Onar Köyü’nden Bir Yazar: İsmail Kaygusuz’la Söyleşi

  • PDF

Kaygusuz-söylesi

Tarihsel oyun yazarlığına soyunmak, bir oyun yazarı için çok büyük sorumluluk ister. Nesnel bir tarih bilinci almamış, yani tarihsel materyalizmin diyalektik yöntemlerini bilmediğinden, idealizmin kör kuyusundan çıkamamış bir oyun yazarı böyle bir çabaya girmemelidir.

       İsmail Kaygusuz

 

ONAR KÖYÜ’NDEN BİR YAZAR: İSMAİL KAYGUSUZ’LA SÖYLEŞİ

(Yeni Tiyatro Dergisi Sayı 61, Ağustos 2014)

Emel Dinseven

Arkeolog-Epigraf ve araştırmacı yazar İsmail Kaygusuz Bey; okurlarımız için kendinizi tanıtabilir misiniz?

1944 yılı Arapgir/Onar köyü doğumluyum.12 yıl ilkokul öğretmenliği yaptım. Öğretmenliğimi sürdürürken İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin Klasik Diller ve Edebiyatları Bölümü’nü bitirdim. Latince, Eskiçağ Tarihi ve Klasik Arkeoloji sertifikaları aldım. Aynı bölümde Grek Epigrafisi (Yazıtbilim) doktorası yaptım. 9 yıl Klasik Arkeoloji ve Klasik Filoloji Bölümlerinde öğretim görevlisi olarak çalıştım. Yaz ayları Van-Urartu, Enez ve Perge arkeolojik kazılarına epigraf-arkeolog olarak katıldım. Kazı sempozyumu ve tarih kongrelerinde bildiriler sundum, seminerler verdim. Katıldığım kazılardaki epigrafik-arkeolojik buluntulara ilişkin, yerli ve yabancı bilimsel dergilerde çok sayıda inceleme-araştırma yazıları yayınladım. Bu arada bir yıl Fransa’da “Université de Nancy II” ve “Collége de France”da Bizans dili ve epigrafisi üzerinde çalıştım.

1986 yılının başından itibaren 6 yıl yaşadığım Fransa’da 1987’de Strasbourg Üniversitesi’nde başlamış olduğum “13. Yüzyıl Türk Halk Tasavvufu ve Bizans Mistikleri” üzerinde araştırmayı konu alan ikinci doktora tezi çalışmasını, özel yaşam koşullarımın engellemesi yüzünden tamamlayamadım

1992 yılının başında Londra’ya yerleştim; çalışma ve araştırmalarımı burada sürdürmekteyim. 11 yıldır Türkiye’ye gelip gidiyorum. Heterodoks İslam (Alevilik), Batıni tasavvuf inanç kurumları, felsefesi ve tarih üzerinde araştırma-inceleme kitapları, bir çok tiyatro oyunu, roman ve anı-öykü kitapları yayınlamış bulunuyorum. Kitaplarımın listesi aşağıda verilmiştir.

“Bir Anadolu Evliyası Sultan Onar” adlı tiyatro oyununuzu sahneleyeceğiz. Sizi araştırma kitapları yazarı bilirken, yine araştırmaya dayalı tarihi oyunlarınız olduğunu sevinçle öğreniyoruz. Neden tiyatro oyunları?...

