Warning: Creating default object from empty value in /www/htdocs/w00b83be/aktarma/plugins/system/jat3/core/joomla/modulehelper.php on line 320
Kadınlar ve Çocuklar Köyü (mü?)

Kadınlar ve Çocuklar Köyü (mü?)

  • PDF

Çerkeş'den ayrılalı yaklaşık bir saat olmuştu. Melan çayı vadisinin çıplak doğu yamacından kıvrıla kıvrıla inen stabilize yoldan çayın üzerindeki köprüye varınca derin bir 'ohh!' çektik. Köprüyü geçince, yoldan sapıp ikiyüz metre soldaki Hamam köyüne uğrayacaktık önce.

Gerçekten çok tehlikeli bir iniş yapmıştık; sürücümüzün küçük bir dikkatsizliğiyle kendimizi her an Melan'ın köpüklü sularında bulabilirdik. Benim gibi Bünyamin ve sürücü İhsan da ter içinde kalmışlardı korku ve sıkıntıdan, havanın sıcaklığı bir yana. Görevleri gereği yılda en az iki kez buradan geçerek, bu tehlikeyi kan-ter içinde yaşıyorlardı. Çünkü bir kez Eskipazar, bir kez de Ovacık ilçesine göreve gitmek için bu vadiyi inip çıkmak zorundaydılar. İlçe ve köylerde bulunan meyve bahçelerine, tahıl tarlalarına iyi bakım için üretici çiftçilerle konuşmak ve onları aydınlatmak; ilaç vermek, tohumluk örnekler dağıtmak onların işiydi. Bazen de yapılanları tarlada, bahçede yerinde tetkip edip, sonuçları gözleriyle görerek gelecek yıla yeni deneyimlerle girmek isterlerdi.

Tarım işleri müdürü arkadaşımdı. 1974 yılI boyunca askerlik hizmetimi yaptığım Çankırı'da, son aylarda tanımıştım onu. Yardımcısı tarım teknisyeni Bünyamin'i de bana o tanıtmıştı. Her ikisi de tarih ve arkeolojiye meraklıydılar. Askeri gazinoda zaman zaman birlikte oturup bir şeyler içer ve sohbet ederdik. Onlara kentin eskiçağ tarihine ilişkin, antik kaynaklardan saptadığım bilgileri aktarırdım. Kentin mitolojik kuruluşuyla ilgili deniz tanrısı Poseidon'un keçilerinden tutunuz da, İ.Ö. 3. yüzyılın başlarında kral Morzeos'un hazinesini Gangra kalesine saklaması -ki kentin adı Çankırı, Gangra'dan değişerek günümüze değin gelmiştir- Mithradates soyundan Pharnakes'in kaleyi talan etmesine ve İ.Ö. 6–5 yıllarında Gangra prensliğinin Augustus Roma'sına yaptığı bağlılık andını yazıtlara geçirerek imparatorluğa katılmasına değin bir sürü şeyler anlatırdım.

