ALEVİLİĞİN İSLAM ÖNCESİ VE İSLAM DIŞI KAYNAKLARINA İLİŞKİN KISA DEĞİNMELER

  • PDF

inanclar-kafa-karisikligiİsmail Kaygusuz

Bütün dinlerde ‘değişmez düşünce-inanç’ anlamına gelen Ortodoksluğun karşısında, mutlaka Heterodoksluğun (aykırı, farklı düşünce-inanç) yükseldiğini görürüz. Bu bağlamda 650’lerden başlayarak yükselen Alevilik, çeşitli akım ve siyaset adlarıyla, tüm Orta Doğu, Orta ve uzak Asya’yı içine alan çok geniş coğrafyada çağlar boyu varlığını sürdürerek Anadolu’da en geniş durağını bulmuştur. Ortodoks islamlığı Sünnilik-Şiilik heterodoks islamlığı ise bugün Alevilik temsil etmektedir.

İnanç (inanma/iman), din demek değildir; dinin içinde inanç vardır, ama inancın içinde her zaman din yoktur. Dine inanmak kadar felsefeye, bilime, sanata da inanmak bağlanmak vardır. Dikkat edilirse din ve iman kavramları hep ayrı kullanılır. Alevilik de başlı başına din değil, dinsel inanç yanıyla birlikte sosyal, felsefi ahlaksal inanç sistemidir; kişisel ve toplumsal yaşama biçim ve düzen veren kurallara (edeb-erkâna) sahiptir. Aleviliği bir “kültürdür, kültürel anlayıştır” diye tanımlamak da doğru olamaz. Çünkü “kültür” sözcüğü gerçekte sosyoloji ve sosyal bilimler sınırları içerisindeki din, inanç, mezhep dâhil pek çok sanatsal, felsefi ahlaksal vb. birçok kavramları içinde barındırır.

Alevilik felsefi anlamda, “heterodoks İslam” tanımı saklı kalmak kaydıyla, İslamın bâtınilik bağlamında nesnelliğe dönük yüzüdür. İslamın içinden çıkıp dışa taşmıştır. İlk üç halifeyle başlayarak, Peygamber ailesi ve Ali düşmanlığı çerçevesinde Emevi ve Abbasi yönetimlerinin çıkarları doğrultusunda geliştirilen İslamın dogmatik, değişmez kuralları ve biçimselliğini kırarak, kendi nesnel kurallarını yaratacak olan özgür düşünceye taşınmış; yeşerdiği, filizlendiği toprakların kültür, inanç ve felsefelerini özümseyen Alevilik, yaşanmakta olan syncretic /bağdaştırmacı sentezine ulaşmıştır. Bu yüzden, İslamın metafizik değerlerinin mantığı içinde dahi akılcı olmayan bir aymazlığı yaşamayı sürdüren Sünniliğin, Alevilikle aykırılığı, çelişkisi hep sürecektir.

Alevilik, tarihsel olarak İslamın dinsel çerçevesinde Ali’nin adına bağlı olarak yükseldi. Ama daha başlangıç sürecinden itibaren İslam dışı bazı inanç, felsefe ve dinlerin toplumsal, moral ve tanrı anlayışlarından ögeler alması ve bu özelliğini kesintisiz sürdürmüş olması nedeniyle, bir kısım yazar ve araştırmacılar tarafından Aleviliğin islam dışında bir inanç sistemi gibi algılanması gerektiği ileri sürülmektedir.

“Alevilik İslamın Dışındadır” ve “Alevilik İslamdan önce de vardı” Denilebilir mi?

Hayır. Hiçbir tarihsel temeli olmayan bu savı tamamıyla reddederken, artık bu tartışmalara da bir nokta koymak gerektiği kanısındayız. “Aleviliğin Doğuşu” üzerinde yaptığımız çalışma da ortadadır.

Bu iddiayı sürdürenlerin İslam tarihini çok iyi incelemedikleri ya da belli bir amaç doğrultusunda hareket ettikleri kanısındayız. 13 yıllık Mekke dönemindeki çok küçük bir İslam topluluğunun büyük baskı altında verdiği mücadele üzerinde durmasak da Muhammed Peygamberin, on yıl gibi çok kısa bir zamanda (622-632) Medine’de andlaşma, uzlaşma ve ortak savunmayla, “Tanrının ve onun elçisi huzurunda, kitap sahibi diğer din mensupları da dâhil bütün inananlar eşittir. Kimse kimseden üstün değildir” diyen tanrısal demokrasi (Theo-democracy) ilkeleri temelinde kurduğu Kabileler Federasyonu bir devlet olma aşamasına ulaşmıştır.

Hicret’in ilk yıllarında hazırlanıp kabile başkanları tarafından onaylanmış “Medine Vesikası” ya da “Medine Federasyonu Anayasası”nın getirdiği “Kardeşlik Sözleşmesi”nin o ana kadar Arap Yarımadası’nda görülmemiş ve yaşanmamış kurallarıyla eşitlik eğilimli bir toplum yaratılmıştı ve sosyal düzen kökünden değişime uğruyordu. İlk Mekke’de kurulmuş ve tarihsel olarak 616’da tamamlanmış Kırklar Meclisi düzenine Medine’de eklenmiş olan “Kardeşlik Sözleşmesi” değişimi öylesine hızlandırmıştı ki, ortak kazanıp ortaklaşa yemeyi ve herşeyi paylaşmayı ve hatta kardeşleşenler arası veraseti (Kurân Sure: 8, Ayet: 72) bile getiriyordu. Bu kurala uyularak, daha ilk aşamada Hattap oğlu Ömer dâhil 95 Muhacir (Mekkeli Göçmenler) ve Ensar’dan(yerli Medineliler) kişi kardeşleşmişti. [1] Alevilik toplu tapınması Cem’in en önemli kurumlarından olan Musahipliğin temeli burada atılmıştı. Demek ki Mekke ve Muhammed dönemi Medine İslamlığını farklı kategoriye sokmak ve iyi incelemek gerekiyor.

