Warning: Creating default object from empty value in /www/htdocs/w00b83be/aktarma/plugins/system/jat3/core/joomla/modulehelper.php on line 320
Kızgın Damga

Kızgın Damga

  • PDF
Kısılmış bir gaz lambası ise boğmuştu odayı. Şuraya buraya serilmiş birkaç mindere geçiliyordu. Odanın en görünmez köşesindeki yer yatağında, Elif gelin virgül gibi kıvrılmış yatıyordu. Çok ince bir yorgan vardı üzerinde, çiçekli basmadan yüzlenmiş. Ona dolanmıştı. Vücudunun yuvarlak hatları tümüyle ortadaydı. Kapkara dağılmış saçları yüzü altında kapanmış, ama derin soluklar ve anlaşılmaz mırıltılardan titreşimler içindeydi tel tel.
Birden sırtüstü döndü. Attı yorganı üzerinden. Ve virgüllükten çıkıp kocaman bir ünlem çizgisi oldu.
"Hasan oh! Hasan yapma!" dedi elini bacaklarının arasına sokarken. Gözleri kapalıydı, uzun kirpikleri yanaklarına aşağı iniyordu. Yarı aralıktı ıslanmış dudakları, öpülmüşçesine. Yanakları tombul tombul köylülük taşıyordu. Biçimli dudaklarının iki yanında, birer çizgi belirmeye başlamıştı. Göğüsleri taş gibi değil pörsüktü. İki koca et parçası halinde yayılmıştı. Zayıftı kolları ipincecik. Uzunca çizgili donundan görülmüyordu bacakları. Bu yüzden bir yargıya varılamazdı biçimliliğinden ya da biçimsizliğinden yana. Otuzun ancak bir iki basamak üstünde olmalıydı görünüşe bakılırsa.
Bacakları durmadan kasılıyordu. İnlemeye başladı. Bu inilti bir acının, bir korkunun dışavurumu değildi. Bir orgazma doğru gidişin, cinsel açlığın doyurulmaya yönelişin iniltisiydi. Belli ki düşsel bir sevişme durumundaydı.
Gaz lambasının son kızıl alevi tükendi. Bir süre fitil cansızlıktan sarı pırıltılarla kendini gösterdi. Az sonra oda karanlığa büründü. Ve Elif gelin sayıklamaya başladı:
"... Yine mi gelmiyorsun Hasan? Sıra benim... Onu öldüreceğim... Ben seni ondan çok seviyorum... Gâvurun dölü, elimden aldı kocamı... Bir oyun..."

