Warning: Creating default object from empty value in /www/htdocs/w00b83be/aktarma/plugins/system/jat3/core/joomla/modulehelper.php on line 320
Kuru Soğan

Kuru Soğan

  • PDF
Kasabanın iki berberinden biri olan Yalçın Usta, Kara Mehmet'in yüzünü yavaş yavaş perdah yapıyordu. Aynadan da fırsat buldukça, başını geriye yaslamış olan adamın kalın kaşları altındaki kapalı kocaman gözlerini seyrediyordu. Otuz beş yaşlarında iri yapılı, esmer ve yakışıklıca biriydi Kara Mehmet. Berber, dudaklarını alaycı bir biçimde kıvırmış bu adamın kendini beğenmişliğine için için kızıyordu. Tut ki eski müşterisiydi, yedi yıl önceliğini de biliyordu onun. O zaman böyle kravatı-mıravatı yoktu boynunda. Almanya'da uzun süre kalıp geldikten sonra bu değişim olmuştu. Bir tuhaf bakıyordu herkese. Yok, yok aslında kendisi gibi zanaatkârlara, küçük esnaflara, ırgatlara değil; kasaba büyüklerine, ağadan adamlara, soylulara karşı bir saygısızlık içindeydi. Köylüleri, kasaba emekçilerini köle gibi kullanan ağaları-beyleri, tefecileri hiçe sayan davranışlar içerisindeydi. Kasaba çarşısında ucu sivri Alman ayakkablarıyla 'tak,tak, taka da tak!' yürüdü mü, yerler sallanıyor sanırsınız. Kimse artık ona Kara Mehmet diyemiyordu. Çevresinde saygılı bir toplanma oluyor ve konuşmaları ilgiyle dinleniyordu. Konuşmalarından kocunanlar, sözlerine kızanlar ya da korkanlar, konuştuğı sırada çaktırmadan terk ediyorlardı. Ama o yanında tek kişi bile kalsa sürdürüyordu konuşmasını sonuna kadar.
Ne var ki, lehinde konuştukları ve haklarını savundukları kimselerin bile, yanında başlarını sallayıp onu onayladıkları halde, genel kanıları olumsuzdu:
"Saloz'un oğlu Karamehmet'i, cebindeki konuşturuyor, diyorlardı. Bizler gibi beş parasızken, neden dilinin ucunu yaşlayamıyordu?"

Burası gerçekti. Yedi yıl içerisinde biriktirebildiği bir elli bin lirası vardı cebinde. Ama bir gerçek daha vardı: Kara Mehmet Almanya'da çok, pek çok şey öğrenmişti. Elli bin lira onun alnının teri el emeğinin karşılığıydı. Bununla Kara Mehmet köyünde yahut çevrede bir parça sulu tarla satın almayı ve soğan, patates ekerek, bunlardan kazanacaklarıyla evini gül gibi geçindirebileceğini düşünüyordu. O Almanya'da birçok Türk işçilerinin yaptığı gibi kadın-kız peşinde koşmamış; hem evine baba ocağına para yollamış, hem de bu kadar biriktirebilmişti. Sonra da vermiş kararını, çekip gelmişti çoluğunun çocuğunun üstüne.

Kara Mehmet Almanya'dan döneli henüz üç ay oluyordu. Köyü kasabaya çok yakın olduğundan, günlerinin çoğu burada geçiyordu. Bu arada kendi köylerinde arazisi olan; yani köylülerinin yarıcılık yaptığı kasaba varsıllarından, istediği çeşitten tarlalar satın alıp alamayacağı konusunda araştırmaya bile girişmişti. Sabrioğlu Enver Ağa'ya, Eznik oğlu Hamit beye dolaylı yollarla sordurtmuş, onların sakallarının altından geçmişse de olumlu sonuçlar alamamıştı. Ama umudunu kesmiyordu. Daha birçok büyük toprak sahibi olanlar vardı; onlardan birinin elbet bir an için paraya gereksinmesi olurdu. Zaten yıllarca bu kimselere yarıcılık, ırgatlık etmekten kendisini Almanya kurtarmıştı. Ama işte yine onlara muhtaçtı, elinde onca parası olmasına rağmen. Bu son fırsatı değerlendirip-mademki çekip geldi Almanya'dan-kendisinin ve çocuklarının geleceğini kurtarmalıydı. Gelin görün ki Kara Mehmet, bir yandan onlardan toprak satın almayı düşlerken, öbür yandan elde edeceğini düşündüğü çıkarlarına balta indirdiğinin farkında değildi...