1992 yılından beri araştırma-inceleme kitaplarımın yanı sıra roman, öykü ve tiyatro oyunu kitapları da yazdım. 14 tiyatro oyunumdan 5 tanesi, dediğiniz gibi “araştırmaya dayalı” tarihsel oyunlardır. Araştırma-inceleme yazarlığı kapsamında bir tezi, bir görüşü taşıyan herhangi bir konunun irdelenmesi, yorumlanması ve açıklığa kavuşturulması yorucu ve yoğun akılcı çaba ister; hayal ve duygusallığa fazla yer yoktur. Nesnel ve tarafsız olmak zorundasınız, gerçeği anlattığınızı okuyucuya inandırmanız için... Araştırma yönteminiz, neden, niçin ve nasıl’lara yanıt arayacak ve bulacak biçimde bilimsel olmalıdır ki, bunu başarabilesiniz. Araştırmacılığın akılcı ve mantıksal yanı kuru, bazen sıkıntı yaratan özelliği ve yoruculuğu, bir yazar için ister istemez duygusal evreninde hayal dünyaları yaratmayı da zorunlu kılıyor diye düşünüyorum; bu durum ona rahatlatıcı dinginlik kazandırıyor. Sanırım 90’lı yılların sonlarıydı; bir yandan iki politik aylık dergiye yazı yetiştirmeye çalışıyor, öbür yandan yeni bir araştırma kitabı hazırlıyordum. Bir arkadaşım telefonda “ne yapıyorsun, kitabı bitirdin mi?” diye sormuştu. İyi anımsıyorum: “Hayır, sonuna yaklaştım”, dedim, “onu dinlenmeye bıraktım. Ama asıl ben dinleniyorum; yeni bir oyun yazıyorum...” Arkadaşım kendisiyle dalga geçiyorum sanmış, “adama bak sen, benimle dalga geçiyor; yeni bir oyun yazarak dinleniyormuş!” diyerek telefonu yüzüme kapatmıştı. Oysa doğruydu; geniş bir araştırma yaparak yazıp dergide yayınlamış olduğum tarihsel bir olayı oyunlaştırıyordum. Anadolu tarihinin gördüğü, abartmasız- en büyük halk hareketi olan, Batıni Alevi Türkmenlerin Baba Resul (Baba İlyas ve Baba İshak önderliğinde 1240 yılında Konya Selçuklu yönetimine başkaldırdığı büyük Babai ayaklanmasıydı bu. Kurguladığım onlarca sahnelerle bu büyük tarihsel olayı, saptırmadan yeniden yaşatma yaratıcılığının verdiği duygu ve düşünce dinginliği, hiç başka şeyle ölçülebilir mi? Bir yazar olarak, tiyatro sanatı aracılığıyla hayal dünyamın yaratıcı yetisi çerçevesinde, kuru ve sıkıcılığın ötesinde –kuşkusuz mantık dizgesinden uzaklaşmadan- duygusallığımla birlikte tam özgürlüğümü yaşıyor; yazarken baskı ve zulme karşı ayaklanmış halkın yanında olmaktan da çekinmiyordum. Üç saatlik “Dünya Mülkü Halkındır” Dedi Baba Resul oyunu böyle çıktı. Devlet Tiyatroları repertuvarında üç oyunum vardı, ama bu oyunu geri çevirdiler. Çünkü devleti yönetenler ve onların kapıkulları, Selçuklu sultanının zulmüne başkaldırmış Baba Resul’u kendilerine isyan etmiş gibi görüyorlar! Tüm diğer oyunlarımın da bu türden yazılış öyküleri vardır. Elbette ki, diğer çalışmalarımın yanında tiyatroyu da ihmal edemem; çünkü yaşanmış, yaşanılabilir ve yaşanılası olayları, düşünce ve duygularımı seyircilerle sahneler dolusu salt özgürlüğümü yaşama fırsatı buluyorum.

Yazmak özellikle geçmişte yaşanmış olguları yazmak için, bir tarihçi titizliğiyle araştırmak, sekiz yüzyıl önceki coğrafyaları, devletleriyle, toplumlarıyla kişileriyle adetleriyle davranış biçimleriyle araştırmak ve bulgulara uygun bir evren kurmak aslında emek yoğun çalışmalar gerektiriyor. O dünyayı kuruyorsunuz zihninizde ve onun içinden yazıyorsunuz. Sonra ansızın o konuyu düşünürken bambaşka yeni bir öyküye geçebiliyor yazar. O konu karakterleriyle olaylarıyla mayalanırken yeni bir coğrafyada dolaşmaya başlıyorsunuz. Aslında zihin sessiz bir saat gibi geri planda hâlâ o olayları sessizce irdeliyor. Bilinçaltı da diyebilirim buna. Bu bağlamda sizi çok iyi anlıyorum. Arkadaşınızı yadırgamıyorum. Yazma çabası vermeyenlerin, özellikle de tarihi konularda araştırmamış, çalışmamış olan yazarların dahi halimizi anlaması çok zor.   Diğer oyunlarınız ve araştırma kitaplarınızı da söyleyebilir misiniz?

Bütün kitaplarım aşağıdaki listede görülmektedir.

 

Tiyatro Oyunlarım:

 

Silvanlı Kadınlar, Alev Yayınları, İstanbul 1999

Satılık (Evlilik Oyunu), Alev Yayınları, İstanbul 1999

Kısır, Alev Yayınları, İstanbul 1999

Pascal ile Stephanie (Paris’te bir Kafe Tiyatro’nun doğuşuna katkı), Alev Yayınları, İstanbul 1999

Plankia Magna, Alev Yayınları, İstanbul 1999

Oğlan Şeyh Maşuki Duruşması, Alev Yayınları, İstanbul 1999

Baba Erenler, Alev Yayınları, İstanbul 1999

“Dünya Mülkü Halkındır”Dedi Baba Resul, Alev Yayınları, İstanbul 2001

Tanrının İstifası (Geri Dön Telipinu),Arkeoloji ve San’at Yayınları (Baskıda)

Samsatlı Lukianos’la Ahiret Rüyası, Arkeoloji ve San’at Yayınları (Baskıda)

Arkeolog (Baskıya hazır)

İnsanoğlu Çifttir/July ile Jale (Baskıya hazır)

Iğdır’ın Üç Alması, (Baskıya hazır),

Bir Anadolu Evliyası Sultan Onar, (Baskıya hazır)

 

Araştırma ve İnceleme Kitaplarım:

Onar Dede Mezarlığı ve Şeyh Hasan Onar, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul 1983

Musahiblik, Alev Yayınları, İstanbul-1991; (Genişletilmiş 2. Baskı), Alev Yay., İstanbul 2004

