Warning: Creating default object from empty value in /www/htdocs/w00b83be/aktarma/plugins/system/jat3/core/joomla/modulehelper.php on line 320
Küçük Çiftçi Kardeşler ve Bir Kutu Kibrit

Küçük Çiftçi Kardeşler ve Bir Kutu Kibrit

  • PDF
Hava sıcak. Ortalık kaynıyor sanki. Toprak kupkuru, elenmiş gibi yumuşak. Yusuf sürülmüş kara toprağın üstüne sırtüstü uzanmış. Parmaklarını el ayalarına dek saplamış toprağın yumuşaklığına. Yüzünü örtmüş olduğu renkli mendilinin ardından güneşi gözlüyor. Yuvarlak, yusyuvarlak bir aydınlık parça, diye içinden geçirdi; nasıl da gözlerim kamaşıyor baktıkça. Sanki ta oradan uzanan iğneleri batıyor. Arkasından dizlerini büküyor. Yırtık şalvarının ortasından oniki yaşın sünnetsiz çükü ortaya çıkıyor. Parmaklarını topraktan çıkarıp onu ellemeye başlıyor. Okşadıkça dikelip parmak gibi sertleşmesine şaşıyor...

Birden bir kuş sürüsü geçiyor üzerinden. Işığı kırıldı güneşin bir an için ve gölgede kaldı. Yusuf sevindi. İki eliyle birden tutarak mendilini attı yüzünden ve uçmakta olan kuşları saymaya koyuldu. Yirmiye gelmişti gözden kayboldular. O da kalkıp, küçük adımlarla şoseye yöneldi. Az ilerde çift sürmekte olan kendisinden iki yaş büyük kardeşi Hasan'ın,
"Ulan Yusuf! Yaşamıyasın emi! Az gelsene buraya. Aslan öküz yattı kalkmıyor yerinden. Evleği yarım bıraktı çatlayasıca! Gel bana yardım et!"
diye bağırıp çağırmasına kulak bile asmadı, duymazlıktan geldi. Ağır ağır şoseye çıkarken, dönüp bir deste püsküllü ot kopardı yolun kıyısından. Çatlamış küçücük dudakları büküldü, yer yer kavlı yüzünde bir gülümseme dolaştı. Döndü, sopalayarak Aslan öküzü kaldırmaya çalışan Hasan'a bir de el etti ve sevinçle beklemeye başladı yolun ortasında. Palanlı atına binmiş bir yolcu geliyordu.
Ovacık'tan köyüne giden, kasabadan gereksinimlerini görmüş evine dönen bir yolcu olmalı. Yusuf tanımadı onu, herhalde Hamamlı köyünden biri Atın üzerindeki geniş palana enlemesine yayılmış, bacaklarını sallayarak atını sürüyor. Hayvan da aç mı ne? Ölgün ölgün yol tepiyor.
Yolcu yanına yaklaşınca Yusuf, atın yularına yapıştı. Kasaba yolcularına, daha doğrusu kasabadan gelenlere 'deste tutmak' köy çocuklarının geleneksel oyunlarıydı. Elindeki püsküllü otu desteyle ağzına verdi atın. Havyan ağzını köpürte köpürte yerken Yusuf;
"Gelenler geçe,
Konanlar göçe
Cennetin kapısını
Cömertler aça!"
tekerlemesini yineliyor ve arkasından "dayı desteye bak! Desteye!" diye bağırıyordu. Adam kalın bıyıkları arasında kaybolmuş ağzını araladı,
"şansına oğul, dedi, heybeden ne çıkarsa, elime ne gelirse ona razı olacaksın. Oyunun kuralı bu, arkamdan bana küfretmek yok!"