Berber Yalçın son perdahı bitirdi. Müşterisinin yüzünü yıkayıp kuruladı. Sonra avucuna keskin bir kolonya döktü. Tam Kara Mehmet'in yüzüne süreceği sırada aynadan; kasabanın en varlıklısı ve toprak ağalarından Ejderoğlu'nun dükkânına doğru yöneldiğini gördü. Görmesiyle avucundaki kolonyayı yere saçtığı gibi kapıya, daha doğrusu daha kaldırım ortasında iken onu karşılamak için seğirtmek istedi. Ancak Kara Mehmet de Ejderoğlu'nu görmüştü aynadan. Berberin koşmasına meydan vermeden, bileğinden yakaladı ve gürledi:

"Yalçın Usta! Ejderoğlu adam da biz cüdam mıyız? İşini bitir, ondan sonra gider ağanın ayaklarına yüz sürersin!"

Kendini Kara Mehmet'in, bileğini bir mengene gibi sıkan elinden kurtaramayan Yalçın Usta, yeniden kolonyaladı yüzünü, ovdu. Kuruladı havluyla. Ama gözünü bir türlü ayıramıyordu aynadan ve Ejderoğlu'nu izliyordu gözleriyle.
Ejderoğlu, kapıya iki adım kala durdu. Elinde yanından hiç eksik etmediği, içinde çok sivri bir şiş bulunan gizli silahı bastonu vardı. "Yeşil Ağın. Berberi, Yalçın Usta" yazılı tabelaya bakmak için kafasını kaldırırken, Yalçın Usta koşup karşıladı.
"Buyurun! Buyurunuz ağam! Bir emriniz varsa, başım gözüm üstüne!" diyerek iki kat oldu önünde. Küçük dağları ben yarattım dercesine kurumla dolaşan, kır saçlı badem bıyıklı Ejderoğlu bastonuyla tabelaya vurarak:
"Hey Yalçın Usta, diye bağırdı, eskimiş senin tabela; yenile şunu!" İkinci vuruşta madeni tabela şangırtıyla aşağı, kapının önüne düştü. Bunun anlamı berber için çok kötüydü; burayı derhal terket demekti. Korkuyla geriledi Yalçın Usta, kekeleyerek:
"Aman ağam siz bilirsiniz, ocağınıza düştüm. Acıyın bana! Müşteri vardı, onun için sizi uzaktan karşılayamadım" diye yalvarmaya başladı.
"Kim ola ki müşterin? Sabri oğlu Enver Ağa filan mı?"
"Değil ağam, Andirin'li Mehmet Efendi..."
"Bizim Saloz'un oğlu Kara Mehmet mi? Ne zaman efendi oldu bu böyle. Kulağıma bir şeyler çalınmadı değil hani!..." Kara Mehmet hiç istifini bozmadan, oturduğu berber koltuğundan seslendi:
"Beğenmedin mi Saloz'un oğlunu Ejderoğlu? Söyler misin? Senin benden üstünlüğün nedir? Sen de dokuz aylıksın ben de... Sen de beş arşın bezle gömüleceksin ben de..."
Ejderoğlu bir kahkaha koyverdi. Yalçın Usta ise baygınlıklar geçiriyordu, ağanın ayaklarına kapanmış. Ejderoğlu gülmesini kesip,
"kalk Yalçın Usta, dedi, kalk. Bu tabela daha işe yarar, tak yerine. Sonra kapıdan kafasını uzatarak; "Kara Mehmet! Mehmet Efendi çok hoşlandım senden hısımım" diye konuşmasını sürdürdü alaylıca. "Seni iyi, çok iyi hatırlarım. İki çuval pirinci üst üste koyup da omuzladıklarını hiç unutmam. Bilirim hem kuvvetli hem de cesur oğlansın. Hoşlanırım senden..." Kara Mehmet, oralı bile olmadan korkusuzlukla:
"Hoşlanmasan da olur Ejderoğlu" dedi.

Bir anda ağanın adamları orayı doldurdu. Ardından bir kalabalık sökün etti. Birkaç çiftlik sahibi ve yedi göz değirmeni dönen Ejderoğlu şöyle bir çevresine göz gezdirdi. Yığılan kalabalığın gözlerinde büyümekte olan hıncın farkına varır gibi oldu. Kendisine karşı gelen bu kendini bilmezin oracıkta cezasını verdirebilirdi adamlarına. Ne var ki Kara Mehmet'in çevrede iyiden meşhur olmasına yarardı bu. Ve de kinler daha da büyürdü. Böylesine ince düşünmek onun özelliklerindendi. Bastonunu kaldırıp, Kara Mehmet'e uzattı. Her şeye rağmen bir iki söz söylemek arzusuna kapıldı. O anda gerilim son noktasına varmıştı. Kara Mehmet ise oturduğu yerden hiç kıpırdamamış fakat her saldırıyı karşılamaya hazır durumda, aynadan olacakları izliyordu. Birden Ejderoğlu bastonunun ucunu sağa çevirdi. Hiçbir şey söylemeden ve hiçbir şey olmamışçasına yürüyüp gitti.