Alevilik’te Dar ve Pirleri, İkinci Baskı, Alev Yayınları, İstanbul 1996

Alevilik İnanç Kültür ve Siyaset Tarihi I, Alev Yayınları, İstanbul 1995

Görmediğim Tanrıya Tapmam, (Genişletilmiş 2. Baskı), Su Yayınları, İstanbul 2012

Hünkar Hacı Bektaş Veli, Alev Yayınları, İstanbul 1998

Alevilik, Diyanet Siyaset, Alev Yayınları, İstanbul 2004

Hasan Sabbah ve Alamut (Öğretisi, tarihi, felsefesi), Üçüncü Baskı, Su Yayınları, İstanbul 2011

Anadolu Bilgeleri (Anadolu’yu aydınlatan düşün ve eylem adamları), Su Yayınları, İstanbul 2005

İslam İmparatorluklarında İktidar Mücadeleleri ve ALEVİLİĞİN DOĞUŞU, Su Yayınları, İstanbul 2005

Müslümanlık ve Hristiyanlığın İnanç Öğretilerinde ÖTEKİ GERÇEKLER, Su Yayınları, İstanbul 2006

Abdal Musa Sultan Velâyetnamesi, Karacaahmet Sultan Derneği Yayınları, İstanbul 2008

Makalat-ı Şeyh Safi, Alevi Akademisi Yayınları, Ankara 2009

Ummü’l Kitab, Demos Yayınları, İstanbul 2009

Makalat-ı Hacı Bektaş Veli, Demos Yayınları, İstanbul 2011

 

Cep Kitapları:

 

Kerbela Olayı, Hünkâr Yayınları, İstanbul 2014

Kur’an’a Nesnel Bakış, Arkeoloji ve Sanat Yayınları (Baskıda)

Alamut Batıniliğinden Anadolu Aleviliğine, Arkeoloji ve Sanat Yayınları (Baskıda)

Neo-Manikhezim ve Alevilikteki Kalıtları, Arkeoloji ve Sanat Yayınları (Baskıda)

 

Roman ve Öykü Kitaplarım:

Son Görgü Cemi (Roman), Alev Yayınları, İstanbul 1991

Perge’nin Kızı Plancia Magna (Tarihsel roman), 2. Baskı, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2008

SAVAŞLI YILLAR 1-2, Son Görgü Cemi/Çileli Günler (Roman), Alev Yayınları, İstanbul 2006

Muhteşem Süleyman’ın Tahtını Sarsan Civan (Tarihsel roman), OĞLAN ŞEYH MAŞUKÎ, Su yayınları, İstanbul 2012

 

 

Anılar-Öyküler:

 

Darbe Günleri (Üniversite ve Bilim-Araştırma Çevresinden Yaşanmış Öyküler ve Anılar), Alev Yayınları, İstanbul 2001

Dünden Bugüne Alevi Olmanın Bedeli (Yaşanmış Öyküler), Alev Yayınları, İstanbul 2004

Şarabi Öyküler, Su Yayınları, İstanbul 2008

 

Çeviri:

 

Karam Khella, (Çev. İsmail Kaygusuz), Tarihin Yeniden Keşfi ÜNİVERSALİST TARİH Avrupa Merkezci Tarih Bilincinin Yıkımı, Su Yayınları, İstanbul 2005

 

Oyunlarınız ve araştırma kitaplarınızda işlediğiniz konulardan örnekler verebilir misiniz?

Tarihsel oyunlarım dışındakilerin çoğunda kadın sorunlarını işledim; çocuksuzluk, çocuk evliliği, berdel, kuma, poligami evlilikler vb. Burjuva yazar ve tarihçilerinin görmek istemediği ya da kıyısından köşesinden teğet geçtiği tarihsel olayları; halk hareketleri, bireysel başkaldırılar, baskıcı egemen düzene aykırı düşünce ve inançların dışavurumundan doğan dramatik ve trajikomik sonuçları hem tarihsel oyunlarımda, hem de tarihsel araştırma kitaplarımda işlemişimdir. Birkaç kısa örnek mi istiyorsunuz? Verelim:

Tiyatro oyunlarımdan birkaçının tanıtımları:

Kaderini değiştiremeyen kırsal bölge kadınları üzerine üç oyun bir arada: SİLVANLI KADINLAR, KISIR, SATILIK

Bu kitapta toplanmış üç oyun da ‘Kadınlar’ üzerine ve köy seyirliği tarzına yakın oyunlar olarak değerlendirilebilir. ‘Silvanlı Kadınlar’ oyunu, 1996-1998 arasında iki yıl İstanbul Şehir Tiyatroları’nda kapalı gişe oynayarak büyük bir başarı kazanmıştır. Ayrıca oyun 1998 yılında Adana Devlet Tiyatrosu tarafından Adana’da sahnelenmiş, çıkılan turnelerde Doğu ve Güneydoğu illerinin birçoğunda gösterime sokulmuştur.

