Warning: Creating default object from empty value in /www/htdocs/w00b83be/aktarma/plugins/system/jat3/core/joomla/modulehelper.php on line 320
Şeyh Sâfi ve Şeyh Sadreddin

Şeyh Sâfi ve Şeyh Sadreddin

  • PDF

Şeyh Sâfi ve Şeyh Sadreddin Dönemlerinden

Kısa Sosyo-Politik Kesitler

“Hakikat birliği (tevhid-i hakîkî) mertebesinde kişi, şerîat hükümlerini yerine getirmez. Artık kendini yükümlülük dairesinden çıkarmıştır.”

Şeyh Safi
İsmail Kaygusuz

Michel Mazzaoui’nin tanınmış Safevilerin kökeni (The Origins of the Safâwids: Shi’ism)1 üzerinde çalışmasında verilen bilgiler, Şeyh Sadreddin’in denetimi altında Safvatu’s-Safâ'nın yazılışı sırasında, Şeyh Sâfi’nin kendisinin yazdığı bazı eserlerden de yararlanıldığını göstermektedir:

“Şeyh Sâfi’nin ölmeden önce bazı yazılı materyaller bıraktığı anlaşılmaktaysa da, biraraya toplatılmış hâlde bize kadar ulaşmamıştır. Dickson’ın ilk kez sözettiği Şeyh Sâfi’ye ait “Makamat ve Makalât” adlı eserinde Minorsky’ye göre2, Şeyh Sâfi’nin ve atalarının yaşamlarından, kerâmetlerinden sözedilmektedir. Ancak onun açıkça tâliplerine rehberlik etmesi için Kara Mecmûa adıyla bir elyazması olduğu ve ona Siyar-ı Sufi (Sufî’nin Nitelikleri) de denildiğini belirtir Minorsky. Bununla da kalmaz, Kara Mecmûa’nın Afzal at Tavarih’de sözü edilen Şeyh Sâfi’ye ait Makamat ve Makalât’ın aynı olduğunu söyler. Ayrıca Kantûri, Kash al Hucub wa’l Astar’daki Şii kitapları listesinde (n.2069) Şeyh Sâfi tarafından yazılmış “Safvata’l-Enbiya fi Zikr Karamat al-Aktab”tan kısa bir giriş verir. Bu, kim olduğu bilinmeyen Garibî ve Türkçe şiirler de yazmış olan Erdebil kadısı Şeyh Bakai’nin kendi kitabı “Tevhid el-Makasid”de çok tanınmış bir yapıt olduğunu söylediği kitaptır.”

Öbür yandan aynı sayfadaki dipnotta Z.Velidi Togan, “Londra ve Tahran’daki İslâmi Yazmalardan Bazılarına Dair”3 adlı makalesindeki liste içinde ‘Tahran Saltanat Kütüphanesi’nde (No. 847 ve 2761) bulunan iki elyazmasından sözeder: Birincisi Muhammed Şirazi tarafından (Oğuz Türklerinin Azeri ve Çağatay karışımı) Türkçeye çevrilmiş Hacı Tevekkuli’nin yazdığını söylediği Tezkire-i Şeyh Sâfi’dir ve eser erken Safevilere aittir. İkincisi ise Tevekkuli’nin orijinalinden Şâh Tahmasb zamanında 1542’de ve Batı Türkçesiyle karışık Çağatayca’ya çevrilmiş Makalât-ı Tûrkî Şeyh Sâfi’dir.

Togan’ın sözünü ettiği ve erken Safeviler dönemine ait, Muhammed Şirazi tarafından çevrilmiş olan Tezkire-i Şeyh Sâfi, Hacı Tevekuli’nin başka bir eseri olmasa gerektir. Yine İran’da Kitabhâne-i Âsitân-ı Kuds yazmaları arasında “Tezkire-i Şeyh Sâfiyyüddîn” adıyla kayıtlı bir eser hakkında bilgi verilmektedir ki bu, incelemekte olduğumuz Makalât-ı Şeyh Sâfi’nin, nesir yazıyla ve Şâh Tahmasb (1524-1576) döneminde çok kötü düzenlenmiş bir kopyasıdır.4

Safevi tarîkatının erken dönem önderleri uzun yaşadılar ve Şeyh Sâfi’nin ölümü (1334) ve 1447 yılları arasında, olasılıkla sadece onlardan üçü tarîkatı yönetti. Bunlar Azerbaycan’da tarîkatın durumunu oldukça güçlendirmişlerdi. Kapsam alanı ülkeleri çok genişlettiler. Oğlu Şeyh Sadreddin (1334-1392) tarafından yaptırılan görkemli Şeyh Sâfi türbesinde saklanmış büyük bir miktarda belgenin ortaya çıkışı bu gelişimin az bulunur arşiv kanıtlarını günümüze taşımıştır. 16. yüzyıl tarîkat mülklerinin kayıtlarına (Sarih al Milk) eklenmiş olan bu yazılı kaynaklar, 15.yüzyılın ortalarında Safevi Şeyhlerininin oldukça zengin olduklarının kanıtıydı.5 Du belgelerin gösterdiği şu bilgi Erdebil’deki Safevi tarîkatı dergâhının varsıllığı hakkında bir fikir verebilir:

“Şeyh Sâfi zamanında Erdebil Tekkesinde yoksul halka yemek verildiğinde günde bin koyun kesildiğini biliyoruz. Yine bu tekkenin günümüze ulaşan yıllık erzak gereksinimi listesinde görüldüğü üzere, yılda 142, 5 ton pirinç harcanmaktadır.”6

a. İlhanlı Hanları, Emîrler ve Şeyf Sâfi:

Cengiz Han oğlu Hulâgü Han’dan (ö.1265) başlayarak İran, Irak ve Anadolu’ya yayılan Mogol egemenliği Abu Said’e (ö.1335) kadar İlhanlı adı altında sürmüştür. Bu hanedanlığın iki baş temsilcisi Gazan Han (ö.1295) ve Olcaytu Hüdabende (1304-1316) olmuştûr. İran, Irak ve Anadolu’da çeşitli vilayetlere vâliler-emîrler atanıyordu. Mogolların eğemenlik alanı ve hanlığın korumalığı altındaki Rum Selçuklu devleti dışında bulunan Anadolu’daki birçok bölgelerde Beylikler bulunmaktaydı. Bu dönem içinde İznik ve çevresinde kurulmuş olan Osmanlı Beyliği güçlenmeğe başlamış ve Bursa’yı da elegeçirerek başkent orayı yapmıştı.

