Warning: Creating default object from empty value in /www/htdocs/w00b83be/aktarma/plugins/system/jat3/core/joomla/modulehelper.php on line 320
Makalât-ı Şeyh Sâfi Bir Sünni/Şerîat Kitabı Değildir

Makalât-ı Şeyh Sâfi Bir Sünni/Şerîat Kitabı Değildir

  • PDF

İsmail Kaygusuz

Makalât-ı Şeyh Sâfi’nin bir Sünni-Şerîat kitabı olmadığını, aşağıda vereceğimiz şerîatın dogmatik kurallarına ve Sünni inanç anlayışına karşıt örneklemeerle birlikte, çeşitli fasıllar içinde geçen çok sayıda bâtıni söylemler yardımıyla açıklamaya çalışacağız. Bunlar kitabın içinde onca şerîat ögeleri arasında öylesine dengeci bir ustalıkla kullanılmıştır ki, koyu bir şerîatçının bile karşı çıkamaması bir yana, onları kazanma ve yola çağırma, yani dai (davetçi) görevi üstleniyor. Kitapta verdiğimiz Makalât’ın sadeleştirilmiş metninin dipnotlarında çok sayıda örnekleri bâtıni-Alevi yapıtlarla karşılaştırarak yorumladık.

a. Sünni inanç Anlayışına ve Şerîata Karşıt Bazı Örnekler:

1)İslâmın şerîat hükümlerini açıklamak ve dini sağlamlaştırmak için Muhammed Mustafa gönderilmiştir. Ve dahi güzel ve temiz (tayyib ve tâhir) olan sülalesine ve evlâdına çok selâm ve dualar olsun.” [2a]1

Kitaba Muhammed peygamberle birlikte, özellikle evlâdı ve soyunu‘tayyip ve tâhir’ niteleleyip, onlara ‘çok çok selâm ve salâvat’ göndererek yapılan başlangıç onun gayri-sünni niteliğini hemen ortaya koymaktadır.

2)Cennet dahi iki türlüdür; özeldir ve geneldir. Genel olan cennet odur ki, onda yemek ve içmek ve şehvet vardır; o cennet ona lâyık olan bütün kulları içindir. Ama has cennet odur ki Tanrı’nın zatına mensuptûr. Cennetime gir dediği odur ki o has kulları içindir. O, buluşma ve kavuşma cennetidir onda yemek içmek olmaz.” [7a]

Şeyh Safî’nin cennet hakkındaki anlayışı ve bu düşünceleri şerîat ehlinin inancına tamamıyla aykırıdır.Tanrı’nın has kulları, dostları olan velilerdir. Orada Tanrıya kavuşurlar; Tanrı’yla aynı köşkte otûrurlar. Kitapta sıkça rastladığımız velilik (velâyet) inancı Sünnilikte yoktûr.

3) “Lâkin aşırı namaz inanmayanı gizlemeye engel olmaz. Bundan ötürü ki, o kimsenin vakit geldiğinde gönlü namazda olur ve inkârcı aşırılığını gizlemeyi sürdürür. Gizlilik de halkın bakış yeridir. Ama zikr etmek gizliliği saf kılar; inkârcı küfrü gizlemekten ve inkarcı aşırıların bakış yeri (olmaktan) pak eyler. Öyleyse Allahı zikretmek namazdan büyüktür ve bunlardan dolayı zikrullah en büyüktür.” [10a]

Görüldüğü gibi Şeyh Safî, aşırı kılınan namazla inkârcılığı eşit tutmakta ve şerîat kurallarına aykırı olarak Zikrullahı) en büyük ibadet kabul etmektedir.

4)Tanrı arıları dahi toplum, yani halklar biçiminde tamamlamıştır النَّحْلِ وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلَى (K.16, 68: Rabbin bal arısına: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin.) demekle ve ayrıca كَتَبَ فِي قُلُوبِهِمُ الْإِيمَانَ أُوْلَئِكَ (K.16, 68: İşte onların kalbine Allah, iman yazmış) derken mü’minin gönlüne iner. İkinci odur ki, arı imamsız ve sultansız olmaz; sultansız hiç bir yerde otûrmaz ve sultan bulamayınca karar kılıp yerleşemez. Mü’min dahi Peygamber ve evlâdına uyarak karar verir veya muhâlefet eder.” [72b]

Gerçek inananı, mü’min olanı arıya benzeten Şeyh Safî’nin, onun imamsız ve sultansız olamıyacağını söylerken kasdettiği ne cami imamıdır(!), ne de dört Sünni mezhebinin imamlarıdır. Sultan Muhammed peygamber; imamlar ise soyundan, yani kızı Fatıma ile Âli’den inen kişilerdir. Bâtınilik ve Şiilikte “yaşamı boyunca İmamı tanımayan kişi ölürken cahiliyet dönemi inançsızı gibi öbür dünyaya gider’ ve ‘İmama inanmayan müslümanın imanı yoktûr” çok önemli bir inanç ilkesidir.

5) Sultan Şeyh Safî bir tâlibine soruyor ve sonra aynı soruyu kendisi yanıtlıyor:

...ama Muhammed (Aleyhisselam) mezhebinde, büyük islâmi kural olan namazı abdestli (tahâretle) mi yoksa abdestsiz (tahâretsiz) mi kılmak gerektir?”

- O tâlib dedi ki, “ey Padişâh hiç kimse tahâretsiz namaz kılar mı?” Hazreti Sultan Şâh Safî (Tanrı onun sırrını kutsasın) buyurdu ki, “her kim içerisini (bâtınını) temizlemiş olsa sufiler katunda öyledür, yani namazı tahâretsiz eda eyler” Arkasından soruyu soran Türk tâliplerinden biri olmalı ki, şu Türkçe beyiti söylüyor:

Gönlinin guslini her kim kıldı yitmiş katla pak

Yohsa tâlibin nemazı hamu olur ayb-nak”

(Yani gönlünü yetmiş kez yuyarak arındırmayan tâlibin bütün namazı kusurlu olur) [111b, 112a]

Kuşkusuzdur ki, abdestsiz namaz kılmak ortodoks İslâmın ibadet anlayışına her ortam ve koşulda aykırıdır