Sayıklamanın kesildiği anda, yan bölmeden bir karyola gıcırtısı duyuldu. Arkasından Türkçe olmayan bazı tümceler yayıldı karanlığa. Daha sonra dış kapının anahtarı paslı bir gıcırtıyla dönmeye başladı. Ağır çift kanatlı kapı açılınca; yazbaharın serinliği içeriye doldu. Evin babası Hasan'dı bu.
"Bizim karılar da, çocuk da hepsi uykudalar, uyandırmayalım, diye söylendi; zaten iyiden yoruldum. Traktörü tarlada bıraktığım iyi oldu. Allah verede çobanlar, şurasını burasını karıştırmayalar."
Sessizce çıkarmıştı içi toprak dolmuş ayakkabılarını bunları düşünürken. Aynı sessizlikle avluya geçti. Uzun olan avlunun bir köşesinde uyuyan oğlu Ahmet'in horultusu kendi sessizliğine karşıttı. El yordamıyla çocuğun açılmış olan üstünü örttü. Tam Elif gelinin odasına açılan kapının önünde durdu.
"Onun sırası bu gece, dedi kendi kendine. Çok da yorgunum. Marian'ın yanına mı gitsem yoksa? Yok... Yok olmaz. Ahmet'in yanına uzanayım daha iyi. Gâvur kızı doymak bilmiyor, yatağı rahat, ama.yanında olduğumun farkına vardımı, üstüme abanır valla. Kaltak ne denli yorgun da olsam uyandırır hislerimi. Sevişmesini biliyor çok iyi gâvur karı.Yıllarca kaldığım yaban ellerinde yalnızlığımı, kadınsızlığımı gidermişti. Kafası da ne çalışıyor. Altı ay içinde Türkçeyi de öğrendi, üstelik beni bile çekip çevirmeye başladı. O olmasaydı dünyada almazdım bizim Forguson'u. Batırırdım kazandığım onca parayı. Zavallı Elif'in neden anladığı var. Yat de yatar, kalk de kalkar. Eh kadın dediğin az da hünerli olmalı. Koy ki, eşek gibi çalışsın bizim Elif karı. Azıcık da karşıkoyum olmalı. 'Hep sen bilirsin, ne istersen öyle yap' diyeceğine, bir fikri olmalı değil mi?"
Bir ayak üstüne kafasında tur atan bunca düşünceler onu, öbür kapıya yöneltti. İlk adımı atmak üzereyken cılız bir ses yükseldi odadan. "Hasan bana gelsene, benim sıram..." Arkasından anlamsız mırıltılar. Elif gelin sayıklamayı sürdürüyordu. Hasan farkına varmadı bunun. İlk sözcüklerle irkildi. Ve olduğu yerde kaldı. Doğruydu, sıraya koşmuştu. Bir gece onun bir gece öbürünün (yatağında) olacaktı. Bununla birlikte sözünün hakkını vermiyordu. Kaçamak yapıp yeni karısına daha çok sık gidiyordu. Bu haksızlıktı. Üstelik ertesi gün; "yanına geldim, bütün gece boyunca yatağında yattım. Şuranı buranı elledim, yine de uyanmadın. Ne biçim kadınsın sen?" gibi sözlerle suçlandırır ve paylardı çok kere Elif gelini. O ise boyun kırar, tüm bu sözlerin yalan olduğunu bildiği halde karşı koymazdı. Tut ki bunları hep içine atıyor, biriktiriyordu. Birikimler bilinçaltında sinsi bir yılan gibi çöreklenmiş yatıyordu. Bir gün kafasını kaldırıp saldırıya geçmeyeceğini kimse ileri süremezdi.
Hasan düşündü ki; Elif bugüne dek kendisini hiç çağırmamıştı. Acaba yalanlarının farkında mıydı? Daha fazla beklemeden ileriye attığı adımını geri aldı. Kapıyı yavaşça açtı. Ama öylesine yorgundu ki, "ya dedi, benden bir şeyler isterse. Boş ver buna söz geçirebilirim. Hoşt dedim mi, kıvrılır yatar yatağın bir köşesinde. Öbürü olsa; kuçuklanır, dolaşır ve sonunda hakkını çeke çeke alır. Bu zavallı bu. Yanında rahat ederim..."
Girdi içeri ve aynı yavaşlıkla kapıyı kapattı. Soyunmaya başladı. İçerisi keskin bir is kokuyordu...
"Bak işte uyandım Hasan, yatıyorsun yanımda. Sessizce girdin yatağıma, ama yine de uyandım."
"Uyumuyordun ki..."
"Hayır uyuyordum. Üstelik bir düş içerisindeydim, yarıda kesildi."
"İnanmam, uyanıktın. Beni izliyordun kulaklarınla. Kapının önüne gelince Hasan gelsene diye fısıldadın. Ben de geldim. Oooff ne de yorgunum!"
"Ben çağırmadım seni. Dış kapının açılışını ne de avludan geçişini duydum ben."
"Ama kapının önünde kulağımın dolusunca işittim beni çağırdığını."
"Seni ayık ayık çağırmadım. Düş görüyordum. Düşümde sen ve ben odadaydık. Sen ayrı yataktaydın. Birden kocaman bir ışık düştü odaya. Ay sanki gökten kopup inmişti. Tam da benim yatağıma. Ak, kar gibi bir iç gömleği giyinmiştim, gâvur kızınkinden daha güzeldi."
"Onu karıştırmadan edemezsin."
"Düş bu Hasan'ım. Öyle geçiyordu içimden, kızma. Sen kafanı kaldırmış ışık içinde soyunurken bana bakıyordun. Yer gibi. Aç bakışların vücudumun görünmez yerlerine batıyordu. Birden soyundum, çırılçıplak. Beni dinlemiyorsun, uyuyorsun değil mi?..."
"Dinliyorum Elif. Ama niye yalan söyleyeyim gözlerimden uyku dökülüyor. Yanım yörem ezilmiş yorgunluktan..."
"Hasan beni artık sevmiyorsun değil mi? Hiç arzulamıyorsun beni?"
"Canım bunu da nereden çıkardın? Seni sevmeseydim, bırakırdım getirince Alman kızını... Çokları öyle yaptı. Üstelik memlekete bile gelmediler..."
"Keşki sen de öyle yapsaydın. Sana olan sevgimi yüreğimin içine gömer, bir kürek kan atardım üstüne. Eskiyle, geçmiş sevişmelerimizi anımsmakla mutlu olurdum."
"Elif neler konuşuyorsun sen böle? Elbette seviyorum seni. Ahmet'imin anasısın sen."
"Doğru çocuğunun anasıyım sadece. Dört beş parça tarlayla iki parça bahçenin de sahibiyim."
"O ne demek oluyor? Elin dediklerine mi inanıyorsun? Yani senin malın için mi ayrılmadım? İçine sıçarım senin tarlanın da bahçenin. Ben düşündüğümü düşündüm..."
"Kusuruma kalma Hasan'ım. Tıkılası kulaklarım çok şey duyuyor, kapatamam ki onları. Ah! n'olur şu kulaklarım azıcıkta senden sevgi sözleri duysa. Gâvur kızının duyduklarını işitse."
"Elif güç durumda bırakma beni. Gâvur kızı afet-i devran da olsa, gözümde saman çöpüdür senin yanında. Bal eski petektedir can Elif. Dünyaları verseler senden vaz geçermiyim?"
"Sahi mi söylüyorsun Hasan? Ah canım. Dinlemedin ki düşümün sonunu. Ben çırılçıplaktım Hasan, anadan doğma. Tıpkı sen Almanya'ya gitmeden önceki gibiydim. Bıngıl bıngıl kırmızılık taşıyordu yanaklarımdan. Taş gibiydi göğüslerim, kalçalarım. Yalvardın bana ayaklarımın önüne yatıp... Naz ettim, söz ettim. Kaçtım senden. Beni kovaladın. Işık bırakmıyordu yakamı. Yalvarılarına dayanamadım. Kopardım kendimi ışıktan, senin kucağına attım. Seviştik, seviştik, seviştik. Bir uyandım yanımdasın. Baksana oralarım ıpııslak. Ver elini bana...Ah! Uyuyor uyuyor Tanrım! Benim heyecandan bitikliğimin, kendisini arzuladığımın farkında bile değil. Yorgunmuş... Oysa yalnız benimken; akşamlara dek orak-tırpan sallar, sabahlara dek sevişirdik. Yorgunluktan değil doymuşluktan, tükenmişlikten. Ah! gâvurun dölü Marian! Kocamı aldın elimden. Sağıp tükettin onu. Bomboş kovan olarak geliyor bana boş kovan. Gâvurun şırfıntısı seni!"