ІІ

Günlerden cumaydı. Bu gün geldimi, tüm çevre köylüler kasabaya inerler. Kutsal gün olduğundan çifte çubuğa gitmez; atlar ve öküzler hem de kendileri dinlenirler. Eğer yağdan, yumurtadan veya tahıldan, meyveden-sebzeden yana satacak bir şeyleri varsa onları getirirler. Satar savar; kazandıkları parayla gaz, tuz, sabun ve basma gibi ev gereksinmeleri alır dönerler evlerine. Ama, hiçbir zaman sattıklarından elde ettikleri para, alacaklarını karşılamaz ve borçlanarak dönerler çarşı esnafına kasabanın. Çarşı her günkünden çok daha kalabalıktı. Yüklü eşekler ve atlarıyla köylü dayılar ve şaşkın dükkânlara bakan, başlarında mendil bağlı köylü çocukları aşağı yukarı gidip geliyorlardı. Kara Mehmet berber Yalçın'ın dükkânının tam karşısındaki kahvenin önünde, asmanın altında oturmuş çay içiyordu. Bir yandan bu perişan kalabalığı seyrediyor, öbür yandan üç gün önce karşı berberde meydana gelen olayı düşünüyordu. O gün Ejderoğlu'na karşı gelmekle, amacına ulaşmak yönünden hata etmişti. Gerçi Ejderoğlu gider gitmez, kalabalık bir anda çevresini sarmış; hayran bakışlar ve övgü dolu sözlerle bu kahveye getirilmişti. Aslında, bugüne değin ağaların hakkında konuşmalarına ve kendilerini birazcık karşı koyuma çağırmalarına gülüp geçen yine bu kişilerdi. Öyle anlaşılıyor ki, sözlerinin az da olsa eyleme dönüşmesi onları canlandırmış ve kendisini bir önder durumuna sokmuştu bir anda.
Gel gör ki, bu konuda biraz tezlik gösterdiğini anlamıştı Kara Mehmet. Oysa düşündüğü gibi birkaç parça sulak tarla satın alması gerekiyordu; soğan, patates ektirecek, sebze yetiştirecekti ya!. Tek başına yapamazdı elbette. Irgat alacaktı, işçi çalıştıracaktı. İşte o zaman, onların emeklerinin karşılığını vererek, kendilerine insanca davranarak o soydan gelme düzenbazlara, ağa dediklerine karşı başkaldırıya başlatabilirdi. Örnek görmeliydiler; neyi? niçin? istediklerini bilmeliydiler.

Kara Mehmet istediği tarlaları bu büyük toprak sahiplerinden alabilirdi. Bu güne değinki girişimleri boşa gitmişti. Oysa Ejderoğlu'nun bu düşündüğünü yapacağına umudu vardı. Berberde kendisi de: "Buyurunuz ağam! Nasılsınız? Tanrı uzun ömürler versin inşallah!" gibilerden sözler ederek önünde eğilseydi herkes gibi; kendisine çay boyundaki tarlalardan bir iki parça satardı biraz tuzluya otursa bile. Almanya'ya gitmeden önce yanında çalışırdı. Aralarında çok şeyler geçmişti, fakat yine de kendisini sever görünürdü. Dahası iki yıl bekledikten sonra çıkan Almanya kağıdını bile zor ele geçirmişti iki hafta el koydurup, teslim ettirmediği için. İşi yerinde kalmasın diye hayatıyla oynamaktan çekinmeyecekti. Hıncı büyüktü deyyusa karşı. Ama yine de gururundan fazlaca harcamadan: "köprüden geçinceye dek dayı" demesi gerekirdi. Bundan geri geçti artık. Üstelik çok tedbirli gezmesi ve silahsız yola çıkmaması zorunlu olmuştu. Adım adım izlendiğinin farkındaydı. Belki vurdurmazdı, ama sekiz on adamı tarafından temiz bir dayaktan geçirtebilirdi.