Silvanlı Kadınlar’, Doğu ve Güneydoğu Anadolu kadınlarının acılı, bezgin, karabilisiz yaşamlarını; sosyo-ekonomik ve psikolojik ezilmişliğini dile getirmektedir. Batıl inançlar, cin-peri masalları, evliya söylencelerinin yönlendirdiği günlük yaşamları içinde baba, erkek kardeş, koca baskısından bunalan, bir mal gibi değiş-tokuş edilen, parayla alınıp satılan ve sevme özgürlüğü olamayan kadınların öyküsü… En katı gerçeklerin ve efsanelerin içiçe örgülendiği ‘Silvanlı Kadınlar’ oyunu, antikiteden günümüze Anadolu kadınının trajikomik destanıdır.

Kırsal kesimden yine seyirlik tipinde sunmayı denediğim, ‘Kısır’ ve ‘Satılık (Evlilik Oyunu)’ oyunları da genel anlamda kadının çilesi, evlilik ve aile üzerine yapılandırılmıştır. ‘Kısır’da, beşik kertme geleneğiyle evlendirilmiş çocuğu olmayan bir kadının çocuk sahibi olmak için başvurduğu akıl almaz yollar sergileniyor. Kırsal bölgelerde kısırlığın evli çiftlerden hep kadına yüklenmesi; onun suçlanması ve aşağılanmasından dolayı ortaya çıkan acılar, sıkıntılar, çaresizlikler, çare arayışların getirdiği gülünçlükler, sahneler dolusu işleniyor. Kocakarı ilaçlarından, evliya türbelerinden geçerek, Satı Taşı’nda satılan gelin, ahırda cin çıkaran Şeyh’e ulaşıp kısır damgasını alnından silerek kadınlığını ispatlıyor. Yaşadığı sosyal çevreyi şaşkınlığa uğratırken, onca acıları çekmiş olan kadın bağışlanacak mı dersiniz? Ne gezer? Sonu yine yokoluştur.

Satılık ya da Evlilik Oyunu’nda, ilkokul öğretmenliği yaptığım köylerden birinde sekiz yaşındaki öğrencimin evlendirilmesi olayını işlemiştim. Kadının sevgisizliğe tutsak edilişi, bir araç olarak, borç karşılığı para gibi verilişi ve çalıştırılmak için satın alınışını görüyoruz. Köyün açgözlü, para ve maldan başka bir şey düşünmeyen zengini Salman Ağa ve köyün imamı Hacı Omuş ikilisinin nasıl Allah’ı, peygamberi ve Kur’an’ı küçük çıkarları için kullanarak en yakınlarından başlayıp çevrelerine bir sömürü ağı kurduklarını izler; para ve kazanç için akıl almaz düzenlerine tanık oluruz. Sekiz yaşındaki çocuğun, yirmi yaşlarındaki bir genç kızla düğün-dernek evlendirilmesi de bu düzenlerden birisi. Bir masaldan yararlanılarak gelini gerdek gecesinde kaçırma girişimiyle, bu evliliği önleme çabalarında yaratılan güldürü de, dudaklarda donan acı gülümsemeye dönüşmekte. Genç kadının yazgısı değişmemektedir. Zeynep kız aşkından ve hayallerinden koparılıp alınmıştır…

Yaşamla içiçe ve çağdaş yaşamın uzağından iki oyun: PASCAL İLE STEPHANİE, PLANKİA MAGNA

Pascal ile Stephanie ve Plankia Magna oyunlarında ulusal tarih ve coğrafyanın dışına çıkıp evrenselliğe kapı aralamaktı hedefim. Alışılmışın tersine, daha sonra romana çevirerek yayınlamış olduğum Plankia Magna oyununda, 2. yüzyıl Anadolu’sundan bir kesit sundum. Arkeolojik bulgu ve epigrafik (yazıtsal) verilerin ışığı altında, Perge kenti yöneticisi Plankia Magna adını taşıyan kadının elinden tutup sahneye çıkarttım. Öyle ki oyunda, Roma İmparatorluk döneminden eyalet kentleri yaşamının siyaset, kültür, inanç felsefesiyle birlikte, bu köleci toplumun sevgi ve ahlak anlayışı da günümüze taşınmakta. Bu sıkıştırılmış geniş içerikli çalışmada, koca bir ömrü kapsayan köle-(hanım) efendi arasındaki amansız bir aşk serüveni, o günün tragedya kuralları içerisinde sergilenme denemesi bir başka özellik olarak gözlemlenebilir.

