Warning: Creating default object from empty value in /www/htdocs/w00b83be/aktarma/plugins/system/jat3/core/joomla/modulehelper.php on line 320
Öküzlük Kolay mı?

Öküzlük Kolay mı?

  • PDF
Hüseyin çipil gözlerini bir kez daha oğuşturdu. Üvendireyi sol elinden sağ eline geçirdi. Bütün gücüyle havaya kaldırdı. Ama indirmedi; uzun üvendirenin kalın ucundaki yassı demire takıldı gözü. Oradan gökyüzüne kaydı. Bir göçmen kuşlar sürüsü uçuyordu havada. Üzerinden siyilti çıkararak geçtiler. Yarım çark yapıp, kara noktalar halinde yitinceye dek onları izledi. Onlar gibi havalarda uçabilmeyi düşledi özgürce; ne çift çubuk derdi ve ne de sabahları şafaktan önce yataktan kalkma derdi!... Eli ve gözleri bir süre daha havada asılı kaldı bunları düşünürken. Gökyüzüne yamanmış parçalar gibiydi bulutlar. Bu parçalar arasından sabah güneşi, yumuşak sıcaklığıyla yite çıka tepesine doğru yaklaşıyordu. Neredeyse öğle olacaktı. Bunun usuna gelmesiyle havadaki eli, gözleri ve üvendire demiri hızla indi. O hızla yerde yatmakta olan Arap öküzün kısa kıvrık boynuzları arasına çarptı.
"Mööö!" diye böğürdü öküz. İri iri açılmış yumruk gibi gözlerini kendi çipil gözlerine dikti. Kara üzümden daha kara bu gözlerin içinde gökyüzünü gördü. Güneş, bulutlar ve kuşlar doluşmuş bakıyorlardı oradan. Usu eremedi bu yansımaya. Korkar gibi oldu. Kendini toparladı. Arap öküz daha da uzandı yere. Arka ayaklarını geriye, kafasını toprağa yapıştırarak ileri uzattı. Boyunduruk çatırdadı. Boynundaki samı çubukları kırılacak gibi olduysa da kırılmadı, yanlamasına toprağa gömüldü. Yatmakta olan öküzün eşi ayakta rahat rahat geviş getiriyordu. Onun yatıp da kalkmamasından sevinç duyuyor gibiydi. Uzun, sarı ve geniş püsküllü kuyruğunu karnına ve beline doğru kıvır kıvır sallıyordu.

Hüseyin üvendireyi toprağa sapladı bu kez. Kolları yorulmuştu öküzü sopalamaktan. Hayvanın karnında yaralar açılmış, yer yer kan sızıyordu. Son vuruşla alnının ortasından iki parmak deri üzülüp açıldı. Derin derin soluyan öküzün burnunun patlıcan rengindeki ucuna doğru bir kan şeridi ulaşmak üzereydi. Eğildi gözlerini aradı Arap öküzün. Hala iri iri açık bekliyordu. Kapaklarının altı pınar pınar yaş doluydu. Acılıydı. Yalvarıcıydı. Ama artık ona bakmıyordu. Çok uzaklarda; Ovalik Düzlüğü'nde, Aptullanın Kavak'ta otlıyan davar, sığır sürülerine doğru bakıyordu. Belki de çalışmayan, boyunduruk vurulmamış ve özgür dolaşan hemcinsleri gibi olmak istiyor, onlara özeniyordu.

On üç yaşının yeniyetmelik duygularıyla etkilendi Hüseyin. Kendisine bakmayan, buğulanmış bu iri gözlere bakarak gökyüzünü, bulutları ve güneşi aradı yeniden. Yitmişlerdi, buna da şaştı. Çöktü önüne öküzün ve bu kez yalvarmaya başladı:
"Arap öküz! Arap öküz, kurbanın olayım kalk artık! Ellerim kırılsın daha vurursam. Bak; bir evlek yerim var daha sürülecek. Burayı sürmezsem senden çok sopa yerim babamdan. Tohumu ekili durumda bırakamam; kurtlar, kuşlar toplar yer Haydi, Arap'ım, yeter artık yattığın Şu ekili evleği bir bitir; yemin ediyorum, akşam yemliğindeki samana iki tas dolusu burçak katacam. Hele sen bir kalk, Sarı öküze de kayış atacağım ki yük ona binsin..."