Adam elini sokup çekti palandan aşağı sarkan heybenin bir gözüne. Sonra kapalı avucunu Yusuf'a uzattı. Yusuf üstleri çatlak, sürekli ellediği toprak gibi kapkara iki elini birleştirip avuçları çiftledi. At üzerindeki kişi parmaklarını gevşetince, bir kutu kibrit düştü Yusuf'un kocaman açılmış avucuna. Yolcu hiçbir şey söylemeden atını dehledi. Yusuf da bir süre kıpırdamadan, bir 'deste tutma payına' baktı, bir tıkırdayıp giden atlıya. Sonra peşini hiç bırakmayan otlamakta olduğu kuzuyla oğlağına doğru dönüp boynunu bükerek,
"ne yapalım, kısmetinm buymuş!" dedi. Aynı anda Hasan yine ünledi:

"Ulan Yusuf! Getirme beni oraya. Çabuk gel şu soyka öküzü kaldıralım."
Yusuf'un aynı yavaşlığı sürdürmesi üzerine, çağrının ardından uzun yaş çubuğunu eline alıp ona doğru yöneldi. Korktu Yusuf sopa yiyecek diye ve koştu. Soluk soluğa vardı yanına ağabeysinin. Kuzusuyla oğlağı da hoplayarak onu izledi.

Hasan'ın tarlada çift sürerken can yoldaşıydı Yusuf. Sadece yoldaş mı? Çalışıyordu da. Tarlada karasabanın peşi sıra sökülen otları, kökleri topluyor bir kenara yığıyordu. Kuruyunca onları sırtlayıp eve götürüyorlardı kışın yakmak için. Ama Yusuf bu Ömerbey yazısına daha çok, Çankırı'dan Ovacık'a geçen bir şosede kamyon, otomobil görmek; telgraf tellerini taşlayıp onların vınlamasını dinlemek ve de gelip geçen yolculara deste tutarak bir şeyler almak için gelmeyi yeğlerdi. Ot kökleri toplamaktan kaytarıp, ilk beğenilerini geçmiş ve deste tutmayı da uygulamıştı. Gelgelelim o, kar gibi ak bir çarşı ekmeği yahut kafası kadar bir elma beklerken şansına bir kutu kibrit çıkmıştı., Yusuf yanına yaklaşınca Hasan: "deminden beri götümü yırtıyorum, niye gelmedin ulan?" diye bağırdı. Kıçına kıçına elindeki yaş söğüt çubuğuyla iki kez patlattı.Yusuf,
"seni anama söyleyeceğim, diye söylenerek ağlamaya başladı; anama diyeceğim ki Hasan hem çift sürmedi hem de beni çala satır dövdü!..."
"Niye yalan söylüyorsun lan? Bak yarım evleğim kaldı. Çatlayasıca öküz, yattı kalkmıyor, ne yapayım?"
"Beni döveceğine ona vur ki kalksın sürsün tarlayı!"
"Nasıl dövmedim? Sen kamyon yolunda oynarken, yolcuya deste tutarken sırtını karnını kabarttım sopalayarak. Bana mısın demedi çatlayasıca; ben vurdukça daha da toprağa yapıştı..."

İkisi birden yürüdüler öküzlerin yanına. Ayaktaki Keleş diye çağırdıkları öküz geviş getirerekr, dinlenmenin tadını çıkarıyordu. Aslan öküz ise boylu boyuna uzanmış yatıyordu. Karnında, sırtında ve kafasında Hasan'ın elindeki yaş söğüt çubuğunun kabarık izleri seçiliyordu. Yer yer de kan sızıyordu. Hasan;
"Ah dedi ah! Yanımda kibrit olsaydı, ben bu öküzü kaldırmasını bilirdim."
"Var dedi Yusuf sevinçle, işte! Deste tuttuğum yolcu verdi. Heybeden kısmetime bu çıktı." Kibrit kutusunu cebinden çıkarıp Hasan'a uzattı. Hasan'ın ince uzun yüzü güldü.
"Aslan'ın sırtında ateş yakacağım. Bir kere Hüseyin dayı söylemişti diye anlatmaya başladı; yatan öküzün sırtında küçük bir ateş yaktın mı hemencecik kalkar, üstelik de acından da yorgunluktan da ayakta duramayacak durumda olsa bir daha yatırmazmış. Haydi, şimdi tarlalardan kuru ot toplayalım!"
"Deve dikeni, sütleğen olur mu?"
"Olur elbette, kuru olsun ki çabuk tutuşa! Bak şu Palo dayının tarlasında öbek öbek deve dikeni var, sürülmediğinden olacak."
İkisi bir yandan bir kucak kuru ot, deve dikeni toplayıp yatmakta olan öküzün sırtına yığdılar.