Pascal İle Stephanie oyunumda ise, çağdaş bir tiyatro anlayışı içerisinde, dünyanın sorunlarını bir Paris kafesine taşıyıp yedi sekiz kişiye paylaştırıp, tartıştırarak; onlara çağlarından sorumlu olmayı düşündürmeyi denedim. Türkiye’den, İran ve Hindistan’dan, Londra’dan, Avustralya’dan anlatım ve betimleme ve temsil yöntemleriyle sahneler soktum kafe-restorana. Bir kaç sahne dışında bu Paris kafesi, tiyatro mekanı, tiyatro sahnesi oluyor; sahibi, çalışanları da yönetmen ve oyuncu... Ve kafe ses betimlemeleriyle müşteri dolup boşalmaktadır…

Oyun, henüz üç günlük bebekken anası tarafından terkedilmiş ve başkası tarafından büyütülüp yetiştirilmiş Pascal ile Stephanie’nin öyküsü ve evliliği üzerine kurulmuştur. Ancak konuyu işlerken aralara soktuğum ya da bağımsız, iç-yama ve ek sahneler, pandomima, anlatıcı vb. öğelerle zenginleştirerek çağdaş tiyatro kuralları çerçevesinde bir ‘Kafe Tiyatro’nun oluşumunu sağlamaktı amacım.

 

Pascal ile Stephanie oyununu sahneleyecek yönetmen isterse, sadece Pascal ile Stephanie’nin öyküsüyle yetinebilir. Oyun, Devlet Tiyatroları repertuvarında yıllardır beklemekte. Dileğim odur ki, bu oyunumun bir bakıma teorik kurgusunu yönetmenler eyleme çevirsin ve gerçekten ‘Kafe Tiyatro’nun yaşam bulmasına katkıda bulunsunlar.

 

Etken Ve Edilgen İki Direnişçi: “OĞLAN ŞEYH İSMAİL MAŞUKİ, BABA ERENLER

Bir arada yayınladığım bu iki oyunumdaki ortak yan, devletin resmi inancına eleştirel yaklaşım, ona uymayış ve kendi inanç ve düşüncelerini özgürce yaşama geçirme direnişleridir. Oğlan Şeyh, tarihsel gerçek bir olayın yiğit kişisi ve etken direnişçi, bir eylemci. Alevi-Bektaşi inanç ve mizahının özgün kişisi ya da geleneksel temsilcisi Baba Erenler ise, bu yolda kafaları ve gönülleri mizahla etkileyen bir çeşit edilgen direnişçidir.

Osmanlı İmparatorluğu tarihinde, resmi dinin (Sünnilik) tapınağı olan ve “Allah’ın evi” diye nitelenen camilerinde, devlet dinine başkaldırmış ve aykırı siyasetle kitleleri etkilemiş Oğlan Şeyh İsmail Maşuki dışında bir örneğe rastlanmamaktadır. 1528 yılında, kısa süreli bir özel Divan-ı Hümayun mahkemesinde, yeni İstanbul kadısı Ebusuud’un suçlamaları ve altı tanığın aleyhinde verdikleri ifadelere dayanan Şeyhülislam İbn Kemal, henüz yirmisine yeni basmış İsmail Maşuki’nin katline fetva vermiş. Başı kesildikten sonra toprağa gömülmeye bile layık görülmeyerek, bedeni ve başı ayrı çuvallara konularak denize atılmak gibi korkunç bir uygulamaya gidilmiştir.

 

Osmanlı tarih yazıcılarının anlattıkları, Ebusuud’un fetvaları ve Şeriyye Sicillerinde kayıtlı tanık ifadeleriyle belgelediğim bu oyunda, Şeyh İsmail Maşuki’nin inanç ve düşüncesinden ödün vermeden korkusuzca ölümün üstüne giderek, tek başına Osmanlı Şeriat Devletine nasıl kafa tuttuğunu sergilemeye çalıştım. İsmail Maşuki bu korkusuz mücadelesini, Osmanlı İmparatorlığunun en güçlü olduğu ve muhalif düşünce ve inanç topluluklarının amansızca ezildiği Yükselme Döneminin en büyük padişahı Muhteşem Süleyman’ın (1520-1566) padişahlığının sekizinci yılında vermiştir.

Edirne Medresesi ve camilerde, İstanbul Ayasofya’da okuduğu hutbe ve vaazlarla halkın geniş sevgisini kazanmış. Askerlerden ve sipahilerden geniş yandaş edinmiştir. Başkentte Maşuki’ye gösterilen büyük sevgi ve hakkında anlatılan olağanüstü öyküler Padişah’ın tahtını sarsmış. Kanuni Sultan Süleyman kendisine korkulu düşler gösteren bu yiğit genci yaşatmamıştır. Maşuki’nin camiler ve Bayrami-Halveti tekkelerinde yaptığı şeriat karşıtı konuşmalardan, toplumun nasıl akılcı ve nesnel bilgilere özlem duyduğunu ve hurafelerden bezdiği için ona sarıldığını gösteriyor. Oyun 1998’den beri Devlet Tiyatroları repertuvarında cesur bir yönetmen bekliyor!