Kara Mehmet başının yalnız kaldığı sürelerde bunları kafasından geçiriyordu kopuk film şeritleri halinde. Çarşı bütünüyle kalabalığını yaşıyordu. Hava da gittikçe bulutlanmaya başlamıştı. Birkaç tanıdık gelip yanına oturmuşlardı ki birden bir kavga başladı. Tam oturduğu masanın üç dört adım ötesinde üç adam, bir kişiyi aralarına almış habire vuruyorlardı. Kalabalıktan hiç kimse yanlarına yaklaşıp da ayırmayı düşünmüyor, seyirci kalıyorlardı. Kara Mehmet kim olursa olsunlar, üç kişinin bir adamı dövmesine göz yumamazdı. Kavga dediğinde güç dengesi olmalıydı ki gerçek erkeklik ve hüner ortaya çıksın. Daha fazla düşünmeden kavganın orta yerine atladı. Atlamasıyla üç kişiden ikisini aynı anda iki vuruşta attı iki yana. Kalabalık şaşkınlık içinde geri çekildi. "Ayıptır! Dedi Kara Mehmet, bırakınız teke tek dövüşsünler. Üç kişi birden saldırır mı bir adamın üzerine? Bu erkekliğe sığar mı?
Bir anda neye uğradıklarını anlamadan kendilerini yerde bulan bu ikisi; "Sen de kim oluyorsun be?" diyerek üzerine gelince, derhal savunmaya geçti. Birine güçlü bir tekme savururken, öbürünün çenesine şimşek gibi bir dirsek indirdi. Yedikleri darbelerle tepetaklak seyirci kalabalığın içine yuvarlanan adamlar kurtuluşu kaçmakta buldular. Dahası hasmının üzerine çökmüş bulunan öbürü de, arkadaşlarının kaçtığını görünce tabanları yağladı. Kara Mehmet Almanya'dayken bir süre judo-karate kurslarına devam ettiğinden, üç dört kişiyle başedecek durumdaydı. Onların kaçmasıyla sopa yemekten kurtulan adamın bile, aradan sıyrılarak gözden yittiği anlaşıldı. Korkulu gözlerle kavgayı seyreden kalabalık anında dağıldı. Kendisi de yine geçip yerini aldı asmanın altındaki. Eylül sonu bulutları gökyüzünde iyiden yoğunlaşmış ve yağmur birer ikişer atıştırmaya başlamıştı. Az sonra karakol komutanı uzatmalı çavuş oralarda bitti. Önüne gelene soruyordu: "Kim kavga etti? Kavgacıları gösterin bana!" Ama kimse bir şey söylemedi ve üstelik orada kavga yapıldığını bile yadsıdılar. O gittikten sonra Kara Mehmet'in arkasındaki masada oturan bir yaşlı:
"Mehmet Efendi oğlum! dedi sakalını sıvazlayarak; keşke karışmasaydın o kavgaya. Çok iyiydin, hepimiz beğendik, ama gelgelelim onların üçü de Hamit Ağa'nın adamlarıydı. Öbürü ise Ejderoğlu'nun... Duydum ki Ejderoğlu'na karşı gelmişsin, bu gün de Hamit Ağa'nın kinini kazandın." Yan masadan başka bir yaşlı söze karıştı:
"Onlarla aşık atılmaz oğul, kendine gel."
"Aldırma dayı, dedi Kara Mehmet karşılık olarak; Tanrı'ya bir can borcumuz var. Alsalar alsalar, onu alırlar elimizden." Korkusuz ve saldırgan konuşuyordu az önceki düşündüklerinin tersine.
Yanındakiler sustular. Kara Mehmet çay bardağından gözlerini kaldırınca, az önce onun yüzünden kavgaya giriştiği, ama bir teşekkür bile etmeden ortalıktan yiten adamı gördü. Sessizce geldi. Masanın bir köşesinden tutunup, kulağına eğilerek:
"Mehmet efendi, ağam Ejderoğlu sizinle görüşmek istiyor, dedi. Buyursun gelsin dedi ağam, söyle Mehmet efendiye; gelsin konuğum olsun."
"Aynen böyle mi dedi?" diye sordu Kara Mehmet.
"He ya, Mehmet efendiyi buyur et gelsin konağımıza, dedi. Beni kurtardığını anlattım ağama..."
"Ben seni tanımıyordum ki, Ejderoğlu'nun adamısın diye kurtarmadım. Bir başkası da olsa kurtarmaya çalışırdım..." Adam onun dediklerinin farkında bile değil; "Sana çok teşekkür ederim, diyordu, bilmem nasıl öderim bu iyiliğini? Yoksa beni yaman ezeceklerdi!..."
Kara Mehmet, içinde kuşku belirmekle birlikte, amacına erişmek için bir umut ışığı görür gibi oldu. Bir fırsattı Ejderoğlu ile uyuşmak için.
"Teşekküre değmez dedi, adın ne senin? İlk kez gördüm seni. Ben de onun adamıydım bir zamanlar..."
"Adım Hüseyin Taşkıran. Üç yıldır ağa kapısındayım. Elazığın köylüklerinden olurum. Ben kavga etmem de, kavgayı sevmem de. Sadece çift sürmekle çobanlıktan anlarım ben!..."

Zavallı bir görünüme büründü Hüseyin Taşkıran. Yüzündeki derin kırışıklıklar arasında burnu ve gözleri kaybolmuştu sanki. "Mehmet efendi! Buyurunuz gidelim, ağam sizi bekliyor." diye teklifini yineledi.
"Peki gidelim, dedi Kara Mehmet. Ama kulağında olsun; mademki kavgayı sevmezsin, bir kavga gördün mü derhal sıvışmaya bak."

