Warning: Creating default object from empty value in /www/htdocs/w00b83be/aktarma/plugins/system/jat3/core/joomla/modulehelper.php on line 320
Barajın Suları

Barajın Suları

  • PDF
Baba Ocağının Yenilenmesi

Kazılan temelin derinliğince sağlamdır yapı
Ve konan her taş bir duvara,
Kutsaldır yenilenmesi içinse baba ocağını.

Gazi dayının elli beş yıldır bu idi birinci amacı; baba ocağını yenilemek. Ama kolay mı köylük yerde? Ev yaptırmak için önce taş sökülmeli ve taşınmalı ev yapılacak arsaya. Sonra bir kavaklık bulunup kestirilmeli; soydurup, kurutup hazırlamalı dama atılacak hezenleri hatılları. Bir tarla dolusu kerpiç dökmek gerek ayrıca iç bölümleri ayırmak için. Bol saman sağlanmalı, hem de kesmik samanı ki kerpiç sağlam olsun. Sonra erbabı dökmeli çamur katmasını bilen, kalıp çıkarmasından anlayan. Tüm bunları hazırlamak Gazi dayının abartmasız beş yılını almıştı. Ama artık başlamış ve sonuna ulaşmak üzereydi ev yapımının. Evin horantası gibi hareket eden, yavan yaşık demeyip ne bulursa yiyen Şerif Usta'yı çalıştırıyordu. Kırk gündür oğlu Veli, karısı Fidan ve usta hep birlikte eski evi silkeleyip atmış ve yerine yeni bir ev kurmuşlardı. Köyde hiç kimse akıl erdiremedi üç-dört kişiyle bir evin nasıl ortaya çıktığını. Sahi bir de beyaz kadana at vardı yardımcı, taş taşımaktan kaburgaları çıkmış. Bu bir yenilikti köy için; o güne değin sadece sırtta taşınırdı yapı taşları.

Gazi dayı elinde bir çekiç, taş kırıkları sırasında dikeliyordu. İç ve dış duvarları örülmüş, salmaların-hezenlerin çoğu atılmıştı duvardan duvara evinin. Yerden iki kat üzerine yükselmekte olan görkemli yapısına övünçle baktı ve "kolay olmadı bu yapının yükselmesi" diye yüksek sesle söylendi, çektikleri sıkıntıları düşünerek. Duvarın başından Şerif Usta ünledi:
"Haydi Gazi dayı bekletme beni. Topla o mıcırları da buraya getir. Artık sen de benim kadar usta oldun; hangi taşın nereye konulacağını çok iyi biliyorsun."
"Biliyorum ya dedi o da; sayenden çok iyi öğrendim. Küçüklüğümden beri hep bu anı yaşamak için çabaladım Usta." İşi şakaya vurdu: "Üstelik az evcik yapmadım, az bağdamı çatmadım bu güne dek."
"Irgat sen, kalfa sen, patron da sensin!"
"Irgat, kalfa, işçiyim tamam. Ama patron, ağa kim biz kimiz?" diye karşı çıktı. "Ağalık şehirli oğluna, Cabiroğlu'na özgü. Ben ömrümü verdim bu işi gerçekleştirmek için; gurbet illerde süründüm, çobanlık, ırgatlık yaptım; it irezilliği çektim yaban köylerde çoluğumla çocuğumla onca yıl. Bu mu ağalık, patronluk?" Şerif Usta alttan aldı bu kez:
"Kızma be Gazi dayı. Hadi o yuvarlak taşı seleye koy da bana uzat!"
"Getiririm getirir. Bilmez misin sen? Şu evin taşı beyaz kadananın sırtından, benim de göbeğimin üstünden geçti." dedi Gazi dayı merdivenden çıkarken. Oğlu Veli de Ağtepe'nin önünde gözükmüştü taş yüklü beyaz kadanayla.
Şerif Usta dama attığı orta kirişlerden birinin başaltını doldururken:
"Köyün en güzel evi olacak seninki dedi. Şu çıkmanın sedirine yan geldin mi, çayın tüm yeşilliğini ve suların şırıltısını gözlerinle kulaklarınla içine doldurursun." Sonra oturdular duvarın üzerine. Usta sigara sarmaya başladı. Gazi dayı içini çekerek,"amma dedi, en büyük derdim geride; evin şanını önündeki bahçe ve ardındaki tarla artırır. Hiç biri yok görüyorsun."
Şerif Usta duvardan eğilip aaşağıya bakarak;
"Ta evin temelinden başlıyor dedi, Şehirlioğlu'nun tarlası. Nerede ise evin içine girecek."
"Köyün içine giren evin içine girmiş demektir. Aslında yüreğimi yarıp da içine girmiştir Cabiroğlu, hırsla söylendi Gazi dayı;. Öz be öz dedemin tarlasıydı burası. Elli yıl önce burası bizdeydi; arpa ekiliydi, içinden bir torba ot ayıkladığımı bugün bile anımsıyorum. Dişinin arasından çıkmasın, bu tarlayı almadan ölürsem gözüm arkada kalır. O savaş, o kıtlık yılları, kimsesizlik yıllarında Yusuf dedem üç mecidiyeye rehin koymuş Topal Cabir'e, yem yiyecek alsın diye..." Şerif Usta sordu:
"Eski ayakkabılar onarıyormuş, köşker miymiş neymiş şu Topal Cabir?"
"Öyle ya. Köylerde ayakkabı, yemeni onarır. Eşeklerin, atların semerine kayıştan paldım dikermiş. İşte o savaşlı yıllarda bir torba una, bir çift eski ayakkabı ve birkaç mecidiyeye topraklar zaplanmış. Oğluna çay boyunda yüz dönümden fazla toprak bıraktı. Ağa oldu başımıza Cabiroğlu da..."
"Ya seninle bana ne kaldı dersin babalarımızdan?"
"Seninki ustaymış, ustalık kaldı. Benimki ise ilk gittiği Birinci Dünya Savaşı'nda ölmemişliğinin anısına gazilik bırakmış; işte karşında. Ayağının tozuyla da Kurtuluş Savaşı'na gitmiş ve bir daha dönmemiş babam. Evin önünde şu tarla uzanır gider tam on dönüm, benim ise üzgün üzgün bakmakla geçer günüm..."
"Biliyor musun Gazi dayı, karlık, damlalık da bırakmadık temeli az içeriden koyarak. Marabayla başın derde girecek!"
"Aldırma Şerif Usta, biz zaten marabayla boğaz boğazayız hep. Adam şu karşı çalıların arasında bekler. Evin kapısından bir öküz ya da inek çıkmaya görsün, pusudan çıkar. Hayvan bu ya tarladan yeşil yeşil gelen kokuya burnunu kaldırır; tavuklar damın başından sararmış buğdayı gözler; maraba Adil'dir bağırtıyı koparır. Cabiroğlu'dan daha zalim o. Böbürlenerekten, bağrımı eze eze dolaşır tarlada."