Muhammed’in dünyadan göçmesini izleyen daha ilk on yıl içinde, Kırklar Meclisli ve yol ve inanç kardeşliği kuruluşlu Muhammed dönemi İslamlığın getirdiği düzenin toplumsal eşitlik kurallarından eser kalmadı. İslam dini, bezirgânların, büyük toprak sahipleri ve fetihçi asker oligarşisinin eline geçmiş ve kuralları onlar koymaya başlamıştı. Peygamberin damadı ve Medine’de bu sözleşmenin uygulanması sırasında kardeşleştiği (müsahip tuttuğu) amcası oğlu Ali, çevresindeki bir avuç şiasıyla/yandaşıyla barırşçıl siyaset yöntemi uygulayarak eski düzeni geri getirmek için boşuna çaba harcadı.

Muhammed’in ölümünden tam yirmi dört yıl sonra Abdullah ibn Saba, Ali adına halkı ayaklandırarak Küfe, Basra ve özellikle Mısır’dan getirdiği isyancı halk güçleriyle Halife Osman’ı alaşağı etti. Ama artık iş isten geçmişti. Çünkü çeyrek yüzyıl içerisinde oluşan yeni sınıflar öylesine güçlenmişlerdi ki, iktidara getirilmiş olan Ali’nin onları ortadan kaldırması olanaksızdı.[2]

Başlangıçtan itibaren bütün Alevi siyasetleri ve başkaldırıları Ali’nin ve onun soyundan gelenlerin adına yapılmıştır. Ve Muhammed dönemi Mekke ve Medine İslamlığındaki Tanrısal Demokrasi’ye hep özlem duyulmuş, simgeleşmiştir. O düzen örnek gösterilmiş ve o düzenin geliştirilerek uygulanması istenmiştir. Eşitlikçi, adaletçi ve kardeşçe paylaşımcı kurumlarıyla, hiçbir ayırım yapmaksızın insanları bir gören inanç ve ahlak anlayışıyla Aleviliğin işte bu dönem Mekke ve Medine İslamlığıyla bir ilgisi yoktur diyebilir misiniz? Devletleşen, daha doğrusu iktidarı ellerine geçirmiş olanların sultasına alınmış olan İslamlık, az önce sözünü ettiğimiz sınıfların çıkarlarına hizmete başlamış ve bu sınıflarla birlikte Emevi ve Abbasi hanedanlarının halklar üzerinde zulüm ve baskı aracı olmuştur. Aleviliğin bu Ortodoks İslamla, yani onların yarattığı Sünnilikle hiçbir ilintisi yoktur; ancak bu bağlamda, yani Sünni İslamın dışında olduğu söylenebilir.

Alevilik İslam’dan ya da Ali’den Önce Var mıydı?

Alevilikteki birçok inanç ögeleri, örneğin insan biçimli/Adam sıfatlı (Anthropo-morphism) tanrı anlayışı, tanrıyla birleşme-tanrılaşma (Theosis), ruhun bir bedenden diğerine geçmesi vb. inançlar İslam’dan çok çok önce de vardı; bunların kökeni İ.Ö. 3 binlerdeki Mısır dinlerine iner. Velilik kültü, yani evliyaya (tanrı dostları) tanrısallık verme, Üçler ve Beşler kümesi (Trinity ve Pendatism) ve nurdan kutsal varlıklar inancı da (yani Alevilikteki Hakk-Muhammed-Ali üçlemi ve Ehlibeyt Beşlisi ve bunların tanrısal nurdan ve onun parçaları olduğu biçiminde benzerlik gösteren inanç ögeleri) İslam öncesi din ve inançlarda da (Hermetism’de/Saben’lerde) mevcuttu. Bu ögeler Alevilikte bütünleşip bir çeşit sentez oluşturmuş ve kaynağına yabancılaşmıştır.

Ancak basit ve çarpıtılmış bir mantıkla, yani tek tek inanç ögelerini ele alıp onlar tek başına Alevilikmiş gibi algılanınca, Aleviliğin islamdan önce, başka bir deyimle Ali’den önce de var olduğu ileri sürülebilir. Nevarki Alevilik syncretismi, yani İslam içinde bu çok çeşitli önceki inanç ve felsefi ögelerden oluşturulmuş birleştirici-bağdaştırıcı sentez, İslamdan önce değildir ve olamaz. Bundan dolayı Aleviliğin, kendisini oluşturan inanç ögeleri bağlamında, yani bu ögelerin kaynaklarının tanınması-bilinmesi bakımından, bunlardan bazılarının İslam önceliği üzerinde kısaca durmakta yarar bulunmaktadır.

İnsan biçimli Tanrı ve Tanrının insanda görünüm alanına çıkması(zuhuru), insanın tanrılaşması konusunu “Görmediğim Tanrıya Tapmam[3]” adlı kitabımızda “Enelhak, Tanrılaşma (Theosis), Madde(Doğa)-Tanrı Birliği” başlığı altında genişçe incelemiş bulunuyoruz. Onun için burada ayrıntılara girmek istemiyoruz. Ancak bazı araştırmacılar sadece kendi yazdıklarını ve kendisi gibi düşünenlerinkini okudukları için bunları ya hiç okumadı ya da -çoğunlukla yapıldığı gibi- görmezlikten gelerek tartışma gereği duymadılar. Okuyanlardan Sünni yazarlar ortodoks çerçeve içinde yorumlayıp karşı çıktı, bazıları ise kitaptan yaptıkları alıntıları saptırmacı yorumlarla, Aleviliği İslamdan çok önce başlattılar.

Alevilikteki ‘dondan dona geçmek, don değiştirmek, yani Ali’nin Hacı Bektaş, Şah İsmail vb. çağın kurtarıcıları ya da evliya donuna girdiğine inanış; ruhun bir başka bedene geçişi, dönem dönem kutsal ruhun başka bir bedende yeniden doğuşu’ anlamına gelen reencarnation (reynkarnasyon) inancının yansımasıdır. Hindu dini ve onun Vedantik kutsal kitaplarının (Veda-Bhagavata Gita) belirlediği inanç felsefesinde reencarnation temel ilkedir. Geniş dünya çağları içerisinde yugas adı verilen ruhlar tek tek bir bedenden diğerine geçer; her şey yaratılır, yok olur ve sonra yeniden yaratılış gerçekleşir. Yaşamın bir devri daim süreci olduğu düşüncesi onların dünya görüşünü her düzeyde etkiler.

