ulemaya sorulmuş olduğunu düşünelim: Hemen kara kitaplar açılıp bakılacak ve namazlarını, rekâtlarını arttırması, nafile namazlara durması, üç aylar orucunu kaçırmaması ve ömrübillah tövbe istiğfara kapanması söylenecektir. Muhammed Peygamber’in, “Güneş garbdan (yani batıdan) doğuncaya kadar tövbe kapısı kapanmaz” demiş olduğunu ileri sürecekler ve dahası, inanan bir Müslümanın, nefsine uyarak yeni ölmüş bir hatunu mezardan çıkarmış, münasebette bulunmuş olsa bile, iki rekât nafile namaz kılıp tövbe ederse, Allah’ın onu bağışlayacağını sıkılmadan anlatacaklardır.

Bu olayda tam bir çağdaş eğitimci gibi davranan Hacı Bektaş ile şeriat uleması arasında böylesine keskin ve aşılmaz uçurum vardır. Hünkâr bu tür tapınmaları, insanın helak olması, bitip-tükenmesi olarak nitelemektedir:

“İnsanın helaki iki şeydedir: Biri nafile namaz ve oruçlarla, yani fazladan ibadetlerle vakit geçirip asıl olanın kaybı; diğeri ise ibadeti bedeni azalara hasredip, (yani vücudun dış organlarının eğilip-doğrulma hareketi biçiminde algılayarak–İK) kalbin Hak huzurundan gafleti, yani boş ve uzak olmasıdır … Nafile namaz, ihtiyar kadın işidir.”[41]

Hacı Bektaş Veli, üretime yöneltip maddi dünyaya bağladığı eski haramiyi, adi bir muhbiri öldürüp belki de bir kırımın önüne geçmesiyle kazandığı erdem ve ahlak anlayışından sonra dervişliğe kabul ediyor. Bostancı Baba’nın yeni kişiliğiyle Germiyan bölgesindeki Denizli’de bir halifesi olarak tekkesini açmasına izin veriyor. Demek ki, Hacı Bektaş Veli halifeleri, ne ‘bir lokma bir hırka’ dervişleridir ne de çalışıp üretmeden, ‘tekkeyi bekleyip çorba içen’ dervişlerdendir! Hünkâr’ın açtırdığı tekkeler, bağ-bahçe, bostan ve tahıl tarımıyla uğraşılan; ortak üretilip ve ortak kazan kaynatılarak yenilip tüketildiği sosyo-ekonomik yerleşim birimlerini oluşturuyordu.

Kayseri-Saklan kalesi yakınlarında tekkesini kurmuş olan Bahaaddin Bostancı ile Hacı Bektaş ilişkileri de aynı amaç içerisinde biçimlenip gelişmiştir. Ancak Bahaaddin Bostancı’yla bir üretici olarak, kavun-karpuz yetiştiricisi olarak karşılaşıp tanışmıştır. Hünkâr yanındaki, kedisine her alanda yardımcı olan ve çok sevip saydığı yakın bir dostuyla, Bahaaddin’e bostancılık konusunda çok önemli bir ders vermiş; yetiştirdiği ürünü, ekim-dikim zamanına, hatta ilk yeni ürüne değin saklaması ve koruyabilmesi gerektiğini söylemiş. Yanlarındaki, bir başka yerde kendilerine sunulmuş kavunları birlikte yiyerek hem onu inandırmış hem de kuşkusuz saklama yöntemlerini öğretmiştir. Nakilci değil, yine çağdaş bir eğitimci gibi, ekim mevsiminde kavunları koklatarak, yedirerek öğretmiştir. “Horasan’da bile bu kadar güzel bir kavun yemediğini” söyleyen Hünkâr, kış boyu saklanabilen ve senesine kadar dayanabilen bir cins kavunun varlığını Bostancı Bahaaddin’e açıklamış olmuyor mu?

Kırsal bölgelerde kavun-karpuz yetiştirenler, özellikle kış kavunu dedikleri bir cinsi diğerlerinden daha geç ekerler. Olgunlaşmaya yakın urganlarıyla birlikte, bazen birkaçı bir arada koparılarak, iplerle bağlanıp kilerlerde tavandan sarkıtarak ya da samanlıklarda saman içerisinde saklandığı bilinmektedir. Ayrıca sepetlerle evlere taşınan üzümler de salkım salkım tavanlardan sarkıtılarak kış boyu saklanır. Bu yöntemlerin Rum’da daha da ileri derecede uygulandığını Hacı Bektaş görmüştür. Kuşkusuz Kapadokya’da antik dönemlerden bu yana, kayalardan oyulmuş depolarda ürünler saklanıyor ve hatta kar doldurulup, kapalı soğuk depolar oluşturularak uygulanan dondurma yöntemleri biliniyordu, Anlaşılıyor ki Hacı Bektaş Veli, ana dergâhta ve tekkelerde, yetiştirilen ürünlerin senesine kadar saklanıp korunmasıyla ilgilenip, özel depoların yapılmasını sağlamıştır.

İkinci söylencedeki Bahaaddin Bostancı’nın komşusu ve Hünkâr’a bağlı olmayan eren, tekkesine davet ettiği Hacı Bektaş’a, sözde büyüklüğünü göstermek için, olasılıkla kış günü tekkesinin kilerinde sakladığı üzümden sunmuştur. Hacı Bektaş ise ona lokma olarak getirdiği hindistan cevizini, eteğinin cebinden çıkarıp verirken, “Eyvallah erenler, sizin tekkenizin kilerini belli ki talipleriniz üzümle doldurmuş. Ama bizim dergâhımıza Horasan’dan, hatta Hindistan’dan da Hakkullah gelir; ben size Rum’da bulunmayan bir sıcak ülke meyvesi getirdim.” demiş olamaz mı? Velâyetnâme’deki Hacı Bektaş dervişi Güvenç ya da Genç Abdal’ın Hindistan serüvenlerini de okuyunca, eteğinden düşen hindistan cevizini, Hünkâr’ın bilgisi dışında görünmez ellerin getirdiğini düşünmek için bir neden göremiyoruz biz. Nasıl ve niçin keramet diyelim?

I.8. Hünkâr Büyüklüğünü Önemli Bir Yenilikte Sonunda Saru’ya Kabul Ettiriyor

Hacı Bektaş Veli’nin, kendisini sevmeyen, ona inanmayan ve hatta Kırşehir beyi Nureddin Caca’ya, yengesine göz koyduğunu söyleyerek şikâyete bile gitmiş olan Saru’yu, kışın kar altında ağaçtan elma devşirerek yola getirmesi de çok önemli bir yeniliği Sulucakarahöyük’te uyguladığını gösteriyor. Bize göre, Saru’nun yengesi Kadıncık’ı kıskanması ve Hünkâr’ı beye şikâyeti, ağabeysi İdris Hoca’nın ölümünden sonra onunla kendisinin evlenmek istemesinden kaynaklanıyordu. Kadıncık Ana, olasıdır ki var olan böyle bir geleneği çiğneyerek, babasının evindeyken tanımış olduğu Horasanlı Hacı Bektaş ile evlenmeyi tercih etmişti. Belki de Sulucakarahöyük’te haklarında çıkarılan dedikodulara, önceden birbirlerini tanımaları ve bu geleneği bozmaları neden olmuştu. En sonunda Hünkâr büyüklüğünü, bu keramet sayılan olayla Saru’ya kabul ettirmiştir. Gelelim bu “Elmalar” söylencesine:

“Saru, Hünkâr’ın … (pek çok kerametlerini) … gördü, duydu. Yine de ona inanmadı, hakkındaki kötü sanısını değiştirmedi gitti. Hünkâr bir gün Saru’ya, ‘Kalk seninle bağda-bahçede biraz gezelim’ dedi. Sulucakarahöyük’ün yakınında bir bahçeye gittiler, bir elma ağacının dibine vardılar. Hünkâr, ‘Saru’ dedi, ‘gönlümüz yemiş ister, çık şu elma ağacından elma devşir.’ Mevsim kıştı, her yer karla örtülmüştü. Saru, Hünkâr’a, ‘Kış günü’ dedi, ‘hiçbir ağaçta yaprak bile bulunmazken, yemiş mi olur?’ Hünkâr, ‘Saru’ dedi, ‘sen aşağıda dur, ağaca ben çıkayım.

“Hünkâr, besmeleyle ağaca çıktı. Ağaç hemen yeşerdi, yapraklandı, tomurcuklandı ve çiçeğe durdu; sonra çiçekler döküldü, dolu dolu elmalar oluştu, olgunlaşıp salkım salkım sallanmaya başladı. Hacı Bektaş Veli ağacın üstünden, ‘Saru’ diye seslendi, ‘yukan bak, nice güzelim elmalar var; hangisini koparayım?’ dedi. Saru yukarıya bakınca birden, Hünkâr’ın hayalarını gördü; biri ak gül, diğeri kızıl gül biçimindeydi. Başını yere indirdi ve onun gerçek erenlerden biri olduğunu anladı. Hünkâr ağacı salladı, elmalar yere döküldü ve Saru topladı…”[42]

Saru’yu Hünkâr’a karşı duyduğu kin ve kıskançlıktan, saygısızlıktan vazgeçirten inanmışlık duygusu, Velâyetnâme’de ayrıntılanan, gösterdiği onca kerametlerden hiçbiri değil de neden kışın ağaçtan elma toplaması olmuştur? Aslında söylencede Hünkâr’ın hayalarının yerinde ak gül ile kırmızı gül gördüğü için, onun nefsinin olmadığı kanısına varıp, yengesiyle cinsel ilişkisi olamayacağı sonucuna ulaşmış, rahatlamış. O güne kadar Hünkâr’a haksızlık ettiğini düşünerek ayaklarına kapanmış. Ama Hünkâr ona, soyundan gelenleri de etkileyecek biçimde ilenmiş, beddua etmiş gösteriliyor.

Bunlar mantık dışı olduğu kadar, Hünkâr’ı yüceltmeyen, tam tersine hakaret eden, uydurma kerametlerdir. Bizce, Hünkâr’ın mücerret (bekâr), yani Kadıncık Ana ile evli olmadığı, dolayısıyla soyunun yürümediğini ispatlamak için Velâyetnâme metinlerine sonradan bilinçli olarak sokulmuştur. Yine bize göre, Saru’nun Hacı Bektaş’a duyduğu kin de yukarıda söylediğimiz gibi kocasız kalan yengesi, kendisini değil onu tercih ettiği içindir. Babagan Kolunu yaratan Osmanlı siyaseti Saru’nun Hacı Bektaş’a karşıtlığını saptırmış; İdris Hoca’nın evinde otururken Kadıncık’la ilişki kurduğu iftirasına çevirttikten sonra, Âşık Paşaoğlu anlayışı içerisinde “bir meczup, saf bir aziz” nitelemesiyle, erkeklikten bile yoksun sayarak, sözde Hünkâr’ı savunmaya girişmiştir.

Bir düşünelim: Saru, kendisinin de içinde bulunduğu topluluğun huzurunda beş kaya parçasını, beş taşı konuşturup, kendisine tanıklık ettiren Hacı Bektaş’ın veliliğini kabul etmiyor. Ama aynı kişi Hacı Bektaş’ın hayalarının birer gül olduğunu görüp(!) erenlerden olduğuna inanıyor. Bir erkeğin başkasının karısında gözü bulunmadığını, dürüstlüğünü ve cinsel namusluluğunu ispatlamak için iğdiş ettirilip yerine güller takılmaz. Bu kerametin, cinsel namusluluğuna güvenilen erkeği tanımlamada kullanılan, “adamın yatağına kadını yatırsan, vallahi kız çıkar” türünden mecazî bir söylemden öteye bir anlamı yoktur.

Ama bu söylencede biz bir maddi olay, bir deneme, bir eylem görüyoruz. Hünkâr’ın, Sulubakarahöyük dışında gözden ırak bir bahçede, soğuğa dayanan bir tür elma ağacı üzerindeki çok önemli bir denemesi söz konusudur. Yedi evli Sulucakarahöyük’te dergâhını kurup, hem yapıcılık hem de tarımsal üretim etkinlikleriyle burasını kısa bir zamanda koca bir yerleşim merkezine çevirten Hünkâr’ın, tamamıyla maddi dünyaya dönük her türlü yaşamsal eylemlerle yakından ilgilendiğini baştan beri verdiğimiz örneklerle görmüştük. Kavunun, üzümün ve diğer meyvelerin ekim-dikim mevsimine, senesine, kadar saklanma-korunma yöntemlerini araştırıp geliştirmiş olduğu anlaşılan Hünkâr’ın, en zor inanan ve üstelik kendisine hiç de dost olmayan Saru’ya, belki uzun zamandır üzerinde durduğu, “elmayı dalında kış boyu saklama” denemesinin olumlu sonucunu göstermiş ve sürekli aleyhinde bulunan muhalifini kendi yanına çekmiştir.