Acı ve tatlı anılarla dolu askerlik görevim üç ay önce sona ermiş ve Fakültedeki çalışmalarıma başlamış bulunuyordum. Bu çevreye yeniden gelişimin nedeni; araştırmalarıma daha büyük hız vererek sürdürmek ve doktora tezimin malzemesini tamamlamaktı. Her zaman olduğu gibi beş parasızdım ve bir taşıt kiralayarak araştırmaya çıkmam olası değildi. Bunun için Çankırı'ya döner dönmez, ilk işim müdür arkadaşı ziyaret etmek oldu. Ama o yıllık izine çıkmış olduğundan dairesinde yoktu. Teknisyen Bünyamin'e benim geleceğimi ve yardımcı olmalarını tembih etmiş, sağolsun. Böylece, daha önce Çerkeş ve Ovacık dolaylarındaki görevleri tamamladıkları halde, salt benim için olağanüstü bir görev çıkışı yaparak birlikte yola koyulmuştuk. Köy köy dolaşmam gerekiyordu araştırmalarımın sağlıklı olması için. Aslında halktan herkes ilgileniyordu, yazılı taşları okuduğumu öğrendiklerinde. Hepsi üzerinde yazılar, işaretler olan taşlar gördüklerini söylüyor, ama pek azı doğru çıkıyordu. Yerli halk benim yaptığımın bilimsel araştırma olduğunu kavrayamadıkları için defineci gözüyle bakıyorlar bana ve belki bir pay (!?) alırlar diye çoğunlukla yardım ediyor, uslarına gelen taşı göstermekten çekinmiyorlardı.
Melan'ın doğuya kıvrılan vadisini izleyen ve hâlâ kullanılmakta olan Roma antik yolunda jiple ağır ağır ilerleyerek Hamam köyüne vardığımızda bazı yapılarla karşılaşmıştık. Büyük olasılıkla Selçuklu kümbetleri olan bu yapılarda devşirme antik taşlar kullanıldığından umutlanmış, yıkılmaya yüz tutmuş duvarların içini dışını dikkatle taramıştım gözlerimle belki bir yazıt bulurum diye. Jipin durmasıyla orada biriken köylüler yarım saat içinde sayısız öyküler anlatmışlardı: Yapılarla, köyün kuruluşuyla ve de yazılı taşlarla ilgili. Ancak benimle birlikte yapıların çevresini dolananlardan biri ,
"sizin ne aradığınızı iyi anladım ben, demişti. Siz taşlar üzerinde yazı arıyorsunuz, resim değil. O zaman siz M.köyüne gideceksiniz; şu tepeyi aştınız mı önünüze bir düzlük çıkacak. Aha o düzlüğün sonundaki köy!" Benim bir şey sormama gerek yoktu, adam anlatmayı sürdürüyordu:
"O köyün girişine yakın yerde iki katlı, çıkmalı bir ev vardır; Sarıdayı'nın evi. O adamın gelininin adına Fadik Yenge derler; sırım gibi bir kadındır, erkek gibi çalışır. İşte bu gelin, köyün gün doğusunda çift sürerken çıkarmış. Zaten o köyün altında bir sürü el yapımı mağaralar var; çok eski insanlar oralarda mı otururlarmış ne? Ama şimdi köylüler mallanmış, içlerine kuru ot, saman yani, hayvan yemi koyuyorlar. Fadik Yenge'nin çıkardığı taşı gözümle gördüm; süt gibi ak bir taş, mermer. Üzerinde yazı var, dört bir yandan çizgi içine alınmış. Yazının sonunda da yaprak mı desem, kalp mi desem bir işaret var. İyice baktım; A vardı, E vardı, N vardı O vardı. Ama bazıları bizim harflere benzemiyordu..." Sonra da diğerleri duymasın diye, kulağıma eğilerek; "beyim, bir kâğıda yazıp ta Almanya'lara gönderdiydim geçen yıl, bir karşılık gelmedi. Yazıyı okuyup çözdükten sonra defineden ben de payımı isterim!" demiş, ben şaşkınlıktan anlamsızca kafamı sallayınca; "Fadik Yenge'nin eltisi Zeynep benim yeğenim olur, dayısıyım onun, diye sürdürmüştü; taşın yerini dünyada sana söylemezler yabancı olduğun için. Dayın yolladı beni dersiniz Söz verdin unutma. Ben de pay isterim. Taş ahırda gübrenin içinde gömülü, yeğenim söylediydi..."

Adamın taş hakkında bu denli ayrıntılı bilgi vermesi beni iyice inandırmıştı. Sevinçle, "Bünyamin bey! İhsan'cığım, haydi gidiyoruz!" diyerek bağırmış ve anında yola çıkmıştık. Jip hız almış ilerlerken, tekerleklerin kaldırdığı bembeyaz tozun içinde koşmakta olan adam arkadan hâlâ bağırıyordu:
"Payımı isterim ha! Taşın yerini sana ben söyledim!..."

Bünyamin'le İhsan'a, tepeyi aşarken olayı anlatmış; gerekli açıklamayı da yaparak, defineden yana nasıl boş bir umuda kapıldığını belirttim kuşkusuz. Düzlüğe girdik işte. Ama o ne? Doğanın bütün renklerinin oynaştığı tarlalarda, bahçelerde ve yolun kıyısındaki çevlikler-sebzeliklerde çalışanlar; çift sürenler, sürüsünün başında sopasına dayanmış duran çobanlar hepsi, hepsi genç kız, gelin veya yaşlı kadınlar ya da çocuklardır. Jip benim işaret vermemle yavaş yavaş ilerlerken; yolun iki yanında biçmekte olduğu otu bırakıp, elinde orakları, fıstanının eteklerini kuşağına geçirmiş genç gelinler; sekiz on koyunun peşinde bir elinde sopası, öbür elinde kirmanı yün eğirerek ilerleyen, çiçekli şalvarlarına dolanmış ve zülüflerinde renkli tokalar takılı genç kızlar durup durup bize bakıyorlardı. Az ötede genç bir kadın karasabanın tutağına yapışmış, öbür elindeki üvendireyle öküzlere kakıştırarak çift sürüyor. Daha yaşlıcası, fistanının eteğini torba yapıp kuşağına sokmuş, içinden sağ avucuyla aldığı tohumu serpiyor sürülmemiş alana. Dağ, taş, kır sadece genç kız ve gelin, yani kadın cinsi doluydu! Şaşırmıştım. Hamamlı köyündeki adamın söylediği köy gözükmüştü. Ovacık şosesinden, sağdaki köy yoluna dönmemiz gerekecekti. Dönemece varmadan, ortalık az ıssızlaşınca "İhsan lütfen durur musun biraz!" dediydim, köye girmeden biraz konuşma isteği duyduğumdan.
Jip durunca üçümüz de aşağı indik. Onlara, şaşkınlığımın belirtisi; "Kadınlar ve çocuklar köyü mü burası yahu?" sorusu oldu. Bünyamin de fazla bir şey bilmiyordu köy hakkında. Ama İhsan, Çerkeş ilçesine bağlı bir köyden olduğundan bildiklerini anlatmaya koyuldu.