Hint kıtasında Aleviliğin yayılması konusunda bir başka örnek verelim: İsmaili Aleviliğinin Hind kıtasındaki büyük Dai’si Pir Sadruddin’in (ö. 1362) bu inanç sistemini bölgede yayarken Hinduizm’in çok önemli bazı ögelerini nasıl sinkretik (syncretic) birleşimle içselleştirdiği çok iyi bilinmektedir. Örneğin İmam Ali’nin Hindu tanrısı Vişnu’dan başkası olmadığı ve onun donunda yeniden dünyaya geldiği inanca sokuldu.

Ali Ahmad Brohi “History on Tombstones[4] kitabında,

“ İsmaili inancının çekiciliği, eski toplumsal düzenden herhangi bir kopmaya neden olmaksızın, önceki yerel inançları ve adetleri sürdürme özgürlüğü tanımasıydı” diye yazıyor.

Pir Sadruddin, Hinduizm ve İslam’dan benzer ögeleri ayıklayıp ortaya çıkararak tebliğ etti. O ayrıca kendi felsefi düşünceleri içinde başka benzerlikler buldu; bâtıni görüşler üzerine çok büyük değerler ekledi ve dışsal (zahiri) şekilciliği (formalism) bir kenara koydu. Bu nedenle Sayyid Athar Abbas Rizvi History of Sufism in India” da, [5] “kendi bâtıni sistemlerini, inançlarına döndürdüklerine uyacak biçime sokmakta tereddüt etmeyecek kadar gayretli ve coşkulu kişiler olduğunu” yazıyor.

Böylece bu aşamada, müritlere Das Avatara kuramı altında, sert olmayan İslami özde birleştirilen incelmiş öğretileri uygulamalı öğrenmeyi gösterdi. İslam dinine girmiş müritlere, Vishnu’nun, salmal deep’te (Arabistan’da) Naklank (Ali) -ki o zaman Irak Khand’a (İran) oturan Şri Salam Şah, yani İmam İslam Şah donunda yaşıyordu- olarak onuncu kez dünyaya gelişi-yeniden doğuşu olduğu tebliğ edildi. Pir Sadruddin bu yöntemle, Tanrısal açınım-mazhar (Divine Epiphany) üzerine Bâtıni Şii İmamlık öğretisini Hindu iskeleti içinde yeniden formüle etti. İmamlık doktrini bu şekilde, kuzey Hindistan’da Hinduizmin egemen bir akımı olan Vaishnavita fikirleri çerçevesi içinde davayla bağdaştırıldı, uyum sağlandı. Özet olarak, yeni din değiştirenler, kendi eski inançlarının tamamını Sat panth’da (tarık-i mustakim/doğru yolda) gördüler ve bu yönlendirme sırasında onlar da kendi gelenekleri içinde Peygamber Muhammed ve İmam Ali uyumunu buldular. Ancak doğrusu şudur ki, daha özlü biçimde Das Avatara kuramını ilk ortaya koyan babası Pir Şems olmuş, fakat Pir Sadruddin “Das Avatara” adını taşıyan kendi küçük risalesiyle onu özenli bir biçimde geliştirmişti. [6]

Gautama Buddha (i.Ö.563-483) öğretisinde, yani Budizm’de, Hindu dininde olduğu gibi ‘ölümsüzlük ruhu (Atman)’ yoktur. Onun için Budistler reynkarnasyon inancını tam anlamıyla ‘yeniden doğuş’ olarak anlarlar. Gauthama Buddha, ‘Tibetlilerin Ölüm ve Yaşam Kitabi’nda söyle demektedir:

“Çeşitli dünya çağları içerisinde bir, iki, üç kere, elli kere, yüz kere… yüzbin kere yeniden doğuşlarla içlerinden geçmiş olduğum çok çok (önceki) varlıkları (varoluşları) yeniden anımsadım.”

Reincarnation (Reynkarnasyon), Hindu-Brahmanizm, Firavunlar dönemi Mısır dinleri, Yunan ve Roma çok tanrıcılığı (Polytheism), Budizm, Taoism, Zoroastrianism (Zerdüştlük), Sikhism, Gnostism (marifetçilik), Şamanizm gibi pek çok dünya din ve inançlarına temel olan bir öğretidir. Mısır tanrısı Toth - Hermes Trimegistos ve Magnus Zoroaster inanç ve felsefeleri Platon ve Pythagoras gibi Yunan filozofları aracılığıyla Orfeus inancı olarak Yunan mitolojisine geçiyor. Bu inançta ruh, günah işlemiş bir vücuda giriyor. Orada ceza çekiyor. Görülmeyen dünyada cezasını çektikten sonra yeni bir vücuda giriyor. Bu devirdaim/dönüşüm süreci Hindu Samsara’sına (tekerlek) benziyor. Yunan filozofu Pythagoras’da reykarnasyon/yeniden doğuş inancının temeli, canlılar arasında başıboş dolaşan ruhların istediği gibi bir hayvan ya da bir başka insan vücuduna giren, durmadan yer değiştiren ve hiç ölmeyen ruhların göç etmesidir. [7]

Ali’nin ya da kutsal ruhun (ruh-ül kuds) çağlar içinde dönem dönem bir velide, önderde-kurtarıcıda ortaya çıktığına inanılması ve bunun yaygınlaştırılması, Sabailikten başlayarak Kızılbaşlığa kadar Aleviliğin bütün ihtilalci siyasetlerinde kullanılmış ve kitleleri harekete geçiren, ölümü hiçe saydıran leitmotif olmuştur. Alevilikte reincarnation’un Devridaim, yani dönüşüm özelliği ise en yüce ruh olarak Tanrıyı göksel sarayından aşağı indirip, zuhur ettiği bütün varlıklardan sağarak, insanda sıfat kazandırmaktır. Bu da yeni bir oluşumla ortaya çıkan ve yok olmayan bir süreklilik içinde maddenin dönüşümüyle eşdeğerdir. Alevi-Bektaşi ozanları yarattıkları ‘Devriye’ türü şiirlerinde bunu fazlasıyla işlemişlerdir. [8]