Olasıdır ki Hacı Bektaş, soğuğa dayanıklı güz elması denilen ve güz sonuna doğru yenecek olgunluğa gelen bir cins elma ağacının, soğukların başladığı andan itibaren, gövdesiyle birlikte bütün dallarını kapatacak biçimde normal havalandırma delikleri olan bir kıl çadır içine aldırmıştır. Ağacın soğuktan korunarak, sonbahar sıcaklığı ortalamasında tutulmasıyla dal üzerindeki elmalarını kış ortasına, hatta sonuna kadar korumaması için bir neden var mıdır? Bugün plastik veya naylon brandalarla, hatta çuvallar ve palazlarla meyve dalları sarıldığı, ağaçların tepelerinin kapatıldığına tanık olan bir insanın, Hacı Bektaş’ın kışın ortasında ağaçtan elma toplamasına keramet gözüyle bakması gerekir mi?

I.9. Hacı Bektaş Veli’nin Merkezi Feodal Devletler ve Beyliklerle İlişkileri ve Siyasetine Kısa Değinmeler

Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin Hıristiyan keşişleriyle sıkı ilişkilerde bulunduğu, daha önce de söz ettiğimiz gibi Velâyetnâme’de söylencelere yansımış ve keramet boyutları içerisinde verilmiştir. Bunların Hacı Bektaş’ın büyüklüğünü kabul etmiş ve onun müridi olarak iki inançlı yaşadıklarını, yani Hünkâr’ın yolunu gizli olarak sürdürdüklerini öğreniyoruz. Ama bu, Hıristiyanların, üstünlüğünü kabul ettiklerinden dolayı İslam dinine döndükleri anlamına gelmemelidir. Ortodoks İslam ile Ortodoks Hıristiyanlık sürekli birbirlerine düşman, karşılıklı birbirlerinin inançlarını yadsıyan ve “dinsiz-kâfirler” olarak niteleyen konumdaydılar. Bunlar yönetimlerin dinleri olduğundan, egemenlik alanlarını koruma, sağlama alma çıkarlarıyla doğrudan ilişkiliydi. Yönetimler, karşılıklı kabul, anlaşma-uzlaşma dönemlerinde bile halkı-teb’ayı sürekli birbirine düşman tutmaya büyük özen göstermişlerdir.

Buna karşılık Heterodoks inançlar, daha çok kırsal halk yığınlarına özgü olduğundan ortak yanları çoktu. Öyle ki, bir Alevi-Bektaşi dervişiyle, yoksul bir manastır keşişinin yaşam görüşünü ve biçimini birbirinden ayırmak güçtür. Anadolu’da İslami halk tasavvufunu, Hacı Bektaş Veli ve onun Sulucakarahöyük’teki dergâhına bağlı halife ve dervişleri temsil ettiği gibi, Hıristiyanlık halk mistisizminin temsilcileri de bu manastır keşişleriydi. Kapadokya bölgesinde, Alevi inançlı Türkmenlerle, kent merkezlerinde yaşayan Bizanslıların küçümseyerek, Troglodytai (toprak altında, deliklerde yaşayanlar) diye çağırdıkları bölge Hıristiyanları iç içe yaşamaktaydılar.

1239-40 yılındaki büyük Babai Halk ayaklanmasından 4-5 yıl sonra Anadolu’nun Moğollar tarafından istilasına karşı koyamayan Konya Selçuklu merkezi feodal devleti dağılmış ve Büyük Moğol İmparatorluğu’nun Batı Uç Eyaletine dönüşmüştür. Horasanlı Hacı Bektaş’ın piri Horasanlı Baba İlyas ve Baba İshak, feodal hükümete karşı, Sultan I. Alaadin’in son dönemlerinden itibaren oluşmaya başlayan nesnel koşulların tam olgunlaştığı; feodal beylerin, köylü ve konar-göçer halk yığınlarını ağır haraç ve vergilerle canından bezdirdiği, 7-8 yılda yarattıkları ihtilalci Babai Siyasetiyle Konya’ya yürümüş ve iktidarı ele geçirerek eski düzeni yıkıp, kendi düzenlerini kurmayı amaçlamışlardı.[43]

Hünkâr Hacı Bektaş siyasetini kendi döneminin koşulları içerisinde, Moğol istilasıyla yıkılan yok olan kurumların restorasyonunda birlik sağlama üzerinde denedi ilkin. İstilacılardan memleketin kurtarılmasını öne almak amacı güdüldüğü anlaşılıyor. Bu nedenle Moğol korumalığındaki işbirlikçi yönetime ve kentleri ve köyleri yakıp-yıkan, Türkmenlerin azılı düşmanı Moğollara karşı savaşan Selçuklu prensi İzzeddin’in yanında yer aldılar. Bu konuyu ileride, Hacı Bektaş’ın Nureddin Caca’ya gösterdiği keramet incelenirken ayrıntılayacağız.

Öbür yandan Hacı Bektaş Veli, halife ve dervişleriyle birlikte iç içe yaşamakta oldukları Hıristiyan halk ve manastır keşişleriyle dostluk, yakınlık ilişkileri sürdürdüğü gibi, sürgün Bizans İmparatorluğu’nun başkenti ve aynı zamanda bilim ve kültür merkezi İznik’ten de habersiz değildir. Özellikle 1241’de rakiplerini yenerek yönetimi tam ele geçirmiş olan İoannes Vatatzes ertesi yıl Moğollarla anlaşma yapıp devletini güvenceye almıştı. Öyle ki 1243 yılında da Konya Sultanlığıyla da ittifaka girdiği halde kendisine dokunmadı. 1260’lara kadar bölgenin ekonomik yönden en gelişmiş zengin devleti olma ününü korudu. Gerek Vatatze I. ve gerekse oğlu Theodoros II. Laskaris dönemlerinde İznik aynı zamanda tam anlamıyla bilim felsefe eğitim merkezine dönüşmüştü.

Özellikle Hacı Bektaş ile yaşıt ve aynı yıllarda ölmüş bulunan Nikephoros Blemmydes (1197-1272), kendi manastırında verdiği felsefe derslerinde evrensel sorunlarla ilgilenmekteydi: Burada aşağıdaki varlıklar tarafından şekillendirilmeden önce, ırk ve türlerin her cinsinin Tanrı’nın düşüncesinde yer aldığını farz eden nominalizim ile realizmi uzlaştırma yollarını araştırıyor. Aynı zamanda “Herkese, her şeye yeryüzünde gerçek Tanrı olacak” ideal bir filozof kral portresi çiziyordu. N. Blemmydes öğrencisi Theodoros II. Laskaris’i bu amaçla yetiştirmişti. 13. yüzyılın sonu ve 14. yüzyılın başlarında Bizans düşüncesine hep Aristoteles felsefesi egemendir.[44]

Hacı Bektaş’ın günümüze ulaşmış yapıtlarında akıl, bilim, evren ve dünya üzerine sözlerinde gününün felsefesinin izlerini görmemek olanaksızdır. Sulucakarahöyük’de yaşadığı yaklaşık otuz yıl boyunca yeni bir inanç ve yaşam tarzı oluşturmuş; yeni bir toplum yaratmış olan Hünkâr Kapadokya ve İznik hattı üzerinde yürümekten çekinmemiş. Halifesi Saru Saltuk’u da 10-12 bin kişilik Türkmen gücüyle İstanbul’a, VIII. Mikhail Paleologos’a boşuna göndermemişti.

I.9.a. Frengistan’a Atılan Genç Çoban ve İki İnançlı Keşişin İşaret Ettiği Tarihsel Olaylar

Öyleyse, “İslam ülkesinin öte yanındaki bir memlekette bulunan bir keşiş, biz de Hünkâr’ın dervişiyiz” boşuna dememiş. Hacı Bektaş, hiç yoktan ya da durup dururken, sırf kendisine şaka yaptı diye neden çobanı Frengistan’a atıp, keşişin kara canavarlarını otlattırsın?

“İslam ülkesinin öte yanındaki bir ülkede bir keşiş vardı. Bir yıl kıtlık olmuş, keşiş de sıkıntıya düşmüştü. Bir gün, ‘ne olurdu, Hünkâr lütfetseydi de bana biraz buğday gönderseydi’ diye düşündü. Bu durum o anda Hünkâr’a malûm oldu, dervişlerinden birine biraz buğday verdi ve ‘bu buğdayı keşişe götür’ diyerek yolladı.

Derviş buğdayı götürürken yolda alıcı çıktı. O kadar fazla para önerdiler ki dayanamadı; buğdayın bir miktarını sattı, yerine toz ve saman doldurdu. Gide gide o kente vardı ve sora sora kiliseyi buldu, keşişle görüştü. Getirdiği emaneti teslim etti. Keşişin konuksever ve insancıl davranışlarından etkilenen Derviş, ‘Ne olurdu, bu adam Müslüman olsaydı’ diye düşündü. Keşiş onun içinden geçenleri anladı ve ‘Derviş, ben de Müslüman olurdum, ama senin gibi bir Müslüman olup erenlerin gönderdiği buğdayın bir kısmını satar, yerine toz ve saman doldururum diye korkuyorum’ diye karşılık verdi.

Bu sözler karşısında çok utanmış olan Derviş’i alıp, birlikte kilisenin mahzenine indiler. Orada bir oda gördü; karşıda bir mihrap vardı; üstünde bir bohça duruyordu. Bohçanın üzerine bir elifi taç konmuştu. Keşiş kendi giysilerini çıkardı. Bohçayı açıp, içindeki derviş hırkasını giyindi ve tacı da başına koyarak mihraba geçti ve birlikte ibadet ettiler. Tapınma ve dualardan sonra Keşiş yine eski Kilise giysilerini giyerken: ‘Biz de Hünkâr’ın dervişiyiz’ dedi. Ona armağanlar verip, yola saldı.”[45]

Hacı Bektaş Veli Dergâhı herkese ve hangi din ve inanca mensub olursa olsun her insana açıktır. Onun Horasan’dan kalkıp ziyaretine gelen Kalenderi, Haydari konukları da vardır; her yıl düzenli olarak Dergâha gelip kurbanlarını keserek, Cem-cemaata katılan ve lokma yiyen Hıristiyan köylülerinden müridleri de… Hacı Bektaş’ı Kapadokyalı Aziz Haralambos’la aynılaştırıp, din değiştirmeden onun hoşgörüsüne sığınmış köylülere karşı,’ şehirli Hıristiyanlar ve manastır keşişleri gizli gizli haberleşerek duasıyla birlikte yardımlarını da alıyorlardı. Görüldüğü gibi, Hacı Bektaş’a derviş olduğunu söyleyen Keşiş, çıkarcı ve hilekar derviş gibi bir müslüman olmaktansa Hıristiyan kalmayı tercih ediyor. Çünkü Hünkâr’ın Bizanslı Hıristiyanlara yaklaşımı insancıldır; eşitlik ve sevgi yüklüdür davranışları. O İsa’yı da, Muhammed’den aşağı görmemektedir. Hünkâr Hacı Bektaş İsa peygamberden şu sözleri nakleder:

“Ve dört şeydir ki insanı Hakk’a eriştirir: Büyüklerle oturmak, akıllı kişilere danışmak, kısmetsiz kişilerden (kendine bile yararı olmayanlardan-İK) sakınmak, münzevilerden (köşesine çekilmiş halde yaşayanlar-İK) yardım istemek.”[46]

Hacı Bektaş, Velâyetnâme’deki söylencelerden anlaşıldığı üzere gerçekten bu dört ilkeyi aynısıyla uygulamıştır Hıristiyanlarla ilişkilerinde: Büyükleriyle oturup sohbet etmiş. Akıllılarına danışmış; düşünce alışverişinde bulunmuş. Kendine yararı olmayan, yani çalışıp da kısmetini ele geçiremeyenlerinden, tembellerden uzaklaşmış. Ama asıl yoksul Hıristiyan halkla karşılıklı yardımlaşmalarını sürdürmüştür.

Hacı Bektaş Veli’nin pek çok yerleri gezdiği, adı Frengistan Adaları diye geçen o dönemlerde Frankların/Frenklerin egemen olduğu Ege Adalarındaki keşişlerden de muhibleri olduğunu anlıyoruz. Hünkâr’ın, kendisiyle alay eden çobanı, vilayet eliyle kaldırıp Frengistan’a attığı keramet söylencesi, bize göre önemli bir tarihsel olayla Hacı Bektaş’ın yakından ilgili olduğunu işaretlerini veriyor. Söylenceyi kısaca özetleyelim:

“Bayamlu Deresi çevresinde bulunan Kızoğlu Kışlağı’nda Hünkâr’a inanmayan ve onunla hep alay eden bir çoban vardı. Bir gün oraya uğradığında çoban yine alaya başlayınca, Hacı Bektaş velâyet elini uzatarak, adamı tutup Frengistan’da bir adaya fırlattı”.

“Aklı başına geldiğinde adanın içine doğru ilerlerken bir kilise gördü. İçinden çıkan ermiş bir keşiş: ‘Sen nasıl, öyle bir cihan kutbu veli ile uğraşırsın?’ diye ona çıkıştı. Sonra kendisini karacanavarlarına (domuzlarına) çoban yaptı. Bir yıl tamam olunca Hünkâr adaya geldi; keşişle birkaç gün konuşup görüştüler. Bu arada Hünkâr’dan, çobanı bağışlamasını diledi. O da, Sulucakarahöyük’e değil, Mekke’ye gideceğini; Karahöyük’e döner dönmez, adam gönderip çobanı aldırtacağını söyledi.”