ІІІ

Ejderoğlu:
"Demek öyle Mehmet efendi. Birkaç parça sulu tarla satın alıp, patates, soğan yetiştirmek istiyorsun?"
"Evet ağam, niyetim bu. Size bunu bir fırsatını bulduğumda söyleyecektim. Ama geçen günkü olaydan sonra utanıyordum. Kusurumu bağışlamanızı isterdim."
"Madem sen kusurunu anladın. Ben çoktan unuttum, bağışladım gitti!"
Kara Mehmet'e bu sözler dokundu, ama belli etmemeye çabaladı. Çünkü konuyu kendisi açmıştı, o değil. Cümlenin sonunu pek anlayamadı. Dikkatini tam topladığında, Ejderoğlu sözlerinin yatağını değiştirmiş noktalıyordu:
"Bence elli bin lira bu iş için yeterli değil Mehmet Efendi. Benim Yabanlı çayı kıyısındaki üç parça tarlama yetmiş bin lira verdi Bademliler..."
"Vallahi ağam, benim elli binden bir kuruş fazla param yok; yedi yıllık elimin emeği, alnımın teri o gâvur illerinde kazandığım."
"Mehmet Efendi! Sen hiiç kaygılanma. Başkalarına yetmiş seksen bin liraya vermem, ama sana elliden aşağıya da verebilirim gerekirse!"

Kara Mehmet adamı bir türlü anlayamıyordu. Adamını kurtardığı için kendisini konağına konuk eylemiş ve bir de şölen vermişti onuruna. Kuş sütünden berisi vardı sofrasında. Çok değerli halılar ve halı yastıklarıyla döşenmiş konuk odasında şu anda kahvelerini yudumluyorlardı. Kara Mehmet, hiçbir işçinin ve de yarıcılarından hiçbirinin alınmadığı bu odaya niçin buyur edilmişti? Bir gizli amacı mı vardı? Ama ne olabilirdi? Koca Ejderoğlu bu davranışıyla, kendisine ne yapmak istiyordu? Hiç kimse yoktu üstelik içeride. En değerli konuğuna gösterdiği kabulü gösteriyordu. Bir bit yeniği olabilir miydi bunun içinde? Aman canım sen de! Belki de sadece, adamından yana olup öbürlerini sopalaması hoşuna gitmişti. Öküz altında buzağı aramanın ne anlamı vardı şimdi?

O bunları düşünürken Ejderoğlu, üç katlı konağının kepenkli penceresinden, öğle suları başlayıp ikindiye değin süren ve şimdi dinmiş olan yağmurla birlikte bulutların parça parça ufuktan yitmesini seyrediyordu. Güneye doğru bir koşuya çıkmış olan bulutlar zaman zaman güz güneşini kapatıyor ve önünde kırmızı yamaları andırıyordu maviye tutturulmuş. Ejderoğlu gökyüzüne bakıyordu kahvesini içerken. Bir yandan da sinsi sinsi gülümsüyordu. Birden döndü ve yarım bıraktığı konuşmasına başladı:
"Veririm elbette sana elli bine! Ama ben sana bir başka iyilik yapmak isterim asıl..."
"Anlayamadım ne iyiliği? Niçin?"
"Ben öbür ağalar ve diğer büyük zenginler gibi herkesin bana köle olup da çalışmasını istemem." Bam teline dokunmuştu Kara Mehmet'in. Ayağa kalktı birden. Bu kalkış Ejderoğlu'nu kuşkulandırdı onu kızdırdığından yana. Tezelden düşündüğünü açıklamak gereğini duydu:
"İstediğim o ki, herkes varlıklı olsun. Olmak isteyenlere de yardım elimi uzatmaya her zaman hazırım!..."
"Ben zengin olmak istemiyorum ki ağam! Sadece insanca yaşayabilmek..."
"Köpürme evladım. İnsanın varlığı, parası olmadan-senin o Almanya'da gördüğün gibi uygarca yaşaması mümkün değildir. Kendinden pay biç hele bir. Altı-yedi yıl önceki durumunu düşün! Bak şimdi alnın açık, elin bol; dilin dönüyor her şeye! Neden? Çünkü cebinde para dolu. Daha çok olsa, daha iyi, daha da insanca yaşarsın. Kimseye boyun eğmez, indir de etmezsin!.Yalan mıyım? Çekinme. Eğer yalansam; yalansın de!"