6) “Tanrı’dan korkmak, insan iradesinin gücünü yadsıyan zorlayıcı (cebriyyeci) âlimlerin anlayışı gibi değildir: Onlar kulun hareketini, cansızlar hareketi hâline sokarlar, yani insanı akılsız iradesiz cansız varlık gibi görürler ki, onlar âlim dahi değildir; ikiyüzlü yaşayarak dünya işleriyle meşgul olmakta ve onlara yakalanıp kalmışlardır. Nitekim biz zamanımız âlimlerini şu anlayış üzerinde davrandıklarını gözlemekteyiz; Tanrıyı çok yükseklere çıkarırken (merfu), ulemânın kendisini de nasbolunmuş, görevlendirilmiş görüyorlar, yani inne-ma yahşa Allah min ibadihi el-ulemâ demektedirler...OysaTanrı’dan korkma ayeti şu ma’nâya gelir; ‘Tanrı’nın rızası o âlimlere olur ki bütün vücut ile uyuşum içerisine girer.” [66b]

Şeyh Safî burada ayeti yorumlarken, Tanrı’dan korkarak buyruklarını yerine getirmeyi söyleyen ulemâyı, yani şerîat bilginlerini kıyasıya eleştirmiş ve onları ikiyüzlülükle suçlamıştır. Oysa Tanrı’ya, ondan korkarak değil, onu severek tapınılır. Tanrı’ya ulaşmanın yolu sevgiden geçer. Tanrıya erişmenin, onunla buluşup birleşmenin ve onun varlığında yokolmanın adı ise aşk makamıdır. Ona göre, zamanın bilginleri Tanrı’yı, çok aşağı gördükleri insandan uzaklaştırarak, çok çok yükseklere çıkarmakta. Böylece O’nun buyruklarını iletmekle kendilerinin görevlendirildiklerini sanmaktadırlar. Şeyh Safî’nin bu söylemleri, çağdaşı Yunus Emre’nin (ö.1320) “Kendini peygamber yerine koyan hocalar” ve

Uslu değil delidir halka salusluk (ikiyüzlülük) satan

Nefsin müslüman etsin var ise kerâmeti” dizeleriyle tam uyuşum içindedir.

7) Diğer yandan Şeyh Safî ma’sûm imamları anıyor ve tevhidin peygamberden onlara ve birinden diğerine, büyükten küçüğe geçerek kendisine kadar geldiğini açık açık belirtiyor. Dolayısıyla onların soyundan olduğunu ve kendisinin de onlardan biri olarak işlevini sürdürdüğünü anlaşılır biçimde söylediği gibi, sadece ve sadece Muhammed peygamberi günahtan arınmış, yani ma’sûm olarak niteleyen ve İmamları tanımayan Sünnilik ve şerîatı dışlamış olmuyor mu? Şeyh Sâfi’nin bunu nasıl ifade ettiğine bir bakalım:

... Bu la ilahe illallah zikrini Cebrail aleyhisselam, Hak te’alâdan Hazreti Peygamber’e getirdi; Peygamber’den, Masum İmamların (Tanrı hepsinden razı olsun) büyüğünden büyüğüne geçerek karın be karın gelen bu kelime-i tevhid, yani la ilahe illallah, bizim işimizdir. (Peygamberden eimme-i masumîn rıdvanallahu aleyhum ecma’in kabirin an-kabirin ta bizüm işimüz...) Her kim bu kelime-i tevhidi zikrederse, Hak te’alâ ona lâyık gördüğü imanı verir...”[131a]

8) “... Nehyi bilmek odur ki, namazı ve orucu alışkanlık gereğince, âdet yerini bulsun diye (be-resm-i âdet) değil, illa ki şerîatı Ku’ran’a göre yerine getirmelidir. Hak te’alâ öyle buyurmuştûr; dinin konusundan (babından) ve şerîatından yükümlü (mükellef) kul bu kısım (fasıl) kadarını bilip yerine getirirse (amel getüre) zâhir Müslüman olur. Çünkü şerîat, Resul’un sözü, tarîkat ise Resul’un eylemidir ( kavl-i resuldür ve tarîkat-i faal-i resuldür). Öyleyse gerekdir ki, gönül istemiyle, iradesiyle ayağını (iradet kâdemini) tarîkata basmalı, Resul’un işlerini işlemelidir.”[138b]

Açıkça görülmektedir ki Şeyh Sâfi, şerîatın mezhep kurucularına izafe edilen İslâmî anlayış kurallarına göre anlayıp, âdet yerini bulsun diye şekil olarak değil, Kur’an’a göre, Peygamberin sözlerine göre yerine getirilmesini istiyor. Bunu yerine getiren de ancak zâhir Müslümandır, imanı tam değildir; asıl olan Peygamberin eylem ve uygulamalarının oluşturduğu yolu, tarîkatı yürütmektir. Çok daha sonraki pasajlarda söylediği gibi “tâlip ma’rifet makamıyla Tanrı’yla dost olup muhabbete başlar ve hakikatta ise O’nunla birleşir”.

 

b. Makalât-ı Şeyh Sâfi’nin İnançsal Niteliği ve Yoğun Bâtıni Söylemleri

 

9) “Her kim bu dünyada Tanrıyı göremezse, ahrette de göremez.”

Beyit:

Dide ender-i e’ta koca bahşed

Talak-ı can feza-yı dilber-i ma

Beyitin ma’nâsı budur ki,bu göz kapanmadan ve kapalıyken dostunun cana can katıcı yüzünü görse gerektir”. [31b]

Şeyh Safî’nin yukarıdaki tek cümle ve bir beyitle verdiği bu çok ileri bâtıni inanç anlayışına, ancak aşağıdaki alıntı açıklık getirebilir: “Henry Corbin, Shihabeddin Shah Hosayni’nin ‘Risala dar Hakikat-e Din’ kitabından aktardığı İmam Cafer Sadık’la ilgili bir anekdottan şu bilgiyi aktarmaktadır: ‘İmam Cafer Sadık kendisine, ‘Kıyamet gününde Tanrı’nın herkese görüneceği doğru mu?’diye soran adama şöyle yanıt verir: ‘Tanrı, ben sizin Tanrınız değil miyim? (Kur’an VII, 172) diye sorduğundan beri, Kıyametten önce de görünmektedir. Gerçek inananlar onu bu dünyada bile gördü. Sen onu görmüyor musun?’ Adam yanıt olarak: ‘Ey yüce Tanrı’m, işte seni görüyorum. İzin ver başkalarına da bunu bildireyim.’ İmam: ‘Hayır’, dedi, hiçkimseye birşey söylemiyeceksin. Çünkü onlar karacahil, aptal insanlardır. İnanmazlar ve seni lânetlerler2