Olcaytu, Şamanizmden Budizme, Musevilikten-Hristiyanlıktan Sünni İslâma geçmiş ve saltanatının son yıllarında da Şiiliği benimsemiş bir İlhanlı hükümdarıydı. Camiül Tevarih’in yazarı tanınmış Raşidüddin Fazlullah (ö.1318) Gazan Han ve Olcaytu’ya

başvezir olarak hizmet ettiği gibi Abu Said’e de iki yıl başvezirlik yapmıştır. Çok daha sonra (1372-82) onun torunlarından Ahmet Celayir, kendisine suyurgal (timar mülkü) olarak verilmiş olan Erdebil’in vâlisi olacak arkasından adına Celayir hanedanlığı kurulacaktır.

İlhanlı İmparatoru Olcaytu, daha önce Tebriz’den başkentin taşınmış olduğu Sultaniye’de, Şiiliği döneminde camilerde Oniki İmam adına hutbe okutmuştûr. Aynı zamanda İmam Âli ve Hüseyin’in Irak’taki türbelerinden kemiklerini Sultaniye’ye getirtip, burayı yeni bir (Şii) hac merkezi yapmayı düşünüyordu. Öyle ki Hasan Kashi, İmamlar üzerinde yazdığı destansı kitabını (E’immah Nâme) Olcaytu’ya adamıştı. Ancak ölümünden bir kaç yıl önce yeniden Sünniliğe döndüğünden hâliyle bu düşüncesinden vazgeçmiştir. Moğol yönetiminde Oniki İmamcı Şiilik kısa ömürlü olmuştûr. Olcaytu’nun oğlu Abu Said’le birlikte Mogollar tümüyle Sünniliği benimsemişlerdir. Buna karşılık Mogolların, Çobanlılar ve Celayirliler gibi ardılları yönetiminde Oniki İmamcı Şiilik direnmeyi sürdürmüştür.

Abu Said henüz on bir yaşında bir çocukken babasının yerine geçti. Babasının iki veziri Taceddin Âli Şâh ve Raşidüddin yerlerinde kalmış, ancak iki yıl sonra ikincisi yetmiş yaşındayken öldürülmüştür. Abu Said’in ilk on yılında yönetimi Emir Çoban elinde tuttu ki, kendisi Şeyh Sâfi’ye çok saygı duyan ve Erdebil dergahına, Daru’l İrşad’a nezir gönderen emîrlerden biriydi. Bu dönemde güçlü bir İlhan’ın yokluğu, Abu Said’in ölümünden sonraki hizip çatışmalarının, yani Çobanlı yandaşlarıyla Celayirli taraftarlarının mücadelesininin başlamasını sağlamıştır. Abu Said, devrilmeğe girişildiği ve onu öldürttüğü tarih olan 1327 yılına dek Emir Çoban’ın vesayetine dayandı. Bu tarihten ve 22 yaşından itibaren iktidarın dizginlerini kendisi ellerine aldı. 1335’e, yani ölümüne kadar Abu Said’in çok dikkate değer bir yetkinlikle İlhanlı devletini yönettiği görülür. Kendisinin bu alanda en büyük yardımcısı başvezir olarak atadığı Raşüdiddin Fazlullah’ın oğlu Gıyaseddin oldu. 14.yüzyıl yazarları Abu Said dönemini İlhanlıların altın çağı olarak tanımlamaktadırlar. Abu Said öldüğünde tahta bir varis bırakmamıştı.

Vezir Gıyaseddin, Cengiz Han soyundan, fakat Hulâgu’dan olmayan Arpa Ke’un’u (1335-38) tahta geçirdi. Ancak çok yetersiz bir destek sağladı. Arpa han ve veziri birkaç yıl içerisinde düşürüldü. Hulâgu han soyundan, Togha Temür (1338-1339), Cihan Temür (1339-1340), Togha Temür (1340-1344), Süleyman (1344-1346) bazı üyeler, ve onun yandaşları ortaya çıkarak tahtı elde etme mücadelesine giriştiler. Ama hiçbiri İlhanlı mirasını kazanmayı başaramadılar. Sonunda en güçlü ve tanınmış parti, Irak ve Azerbaycan’da en güçlü bir duruma ulaşan ve bu mirası Timurlulara kadar yaşatan Celayirliler oldu.7