Pencerenin parmaklıkları arasından ay ışığı güler yüzle sokuldu odaya. Alçak perdeden konuşmalar tümüyle sona erdi karı koca arasında. Elif horultularla uyuyan kocasına sırtını çevirdi. Ter içindeydi. Gözleri odanın kapısına dikti. Baktı baktı. Tahta kapının tam ortasındaki yarık gözüne ilişti. Takıldı kaldı ona... Birden büyüdü yarık. Kocaman oldu. Yekindi kalktı yerinden Elif. Süzülüp çıktı yarıktan dışarı. Apaydınlıktı avlu. Kimsecikler yoktu. Köşede yeni bileylenmiş bir orak parlıyordu. Aldı eline onu. Uçar gibi geçti avluyu. Kilere doğru yürüdü ekmek çıkınını almak için. Marian kapısının önünde durdu ansızın. Bir budak deliği vardı. Gözünü yerleştirdi ona. Delik büyüdü, delik büyüdü. Koca bir mağara ağzı oldu. İçeride Marian'ı gördü cıscıbıldak kocasının üstünde. Yiyordu onu, tüketiyordu. Her yerini, her yerini yiyordu. Sapsarı saçları Hasan'ın yüzünü örtmüştü, görünmüyordu. Taş gibiydi Marian'ın göğüsleri, kalçaları. Dudakları ıpıl ıpıl pırıltı doluydu. Kahkahalar atmaya başladı kendisini görünce. Daha da abandı, daha da yumuldu kocasına. Elif elindeki orağa sıkı sıkı yapıştı. Dişleri kenetlendi. Çığlığı bastığı gibi, budak deliğinden içeri saldırdı.
Ama o ne? Delik küçülmeye belini sıkı sıkıya sarmaya başladı. Vücudunun yarısı içerde, yarısı dışarıdaydı. Orağı haykıra haykıra havada sallıyordu...
"Ne yapıyorsun Elif? Kız ne yapıyorsun? Uyan artık şafak söktü... Neredeyse gün doğacak. Ne bağırıp çağırıyorsun."
Elif gözlerini açtı. Kocası sol koluyla beline sarılmış sıkı sıkıya tutuyor. Bir yandan da onu sarsıp duruyordu...
"Iıh! dedi Hasan ne diyorsun?... Düşünü söylemedi. Kocası da başka bir şey sormadı. Sadece;
"Haydi orağı al da git şu arpayı biç Topharman'daki. Oğlanı da yanında götür. Sabahın serinliğinde arpa iyi yolunur. Marian kahvaltıyı getirir, söylerim ona. Öğleye dek bitirir gelirsiniz. Ben bir kanımlık uyku daha uyuyacağım. İki gündür uykusuzum."
Elif hiçbir şey demeden kalktı. Fistanını sırtına geçirdi. Orak sözcüğüyle irkilmişti birden. Kocası ise, "ben de bugün Seyit Ağa'nın tarlasını sürer bitiririm. Öğleden sonra hep birlikte dut sallamaya gideceğiz" deyip, kafasını yorganın altına soktu. Elif pencereye koştu. Pencerenin parmakları arasından ayı gördü; sarı ışıkları griye dönüşmek üzereydi. Horozlar çağıl çağıl ötüyorlardı. Köy çoktan uyanmıştı.