Bu kitaptaki ikinci oyunumda, Alevi-Bektaşi mizahının temsilcisi ‘Baba Erenler’den fıkralar sergilenmektedir. Yalnızca Alevi-Bektaşi fıkra ve öykülerinden seçerek hazırladığım oyunun bu alanda ilk örnek oluşturması ve ölçülü uyaklı şiir diliyle karışık yazılması da ayrıca ona derin bir özgünlük kazandırmaktadır. Oyunda Baba Erenler’in, toplumu karanlığa götüren bağnaz hocalar, baskıcı yöneticiler, bilgisizlik, körinançlar, toplumsal düzen ve düzensizliklere, hatta tanrıya karşı nasıl güldürerek ve düşündürerek mücadele verdiğini ibretle okuyacak. Baba Erenler’in verdiği mücadeleye ve inancı uğrunda direnişine belki siz başka bir ad koyacaksınız. Ayrıca, Alevi-Bektaşi inanç ve felsefesi, toplum düzeni anlayışı ve tanrıyı algılayışını, bu 19 tabloluk mizah sergilemesinin içine sığdırmış olduğumu yüksünmeden rahatlıkla söyleyebilirim…

 

Aslında kısaca özetlediğiniz her bir oyununuz için keşke daha uzun konuşabilme olanağımız olsaydı. Biz kadınların acıları , şekil değiştirmiş olsa da günümüzde de devam ediyor. İsterseniz son yazdıklarınızdan, adı oldukça dikkat çeken Tanrının İstifası ile Iğdır’ın Üç Alması oyunlarınızdan birkaç cümleyle söz edip “Bir Anadolu Evliyası SULTAN ONAR” oyununuza geçelim mi?

 

Tanrının İstifası (Geri Dön Telipinu) oyunumu, İ.Ö. 1400 yıllarında Hitit Labarna’sı (Kralı) Şuppililiuma döneminde, Hititlerle Mısırlılar arasında dünya barışı yaratacak bir fırsatın kaçırılmasından esinlenerek yazdım. İki ülkenin Tanrılarının ortak toplantılarında alınan evrensel barışı sağlama kararını, Hitit bereket tanrısı Telipinu ile Mısır akıl tanrısı Toth aracılığıyla insanlığa kabul ettirme çabalarıyla gelişir oyun. Tanrıların olağanüstü gücüyle (!) günümüze de göndermelerde bulundum her fırsatta. Bu iki tanrı tüm çabalarına rağmen, antikitenin olağan sayılan savaş halini barışa çevirmeyi başaramazlar. Sonunda öfkeye kapılan Telipinu tanrılıktan istifa edip izini kaybettirir. Bunun üzerine hem tanrılar hem de insanlık dünyası korkunç bir felaketin içine düşer ve yokolmak üzeredir. Sonunda bir balarısı Telipinu’yu bulur ve evren kurtulur, eski durum devam eder. Bu kayboluş bir Hitit tabletinde Telipinu duası olarak günümüze kalmıştır. Ancak Telepinu’nun öfkelenip kaybolmasına neden olan olayı anlatan bölüm kırık olduğundan; anlayacağınız, bir neden bulmak oyunun yazarına düşmüş oluyordu.

Evrensel barış ne güzel bir ütopya. Belki de bütün çabalarımız, araştırmalarımız orada dışarda hayat akarken, kendimizi kütüphanelerin arşivlerin dosyaları içinde kaybetmemiz işte hep bu evrensel barış   içindir diye düşündüm siz anlatırken…Ve arı…

Iğdır’ın Üç Alması’nda çocuk gelinler ve töre cinayeti konuları işlenmiştir. Medyaya düşmüş olan Iğdır’da geçen bir töre cinayetiyle, Iğdırlı bir genç kızın bana anlattığı lise 2. sınıf ve ilkokul 4. sınıf öğrencisi iki kız kardeşin evlendirilmesi olaylarını birleştirerek oyunlaştırdım. Törelerin çizdiği yazgılarından ancak birisi kendini kurtarırsa da küçük kardeşinin kendi yerine bu yazgıyı yaşamayı sürdürmesinin ömür boyu vicdan azabını çekecektir.

Ben o bölgede ilkokul öğrencisi bir genç kızın sevdiği ile buluştu diye babası tarafından öldürülmesi haberini hatırlıyorum. Günlerce yazıldı çizildi, ben de günlüklerime yazmıştım. Oyunlara girmesi en azından o çocuğun oyunda yaşaması çok anlamlı.

 

Sultan Onar oyunu ise; 13. yüzyılın başlarında, oymağıyla-obasıyla birlikte Irak ve Suriye topraklarından geçip gelen bir Bâtıni-Alevi Türkmen şeyhinin, Anadolu’nun bir bölgesine yerleşmesi, orayı yurt edinmesini konu alan bir oyundur. Doğup büyüdüğüm Onar köyünün kurucusu olan bu Türkmen kocası Şeyh Hasan Onar sıradan bir şeyh değil; baba tarafından Selçuklu soyuna mensup, ana tarafından Oniki İmamlar’dan yedincisi Musay-i Kâzım aracılığıyla Ehlibeyt soylu bir seyyiddir. Aynı zamanda kendisi çok büyük olasılıkla Alamut Nizari Devleti’ne bağlı Irak el Ceziresi’nde Bâtıni inançlı (Alevi) Türkmenlerin yaşadığı kalenin yönetici başdai’siydi.