İlhanlı tahtı 1356’ya kadar boş kalmıştı. Ancak bu boşluğu Ulus Beg (devlet emîri) makamındaki Şeyh Hasan Buzurg ölümüne kadar doldurmayı bildi. Kendisi Cengiz Han’ın komutanlarından birinin soyundan geliyordu, Cengiz soyuna saygısından ötürü Çobanlılara karşı yaptığı savaşımlarda üstün çıkmış; Azerbaycan ve Irak’ı ele geçirerek hâlife topraklarını da ele geçirerek geniş bir egemenlik alanı sağlamış olmasına rağmen kendisini Celayirli Sultanı olarak Cengiz hanedanları tahtına otûrmamıştı. İbn Bazzaz “onun durumundaki hiç bir kimse bu günlere kadar bu makamda yaşlanmazdı” derken, onun bu hanedana bağlılığını belirtiyordu. Erdebil dergâhına, Seyh Sâfi’nin ölümünden sonra da (Emîr Çoban sonrası Çobanlıların aksine) büyük saygısını sürdürmüştü Şeyh Hasan. Ancak 1356’da ölümünden sonra oğlu Üveys Sultan bunu yaptı; Celayirli Hanedanlığını kurduğunu başkent yaptığı Bağdad’da ilan etti. Celayirli sultanların aynı saygı ve bağlılığı Erdebil şeyhine gösterdiklerini Şeyh Üveys Sultan’ın oğlu Şeyh Ahmet Celayir’in 1282-3 tarihli yarlıg’ından anlıyoruz.8

Şeyh Sâfi laik yöneticilerle dostluk kurmuştu ve kendisine gösterilen büyük saygıdan da zevk alıyordu; kuşkusuz onların davranışı, Şeyh’in halk üzerindeki geniş nüfuzu ve onu izleyenin sayısının fazlalığına bağlıydı.9 O yoksulun ve zayıfın da koruyucusuydu. Erdebil’deki dergâhı, baskıya ve koğuştûrmaya uğrayanların sığınak yeri olmuştu. Son tahlilde Şeyh Sâfi tanınmışlığını, sadece azizliği, kerâmetleri ve geleceğe ilişkin kehanetlerinden dolayı değil; aynı zamanda siyasal otoritesi, hayranları ve destekçilerinden gelen cömertce armağanları sayesinde kazandığı varsıllığına borçluydu, denilebilir. Ona bağlı mürîdler ve hâlifelerinin kurduğu yayılma ağı, söylendiğine göre Oksus’dan İran körfezine, Kafkasya’dan Mısır’a kadar uzanan ülkeleri kapsıyordu. Hatta onun bir hâlifesinin Seylan’da oldukça etkili bir duruma yükseldiği bilinmektedir. Laik iktidarlarla fazla ilgili olmadığı hâlde, siyasal nüfuzdan da yoksun değildi. Dinsel duruşunun doğruluğu ve güvenirliliği sorunsallığın ya da kuşkunun ötesindedir. Ancak onun sadece iyi ameli ve zahidliği/çileciliği değil, aynı zamanda çoğu İslâmî inançta olmayan Moğolları (bu dine) çevirmek için misyonerliği de sözkonusuydu. Onun etkisi bazı Türk ve Türkmen topluluklar üzerinde, özellikle İslâm bilinci damgasına dönüşmüştü.10

Şeyh Sâfi’nin mezhepsel inancı konusunda birçok şeyin karanlıkta olmasının türlü nedenleri vardır. Birincisi, kaynaklarda yeterli kanıt yokluğu, en azından güvenilir birilerinin olmayışı. Bu bağlamda biz kuşkusuz ki, Safevi yönetiminde yazılmış belgelerin bir çoğunu olduğu kadar, düşmanları tarafından yazılmış kaynakları da güvenilir kaynaklar sayamayız. Halk İslâmı içindeki karmâşık ilişkiler, durumun açıkça anlaşılması engel oluşturmaktadır. Şii-Sünni bağdaştırmacılığı diye adlandırabileceğimiz sıradan halkın dinsel bakış açısı, İran’da Moğol istilası yıllarından itibaren 14 ve 15.yüzyıllarda ve İlhanlıların çöküşünden sonra da kalıplaşmayı sürdürdü. Sonuçta eğer Şâh İsmail’in atalarından biri ya da öbürü Şii idiyse, bu imkânsızdır denilemez; pekâlâ takıyye yapmış olabilir, yani gerçek inançlarını gizlemiş olabilirdi. Zaten Şia inancı, inancın açıklanması tehlike doğuruyorsa, onun saklamasını buyurur.11

Bütün bu doğru yaklaşımlarda bulunan bir yazarın vardığı sonucu ifade eden şu yargısı ise düşündürücü bir ikilemcilik örneğidir: “Bu Şeyh Sâfi kuşkusuz bütün gölgelerin ötesinde Sünnidir. Ancak onun inançsal ortodoksluğu, içinde yaşadığı dinsel dünyanın değişmez fikirleri gibi katı değildir.”12 Aynı şekilde İ. Petruşevskiy, “İran’da İslâm” adlı eserinde de ilk Safevi şeyhlerinin Sünnî olduklarını söylemekle birlikte, yine aynı yerdeki dipnotta, Safevilerin gizli Şii olabileceklerini ve kendilerinin Sünni-Şafi adı altında saklandıklarını bildirmektedir.13 Bu düşüncenin doğru olmadığını ve Şeyh Sâfi’nin gayri-Sünni olduğu üzerinde aşağıda geniş açıklamalarda bulunacağız Makalât-ıŞeyh Sâfi’den örneklemeler yaparak.

b. Şeyh Sâfi’nin Soyu, Seyyidliği ve Şeyh Sadreddin

Safevilerin soylarının Âli’den geldiği, buradan Muhammed’e ulaştığı ve ‘Hâlef Teorisi’ üzerinde hanedanlık kurdukları, Şeyh Sâfi ile (doğrusu Şâh İsmail ile olmalı İ.K.) İmam Musa Kâzım (ö.799) arasında yirmi kuşak olduğu varsayılır. Ancak İranlı ve İranlı olmayan yazarlar bu konuda farklı görüşler ileri sürmüş ve itirazda bulunmuş; “Âli soylu oluşu uydurmadır, sonradan eklenmiştir” demişlerdir.14

Süleymaniye Kütüphanesi, İzmir bölümü no. 465’te kayıtlı Farsça Safvatu’s-Safâ nüshasında (108 yaprak, h.968/1517) 107b-108b sayfalar arasında hem Safevilere ait tarîkat silsilenâmesi, hem de onları İmam Musa Kâzım’ın soyuna nispet eden 20 kuşaklık neseb-nâme vardır. Süleymaniye Kütüphanesi, Ayasofya bölümü no: 3099 da kayıtlı (h. 896 / 1490 tarihli) ve istinsahi İbadullah Sunullah tarafindan yapılmış yukarıda “mukaddime”sini verdiğimiz nüshanın başına eklenmiş ve neseb-nâmede ise Şeyh Sâfi’den Musa Kâzım’a kadar-kendisiyle birlikte- 16 kuşak bulunmaktadır.