Sustular.ve işlerine daldıar Öğle sonu güneşi çayın sularında parıldıyordu. Ağtepe daha da ağarmıştı. Veli'nin aşağıdan ünü duyuldu:
"Baba aşağı in de şu atın üstündeki taşları alalım." Gazi dayı damdan aşağı indi. Veli'nin onsekizlik gemçliği, babasının ellibeşlik dinçliği birleşmiş evin yapımını gerçekleştiriyordu. Zayıflıktan kaburgaları tek tek sayılan beyaz kadananın sırtındaki teşkereden taşları indirdi baba oğul. Sonra Veli'ye atın semerini almasını öğütledi. Semeri kaldırınca at huysuzlandı; sırtı kızılkan yağır doluydu. Gazi dayı, Şerif Ustanın ünüyle yukarıya bir iki mertek çıkardı. Veli sabunlu suyla atın yağırlarını yıkayıp, semerinin içini çukurlaştırdı, sivri bir taşla vura vura. Birden küçük kız Nazlı'nın ağlayışı patladı sessizlik içerisinde:
"Babaaa! Maraba Adil beni dövdü. Vallaha ekinini yedirmedim. İğde çalılarının dibinde ark boyunca yayılıyordu kuzularım" diye ağlamaklı anlattı. Gazi dayı Şerif Ustaya yakındı:
"Bak kuzuları çalasatır getiriyor maraba. Ulan Adil, Cabiroğlu değil sen bize kıyıyorsun. Köylümüz, hısımımızsın, ama kırarsan konu komşuyu, neden? Sana dayanılmaz, ama aması var işte!" Şerif Usta doğru bir yargı buldu kendince:
"Ne yaparsın Gazi dayı? Dost ekmeği yiyen dost kılıcı, düşman ekmeği yiyen düşman kılıcı çalar..."

Birinci Toprak Alışverişi

Bitekti köydeki topraklar
Akarsuyla kucak kucağa yatıyordu.
Doğurgandı işlendiğince,
Sancılanıyordu mevsim mevsim.
Bire yirmi de verirdi iyi bakıldığında;
Ama onların değildi hepsi,
Nemli sıcak bağrına bir yan gelip yatamıyorlardı
Koyun koyuna su sel gibi...

Güneş batmağa hazırlanırken, Ağtepe'den geçen sığır yolunda bir atlıyla bir yaya belirdi. Yokuş aşağı indiler. Güneş tepenin öbür yüzüne dönüp kaybolduğunda, onlar da köye girdiler. Gazi dayı yeni evinin damında akşamın moruluğunu seyrediyordu çaya aşağı. Damda elleri arkasında gidip gelirken, tepeden aşağı inenler gözüne ilişmişti. Kim olduklarına dair bazı olasılar ileri sürdü kendi kendine sonuca varamadı. Damın saçağına çöküp, önünde uzanan akşamın karattığı ve esintiden dalgalanan ekinlere daldı. Bugünlerde kulağına değin gelen umudu düşünüp mutlandı. Çaresizliğini, parasızlığını anımsadı; üzüldü, mutsuzlandı. Gelenleri melenleri unuttu...

Köye giren atlı Cabiroğlu, yaya da maraba Adil'di. Cabiroğlu eyere kurulmuş, maraba da atın peşi sıra üç saattir sekip duruyordu. Cabiroğlu'nun çağrısı üzerine maraba Adil, atını alıp kasabaya inmişti. Köyde bulunan çay boyundaki yüz dönümden fazla tarlalarından başka; onca bağ, bahçe ve koca bir konak ve iki dükkânı da kasabada vardı. Oğlu Metin İstanbul'da Üniversite'de birinci sınıfta okuyordu. Ancak anasının dizinin dibinden ayrılmak oğluna zor geliyor. Anaya babaya ise oğullarının özlemine dayanmak daha da güç. Kızları Nevin Lisedeydi; ağabeysinin her mektup gelişinde, evde oluşan üzgünlük ve ağlamalı ortamdan bıkmıştı. En sonunda bir yargıya vardı Cabiroğlu. Dış görünüşte çocukları okutma yararına olmakla birlikte, aslında komşusu Şekerci Ali'nin, göçmüş bulunduğu İstanbul'da 4–5 yıl içerisinde milyonluk servet edinmesi ona bu yargıyı verdirtmişti. Artık kasabada köyde Şehirli ağa diye çağrılmasının anlamı kalmadığını düşünüyordu.

Karanlık bastığında maraba Adil'in evinin önündeydiler. Maraba yorgunluğunun üstüne üstlük, evinin önüne bir masa hazırladı, lüks lambasını getirip yaktı. Evinin tün horantasını, çay, ayran derken harekete geçirdi ağayı memnun etmek için. Aslında Cabiroğlu gelirine gelir katan birisiydi maraba Adil'in. Sadece Kuru Çeşme'de azıcık soluk aldıkları yol boyunca anlaşmış bulundukları durumu hemen uygulamaya koyuldular.