***
"Kız ana! Elif ana sen nasıl öyle çabuk çabuk deriyorsun? Ben bir türlü bu orakla düzgün deste tutamıyorum."
"Ahmet oğlum, küçüksün sen daha. Daha sekiz yaşındasın, orağı kullanamazsın. Elinle yoluştur... At orağı elinden Ahmet, fıldır fıldır gözleriyle kapkara saçlı Ahmet anasının sözünü dinledi. Kaldırdı attı elinden orağı oturdu kıçının üzerine anasının yanına. Ellerliyle kupkuru arpa saplarına saldırdı. İkişer, üçer, beşer desteleyerek çıkarmaya başladı topraktan. Toprak yumuşaktı, elenmiş gibiydi; fısır fısır ediyordu köküyle göceğiyle çıktıkça arpa sapları. Bazen küçük ellerinin şimdiden nasırlaşmaya yüz tutmuş küt parmaklarına, arpaların ince kurumuş sap kıymıkları batıyordu. Ama aldırdığı yoktu Ahmet'in. Alışmıştı. İçi kapkara olmuş uzun tırnaklarıyla çekip çıkarıyor. Eğer kanamışsa parmağını ağzına sokup emiyor. Ve sonra yeniden başlıyor arpa çekiştirmeye. Sızlandığı yoktu çalışmaktan, arpa yolmaktan yana. Karnından, midesinin boşluğundan yakınıyordu bir saattir. Çocuk ellerinin büyük çabasından sonra destesini tamamladı. Aslında bu deste yaşına göreydi onun. Yoksa bir yetişkinin yahut Elif anasının orağıyla topladığı iki elin kavuşlayamayacağı bir deste değildi. Elif'in kımıldak gibi işleyen orağının topladığı-derdiği arpalar birkaç dakika içinde elini dolduruyor ve birkaç metre karelik bir anız alanı açıyordu. Sözde Ahmet de anasına öykünerek ellerini ivedileştiriyor ve o destesini yere koydukça kendisi de tamamlamışçasına onun üzerine yerleştiriyordu. Bir türlü akıl erdiremiyordu anasının bir kuş gibi tez arpa derişine. Hele o kıvrık aletin kocaman ağzının göz açıp kapanıncaya kadar, başakları bir araya getirip, ikinci bir hareketle köklerinden kesişine hayran kalıyordu. Acaba bu çabukluk, bu ustalık sade anasına özgü müydü?.
Ahmet bunları düşünürken barsaklarından midesine doğru yükselen bir gurultuyla kötü burukluk hissetti. Destesini koyup ayağa kalktı.
"Hıı ana,Gıız Elif ana çok acıktım, karnım ağrıyor."
"Marian'ın gelmesi gerekirdi, dedi Elif fısıltıyla dişleri arasından; Ahmet haydi bırak arpa dermeyi, yat biraz şu yumuşak toprağın üzerine. Aha orakla temizledim dikenlerini, pıtraklarını. Haydi gel! Neredeyse şimdi gözükür Dikmetaş'ın tepeden Marian. Ona ekmek kayganası yapmasını daha dün öğrettim, ondan yapacak. Üstüne toz şekerden de atacak senin çok sevdiğin. Arkasından da bir maşrapa ayran içtin mi karnın davul gibi şişer. Hey ne yapıyorsun? Gel de yatsana şu düzelttiğim yere."
Ahmet güneşe arkasını çevirmiş önünde henüz biçilmemiş arpaların içinde uzanan gölgesini ölçüyordu ayaklarıyla. Sessizdi önce. Anasının sorusu üzerine seslendirdi:
"Üç ayak, tamam dört ayak bir zengi (ayak genşliği). Ana, gölgemin uzunluğu dört ayak bir zengi. Nerdeyse öğle olacak. Geçende kuzuları otlatmaya götürmüştüm; Kısık Ali dedi ki,gölgeler bir ayak bir zengiye indimi, öğlen olur. Demek üç ayak kaldı öğle olmaya. (midesini tutara) Anaa çok acıktım..."
Elif:
Gel buraya, gel Ahmet çiğneme arpaları, çok acıktıysan..."
"Elbette çok acıktım, haydi git ekmek getir!"
Birden ağlamaya başladı Ahmet, yattı kupkuru olmuş arpaların içine, tepine tepine ağlıyordu.
"Acıktım ana, acımdan öleceeem!"
"Peki, peki ağlama yavrum! İşte gidiyorum; kuş gibi kahvaltıyı alır gelirim. Sen bekle burada. Bak eğer şu arpa demetlerini üçer-dörder üst üste kor da taşlayıpkucak yaparsan, sana bir dilim de kaymak getiririm. Ahmet'in yüzü güldü birden kesti ağlamayı.ve kalktı yattığı yerden.
"Ben kuru istemem, yaş kaymak isterim..."
"Olur nasıl olsa Marian sütü pişirmiştir. Sütün yüzünü toplar getiririm sana..."
"Ama buradan ayrılma sakın çobanlar arpayı yedirmesinler..."