Ayrıca bu bilinen en eski Farsça nüshanın bir yerinde (6b birinci bab, birinci fasıl:), “Yeryüzü ülkelerindeki  şeyhlerin ve bilgelerin sultanı Şeyh Sadreddin (Tanrı onun bereketini devam ettirsin) buyurdu ki; bizim soyumuzda seyyidlik vardır; ama sormadım ki Alevi (Hüseyin soyundan) mi?yoksa Şerif (Hasan soyundan) mi?” yazılıdır. Hemen arkasında da: “Şeyh Sâfiyüddin Ebu'l-feth İshak İbnü'ş-şeyh Eminüddin Cebrail İbnü's-sâlih Kudbeddin Ebubekir bin İbnü Salahaddin Şehid İbnü Muhammed el-Hafız el-Kelâmullah İbnü İvaz İbnü Firuz el-Kürdi El-Sincani.” biçiminde Azerbaycan’a yerleşmelerinden itibaren yedi kuşaklık bir neseb-nâme verilmektedir. Şeyh Sâfi’nin yedinci kuşaktan dedesi Firuz’un, “El Kurdî El Sincanî” yani “Sincanlı Kürd” lakabını taşıması dolayısıyla Kürd olduğunun ileri sürülmesi üzerinde durmayacağız. Safevilerin “Sünni Kürt” ya da “Sünni Türk” oldukları üzerinde çok tartışılmıştır. Son olarak da Kathryn Babayan, “Safvatu’s Safâ ile ilk kez Safevi- Kızılbaş ihtilâli dönemi (1447-1501) içinde oynandı. Düzenlemelerin giriş aşamasında, Safevi kimliği bir değişimle Sünni Kürt olarak Muhammed soyundan Arap kanına bulandı(!)” biçiminde kaba bir tanımlama getirmiştir.15

Michel Mazzaoui “Dar nasabi ma siyadat hast (soyumuzda seyyidlik var)” diyen Şeyh Sadreddin ve dönemi hakkında kısaca şunları yazmaktadır:

“Sadreddin’in Şeyhlik makamında bulunduğu yıllar, Moğol-İlhanlıların son döneminden, 14.yüzyılın hemen sonlarına ve Timur’un İran sahnesine çıkışına kadar sürer. Safevi tarîkatının bu dönemi, belki en tanınmış üyesi Şâh Kasım Envari’nin bu yola girişi (din değişimi) ve tarîkatın etkinliğinin Irak-ı Acem ve Horasan’a yayılışıyla belirlenir. Şeyh Sadreddin dönemine (1334-1392) içinde yaşandığı yıllardaki siyasal karışıklıklar kadar, tarîkata yüklenen büyük zorluklar damgasını vurdu. Büyük tutuklamalar oldu ve Şeyh Sadreddin dahi zindana atıldı. Fakat bu nedenden ötürü de tarîkatın müritleri arttı ve karışık zor dönemde bu tarîkat onlara sığınak oldu. Yine Sadreddin döneminde yeni bir savaş kendini gösterir; anlatılır ki Gürcüler Erdebil’e saldırmış, kenti talan edip Erdebil camisinin kapısını alıp götürürler. Şeyh Sadreddin müritleriyle birlikte gazaya çıkmışlar, onu geri alarak şehre getirirler.”16

Şeyh Sadreddin dönemini biraz daha açalım:

“Özellikle zulmüyle tanınmış ve gittikçe de gaddarlaşan Melik Eşref Çobanî (1344-1356) ile siyasi anlaşmazlıkları su üstüne çıktıkça bir çok kez tehlikeye maruz kalır. Şeyh Sadreddin’e birbiri ardınca bir kaç kez suikast yapılmışsa da yandaşlarının yardımıyla vaktinde haber alır ve kendini kurtarabilir. En sonunda Azerbaycan’ı yağma edip çiğneyen Eşref Çobanî aleyhine halkı teşvik etmekle suçlandırılır. Melik Eşref kendi emirlerinden Orgun-Şâh’ı Erdebil Darü’l-İrşad’ına gönderir. Şeyh Sadreddin gerekli mukavemeti yapamıyacağını anlar ve takriben 1354 yılında bazı hâlifeleriyle birlikte Gilan’daki yandaşlarının arasına kaçar ve bir süre orada kalır. Melik Eşref onu ele geçirmenin bütün yollarını denerse de başaramaz. Şeyh Sadreddin, Melik Eşref’in onun egemenliği Kızıl-Orda Hanı Cani Bey tarafından yıkılıncaya dek Melik Eşref’in aleyhindeki çabalarını sürdürür. O, Gilan’da kaldığı sürece hem Azerbaycan’daki yandaşları ve Daru’l-İrşad’daki hâlifeleri, hem de Cani bey ile ilişkiler kurar. Şu cihete özellikle dikkat etmek gerekir ki, bütün illerde bir yandan İlhanî İmparatorluğu’nun varis ve devamcıları, özellikle Çobanîler ve Celayirliler arasında, diğer yandan Gilan Mazenderan, Horasan gibi yerlerde bağımsızlık için güçlü teşebbüslere girişilmişti. Bu hareketlerin bazılarına Şiiliği benimsemiş, tasavvufî akımların başçıları önderlik ediyorlardı. Örneğin bunlardan tasavvuf önderi olarak tanınan Şeyh Hâlife ve onun fikirdaşı, hâlefi Hasan Curi tarafından nazarî esasları korunmuş meşhur Servidar Harekâtı uzun sure devam etmiş. Horasan ve Sebzevâr merkez olmak üzere yerli hükümetlerin kurulmasıyla sonuçlanmıştır.”