"Gerçekten ağabey, iyi bir ad koydun; Kadınlar köyü! Tam uydu. Bu köyde onbeşinden altmışına dek erkek bulamazsın. Gördüğünüz gibi kırlarda, tarlalarda çalışanların hepsi kızlar, kadınlar. Erkeklerin tümü Zonguldak'ta kömür madeninde çalışırlar. Tam elli yıldan beri böyleymiş; kömür madeninin en çalışkan işçileri, usta kömürcüler bu köyden çıkarmış..."Sordum:
"Peki, bütün yıl kömür madeninde mi çalışırlar? Hiç köye gelmezler miymiş?"
"Genellikle yılda bir ay toplu halde izinli gelirlermiş köye!." Bünyamin söze karıştı:
"Anlaşıldı canım! Bir ay kalıp, karılarının karnına çocuk koyup geri işlerine dönüyorlar? Tevekkeli değil dağ taş çocuk dolu!" Ben kafamı sallayarak onaylarken, İhsan güldü, konuşmasını sürdürdü:

"Çok öyküler anlatılıyor bu konuda. Bu köyün erkeklerinde iş yokmuş; kömür madeninde yüzlerce metre yerin altında birkaç yıl geçiren erkeklerin erkeklik güçleri azalıyormuş. Genç gelinler erkeksizlikten kırılıyormuş! Köye bir yabancı gelse, hepsi damlara, pencerelere üşüşüp bakarlarmış. Bana köy sağlığı örgütünden sağlıkçı Şadi anlatmıştı onun yalancısıyım, köyün en güzel geliniyle yatarmış her görevli gelişinde. Dediğine göre; daha sonra o gelin kendisinden küçük kayınını kaçırmış ve bir daha da o köye dönmemişler!"
Bünyamin alaycı konuştu:
"Aman İhsan, köye girdiğimizde birbirimizden ayrılmayalım; sonra bize saldırırlar gelinler!" Ben,
"O kadar da değil! deyip, sordum; erkekler ne zaman gelirmiş izine?"
"Anlatıldığına göre çoğu kez toplu halde, harman sonu; yani işler güçler bittiği zaman gelir ve iki üç gün şenlik yaparlarmış." Şaşkınlıkla mırıldandım:
"Demek döl mevsimi şenliği!"
İhsan anlatmayı sürdürüyordu:
"Neler anlatmıyorlar ki! Belki de abartıyorlar ya; bir akşamüstü; basma, pazen, lastik satan çerçiler vardır ya, onlardan birini köye girmeden üç gelin yakalamış ve bir ağıla kapatmışlar. El ayak çekilince sırayla gidip, şafak sökünceye değin adamı kullanmışlar. Bir daha geleceğine söz almışlar da, öyle bırakmışlar adamı. Çerçiye kilolarca yağ, bal vermişler yolcu ederken..."
Bünyamin bir yandan gülüyor bir yandan da, "haydi İhsan, bayağı merak ettim; gidip şunları biz de görelim" diyordu. Kafamda bir takım imajlar belirlenmeye başlamıştı. Çok ilginç öyküler oluşabilirdi. Köyde biraz araştırma yapmalıydım. Eğer daha fazla konuşturmayı başarabilirsem. İhsan'ı deşmeyi yeğledim şimdilik:
"Az önce de dediğin gibi biraz abartılı da olsa, çok ilginç olaylar bunlar Daha var mı?" Meğer o doluymuş:

"Olmaz olur mu? Ben Hamam'ın gediği döner dönmez anlatmaya hazırlandım. Ama nasıl başlayacağımı bilememiştim. Buradaki kızlar genellikle başka köylerden delikanlılara kaçıp, evleniyorlarmış. Çünkü birkaç yıl sonra başlarına gelecekleri biliyorlar elbette. Buna karşılık köylüler zengin olduklarından çoğu kez başka yerlerden gelin getiriyorlar bastırıp başlık parasını..." Motoru yeniden çalıştırırken birden gülmeye başladı İhsan konuşmasını kesip. Bünyamin de ben de aynı anda aynı şeyi sorduk:
"Yoksa aklına yeni bir hikâye daha mı geldi?"
"He ya! dedi ve sürdürdü gülmesini keserek: Bu köyde seksenlik, toprağı sağlam bir dede varmış; yirmi beşindeki bir kadının yatağında ölmüş diye anlatırlar. Hele hele bazı gelinler, on iki-onüç yaşındaki çocukları bile üzerlerine alıştırmışlar..." Söze karışmak zorunda kaldım jip toprak yolda yavaş yavaş ilerlerken. Daha doğrusu kasten üstüne gidiyordum:
"Eeh! İhsan, bu kadarı da fazla! Abartıldıkça abartılmış, ağızdan ağza geçerken. Bari desene erkek eşeklerden bile umsunuyorlarmış!" Bünyamin bu sözüme kahkaha atarken o, ciddi bir biçimde,
"öyle dediniz de aklıma geldi! dedi, bu köyden çıkmış bir eşek fıkrası var!," Bünyamin atıldı:
"Anlat İhsan, onu da anlat, heyecanlı oluyor." Ben sürücü İhsan',
"ileride köye girmekte olan yaşlı adama ulaşıncaya kadar bitirmelisin, dedim; o adamı alalım da yanımıza, bizi Sarıdayı'nın evine götürsün. Hamamlı adamın dedikleri belki doğrudur; ilginç bir yazıt çıkarmıştır Fadik yenge!"
Teknisyen,
"doğru, diye onayladı. Siz orada yazıtın fotoğrafını çekip, okumak için kâğıt kalıbını alırken, bizi de muhtarın evine götürsün. Göreve çıktığımıza göre; soralım bakalım köylülerin ziraatla ilgili bir istekleri var mı bizden? Yerine getirmeye çalışalım ya da yol gösterelim!..."
Sürücü İhsan daha da yavaşlattı jipi:
"Tamam, diyerek başladı, adama ulaşmadan bitireceğim. M.lı bir erkek eşekle kancık eşek muhabbete başlamışlar; erkek anırmış, kancığı koklamış ve ondan istemiş. Kancık, sığır sürüsünün içinde utanmış, olmazlanmış. Sessizce kulağına fısıldamış, 'şu kayanın ardına gel!" diye. Çifte savurarak gitmiş oraya, erkek de peşinden. Yetişir yetişmez erkek eşek kulaklarını kısıp, hazır bekleyen kovaladığı kancığa atlamış. Ön ayakları sırtında, dişlerini boynuna geçirmiş. Ama bir türlü o kocaman organı sertleşip de yerine girmiyormuş..." Biz kahkahayla gülmeye başlamıştık, ama o konuşmayı bırakmamıştı:
"Çok yakınlarda otlamakta olan bir kara kancık eşek, kafasını kaldırmış: 'Vah taze kancık vah! diye seslenmiş, senin de mi kocan kömür madeninde çalışmaya başladı?"

Gülmemiz acılaşıp, bütün gerçekliğiyle dudaklarımızda donmuştu. Adama ulaşıncaya dek konuşamadık.

Köye girmeden yetiştiğimiz yaşlı adam bir rastlantı eseri Seyrek Sakal Hasan Dede'ydi. Gelini Ayşe'yi sığırların başında bırakmış, sopasına dayanarak eve tütün almaya gidiyordu. Bize Sarı Dayı'nın evini o gösterdi. Gerçekten de Zeynep gelinin Hamamlı dayısından sözedince işler kolaylaşmıştı. Bünyamin ile Sürücü Muhtar'ın evine gitmişti. Gelinlerin sundukları ayranı içerken temizlenen mermer taş üzerindeki eski Yunanca yazıtı iki eltinin şaşkın, meraklı bakışları altında okudum: İ.S. 192–193 yıllarında Kseitalılar (çevrenin antik adı Kseita imiş!) tanrıça Artemiş için bir tapınak yaptırmışlar, onun yazıtıydı. Onların anlayacağı biçimde iki eltiye açıklama yaparken, küçük gelin Zeynep'in duru bir su gibi yüzüne ve iri kahverengi gözlerine yapışan bakışlarımı bir türlü çekemiyordum. Öyle ki, küçücük elinden sert, kemikli parmaklarıyla kavradığı gibi onu içeri çekmiş olan Fadik Yenge'nin gözlerindeki kıskanç, saldırgan bakışların farkına varmamıştım o anda. Sonra Topal Sarıdayı ile konuşmaya daldık.

1975

Araştırma-İnceleme

Malakat_sehsafi
Kitapları

Anı-Öyküler

Sarabi-oykuler
Kitapları

Tiyatro Oyunları

Silvanli-Kadinlar
Kitapları

Roman

masuki-önkapak
Kitapları

Çeviri

Karam-Khella
Kitapları