“Hünkâr sözünü yerine getirerek, bir dervişini gönderip çobanı aldırttı. Bayamlu Deresindeki koyunlarının başına bıraktı. Kışlak’tan kardeşi yanına geldiğinde onu kendi kendine ağlar buldu. Olup bitenleri anlattığında kardeşi şaşırıp, ‘Sen çıldırmışsın’ dedi, ‘nasıl bir yıl Frengistan’da kaldığından söz ediyorsun? Bir saattan beri burada oturmaktasın, seni gözlüyordum.’ Çoban, kendisine bu olayı yaşatan Hünkâr’ın, velilik gücüyle bir oyun oynadığını anladı. Erenlere canla başla ve gönülden muhib yar oldu.”[47]

1206 yılında Antalya ve çevresinin I. Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından Frenkler’den alınıp Tekelü Türkmenlerinin yerleştirildiğini; l3. yüzyılın son yarısında Menteşe Oğulları’nın Frenk (ya da Frank) memleketleri, İskenderiye ve civar adalarıyla ticari ilişkilerde bulunduklarını; 14. yüzyılda Anadolu Beyliklerinin Bizans’la birlikte Frenkler ile sürekli mücadele ettiklerini ve Frenklerin zaman zaman birine karşı diğerini tuttuklarını biliyoruz.[48] Ama asıl Frenk egemenliği Yunan yarımadasına damgasını vurmuştur; Latinlerin İstanbul’u 1204’de işgal etmesiyle başlayan bu egemenlik 1428’lere, yani Osmanlı fetihlerinin arifesine kadar sürmüştür.[49]

Demek ki, gerek Velâyetnâme’de ve gerekse Yunus Emre’nin şiirlerinde geçen Frengistan ya da Frenk (ülkesi) ile daha çok, Ege Adaları dâhil Yunan yarımadası kastediliyordu. Bu arada Pir Sultan Abdal’ın, “Çeke sancağı götüre/Şah İstanbul’da otura / Frenk’ten yessir getire/Horasan’a sala birgün” dizelerini göz önüne getirirsek, 16. yüzyılda Halk arasında, Frengistan’ın sınırları Batı Avrupa’ya doğru genişlemiş olduğu(!) izlenimi ediniyoruz.

Bu söylencede Hacı Bektaş’ın, Frengistan’a gidip geldiği ve orada manastır keşişlerinden kendisine muhibler (sevenler) ve dervişler edinmiş olduğu açıkça görülmektedir. Ayrıca Hünkâr’ın bu bölgeye dervişlerini gönderdiği gibi Bayamlu Deresi kışlağında yaşayan çoban gibi gençlerin de gitmesine aracılık ettiği anlaşılıyor. Genç bir çobanın Frengistan’a gönderilip bir süre kaldıktan sonra sağ-salim geri dönmesi, o günün yaşam koşullarında öylesine olağanüstü bir olay olarak algılanmıştır ki, üzeri kerametle sırlanıp parlatılarak Hacı Bektaş’ın velilik gücüne bağlanmıştır. Oysa bir değil binlerce Türkmen genci Frengistan’a gitmiş, bazen Bizanslıların yanında Frenklerle, bazen Frenklerin yanında Bizanslılara karşı savaşmışlardır. Bunun nasıl olduğunu açıklamayı, yargımızı, bilinen bir gerçek tarihsel olayla birleştirerek yapacağız.

1260’larda Hacı Bektaş Sulucakarahöyük’ü, Alevi-Bektaşi inancının merkezi yapmasının ötesinde, burada çağının, her türlü bilim ve felsefe yeniliklerine açık, kültür ve siyaset üretilen sosyo-politik merkezinin temellerini atmıştır.

Yukarıda değindiğimiz gibi kendisine bağlı Alevi Türkmenleri, Moğollara ve onlarla işbirliği yapan kardeşlerine karşı mücadelede İzzeddin II. Keykavus’u desteklemişlerdi. Ancak İzzeddin, 1256-57 ve 1261 avaşlarında, üstün savaşçı Moğol güçleri tarafından yenilince İstanbul’a gelip, VIII. Mikhael Palaiologos’dan istediği yardımı elde edemedi ve Kırım’a geçti. Ama asıl bizi ilgilendiren, onunla birlikte 1262 yılında, başında Hacı Bektaş’ın halifelerinden Saru Saltuk’un bulunduğu 12 bin kişilik Alevi Türkmen gücüdür.[50]

Bu güç Hacı Bektaş’ın bilgisi ve olasılıkla Sulucakarahöyük’teki Dergâh’ta alınan kararlar doğrultusunda toplanmış ve orada bulunmaktadır. Türkmenlerle bir akrabalığından söz edilen ve 1246’dan sonra on yıl kadar Konya Selçuklu tahtında oturduğu dönem içerisinde, Babai ayaklanmasının bastırılması sırasında zindanlara atılmış Türkmenleri salıverdiği bilinen İzzeddin II. Keykavus kadar, o yıllarda kendisine süvari alayı kumandanlığı (Emir-i ahur) yapmış ve Türkmenlerin başında Selçuklu adına savaşmış, son savaşta yenilince Kastamonu bölgesindeki Türkmenler arasına sığınmış ve şimdi Bizans İmparatoru olan Mikhael VIII. Palaiologos da Hacı Bektaş’ı ve Saru Saltuk’u tanıyordu.

Daha önce bir kitabımızda açıkladığımız gibi, bu İmparator, Saru Saltuk’un güçlerinden 5000 savaşçıyı, Yunanistan’daki Latin güçlerine karşı kullanmıştır.[51] Bu Latin güçlerinin, Yunanistan yarımadasın da uzun yıllardır egemenlik kurmuş Franklar ya da Frenkler olduğunu görüyoruz. Mikhael Palaiologos, kardeşi Konstantinos yönetimindeki bu Türkmen savaşçılarını Peloponez’a (Mora Yarımadasına) gönderdi. Bizanslılar bunların yardımıyla ilk yıl (1263) büyük başarılar kazandılar. Güney Yunanistan’daki savaşlar, ilk başarılardan sonra kötüye dönmeye başladı, Ücretleri düzenli ödenemeyen Türk savaşçıları Frankların tarafına geçtiler. Bunu üzerine, bu bölgeye kadar zaferler kazanarak ilerlemiş olan Bizanslılar büyük bir bozguna uğrayarak geri çekilmek zorunda kalmışlardır.[52]

Bize göre Hacı Bektaş Veli, bütün bu olaylarla doğrudan ilişkisi vardır ve çok yakından ilgilenmektedir. Genç çobanın bu savaşçı erlerden biri olması ve savaş sonrası ya da kaçarak, Hacı Bektaş’ın keşiş muhiblerinden birinin yanına sığınmış olması çok olasıdır. Keşişin, Hacı Bektaş’ı tanıyan ve ona bağlı bir genç savaşçıyı korumuş olduğu ve sonra ülkesine gönderdiği anlaşılıyor.

Saru Saltuk Dede 12 bin kişilik Türkmen gücünün başında İmparator’a savaşçı asker kiralayarak, karşılığında Balkanlar’da yerleşmek üzere yola çıkmadan önce pirinden “destur” almıştı. Olasıdır ki Hünkâr Hacı Bektaş’ın Fevaid’inde ona verdiği öğütler bu döneme rastlamaktadır:

“Bir gün Hacı Bektaş Veli Saru Saltuk’a buyurdu ki: ‘Diğer şeyhlere yüzünü çevirme; onların sohbetleri zarar verir. Bizim nazarımız ise güneştir. Mürid taştır. Ancak kaliteli taş (yetenekli mürid), güneş ışığıyla yakuta dönüşür. Diğer şeyhlerin nazarları gölge gibidir ki kabiliyetli taş güneşin feyizli ışığından gölgeye giderse, değerli taşa dönüşmez’.”[53]

“Ve Hacı Bektaş kendini Saru Saltuk’ a göstererek buyurdu: ‘Hangi veliyi bulmak istiyorsan, gerçekte o benim; istediğini-dileğini ondan elde et’.”[54]

I.10. Kana Dönüşen Abdest Suyu, Nureddin Caca ve Mevlânâ Celaleddin

Velâyetnâme’de Kırşehir (İkda) emiri Nureddin Caca ile Hünkâr arasında geçen keramet olayları göstermektedir ki, Moğol yandaşı yönetim, Hacı Bektaş Veli’nin Sulucakarahöyük’e yerleşmesini istemiyordu. Eski Babai önderleri, Baba Resul ardıllarının yavaş yavaş onun çevresinde toplandıkları, haberleştikleri ve ilişkilerinin sıklaştığının farkına varılmıştı. Herhalde bu işte bizzat Hacı Bektaş’ın konuğu olduğu İdris Hoca’nın kardeşi Saru kullanılmış ya da görevlendirilmişti. Belki ortadan kaldırılması planı da vardı. Saru’nun sadece kardeşinin namusunu koruması ya da yengesini kıskanması yüzünden Hacı Bektaş’a karşı çıkmadığı, doğrudan bölgenin Emi’rini devreye sokmasından anlaşılıyor. Çünkü Hacı Bektaş çalışkanlığı, bilgisi, ululuğu ve önderlik konumuyla çevre halkının güvenini kazanmış bulunuyordu. Saru’nın tüm iftira ve aleyhte girişimleri, tersine onun daha çok sevilip sayılmasına yaramıştı.

“Saru, Hacı Bektaş’ın, İdris’in evinde karar kıldığını köylülere kötü sözlerle anlattı. Köylü de, derviş Kadıncık’ı seviyor da onun için evinde oturuyor diye dedikoduya başladı. Bir gün İdris’e, ‘Utanmaz mısın’ dedi, ‘şu dervişi evinde besleyip durursun; izin ver, başını alsın nereye gidecekse gitsin.’ İdris, Saru’ya, ‘Sen işine git, senin bu halden haberin yok, gördüğün derviş, zahir bâtın velâyet eridir’ dedi ve Hünkâr’dan gördüğü kerametleri anlattı.”[55]

Aslında, bu sözlerle başlayıp, Nureddin Caca’yla Hünkâr’ı karşı karşıya getirerek, Caca’nın başına kerametle işler açtırılan bu bölüm içinde ilginç bilgiler saklıdır. Yukarıda ‘Elmalar’ söylencesini işlerken açıkladığımız gibi Saru, Hacı Bektaş aleyhinde çok uğraşır. Ama her seferinde, keramet gösterileriyle (!) yenilgiye uğramış ve kendine yandaş bulamamıştır. Gerçekte, Velâyetnâme yazarı ya da ‘menakıb’ toplayıcısının dediği gibi, başlangıçta hemen Nureddin Caca’ya gitmediği anlaşılıyor. Zaten Kırşehir beyi Caca’ya vardığında da Hacı Bektaş’ın, yengesi Kadıncık’ı sevmesinden filan söz etmiyor:

“Saru … Kırşehri’ne doğru yola çıktı. Nureddin Hoca’ya vardı. ‘Sultanım’ dedi, ‘kardeşimin evine bir derviş geldi, garip halli bir kimse. Kalkıp bir yere gitmez. Bir adam gönderin de bu dervişi ordan yollasın.’ Bunun üzerine Nureddin Hoca, bir naip gönderdi…” (Agy.,.,)

Nureddin Caca’nın adamına Hacı Bektaş’ın, “Mülk sahibi gibi konuşuyorsun, beni buradan kimse çıkaramaz. Var git yoluna” diye korkusuzca konuşmasının ardında keramet gücü mü vardı diyeceğiz? Elbette ki, hayır! Arkasında bir Türkmen gücü oluşturmamış olsaydı, Caca’yı, hemen atına atlayıp Sulucakarahöyük’e gelecek kadar kızdırır mıydı? İkda (metinde hep‘tımar’ olarak geçiyorsa da, bu Osmanlı toprak mülkiyetiyle ilgi teriminin Selçuklu’da karşılığı İkda’dır.) beyi olarak oturdukları ilin, Sultan tarafından kullanma hakkı bağışlanmış bu toprakların yasal sahibi Nureddin Caca’ydı. Ona meydan okumanın neye mal olacağını bilmez miydi Hacı Bektaş?

Caca’nın, Hacı Bektaş’ı sakalı-bıyığı ve tırnaklarının uzunluğu ve namaz kılmaması nedeniyle Velâyetnâme’ye yansıtılan yargılama sahneleri ne anlama gelmektedir?

Hünkâr, sakal-bıyık ve tırnak sorgulamasında, “Şahin perçemsiz, pençesiz olmaz!” derken güvercin değil, korkusuz bir şahin olduğunu ortaya koyuyor. Şeriata uyup, abdest alıp namaz kılması istendiğinde, kendisine verilen abdest suyunu kan olarak nitelemiştir.