 10)Sultan Şeyh Safî Hazretleri buyurdu ki, “ben de şöyle söyleyeyim; örneğin, yeryüzünde bir su vardır ki berrak nesnelere uğrar fakat uğramayla temiz olmaz. Bir su da yeraltında var ki gayet paktır. Lâkin bu iki suyun ortasında perde olan yerdir ki bu ikisinin ortasında engel durumundadır. Eğer bu yeri ortadan kaldırsalar bu iki su birbirine kavuşur daha temiz olur. Şöyle ki temiz ilmin suy(uy)la nefis temiz olmazsa, medreselerde haram lokma karışmış olduğundan, hiç temiz olmaz Öyleyse, bâtın ilminin suyuyla içeriden nefsi mecburen temizlemek gerekir. Kelime-i tevhid geleneği ile perdeyi ortadan kaldırmak gerektir ki, şerîat (zâhir) ve bâtın ilminin sularını birbirine karıştırmak sebebiyle zâhir ilminin suyu dahi pak olsun. Demek ki, perde (hicap) olan nefistir, emreden nefstir (nefs –i emmâre), ilim değildir.” [52b]

Yukarıdaki söylemler yorum getirmeyecek kadar açık bâtıni kurallardır Şeyh Safî medreselerde öğretilen zâhiri dinsel bilgileri kirlenmiş görmekte ve onlara karşıdır. Hemen izleyen cümlelerde belirtildiği gibi onların bâtıni ilmin suyunu karıştırarak arındırılabileceğini söylemektedir.

11) “... Kendi vücudundan sefere çık söylemi, kâdem sahibi ol demektir. Sultan Şeyh Safî (Tanrı onun sırrını kutsasın) hazretlerine sordular ki, “Tanrı ile birleşip yokolma (fenâ) kaç kısıma ayrılır?” O da cevap buyurdu ki “fenâ üç kısımdır; birisi ebedilik (beka) sıfatıyla fenâ suretidir, yani surette fani olmaz sıfatta bâki olmayınca. Fenâdan kasıt yokolma sıfatıdır. Ölümle uyku kardeştir ve birisi dahi sonsuzluk (beka) anlamı ile sıfatın fenâsı, yani Tanrıda yokoluştûr ki o, ruhtûr. O, insanlıktan yükselip yokoluştûr ki, aşkın üstün gelmesiyle gerçekleşir; yani insanlığın izleri olur. Birisi de Hakk’ın sonsuzluğu ile ruhun fenâsı, O’nda yokolmasıdır; yani bir kimsede tanrısal nurlar görünüm alanına çıksa, insanlık görüntüsünü ve insan biçimini yokeder. Bu Tanrı’nın birliğini ispat etmektir ve bu mertebeye Tanrıda yokluğa erişim (fenâ-fillah) derler.” [57a]

Yukarıdaki bâtıni düşünceler üzerinde uzunca konuşmaya hiç gerek toktûr. Tek cümleyle; Tanrıda yokolma, onunla birleşip Tanrılaşma(theosis), Sünni inancında şirk koşmaktır, kâfirliktir.

12)“Mevlânâ Yusuf suâl etti ki, ‘Türk, Tacik ve Kürt tâlipler vardır. Hak sözü (kelâm) işitince irade dışında coşup nara atarlar. Bununla birlikte Arapça bilmezler ve Arapça yazı okumamışlardır. Bundan dolayı okunan ayetin korku mu, rica mı olduğunu kendileri bilmezler. Onların bu durumu bize çok tuhaf gelir’ dediler. Sultan Şeyh Safî Hazretleri cevap buyurdu ki, ‘dilleri Türkçe’dir veya Farsça’dır ve kendileri ümmidir; ama onların gönülleri bütün dillere yetişir.” [71a]

Şeyh Safî’nin tâliplerinin büyük çoğunluğu Arap değildir ve Arapça bilmezler. Ama gönülden inanmış tâlipler için mürşidin sözleri yeterlidir, çünkü o İmam Âli’nin makamındadır ve Kur’an-ı natık, yani konuşan Kur’an’dır. Şeyh Safî’nin burada verdiği yanıt ‘gönül zenginliği’, sadece bir geçiştirmedir.

13)Bu belirtilen on nokta zâhir makamdır.النَّحْل وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلَى (K.16, 68: Rabbin bal arısına: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin.) Bunun sırrında on da bâtıni makam vardır ki burada ek olarak onun hakkında yeterli açıklamada bulunmak mümkün değildir.” [74b]

Burada Şeyh Safî, diğer on bâtıni makamı daha olduğunun söylemekle yetinmiş ve onları açıklamaktan açıkça kaçınmıştır. Kısacası dolaylı anlatımla bile vermemiş, yani takiyye dahi kullanamamıştır. Oysa kendisini yetiştirmiş ve ardılı yapmış olan Şeyh Zahidi’nin öğüdünü bile tutmaktan kendini alıkoymuştur. Safvatu’s-Safâ, 8. Bab, 1.Fasıl’da geçen şu farklı söylemlere bakalım: “Şeyh Zahid, Safî’ye dedi ki, ‘Ulu Tanrı seni, dinin yolunu göstermek, halkı irşâd etmek için yolladı; öyleyse hakikat lokmasını, Şerat kisvesi altında mürîdin kursağına atasın...” Hakikatın lokmasını ya da sırlarını şeriat örtüsü/kılıfı altında sunmak, takiye yapmaktan başka ne olabilir? Oysa bir başka yerde tam bir Şafii şerîatçısı görünümündedir. Belli ki, Şafiilerin de bulunduğu bir mecliste söylemiştir: “Şeyh Safî birgün hayırlı kendi kızına dokunur, ardından boy abdesti alır. Şeyh Sadreddin söyle der: ‘Bu arınmanın (abdest) nedenini sordum o söyle yanıtladı: Vallahi ben, anneme dokunduktan sonra da hiç bir zaman abdest almamazlık yapmadım. Sonra Ku’an’da 4. 43 ayetini okudu…”