“Şeyh Sadreddin 1356 yılında Kızıl-Orda Hanı Cani Bey’in koruyuculuğu ve tam yardımıyla yeniden Erdebil Daru’l-İrşad’ında Safevilerin nüfuzlu reisi olarak işe başladığında, artık siyasal ve sosyal çatışmalarda tecrübeli bir kişi olmuştu. Birkaç yıl geçtikten sonra Şiilikten yararlanarak başarılı olan bir takım tasavvufî akımları da gördü. Takriben 1375’lerde Şeyh Sadreddin bu maksatla birçok hâlifesini, bu arada kendi yetiştirdiği istidatlı şair Şâh Kasım-ı Envar’ı da Gilan ve Horasan taraflarına gönderdi. Kaynaklarda az çok belirtilen bu olaylar, Şeyh Sadreddin’in her yanda olup bitenler ile ne derece ilgilendiğini açıkça anlatır.”

“Bunlardan başka kitle hâlindeki çeşitli mesleki akımlardan maharetle yararlanıldığını Şeyh Sâfi zamanında da görmekteyiz. Şeyh Sâfi kendisini irşâd şeceresiyle bağlı olduğu tasavvufî-felsefî görüşlerden yararlanmış. Hatta Ahilik, Mevlevilik, Kübrevilik gibi inanç ve irfani (gnostik) akımlara da büyük bir ilgiyle yaklaşmıştır. Onların birçok taraflarını Safevilikte birleştirebilmiştir Şeyh Sadreddin de Safvatu’s-Safâ’nın tertibine rehberlik ederken, bu gibi bu gibi meselelerle ilgili hikâyelerin dikkatle toplanmasına ve etkili örneklerle menakıbleştirilmesine oldukça büyük önem vermiştir. Bu durumda Şeyh Sadreddin tasavvufî-irfanî akımlardan yararlandığı kadar, Şialık nitelikleri taşıyan tasavvufî hareket taraftarlarından yararlanması da tamamıyla mümkün idi.”

“İhtimal ki, 1357’de tamamlanmış olan Safvatu’s-Safâ’nın müellif nüshasının başlangıcına çok sonraları, belki de Şâh Kasım Envar’ın, Gilan ve Horasan taraflarına gönderildiği, 1375-76 yıllarında birçok sayfaları yeniden yazılarak değiştirilmiş ve ilaveler yapılmıştır. Hele Safvatu’s-Safâ’nın sayfalarını inceledikçe oldukça büyük uygunsuzlukların ortaya çıkması da gösterir ki, Muhammed soylu olduklarını açıklayan neseb-nâme şeceresi ve bu şecereyi doğrulamak için ardarda anlatılan üç hikâye 17çok sonraları ilave edilmeseydi, onlar eserin bütünlüğü, umumi ruhuyla uyuştururlur böylece apacık bir aykırılık teşkil etmezdi.”18

Şeyh Sadreddin, döneminin bu büyük sıkıntıları Safvatu’s-Safâ’nın yazılışına yansımış olduğundan, Âli soylu olduğunu da açıkça söyleyememiş ve gayri Sünniliğini de belirtememiş ve bağdaştırıcı (syncretic) bir tavır sergilemiştir. Belki daha doğrusu babasının bırakmış olduğu notları ve yazılarındaki engin bâtıni görüşleri kalın, zaman zaman kaba şerîat şeritleriyle çerçeveleyerek kitabı yazdırmış olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca da babası Şeyh Sâfi’ye piri Şeyh Zahidi’nin şöyle dediğini görüyoruz:

“...Zinhar gerektir ki, Peygamberin şerîatını sağlam bir şekilde elinde tutasın; kimsenin bu konuda itiraza mecâli olmasın. Buyruğunu şöyle sürdürdü: Tanrı irşâdı, mürşitliği sana havale etti, (onu) şerîat ile hakikat arasında toplamış olasın; hakikat lokmasını şerîat kisvesinde mürîdin kursağına atasın!...”19 Badreddin de babasınıa yapılan bu takıyye öğüdünü fazlasıyla kullanmıştır.

Savfat as Safâ üzerine araştırma yapanların ortak, ama bizce yanlış kanısına göre, Şâh İsmail’in (ö.1524) Safevi Kızılbaş devletini kurduktan sonra Safevi Hanedanının soyunun Seyyid olduğunu, yani Muhammed soyundan gelmiş olduklarını resmi kayda geçiriyor. Kısacası onlara göre böyle bir aile soyağacı yaratılıyor. Oysa yukarıda görüldüğü ‘müellif nüshası’nda da bu neseb-nâme yazılı ve Şeyh Sâfi’nin Muhammed soylu olduğunu belirleyen üç olay kanıt olarak sunulmaktadır. Gerçi M. Abbaslı’nın, “çok sonraları yapılan ilaveler” olarak görmek istediği bunları –çok garip biçimde- 15-20 yıl sonra Şeyh Sadreddin’in yaşadığı dönem içine sokmuş olmasındaki amacın siyasal yararını(!) anlamak güçtür. Eğer gerçekten bunlara ‘eklenmiş’ deniliyorsa, unutulmuş olmasına neden bağlanmasın ki?