Velâyetnâme’de, Nureddin Caca’nın adamlarının Hünkâr abdest alıp namaz kılması için getirdikleri suyun kana dönüştüğü anlatılmaktadır. Sonra Nureddin Hoca, herhalde avladıkları kekliklerin kanının suya karıştığını söyleyerek, bizzat kendisi maşrapayı başında karşılaştıkları Üçpınar’dan doldurup eline döker. O da kan olmuştur. Hacı Bektaş’ın suyu kana çevirmesi (kerameti) Ahmet Eflaki’nin Ariflerin Menkıbeleri adlı yapıtına da yansımıştır.[56] Velâyetnâme’den yaklaşık kırk yıl önce yazılmış olan kitapta olayın geçmesi elbette ki önemlidir ve çok ·şeyler açıklamaktadır. Ama ilginç olan, bu Mevlevi kitabında, Velâyetnâme’de yeteri kadar açık olduğu üzere Nureddin Caca, Hacı Bektaş’ a gözdağı vermek ya da onu cezalandırmak için Sulucakarahüyük’e gitmemiş görünüyor. Tam tersine onun hizmetine gittiğinden söz edilmektedir. Ama aşağıda vereceğimiz bazı metinlerde Nureddin Caca’nın kimin adamı ve Mevlânâ’ya ne derece yakın olduğu da ortaya çıkacaktır:

“Pervane’nin Yar-ı Gar’ı ve naibi, Kırşehir vilayetinin emiri ve Mevlânâ’nın candan müridi Caca’nın oğlu emir Nureddin, bir gün Mevlânâ hazretlerinin yanında, Hacı Bektaş-ı Horasanî’nin kerametlerinden bahsediyordu: ‘Bir gün Hacı Bektaş’ın hizmetine gittim. O dış görünüşe hiç saygı göstermiyor, (önem vermiyor demek isteniyor; çünkü Velâyetnâme’ye göre, Nureddin Caca, Hacı Bektaş’ın tırnaklarıyla bıyıklarının çok uzamış olduğunu görmüştür–İK) şeriata uymuyor ve namaz kılmıyordu. Ona mutlaka namaz kılması gerektiğine dair ısrarda bulundum. O, ‘Git, su getir de abdest alayım, taharetleneyimdiye buyurdu. Testiyi kendi elimle doldurup onun önüne getirdim. Maşrapayı alıp bana verdi ve “Dök!” dedi. Onun eline su döktüğüm vakit, berrak suyun kan olduğunu gördüm. Bu durum karşısında ‘şaşakaldım.’

“Mevlânâ Hazretleri: ‘Keşke kanı su yapsaydı; çünkü temiz suyu kirletmek o kadar büyük hüner değildir… (Ama) bu kişide o güç yoktur. Buna israfın değiştirilmesi derler ki, Kuran’da: “Şüphesiz israf edenler şeytanın kardeşleridir.” (Kur’an, XVII, 27) buyrulmuştur. Has tebdil (değişim) senin şarabının sirke olması ve güç sorununun çözülmesidir. Senin alçak bakırın saf altın olur, kafir nefsin islam olur…

“Hemen o anda Nureddin baş koyup, Hacı Bektaş’ a gösterdiği istekten vazgeçti. Şiir: İnsan yüzlü birçok iblisler olduğundan, her ele el vermek doğru değildir.”[57]

Bu olayla Mevlânâ ve onun kişiliği ve siyasetine girmek zorundayız. Hemen soruları ard arda soralım: Mevlânâ Celaleddin’in, Hacı Bektaş’a karşı bu kadar nefret ve düşmanlığı nereden kaynaklanıyordu? Kur’an’dan 17. Surenin 26. ayetini (Bir de akrabaya, yoksula yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma) tamamlayan 27. ayeti ‘(Zira böylesine israfta bulunanlar şeytanların dostları, kardeşleridir) ilgisiz bir biçimde, Caca’nın anlattıklarına kanıt göstererek, Hacı Bektaş’a şeytanın, kardeşi demesi ve onu insan yüzlü iblislerden sayması nasıl bir kine dayanıyordu? Acaba Caca’nın Hacı Bektaş’a yakınlaşmasıyla onu kaybetmesinden mi korkuyordu?

Nureddin Caca, yukarıdaki alıntı metinde görüldüğü gibi Mevlânâ çevresinde peygamber gibi nitelenen, Moğol korumalığındaki Selçuklu devletinin baş veziri Muineddin Pervane’nin ‘yar-ı gar’ı ( Muhammed peygamberin ‘mağara arkadaşı’ Ebubekir’e gönderme yapılıyor) ve naibidir. Yani onun adına iş yapan, görevde bulunan en yakın yardımcısı durumundadır. Asıl adı Cibril Nureddin olan bu kişi ayrıca Tokat ve Eskişehir emirliklerinde de bulunmuştur. Yine Ahmet Eflaki’nin yapıtında adı Muineddin Pervane, Sahib Fahreddin, Celaleddin Müstevfi, Taceddin Mutez, Hatıroğulları, Emideddin Mikail, vb., gibi Mevlânâ’yı ziyarete gelen ünlü Selçuklu emirleri arasında geçmektedir.[58]

Biz burada metnin aynını verdik. Abdülbaki Gölpınarlı ise bu olayı kendi yorumunu katarak şöyle anlatıyor:

“Mevlânâ bunu (Nureddin Caca’nın anlattıklarını) duyunca dedi ki: ‘Temizi pislemek kolay, pisi temizlemek güç. Mürşit ona derler ki senin şarabını bal yapsın, müşkülünü halletsin. Bakır haline gelmiş gelmiş gönlünün ayarını tam altın haline getirsin. Hem de bu keramette israfın son derecesi var. İsrafta ileri gidenlerse şeytanın kardeşleridir.’ Hacı Bektaş, ihtimal böyle bir hokkabazlık yapmıştı, belki yapmamıştı. Fakat menkıbeden aradaki ayrılığı ve Mevlânâ’nın keramet hakkındaki telakkisini anlıyoruz.”[59]

Böyle bir keramet yakıştırmasının altında yatan nesnelliği görmeyen Gölpınarlı, Mevlânâ’nın ‘temizi pis etmiş’ yargısını haklı göstermek için bu kerametin varlığını kabul ediyor, ama bunu gösteren insan Hacı Bektaş olunca ‘hokkabazlık’ olarak niteliyor…

Kitabında Mevlânâ ile karşılaştırdığı 3-4 sayfa içinde sürekli küçük düşürücü cümlelerle anması, “Hacı Bektaş’ın bütün manasıyla bâtıni inanışların bir mürevvicisi (yayıcısı), Makâlât’ın da açıkça gösterdiği gibi Bâtıni Dai’si olmasıydı.”[60] Ancak Gölpınarlı ortodoks müslüman olarak, bâtınilik aşağılık bir suçmuşçasına, baştan bu doğru hükmü verdikten sonra onun hakkında olumsuzluklarını sıralıyor. Oysa Mevlevi Dedesi Ahmet Eflaki’nin kitabında anlatılan olayda, yukarıda belirtildiği gibi, hiç ilgisiz yere bir Kur’an ayetini kanıt göstererek, asıl Mevlânâ ‘hokkabazlık’ yapmıştır. Eğer olay Eflaki’nin yazdığı gibi geçmişse Mevlânâ Celaleddin, Nureddin Caca’yı Hacı Bektaş’tan uzaklaştırmak için son çare Kur’an’a başvurmuş ve onun ‘İnsan yüzlü iblis(!) olduğuna’ Caca’yı inandırmıştır.

I.11. Mevlânâ Celaleddin Rumi’nin Özel Mektuplarına Yansıyan Karakter Yapısı ve Siyaset Anlayışı

Şimdi biz asıl Mevlânâ Celaleddin’in Nureddin Caca’ya mektuplarından örnekler vererek, aralarındaki ilişkinin boyutları ve niteliğini irdeleyelim. Yine A. Gölpınarlı diyor ki:

“Mevlânâ, ‘Beyler halkın ve kendilerinin işleriyle uğraşsınlar da bize zahmet vermesinler’ demiştir. Hatta Taceddin Mutez’in gönderdiği üç bin altını geri yollamış, Sultan Rükneddin’in gönderdiği üç kese altım ise hendeğe attırmıştı… O, bütün ömrünce kendisi için değil başkaları için yaşamaktaydı.”[61]

Peki, Mevlânâ Celaleddin’in, Gölpınarlı’nın bizzat kendisi tarafından Türkçeleştirilip yayınlanan mektuplarına ne demeli? Beylere, emirlere, vezirlere yazdığı mektuplardaki o dalkavukluklar, övgüler, yağ çekmeler ve yakınlarına, ailesi bireylerine çıkar-menfaat talepleri nasıl açıklanır, bilemiyoruz. Önce yakın dostu Çelebi Hüsameddin için Ekmeleddin Tabib beye yazdığı mektuptan neleri nasıl istediğine bir bakalım:

“Hekimlerin padişahı, yaşayış mücevherlerinin en temizi, en aydını, bela zehirlerinin panzehiri, akıllar ağacının meyvası. düşünceleri yüce ulular ulusu, Hakkın ve dinin Ekmel(en kâmili)’inin selamları geldi erişti… O selamlar selam gönderenin keremine, üstünlüğüne benziyordu; ululuğunun büyüklüğünün şeklindeydi; yüceliğiyle, soyunun-sopunun temizliğiyle eşti… Malumunuz olsun ki, bu yıl, şeyhlerin efendisi, zamanın Cüneyd’i ve vaktin Bayezid’i, kalblerin emini, Hak ve dinin Hüsam’ı(Hüsameddin’i) –AIlah bereketini daim etsin– yıkılmış olan bağ duvarını onartmak için çok zahmet çekti, çok masraf etti. Siz de bilirsiniz ki, gönlüm onun masraflarına karşı, bir yardımda bulunmanıza takılmıştır… Sen bize, genişlik, zamanımızda güzelliksin, çetinlik çağında da silahsın, mal-mülksün.”[62]

Kendisine en yakın kişi ve özel yazmanı (katibi) Çelebi Hüsameddin’in bağ duvarının onarım masraflarını bile beylere ödetecek kadar onlarla içli-dışlıdır Mevlânâ. Evinin ve ailesinin geçimi de bu feodal beylerin-emirlerin ‘hayırları’ ve ihsanlarıyla, yani bağışlarıyla sağlanmaktadır. Bunu aşağıdaki mektubunda görüleceği gibi tek cümleyle, “yaptığınız hayırlar yüzünden bu bucakta amandayız” diye kendisi itiraf etmektedir. Böyle bir yaşam biçimini seçmiş, bu koşullarda yaşayan kışı halk adamı ya da ‘halkın adamı’ olabilir mi? Şimdiye kadar Velâyetnâme’ye dayanarak, daha doğrusu kişiliğine uyarlanan kerametlerin maddi açınımlarıyla göstermeye çalıştığımız, yapısal etkinlikleri ve nesnel ve inançsal, siyasal her türlü üretime dönük çalışmalarıyla halk adamı Hacı Bektaş Veli’yi, Mevlânâ Celaleddin ile bu yönden nasıl karşılaştırabiliriz? Ama Abdülbaki Gölpınarlı şunları rahatlıkla yazabiliyor:

“Mevlânâ … yüksek bir bilgin, eşsiz bir şair ve derin bir hakim olmakla beraber fikriyle, gayesiyle sözüyle tam bir halk adamıdır. Yunus Emre, nasıl ‘halk şairi’ olmadığı halde, ‘halkın şairi’ olmuşsa (bu karşılaştırma tartışmaya bile girmeyecek kadar yanlıştır–İK), Mevlânâ da halk ulusu değilken, halkın ulusu ve muktedası olmuştu. Ancak şurası muhakkak ki hiç bir şeyinde ve hiç bir vakit halktan ayrılmayan (Hangi halktan, feodal beyler ve çeşitli inançta olan Konya aristokrasisinden mi?–İK) Mevlânâ’nın özlü bilgisi, sonradan kendisine uyanların aristokrat bir zümre haline gelmelerine de müsaitti.”[63]

Gölpınarlı’nın Mevlânâ hakkında verdiği bu zorlama yargı, kendi içinde de çelişkileri birlikte sergiliyor. Mevlânâ’nın özlü bilgisi Mevlevi aristokrat zümre oluşturmaya uygunmuş, ama kendisi halka hitap etmiş; bu özlü bilgileri onlara sunarak halkın adamı olmuş! Ne demek bu? Elbette ki Mevlânâ Celaleddin’in, zamanın yüksek bilgini ve İran dilinin eşsiz bir şairi olduğunu hiç kimse yadsıyamaz. Özgür düşünceli bir aristokrat mutasavvıftı o. Ama Mevlânâ’ya asla “halkın adamı, halkın ulusu(!)” yaftası yapıştırılamaz… .

Mevlânâ, Pervane’nin damadı Mecdeddin Atabek’in hizmetine oğlu Bahaaddin Veled’i yolladığında şunları yazıyor mektuba:

“Gönülden gönüle pencere var. Daimi olsun bu sevgi. ‘Yüce Allah katında en üstün olan şey, yüce Allah için birisini sevmektir.’ Yaptığınız hayırlar yüzünden bu bucakta amandayız; hayır ıssı olanlar da, eminlikle yüce işlere o sayede koyulmuşlardır… Adetlerin en hayırlısı, dinin harimini korumak, Müslümanların oturdukları yerleri görüp gözetmektir… Mektubumu getiren Bahaddin –Allah güzelliğini artırsın– hizmetinize yönelmiştir… Umarız ki inayetiyle görülür de şükrederek, lütfunuzu anarak döner…”[64]

Az sonra Çelebi Hüsameddin’inin damadı Nizameddin için yardım isterken Nureddin Caca’ya nasıl övgüler düzdüğünü göreceğiz. Ama önce, Nureddin Caca’nın Mevlânâ ile buluştuğu tarihi saptamaya yarayacak olan, Emir Celaleddin Karatay’a yazdığı mektuptan söz etmek gerekiyor:

“Büyük bir adalet ıssı büyük bilgin, iki devlet, iki kutluluk ıssı, adalet döşeyen, mazlumu yetiştirip geliştiren, ihsanı adet edinmiş, sonu düşünür, yoksullara yardımcı, bilginleri yetiştirir, Müslümanlarla Müslümanlığa kuvvet olan, padişahlara sultanlara yardım eden ulular ulusu emir … kutlu devlet ve dinin Celal’inin Allah yüceliğini daimi etsin; düşmanının burnunu yerlere sürttürsün; onu kuvvetlendirsin, yardım etsin ona; ‘kolay şeyi kolaylaştırsın ona, güç şeylerden korusun onu (Kur’an, 92, 7) … Ululandıkça ululansın, yaratıp olgunlaştıran Tanrı, gece gündüz korusun onu, hayırlarına karşılık fazlasıyla mükâfat versin ona.