Şu gerçeği unutmamak gerektir: Özellikle Aleviliğin başlangıç sürecinde, Proto Alevilik (Ön Alevilik) diye adlandırdığımız, yaklaşık yüzeli-iki yüzyıllık dönem içindeki Alevilik inanç ve siyaset akımlarının hepsi de İslam dışı ögeleri alırken, onları Kur’an’dan bazı ayetlere ve Peygamber’in çok yakın dostları ve Ehlibeyt İmamları aracılığıyla gelen hadislere bağlamışlar. Ayetlerin ve hadislerin ésotérique (içsel, bâtıni) yorumlarıyla, yani tevil ile bunu yapmışlar. Muhammed ve Ali’nin tanrısallığı ve Ehlibeyt soyundan gelenlerin tanrısal öz taşıdıklarından tutunuz, her insanın nefsini ıslah yoluyla insan-i kâmilliğe ulaştıktan sonra tanrıyla bütünleşeceği, ‘Enelhak= Ego sum deus=Ben tanrıyım’ diyebileceğine kadar hepsini Kuran ayetleriyle açıklamışlardır.

Alevilik ve Mazdekizm

İran ve Azerbaycan'da Alevi toplulukların yükselttiği ihtilalci inanç ve düşüncelerin kaynağı hiç kuşkusuz Mazdekizm, yani Mazdek inancıydı.”İslam İmparatorlukları Tarihinde İktidar Mücadeleleri ve Aleviliğin Doğuşu” [9] kitabımızda genişçe incelediğimiz gibi, Sasaniler döneminde İran’da “Neşeli Din” anlamına gelen Khurramdin denirdi. Arapça ise Khurramiya. 6.yüzyılın ilk yarısında İran’da ortaya çıkmış olan Mazdekizm üç aşamalıdır.

1957’lerde Mazdek adlı kitabında Klima, Sasani tarihi ve Orta Doğu dinleri kapsamı içerisinde incelediği Mazdekizmi, din ve inanç örtüsü altında sosyal bir hareket olarak açıklamıştır. O, Mazdek’i bir sosyal reformcu militan, Sasani kralı Kawa’yı (488-531) da bu hareketi kendi yönetimsel çıkarına çevirmeye çalışan enerjik ve muktedir bir siyasetçi olarak değerlendiriyor. Bandad oğlu Mazdek’in özel yaşamı hakkında fazla bilgi yoktur.

Mazdekizm inancının daha çok toplumsal, ekonomik ve teolojik yönleri Sünni heresiyograflar tarafından kendi anlayışlarına uygun parça bilgiler halinde günümüze gelmiştir. Bu bilgilerin İbn al-Mukaffa (ö.760) tarafından Arapçaya çevrilmiş olan Khwday-namag (Mazdak-namag=Mazdekname) adlı yapıttan kaynaklandıkları anlaşılıyor. Hem heterodoks İslam’ın oluşmasında ögesel katkılarını, hem de İrandaki inanç örtüsü altındaki toplumsal muhalefet ve başkaldırı hareketlerini daha iyi anlamak bakımından Mazdekizmi kısa da olsa tanıtmakta yarar görüyoruz.

Mazdekizm, kimi araştırmacılara göre kökeni İ.Ö.6-7.yy’a inen Zerdüşt dininin, kimilerine göre ise 3.yy’da Mardin çevresinde ortaya çıkan Mani dininin heterodoks, yani aykırı inancıdır. Kısacası Mazdekizm, her ikisinden de ögeleri alarak oluşmuş; toplumsal, siyasal ve ekonomik içerikli kuramsal bir inanç sistemidir.

Ta’alibi’de şu tanımlamayı görüyoruz:

“Mazdek diyordu ki: ‘Tanrı topraktan yiyeceği ve tüm gereksinimleri, halk onları aralarında eşit bölüşsün diye yaratmıştır. Hiçbir kimse diğerinin payından fazlasını alamaz. İnsanlar birbirlerine karşı yanlış davranmış ve biri diğeri üzerinde egemenlik kurmuş. Kuvvetli zayıfı ezmiş; hem malını hem de yaşama hakkını elinden almış… Herkesin varlık bakımından eşit olması için, kesinlikle birinin ortaya çıkıp zenginden alarak fakire vermesi gerekiyor. Herkim olursa olsun, kimsenin bir başkasından daha fazla varlık, mal-mülk ve kadına sahip olmaya hakkı yoktur…”

Mazdekizm’in toplumsal, siyasal ve ekonomik kuramlar geliştirerek oluşturduğu yaşam biçimi ve felsefesiyle, içinden çıkmış olduğu egemen devlet dini Zardüşt-Mazda inançlarına aykırı olması yüzünden, tıpkı Alevilik gibi büyük baskıya uğramıştır. Sasani yönetimindeki İran’da bulunan çok sayıda Kutsal Ateş (Zerdüşt) tapınaklarını ve tapınaklara ait geniş arazileri kullanan Rahipler sınıfı, hem toprak sahipleri dikhanlar, hem de İran sarayı üzerinde etkiliydiler. Mazdek’in inançsal öğretisinin “insan eşitliğini, toprağın ve gelirinin ortaklaşa kullanılması, varlığın bölüşülmesi” gibi komünistik/bölüşümcü ilkeleri dayatması, elbetteki bu kesimlerin çıkarlarına aykırıydı. Zerdüşt rahipleri Mazdekler’e “Zındık” diyorlardı. Daha sonra Abbasi Sünni uleması ve hatta Osmanlı Şeyhülislamları dahi aynı deyimi Aleviler için kullanacaktır.