Sustu Kara Mehmet. Susmuştu, çünkü doğru konuşuyordu. İnsanın parası olmadan, nasıl daha iyi ve daha güzel yaşayabilirdi? Şu anda Ejderoğlu'nun halılarını kendi ayakları değil, cebindeki binlikler çiğniyordu. Yedi-sekiz yıl önce Salozun oğlu Kara Mehmet'ken, şimdi Mehmet Efendi olmuştu. Ejderoğlu memnun memnun sorusunu yineledi:
"Öyle değil mi? Doğru söylemiyor muyum?"
"Doğru, ağa. Doğru dersin" diyerek başı önünde onayladı Kara Mehmet.
"Öyleyse bana inan ve güven ağana. Seni varlıklı kılacağım. Korkusuzsun, yiğitsin ve çalışkansın. Ben de bu yönden sana güveniyorum. Seni de zengin ettikten sonra elele vereceğiz; karşımızdakilerin belini kıracağız. Ama bilirsin benim huyumu; kimseye tek kuruş yedirmem. Yine biliyorsun ki para bağışlayarak seni zengin etmem."
"Siz de bilirsiniz ki, ben de karşılıksız para kabul etme."
"Bilirim elbette; hiçbir babayiğit yapmaz bunu."
"Peki ağam, söyler misiniz beni nasıl zengin etmeyi düşünüyorsunuz?"
Kara Mehmet'de birdenbire varlıklı olma tutkusu belirmişti. İlerideki düşüncelerini bu yolla daha kolay gerçekleştirebilirdi. Ejderoğlu da bu soruyu bekliyordu. Geçti karşısına ve yastığın üzerine çömeldi. Kır saçlarıyla ve babacan tavrıyla tam bir baba görünümü aldı.
"Senin kendi paranla! Cebindeki elli binle. Birlikte iş yapacağız. Böylece elli binine bir elli daha katıp, yüz bin yapacaksın. O zaman, üç değil beş parça sulu tarla alırsın. Irgatların, işçilerin orada çalışırlarken; biz yine ortaklığı sürdürüp yeni işler çevireceğiz..."
"Peki ama ne iş çevireceğiz ki elli bini yüz bin yapayım?"
"Söyle bakalım! Mehmet Efendi oğlum! Kasabamızda ve de köylerinde en çok ne yetişiyor?"
"Patates, üzüm..."
"Bilemedin en çok yetişen ürünü..."
"Haklısınız, bilemedim. Soğan yetişiyor en çok; ta uzak illerden gelip topluyorlar soğanları. Sonra da kışın satıyorlar..."
"İyi ya işte! Neden başkaları gelip toplasın kuru soğanımızı? Çevremizin öz ürünü o bizim. Ekim ayına giriyoruz. Bir ay içinde en azından üç yüz tona yakın kuru soğan toplarız. Onları bizim çiftlik evlerinden birinde depolar, kışa girerken de..."
Aklı yatmıştı bu işe Kara Mehmet'in. Kendisinin elli bini üzerine yatacak, ona tenezzül edecek biri değildi Ejderoğlu ağa; onun kaç yüz tane elli bini vardı!...
"Gerçekten iyi olur ağa, dedi, Aralık ayında da, yani kış bastırmadan elden çıkarırız, değil mi?"
"Elbette, elbette. Dayarız bizim büyük kamyonları; Elazığ, Erzincan, Erzurum derken Doğu illerini soğana boğarız evelallah! Koyduğumuz sermayenin iki katını kazanamazsak; puuu sana!, de o zaman. Üstelik ikimiz de ellerimizi sıcaktan soğuğa vurmayacağız. Sen, yanına vereceğim adamların başlarında olacak ve kasabanın seksen parça köyünü dolaşacaksın..." Kara Mehmet'in ağzı kulaklarına varıyordu artık. Bunu hissetti Ejderoğlu.
"Ağam, zaten adınızı duyan soğanlarını bize verir. Başkalarından on-onbeş kuruş da fazla verirsek saklayan maklayan da olmaz..."
"Anlaştık,dedi Ejderoğlu, adımdan da yararlanacaksın" kalktı. Kara Mehmet de kalktı, ağanın uzattığı eli sıkarak:
"Güvenin bana ağam! Bu işi yürüteceğim sonuna kadar" diye sözverdi.
"Güvenim sonsuz sana Mehmet efendi! Sen de bana güvenebilirsin; sırtını koca bir dağa yasladın!..."

ІV

Aynı akşam ortaklığın koşullarını ayrıntılı olarak görüşüp, ertesi gün işe koyuldular. Tam bir ay boyunca yağmurda çamurda seksen köyü Ejderoğlu'nun adamlarıyla dolaştı Kara Mehmet. Üreticiye yarı parasını köyünde o ödedi soğanına karşılık, öbür yarısını da soğanı teslim alan Ejderoğlu'nun kâhyalarından biri. At arabalarıyla, kağnılarıyla veya traktörlerle taşınan tüm soğanlar Ejderoğlu'nun çiftliklerinden, karayoluna en yakın olanına taşındı durdu. Orada ambarlandı...