Ayrıca Şâh İsmail’den önce babasına ve dedesinie “seyyid” diye hitabedilen tarihsel belgeler bulunmaktadır: Şirvan Hâlilullah’ın, Hoca Âli’nin (ö. 1429) oğlu Şeyh Cüneyd’e (1470) yazdığı bu güne kadar korunmuş olan mektupta onun “seyyid” olduğu yazılıdır. Ayrıca Sultan II.Bayezid (ö.1512) Şeyh Haydar’a (1488), Âli soyundan gelenler için kullanılan sıfatla, “seyyid” olarak hitapta bulunmuştûr. Bu yazışmalar D.Sabitiyan20 tarafından yayınlanmıştır.21 Yine genel kanı Şeyh Sâfi’nin Sünni-Şafii olduğudur ki bunu Safvatu’s-Safâ (8.Bab, 2.Fasl, 196/b)’da “Şeyh Sâfi’den mezhebini sordular: O da dedi ki, ‘biz sahabenin mezhebindeniz; her dördüne de dua ederiz” ifadesine bağlamaktadırlar. Oysa bu söylem bir başka nüshada (), “8. Bab, 2. Fasl, 250b-251a: Şeyh Sâfi’nin mezhebi hakkında sordular; ‘Şeyhin mezhebi nedir?’ Şeyh buyurdu ki, ‘biz imamların mezhebindeniz, imamları severiz ve mezheplerden güzel olan her ne varsa onu alır, onu amel ederiz, uygularız...” biçimindedir.22 Hiç kuşkusuz ki buradaki İmamlar Michel Mazzaoui’nin aynı sayfada söylediği gibi dört Sünni mezhebinin imamları değildir.23 Bize göre bu nüsha original ya da istinsahı ona en yakın olanıdır. Diğerlerindeki mezhep konusundaki cümleler müstensihler tarafından değiştirilmiştir Safvatu’s-Safâ 4.Bab, yani bizim incelemekte olduğumuz Makalât-ı Şeyh Sâfi’de [72b] verilen şu örneğe bakarsak İmamlardan kimlerin kastedildiği anlaşılır:

“... İkinci odur ki, arı imamsız ve sultansız olmaz; sultansız hiç bir yerde oturmaz ve sultan bulamayınca karar kılıp yerleşemez. Mü’min dahi Peygamber ve evlâdına uyarak karar verir veya muhâlefet eder.”

Mü’mini arıya benzeten Şeyh Safî’nin, onun imamsız ve sultansız olamıyacağını söylerken kasdettiği ne cami imamıdır(!), ne de dört Sünni mezhebinin imamlarıdır. Sultan Muhammed Peygamber, İmam da kızı Fatıma ile Âli’den inen İmamlardır. Bâtınilik ve Şiilikte “yaşamı boyunca İmamı tanımayan kişi ölürken cahiliyet dönemi inançsızı gibi öbür dünyaya gider’ ve ‘İmama inanmayan müslümanın imanı yoktûr”çok önemli bir inanç ilkesidir. Bir başka örneğe daha gözatâlim:

“Sultan Şeyh Sâfi’nin (Tanrı onun sırrını aziz kılsın) nazarına varduk, buyurdu ki, ‘önce Mevlâ’dan ötürü [131a] bal getirin’. Bir hadım varıp bal getirdi. Ardında buyurdu ki, ‘tûrşu getirin’, getirdiler. Sonra ona dönüp dedi ki, ‘Mevlânâ! Bu la ilahe illallah zikrini Cebrail aleyhisselam, Hak te’alâdan Hazreti Peygamber’e getirdi; Peygamber’den, Masum İmamların (Tanrı hepsinden razı olsun) büyüğünden büyüğüne geçerek karın be karın gelen bu (Peygamberden eimme-i masumîn rıdvanallahu aleyhum ecma’in kabirin an-kabirin ta bizüm işimüz...) bu bizim işimiz kelime-i tevhiddir, yani la ilahe illallah’tır.”

Görüldüğü gibi burada da Şeyh Safî Masum İmamları anıyor ve tevhidin Peygamberden onlara ve bir İmamdan diğerine, büyükten büyüğe geçerek kendisine kadar geldiğini açıkça söylüyor. Dolayısıyla onların soyundan olduğunu ve kendisinin de onlardan biri olarak işlevini sürdürdüğünü yarı kapalı biçimde belirtmektedir.

Aynı elyazmanın Muallim Cevdet nüshasında ise mezhebinin Âli ve evlatlarının mezhebinde olduğunu söylemiştir.24

Kanuni Süleyman’ın Şeyhülİslâmı Ebussuud Efendi, Aleviler aleyhindeki fetvalarından birinde Şâh İsmail’in ecdadının Muhammed’in soyundan gelmediğini iddia eder. Fakat, aynı Osmanlılar, Şeyh Sâfi soyundan gelip sonradan Sünnileşen bir aileyi seyyid sayar. Bunun örneği, Şeyh İbrahim'in oğlu Ebu Yahya Muhammed soyunda ortaya çıkar. Bu soydan gelip de sonradan Sünnileşen bir kol, seyyit kabul edilir. Osmanlılar, 20. Yüzyıl'a kadar bu kola büyük saygı gösterirler. Sarayda görev bile verirler. Bu Sünnileşen Erdebil kolu, İstanbul'da seyyit olarak baş tacı edilir.25