Fidevsi, bu inancın ahlak felsefesi üzerinde daha ileri birkaç ayrıntı vermektedir: “İnsanlar, gıpta, azap, öç, yoksulluk, hırs gibi beş şeytan tarafından doğruluktan uzaklaştırılır. Bunları yenmek ve iyi bir inanç yolunda yürümek için zenginlik ortak ve kadın-erkek eşit haklara sahip olmalı...” Bu kısa ayrıntılarda söz konusu olan, Mazdek kozmolojisinde Zerdüşt ve Mani dinlerinde olduğu gibi bazı kötü ahlak alışkanlıklarını, karanlığın şeytanları olarak kişileştirilmesidir. [10]

Mazdek inancında iki öncül ya da başlangıç ilke vardır: Aydınlık (Işık) ve karanlık. Işık bilgiyi, duyguyu, düzenlenmiş olaylar ve özgür iradeyi tanımlar. Başka bir deyimle bütün bunlar ışıkla, aydınlıkla sağlanır. Karanlık ise bilgisizliktir, körlüktür ve yönü bilinmeyen tesadüfi olaylardır. Ya da bunların yaratıcısıdır. Mazdekizmde üç asıl öge vardır: Su, ateş ve toprak. Işığı ve ondan oluşanları yaratan Tanrı, karanlığı ve ondan olanları yaratan şeytandır. Krallar kralı olarak nitelendirilen Mutlak Tanrı en üst dünyadaki tahtında (kursu) oturur. Onun önünde dört kuvvet vardır: 1) Yargılama (Tamyiz), 2) Anlayış-Anlama (Fahm) 3) Saklama-koruma (hıfz), 4) Sevinç-keyif (sürur) Krallar kralı, bu kuvvetleri önündeki şu dört kişiye vermiştir: 1) Mobada mobad (başyargıç) 2) Herbad (anlamayı, fehmi yönlendiren) 3) Serpahhad (başkumandan), 4) Ramishgar (sevinç, eğlence ustadı)

Bu dört gücün sahipleri, 12 ruhsal gücün çevirdiği dairenin içindeki 7 vezirle dünyayı yönetirler. Bu dört güç, yediler ve onikiler bir kişide toplandığı takdirde o kişi tanrılaşır ve artık dinsel görevlere bağlı kalınmaz. Mutlak Varlık, mutlak adını (İsm-i Azam) oluşturan harflerin gücüyle krallığını sürdürür. Bu harflerden bazı şeyler anlayacak duruma erişen insanlar, büyük sırrı (al-sırr al-akbar) keşfetmiş olurlar. Bundan yoksun olanlar körlük, bilgisizlik, sıkıntı-kasvet ve ihmalkârlık içinde kalacaklardır.[11]

E. Yarshater, Nawbakhti, İbn al-Nadim, Makdısi ve Şehristani’den derlediği bilgilerden aynı makalesinde Mazdekizm’in genel bir özetini çıkarmıştır:

Cosmology: Aydınlık ve karanlığın iki başlangıç ilkesi olduğu inancı ve ışığın biçiminin silinmişi karanlık"

"Theology (Tanrıbilim-İlahiyat): Tanrının ilahi takdir, mutlak gücünü yâdsıma. Bütün peygamberler, veliler ve meleklerin görünüm alanına çıkışındaki esas birlik… Gaybı bilme veya tanrısal önderlerin dönüşü. Dinin özü olarak İmam’ın tanınması. Kutsal yazıların içsel (bâtıni) anlamı olduğu. Tanrısal ruh olarak İmamların ( daha sonra Abu Müslim gibi) yeniden doğuşuna inanma…"

"Eschatology(Ölüm sonrası bilimi): Kıyamet günü, ölümden sonra dirilme ve son yargılamayı yâdsıma. Gerçek kıyamet gününün anlamı ise, yeniden doğuş ve ruhun başkasına geçmesidir (reincarnation). "

"Ethics (Ahlak kural ve anlayışları): Haksızlığa başkaldırı-isyan zamanları dışında kan dökmenin kesinlikle yasak oluşu. Geniş bağlılık çerçevesi içinde bireysel din görüşlerine hoşgörü. Başkalarına iyi dilekte bulunma, yardım etme. Başkalarına zarar vermeksizin her türlü zevki tatma, eğlenme…"

"Ritual (Tapınma etkinliği): İç ve dış temizliğe önem verme. Bağlılık-ant içme ve evlilik törenlerinde, inançsal-ruhsal liderleri kutsama toplantılarında şarap ve ekmek kullanma…” [12]

Abu Müslim’le birlikte İran’da başlayan Heterodoks İslam, yani Alevi toplumsal başkaldırı hareketlerini, Batılı İslam araştırmacıları üçüncü dönem ya da Mazdekid halk hareketlerinin üçüncü aşaması olarak değerlendiriyorlar. Oysa ne Sunbat, ne Mukanna ne de Babek al-Hurrami hareketlerini hiçbiri de tam bir Mazdek hareket değildir. Kabul etmek zorunda olduğumuz Alevi İslamın siyaset örtüsü, bu söylemi engellemektedir. Zaten Engels’in ‘Köylüler Savaşı’nda dediği gibi,

“Sınıf mücadelelerinin o çağda dinsel nitelik işareti taşımaları, çeşitli sınıfların çıkarları, ihtiyaç ve taleplerinin dinsel perde ardına gizlenmesi işin aslından hiç birşey değiştirmez ve çağın koşullarıyla açıklanabilir… Genel feodalizme (yönetime) yöneltilmiş bütün saldırıların, her şeyden önce kiliseye karşı olacağı, bütün devrimci toplumsal ve siyasi öğretilerin de aynı zamanda ve esas din biliminden sapmış mezhepler olacağı açıktır. Ortaçağ boyunca koşullara göre kâh mistik biçimde, kâh açık mezhep biçiminde, kâh silahlı ayaklanma biçiminde ortaya çıkıyordu.” [13]

Buradaki sınıfsal mücadeleler de, önderlerin adına bağlı ‘açık mezhep biçiminde’ başlayıp, ‘silahlı ayaklanma biçimine’ dönüşerek, genelde bu bölgede (Mazdek ağırlıklı) heterodoks İslam (Alevilik) örtüsü altında sürdürülmüş halk hareketleriydi.  

Bu hareket İslamın İran’a girişiyle başlıyor, Aslında Sasani krallığının yıkılıp, Halifelik (Ortodoks İslam yönetimi) egemenliğinin baskısı kendisini tam hissettirmesinden itibaren başlamıştı. İran’daki halklar zaten baskı ve cizye yüzünden görünüşte İslam olmuşlardı.