Elif gelin orağı beline soktuğu gibi yürüdü. Onun da karnı acıkmıştı. Bir yandan da kendi kendine söyleniyordu: "Neredeyse öğle olacak; daha sabah kahvaltısı bile etmedik.. Aç açına da çalışılmaz ki. Marian kaltağı niye gelmedi sanki? Hasan kendisine söylemedi mi acaba? Oysa daha şafak sökmeden bizi kaldırıp gönderdi..."

Birden akşamı anımsadı hızlı hızlı yürürken. Arzulu anlarını, doyurulmadığını, kocasının horultusunu, iç yangınının alev alev vücudunu ve ruhunu sarışını; söndürülmeyişini ve eski günlerini, mutluluğunu, Marian'ın kocasıyla arasına çektiği demirperdeyi. Daha çok şeyleri düşündü. Her birini anımsadıkça eli belindeki orağın sapına gitti. Sıktı onu, parmakları acıyıncaya dek. Dişlerini sıktı diş etleri kanayıncaya dek. Eve vardığında; yolda kimlere rastladı, kimlerle konuştu, kime soru sordu, kime yanıt verdi farkında bile değildi.
Dış kapıyı açtı. Avluya girdi. Evde suskunluk vardı. Akşamki dağınıklık, dünkü karışıklık öylece duruyordu. Ansızın içine bir sevinç kıvılcımı düştü. "Acaba? dedi kendi kendine, düşündüğüm gibi mi? Olabilir mi? Yine Hasan'ım bana kalabilir mi? Nelerimi vermezdim böyle bir şey olsaydı. Marian'a ait hiçbirşey görünmüyor ortalıkta. Kaçıp gider mi ki acaba?"