Öbür yandan yukarıda uzunca bir alıntı yaptığımız Mirza Abbaslı ise, “Safevilerin Kökenine Dair” geniş makalesini tamamıyla bu konuya ayırarak, Şeyh Sâfi’nin İmam soyuyla ilişkisini kesmek için olanca gücünü gösterip, diğer Fars milliyetçisi yazarlar karşısında tipik bir Türk Milliyetçisi örneği sunmuştûr. Bazıları gereksiz de olsa çok geniş tarihsel ayrıntılar sergilediği bu incelemede, yazar tek bu noktaya odaklandığından fazlaca çelişkiye düşmüştür. “Müellif nüshası” dediği elindeki yazma hakkında tanımlayıcı hiç bilgi vermemesi bir yana, ve kendi iddiasını yalanlayan içinden örnek verdiği pasajların, bizzat Sadreddin zamanında ilkyazımından hemen sonraki tarihlerde eklendiğini ileri sürmek gibi çelişkiler güvenirliliğini ve inandırıcılığını azaltıyor. Her nedense gerek Avrupalı ve gerekse İranlı yazarlar Şeyh Sâfi ve Erdebil Dergahını inançsal karakteri üzerindeki yazı ve araştırmalarında bölgenin yüzyıllar boyunca ihtilalci bâtıni hareketleri ve son olarak aynı dönemde bölgede yaşayan İsmailileri de görmezlikten gelmişlerdir.

Oysa bölgede çıkıp yoğunlaşmış 9. yüzyılın başlarından itibaren 20 yıl süren Mazdek-Müslimeye kökenli Babek-Hurremi Alevi halk hareketleri, arkasından bazı Karmati ve Fatımi İsmaili topluluklarının yerleşmesi ve sürekli propagandaları;  Daylam ve Tabaristan’da kurulmuş Zeydi Alevi devletinin 11. yy'a kadar buralara yayılan hakimiyeti... Bütün bunların dışında Şeyh Sâfi (1252-1334) ve Sadreddin’in (ö.1399) çağdaşı, Alamut’un yıkılmasıyla yeraltına inen  İsmaili İmamlarından  Şemseddin Muhammed (1257-1310), oğlu Seyyid Muhammed Kasım Şâh (1310-1370) ve oğlu İmam İslâm Şâh (1370-1423) değişik adlarla Azerbaycan’da Erdebil’e yakın köylerde ve dağlık alanlarda yaşıyorlardı kendi taraftarları arasında. Doğu Akdeniz kıyılarından, Suriye’den-Irak’tan Pamir’e, Fergana vadisine, Hindistan’a kadar yayılmış ve inançlarını gizleyerek (takiyye ile) yaşayan İsmaililere ulaşan geniş bir dai’ler ağı vardı. Erdebil tekkesinde bu dai’lerden bulunmuyordu ve Erdebil Şeyhleriyle ilişkileri yoktu diyebilir miyiz?

Ama artık Mirza Abbaslı’nın makalesinden aldığımız aşağıdaki paragraflarda, bu konuda İran’da yapılan ve ilginç bulduğumuz çalışmaların sonuçlarının değerlendirilmesini kısaca geçerek, sunuşun bu bölümünü tamamlamış olalım:

“Aşağı yukarı 1340 yıllarında tamamlanmış olan Hamdullah Mustofî-i Kazvinî’nin (1281-1351) “Nüzhet el Kulub” adlı eserinde Şeyh Sâfi’nin yaşadığı Erdebil şehrinden sözedilirken onun müritlerinin dinî mensubiyetleri üzerinde şöyle denilmiştir:

‘...ekserisi Şafii mezhebinde olup, Şeyh Sâfiyeddin Erdebilî’nin mürîdidirler...’ Kimi Avrupa ve İran bilim adamları, başta A. Kesrevi olmak üzere Hamdullah Mustofî’in yalnız bu küçük işaretine dayanarak Şeyh Sâfi’nin Şialığa değil, o devrin sufi bâtıniliği takıyyesi ile ilgili olarak Sünni-Şafii mezhebine meyil gösterdiğini ispatlamaya çalışmışlardır.”

“Safevilerden sözeden birçok doğubilimcilerinin eserlerinde Şeyh Sâfi’nin Seyyitlik ve Şialıkla ilgisi olmadığına değinilse de bu sorunun bilimsel bir yolda hâlledilmesinde A.Kesrevi’nin1323 Şemsi’de (1944 M.) Tahran’da bastırdığı (Azerî ya zeban-ı bastan-ı Azerbaygan, Şeyh Sâfi ve tebar-eş) “Şeyh Sâfi ve Soyu” adlı eserinin özel bir değeri vardır. -Burada Safevilerin menşei izah edilerek, Şeyh Sâfi neseb-nâmesindeki İmam Musa Kâzım ve Hz. Muhammed’e bağlanır. Neseb-nâmenin bu hâle sokulmasına sebep olan siyasal çıkarlar ve tarihsel nedenler tutarlı bir biçimde anlatılır. Buna karşılık, Şeyh Safî’nin Mezhebi bölümünde onun dini tarîkatlarla ilgisini çok iyi bir biçiminde belirterek, önceki görüşlerini de bir araya toplayıp düzeltmiştir: Tasavvufla ilgisi olanlar pek iyi bilirler ki sufîlerin kendine özgü bir yaşama tarzı vardır. Sufîlerin dünyasında din ve mezhepten söz edilmez. Onların dediklerine göre sufîler, bâtın ehlidirler, zâhir ehli dedikleri din ve mezhep taraftarlarını da görmeğe gözleri yoktûr. Böyle iken bile sufîler zâhir ehlinin zararlarından kurtulmak ve onları dinsiz tanınarak ürkütmemek için, kendilerini dindar gibi gösterip belirli bir mezhebe bağlamaya çalışmışlardır. Bunun içindir ki Şîalar arasında yaşayan sufîler Şiîlik mezhebini Sünniler arasında yaşayanlar da Sünnilik mezhebini kabul ederdi. (Kuşkusuzdur ki bunun takiyye inancının uygulanması dışında bir açıklanması yoktûr. İ.K.) Sonraki birçok İran araştırıcılarının Safeviler çağıyla ilişkiyle araştırmalarında, bu arada Nasrullah Felsefî’nin şimdilik dört cildi basılmış ‘Zindegani-yi Şâh Abbas-ı evvel’ adlı geniş hacimli monografyasında, Dr. Ahmet Tacbahş’ın ‘İran der zaman-ı Safâviyye’ (Tahran 1334-1341, Şemsî) adlı eserinde bütün bu görüşler derinleştirilmiş, daha da tutarlı tarihsel delillerle güçlendirilmiştir.”26