E. Yarshater, Masdakism incelemesinin başlarında “üçüncü dönem Mazdekid hareketler İslam’ın İran’a girmesiyle başlıyor” diyordu. Bir süre sonra düzeltiyor: “Sasani iktidarının yıkılması ve Zerdüşt tapınaklarının gücünün sürekli zayıflamasıyla Mazdekler yeniden nefes alma fırsatı buldular. İlk yüzyıl içerisinde bunların eylemleri üzerinde kaynaklar susmaktadır” dedikten sonra şöyle bir açınımı getiriyor:

“Ancak aşırı Şiilerin (Heterodoks müslümanlar, yani Aleviler İ.K.) karekteristik inanç ögeleriyle sık sık bağlar kurarak açıklamaya girişiyorlar. Şöyle ki: Tanrısallığın peygamberlere ve imamlara geçmesi (incarnation, hulul), ruh göçü inancı (reincaanation, tenasuh), gaybı, geleceği bilme (occultation, gayb), İmamın geri yaşama dönüşü (recat) ve kutsal yazıların, Kur’an’nın içsel (ésotérique, bâtıni) anlamlarının olduğu ve onlara başvurma inancı Mazdeklerinkiyle aynıdır… Şehristani’ye göre çeşitli isimler taşıyan bu aşırı Şiilerin İslamla ilgisi yoktur, Mazdekid’iler: Bunlar İsfahan’da Khurramiyya ve Kudakiyya; Rey’de Mazdakiyya, Sunbadiyya; Azerbaycan’da Dhaquliyya; bazı yerlerde Muhammiriya (Kızılsarıklı/başlıklılar); Transoksiyan’da Mubayyida (Beyaz giyimliler) adlarıyla anılıyorlardı.” [14]

Görülüyor ki, Aleviliğe girmiş olan bu ögeler Zerdüşt ortodoksizmine, yani Mazda inancına ait değil Mazdekizm ile doğrudan ilişkilidir.

Alevilik ve Hristiyanlık Heterodoksizmi (Paulikenizm-Bogomilizm-Katharizm)

Bu bölümde, Hristiyanlık heterodoksizmi üzerinde yazdığımız geniş bir makalenin sonundaki özeti sunmakla yetineceğiz…

1. Hristiyan heterodoksizmi ve sapkınlığı olarak adlandırılan Paulikianizm, Bogomilizm ve Katharizm, çok az değişiklik ve farklılaşmalarla birbirlerini izleyen aynı İkilemci (dualist) inancın biçimlenmeleri, yani Neo-manikheizmdir.

2. Bu İkilemci inanç sistemlerinde ruhsal âlemi, göksel evreni ve melekleri yaratan iyi Tanrı (agaqos Qeos); yeryüzünü, maddeyi, insanları ve hayvanları yaratan ise Satanel, Satan, Samail vb. adlarla anılan Şeytan’dır. Şeytan meleklerin başı, Tanrının oğlu ya da kardeşi olarak gösterilir. Tanrı ile kendisini bir tutmak isteğinden ötürü ‘meleklerle yaptığı savaşta yenilerek’ göklerden kovulmuştur. Bu baş Melek Mikailin yönettiği göksel savaşın, İmam Bakır (ö.734/35) ve Cafer (ö.765) çevresinden Abul Hattab (ö.783?) tarafından yazılmış ve Aleviliğin ilk yazılı kaynaklarından Ummu’l Kitab’da genişçe yansıtılmış ve “Göksel Âdem ve yersel Cebrail sıfatları taşıyan Salman’ın Azazil (Şeytan) ile savaşları” olarak görülmektedir. Aynı yansıma bağlamında, Kaygusuz Abdal’ın (14/15.yy) “bir Rumlu (Anadolulu) derviş olarak Şeytanla karşı düşsel ‘Heyhat Sahrası’ında yaptığı kavgalarını”Kitab-ı Miglate (Mugalata) yapıtında görüyoruz.

3. İsa Tanrının oğlu değil, onun kalbinden çıkmış ve büyük melek Mikail’e emanet edilerek yeryüzüne gönderilmiş Söz (Kelam -Logos/Logos)’dür. Yeryüzünde insan görünüşüne bürünen İsa, Şeytan ile savaşarak insanları kurtarmıştır.

Ummu’l Kitab’taki Salman’ın, büyük Kıyamet Meleği Mikail’in rolünü üstlendiği söylenebilir. Burada Salman gerçekten, bazan örtülü ama daha çok açık biçimde mutlak Tanrılığı temsil eden büyük göksel prenstir; Tanrının kapısı (Bab) ve örtüsüdür (Hicab). Sanki bir deuteros Theos/deuteros Qeos‘u (ikinci Tanrı) gibi görülmekte. Oysa sadece, Tanrının Salman’daki açınımı (mazharı) ile ilişkilidir. Onun da ötesinde, buradaki Salman’dan bir ‘Anthropos céleste, yani ‘Göksel İnsan’ yaratma olayı vardır Tanrı şöyle seslenmektedir:

"Ey Salman! Sen benim kapım ve kitabımsın… Sen benim adaletimsin (hakkım-hukukum doğruluğumsun)… Sen benim resulum-elçim ve tahtımsın… Sen benim ve ben senin koruman altındayım… Benim ruhum senin örtünle (hicab) görünüm alanına çıkar (Mon Esprit s’epiphanise par ton Voile)… Ben senin Efendi’nim ve sen inananların Efendi’sisin… Sen bütün göklerin ve yerlerin Efendisi, Sultanısın…" [15]

Meleklere Âdem’e secde etmelerini emreden sadece melek Mikail değildir. Aynı zamanda melekler, bizzat onun (Salman’nın) önünde de secdeye kapanmaları buyruğunu almışlardır. [16] Olay, dönüşümden dönüşüme (devri daimden devri daime) yankısının yeryüzüne çarptığı bir dramaya, ‘Gökyüzündeki prologos’ olarak yazılır. Peygamberliğin bütün devrini düzenleyen Yedi Devir (dönüşüm) ile Salman’ın Yedi Savaşımı arasında aynı zamanda zaman birlikteliği ve ilk örnek (archétypique et synchronisme) olmasıyla ilişkisi vardır. Devrimizin şafağında, İblis-Ahriman yersel Âdem’e karşı, Azazil’in göksel Âdem Salman’a karşı saldırısını tekrar ettirir. Küçük dönüşümlerin her biri, Tam Dönüşüm içine kaydedilir; kendi sırasında İblis ve onun lanetli takımının varlığını dener. [17]

4. Kendilerini gerçek Hristiyan, inançlarını Hristiyanlığın özü gören Neo-Manikheist İkilemciler, Ortodoks Hristiyanların Kutsal Ruh-İsa-Meryem üçlü inancını, Kiliselerini, Haçputu ve Aziz ikonlarını (tasvirleri) reddederler. Aleviler de kendi bâtıni/heterodoks inançlarını Muhammed’in Mekke ve Medine’de tebliğ ettiği gerçek İslamlık ve İslamın özü olarak görürler. Ortodoks İslam (Sünni/Şii)inancının dogmatik-şekilci beş vakit namaz, Ramazan orucu ve hac vb. ritüellerini reddeder, benimsemezler.  