14)Sultan Şeyh Safî (Tanrı onun sırrını kutsasın) وَفِي أَنفُسِهِمْ الْآفَاقِ سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي (K.41, 53: İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz.) ayeti üzerinde buyurdu ki, ‘Tanrı ufuklarda her ne yaratmışsa ve yüce (ulvi) âlemde, aşağılık (süfli) her ne ki yapmıştır, onların benzerlerini insanın nefsinde bağlamıştır, lâkin nefsin hicâbı aradadır. Bu nefs örtüsü (hicâbı) ortadan kaldırılınca ufuklarda varolan olan her alâmet nefislerde belirir ve şeylerin ma’rifeti ortaya çıkar. Böylece Tanrı gerçeği onda zâhir olur, açığa çıkar.” [61b]

Hacı Bektaş Veli, her nesnenin, on sekiz bin âlemin insanda mevcut olduğunu, baştan başlayarak ayaklara kadar organların karşılaştırmasını yaparak en geniş biçimde Makalât’ında (s.68-73) açıklama yapmaktadır. Alevi-Bektaşi inancında Tanrı dâhil, evrende bulunan herşey insanda mevcuttûr. Şeyh Safî’nin oğlu Şeyh Sadreddin’in çağdaşı Seyyid İmadeddin Nesimi’den (Ö. 1404/8) birkaç dize ile bunu vurgulamakta yarar var:

 

Hak te’alâ varlığı ademdedir

Ev anundur ol bu evde demdedir...

 

Her ne yerde gökte var ademde var

Her ne ne ki yılda ayda var ademde var

Ne ki elde yüzde var kademde var

Bu sözü fehmetmeyen adem davar”

15) “Semah üçe ayrılır; tevacüd semahı ten ile, vecd semahı gönül ile, vücut semahı ruhla birlikte olur. Tevacüd sahibine bu hâl erişinceye kadar hareket eylemiye, kendi özüne zahmet eriştire. Vecd sahibine tanrısal esin ve içedoğuşlar (varidat) ulaşmaya başlayıncaya kadar kendi özünü harekette tuta, onun gönlüne hastalık erişe... Bu üç tür semah mübahtır: Tevacüd semahı bütün sufilere nasiptir. Vecd semahı has sufilere nasiptir ve vücud semahı en has sufilere nasiptir. Mübah olan semah odur ki, edenler gönül ehlilerine bağlı olup, tanrısal sohbet içinde semah edeler; zevk ve şevk esrikliği hakikatta ola. Nefsin zevkleri için semahı tutmak ve çalmak haramdır.” [86a].

Hacı Bektaş Veli’nin semah üzerine söylediği çok iyi bilinen bir sözü vardır: “Semah bizim ibadetimizdir, haşa ki oyun değildir,”yani nefsin zevkleri için semah tutulmaz Ayrıca yine Hacı Bektaş’a atfedilen, müstensih tarafından geniş çapta şerîat ögeleri eklenerek bir Sünni inanç kitabına dönüştürülmüş, ancak kitaba sunuş yazısı yazan Profesör’ün dediğince ‘ilâve ve eklerle (ne demekse?) zenginleştirilmiş(!)’ Makalât-ı Gaybiye ve Kelimât-ı Ayniyye’ de 3“çok semah sevindirdiği zaman nifak getirir, gönlü canlandırdığı zaman yap, inkâr etme” denilmektedir.

16) “Sadece kendi zatıyla meşgul olmak tağarrukadır, yani kendi kişiliğine garkolunmuşluktur. İkinci cem odur ki kişinin öz kimliği üstün gele, yani insanlığı (beşeriyeti) vucudundan yoketmiş ola, iz bırakmıya ve Tanrı’yla meşgul ola. Bu iki hâlden birisini uygulamak elbette gerektir. ‘...Zira ki kul ya kendisiyle meşgul olur ya başkasıyla ya da Tanrı’yla meşgul olur. Öyleyse eğer daima, beşeriyetten uzaklaşma ve kayboluş mertebesi (mertebe-i gaybet) olan cemin ceminde (cemü’c- cemde) olsa, şerîatın ilkelerini yerine getirmez. Bu, hakikat birliği, Tanrı’yla birleşme (tevhid-i hakîkî) dedikleri de bu mertebede olur ki, kişi şerîat hükümlerini yerine getiremediği için bir şey lazım gelmez. Zira ki kendini yükümlülük dairesinden çıkarmıştır.” [86b]

Cem ve tağarruka (garkolma, dalma) gibi iki bâtıni tasavvuf teriminin incelenmesi ve açıklanması çerçevesinde, cemü’c cemde, yani kayboluş mertebesindeki insan Tanrı’dan başka hiçbir şey ve kimseyle meşgul olmaz, deniliyor. Bu Tanrı’yla birleşme makamıdır ki, ne şerîatın ulaşacabileceği ne de kabul edeceği bir kavram ve dinsel uygulamadır.

17) “Bu (gönlü ölmeyen) taife Hakk ehli katında yokluğun sürekli kalıcılığında (beka-yı fenâ) bulunur; yani kendiliğinden geçmeyince kalıcı (bâki) olmaz ‘ve hayati fi memati ve memati’ demek olur ki ma’nâsı şudur: ‘Diriliğim ölümümde ve ölümüm diriliğimdedir.” [88a]

Bu sözü Hâllac-ı Mansur kullanmuştır; Louis Massignon’nun Hüseyin Mansur Hâllac Divan’daki 10. Kaside’nin 3. dizesi “Ölümüm yaşamam, yaşamam ölmemdir”.4

18 “... Hazreti İzzete (Tanrıya) bir yol olur ve bu gönül yolu hakikat ehlinin yoludur. Öyleyse yol ehline mirac sıfatı olur; şöyle ki Hazreti Resul suret ile (mirac) oldu. Hakikat Hak te’alâyı bilmek ve gözlemek, müşâhade etmektir. Şu üç nesne dahi iyi anlaşılmalı; belki tarîkat şerîatsız olmaz, hakikat tarîkatsız olmaz. Ayrıca şerîat, şerîat taraftarının ve emirlerin yükümlülüğüdür (teklif-i evamir ve nevahiy-i şeri’dür). Tarîkat, sürekli tapınma, dinsel yasaklardan kaçınma, Tanrı’dan korkarak yasaklardan kaçınma zorunluğu (teklif-i zühd ve perhiz ve takvâdur) ve buna benzer nesnelerdür. Hakikatın yükümlülüğü (teklif-i hakikat) ise dünyayla ve yaratıklarla ilgi herşeyi anlamak (fehm etmek), gönlü onlardan soyutlamaktır, (mücerred itmekdür)...” [100a].