1 Michel Mazzaoui, The Origins of the Safâwids: Si’ism, Sufism and Ghulat, (Freiburger Islamistudien, 3 Wiesbaden, Franz Steiner Verlag, 1972, s.49-50, dipnot.7)

2 T.M.113, n.6 ve “A Mongol Decree” BSO AS. 516 n.I

3 İslâm Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, v.III, pts. 1-2, 1959-60

4 Bu eser Gazi Üniversitesine bağlı bir Araştırma Merkezi’nin yayın organı “Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırmaları Dergisi’nin (Kış, 2005) 36. sayısında Filiz Kılıç ve Ayşe Yıldız tarafından latin harflerine çevrilerek çok özensiz bir tanıtımı yapılmıştır. Yazmanın başındaki neseb-nâmenin Şâh Tahmasp’la başlamış olması postquem oluştûrması bir yana, açıkça onun yönetim döneminde istinsah edildiği kesindir. Yazmanın çevrimi (transcription) yapılırken biraz daha ciddi çalışılsaydı, düzene sokulur ve yararlı olunabilirdi.

5 David Morgan, Medieval Persia 1040-1797, Longman Group UK Limited, London-1988, s.108.

6 Walther Hinz, Çev. Tevfik Bıyıklıoğlu, Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd, 2.Basım, Ankara-1992, s. 11’den aktaran İsmail Kaygusuz, Hünkâr Hacı Bektaş Veli, Alev Yayınları, İstanbul-1998, s.88

7 Michel Mazzaoui, 1972, s.8, 40; David Morgan, Medieval Persia 1040-1797, Longman Group UK Limited, London-1988, s. 77-79

8 H. R. Roemer, “The Timurid and Safâvid Periods”, The Cambridge History of Iran 6, Cambridge University Press, 1997, s. 5-7

9 Örneğin, Savfat as Safâ 243b, 11.Bab,3.Fasl’da geçen, Emir Çoban’ın Şeyh Safi’ye “benim askerim mi yoksa senin müridin mi daha çok?”diye sorması üzerine; “senin her (Türk) askerine karşılık benim yüz müridim var” biçiminde verdiği yanıt bunun kanıtı olabilir.

10 H. R. Roemer, “The Timurid and Safâvid Periods”, The Cambridge History of Iran 6, s. 192.

11 H. R. Roemer, “The Timurid and Safâvid Periods”, The Cambridge History of Iran 6, s. 194.

12 H. R. Roemer, “The Timurid and Safâvid Periods”, İbidem, s. 195.

13 Petruşevskiy İ. P. İslâm v İran, Leningrad, 1966, s.364’den aktaran Fuzuli Bayat, “Safevi-Bektaşi İlişkileri ve Azerbaycan’da Baba Samit Tekkeleri” www.aleviweb.com

14 H. R. Roemer, “The Timurid and Safâvid Periods”, The Cambridge History of Iran 6, s. 188.

15 Kathryn Babayan, Mystics, Monarchs and Messiahs: Cultûral Landscapes of Early Modern Iran , Cambridge , Mass. ; London : Harvard University Press, 2002. S. 143.

16 Michel Mazzaoui, Ibidem, 1972, s.54 dpnt. 2.

17 (Mirza Abbas’ın elinde bulunduğu ve üzerinde çalıştığı Müellif Nüshası, 1.Bab, 1.Fasıl; varak 7b, 8a)

18 Mirza Abbaslı, “Safevilerin Kökenine Dair”, Belleten, 40, 1976, s. 291-2, 294-96

19 Süleymaniye (Ayasofya) Kütüphanesi, No: 3099'da kayıtlı 1490 tarihli Farsça Savfatu’s Safâ 8. Bab, 1.Fasl, 195b.

20 Asnad wan amah-yi tarihi-yi davra—yi Safâwiya, Tehran, 1343/1965, s.375) ve Feridun Ahmed Bey (Münsha’at-i Selâtin vol.2, İstanbul, 1274/1858, s 303.

21 H. R. Roemer, “The Timurid and Safâvid Periods”, Ibidem, s.190.

22 Safvatu’s-Safâ, Yayınlayan: Ahmed İbn Karim Tabrizi, Taşbaskı, Bombay,1329/1911.

23 M. Mazzaoui, İbidem., s.49, dipnt. 6.

24 Ayasofya, 2123, 14b-15a.

25 Fuzuli Bayat, “Safevi-Bektaşi İlişkileri ve Azerbaycan’da Baba Samit Tekkeleri” www.aleviweb.com

26 Mirza Abbaslı, “Safevilerin Kökenine Dair”, Belleten, 40, 1976, s. 302-303.

Araştırma-İnceleme

Malakat_sehsafi
Kitapları

Anı-Öyküler

Sarabi-oykuler
Kitapları

Tiyatro Oyunları

Silvanli-Kadinlar
Kitapları

Roman

masuki-önkapak
Kitapları

Çeviri

Karam-Khella
Kitapları