Marian'ın hafif yollu bir öksürüğü, buradan koparıverdi Elif'in iç konuşmasını. Gözleri karardı, elleri orağın sapını biraz daha sıktı. Kararmış gözlerle akşam inekleri sağıp doldurduğu.süt tenceresini aradı Buldu. Ocağı yakıp üstüne sürdü. Anlamıştı Marian daha yatıyordu. Oysa ne umutlanmıştı. Tut ki gedecek olsaydı, yurdunu yuvasını bırakıp da buraya gelir miydi?
Kilere geçti. Öfkeden, kızgınlıktan ne yapacağını şaşırmış durumdaydı. Kendini zor tutuyordu. Tam Marian'ın yattığı odanın kapısı önündeydi. Gözü kapı tahtasındaki budak deliğine takıldı. Düşünü anımsadı birden. Eli yine orağın sapına gitti belindeki. Düşün etkisi altına girdi. Geceyi düşündü. Bilincindeki onca kin yüze çıktı. Elleri titremeğe başladı. Kin ve nefret dolu gözlerinden birini budak deliğine uydurdu. Marian uyanıktı. Karyolanın üstünde, gözleri tavanda yatıyordu. Ansızın arkasını döndü. Üstünde hiç bir şey yoktu kombinezondan başka. Yusyuvarlak kalçaları, düzgün bacakları çırılçıplak ortadaydı. Sarı saçları kalçalarını okşuyordu. Kendini düşündü. Bunların yarısı bile yoktu. Evliliğinin ilk yılları dolgunluğundaydı Marian. Kocasını kendinden tümüyle çekip alan ve onu sömüren, tüketip, boş kovan olarak yanına gönderen bu ak yuvarlaklar, bu dolgunluktu. Bu körpe tazelik kocasıyla aralarında bir bedensel kaleydi. Evlendiğinin daha ikinci yılında, Almanya kâğıdı çıkan kocasını yollamıştı yad ellere. Hasan'la kaçarak evlendiği için anası babası kendisiyle konuşmuyordu. Eşin, dostun kanadı altında, arada sırada kocasından gelen parayla geçinmişti ve çocuğunu büyütmüştü. Yedi yıldan fazla sürmüştü bu yalnızlık. Sekizinci yılın sonunda Hasan'a kavuşmanın verdiği sevinçle, sarışın Alman kızı Marian'ı da kuma olarak bağrına basmak zorunda kalmıştı. Altı ayı geçiyordu kocası bu sarışınla dönüş yapalı. Oysa yedi yıllık Ahmet'ine analık yapmanın; ocağı erkeksiz tüttürmenin; yuvayı her şeye rağmen dağıtmamanın; erkeksiz bunca yıllar bekleyişin karşılığı bu mu olmalıydı? Tanrı buna nasıl razı gelebiliyordu?