Kasaba halkından, en varlıklısından en varlıksızına dek herkes şaşırmışlardı. Hele kahvede, tarlada-bahçelerde üç ay boyunca konuştuğu, onları haklarını almaları için karşı koyuma çağırdığı ırgatlar, yarıcılar ve işçiler ondan tiksiniyorlardı. Oysa kafalarından geçirdikleri, ama eyleme koyamadıkları şeyleri gerçekleştirebilecek kişi olarak onu görmüş; umutlanmış, yüceltmişlerdi onu. Şimdi korkuyorlardı ondan. Daha önce korkularını onun yanında yitiriyorlardı hâlbuki. Şimdi gördüklerinde ağaları yaptıklarını yapıyorlar, önünde eğiliyorlar "ağam!" diye hitap ediyorlardı.
Ejderoğlu sürekli haber salıyordu Kara Mehmet'e. İki büyük odalı koca ambarın artık dolduğunu bildirmişti son gelen haberde. Kendi köyündeydi o gün. Anası, karısı ve çocuklarıyla evde oturmaktaydı. Aslında anası baştan beri bu işe karşıydı: "Oğlum! diyordu hep; koca bir dağla, köstebeklerin yaptığı toprak yığını birlikte iş yapamaz!" O da buna karşı her keresinde:
"Ama ana, diye karşılık veriyordu; köstebek yığını, o dağın derinliklerinden çekilen topraklarından oluşur. Ben Ejderoğlu'nun üç yüz altmış iki damarını bilirim, bana bir şey yapamaz..."
O gün çok neşesizdi. Kendini Almanya'ya gitmeden önceki gibi, yani Salozun oğlu Kara Mehmet gibi hissediyordu tam anlamıyla. Cebinde sadece on lirası kalmıştı. Haberci böyle bir ortamı yaşarken gelmişti. Ağa:
"Ambarlar doldu. Evinde dinlensin artık. On gün sonra haber saldığımda hemen gelsin ki, satıma başlayalım. Ben bu arada, bazı bağlantılar yapacağım kentlerdeki büyük tüccarla..." diye bildiriyordu.
Düşündü. Bir pusula yazıp, birkaç yüz lira borç istese gönderir miydi acaba Ejderoğlu? Vazgeçti. Nasıl olsa dedi kendi kendine, evde birkaç aylık yiyecek bulunuyor. Kasabaya da inmeyiveririm..."
Kara Mehmet tam on gün kendini eve tutsak kıldı. Hesap kitap ediyordu; kârdan kendi payına bir kırk bin düşecekti kasabadaki fiyata bile satmış olsalar. Oysa Erzurum'da bu fiyatın iki katına satılabilirdi. Soğan toplama sırasında birkaç kez ambara uğramıştı. İçine girmemiş, ama soğan boşaltmak için damdan açılan delikten gözlemişti; soğan değil altın olmuşlardı sanki sarı sarı. Ambarın öbür bölümümde ise boylarına göre çuvallanıp tartıldığı söylenmişti kendisine...

Onuncu gün kutsal gündü; Cuma'ya rastlamıştı "İyi düşünmüş ağa diyordu, yola düştüğünde Kara Mehmet; soğan ambarının açılışını bugüne rastlamakta. Uğur getirir, hayırlı olur Cuma günü yapılan işler!... Bunu, kendisiyle birlikte olan ağanın adamı Hüseyin duymuştu. Vaktiyle üç kişinin elinden, sopa yemekten kurtardığı Hüseyin Taşkıran'dı bu. Soğan toplama çalışmaları sırasında kendisine çok iyi davranmıştı. Hep saygılıydı, içtendi. Ama son günlerde oldukça tedirgin, üzüntülü gözüküyor ve kendisine bir şey söylemek istermiş gibi davranıyorsa da söyleyemiyordu bir türlü. On gün sonra çağrıyı da o getirmişti. Kara Mehmet'in bu sözünü duyunca:
"Cuma kutsal gün, dedi, ama herkese hayır getirmez." Sonra ağzına taş aldı, hiç konuşmadı. Kara Mehmet'in bütün ısrarlarına rağmen bir "neden" söyleyemedi.