Son iki varakta Safevi öğretisinin şerîat, tarîkat ve hakikat aşamaları ya da kapılarının tanımlarını görmekteyiz. Sanki bir önceki varakta geçen tâlibin -şerîata aykırı olarak-Tanrıya kavuşup, onunla birleşmesini gözden kaçırmak için, bu tanımlamaları “şerîata bağlıdır, şerîatsız olmaz” diyerek ‘şerîat kılıfına sokarak’ vermiştir. Yukarıda dipnotlardan birinde sözettiğimiz Hacı Bektaş Veli’ye ait olduğu ileri sürülen adı geçen eserde5 şerîat, tarîkat ve hakikat’ten sözedilirken ve şöyle ilginç bir benzerlik vardır: “Tâlibin yemesi içmesi üç çeşit olur; birincisi şerîatte, ikincisi tarîkatte ve üçüncüsü hakikatte olur. Şerîatte yemek odur ki, yiyen kişi rızk vereni anar ve Tanrı’sına itâatını yerine getirir. Tarîkatte yemek odur ki, yiyen kişi yemede ve içmede israfta bulunmaz. Hakikatte ise yemek odur ki, yiyen ve içen kişi Hakk’ı kendi zatında gözlemlemelidir (müşâhede). Çünkü hiç bir şey Hak olmadan var olamaz. O hâlde bu gözlemlemede yiyen kişi ve yenilen şey birdir.”

19) “ Hak ile tanışıp dost olmak için o kişinin kendü özünü, önce kendisini bilmesi gerek. Nitekim inananların emiri hazreti Âli (Tanrı’nın selamı onun üzerine olsun) aleyhisselam buyurmuşdur ki, ‘Men arefe nefsu-hu fe-kad arefe rabbi-hu, men arefe nefsihu bi’l-ubudiyet fe-kad arefe rabbihu bi’r- rububiyet, men arefe nefsihu bi’l-fenâ fe-kad arefe rabbi-hu bi’l-beka: kim kendini bilirse Tanrısını da bilmiş olur; kim kendini kullukla bilirse Tanrısını sahiplikle bilmiş olur; kim kendini yok olucu bilirse Tanrısını da kalıcı olarak bilir’ Doğrusu (budur), ya Tanrı’nın Elçisi (Resulullah)! Nefsin ma’rifeti, nefsi bilmek dahi riyâzete bağlıdır ve riyâzetin aslı iki nesnedir; biri konuşmayı bırakmak (terk-i kelâm) ve birisi de yemeyi terketmektir (terk-i taâmdur). Bu ikisinin dahi aslı bir köşede inzivaya çekilmektir (uzletdür). Allahın rahmeti üzerlerine olsun Şeyhler (meşayih rahm(met)ullah), buna terketme makamı derler ve terketme odur ki kendini ortalıktan yoketmek, yani Hakkın varlığında bilmekdür; Şeyhlerin söylemiyle buna ma’rifet makamı denir.” [112b] [113a]

Şeyh Safî, Ma’rifet’i bir makam ve mertebe olarak nitelemekte ve bu makama eren hayvanlıktan çıkıp insan mertebesine ulaşır. İnsanı kâmil olarak Tanrı’yla dosttur artık. Hak ile tanışıp dost olmanın ilk koşulu, Âli’nin “kendisini, nefsini bilen Tanrısını bilir” buyruğuna uymaktır. Bunu da ancak ilim öğrenmek ve nefsini ıslah için riyâzet yapmak, yani ortalıktan yokolup konuşmayı ve yemeği-içmeği terkederek Tanrı’yla hasbihâle girişmekle sağlayabilir. Ancak o zaman kendini ararken Tanrı’nın varlığında bulur. Hacı Bektaş Veli de Makalât’ında6 Ma’rifet makamlarının “dokuzuncusu ma’rifet (yani, bilgi sahibi olmak), onuncusu ise kendü özin bilmektir” dedikten sonra aynı sözü Muhammed’in hadisi olarak zikreder.

20) “Allah bir nurdur; nihayeti yoktur, yukarda ve aşağıda değildir; önü ve ardı ve sağı ve solu, yani hiç bir yoktûr; denizdir ki, dibi ve kıyısı yoktûr ve tüm varlıkları saran çevredir (cem’i mevcudata muhitdür), yani âlimdir, nitekim Hak te’alâ buyurur ki,, مُّحِيطٌ شَيْءٍ رَبِّهِمْ أَلَا إِنَّهُ بِكُلِّ أَلَا إِنَّهُمْ فِي مِرْيَةٍ مِّن لِّقَاء (K.41, 54: Dikkat edin; onlar, Rablerine kavuşma konusunda şüphe içindedirler. Bilesiniz ki O, her şeyi (ilmiyle) kuşatmıştır.) ve bilgisiyle herşeyi sarar; عِلْمًا بِكُلِّ شَيْءٍ أَحَاطَ وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ (K.65, 12: Allah'ın her şeye kadir olduğunu ve her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz.) hiç bir zerre yoktûr ki, onda Allah nuru olmasın, yani her türlü şeyi onurunun yüceliği nedeniyle kabul eder ve ilm ile dilinin gözünün açılması olur ki, eğer sabırla riyâzet ve mücahede edersen görürsün Umudumuz odur ki, O’na erişe ve bileşesin; bu ilm ile erişmeğe yakınlık (kurb) derler. Her kim ki, bu yakınlığa (kurba) ermedi, henüz Tanrı’dan (Tengriden) habersiz ve nasipsizdir” [116b]

Şeyh Safî’inin Tanrı tanımı Kaygusuz Abdal’ın Tanrı anlayışından hiç de farklı değildir:

“Eşya-yı mahlûk Hâlik’den ayrı degüldür (yani yaratılmış nesneler-maddeler, yaratıcısıyla birdir, ayrı olamaz)...Yirde ve gökte her ne var ise adem(de)dür. İşte yirün gögün ‘hâlifesi’ ‘âdem’dür. Her ne ki istersen ademde bulunur.”7