Marian ayağa kalktı. Almanca bir şarkı mırıldanmaya başladı. Ritme uyarak dönmeğe, dansetmeye girişince kombinezonu daha da yukarıya yelpazelenerek yükseliyordu. Göbekten aşağı kısımlar ortada kalıyordu. Fazla dayanamadı Elif, kendini avluya attı. Süt taşmak üzereydi, ocak kor dolu olduğundan.Maşayı elin, üzerini küllemeye küllemeye çalıştı. Tencere taşmaya başlayınca eteklerinin ucuyla onu tutup yere indirdi. Marian, Lili Marlen melodisine geçmişti. Elif şaşkınlık ve öfkeden ne yapacağını bilmiyordu. Kilere koştu yumurta almak için. Marian'ın sesi daha tizleşmişti Merakını yenemedi Elif, yine Kapıdaki budak deliğinden içeriye baktı. Marian çırılçıplaktı; Kabare dansözü gibi kıvırıyordu kendinden geçmişçesine. Saçları havada savruluyor, karın-,göğüs, kalçalar düzenli bir şekilde sarsılıyordu. Lili Marlen bitmiş yeni bir dans müziği söylüyordu ıslıkla.
Elif orağı çıkardı belinden. Kapının kulpuna el attı. Korktu. elinden bir kaza çıkar diye.Onu kilerin açık kapısında içeridoğru savurdu. Orak ortadaki ağaç direğe çarpıp duvarın dibindeki bulgur çuvalının üstüne düştü.
Marian bu sesten ürkmüş olacak ki sustu ve anında Elif yeni içeri girmişçesine garip ve yırtıcı bir sesle bağırdı:
"Marian kıız! Daha yatıyor musun gâvur kızı?" Marian bozuk Türkçesiyl,
"Elif; bağırıyorsun sen; yalnızsın?"
Elif kapıyı açmaya çalışmadı. Açar açmaz kadının boğazına sarılacağından korktu.
"Elif yalnızsın? Gel içeriye" diye Marian yeniden seslendi. Kapıyı açıp girdi Elif. Marian odanın ortasında cıscıbıldak duruyordu. Tek penceresi vardı odanın ve basmadan da bir perdesi. Camı açık olduğundan kalkıp iniyordu perde. Dışarıda evin önündeki tarlanın ötebaşında ekin biçen ırgatlar görünüyordu. Elif sertçe ona seslendi:
"Giyin üstünü Marian! Ört şu götünü başını gâvur kızı!" O,
"Gâvur kızı değil ben? Ben Müslüman"karşılığını verirken, Elif başka bir şey demeden pencerenin camını indirdi.
"Elif güzel miyim?" diye sürdürdü konuşmasını Marian:
"Bana bakıyorsun kötü! Niçin? Kıskanıyorsun? Hasan beni görse böyle, çıldırır. Üstüme atlar öküz gibi..."
"Ağzını topla. Öküz sensin, Hasan'a öküz deme!"
"Ben eşek, kancık. O erkek eşek derim..."
"Ahlaksız şırfıntı!"
"Hasan, Hasan sendeydi bu gece. Sıra senindi. Memnun oldun? Yaptınız?"
"Sus diyorum sana! Çabuk ört şu götünü başını da, bana hesap ver. Niçin kahvaltımızı hazırlayıp getirmedin?
"Ayy! Unutmuşum. Hasan sabahleyin bana geldi. Yattık..."
"Ne? Hasan sana mı geldi?"
"Ya ya! Evet. Onu aç yatırmışsın..."

Elif bir tuhaf oldu. Eli ayağı buz kesti. Bakışları Marian'ın apış arasına saplandı. O da bunun farkına vardı. Kıllar arasındaki üreme organının dudaklarını tutarak;
"Hasan bunu çok seviyor. Türkçe ne adı? Eeeaaa! A..aa...m...mı çok tuhaf." Elif'in, kadının açık saçık konuşmalarını artık duyduğu yoktu. Hasan'ı düşündü. Akşamki durumunu ve her gelişindeki durumları düşündü. Yaşamasının anlamsızlığı çıplaklığıyla belirlendi. Marian'ın onu yiyip tükettiği saplantı...
Korkunç bir şekilde gözleri yuvalarından fırlamış durumda bağırdı:
"Seni gâvurun kaltağı, onu yedin bitirdin ...mının kılına bağladın erkeğimi. Aşımıza ağu kattın, mutluluğumuzu elimizden aldın."
"O seni değil, seviyor beni. Ben onu her gece çok seviyor. Sen bilmiyor sevmesin."
Marian birden neye uğradığını anlamadan kendini Elif'in altında buldu. Çığlık atmaya başladı. Elif, o kuru-zayıf görünüşlü kadın salt güç kesildi. Marian'ın saçlarını bir koluna dolayıp, öbür eliyle ağzını kapatarak kilere çekti. Nasır bağlamış elleriyle, çalışmaktan sırımlaşmış kollarıyla vurduğu yeri morartıyordu Marian'ın ak bedeninde. Sonra daha da korkunçlaştı Elif. Sanki bilinci altında çöreklenmiş yatan yılan, kafasını kaldırmış zehrini ağır ağır boşaltıyordu. Marian güçlü-ağaç gibi sert-kollar karşısında kendini koruyamıyordu.