5. Bu Yeni-Manicilere göre insan ruhu Tanrının soluğu ve ondan bir parçadır. Madde olan bedenin ölmesiyle Ruh özgür kalır ve Tanrı ile birleşerek sonsuz kurtuluşa ulaşır. Alevilikte ölüm olayının “Hakka yürümek” olarak tanımlanması aynı anlama gelmektedir.

6. Neo-Manikheizm’de kilise örgütü ve rahipler yoktur. Toplu tapınmaları, inançsal törenleri sıradan bir inananın evinde ya da bu özel inşa edilmiş sade ve geniş avluda yapılırdı. Aleviliğin de hiçbir kolunda Ortodoks İslamın tapınağı olan Cami yoktur; toplu tapınmaları olan Görgü Cemi bir talibin uygun genişlikte olan evinde ya da ortaklaşa yaptırıp Cem ya da Meydan evi adının verdikleri geniş ve sade, bitişik ya da ayrı mutfağı ve abdesthanesi bulunan bir avludan ibarettir. Hintli İsmaililer de Gat Ganga, Ehli Hakçı (Ali İlahici) Alevilerde Camaathana denmektedir.

7. Bu İkilemci inanç topluluklarında birbirinden kopmayan üç toplumsal tabaka -sınıf değil- vardır: Birincisi, yaşamlarını tapınma ve zikirle geçiren, her türlü bedensel zevklerden kendini arındırıp nefsini ıslah etmiş; madde ile ilgisini sıfır denecek düzeye indirmiş Perfectii (Kamil insanlar, mükemmeller). Bunların sayıları fazla değildir; bunlar topluluğu konuşmaları-vaazlarıyla eğiten, yerleşim birimlerinde belirli sayılarda gruplara inançsal önderlik eden kişilerdir. Kesinlikle et ve hayvan ürünleri yemez ve evlenmezler. Hiçbir canlıyı incitmezler. Başlığıyla başlarını ve zayıflıktan incelmiş yüzlerini kapatan siyah uzun siyah pelerinleri sırtlarında sürekli zikir yaparak dolaşırlar, kendilerini gizlemezler. Duvar diplerinde, dörtyol ağzında, bazen yıkıntılar arasında tapınırlar, yatarlar. Bu kişilerin bakımını kendisine bağlı müritleri yapar. Müridler bu Kamillerin önünde diz çökerek dua ederler; çünkü onların aracılığıyla dualarının, dileklerinin Tanrıya ulaştığına inanırlar. Paulikienizm/Bogomilizmde Perfectus’ lara (çoğ. Perfectii) yani Kamillere, “dede, büyükbaba” anlamına gelen “Did ”, adı verilmekteydi; Bulgar Bogomilleri ise “Djado” demekteydiler.

Hem inançsal işlev hem de sözcük anlamı göz önünde tutulduğunda ve bir de fonetik yakınlığına bakılırsa, Alevi toplulukların inanç önderleri “Dede”nin bu sözcükten gelmiş olduğu düşünülebilir. Did yahut Djado’ların Strainiks/Strainix ya da Starsi sin (=filius maior/büyük oğul-ağabey) ve filius minor /küçük oğul-kardeş adlarını taşıyan yardımcıları vardı. Kamil ya da mükemmel Bogomiller, gündüz yedi, gece beş kere duaya otururlar; yalnız kendileri için değil, cemaatı için dua ederlerdi. Kadın Did’ler, ya da Perfectae, yani Kamil kadınlar da vardı aynı inançsal hizmetleri yerine getiren.

İkinci toplumsal tabaka büyük çoğunluğu oluşturan sıradan inananlar, yani Paulikien, Bogomil ve Kathar inançlı nüfus. Bunlara kesinlikle evlilik yasağı yoktur; tek eşli ve en fazla iki çocuk sahibidirler. Bireyler topluma bir kötülük getirmeyecek, zarar vermeyecek kadar varlık sahibi olabilirler. Üzerlerinde yaşadıkları ve işledikleri toprakların ortaklaşa sahibi ve herkes birbirine eşittir; kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur. Sıradan İkilemci inanç mensubu insanlar, çevresi surlarla çevrili kent ve kasabalarını korumaktan sorumluydular. Çoğunluğu savaşçı olmakla birlikte, sadece inançları ve yaşadıkları toprakları, yerleşim birimlerini savunmak için savaşmaktaydılar. Ölüm ve öte dünyaya inanmadıkları için korku bilmiyorlardı. Toplumları dışında bulundukları ve kendilerini güvende duymadıkları zaman inançlarını gizler, bir Ortodoks gibi Kiliseye gitmekten çekinmezler. Onların tüm biçimsel tapınmalarını boş ve anlamsız buldukları için sadece taklit ederek takiye yaparlardı. [18]

Paulikien inançlıların, kendilerini gizleyip Ortodokslar gibi görünme uygulamaları olan bu takiye sisteminin, onlarla ilişkileri oldukları varsayılan Abul Hattab ya da Maymun al Kaddah(?) tarafından İmam Bakır ve oğlu İmam Cafer Sadık’a önerildiğini düşünmekteyiz. Ayrıca bu heterodoks Hristiyanlar, birey olarak çok bilgili ve çabuk uyum sağlayan kişilikler olarak tanınıyorlardı.