Cabiroğlu bir ayı geçiyordu ki koca koca pilleri olan lambalı tahta radyosunu birlikte taşımayı kendine huy edinmişti. Sanki önemli, yaşamsal bir haber bekliyordu. Antenleri çekip, radyoyu kurdu maraba Adil. Tek radyo yoktu köyde. Bir anda koyun, kuzu, mal davar otlatmadan gelen çocuklar sarıverdi orayı. Koca kutudan çıkan sesleri merakla dinliyorlardı. Tanrı bilir nelere benzetmediler, uslarının ermediği bu aracı. O sırada evden çıkan maraba Adil, çocukların arasında Nazlı'yı görüp seslendi:.
"Hey Gazi dayının kızı Nazlı! Babana selam söyle; dersin ki; ağa gelmiş seni çağırıyor marabagilde. Az sonra türküler başlayacak, gelir yine dinlersin.".
Nazlı seğirtti. Soluk soluğa eve vardı. Kapının önünde babası duruyordu. Daha bir söz söylemeden tokatı patlattı yanağında ve "ineği, kuzuları başıboş bırakıp, nerelerde burnunu sürüyorsun sen!" diye bağırarak, ikinci tokatı indirecekken zavallı kız, "Ağa gelmiş, seni çağırıyor baba!" dedi. Gazi dayının eli havada kaldı. Nazlı kaçtı içeriye.
"Tamam dedi içinden, demek Ağtepe'den aşağı inen onlarmış. Gitti tarla elimden. Bana avucumu yalamak düşecek. Umutlanıyordum. Elimde beş kuruşum da kalmadı..."

Hiç de düşündüğü gibi olmadı. Çok iyi karşılandı. Dahası Cabiroğlu onun çalışkanlığını övdü. Evine hayırlı olsun dedi. Maraba Adil ile karşılıklı sızıltılarında ondan yana oldu. Ama sonunda yüreğinin bağına bir el attı.
"İşte böyle Gazi dayı dedi, evinin önündeki tarlayı Yabanlı köyünden, Kocu'dan birinin almasını istemezsin, gönlün razı olmaz buna değil mi?" Ellerine sarıldı birden Gazi dayı Cabiroğlu'nun:
"Ocağına düştüm ağa. Benim kanlım olursun bir başkasına verirsen tarlayı. Kendi köylümüz Adil, üstelik hısım oluruz; kaç tavuğumu öldürdü, kaç koyunumun kuzumun bacağını kırdı. İşte yüzü, işte yüzüm; uysaydım kanlı katil olurduk." diye yalvardı biraz. Cabiroğlu:
"Canım senden başkasına verir miyim hiç? Beddua almak istemem. Ben dini bütün insanım çok şükür."diye fısıldarken memnundu.
Oysa maraba Adil ile Cabiroğlu danışıklı döğüş bir anlaşma içindeydiler hep. Cabiroğlu, köyde evinde aşlığı, cebinde harçlığı biten herkesin maraba Adil aracılığıyla başvurduğu kimseydi. Sile ölçek buğday, un, bulgur verirdi maraba Adil; harman sonu ürün kaldırıldığında başlı doldurur alırdı ölçeği. Fazlalığın yarısı kendi ambarına, öbür yarısı ise ağanınkine girerdi. Bununla yetinilir miydi sanki. Adil %40'dan faizle borç verirdi hem kendi köylüsüne hem de çevredeki köylülere. Öyle bir düzen tutturmuşlardı ki, dini bütünlüğünden de bir şey yitirmiyordu Cabiroğlu (!) Çünkü maraba dolaşırdı çevrede; para gereksinimleri olanları listeye geçirir, hesap kitap yapar sonra ağasına koşardı. Aldığı parayı senetli sepetli %40'tan altı aylığına borç isteyenlere dağıtırken, 5-6'sını kendisine ayırırdı Borçlar ödendiğinde Cabiroğlu hem dua alırdı, hem de arpa parası. Arpa parası koymuştu faizin adına maraba Adil. Faiz senetleri bile marabanın üstüne yapılıyordu Cabiroğlu günaha girmesin diye!
Gazi dayının Cabiroğlu'na yalvarmasına bitip, sonucu beklemeğe başladığında maraba Adil araya girdi:
"Üzülme Gazi dayı. Bir dakika ağam, siz işi bana bırakın. Biz köylü köylüye çözümleriz evelallah! Hadi gel yukarı!" Gazi dayıya çaktırmadan Cabiroğlu çantasından iki senet çıkarıp, Adil'in eline sıkıştırdı o arada. Birlikte çıktılar yukarı, maraba kapıyı kapatınca Gazi dayı:
"Aman Adil, hısımım bir em olmalı bu yaraya dedi. Durumum çok kötü. Biliyorsun ev yaptırdım, elimde avucumda ne varsa hepsi bitti. Daha Şerif Ustaya da altı yüz lira borcum var. Ağa bin lira istiyormuş tarlaya, geçende sen söylemiştin. Nereden, nasıl ödeyebilirim ben bu parayı?" Maraba Adil lambayı yakarken, Gazi dayının çaresizliğine güldü. Bir balyoz yemişti sanki kafasına bu gülüşle Gazi dayı. Ama, susmak zorundaydı. Verecek parası olmadığı için diyecek sözü de yoktu, tükenmişti. Maraba gülmesini konuşmaya çevirdi:

"Sen şimdiye dek kimlerden para alırdın? Benden değil mi? Yine ben vereceğim. Ben köyümdeki tarlaları hiç kaptırır mıyım başka köylülere? Az da benim sayılır onlar; emek vermişim, işlemişim. Aslında biriki parça tarla da ben almak isterim, ama ben kasabaya göçmek istiyorum. Cabiroğlu yabancı, köylüm hem de hısımımsın sen. Öyle çare buldum ki, onun kendi parasıyla tarlalarını köylülerim satın alacak. O tarlalar kimin tarlasın komşuysa, onlara verdireceğim. Siz yine de bana sövün. Mehmetçik Ali'yi, Horoz Memet'i, Kindirli Selim'i; hepsini buraya çağırıyorum, haber saldım."
Bu laf kalabalığından hiçbir şey anlamayan Gazi dayı daha da şaşırmıştı ve "peki, nasıl olacaksa olsun da bitsin bu iş!" diyerek kesti sözünü. Ve sürdürdü maraba Adil:
"İşte para, işte senetler! Sana %40'tan altı aylığına. Başkalarına ise %45-50'den veriyorum. Şu bin lira tarlayı alman için, şu altı yüz lira da Şerif Usta'ya olan borcunu ödemen için." Senetlerin tarihini attı ve Gazi dayıya, 30 Haziran 1961 tarihinin altını imzalattı. Saydı bin altıyüz lirayı avucuna. "Bu bin lirayı ağaya verir, bir okka taşı kalmayarak tarlayı sana sattığına dair senedini alırsın. İhtiyar heyetinin mühürleri de burada, onları da basarız olur biter." diyerek Gazi dayıyı dışarı çıkardı maraba Adil.Böylece Gazi dayı, altı ay sonra faiziyle ikibin yüzaltmış lıraya çıkmış olan borcunu ödeyemezse, beşyüz altmış liralık faizi,"arpa parasını' verip, borcunu tazelemek zorundaydı.Öbür tarlaları da bu yöntemle bir buçuk, iki katına satın aldı köyle on-onbeş ev. Tapu işini ise hiç kimse sormaya cesaret edemedi....

İkinci Toprak Alışverişi

Köy ıssız, köy sessiz
Uygarlık gürültüsü rahatsız etmiyor onları.
Köy çayı ılık ve yumuşak akıyor,
Bentler kaldırılmış toprağa can katıyor.
Ve toprak yaşam kokuyordu buram buram
Toprak sahibi olan on eve daha girmişti bayram
Ekiyor sürüyor ve üretiyorlar
Ürettikleriyle geçiniyorlar.
Gökyüzü yine o gökyüzü.
Ama yeryüzü ama köyü saran doğa
Bir değişime gebe.
Onlar habersiz bundan
Geçim kaygusundan, yaşama kavgasından...

İstanbul büyük kent; iyileri, kötüleri, çirkinlikleri, güzellikleri eyninde saklıyor. Ve Kocamustafa Paşa'da bir apartmanın dördüncü katında, kasaba tipi döşeli bir dairede Mühendis Metin bağırıp çağırıyor:

"Ah anacığım ah! Bu babam neden ilerisini görememiş neden? Ne diye satmış köydeki tarlaları!" Anası birkaç günden beri oğlunun, babasını eleştiren bu tutumuna bir iyice bozuldu bu kez.
"Ne demek istiyorsun sen? Sizin için sattı. Seni ve bacını okutmak için..." Ancak oğlunun "Sen anlamazsın, aklın ermez!" karşılığına daha çok alındı. Bu kez ağlamaklı konuştu:

"Babamız der, sen eksik eteksin anlamazsın; oğlumuz der senin aklın ermez bu işlere... Neden ermezmiş yani? Senin yaşıtların iş bulabiliyor mu? Ama baban buldu sana bir iş müteahhit dostunun yanında. Daha geri gideyim; Devlet mühendisliğinde okuyamadın, baban özel mühendislikte okutup diploma aldırdı sana. Senin yaşıtların takır takır sokaklarda vuruluyor, coplanıyor. Sen mühendis bey olmuş, masa başında çalışıyorsun. Anlamazmışım! Hep Cabiroğlu'nun, babanın sayesinde... Şimdi de delilik etmiş tarlaları satmakla, yok bilmem ne! Elbet bir bildiği vardı."
Metin anasının bu gerçekçi tutumuna bozuldu, ama alttan almayı yeğledi:
"Anacığım dedi, ben o tür anarşik işlere karışmadığım için şimdi yanındayım. Babam iki apartman ve iki mağazasına, hiç yorulmadan iki adet daha katmak istemez miydi? O köydeki yüz dönüm tarlayı satmamış olsaydı."
Birden kapı açıldı ve Cabiroğlu yaşlanmış sesiyle yumuşak bir biçimde sordu:
"Satmasaydım, şimdi ne ederdi dersin? Elli altmış bin filan mı? O zaman yirmi bin liralık araziyi bir düzenle otuz bine kapattım." Metin babasının yanında beklenmedik bir biçimde bağırdı:
"Sen ne diyorsun baba? Elli altmış bin lira ha! O tarlalar senden aş ekmek istemiyordu, bekleseydi. Şimdi tam iki milyonun üzerinde para edecekti yüz dönümlük sulu arazi..."

Cabiroğlu çok şaşırdı. Ama bağırmadı sadece dinledi oğlunu. Oğlu ise uzun bir nutuk çekerek Keban Baraj Projesini anlattı. Bakanlıktaki arkadaşından sözetti. Baraj gölü alanının oracıkta taslağını çizip; kendi topraklarını sattığı köyün nasıl su altında kalacağını, çok yakında toprak tespit ve takdir komisyonlarının çalışmalara başlayacağını en gizli yerlerden öğrendiğini anlattı. Hatta Fırat kıyılarında çoktan arazi kapatılmaya başlandığını bile söyledi. Cabiroğlu:
"Sen zengin olursun, sana güvenmeye başladım artık dedi ve ekledi; Ben oraları dünyada satmazdım, ama bir ihtilâl yapılmıştı. Benim de kasabada ocaklık bucaklık işlerim vardı. Ayrıca ağaların toprakları ellerinden alınacağı söylentisi de çıkınca büsbütün korktum ve elden çıkardım. Ama şimdi iş değişti! Haydi, hazırlan gidiyoruz. Kasabadaki konağın, bağın, bahçenin başına koyduğum maraba Adil; gelin malınızın başını bir yere bağlayın, ben artık daha bakamayacağım, diye yazmış. Onu çözümledikten sonra da köye gideceğiz; orada yapacak işlerimiz var!".
Cabiroğlu'nun karısı, oğluyla kocasının kavga edeceğini düşünüp korkarken, aralarındaki anlaşmaya şaştı kaldı. Kızları Nevin ise bu arada Hukuk fakültesindeki bir amfide düzenlenmiş forumdaydı. Öğrenci liderlerinden Harun Karadeniz'in konuşmasını dikkat ve içtenlikle dinliyordu. "Bağımsız Türkiye! Yankee go home!" sloganları arasında forumda üç günlük boykot kararı almışlardı.