Kasım ayının son haftasında yağmursuz bir gündü. Soğuk yüzlü bir güz güneşi vardı gökyüzünde. Çiftliği çeviren iğde çitlerinin önüne gelmişlerdi. Bütün ağaçlar çıplak çıplak sallanıyordu. Ağaçlar; dut ağaçları, söğüt ve kavaklar arasından geçtiler. Hoyrattı görünüm yeşillikten yoksun olan doğada. Kara Mehmet'in içine bir kurt düşmüş, kemiriyordu. Anlamına varamadığı bir sıkıntı sarmıştı. Soğuktan değil, çıplak ve olağanüstü görünümden, sıkıntıdan üşüyordu. Yine de alnı yukarıda, iri adımlarla kabadayı kabadayı ulaştı ambarın önüne. Ama şaşkınlığı ve üşümesi bir kat daha arttı. Kapının önünde kırmızı bir kurdela gerilmişti. Tüm işçiler ve ırgatlar ve de Ejderoğlu, en yeni İngiliz kumaşından giysileri içinde, köstekli saatinin kalın gümüş zinciriyle oynuyordu yeleğinin cebindeki. Çok neşeliydi. Kara Mehmet'i görünce: "Ooo! Sevgili ortağım, Salozun dölü Kara Mehmet, geldin sonunda. Bizi amma da beklettin ha!"
Bu değişik çağrı biçimi Kara Mehmet'i kötü şeyler olacağını iyiden hissettirdi. Ama ne olabilirdi? Boş bir ambarla mı karşı karşıya gelecekti? Ejderoğlu sürdürüyordu konuşmasını: "Bir açılış töreni tertipledik. Ayşe kadın, elindeki gümüş tepsideki çelik makası uzat Kara Mehmet'e!"
Onca kalabalık taş gibi suskun bekliyordu. Kara Mehmet'in yüzü daha da kararmıştı öfkeden, gürledi:
"Buna gerek var mıydı Ejderoğlu?" O oldukça sakin:
"Vardı ya, vardı Salozun dölü. Ejderoğlu'nu iyi tanıman için vardı. Haydi kes kurdeleyi Ambarlarda üçyüz ton kuru soğan bizi bekliyor kuzu kuzu; satışa çıkarmamızı bekliyor, haa haayy!"
Kara Mehmet, artık olan olacak, önüne geçilmez diye içinden geçirirken,
"Ejder'in oğlu varken burada, Saloz'un oğlunun yeri yoktur. Buyurun siz kesin!" dedi ve Ayşe kadının kendisine uzattığı tepsiyi kaptığı gibi makası aldı ve Ejderoğlu'na verdi. O Kara Mehmet'in sözündeki iğnelemeyi anlamamıştı ya da anlamamazlıktan gelerek,
"Güzel konuştun Salozun oğlu. Zaten akıllı olduğun için seni ortak yaptım kendime" deyip kurdeleyi kesti ve kapıyı açtı. Arkasından uzun bir kahkaha kopardı. Bu gülmeye herkes katıldı. Bu kahkaha çiftliğin bulunduğu vadide yankılandı yankılandı sonra gelip, gözlerini kapıdan içeri dikmiş bulunan Kara Mehmet'in kafasına çivilendi kaldı. Ejderoğlu birden gülmesini kesti, herkes sustu:

"Şu Tanrının işine bakın, diye başladı konuşmaya; bakınız Ejderoğ'lunun adamları, ırgatları, işçileri! Sevgili seyredenlerim bakın şu Tanrı'nın işine soğanların hepsi göğermiş. Ambar sanki yeşil soğan tarlasına dönmüş..."

Kalabalıkta bir şaşkınlık ve kıpırdama oldu Ama Kara Mehmet kıpırdayamıyordu. Gözlerini, patlayıp yeşil yeşil filize kesmiş ıkçın atmış, çürümüş soğanlardan ayıramıyordu. Her yanı yeşil yeşil soğan kokusu sarmıştı aynı zamanda. Ejderoğlu gürledi, soluk bile alınmayan bu sessizlik ortamında:

"Konuş, Saloz'un dölü! Konuşamazsın elbette. Eridi elli binin değil mi? Oysa benim binlerce elli binim daha var. Sen Ejderoğlu ağanın önünden kalkmazsın berber dükkânında, ha? Sen ağaların, zenginlerin aleyhinde konuşursun ha? Servet düşmanı seni! Sen işçilerin, ırgatların kafalarını karıştırırsın, onları kışkırtırsın ha? Ejderoğlu ile aşık atmak ha! Sen köylerde soğan toplamak için canın çıkarken son onbeş gün, günü gününe ve evinde dinlenirken on gün geceleri iki adamım soğanları suladılar. Ve karşına yeşil soğan bahçesi çıktı! Haydi ateşe verin şu ambarı! Gübre olsun hepsi, tarlalarımı şenlendirsin."

Sonunda Kara Mehmet'in dudakları kıpırdadı, ıslık gibi ses çıkararak konuştu:

"Ejderoğlu! Sen dünyanın en namussuz insanısın. Mademki bana ders vermek istedin aklınca; başka bir yol deneyemez miydin? Bu soğanları çürüteceğine şu muhtaç insanlara dağıtıp, iyilik yapabilirdin. Daha doğrusu kendine iyice bağlamış olurdun. Tuuuh, senin yüzüne!..." dedi ve okkalı bir tükürük savurdu Ejderoğlu'nun yüzüne. Sonra geldiği yoldan alnı yine havada yürüdü. Artık ölümü düşündüğü yoktu, korkmuyordu ne yapacaksa yapsındı; isterse onu arkadan vurdursundu. Çılgına dönen Ejderoğlu, bir yandan yüzündeki tükürüğü siliyor, bir yandan da bağırıyordu:
"Yakalayın! Vurun, öldürün şunu!"
Orada bulunan işçiler, ırgatlar, ne de adamlarından hiçbiri yerinden kıpırdamadı. Ağanın haykırışı, ateşe verilmiş olan çürütülmüş, göğermiş soğan ambarlarından yükselen yalımlar arasında eriyip gitti!....

8 Şubat 1972

Araştırma-İnceleme

Malakat_sehsafi
Kitapları

Anı-Öyküler

Sarabi-oykuler
Kitapları

Tiyatro Oyunları

Silvanli-Kadinlar
Kitapları

Roman

masuki-önkapak
Kitapları

Çeviri

Karam-Khella
Kitapları