“... Hak ile kul arasındaki hicap (örtü) kulun, kendisidir. Allah zerreden güneşe katreden umma’nâ kadar her yerde dopdolu...İnsan vücudunun hareket ve cümbüşü Haktır. Onsuz eşya deprenmez...Hakkı aramak ayrılığa tanıklık vermek demek olur. Çünkü Allah bütün yaratılmış eşyada mevcuttûr. Hakkı hazır görenler , Haktan gayri iş işlemezler. Bütün ibadetlerin aslı Hakkı hazır görmektir. Vacip olan, Allah’ı bulmak için herkesin kendisine yönelmesidir.”8

21) “Allahın büyüklüğü (azmeti?) katında bir zerre kadar görürler idi, belki de daha az. Ey Hak tâlibi bu yakınlığa (kurba) aklın duygusu (hiss-i aklı) erişmez. Lâkin Allah te’alânın nuruyla erişir. İnsan makamının hakikatı bu yakınlığı, kurbu bilmekdür. Bundan maksud odur ki, sen seni gördüğün yer, Allahı göreceğin mekândır. Çünkü sen seni tanıyınca olgunluğa ulaştın, yalnızlığın özü Süleyman vakti oldun şimdi. Bu makama ermek için her nesnenin sevgisinden geçmek (kat’ itmek) gerek; gönlüne süpürge (carub) çalmak, Haktan arta kalanı süpürüp gidermek ve de özün sınırını dahi bilmek gerek. Çoh namaz ve çok oruç ile dünyada ve ahrette yola varmazsın.” [117a]

Kendini gördüğün yer, Allahı göreceğin yerdir. Bu makama ermek için varolan tüm nesnelerin sevgisinden geçmek ve kendi gönlüne süpürge çalarak, Tanrı’dan başka her ne varsa süpürmek gerek. Bu çok namaz kılmak ve oruç tutmakla dünyada da âhirette de gerçekleşmez” diyen Şeyh Safî’ye, İslâm dinini, namaza ve oruca bağlamış Sünni mezhebindedir yargısını vermek ne denli isabetlidir? Doğrusu düşünmeye değer.

22) “Zira ki yine Hak te’alâ dedi ki ‘her kime ben yol göstersem, kimse onu azdıramaz; veli olan bir kimseyi ben azdırsam, kimsenin gücü yetmez ki onu doğru yola getire”.Veli gibisi o değildir ki tâat eylemiyesin. kanıt (hüccet) dutasın ve o yol göstermeyince yola ben nasıl gideyim diyesin. Demek veli bile kişi(y)i yoldan azdırır. Zira kul odur ki her ne işler ise ilm ile işliye şerîatı bile biçim ve görünüşüyle (suretlerin) öğrene. Başka her ne ki işlerse bilgiyle gerçekleştirmeli. Yine kul odur ki, delil-kanıt ehli, yani hüccete bağlı kişi olmaya.” [137b]

Hacı Bektaş Veli de Makalât’ta (s. 57) “tanık kal/söz mülkünde olur, lâkin hâl mülkünde olmaz. Ve hem tanık inkâr evinde olur, belî evinde olmaz”demektedir.

Şeyh Sâfi, Hacı Bektaş Veli’nin de üzerinde ısrarla durduğu ‘evrendeki herşeyi insanda mevcuttûr’ bâtıni tasavvuf inanç anlayışını şu sözlerle daha da açıklığa kavuşturmaktadır:

23) “Yine gerekdir ki, insanlık yoluna çaba harcamalı. Hazreti Resul hadis-i kudside dimiştir ki, “miracta Hak te’alâ buyurmuşdur: ‘ya Muhammed! Eşyayı yarattım insan için, insanı yarattım kendim için’. İnsan demek ‘ya Muhammed demektir. Zira ki insan büyük evren, küçük evren, en yüce ve en alçak evrendir ( âlem-i kübradur âlem-i suğradur ve âlem-i ulvidür ve âlem-i süfladur) ve de yaşam ve ölüm evrenidir insan (âlem-i hayat ve mematdur). Büyük evren âdemdir ve küçük evren hayvandır hayvandır; diğer deyişle en yüce evren insan, en alçak evren de hayvandır (âlem-i ulvi âdemdür âlem-i süfla hayvandur). Bu altı maddenin konulacak iki özelyeri vardır: Biri insan dediğimiz âdemdir, diğeriyse hayvan adı takılmış canlılardır[138b]

Burada ve izleyen paragraflarda olduğu gibi Makalât-ı Şeyh Sâfi’nin tümünde geçen yolun ilkeleri, mürşid, pir, tâlib; bunların görev ve sorumlulukları ve Safevi tarîkatının kurallarına ilişkin tüm bilgileri ya aynen ya da biraz değişik anlatımlar içinde İmam Cafer ve Şeyh Sâfi Buyrukları’nda görmekteyiz. Daha önce yayınlamış olduğumuz “Kuzey Irak Alevilerinin (Şebek, İbrahimi, Kakai..) Dinsel İnanç Kitaplarından Buyruk Örnekleri ve Sünbülnâme” makâlemizde 9belirttiğimiz gibi, Safvatu’s Safâ’nın Alevi-Bektaşi’lerin kutsal saydıkları Hak-Muhammed-Âli Yolu’nun kitabı olarak tanıdıkları Buyruk’un en önemli kaynağı olduğunu gördüğümüz için, karşılaştırmalı örneklemeler yapmaya gerek duymadık. İlgili okuyucu bunları rahatlıkla görecektir. Makalât-ı Şeyh Sâfi metninin dipnotlarda görüleceği gibi daha çok Hacı Bektaş Veli’nin Makalât’ıyla büyük benzerlikleri ortaya koyduk. Bu gösteriyor ki, eser hazırlanırken Makalât dikkatle incelenmiştir. Burada Buyruk’tan vereceğimiz birkaç paragraflık benzer örnek ve sayfa numalaralarıyla yetineceğiz:

“...Tarîkat kavli Âli’nindir. Bir sufîye gerektir ki kademini tarîkate basa ki insaniyetliği belli ola. Çünkü Hak te’âla buyurmuştûr ki, ‘Ya Muhammed bu cihanı yarattım insane için ve insanı yarattım kendim için.İnsan demek ya Muhammed,iki âlemdir. Birisi âlemi kübradır, biri âlemi suğradır ve biri âlemi ulvîdir, biri âlemi süflidir. Ve biri âlemi hayattır, biri âlemi memattır.”10