Baba oğul birkaç gün sonra, bir akşam moruluğunda Ağtepe'den kayıp sessizce köye indiler. Bu kez iki atlı bir eşekli girmişti köye. Ağaların yanında ata değil eşeğe binmişti maraba Adil, ayıp olmasın diye. Akşamdan köyde tellâl çağırttılar:
"Ağa geldiii! Duyduk duymadık demeyin! Tarlalarını satın alanlarla konuşup, görüşmek istiiiiyoooor!" Yamaçtaki köyün üst yanında bir damdan, bu sözleri üç kez ünledi korucu Osman karanlığa doğru. Yıllar önce tarlaları satın alan ve sadece ellerinde köy senedi bulunan kişiler, defalarca mektup yazıp yanıt alamadıkları Cabiroğlu, kendilerine tapu takriri verecek umuduyla maraba Adil'in evine seğirttiler.

Gazi dayı evinin önündeki bahçesinde oğlu ve kızıyla toprağı bellemiş şimdi de ayrık topluyorlardı sabahın serinliğinde. Oğluna seslendi: "Veli akşam bir tellal vardı, ne diyordu bekçi Osman?" Veli hafif esintide dalga dalga kulaklarına ulaşan sözleri zor anladı. Yineletti bir iki kez az uzakta olduğundan. Anlayınca da: "Ben duymadım baba dedi, akşam ahırdaydım o sırada!"

Elma ve kayısı ağaçları arasında köpük köpük fışkıran toprağın içinde arklar açmış, ağaçlarında diplerinde ise su çukurları kazmışlardı. Gazi dayı ikinci amacını da gerçekleştirmiş ve tarlayı satın aldıktan sonra çevrede ün salan bir çalışma yapmıştı. On dönümlük tarlada beş yüz köklük üzüm bağı ve üç yüz adet elma-kayısı yetiştirmişti. Bahçesinin ünü İstanbul'da Cabiroğlu'nun bile kulağına gitmiş ve iki yıldır da bayağı ürün almaya başlamıştı. Ancak onun yüzü yine gülmüyordu; karısı Fidan anayı yitirmişti. Her usuna takıldıkça : "Tanrı köylüye iki iyiliği bir arada vermez, vermez! diyordu. Şu bahçe için, ter döktüm, emek verdim. Bir de can kattım bu toprağa; bedenimden bir parça sanki..." Dalar giderdi zaman zaman bunları düşünürken. Veli bağırdı öteden, kucağındaki ayrık köklerini bahçenin kenarındaki yığına atıp:
"Baba; yine belki şehirli Cevat gelmiştir. Mehmetçik Ali'nin tarlasını satın almak istemiş çayın kıyısındaki, kendi satın aldığı fiyatın üç katını önermiş, her ne yapacaksa..."
Bu arada Nazlı yanlarına gelmişti. "Yok dedi, akşamki tellâl onun için değildi. Size söylemeyi unuttum; Cabiroğlu ağa ile oğlu Küçük ağa gelmiş. Akşam pınardan su getirirken gördüm, maraba Adil'in evinin önünde oturuyorlardı."
O anda Veli babasına döndü "Bak bak baba, üçü de doğrulamış buraya geliyorlar" dedi. Gelenlere doğru baktı Gazi dayı "Veli, oğlum dedi, içimden bir şey cıızz, etti. Tanrı bilir ya, hayır göstermiyor bu geliş!"
Üçü üç yandan girdiler bahçeye övgüler yağdırarak. Meyve istediler salkım saçak çağla dolu ağaçlardan. "Tanrı yapısı mı kul yapısı mı? diye sorup, bir Bektaşi fıkrası patlattı Gazi dayı. Ama sonu gelmedi bu gülmelerin. Doğrudan girdiler ağalar konuya. Tarlayı bahçe olarak geri alacaklarını, çevredeki geçer fiyat üzerinden; diğerlerinin tarlalarını, sattığı fiyatın iki katını ödeyerek geri aldıklarını söylediler. Vicdanlı hareket ettiklerini, yoksa hiç para vermeden de geri alabileceklerini; tapuların kendi üzerine olduğunu, üstelik Ankara'daki bacısının hakkını satmak istemediğini bol keseden açıklamaya giriştiler. Tapucuyu, savcıyı, jandarmayı getirmeden, hükümet kapısına düşmeden hemen pazarlığa girişmeyi önerdiler.
Baba oğul birbirlerinin yüzüne baktılar. Sapsarı kesilen Gazi dayı birden açtı bağrını ve sırtüstü yere uzandı:
"Öldürün beni diye bağırdı, deşin bağrımı ondan sonra bağımı bahçemi elimden almaya çalışın!" Sonra doğrulup oturdu "Sen değil Cabiroğlu, devletin jandarması da gelse, beni süngülemeden burayı elimden alamaz. Can katmışım ben bu toprağa can! diye haykırdı; Ter akıtmışım ben damar damar kanımdan süzülen. Gerekirse bir can daha veririm!"