8. yüzyılda Malatya’nın kuzeyinde Arguvan, Arapkir, Kemaliye ve başkent yaptıkları Tefrike’yi (Divriği) içine alan bir devlet kurmuş olan Paulikien’lerde ve Orta Fransa’daki kale kentlerde yaşayan Kathar’larda üçüncü toplumsal tabaka askeri yöneticilerdi. Büyük (olasılıkla) askeri yöneticiyi aralarından seçiyorlardı. Did’ler bu yöneticiye öğütlerde bulunarak yardımcı oluyor; ayrıca onların synekdemoi, notarioi/ sunekdhmoi, notarioi adlarını taşıyan yardımcı “yol arkadaşları, hesap ve yazışmalarla uğraşan görevlileri” vardı. Yöneticilerin dışsal görünüşleriyle sıradan inananların aralarında hiç fark yoktu. (Chistopher Frayling, Strange Landscape, A Journey Throuhg The Middle Ages, BBC Books. London,1995, s. 83)

9. Bu ikilemci inanç topluluklarının tapınma törenlerinin bütün ayrıntıları bilinmiyor. Özellikle Katharlardan gelen bilgilere göre, topluluğun mensubu olmak için iki aşama ve Kamil olmayı denemek için de bir üçüncü aşama daha vardır:

a) Servitium (kölece bağlılık, hizmet görme/etme), adayı uzun süren zor sınavlar ve eğitimden geçirerek günahlarından arındırma, hazırlık dönemi,

b) Convenientia ( ikrar verme, andlaşma yapma, uygun görme), bir Did başkanlığında ve kadın erkek yetişkin müritlerin tanıklığında inanca kabul törenidir. Adayın gerek Ortodoks iken ve gerekse uzun hazırlık dönemindeki kusur ve kabahatlarının, günahlarının itirafı, yargılama Did’in ve cemaatın önünde yapılır; tıpkı Alevi-Bektaşi Görgü cemlerindeki İkrar verme ve Dar’a durma benzeri.

c) Consolamentum (Teselli etme, avutma), yani İnsan-ı Kamil, Perfectus olmayı deneme aşaması. Bu, sıradan inananlar için, tek tek kişinin en olgun yaşa ulaştığında, çoğu kez ölüme yakınlaştığında ve hatta ölüm anında yapılan inançsal törenlerdir. İsteğe mi bağlı yoksa zorunluluk mu, kesin bilinmemekle birlikte, çok zorlu bir ritüel olarak görülür. Kişinin yaşam boyu yaptıklarının ortaya dökülmesi ve pişmanlıklarıyla ruhunun arınması bakımından uzunca süren bir teselli törenidir ve beden toprağa karıştığında, temiz bir ruhla Tanrı ile birleşme, ona ulaşma tesellisidir. [19] Alevi-Bektaşi inancında Hakka yürüyen bir can için, bedeninin toprağa gömülmesinin ardından yapılan “Dar’dan indirme” töreninin amacı da, onun ruhunun aslına, özüne yani Tanrıya dönerken tüm dünyasal kötülük ve kabahatlarından arınması içindir.

Bu töreninin çoğunlukla sonu ölümdür. Pek az da olsa hayatta kalanlar Kamiller arasına katılır ve ömrünün geri kalan kısmını tüm ailesi ve yakınlarını terk ederek onlar gibi yaşamayı ve inançsal görevlerini yerine getirmeyi, topluluğuna önderlik-öğretmenlik yapmayı sürdürür. Eğer bu aşamada yasak ya da günah sayılan iş yaparsa, müritleri ondan ayrılıp bir Kamil Bogomil, yani Did seçerler; tıpkı Alevilerde ‘düşkün’ sayılan Dede’yi taliplerinin terkedip başka birine talip olması gibi…



[1] Prof. Dr. M. Hamidullah, Çev. Prof. Dr. Salih Tug, Resulullah Muhammed, istanbul-1992, s.112-117

[2] Geniş bilgi için bkz. İsmail Kaygusuz, İslam İmparatorlukları Tarihinde İktidar Mücadeleleri ve Aleviliğin Doğuşu, İstanbul, 2005, s.13-29

[3] İstanbul-1996, s.55-70

[4] Hyderabad, 1987, s. 132

[5] New Delhi, 1978, 1,vol. s. 109

[6] Daha geniş bilgi için bkz. İsmail Kaygusuz, Nizari İsmaili Devletinin Kurucusu Hasan Sabbah ve Alamut/Öğretisi Tarihi ve Felsefesi, İstanbul, 2004, s. 247-250

[7] A. T. Mann, The Elements of Reincarnation, Melbourne-1995, s.1, 19-20, 35-37

[8] Örnekler ve yorumlar için bkz. İsmail Kaygusuz, Görmediğim Tanrıya Tapmam, s.83-103

[9] İstanbul, 2005, s. 96-106

[10] Ehsan Yarshater, “Mazdakism”, Cambridge History of Iran Vol. 3 (2), Cambridge-1983, s.991-998)

[11] Ehsan Yarshater, "Mazdakism" agy, s.1008

[12] Ibidem

[13] Friedrich Engels, Köylüler Savaşı, İstanbul,1987 agy. s.61-62

[14] Ehsan Yarshater, agy, s. 1001

[15] Ummu’l Kitab, s.172

[16] Ummu’l Kitab, s.143; Kur’an, 7/11

[17] Henry Corbin, Temps Cylique et Gnose İsmaelienne, Paris- l982, s.187

[18] Alexius I Komnenos’un (1081-1118) buyruğuyla yazmış olan keşiş Eutymios Zigabenos’un Dogmatica Panoplia Dogmatikh Panoplia ’sından aktaranlar: G. Ficker, Die Phundiagiagiten, s. 92. - J. Ivanov, Livres et légendes bogomiles, s.78

[19] Mircea Eliade, Histoire des Croyances des İdées Religieuses III (De Muhammed a l’age des Réformes), Paris, 1983, s.196-198

Araştırma-İnceleme

Malakat_sehsafi
Kitapları

Anı-Öyküler

Sarabi-oykuler
Kitapları

Tiyatro Oyunları

Silvanli-Kadinlar
Kitapları

Roman

masuki-önkapak
Kitapları

Çeviri

Karam-Khella
Kitapları