Selam ve duadan sonra size kavuşmak yüceliğine ermeyi, o güzel yüzü görmeyi o kadar istiyorum ki, o özlemimin sınırı yok… Aziz devletinizi dileyenlerden, sizi sevenlerden, nimetlerinize şükreden, lütfunuzu, ihsanınızı yayan, özü doğru, inanç ıs sı oğlumuz Nizameddin, adetiniz olan, daima edegeldiğiniz yardımı, ihsanı, lütfu umarak tapınıza (size yalvarmaya, ricaya–İK) geliyor. ‘İçilecek tatlı suyun başı kalabalık olur.’ Pek çok zarar ziyan sebepleri birbiri ardınca geldi; uygunsuz anlar kolunu kanadını kırdı… Acınacak, esirgenecek bir hale düştü. Onu bu sinik hale düşüren sebeplerden biri de emirler efendisi, askerlerin yücesi, devlet ve din Nur’unun (Nureddin Caca–İK) naiblerinin ondan on iki bin (dinar?) almalarıdır. Ancak artanı elinde kalmıştır. Umarım ki elini genişletir de hukukunu diriltmiş olursunuz… Göstereceğiniz her padişahlık, her lütuf, gerçekte bu duacıya gösterilmiş olacaktır…”[65]

Alaaddin Keykubad’ın Rum asıllı azadlı kölelerinden olup, kendisine on yedi yıl hizmet etmiş olan bu emir, oğlu Gıyaseddin Keyhusrev’den başka torunlarından İzzeddin II. Keykavus’a de hizmet vermiştir. Çok güçlü olan bu feodal bey, yakın arkadaşı Sahib Şemseddin ile birlikte İzzeddin Keykavus’u sultanlığa gerçek yetkili kılmış (1249) ve kendisi de naib olmuştu. Sultan İzzeddin, Karatay ile birlikte geniş Türkmen desteğiyle, Moğollara baş eğme yanlısı kardeşi Rükneddin Kılıcarslan’ın aksine bağımsız siyaset mücadelesi vermekteydi.

Ancak 1254 yılında, bazı emirler aşçı elbiseleri giydirerek Rükneddin’in kaçmasını sağlayarak onu Kayseri’de tek Sultan ilan ettiler. Moğolların isteğiyle Doğu’daki birçok kentlerde onun sultanlığı kabul edildi. Bunun üzerine İzzeddin II. Keykavus, başkaldıranlara karşı bir ordu derlemiş, görüşme çabaları sonuç vermeyince de onları yenilgiye uğratmıştı. Rükneddin ağabeyinin eline düştü ve İzzeddin herkesin gözü önünde barıştığını ilan ettiyse de, onu Uluborlu yakınındaki Davalu (ya da Burgulu) kalesine hapsettirdi 1254 yılının sonlarına doğru. Celaleddin Karatay aynı yıl Kayseri’de ölmüş bulunuyordu. Ancak iki yıl sonra Moğol kumandanı Baycu ordusuyla gelip, 11 Ekim 1256’da yapılan savaşta, İzzeddin’in Türkmen gruplarından oluşturduğu kuvvetlerini yendi. Savaştan sonra Emir Fahreddin Arslandoğmuş, Sultan İzzeddin’den hoşnut olmayan diğer ileri gelen emirlerle Burgulu kalesine giderek, kalede tutsak bulunan Rükneddin IV. Kılıçarslan’ı alıp saltanata geçirmişlerdir.[66]

Mevlânâ Celaledin bu mektubu, 1254 yılından önce, yani ellinin iki ya da üçüncü yılında Celaleddin Karatay’ın güçlü naib’lik döneminde yazmış olmalı. Moğolların baskısıyla kardeşler arası ikili ve üçlü ortak yönetimler denenmişse de, bu dönem İzzeddin II, Keykavus’un en etkin dönemiydi. Bu mektupta, “emirler efendisi, askerlerin yücesi, devlet ve dinin Nur’u” gibi övgülere rağmen, Nureddin Caca’yı Karatay’a, nakiplerinin yaptıklarından dolayı adaletsizliğinden şikâyet diyebileceğimiz bir çekiştirme görüyoruz. Moğol yandaşı Rükneddin Kılıcarslan’ı tutan emirlerden ve Pervane’nin yakın adamı olan Nureddin Caca’yı Karatay’ın sevmediği ve rakip durumda olduklarını bilmez mi Mevlânâ? Bilir elbette, ancak kime, ne zaman ve nasıl yazacağını da bilir Mevlânâ Celaleddin-i Rumi…

Öyle sanıyoruz ki, aynı tarihlerde belki de hemen arkasından Nureddin Caca’ya şu mektupları gönderiyordu:

“Layık olanları yücelten, keremlerde bulunan, hayırlar yayan, yoksullara yardımcı olan, Müslümanlıkla Müslümanlara ışık olan ulu emir, devletin ve Dinin Nur’una eş-dost olsun! Allah yüceliğini daimi etsin; dostları yardım görsün, düşmanları kahrolsun… Bu özü doğru duacıdan selam ve duadan sonra bilsinler ki, bu duacı, kendilerinin, devletlerinin hayır-duasıyla meşguldür. Ey şahsı yanımda bulunmayan, anısı yanımda olan(!) (Demek ki, bir anısını taşıdığına göre, daha önce Mevlânâ’nın ziyaretine gelmişti Caca–İK) … Şunu bildireyim ki: Allah sonunu pek güzel bir hale getirsin, aziz oğlum Nizameddin, işittik, duyduk ki, hayırlar düşünen, yoksulları yetiştirip geliştiren kutlu gönlünüzün gazabına uğramış; bir küstahlıktır etmiş; yüce gönlünüz incinmiş ona. Bu duacı, şefaat ederek Allah için yalvarmada. Yaptığınız iyi işlere, kulluklara, oruçlarınıza, namazlarınıza, sadakalarınıza üstelik bu bağışlamayı da belirtirseniz, şüphe yok ki Allah, bütün kulluklarınızı en güzel bir şekilde kabul edecektir. (İlginç değil mi? Mevlânâ, Caca’nın Tanrıya yaptığı tüm tapınmalarıyla gösterdiği kulluğa, bir yakınını bağışlamasını eşit görüyor. Bunu yapmadığı takdirde namazları, oruçları ve sadakaları boşa gidecek, kulluğunu tamamlamayacaktır!–IK) … Oğlumuz Nizameddin, sizi sevenlerdendir; o devletin sürmesini, artmasını diler; boyuna sizi anarak neşelenir. Bir küçük suç, o da bilmeyerek yaptıysa, bağışlanması… Bu takdirde pek minnettar olurum; büyük bir sevaba, güzel bir övülmeye erişirsiniz.”[67]

Olasıdır ki, Nureddin Caca’ya karşı işlediği suçtan –ne olduğu bilinmiyor– dolayı naibleri, Nizameddin’in on iki bin dinarına (altın para) el koyarak onu cezalandırmışlardı. Mevlânâ Celaleddin, Caca’dan “aziz oğlu” Nizameddin’i bağışlamasını dilerken, ona ödediği parayı rakibi durumundaki Emir Karatay’dan tazmin ettirme kurnazlığını gösteriyor. Celaleddin Karatay, onun bu isteğini fazlasıyla yerine getirmiş olmalıdır. Koyu bir Rükneddin ve Pervane yandaşı olan Mevlânâ’yı saflarına çekme taktiğidir bu; karşısında olan emirler üzerindeki onun mistik etkisini çok iyi bilmektedir.

Mevlânâ Celaledin, hiç sevmediği ve hor gördüğü göçer ve yerleşik geniş Alevi Türkmen grupları tarafından desteklenen ve eski düşmanları Moğol istilacılarına karşı çıkmaya zorlanan İzzeddin Keykavus Il’yi tutmuyordu. Çünkü ona göre Moğollar, Muhammed’in şeriatını yerine getirmeyen, bu heterodoks inançlı (Alevi) Türkmenleri cezalandırmak için Tanrı tarafından gönderilmişti. Annesi Hıristiyan olan İzzeddin Keykavus’un da, bu çevreye göre İslam şeriatıyla ilişkisi yoktu; şarap ve eğlence meclislerinin adamıydı

Sultan İzzeddin Keykavus’un ve emirlerinin, atabeylerinin bu propagandayı ortadan kaldırma çabalarından birini Ahmet Eflaki’nin kitabında görüyoruz. Bunun gerçekleşmesi de kuşkusuz Mevlânâ’nın dergâhından ve onu saflara kazanmaktan geçiyordu. Birçok yol denenmiş olabilir ama bu başarılamamış, Mevlânâ tarafından kabul görmemiş uzlaşma sağlanamamıştır. İzzeddin siyaseti bağlamında Sultan kardeşler arası anlaşma asla gerçekleşmemiş. Kent yaşamının rahatlığına alışmış başlarında Mevlânâ olmak üzere, Konya mutasavvıfları, dervişleri ve ahileri düzenlerinin bozulmaması için Moğol korumalığı siyasetine bağlanmayı yeğlemişlerdir. Emirler için zaten bir şey fark etmiyordu; ikda olarak sahibi bulundukları illerin geniş topraklarında yaşayan yoksul halk yığınları üzerinde her durumda baskılarını sürdüreceklerdi…

Eflaki’nin, Mevlânâ İzzeddin Keykavus ilişkilerine dair öykülerini bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Öykülerden birinde, emirlerinden Sahib Şemseddin, İzzeddin’in Mevlânâ’yı ziyareti için aracılık ettiğini görüyoruz. Defalarca Mevlânâ’yı överek, onu mutlaka ziyaret etmesini istemektedir. İzzeddin Keykavus, bir gün altın bir hokka içine yılan yavrusunu kapatarak, onu denemek için, içinde ne bulunduğunu sorar. Bu davranışına kızan Mevlânâ, onu yanıtlamaz bile, yakın halifesi Şeyh Selahaddin’e hokkanın sırrını söyletir. Böylece sözde İzzeddin’in Mevlânâ’ya saygısı artar.[68]

Diğer iki öyküden birinde Mevlânâ, vezir, naib ve emirleriyle birlikte ziyaretine gelen İzzeddin’i kabul etmeyerek, hücresine girip ibadetini sürdürmüş. Öbüründe ise ziyareti sırasında İzzeddin Keykavus, Mevlânâ’dan bir öğüt’ isteyince: “Sana çobanlık emretmişler, kurtluk yapıyorsun. Sana bekçilik emretmişler, sen hırsızlık yapıyorsun” demiş.[69] Görülüyor ki Mevlânâ, İzzeddin’i Sultan olarak kabul etmiyordu.

Bunu, Moğol hakanı Hulâgü Han tarafından, Selçuklu kentlerinden baç ve vergileri toplamak üzere tam yetkiyle gönderilmiş vezir Taceddin Mutez el-Horasanî ile olan dostluğu da açıkça gösteriyor. İlk ortak sultanlık döneminde İzzeddin Keykavus II tarafından Konya’da kabul görmeyen Taceddin Mutez, Sivas’a Rükneddin’in yanına gitmiş, orada Muineddin Pervane tarafından çok iyi karşılanmış ve bundan sonra İzzeddin Keykavus II aleyhinde çalışmıştır. Moğol hanları adına toplanan vergilerin miktarım öğrenince vezir makamındaki bu kişinin modern “sömürge valisi” tipinde korkunç yüzü ortaya çıkacaktır.

Bedreddin Ayni’ye göre ilk Moğol baskısı döneminde Anadolu vergisi 60 bin dinar, 10 bin koyun, bin sığır ve bin attan oluşuyordu. Oysa Baycu’nun Anadolu kumandanlığı zamanında –Aksarayi’ye göre– bu vergi 200 bin dinara yükselmiştir. 1256 yılına kadar bu miktarda kaldı. 40 yıl sonra Gazan Han döneminde 600 bin dinara çıkacaktır.[70] Bütün bu ağır vergiler Anadolu’nun yoksul halk yığınlarının sırtından ödenmiştir.