Mühendis Metin kendi kendine kızıp köpürdü; insanca davrandıkları için bu adamın böyle edepsizce hareket ettiğinden sözetti. Veli hemen üstüne saldırdı. Ama kavgayı önledi Gazi dayı yerden kalkarak. Maraba Adil ağasından köylüsüne, köylüsünden ağasına koşuyordu. Gazi dayı bağırıyordu:
"Oğlum kavgaya gerek yok!... Git evden meşin torbanın içindeki dedemin tapusunu getir. Onların kayıtlarını Eğin'den çıkarttım." Veli koştu. Metin babasına baktı. Gazi dayı onların etkilendiğini anlayınca sürdürdü:
"Bana dedemin tarlasını parayla, hem de üst üste faizle geri verdin Cabiroğlu! Tapu kaydından haberim olsaydı marabana da sana da boyun mu eğerdim? Basar sürerdim tarlayı. Eğin'deki kayıtların hiçbirinde babanın, Topal Cabir'in adı sanı yok. Üstüne geçirtmemiş. Şehirlinin akıllı ağaları defoluuun! Köylüyü siz ne sandınız?"
Veli elindeki sararmış kağıtlarla geri döndüğünde, öbürleri arkalarına bile bakmadan bahçenin çitini geçiyorlardı.
Maraba Adil, ikisinin de koluna girmiş "Ağa diyordu, iyi ki satarken yaptığımız gibi ilk kez Gazi dayıyı çağırmadık" Doğru diye başını salladı Cabiroğlu, yoksa tekerimize taş kordu bu adam. Öbür tarlalardan da olurduk. Metin geri aldığımız senetlerin tümünü yırttın mı?
Bütün bu olanlardan şaşkına dönen ve kurnazlığın her zaman para etmediğini gören Metin, yavaşça "Yırttım baba" diyebildi. Arkasından her nedense Cabiroğlu, "Gazi dayıya yenik düştüğümü sanma oğlum. Olay çıksın, bir karışıklık olsun istemedim. Yoksa söke söke alırdım o bahçeyi elinden..." demek gereğini duydu.

Baraj Suları Yükselirken

Yetmişi devirdim gitti, tükeniyor ömrüm.
Toprağı besledim can kattım canımdan,
Yeşilliğe boğdum bomboz tarlayı.
Baba ocağını da yeniledim kendime söz verdiğim,
Ama sonu ne oldu?
Bir koskoca yalnızlık doğayla kucak kucağa.
Ben yalnızlığa bakarım,
Doğa bana bakar.
Yeşilliği tükenmiş vadinin ortasından çay akar.
Nazlı nazlı bir akış bu, durgun yumuşak
Ne var ki birkaç ay sonra akması duracak.
Binlerce yılın ötesinden gelmiş de
Benim yalnızlığımda tükenecek.

Keban'da Fırat'ı boğmuşlar,
Suları geriye kovmuşlar.
Kim demiş sular geriye akmaz diye?
Bellik koydum çayın kıyılarına,
Göz göz simgeledim kayalarını;
Küllümağara yarıya kadar doldu.
Oysa yaz ortasında hiç sular kabarır mı?

Keban'da Fırat'ı boğmuşlar,
Suları geriye kovmuşlar;
Dereler, çaylar ağlar,
Bağım, bahçem, evim ağlar ben ağlarım.
Bana kestir derler ağaçlarımı,
Yıktır derler evini barkını,
Ödendi paraları ne durursun?
Ben ömrümü onlar için tükettim,
Onlarsız varlığımın anlamına varamam.
Dam başında otururum
Toprak tüm çıplaklığıyla içime oturur.
Ağaçsız, ekinsiz-otsuz, yeşilsiz bozkır.
Bahçem benim;
Evimin önünü süsleyen bir ömür verdiğim,
Terimle suladığım meyvelerim!
Bir bebe gibi kundakladığım,
Çardaklara kaldırdığım
Hevenk hevenk üzüm dolu asmalarım!
Gözlerimin içine doluşmuş bekleşirsiniz;
Hemcinslerinizden bir dal bile yok görünürlerde.
Siz kollarım, bacaklarım, ellerim, başım, gözüm gibisiniz;
Bile bile kolumu, isteyerek ellerimi nasıl,
Nasıl korum baltanın keskin ağzının altına?
Ah gözümün içi evim;
Nasıl kazmalarla oydururum seni?

Keban'da Fırat'ı boğmuşlar,
Suları geriye kovmuşlar.
Fırat tersine akıyor doludizgin,
Doğa yasasını boza boza.
Sizin de üstünüzden geçecekler
Kara bağrımı eze eze...
(Dam başında Gazi dayının iç söyleşisi ya da içinden geçirip de dile getiremedikleri)

Nazlı, ağabeysinin çağrısı üzerine elini çekti önündeki sandıktan. Ayağa kalktı: "Abi dedi, babam beni çok düşündürüyor. Çok değişti çok. Sadece yaşlılıktan değil. Bak şimdi de çıkmış damın başına, çaya doğru bakıyor.
"Öyle dedi Veli, akşam yengene de söyledim; bu babama bir oyun oldu, konuşmuyor, hiçbir şeye karışmıyor. Bağ, bahçe, ağaç be ağaç hesaba vuruldu. Ev dersen, pencereler kapılar, damdaki hatıllar bile hesaplanıp ödendi devlet tarafından. Elazığ'dan iki daire, iki dükkân aldık, ama hiçbir şeyle ilgilenmedi." Nazlı:
"Bizimki diyor ki, babam belirli amaçlara yöneltmiş yaşamını. Kişiler bazı hedefler belirler ve tüm güçlerini harcarlar onlara erişmek için. Sonunda varırlar ve vardıklarında yaşamın sonu geldi sanırlar. Buna inandırırlar kendilerini..."
"Enişte öğretmen, bilir o" diye onayladı Veli. Nazlı sürdürdü:
"Hasta olmasından, ruh sağlığının bozulmasından da korkuyor. Baksana şimdi de damdan inmiş ağaçların arasında koşuyor, sarılıyor onlara, sanki helâlaşıyor..." Veli konuşmayı aldı bacısından:
"Bizimkinden başka tek dal kalmadı, tek dikili ağaç yoktur artı çay kıyısında. Evlerin çoğu yıkıldı; taşları, ağaçları Ağtepe'ye çekiliyor, suyun ulaşamayacağı yere. Köylünün neyi vardı ki para alsın. Çay boyundaki sulu tarlaların hepsi Cabiroğlu'nundu, parayı o aldı. Keşke hepsi babam gibi direnseydi. Direnmek bir yana, ondan yana olup bizi de korkuttular Cabiroğlu'nun hışmından kurtulamazsın diye!"