Elif Marian'ı sürükleyerek, pürtüklerle dolu ardıç direğinin dibine getirmişti. O anda çuvalın üstünde sicimi ve yere attığı orağı gördü. Alman kadının karşıkoyumlarını savarak, sicimi kullanıp onu direğe sardı. Marian bildiği Türkçe sözcüklerle onu durdurmaya çalışıyordu.. Öfkeden hiç bir şey düşünemiyen, görmeyen ve duymayan Elif eline orağı almış, kıvrık ucu önde; üstüne doğru ilerliyordu. Marian yalvarıyordu:
"Hayır yapma, beni öldürme! Hasan kalacak sana, ben gidecek!..."
Elif hiç, ama hiç konuşmadan ve robot gibi yapıyordu bunları. Orağın kıvrık ucunu acımasızca Marian'ın apış arasına yaklaştırıyordu. Marian kıvranıp duruyor ve umutsuzca Almanca –Türkçe yalvarıp yakarmaktaydı sicim sarmalıdın arasında. Elif birden konuştu:
"Gideceksin Marian, sittirip gideceksin Alamaya'na. Bugünden tezi yok gideceksin Hasan'ı bana bırakmak zorundasın!..."
Bir yandan da orağın ucunu Marian'ın bacaklarının arasına gömüyordu. Alman kadının yüzü sapsarı kesilmiş, dolgun dudakları çarpılmış, gözleri yuvalarından fırlamıştı.
"Marian gidecek, Hasan kalacak sana" diye inliyordu.
"Gideceksin, ama bir bellik yapacağım, bir nişan takacağım sana; ..mını yırtacağım..."

Aynı anda bir çıtırtı oldu. Ocaktaki ateşten geldiğini farketti Elif ve birden orağı attı elinden. Marian derin bir soluk aldı. Oysa Elif ocakta unutmuş olduğu maşayı görmüştü korlar içindeki. Koşup aldı onu eline.
"Kurtulacağını sandın gâvurun kızı. Yırtmaktan vazgeçtim. Onu diktirirsin Alman doktorlarına? Sana kızgın damga vuracağım, ölünceye dek unutmayacağın bir damga!"

Daha sözünü bitirmeden maşanın akkor halindeki kızgın çifte ucunu cinsel organının büyük dudakları üzerine bastırdı. Acı bir çığlık yayıldı kilerin içinde derinden derine. İç içe odaların en sonundaki penceresiz kilerde boğulup kaldı ses. Marian'ın kafası önüne düştü, Yitirdi kendini. İçerisini kıl ve yanık et kokusu sardı. Elif maşanın uçlarını çekince iki küçük üçgen ortaya çıktı, bacakları arasında kadının kızıl kızıl.

Hızla sicimi çözdü Elif. Alman kadın direğin dibine bir iniltiyle yığıldı. Hiçbir şey olmamışçasına bir maşrapaya süt koyup ağzını bağladı. Sütün yüzündeki kaymağı da birkaç ekmeğin arasına koyarak çıkın yaptı. Kapıya yürüdü. Ansızın geri dönüp, bakraçtan küçük bir tas su doldurdu. Ve baygın yatan çıplak kadının üstüne atıverdi. Marian gözlerini acıyla, inleyerek açarken o çıkınını ve süt dolu maşrapayı yüklenip dışarı çıktı. Küçük Ahmet'e kahvaltısını yetiştirmek üzere ivediyle yola koyuldu.

Eyup, 1969/70

 

Araştırma-İnceleme

Malakat_sehsafi
Kitapları

Anı-Öyküler

Sarabi-oykuler
Kitapları

Tiyatro Oyunları

Silvanli-Kadinlar
Kitapları

Roman

masuki-önkapak
Kitapları

Çeviri

Karam-Khella
Kitapları