İstilacı, kan dökücü Moğol hanının temsilcisi vergici vezir Taceddin Mutez’e yazılmış dokuz mektubu bulunmaktadır Mevlânâ’nın. Mektuplarının çoğunda Vezir-i Azam (en büyük vezir) diye hitab etmekte ve yakınlarının, dostlarının işlerinin görülmesi ya da parasal yardımda bulunulmasını rica etmektedir. Her nedense bir türlü işleri yoluna girmeyen(!) Nizameddin için de mektup yazmıştır. Bakalım yoksul halkın, mazlumların düşmanı ve Moğol kuklası, kadı Muhyiddin Tahir oğlu Taceddin Mutez’e nasıl övgüler düzmüş:

“Devlet güneşi, emirler padişahı, Rabbani emir, anısı büyük, düşüncesi güzel, emin ve kutlu kişilerin gıpta ettikleri er, yoksulların ışığı(!) … Horasan’la Irak’ın övüncü, iki devlet ıssı iki kutluluk ehli; adaleti yayan, mazlumu besleyip yetiştiren… şehirlerin amanı, kulların sığınağı olan, yoksullara inanan Hak ve Dinin Tac’ı, ‘İnsanları bağışlayanları, ihsanda bulunanları Allah sever’ (Kur’an 3,76) Allah yüceliğini daimi etsin; düşmanının burnunu yerlere sürtsün, kendisini kuvvetlendirsin… Nimet verene şükür vaciptir, ama lütfunuz sınırı aştı; şükürden aciziz… Allah işlerini düzene soksun, özü doğru inanç ıssı… Nizameddin, bu duacının oğludur. Bu duacıya evlatlık haklarını yerine getirmiştir… Küçüklüğünden beri rabbani fakıyrlerin (Mevlânâ kendisini kastediyor–İK) kapısında, mal da nedir ki canını vermiştir. Çünkü fakıyrlerin kulluğunda bitmiş, gelişmiştir… İnsanın gidişinden sormaya hacet yok; kimlerle düşüp kalkıyor ona baksınlar. Maldan sormaya, nereden ele geçirdin demeye hacet yok; nereye harcıyor, ona bakmak gerek. (Bu 13. yüzyıl kentli aristokrat tasavvuf şairinin halk düşmanı görüş ve anlayışının bugünün işçi-emek düşmanı TC burjuva yönetiminin anlayışıyla koşut olması ilginç değil mi?–İK)” Emirler padişahının … her lütfu, her keremi her padişahlığı, önden sona dek hepsi bu duacıya yapılmıştır… Hatta bu mektubu yazmak doğru da değildi. Özü doğru duacı, bizzat gelip kendi ağzımla söylemeyi isterdim… Utanmakla beraber … padişahçasına, sultancasına ululuğuna layık olarak bu sefer de yardım gölgesini, oğlumuz Nizameddin’in üstüne salarlar da bu ağır yükün altından çıkar… Allah için olsun, bu ihsanı öbür ihsanlardan saymayın.”

Sonra coşa gelip dizeler döktürüyor:

“Sürme çekmek, sürme göz ıssı olmaya benzemez. O göz ki, inciyi saman çöpünden ayırd etsin, o göz ki, doğanı sinekten ayırsın.”[71]

Yeri geldiği için bazı bölümlerini aldığımız mektubun anlamı yorum ve açıklama gerektirmeyecek kadar açıktır. Koca Mevlânâ’nın kimlere ‘Gel, sen de gel!’ dediği ortadadır.

I.12. Nureddin Caca Mevlânâ ile Buluşmasının Arkasındaki Nedenler!

Mevlânâ’nın, Nureddin Caca’ya bir diğer mektubu, aradan biraz zaman geçtikten sonra gönderdiği anlaşılıyor. Hemen arkasından da Ahmet Eflaki’nin anlattığı buluşma olmuştur. Olasılıkla 1254 öncesi. Bu mektubun başında’ da öbürlerinde olduğu gibi “Devlet ve Dinin Nur’una” övgüler, selam ve duadan sonra Mevlânâ, bir ayetle buluşma arzuluyor:

“‘Yüzlerinde secde belirtileri görünür’ (Kur’an, 48, 29) ayetinde bildirilen yüzlerden olan yüzünüzü görmeyi özlediğimi, sizinle buluşmayı pek arzuladığımı da bilin. Hayırlı buluşmalar nasib olsun… Özü doğru oğlumuz Nizameddin pek çok çeşitli ziyanlara girmiştir. Bütün dostların gönülleri yaralıdır, o yana yönelmiştir… Dostluğunuzdan umulan … adaletiniz olduğu gibi gene lütufta bulunmanız, elini tutmanız, yardım etmenizdir. Netekim bundan önce de lütuflar ettiniz; kendiniz ziyanlara girdiniz.”

Nureddin Caca, Mevlânâ’ya, bu denli üzerine düştüğü Nizameddin’in kim olduğunu sordurmuş olacak ki, “O, şeyhlerin padişahı, Hak ışığı, kalblerin emini, zamanın Cüneyd’i Hüsameddin’i –Allah Müslümanları, ona uzun ömür vererek faydalandırsın– yakınıdır, damadıdır” diye mektupta tanıtma gereği duyuyor. Sonundan anlaşıldığına göre, mektubu bizzat Nizameddin ile göndermiştir:

“Umarım ki oğlumuz Nizameddin de… ihsanınıza, lütfunuza mazhar olur… şükrederek, lütfunuzu anarak, o kutlu, o mutlu tapıdan korumanıza ererek, himayenize girerek, bol lütuflarınızı elde ederek esenlikle, ganimetlerle, sevine sevine döner…”[72]

O yılların siyasi olaylarını kısaca inceleyerek, Mevlânâ’nın konumu, ilişkileri konusunda bir irdeleme geçtikten sonra bazı yeni gerçekler saptamak olası görünüyor. Şimdi Velâyetnâme’deki olaya dönersek: Hacı Bektaş Veli, Nureddin Hoca’nın namaz kılınası gerektiği zorlamasını, “kanla abdest alınmaz” diyerek, reddetmiştir. Bu, “dünyayı kana bulayanlara, kan dökenlere çanak tutmayın, onlardan yana olmayınız” demektir bizce. İşte bu çerçeve içerisinde hareket ederek diyoruz ki, öfkeyle atına atlayıp, adamlarıyla Sulucakaraöyük’e gelen Kırşehir emirini Hacı Bektaş Veli siyaseten ikna etmiş ve onu şeyhi Mevlânâ’ya bizzat göndermiş olabilir. Ve bizce İzzeddin Keykavus tarafını tutarak Moğol istilacılarına karşı mücadele siyasetine çekmek amaçlıdır.

Öyle ki, Hacı Bektaş Veli büyük öngörüsüyle, İzzeddin II. Keykavus’un birinci tek başına saltanat dönemi (1246-1248) ve ortaklığında (1249-1254) –belki– İzzeddin çevresiyle doğrudan ilişkilerinden dolayı, İzzeddin’in üstün geleceğine Nureddin Caca’yı inandırmış ve Moğol korumacılığı yandaşı olan Rükneddin’i tutmayı sürdürdüğü takdirde sonunun iyi olmayacağını, zindanlara düşeceğini anlatmıştır. Sürdürdüğü siyasetin yanlışlığına onu gerçekten ikna etmiş olmalı. Ülkede birlik, İzzeddin’in padişahlığı altında Moğolların atılmasıyla sağlanabilirdi.

“Özel ilişkilerinde de fazla serbestçe ve gönlünce davranmayı adet edinmiş İzzeddin II. Keykavus; hiçbir zaman Moğol egemenliğini kabule yatkın olmayan, devlet kudretinin noksan kılınmasına karşı çıkan bir tavra sahipti… Türkmenleri örgütlemeye çalışıyordu.”[73]

Ancak Nureddin Caca kadar, Hacı Bektaş da biliyordu ki İzzeddin Keykavus, kardeşinden değil, Kösedağ Savaşından beri Moğollarla içli-dışlı olan Muineddin Pervane’den çekiniyordu. Pervane’yi de, kendisine çok düşkün olduğu ve her arzusunu yerine getirdiği Mevlânâ ancak ikna edebilirdi. Mevlânâ Celaleddin hem karısının hem kendisinin tapınacak kadar çok sevdikleri Şeyhleriydi; onu çağırıp sarayında sık sık “sema ayinleri” düzenlerlerdi. Zaten İzzeddin Keykavus ve Rükneddin Kılıcarslan, iki kardeş sultan arasında anlaşma-uzlaşma çabalarına giren Fahreddin Arslandoğmuş gibi emirler yok değildi. Ancak bunların yaptığı, Moğolların istediği biçimde Rum’u iki-üç kardeş arasında paylaştırıp geçici olarak savaşları önlemekti…

Bizce bir şikâyet bahanesiyle Hacı Bektaş üzerine kızgınlıkla gelen Nureddin Caca, Velâyetnâme’de Hünkâr’ın bir kerameti gibi sunulan belki günlerce süren konuşup görüşmeler sonunda ikna edilmişti. Büyük olasılıkla (bu ilişkide tek bilinen Saru Saltuk olmakla birlikte) Hacı Bektaş’a bağlı ve İzzeddin’i destekleyen hayatta kalmış eski Babai şeyh-önderleri, Baba İshak halifeleri de orada bulunmaktaydı. Zaten sözünü ettiğimiz İzzeddin’in ilk saltanat döneminde Babai Türkmenlere hoşgörüyle yaklaşması, Sulucakarahöyük’ün, Hacı Bektaş önderliğinde kısa bir zaman içinde büyüyüp gelişmesini de mutlaka etkilemişti.

Mevlânâ’nın mektuplarının bu olaydan önce Nureddin Caca’nın eline geçtiğini, mektuplardan birinin içeriğine uygun biçimde, Hacı Bektaş’ı abdest-namaz sınamasından geçirmesi gösteriyor. Mektuptan mutlaka söz edilmiş, tartışılmış. Ancak Hacı Bektaş, Mevlânâ’ya, “Rum ülkesi kan gölüne dönmüş, siz Tanrıya kulluğun abdest-namazla olacağını söylüyorsunuz. Her tarafta su yerine kan akıyor, bu kanla abdest alınmaz. Önce kanı temizleyelim, sular durucak aksın” mesajını göndermişti bizce.

Başta Ariflerin Menkıbeleri’nde geçen olayı anlattıktan sonra sormuştuk: Kur’an’dan 17. Surenin 26. ayetini (Bir de akrabaya, yoksula yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma) tamamlayan 27. ayeti (Zira böylesine israfta bıılunan1ar şeytanların dostları, kardeşleridir) ilgisiz bir biçimde, Caca’nın anlattıklarına kanıt göstererek, Hacı Bektaş’ a şeytanın kardeşi demesi ve onu insan yüzlü iblislerden sayması nasıl bir kine dayanıyordu? Caca’nın Hacı Bektaş’a yakınlaşmasıyla onu kaybetmesinden mi korkuyordu? Şimdiye kadar mektuplarından öğrendiklerimiz, dolayısıyla Mevlânâ’nın karakteri ve siyaset anlayışı üzerinde edindiğimiz bilgiler, bu iki sorunun ötesinde yanıtlar getirdi sanıyoruz.

Elbette ki, Ahmet Eflaki’nin anlattığı gibi Nureddin Caca, Mevlânâ ile Hacı Bektaş’ın kerametlerini değil, gönderdiği haberi tartıştı. Ancak Mevlânâ böyle bir öneriyi kabul etmek bir yana, Nureddin Caca’yı, “iblis, yani Şeytan’la elbirliği yapılmaz” diye paylamış, Hacı Bektaş’tan uzak durmasını sağlamıştı. Mevlânâ’nın Moğollara karşı olması ve böyle bir amaç için Pervane’yle konuşması ne siyaset anlayışına ve ne de yaşam biçimine uygun düşüyordu. Böyle bir şey yapmaması için, olayı Pervane’ye bildirmekle tehdit bile etmiş olabilir. Onun Caca’dan’ beklediği ve istediği sadece, Nizameddin’ine “lütuflar yapması onu himayesine almasıdır!

Hacı Bektaş’ın Mevlânâ’ya daha önce Şeyh İshak adlı bir dervişini de gönderdiğini biliyoruz.[74] Hacı Bektaş’ın bu dervişini göndererek Mevlânâ’ya, “Ne iştesin, ne istiyorsun? Dünyada kopardığın bu kıyamet nedir? Eğer aradığını buldunsa sus, bulmadınsa saldığın bu gürültü nedir? Kendini insanoğullarının en beğenileni yaptın. Halkın bu kadar evini barkını yıktın … nedir bu hal?” diye sordurttuğunu yazıyor. Mevlânâ’nın ününün büyümesi ve herkesin ona mürit olması yüzünden kıskanıldığı ve aleyhine söylenen sözler ve nüktelerle eleştirildiğini söylüyor. Ona göre Hacı Bektaş da Mevlânâ’yı kıskandığı için böyle davranmış. Mevlânâ da ona şiirle karşılık vermiş: “Başımızı ayak yapıp Ceyhun tarafına doğru koşuverdik / Biz dünyayı birbirine kattık ve sonra oradan fırlayıp çıktık / Biz Mecnun’un sınırını da aştık…

Kuşkusuz Hacı Bektaş bunları sordurmak için dervişi İshak’ı göndermemişti. Onun biraz Konya’nın, kentin dışına çıkıp, ezilen, baskı gören halkın arasına girmesini istiyordu. Ama onun yüzü Ceyhun’a, Ceyhun’dan gelenlere (Moğollara) dönüktü; aşktan-meşkten başını kaldırıp, avama (halka) bakacak hali yoktu. Mevlânâ asıl karşılığı, Şeyh İshak’la konuşurken aynı anda Sulucakarahöyük’te Hacı Bektaş’a görünüp(!), boğazına sarılarak veriyor. Eflaki bu kerameti şöyle anlatıyor:

“Şeyh İshak … görüp işittiğini olduğu gibi anlatıp, yazdığı tarihi anlatınca Hacı Bektaş, ‘Aynı günde Mevlânâ hazretleri kükreyen bir arslan gibi içeri girdi ve bana: “Ey kahpenin kardeşi! Bizim heyecanımız neşe ve aşktan geliyor, yanma ve aramaktan değil,’ deyip boğazımı sıktı. Öleceğimden korktum” dedi’.”