Bacı kardeş bir yandan konuşuyorlar bir yandan da evdeki eşyaları dışarı çıkarmayı sürdürüyorlardı. O sırada Ağtepe'de ev yapan Şerif Usta merak etti, Gazi dayının evinin bahçesinin hâlâ bekleyişini. Sopasına dayanaraktan yanlarına geldi. Sevindiler Veli ile Nazlı. Çünkü babalarına söz geçirebilecek tek insan olarak Şerif Ustayı biliyorlardı. Şerif Usta hemen söze girişti:
"Ne duruyorsunuz? Nerede Gazi dayı? Bir aya kalmadan her yanı sular kaplayacak. Yeni haberler geldi; Temmuz'da dağ taş deniz kesilecek. Niye bahçeyi söktürmediniz? Evi niçin yıkıp da taşını ağacını satmıyorsunuz? Siz nasıl olsa Elâzığ'da oturacaksınız..."
İkisi birden ellerini iki yana açarak, ellerinden bir şey gelmediğini işaret ettiler ve ağaçtan ağaca koşan, sarılıp da öpen, onlarla konuşan babalarını gösterdiler. Şerif Usta iki elini ağzına götürerek seslendi: "Heeeyyy! Gazi dayı, gel hele gel, gel! Sana diyeceklerim vaaaar!"

***
Gazi dayının güzel bahçesinin ünü İstanbul'a ulaştığı gibi, onu söktüremediği ve evini yıktıramadığı da ünlenmişti. Maraba Adil, mühendis Metin'in mercedesinde Cabiroğlu'na anlatıyordu. Metin'in bir aya kalmadan tamamlanacak ve satılmamış tek katının kaldığı apartmanın yapım çalışmalarını görmeye gidiyorlardı. İki yaşlı, Cabiroğlu ile Maraba Adil arkada, Metin ile Nevin öndelerdi. Maraba Adil konuşmasını sürdürüyordu:
"Ağam bir görsen o çay kıyılarını korkarsın; öyle hoyrat öyle hoyrat oldu ki! Dönüp bakası gelmiyor insanın. Her yan bomboz. Baltalanmış ağaç gövdelerinin toprak seviyesindeki kısımlarından başka bir şey kalmadı. Boşalmış, yıkılmış, kapısı, penceresi sökülmüş evler birer mağara sanki! Yalnız o boşluk ve bombozluk içerisinde, Gazi dayının bahçesi doğaya yamanmış yeşil bir yamalık gibi duruyor."
Metin ile Nevin tek söz etmediler, Cabiroğlu'nun da canı sıkkın gözüküyordu. Yapıya yaklaştıklarında direksiyonunda bulunan Metin patladı:
"Yeter artık kız! Yeter be! Seninle mi uğraşacağım hep? Bu kaçıncı kurtarışım seni Birinci. Şube'den? Bereket hatırlı dostlarım var da..." Kız şiddetle atıldı:
"Hatırlı dostların olmaz olsun senin. Ben senin kurtarman için mi düşüyorum oraya? Arkadaşlarım işkencelere uğrarken, benim çıkarılıp senin gibi sömürücünün arabasında bulunuşum namussuzluğun dik alâsı! Ama, çok yakında son vereceğim bu duruma, bir daha beni bulamayacaksın!"
Cabiroğlu omuzlarında zor taşıdığı kafasını iki yana salladı. Maraba Adil'in ise şaşkınlıktan ağzı bir karış açık kaldı. Kızın çocukluğunu düşündü; köye geldiğinde çamur içindeki kendi çocuklarının sümüklere bulanmış, yaralı yüzlerini nasıl iğrenmeden öptüğünü anımsadı. "Bu kız bunlardan değil, ağa takımına hiç benzemiyor!" diye düşündüklerini anımsadı. Düşündüklerinin gerçek oluşuna şaştı ve tuhaflaştı. Sonra kendisinin köylüleriyle olan ilişkilerini, ağasına yaranmak için köpekliklerini kafasından geçirdi, bungun bungun terledi sıkıntı bastı...
***
Şerif Usta ne denli konuştuysa başını ıslatamadı Gazi dayının. Oğlu kızı da karıştılar konuşmaya, yalvarıp yakardılar.
"Kulların yıkıcı, kesici, mahvedici ellerine bırakmayacağım evimi, bağımı, bahçemi dedi Gazi dayı. Suların kapılardan, bacalardan, pencerelerden doluştuğunu, ağaçlarımın boyunu aştığını görmek istiyorum..."
Şerif Ustanın "yılanların, akreplerin, çiyanların ve tüm yaban hayvanlarının sular yükseldikçe, yukarılara çıktıklarını ve kendisine zarar verebileceğini" anlatması da caydıramadı. Sonunda:

"Hiç bir güç benim buradan adımımı attıramaz; ne bahçemi söktürebilir, ne de evimi yıktırabilir! diye haykırdı; Ancak koca Tanrı salar sularını üstüme, o kovar beni buradan!"