24) “Bunların her birisinin mertebeleri vardır. Ateşin (odın) adını ‘emmâre’ kodular, yelin adını ‘levvâme’ kodular suyun adını ‘mülhime’ kodular ve toprağın adını ‘mutmeine’ kodular. Emmâre oddur, od da zâlimin ilgisi, ölçüsüdür ki, Hak te’alâ dimüşdür en-nefsu’l-emmâre bi-esved ‘in on duygusu (havassı) vardır: Birinci cahillik, ikinci (devvom) hışm, üçüncü kin-nefret (buğz), dördüncü kâhir, beşinci hainlik (bahl), altıncı isyan, yedinci kibir, sekizinci zorbalık (kesr), dokuzuncu kâfirlik (küfr), onuncu münafıklık. Levvâmenin mertebesi yeldir ve onun dahi on mertebesi vardır: İlki ibadet düşkünlüğü (zühd), ikinci Allah korkusu (takvâ), üçüncü acizlik-korkaklık (ver’a), dördüncü kulluk (ubudiyet), beşinci namaz, altıncı oruç, yedinci hac, sekizinci umre, dokuzuncu zekât, onuncu gizlilik (niha(ni)yet). Mülhime’nin mertebeleri ilham kabul edicidir Onun dahi on duygusu vardur: İlki akıl, ikinci hikmet, üçüncü ilim, dördüncü vahiy, beşinci ilham, altıncı hayır, yedinci kemâl, sekizinci erdem, dokuzuncu ihsan, onuncu cömertlik. Güven verici-rahatlatıcı (mutmeine) topraktır ki, ondan hareket gelmez; Hak te’alâ’nın emriyle kıpırdar, cennet onun üstündedür toprak Âdem-i Sâfi’yle kıyaslanır.” [139b]

Toprağı Adem’le eşleştiren Şeyh Safî, cenneti de toprağın üzerinde ve insanın temsil ettiğini dolaylı vurgulaması ve insanın geçmesi gerekli mertebeleri açıkları bâtıni inancı bütün görkemiyle araya sıkıştırmasından başka birşey olamaz. Bunlar Buyruk’ta benzer cümlelerle ifade edilmiştir:

Ve dahi, zâhirde âdem olan dört nesnedir. Ona anasır-ı erbaa derler: ateşten, yelden, sudan, topraktan. Ol dört nesneyi dört kaide üzerine komuşlardır. Ve toprağın adını mutmeine komuşlar. Ateşin adını emmâre komuşlar. Yelin adını levvame komuşlar. Dördünün dahi dört mutabıkı vardır. İmdi malum oldu ki nefs-i emmâre ateşe nisbet eder. Zâlimlerdir ki Hakkı kabul etmemiştir.”

Nefs-i emmârede on havas vardır: Birinci, cehil. İkinci, kibir, hışım. Üçüncü, buğdur. Dördüncü, kâhir. Beşinci, pahıllık. Altıncı, isyan. Yedinci, nefsaniyet etmek. Sekizinci, kin etmek. Dokuzuncu, küfür. Onuncu, nifaktır.”

İmdi nefs-i levvamenin mertebesi yeldir. Onun dahi on havassı vardır. Birinci, zahitlik. İkinci, takvâlık. Üçüncü, terk-i salat. Dördüncü, ubudiyet. Beşinci, namaz. Altıncı, oruç. Yedinci, hac. Sekiznci, kaza komak. Dokuzuncu, zekat. Onuncu, abdest.”

Ve dahi nefs-i mülhime kabul edicidir, suya nisbet eder. Onun dahi on havassı vardır. Birinci, akıl. İkinci, hikmet. Üçüncü, ilim. Dördüncü, nasihat. Beşinci, fikir. Altıncı, hayır. Yedinci, kemâl. Sekizinci, fazıl. Dokuzuncu, ihsan. Onuncu, sahavet. İmdi nefs-i mutmeine topraktır ki, Hak Te’alâ cenneti onun üstüne bina eylemiştir. Toprak Adem Sâfiyullah nisbet eder.”11

Ve sürdürüyor Şeyh Sâfi:

25) “... zira ki en güzeldir (ecmeldür). Bayağılık (muzilât) da Tanrı isimlerinden (ilm-i esmadan) olduğu için zelil kılan, bayağılaştıran (muzill) Hakk’tır. Şöyle buyurdu ki, hitabedilen bu nefisdir; bu nefis iki yüce binadır (bina-yı ulyadur) ve bu iki yücelikten güzellik ve olgunluk (cemâlat ve kemâlat), başlangıç ve sonsuzluk (ezel ve ebed) açığa çıkar. Onun dahi on duygusu (havassı) vardur: İlki fakirlik, ikinci sabır, üçüncü adalet-doğruluk, dördüncü insaf, beşinci rıza-razılık, altıncı ilim, yedinci hakikati araştırma (tahkik), sekizinci sağlam bilgi (yakin), dokuzuncu söz verme (ahd), onuncu sözünde durma,bağlılık (vefa), bu andığımız duygu farkı (fark-ı havas) açıkçası topraktır ve toprağın atası, selam ve dualar onun üzerine olsun İmam Âli bin Ebi Tâlib’dir ve Âli’ye Ebu Tûrab onun için derler. Tâlibin erişeceği makam budur; burada velilik ve peygamberlik (velâyet ve nübüvvet) bir olur. Zira ki velâyet nübüvvet birbirinden ayrı değildir; bâtında velâyet peygamberliktir, zâhirde ise nübüvvet veliliktir.” [140a]

Benzer şekilde Hacı Bektaş’a atfedilen Makalât-ı Gaybiyye ve Kelimat-ı Ayniyye’de 12“Nefs-i Emmâre’den hasıl olan on makam şunlardır: Cehâlet, öfke, cimrilik, düşmanlık, küsmek, kin beslemek, kibir, haset, küfür ve nifak. Nefs-i Levvame’den hasıl olan on makam ise şunlar: Zühd, takvâ, tevazu, kulluk, zekât, hac, umre, humus, cihat. Nefs-i Mülhime’nin on makamı akıl, bilgi, vahiy, ilham, hayır, mal, fazilet, cömertlik, iyilik ve ihsandır. Nefs-i Mütmain’den ise şu makamlar hasıl olur: Fakirlik, sabır, adil olmak, insaflı olmak, ilim, rıza, tahkik, kesin olarak bilmek, ahit ve vefa.”Aynı zamanda bunlar ateş, yel, su ve toprakla simgelenir burada olduğu gibi.