Görüldüğü gibi Mevlânâ Hacı Bektaş’ın elini değil boğazını sıkmayı tercih ediyor.

Velâyetnâme yazarı Uzun Firdevsi ise, Hacı Bektaş Veli’nin kendisine en yakın halifesi olan Saru İsmail’i Mevlânâ’ya gönderdiğini anlatıyor: Aynı zamanda ibriktarlık hizmeti gören Saru İsmail, su ısıtıp Hacı Bektaş’ın yıkanmasını ister. Hacı Bektaş, önce onun Konya’ya gidip, Mevlânâ’da bulunan bir kitabını alarak hemen gelmesini söyler. Saru İsmail, Hacı Bektaş’la aralarında geçeni ve kitabını istediğini anlatınca Mevlânâ şöyle der:

“Hünkâr Hacı Bektaş katına, her gün yedi deniz, sekiz ırmak uğrar. Onların suya girmeye ne ihtiyaçları var ki, böyle dedin, yıkanmaya davet ettin erenler? Kitaptan maksat işte sana verdiğim öğüttür”.[75]

Menakıbname yazarlarının özelliğidir, herkes kendi velisinin üstünlüğünü öne çıkarır. Yoksa Mevlânâ’nın Hacı Bektaş için bu övgüye kesinlikle dili varmaz, Yunus’un deyişiyle “yapası yoktur.” Ne de Ahmet Eflaki’nin aynı sayfada anlattığı gibi, mana âleminde Mevlânâ tarafından boğazı sıkılan(!) Hacı Bektaş da, “Şimdi ey dervişlerim! Mevlânâ’nın saltanat ve ululuğu, bizim tasavvurumuza ve benzetmelerimize sığmaz. O mana simgesinin fermanına itaattan başka bizim için yapılacak şey yoktur!” dememiştir.

Sonuç olarak, Nureddin Caca’nın ikna edilip Mevlânâ’ya gönderilmiş olması işe yaramamış. Caca da, Şeyhi Mevlânâ Celaleddin’e itaat ederek, Hacı Bektaş’ı kendisini kandıran iblis olarak görüp ondan uzaklaşmıştır. Ancak, Velâyetnâme’de Hacı Bektaş’ın bir kerametiymiş gibi anlatılan zindan olayının gerçekleştiği anlaşılıyor.

I. 13. Nureddin Caca Zindanı Boylamış Olmalıdır

Velâyetnâme’de olay şöyle anlatılmaktadır:

“Hünkâr, suyu avucuna döktü, yine su kıpkızıl kan kesilmişti. Nureddin Hoca, bunu büyüye yordu, ‘Derviş’ dedi, ‘kalk, gönlün nereyi isterse oraya git; seni bir daha buralarda görürsem ocağını yıkarım’.”

Nureddin Hoca bu sözleri söyleyince Hünkâr, ‘Yarın öğleyin’ dedi, ‘seni tutarlar, oğlancıklarını bile görmeye izin vermezler. Bir yaş derinin içine korlar öyle bir yere götürürler ki, bir torba toprakla bir avuç arpa canını kurtarmana sebep olur.’ Nureddin Caca bu sözlere fena halde kızdı. ‘Eğer’ dedi, ‘yarın öğleye kadar dediklerin başıma gelmezse gör de bak, sana neler ederim ben.’

O gece yattı. Ertesi gün Kırşehri’ne hareket etti. Kırşehri’ne yakın Yüceırkadca denen yere varınca abdest alıp öğle namazını kıldı. Bir de baktı ki yedi tane bey karşıdan çıka geldi. Bunlar hemen, ‘Nureddin Hoca sen misin?’ dediler. ‘Evet, benim’ dedi. ‘Padişah emretti, seni nerede bulursak aman vermeyeceğiz, evine gitmene bile izin vermeyeceğiz. Tutup bağlayıp, yaş göne sararak götüreceğiz.’ Yaş göne sardılar, Sultan Aliyüddin Padişah’ın huzuruna götürdüler. Padişahın, her tarafı kireçle sıvanmış derin bir zindanı vardı, pek kızdığı kişileri attırırdı. Bu zindana atılanların gözleri, kireçli duvarlara baka baka, üç yıla kalmaz kör olurdu. Nureddin Hoca’yı da oraya attırdı.

Nureddin Hoca, ‘Eyvahlar olsun, öyle bir azizin kadrini bilemedim, ona kötülük etmeye niyetlendim’ der dururdu. Hacı Bektaş’ın sözlerini hatırlayıp zindancıya bir avuç toprakla, bir torba arpa getirtti, toprağı yere saçtı, üstüne de arpayı serpti. Su verdi, arpa bitti. Yeşil arpaya baka baka gözlerine zarar gelmedi.”[76]

Abdülbaki Gölpınarlı, Velâyetnâme kitabının arkasında (s. 111-113) Nureddin Caca hakkında geniş denebilecek bilgi vermiştir. Asıl adı Cibril Nureddin olan Caca Bey’in, Kırşehir Medresesini Rükneddin Kılıcarslan oğlu Gıyaseddin Keyhusrev III zamanında, 1272-1273’te yaptırdığı, bu vakıf binasının yazıtında ve vakıf belgesinde kayıtlıdır. Ayrıca emirlik yaptığı Eskişehir’de de aynı yıl bir minare diktirmiştir.

Gölpınarlı onun hakkında verdiği bilgilerden sonra, “Bütün bunlardan anlaşılıyor ki Mevlânâ’ya muhip olan Nureddin Caca, Hacı Bektaş’ı sevmektedir. Ancak onun gazebine uğradığı, zindana atıldığı hakkında tarihi bir bilgiye sahip değiliz” demektedir.

I.14. Velâyetnâme’de Önemli Tarihsel Bilgiler Vardır…

Nureddin Caca’nın Hacı Bektaş’ı ne kadar sevdiği(!) anlatmış olduklarımızda görülmektedir. ‘Ariflerin Menkibeleri’nde yazılanların büyük çoğunluğu, her nedense ‘tarihi bilgi’ kabul ediliyor. Ama Hacı Bektaş Veli Menakıbnamesi olan Velâyetnâme’de anlatılanlar sadece olağanüstü söylenceler, masallar olarak görülüp üzerinde durulmuyor. Derinliğine inilip, tarihsel bilgiler çıkarılmıyor. Yani tümü masal mı? Değil elbette. Kerametlerin, söylencelerin nesnel temellerine inildiği zaman tarihsel, toplumsal ve de felsefi bilgilerin günışığına çıkmaması için hiçbir neden ve zorluk yoktur. Hacı Bektaş Veli ortodoks (Sünni) inançlı ve yönetimin, güçlünün yanında olsaydı; hem yapıtları günümüze noksansız gelmiş, hem de üzerine ciltlerce inceleme araştırma kitapları yazılmıştı Mevlânâ gibi. Günümüze ulaşabilenlerin içinde ‘takıyye’ olarak verilmek durumunda kalınmış olan bazı ortodoks görüş ve inanç kuralları, yani Şer’i bilgilere nasıl sarılıp, Hacı Bektaş’ın Sünnileştirilmeye çalışıldığı da ortadadır.

Yinelemek durumunda kalıyoruz; A. Gölpınarlı, Hacı Bektaş’a atfedilen suyu kana çevirmesi kerametine, ‘hokkabazlık’ diyor. Ama Mevlânâ’nın Konya’da Şeyh İshak’la konuşurken, aynı anda Sulucakaraöyük’te Hacı Bektaş’ın boğazına sarılmasına tek söz etmiyor. Demek ki, Mevlânâ’nın bu kerameti gösterebileceğini kabul ediyor. Bilim adamı, araştırmacı kişi ikisinin de böyle bir şey yapamayacağını bilip, kabul etmesi gerekir. Biz yukarıda Hacı Bektaş’ın, kanlı abdest suyuyla ne demek istediğini sayfalar boyu açıklamaya çalıştık, tarihsel derinliklere inerek. Yazdıklarımız için, böyle bir şey olamaz, olmamıştır deniliyorsa yeni yorum açıklamalar getirilsin. Ama kimse Hacı Bektaş’ın ‘suyu kana çevirdiğini’ ileri sürmesin ve de bunu yaptığını ispat etmeye kalkmasın. Ayrıca hiç kimsenin, Hacı Bektaş ‘bu hokkabazlığı yapmış ya da yapmamış’ biçiminde bir ifade kullanmaya da hakkı yoktur.

Mevlânâ’nın aynı anda ‘mana âleminde’ Hacı Bektaş’ın boğazına sarılması kerametinin açıklamasını yapmaya gerek görmedik. Çünkü bunun, Nureddin Caca ile Hacı Bektaş üzerine tartışırken Mevlânâ’nın köpürmüş durumda, “Hacı Bektaş şimdi yanımda olsaydı, İblis’in kardeşinin boğazına sarılır onu boğardım” diye haykırmanın ötesinde bir anlamı yoktur. Ama ona inanan, onu seven, yücelten müridlerinin ağzında keramete dönüşüp, yetmiş-seksen yıl sonra Ahmet Eflaki’nin kitabına kayıtlanıyor…

Biz, Velâyetnâme’de Nureddin Caca’nın zindana atılmış olmasına, Hacı Bektaş’ın gazabı ya da bedduası olarak değil, yeni bir tarihsel bilgi olarak bakıyoruz. Aynı zamanda bu olay gösteriyor ki, Hacı Bektaş Veli, kurduğu dergâhta dünyadan elini eteğini çekmiş bir ermiş derviş gibi yaşamıyor. Ülke siyasetinin tamamıyla içindedir; Karaman, Çepni, Ağaçeri, Bayad, Döger, vb., heterodoks İslam (Alevi) inançlı Türkmen gruplarının, (Ali donunda dünyaya geldiğine inanılan) manevi önderleri olarak, tüm eylem ve hareketlerinden haberlidir. Anadolu, son yurtlarıdır; gidecekleri başka yer yoktur. 1200’ün ilk on yıllarından beri, yarım yüzyıldır peşlerini bırakmayan Moğol felaketini canları pahasına yok etmeleri gerekiyordu. Bu da ancak merkezi güçlü bir devletin varlığıyla gerçekleşebilirdi. Birlik ve beraberlik içinde hareket etmenin zamanıydı. Hacı Bektaş Veli, “Bir olalım, iri olalım, diri olalım” sözünü boşuna söylememişti. Selçuklu Devletinin, Sultan Alaaddin I. Keykubat (1220-36) dönemi güçlü merkezi yönetiminin ve Türkmenleri sayısız vakıf topraklarıyla yerleştirme politikasının (Uç’lara yerleştirip merkezi güvenceye, almış da olsa!) anıları onların arasında hep yaşıyordu. Onun içindir ki menakıbnamelerde, veli söylencelerinde geçen tüm Selçuklu sultanlarının büyük çoğunluğunun adı Sultan Alaaddin’dir. Görüldüğü gibi, Velâyetnâme’ye göre Nureddin Caca’yı zindana gönderen de odur. Demek ki, Türkmenler İzzeddin II. Keykavus’u, Alaaddin’le eşleştirmiş ve onun Moğol istilasından ülkeyi kurtarma siyasetiyle özdeşleşmişlerdi. Moğol işbirlikçilerinin, İzzeddin için kadın düşkünü, ahlaksız, şarapçı bir Hıristiyan yeğeni propagandaları onları etkilemiyordu. Sultan Alaadin’in de babaannesi Hıristiyan’dı ve on bir yılı Bizans başkentinde geçmişti.

Bu Velâyetnâme metninden, Selçuklu döneminde tutuklanan kişilere yapılan, “tutukluyu yaş göne sarıp, içinde kurumaya bırakma ve zindan hücresini kireç beyazına boyayıp gözlerini kör etme” gibi işkence çeşitlerini de öğreniyoruz. Nureddin Caca’yı yakalatıp, yaş deriye sardırıp, gözleri de kör olsun diye kireç beyazı zindana attıran İzzeddin II.  Keykavus’dan başkası olamaz. Çünkü o kardeşi Rükneddin’in yandaşı ve büyük düşmanı Pervane Muineddin Süleyman’ın, Ahmet Eflaki’nin deyimiyle Muhammedin mağara arkadaşı Ebubekir’i gibi, “yar-ı gar”ıdır. Hacı Bektaş Veli, yukarıda uzun uzun anlattığımız gibi yetkin bir ileri görüşlülükle onu uyarmış, hatta ikna etmiştir. Ama Caca Mevlânâ’nın cazibesiyle, Hünkâr’dan uzaklaşmıştır.