Arap öküz tınmıyordu. Aç karnının gurultusu ve kara kıllarının arasından sızan kanlarla baş başbaşaydı hayvan. Arada bir Arap öküz adı geçtikçe gözlerini kaldırıp bakıyor, ama sesin Hüseyin'den geldiğini anlar anlamaz, bakışlarını uzaklara kaçırıyordu.Küçük çiftçi üzgün kalktı yerinden. Karasabanın okunu boyunduruğa tam orta yerden bağlayan iki dolam kayışı gevşetip, Sarı öküz tarafına aldı bir dolamını. "Aha! dedi, Sarı'ya kayış attım; kalk artık!" Sonra ardına geçti Arap öküzün; cansızmış gibi sallantısız, yılanca uzanan kuyruğuna yapıştı. Tüm gücüyle yukarı kaldırarak, yekindirmeye çalıştı. Arap öküz ise daha da toprağa çivilenmişti kendini sanki. Öç alırcasına bir de önüne sıçtı Hüseyin'in. "Korku boku!" dedi ve Hüseyin'in kendisinin de çişi geldi. Kuyruğu bırakıp, öküzlere arkasını dönerek işedi. Çömeldiği yerden kalktığında, onu gülerek seyreden Veli ile Dursun'u gördü. Dursun: "Hoşt çalıya! Hoşt çalıya!" diyordu. "Ulan Hüseyin! dedi Veli de; niçin güneşe karşı işiyorsun? Günah değil mi?"

Canı çok sıkkındı Hüseyin'in. Onun için onlara söz yetiştirmeyi düşünmedi. Tohum ekili evleğe baktı, sereserpe yatan Arap öküze baktı. Sonra kömür ocağından işçi malûlü babasının o iri ellerini düşündü yanaklarını tokatlayacak. Ve kocaman meşe sopası geldi gözlerinin önüne kabalarına inip kalkacak olan eğer tohumu yerde bırakırsa; sanki onu kötürüm bırakmış olan kendisiymiş gibi.
O anda üç beş koyunla bir keçinin ekili evleğe girdiğinin farkına vardı.
"Ulan Dursun! diye bağırdı; bana bakacağına bel bel, şu davarlarını çıkar tarladan. Ektiğim tohumları yalıyorlar görmez misin?" Dursun davarın peşinden koştu. Veli, Hüseyin'in yanına yaklaştı. Onun çok üzülmekte olduğunu anlamıştı. "Hüseyin öküzün yatmış, kalkmıyor galiba!" dedi. Hüseyin işemekten kalkmış, bacağına uzun gelen babasının yırtık şalvarını, uçkur yerinden katlayarak, üzerine uydurmaya çalışıyordu. "Ulan dedi, yattı kalkmıyor bir türlü şu Arap öküz! Bilmem ne yapacağım?"

Dursun geldi yanlarına: "Hüseyin, oğlum öküzün her yanını kanatmışsın, yazık değil mi bu hayvana?" dedi ve yerden aldığı bir avuç toprağı öküzün kanayan yerlerine serpiştirmeye başlayınca Veli düşüncesini belirtti:"Sal bu öküzü boyunduruktan, kalkamaz artık!" Hüseyin çaresiz: "Ama bu evleği sürmem gerek, yoksa!..." Bu sözcüğün ardından ne geleceğini onlar iyi biliyorlardı. Dursun "Öyleyse bir çare bulalım! Eğer sığırtmaç bu yana gelseydi -bakınsana Karataşa doğru çevirdi sığırın önünü-; senin bu ekili evleği çifte bir eşek koşardık bitirirdik üçümüz üç yandan" deyince, Hüseyin'in kafasında bir şimşek çaktı. Karşısındaki yaşıtlarını süzdü tepeden tırnağa. Dursun kendisi gibi zayıftı, ama Veli daha bir gürbüzdü. Beline bağladığı ekmek bohçası güçlükle bir dolam dolanmıştı. Ufacık bir düğüm atılmış göbeğinin üstüne. Halbuki Dursun'unki bir kocaman düğüm atıldıktan başka, uçları da uzun uzun sarkıyordu göbeğinden aşağı. Birden:
"Bakın arkadaşlar, dedi; Ovalik Düzlüğü gepgeniş. Ekili dikili bir şey de yok davarların zarar vereceği..."
"Yok elbette diye karşılık verdi öbür ikisi; ama sana nasıl yardım edelim? Koçlar, koyunlar çift süremez ki!"
Hüseyin kafasında bir şeyler kuruyordu. Kurnazca söylendi: "Ne yapalım! Sizler öküz değilsiniz ki Arap'ın yerine koşayım!..." Onlar atıldılar:

"Değiliz, ama öküz olup biz sürelim!" Hüseyin'in düşündüğü buydu zati. Hemen Arap öküzün boynundaki samı iplerini ve boyunduruğu kaldırdı. Öküz birden fırladı ayağa. Kuyruğunu kaldırdığı gibi koşmaya başladı. Sürekten, sürülmüş tarladan çıktı. Sanki arkasından gelip gelmediklerini anlamak istermişçesine dönüp geri baktı. Sonra otlamaya koyuldu davarların içinde.
"Haydi dedi Hüseyin, hazırlanın bakalım! Hanginizi koşayım çifte?" Dursun atıldı: "Beni dedi, beni koşun önce!" Ve boynunu uzattı boyunduruğun samı ağaçları arasına. Veli bağladı.