Açılış Kokteyli

Mühendis Metin beyin çift daire üzerine diktiği on katlı apartmanın giriş katı gündüz gibi aydınlıktı. Yapı bitmiş, açılış şöleni yapılıyordu. Akşamdı. Ama kırsal akşamların moruluğu değil, kent akşamlarının yapay ışıklı soluk aydınlığı bu çevreyi saran.
Apartmanın önündeki açıklıkta bir düzüye özel otomobil park etmişti. Metin bey, seçkin konukları önünde girişteki kurdeleyi ana-babasına kestirmekle epey alkış topladı Hep birlikte birinci kata girdiler. Tanınmış bir lokantanın şef garsonu tarafından düzenlenen Amerikan büfede "yok" yoktu. Yaşlı ana-babasını gönderdikten sonra içki faslı başladı. Önce bir dev şampanya patlatıldı; ardından ise alkışlar patlatarak, Metin beyden konuşma istediler. Dahası ellerinde yerli yabancı içkiler dolu bardaklarla yüzü aşkın seçkin konuk, kimin onuruna kaldıracaklarını merakla bekliyorlardı. Mühendis Metin, bu güzel ve başarılı gününe, açılış şölenine katıldıkları için çok teşekkür ettikten sonra, umulmadık bir şey yaptı. Bu kocaman yapının dikilişini, bazılarının yaptığı gibi, alnının teriyle kazandığı paralara ve kafasını çalıştırmasına da bağlamadı.
"Çok değerli konuklarım! diye bağırdı: Kadehimi Barajın Sularına kaldırıyorum! Barajın Sularınaaaa!" Herkes şaşırmış ve tuhaf bir sessizlik olmuştu. Sürdürdü Metin konuşmasını bunu görünce: "Şaşırmayın! Şaşılacak hiçbir şey yok bunda. İstanbul'un göbeğine dikilmiş olan şu koca apartman, Keban Barajı sularının köydeki topraklarımızı, bahçelerimizi kapatması sayesinde yükseldi. Evet yineliyorum; Barajın Sularınaa!" Tok ve tek bir ses yükseldi: "Barajın Sularınaaaa!"

Metin içkisini yudumlarken, köy gözünün önüne geldi; Gazi dayının bahçesini, direnişini düşündü ve öbürlerinin ise kuzu kuzu teslim edişini, tarlaları geri verişini... Hile ile bu tarlaları geri almasalardı tüm bu paranın onların olacağını düşündü. Oradakilerin yaşam sıkıntılarını, perişanlıklarını, yoksulluklarını anımsadı; gözünün önüne geldi ayakları çıplak, yırtık ve çamur içinde urbalarıyla ark kenarında oynayan kızlı erkekli çocuklar; ya o ürkek, korkulu ve şaşkın bakışlar? İçine bir köz yapıştı. Sanki onu söndürecekmiş gibi üst üste birkaç buzlu viski yuvarladı. Sonuncusunu yuvarlarken içki ve parfüm kokuları ve dekolte taş bebekler arasında, olanca sadeliğiyle kız kardeşi Nevin gözüne çalındı. Oysa anasının ve babasının ısrarlarına rağmen kesinlikle, gelmeyeceğini söylemişti. Çünkü artık evi de terk etmiş, evlendiği beş parasız bir ressamla gün bulup gün yiyerek bir çatı katı katında yaşıyorlardı. Metin ona doğru iki adım attı. Nevin ansızın bir sandalyenin üstüne fırladı. Ancak kardeşinin bakışının, bu kez suratına tükürük gibi fırlatılmış olanlarından değildi. Şaşırmasına rağmen buna içten sevindi Metin. Kafasının yavaş yavaş dumanlanmaya başlamasıyla da duygusallığı mı artmıştı ne?

"Metin beyin çok sayın konukları! diye ünledi Nevin sandalyenin üzerinde; onuruna kadeh kaldırdığınız Barajın Sularını size ben anlatacaktım, Metin beyin kardeşi olan ben! Ama içkinizi onuruna kaldırasınız diye değil. Kimlerin felâketi üzerine bu koca yapının dikildiğini anlatmak isterdim. Ağabeyimiz lütfetti, barajın suları sayesinde bunu yaptığını söyledi. Ama o köylülerin arazilerini döne döne ellerinden alıp kendilerine sattıklarını; sonra yine ellerinden alıp devlete sattıklarını anlatmadı ve anlatamazdı da. (Aslında fazla dinleyen de yoktu biriki meraklı dışında. Metin ise yarı karanlık bir köşeden gözünü Nevinden ayırmadan izliyordu.) Bu öyküyü noktalamak için geldim buraya ben. Metin bey bilir; kendilerine direnen, tarlalarını vermeyen biri vardı; Gazi dayı! O soylu direnişçi doğaya bile direndi. Barajın sularına karşı koydu, evini bahçesini terk etmedi ömrünü verdiği. Bakın ne yazıyor burada: (gazeteden okumaya başladı bu kez)... 'bağını, bahçesini kapatan sular evin kapısından penceresinden dolmaya başlamıştı. Gazi dayı ise damda dimdik duruyordu. İki gün iki gece damda bekledi, tamamen su dolduğunda terk edeceğine dair söz vermiş. İkinci gün sabahın erken saatlerinde korkunç bir patlamayla uyanmış köylüler. Eviyle birlikte Gazi dayının da sulara gömüldüğü anlaşılmış. Aralıksız aramalara rağmen cesedi bulunamamıştır.' Bunu bilsin istedim Metin bey!..."

Dinleyenler arasında önce hafif bir gülme; sonra pıskırıklı gülmeler; arkasından herkes katıla katıla kahkahayla gülmeye başladılar bu ölüm haberine. Nevin, kafasındakileri zaten söyleyememiş, birbirine karıştırmıştı. Son haberi okumakla da sanki bu şölene neş'e getirmişti. Konuklar Gazi dayının onuruna, evini terk etmediğine, direnişçiliğine içmeye başladılar alay ederek. Gülüyorlar, yiyor içiyorlar ve sonra ışıksız katlara ikişer ikişer çıkıyorlardı gizli bir köşe kapmak için.

Nevin yaptığına pişman, sandalyenin üzerine çöküp kalmıştı. Neden sonra kafasını kaldırdığında, ağabeyisinin gülmeyen, tersine yaşlı gözleriyle karşılaştı. İlk kez dostça ve kuvvetle el sıkıştılar, sonra birbirlerine sarılıp öylece kaldılar...

İstanbul, 1977

Araştırma-İnceleme

Malakat_sehsafi
Kitapları

Anı-Öyküler

Sarabi-oykuler
Kitapları

Tiyatro Oyunları

Silvanli-Kadinlar
Kitapları

Roman

masuki-önkapak
Kitapları

Çeviri

Karam-Khella
Kitapları