Ayaktaki öküz onlara bakıyor, Aslan öküzün ise yaşlı gözleri uzaklardaydı. Arada bir kuyruğunu sallayarak sırtındakileri düşürmeye çalışıyordu. Hasan'dan yine bir çubuk vuruşu yiyince kuyruğunu sallamaktan da vazgeçip uzandı iyice. Ama özellikle deve dikenleri sırtına karnına yayılıp batmaya başlayınca Aslan öküz yine huysuzlanıp kuyruğuyla vurup düşürmeyi tekrarladı. Bu kez Hasan;
"Yusuf dedi, yapış yapış şunun kuyruğuna otları atmasın. Bütün kuvvetinle çek! Ben otları tutuşturayım kibritle. Ona öyle bir ceza verelim ki bir daha yatmasın!"

Yusuf sevinçle Aslan öküzün arkasına geçip, kuyruğuna yapıştı. Yeni bulmuş oldukları bir oyunun başlangıcındaydılar sanki. Hasan karasabanın demirliğini topraktan çıkarıp, sabanın tutağı üzerine yanlamasına yatırmıştı. Çiftdemiri toprağı sürekli işlemekten parıldıyor ve sivri ucu daha da sivrileşmiş gibi duruyordu. Yusuf sabana takılı çiftdemirinin iki yanından toprağa basarak, öküzün kuyruğundan asıldı bütün gücüyle.
Hasan yanda duruyordu. Kibriti çakmasıyla kuru otların üstüne atması bir oldu. Ardından;
"Aman Yusuf kuyruğunu hemen salmayasın!" diye bağırdı.

Yaz başlangıcının kuru sıcaklığı içerisinde bir çatırtı koptu. Deve dikenleri tutuştu, sütleğen kökleri alıştı. Öküzün üstünü kıpkızıl bir yalım ve duman sardı. Kuru ot ve diken öbeği öylesine bastırılmış ve kalındı ki hâlâ öküzün derisine ateş ulaşmamıştı. Ayaktaki Keleş öküz huysuzlandı. Yusuf'un habire kuyruğuna asılmakta olduğu Aslan'a, Hasan kakıştırıyor ve vuruyordu kalkması için. Bir oyun durumuna sokmuşlar gülüyor, bağırıp çığırıyorlardı bir yandan çocuklar. Mart başında meydana gelen kömür ocağı göçüğünde babalarının ölümünden bu yana ilk böylesine eğleniyorlardı. Evin çifti çubuğu, diğer üç kardeş ve analarının geçimi bu ikisinin üzerindeydi şimdi; bunların elini ve iki öküzün emeğini gözlüyorlardı. Babalarının ölüm tazminatını hâlâ alamamışlardı.

Yanan otların cayırtısı büyüdü, yalımlar daha da yükseldi. Birden ortalığı kıl ve yanık et kokusu doldurdu. Kokuyla birlikte öküz ayağa kalktı. Ok gibi ileri fırladı iki öküz birden. Hasan Aslan öküzün kalkarken çarpmasıyla sırtüstü bir yana düştü. Yusuf'un ise sadece;
"O oooy! Anam yetiş!" çığlığı duyuldu. Sırtı alev alev yanan öküzle diğeri boyunlarındaki boyunduruğa takılı sabanı çekerek tarlada fırıl fırıl dönüyorlardı. Çılgın gibi dönerlerken, bacağın arasından vücuduna saplanan çiftdemiriyle Yusuf'u tarla sürer gibi toprağa karıştırıyorlardı.
Hasan'ın çığlıklarına, yanan öküzün böğürtülerine uzaklardan çobanlar, çiftçiler koşuştular. Ama Yusuf'un parça parça toprağa karışmasına ve Aslan öküzün böğüre böğüre yanmasına engel olamadılar.

1975

 

Araştırma-İnceleme

Malakat_sehsafi
Kitapları

Anı-Öyküler

Sarabi-oykuler
Kitapları

Tiyatro Oyunları

Silvanli-Kadinlar
Kitapları

Roman

masuki-önkapak
Kitapları

Çeviri

Karam-Khella
Kitapları