Bu tutuklamanın tarihine gelince: Daha önce yeri geldiğinde belirttiğimiz gibi 1254·yılında, bazı emirler aşçı elbiseleri giyinip, Rükneddin’in kaçmasını sağlayarak onu Kayseri ‘de tek Sultan ilan ettiler. Moğolların isteğiyle Doğu’daki birçok kentte onun sultanlığı kabul edildi. Bunun üzerine İzzeddin II. Keykavus, bir ordu derlemiş, görüşme çabaları sonuç vermeyince de onları yenilgiye uğratmıştı. Böylelikle Rükneddin Kılıcarslan, 1254 yılının sonlarına doğru ağabeyinin eline düştü ve İzzeddin görünüşte barıştığını ilan ettiyse de, onu Uluborlu yakınındaki Davalu (ya da Burgulu) kalesine hapsettirdi.

Anlaşılıyor ki, kardeşi Rükneddin Kılıcarslan’ın güçlerini yenip onu kaleye kapattıktan sonra, onu tutan emirlerinden de yakaladıklarını zindana attırmıştı. Süleyman Pervane gibi bazıları Tokat’a kaçmışlardı. Şu halde Kırşehir emiri Nureddin Caca, bu savaştan sonra –ki Ebül Harp (savaş babası) unvanı taşıyan Caca’nın da İzzeddin’e karşı savaştığı kesindir– sonra tutuklanmış ve en az iki yıl zindanda kalmış olmalıdır. Çünkü iki yıl sonra Moğol kumandanı Baycu ordusuyla gelip, 11 Ekim 1256’da Sultan Hanı civarında yapılan savaşta, İzzeddin’in Türkmen gruplarından oluşturduğu kuvvetlerini yendi. Savaştan sonra Emir Fahreddin Arslandoğmuş, Sultan İzzeddin’den hoşnut olmayan diğer ileri gelen emirlerle Burgulu Kalesine giderek kalede tutsak bulunan Rükneddin IV. Kılıçarslan’ı alıp saltanata geçirmişlerdir.

Velâyetnâme’ye göre, Nureddin Caca’nın zindandan çıktıktan sonra itibarını yitirdiği görülüyor. Uç illerden birine atandığı ve yakınlarına hasret kalmış, onlara kavuşamadan öldüğü anlatılıyor. Olasıdır ki, zindandan çıkarıldıktan sonra Eskişehir emirliği yaparken ölmüştür. Burada Hünkâr’ın yüce erdemlerinden birini daha vurgulamak gerekir: Başına gelebilecekleri kendisine anlatmasına rağmen, Nureddin Caca’nın sözünü dinlemeyeceği ve siyasetinden vazgeçmeyeceğini anlıyor. Belki yıllarca yatacağı zindanda, ak kireç işkencesinden gözlerini korumanın yolunu göstererek ona, yani düşmanına bile en büyük iyiliği yapıyor.

 



[1] A. Gölpınarlı, Mevlânâ Celaleddin, İstanbul, 1985, s.229, 237-240.

[2] Vilayetname, Menakıb-ı Hünkâr Hacı Bektaş Veli, Haz. Abdulbaki Gölpınarlı, İstanbul, l990, s. XVIII-XXII.

[3] A. Gölpınarlı, Mevlânâ Celaleddin, s. 229-230.

[4] Hacı Bektaş Veli, Fevaid, Haz. Mehmet Yaman, Ankara-tarihsiz, s. 17; 84.

[5] Agy, s. 34-3.

[6] Vilayetname, Haz. A. Gölpınarlı, s. XXVI-XXVII.

[7] İ. Kaygusuz, Görmediğim Tanrıya Tapmam, İstanbul, 1996, s. 237-238.

[8] Agy, s. XVII.

[9] A. Yaşar Ocak, Menakıbnameler, s. 53.

[10] Hacı Bektaş Veli, Vilayet-Name, Haz. A. Gölpınarlı, s. 17, haz. E. Korkmaz, İstanbul, 1995, s. 36.

[11] Cevdet Türkay, Osmanlı İmparatorluğunda Oymak, Aşiret ve Cemaatler, İstanbul, 1979, s.419.

[12] Yurt Ansiklopedisi, cilt 8, İstanbul-1982-3, Maraş maddesi. s. 5656, 5673.

[13] Agy, s. 9, beyit 101.

[14] Agy, s. 10, beyit 117.

[15] Agy, s. 16-18; beyit 175, 179, 180, 208.

[16] Agy, s. 21, 23, beyit 240, 260.

[17] Vilayetname, Haz. Abdulbaki Gölpınarlı, s.20-21; Haz. E. Korkmaz, s.42-43.

[18] Prof. Dr. Fuad Köprülü, Osmanlı Devletinin Kuruluşu, 4. Baskı, Ankara, 1991, s 160-161.

[19] Âşık Paşaoğlu Tarihi, Haz. N. Atsız, 2. Basım, Ankara, 1992, s.164-165.

[20] Ahmet Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri, Çev.: Tahsin Yazıcı, C. 1, 4. basım, İstanbul, 1986, s. 284-5.

[21] Elvan Çelebi, Menakıbu’l Kudsiyye, Haz.: İsmail E. Erünsal-A. Yaşar Ocak, İstanbul, 1984, s. 169-171.

[22] Vilayetname, Haz. A. Gölpınarlı, s. 18; Haz. E. Korkmaz, s. 37-38.

[23] Doç. Dr. Bedri Noyan, Alevilik Bektaşilik Nedir?, 2. baskı, Ankara, 1987, s. 510-511; Mehmet Şimşek, Hıdır Abdal Sultan Ocağı, İstanbul, 1991, s. 68.

[24] Âşık Paşaoğlu, Agy, s. 165.

[25] Ernst Werner, çev. O. Esen-Y. Öner, Büyük Bir Devletin Doğuşu-Osmanlı Feodalizminin Oluşma Süreci İstanbul, 1986, s. 130-131.

[26] Agy, s. 165. Buradaki bozuk anlatımdan, sanki Hacı Bektaş Anadolu Bacıları arasından Hatun Ana’yı seçmiş gibi bir anlam çıkıyorsa da gerçek bu değil. Bu dönemde, olasılıkla en güçlü örgüt olarak Bacıyan-ı Rum’un seçilmiş olması söz konusudur. Özellikleri hakkında fazla bilgi olmamakla birlikte, F. Köprülü’nün dediği gibi, “Türkmen kabilelerinin müsellah silahlı ve cengâver kadınlarından (Agy, s. 94) oluşan Bacıyan-ı Rum’un toplumsal, ekonomik ve askersel işlevlerde bulunan geniş üye tabanlı bir örgüt olduğu anlaşılmaktadır. Hatun Ana bu yıllarda, genç kız ve kadın olarak örgütün önde gelenlerindendir. Bacıyan-ı Rum’un askersel yanının 1350’li yıllara doğru, yani incelediğimiz dönemden yüzyıl sonra hala sürdüğünü Alman gezginin söylediklerinden anlıyoruz.

[27] E. Werner, Agy, s. 98.

[28] E. Werner, Agy,. s. 10l.

[29] Hacı Bektaş Veli, Fevaid, Haz, Mehmet Yaman, s. 53.

[30] Vilayetname, Haz. A. Gölpınarlı, s.33-34; Yay. Haz. E. Korkmaz, s. 66-67.

[31] Vilayetname, Haz. A. Gölpınarlı, s. 49, 117; Haz. E. Korkmaz, s. 96.

[32] Elvan Çelebi, Agy, s. 11-12.

[33] Vilayetname, Haz. Abdülbaki Gölpınarlı, s.23-24; Yay. Haz. E. Korkmaz, s. 47

[34] Vilayetname, Haz. A. Gölpınarlı, s.34; Haz. E. Korkmaz, s. 68.

[35] . V: Gordlevski, Çev. Azer Yaran, Anadolu Selçuklu Devleti, Ankara, 1988, s. 130, 132.

[36] V. Gordlevski, Agy, s 162-164.

[37] Vilayetname, Haz. A. Gölpınarlı, s. 28-30; Haz. E. Korkmaz, Agy, s. 56-59.

[38] Vilayetname, Haz. A. Gölpınarlı, s. 22-23; Haz. E. Korkmaz, s. 44-45.

[39] Vilayetname, Haz. A. Gölpınarlı, s. 23; Haz. E. Korkmaz, s. 46.

[40] Vilayetname, Haz. A. Gölpınarlı, s. 54; Haz. E. Korkmaz, s. 105-106.

[41] Hacı Bektaş Veli, Haz. Mehmet Yaman, Fevaid, s. 45-46, 83.

[42] Vilayetname, Haz. A. Gölpınarlı, s. 33-34; Haz. E. Korkmaz, s. 63-64.

[43] Başka bir yazımızın konusu olan bu düzen için sadece bir-iki cümlelik tanımlama vermek istiyoruz: İran’da Zerdüşt Ortodoksizmine karşı yükselen Heterodoks (aykırı) Mazdekizm’in mutlak eşitlikçi ve paylaşımcı siyaseti, Heterodoks İslam’ın (Aleviliğin) içine girip yerleştikten sonra isyanlar, kutsal kişilerin, yani Ehl-i Beyt ve On İki İmamların öcünü alma hareketleri olmaktan çıkmış ve doktriner komünistik ihtilaller niteliğini kazanmışlardı. 9.  yüzyılın ilk yarısında yirmi yıl aralıksız süren Babek Hurremi ihtilalci hareketi, onun bir çeşit devamı olan Karmati Alevilerinin ihtilalci siyaseti ile aynı yüzyılın son yarısında, yaklaşık iki yüzyıl süren bir devlet kurdurmuştu. Batılıların “İslam Bolşevikleri” dedikleri Karmatiler, Mazdekizm’den alınıp geliştirilen komünistik düzeni kurdukları kale-kentlerinde uygulamışlardı. Aleviliğin Babai siyasetinin de amaçladığı düzen farklı değildi.

[44] Louis Bréhier, La Civilisation Byzantine, Paris, 1970, s.364-365; G. Ostrogorsky, çev. Fikret Işıltan, Bizans Devleti Tarihi, Ankara, 1981, s. 410-12.

[45] Vilayetname, Haz. A. Gölpınarlı, s. 55; Haz. E. Korkmaz, s 107-108.

[46] Fevaid, s. 51.

[47] Vilayetname, Haz. A. Gölpınarlı, s.65-66; Haz. E. Korkmaz, s 123-124.

[48] İ. Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri, Ankara-1984, s. 67, 81, 228.

[49] Ostrogorsky, Agy,, s. 179, 401, 517.

[50] İ. Kaygusuz, Alevilik İnanç, Kültür, Siyaset Tarihi ve Uluları I, İstanbul, 1995, s. 115-118.

[51] I. Kaygusuz, Agy, s. 116.

[52] G. Ostrogorsky, Agy, s. 419.

[53] Agy, s. 73.

[54] Agy, s. 76.

[55] Vilayetname, Hz. A. Gölpınarlı, s. 28-29; Hz. E. Korkmaz, s. 56-59.

[56] Ahmet Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri-I, Çev. Tahsin Yazıcı, Hikaye 476, s. 345.

[57] Agy, s. 345.

[58] Agy, s. 155.

[59] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ Celaleddin, 4. basım, İstanbul, 1985, s. 238.

[60] Agy, s. 237.

[61] Agy, s. 221-223.

[62] Mevlânâ Celaleddin, Mektuplar, Haz. Abdülbaki Gölpınarlı. İstanbul, 1963, s. 26-28.

[63] A. Gölpınarlı, Mevlânâ Celaleddin, s. 239.

[64] Mevlânâ Celaleddin, Agy, s.25.

[65] Mevlânâ Celaleddin, Agy, s. 39-40.

[66] Ahmet Eflaki, Çev. Tahsin Yazıcı, Agy, s. 43-44, 51; Claude Cahen, Çev. Yıldız Moran, Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, İstanbul, 1979, s. 267-268; Gregory Abu’l Farac, İngilizceden Türkçeye çev. Ömer Rıza Doğrul, Abu’l-Farac Tarihi II, 2. baskı, Ankara, 1987, s. 560.

[67] Mevlânâ Celaleddin, Agy, s. 80-81.

[68] Ahmet Eflaki, Çev. Tahsin Yazıcı, Agy, c. II, s. 108-109.

[69] A. Eflaki, Çev. Tahsin Yazıcı, Agy, c. I, s. 218, 317.

[70] Prof. Dr. Fuad Köprülü, Osmanlı Devletinin Kurutuşu, 4.baskı,’ Ankara-1991, s. 55.

[71] Mevlânâ Celaleddin, Agy, s. 36-39.

[72] Mevlânâ Celaleddin, Agy, s. 42-43.

[73] Ümit Hassan, “Siyasal Tarih, Açıklamalı Bir Kronoloji”, Türkiye Tarihi 1, İstanbul, 1980, s. 253-254.

[74] Ahmet Eflaki, Çev. Tahsin Yazıcı, Agy, s. 85.

[75] Vilayetname, Haz. A. Gölpınarlı, s. 48.

[76] Vilayetname, Haz. Abdülbaki Gölpınarlı, s. 29-30.

 

Araştırma-İnceleme

Malakat_sehsafi
Kitapları

Anı-Öyküler

Sarabi-oykuler
Kitapları

Tiyatro Oyunları

Silvanli-Kadinlar
Kitapları

Roman

masuki-önkapak
Kitapları

Çeviri

Karam-Khella
Kitapları