Bir oyuna başlar gibi başladılar. Oyundu, ama çaresizliğin oyunuydu; korkunun, cezalandırılma korkusunun oyunuydu. Üvendireyi daha sıkı tutarak, karasabanın tutağına yapıştı Hüseyin. "Veli dedi, sen de Dursun'a yardım et!" Veli elleriyle boyunduruğu ileri doğru itmeye başladı Dursun'un tarafında. "Hoo! diye bağırdı küçük çiftçi! Hoo! Sarı öküz!" Üvendireyle kakıştırdı. Sarı aşağı yöneldi, Dursun iki kat oldu. "Oooy! Anaam boynum! diye bağırdı; ulan Veli bütün kuvvetinle bastır boyunduruğa!"
Dursun zar zor üç kez gidip geldi tarlanın bir başından öbürüne. Yüzü boncuk boncuk terledi, boynu acıdı, omuzları sızım sızım oldu. Tarlanın yüzünde Neolithik çağın en uygar oyunu oynanıyordu. Güneş bulutlar arasından bakıyor; kuşlar başları üzerinden geçerlerken uçmalarını durduruyorlar ve doğa, öküzle çocukların birleşen gücünü seyrediyordu zamanı durdurmuş. Hüseyin "Hoo Sarı öküz! Hoo Dursun!" dedikçe, Veli de sabırsızlanıyordu öküz olmak için.
Dursun dördüncü dönüşünde pattadek düşüp yattı Arap öküz gibi. "Çözün diye yalvardı, gücüm kalmadı artık." Soluğu tükenmiş, gücü kesilmiş olarak çıkardılar onu boyunduruğun altından.
"Sıra benim şimdi dedi Veli; Sen de amma dayanıksızmışsın Dursun!" Suçladı onu bir de. Hüseyin: "Hoo Sarı öküz!" diyerek hayladı. Veli daha dayanıklıydı Dursun'dan. Neredeyse öküzle atbaşı gidiyordu Dursun'un da yardımıyla. Ne var ki, boyun damarları şişiyor ve arada bir zordan yelleniyordu. Her şeye rağmen Veli de sekiz baş gidip gelebildi. Ve yattı gücü kesildiğinden. Boyunduruktan kafasını çıkarırken:
"Hüseyin gel bakalım dedi, bir de sen yap öküzlük! Gör bakalım çiftçilik mi kolay öküzlük mü?" Aldı karasabanı Hüseyin'in elinden.

Hüseyin ise Sarı öküzle ancak üç kez gidip gelmeye dayanabildi tarlanın bir başından öbürüne. Toprağın bağrını yarmak hiç de kolay değildi. Öküzleri, o ağızsız dilsiz hayvanların canlarını yaka yaka toprağı alt üst ederek buğday ekip ürün yetiştirmek alınlarının yazısı mıydı? Binlerce yıldır öküzlerin bu çilesi doğa yasası mıydı? Her neyse; Hüseyin bu oyundan vazgeçti, sürdürmedi daha fazla. Öfkeli, söylediklerine inanmayacak ve kabahati kendisinde bulacak babasının iki tokatı birkaç saniyede geçerdi. Yine de kendini savunmak babasını inandırmak için bir neden buldu: "Dursun! diye bağırdı daha boyunduruğun altındayken; Git şu Arap öküzü kovala! Eve kaçıp gitsin. Arap samıyı kırıp kaçtı derim babama"

"Öküzlük çok zormuş!" ortak yargısına vardı üç arkadaş. Sonra boyunduruğu öküzün boynuna bağlayan, genç meşe dalından eğilerek kurutulmuş üç parmak kalınlığındaki samılardan birini kırdılar çıkarıp bir taşın altına koyarak. Sonra kırık biçimde tekrar yerine taktılar yeniden. Çoban Dursun ile Veli sürülerinin peşinden gitti. Hüseyin de Sarı öküzü önüne katıp, tohum heybesini sırtlayarak evin yolunu tuttu. Kovalanan Arap öküz tepeyi çoktan aşmıştı. Belki de evdeydi...

1975/6

Araştırma-İnceleme

Malakat_sehsafi
Kitapları

Anı-Öyküler

Sarabi-oykuler
Kitapları

Tiyatro Oyunları

Silvanli-Kadinlar
Kitapları

Roman

masuki-önkapak
Kitapları

Çeviri

Karam-Khella
Kitapları