Çok önemli bir başka vurgulama; Şeyh Sâfi toprak yoluyla son ulaşılacak makamı örtülü olarak Âli tanrısalllığına bağlıyor. Velilikle peygamberliğin eşitlenmesi aynı zamanda Muhammed ile Âli’nin birbirinden ayrılamayacağı anlamına gelir ki Sünniliğin bütün mezheplerine aykırıdır. Hacı Bektaş Veli de Tanrı dostlarına (velilere) inanmanın, imanın koşullarından olduğunu söylemektedir: (Makalât, s. 47); Ayrıca yine Makalât-ı Gaybiyye’nin 39. sayfasında burada olduğu gibi, “Nefs-i Mütmain’inin on makamı topraktan hasıl olmaktadır. Toprağın babası Âli’dir Hazret-i Âli’nin ismi Abu Tûrab’dır. Yukarıda andığımız mertebeler, Allahın bütün velilerinde bulunmaktadır Bu üstün mertebelere ve yüce sıfatlara erişen sâlik/tâlib velâyete erer.velâyet ve nübüvvet birdir” yazılıdır. Veli, insanın sonsuzluk varlığına (mal-ı ebed-i insana) müyesser olur ve bu mertebelerde, insanın ilkönce kişi olarak kendisini bilmesi ve hayvan sıfatını kendisinden ayırması gerektir.

26) “...İmam Cafer -i Sadık (Allahın rahmeti onun üzerine olsun) buyurmuşdur ki, ‘tarîkatin anlamını on iki nesne tamamlar: İlkin sufi kendisini yer/toprak (gibi) bilmek gerek, ikinci ma’rifet tohumunu (bu) yere saçmak gerek, üçüncü şevk suyu ile suvarmak gerek, dördüncü riyâzet orağıyla biçmek gerek, beşinci kibirini-gururunu (gırratını) bile düşürmek gerek, altıncı velâyet harmanına götürmek gerek, yedinci hâlvet yerde öğütmek (hurd eylemek) gerek, sekizinci sabır ile pak eylemek gerek, dokuzuncu kanaat köşesine koymak gerek, onuncu yokluk değirmeninde un eylemek gerek, on birinci muhabbet fırınında pişirmek gerek, on ikinci cömertlik sofrasında yedirmek gerek; örtücü (perdepuşi), yani örten-gizleyen (settar) ve zehir içici (zehr-nuşi) olmak gerektir. Her ne ki Hakdan gele ve halkdan gele sabr ile (karşılamak gerektir). Ve Allah e’âlimu bi’s-savab, yani Allah doğrusunu bilir.” [141b]

Şeyh Sâfi’nin Makalât’ı bâtıni tasavvufun büyük üstadı ve kuramcısı 6.İmam Cafer-i Sadık’ın tarîkatın anlamı ve kurallarını on iki madde hâlinde simgelerle açıkladığı bu çok önemli paragrafla bitiyor. İmam Cafer Sadık’tan nakledilen bu “oniki nesne” Buyruk’a “Oniki İşlek” olarak yansımıştır. Bazı sözcüklerdeki değişikliklere rağmen aynı özü vermektedir:

Suâl etseler ki, Tarîkatın icabı kaçtır? Cevap ver ki onikidir. Birinci: Evvel kendi özün hassasıdır, yani özel yaratıldığı niteliği (olan yer?) dir. İkinci: Ma’rifet tohumunu ekmektir. Üçüncü: Şefkatla beslemektir. Dördüncü: Riyâzetini tutmaktır... Sekizinci: Özünü sabır eline vermek... Onuncu; Takvâ değirmeninde özün barındırmaktır. Onbirinci: Su ile yoğrulmak. Onikinci: İradet tennurunda (fırınında) pişmek ve ihlâs sofrasına girerek özünü dervişlere ve fıkaralara vermektir.”13

 

1 Köşeli parentezler içindeki rakamlar elyazmasının (varak) yaprak sayısı, harfler ise ön ve arka sayfasını göstermektedir.

2 H. Corbin, Temps Cyclique et Gnose İsmaélienne, Paris, 1982, s.144.

3 Ankara, 2004, s. 64.

4 Hâllac-ı Mansur Divanı’ndan aktaran İsmail Kaygusuz, Alevilikte Dâr ve Dârı Pirleri, 2.Basım, İstanbul-1995, s.109.

5 Hacı Bektaş Veli, Haz. Dr. Gıyaseddin Aytaş-Dr.Hacı Yılmaz, Makalât-ı Gaybiyye ve Kelimat-ı Ayniyye’de Ankara-2004, s. 14-15.

6 Makalât, Haz. Sefer Aytekin, Ankara-1954, s. 54

7 Kaygusuz Abdal, Vücudnâme’sinden aktaran İsmail Kaygusuz, Anadolu Bilgeleri, Sy Yayınları, İstanbul-2005,s.205

8 Kaygusuz Abdal, Dilguşa (Gönüle Ferahlık Veren) yapıtından aktaran İsmail Kaygusuz, Anadolu Bilgeleri, Sy Yayınları, İstanbul-2005,s.205-206.

9 Bkz. Serçeşme Dergisi 19, Şubat-2006.

10 Tam ve Hakiki İmam Cafer-i Sadık Buyruğu, Haz. Heyet, İstanbul-1989, s.147.

11 Tam ve Hakiki İmam Cafer-i Sadık Buyruğu, s.150, 151)

12 s. 36-39

13 Tam ve Hakiki İmam Cafer-i Sadık Buyruğu, s. 126.

 

Araştırma-İnceleme

Malakat_sehsafi
Kitapları

Anı-Öyküler

Sarabi-oykuler
Kitapları

Tiyatro Oyunları

Silvanli-Kadinlar
Kitapları

Roman

masuki-önkapak
Kitapları

Çeviri

Karam-Khella
Kitapları