Bu bağlamda “SULTAN ONAR” oyunu, Rum (Anadolu) Selçuklu devletinin toplumsal tarihinden bir gizli köşeyi de aydınlatacak niteliktedir. Konuya ilişkin 1980’li yılların başlarından beri yaptığım araştırma, inceleme ve söyleşilerin, yazdığım makale ve kitapların ardından ulaştığım verilerin ve olayların sahnelenmesi, yani tiyatro aracılığıyla somutlaştırıp canlı-kanlı görselliğe dönüşmesini hedefleyerek bu oyunu yazdım.

Bayatlı El Hicra’sından Bağdat halifesinin sarayına, oradan da 1205 yılında Konya’da Gıyaseddin I. Keyhusrev’in sarayına yolu düşer Şeyh Hasan Onar’ın. Bu tarihten sonra yaklaşık on beş yirmi yıl içinde Malatya’nın kuzeyinde Arapkir yakınında bir antik yerleşme alanında, bugünkü Onar köyünün yerinde kendi adıyla anılan Zaviyesi’ni kurar.

Sultan Alâaddin Keykûbat dönemidir. Şeyh Hasan Onar başında bulunduğu, yani hem inançsal önderi, hem de yöneticisi olduğu oymağı ve obasıyla birlikte Selçuklu siyasetine uygun olarak bu sınır boyuna yerleşerek göçerlikten yerleşik düzene geçmiştir. Zaviye’nin kurucusu olarak kendisine, soyundan gelenlerin ve obasının yararlanması için verilen arazi 1224 tarihinde bir vakıfnameyle tescillenmiştir. Zaviye’nin çevresinde önce çadırlarını sonra da evlerini yaparak Şeyh’in kurduğu yerleşim birimi, Onar köyü olarak hâlâ kendi adını taşımaktadır. Ayrıca Zaviye kurumunun binalarından biri olan Alevi tapınma evi, üzerinde söylenceler üretilmiş Büyük Ocak adıyla bilinen Cemevi sekiz yüz yıldan beri mimari yapısı bozulmadan yaşamakta ve işlevini sürdürmektedir. Zaviye’nin, dolayısıyla köyün ve özellikle Büyük Ocak Cemevi’nin kuruluşu, kurucuları Onar Dede ve Sultan Onar adlarıyla da anılan Şeyh Hasan Onar ve oğlu Şeyh Bahşiş hakkında çok sayıda keramet söylenceleri (menkıbeler) anlatılır.

Şeyh Hasan Onar’ın 1205’de elçilik misyonuyla ilk gelişinden itibaren, oymak ve obasıyla Anadolu’ya göçüp yerleşmesi sırasında, genel tarihsel olaylar çerçevesinde oluşan gelişmeler ve halkın bilincine yansımış olağanüstü keramet söylencelerinden seçkiler oyunda yer almaktadır. Bütün bunları iç içe girmiş dramatik, epik, trajikomik, seyirlik vb. tiyatral öğeler içinde, yerelden evrensele doğru bakışla vermeye çalıştım. Gerçek tarihsel olayların dışına çıkılmamış, varsayımlar da tarihsel veri ve belgelere dayanmaktadır. Bu, oyun metninin sonunda verdiğim kaynakçadan da anlaşılacaktır.

Kaynakçalara baktım. İlgilendiğim 13. yüzyılda Anadolu nedeniyle ben de bir çoğunu okudum. Şimdi araştırma kitaplarınızdan bir-iki örnek verirseniz sevinirim.

Sadece Anadolu Bilgeleri ve Aleviliğin Doğuşu kitaplarımın önsözleri kısa olduğundan onları buraya alıyorum. Böylelikle araştırma konularıyla birlikte hem tarih anlayışımı, hem de mensubu bulunduğum Aleviliğe bakışımı öğrenmiş olursunuz:

1.   Anadolu Bilgeleri (Anadolu’yu aydınlatan düşün ve eylem adamları), Su Yayınları, İstanbul 2005; S. 384, ISBN: 975-6709-40-5:

Anadolu’da Alevi-Bektaşi yolunun kurucu ve aydınlatıcıları düşünür ve ozanlardır. Onlar aynı zamanda Türk halk kültürü ve edebiyatının da yaratıcıları oldular. Bu koca bilge ozanların büyük çoğunluğu halkın arasında yetişmiş, büyüyüp gelişerek toplumlarına öncü ve ışık olmuşlardır. 12. yüzyılın ilk yarısından 16. yüzyılın sonlarına kadar geçen dört yüzyıllık zaman içinde, Anadolu’da oluşmuş siyasal, toplumsal ve ekonomik koşulların, Alevi inançlı toplumun arasından yarattığı ve onların “veli, pir, abdal, emre (aşık), şeyh, dai-dede, seyyid, şah, sultan, can vb..” sıfatlarla nitelediği bu önder düşünür-ozanlar, düşüncelerini söze, sözlerini-şiirlerini saza döktüler; işte bu kişiler, Ortodoks İslamın (Sünniliğin) öz dogmalarına aykırı yol izleyen Heterodoks İslam inancını, yani Aleviliği yaşadıkları yere (onlarca uygarlığın, din ve inançların yurdu olmuş Anadolu’ya) uyumsatırken, kendi çağlarını aşırtarak akıl, insanlık ve sevgi öncülüğünde geliştirip ilerletmişlerdir. Bu ulu kişilerden dokuzunu, yaşadıkları çağ ve birbirleriyle etkileşim yönünden yakınlıklarına göre birbirini izleyen üç bölümde incelemeyi uygun bulduk. Birinci bölümde, geleneksel bilgiler ve Vilayetnamesi’ndeki açık ve kapalı değinmelerin tam tersine, Hacı Bektaş’ın öğretmeni ve onu 12 ya da 15/16 yaşlarından itibaren Alamut’ta ya da Kuhistan kalelerinden birinde eğitilip yetiştirilmesini sağlayan İsmaili baş Dai’lerinden Şemseddin Muhammed Tebrizi, Hünkar Hacı Bektaş Veli ve Yunus Emre konuğumuz oldu. İkinci bölümde, Pir Abdal Musa Sultan, Kaygusuz Abdal, Şeyh Bedreddin ve Seyyid İmadeddin Nesimi’yi ağırladık. Üçüncü bölüm ise, Alevi-Bektaşilerin 16. yüzyıldaki büyük başkaldırı ve iktidara yürümesi gibi çok önemli sürecine ad olmuş Kızılbaşlık siyasetinin iki büyük eylemci ozanı Pir Sultan Abdal ve Dede Kul Himmet’e ayırdık. Konuklarımız hakkında düzülmüş keramet söylenceleri ve doğaüstü yaşam öykülerini gerçek bilgiler olarak değil, fakat nesnel özüne ulaşabileceğimiz araç ve malzeme olarak değerlendirdik. Yaşadıkları dönemlerin tarihsel-nesnel koşulları içindeki inançsal ve siyasal eylemlerini, kendi yapıtları, sözleri ve kendi şiirlerinin diyalektik çözümlemeler ve yorumlarıyla anlamaya ve anlatmaya çaba gösterdik.

2.   İslam İmparatorlukları Tarihinde İktidar Mücadeleleri ve ALEVİLİĞİN DOĞUŞU, Su Yayınları, İstanbul 2005; S. 288, ISBN: 975-6709-44-8<para>:

Düzen tarihçilerinin "Büyük Fetihler" dedikleri, ülke istilaları ve yayılmacılıkla ilgilidirler. Karşı çıkan, direnen ve direndikçe kırılan halkların tarihi yok sayılır. Sanki tarih sahnesinde sadece yengi kazanan ve yöneten egemen uluslar başrolü almışlardır. Yönettikleri ve kendi siyasetlerinin baskısı altında tuttukları etnik ve inanç topluluklarının bu sahnedeki rolleri, ancak egemenlerin rolünü "açıklayıcı" ve belirleyici karakterde ise vurgulanır. Bu tarihçiler, örneğin egemen yönetim tarafından zorla bastırılmış bir halk hareketinden, sadece yönetimin büyük bastırım gücünü ve siyasal zaferini belirlediği için söz etmektedir. Tarih kişilerin, kahramanların değil, halk topluluklarınındır, toplumundur; tarihi yaratan onlardır. Gerçek tarihçilere gelince; bize göre onların görevleri, tarihte yaratılmış ve yaşanmış olayları “neden, niçin, ne zaman ve nasıl?”ları yanıtlayan belgelerle yaşatmaktır. Doğruları bilimsel doğrularla araştırıp yalanları ve yanlışları atarak toplumsal gerçekliği yakalamaktır gerçek tarihçilik.

Emeğiyle geçinen sınıfların, aykırı düşünce ve inanç topluluklarının tarihini yazmak, bilimle aydınlanmış kafa taşıyan namuslu, demokrat ve asıl marksist tarihçilerin işidir. Türkiye'mizde de bu ayırt edici özelliklere sahip tarihçilere büyük görev düşmektedir. Halk yığınları kendi tarihini yaratmış, sözlü destanlar, şiirler, türküler ve masallarla kolektif bilince yüklemiştir. Zaman zaman eli kalem tutan halktan birileri bunları, gerçek olayları doğaüstü örtülerin, zırhların altına sokup <?tf="PS2B42">Menakıbname'<?tf>lere geçirerek, günümüze taşımışlardır. Sözünü ettiğimiz nitelikteki tarihçiler için ana kaynak bunlardır. İşte bunlar üzerinde bilimsel yöntemlerle objektif taramalar yapılmalıdır ki, alt sınıfların tarihi ortaya çıksın.

Bize göre İslam Tarihi iki büyük koldan oluşmaktadır:

1) Ortodoks İslam yani Sünnilik ve Şiiliğin tarihi, iktidarlar tarihidir.

2) Heterodoks İslam Tarihi Alevilik tarihidir; İslam’da aykırı inanç ve muhalefet tarihini oluşturur.

Ortodoks İslam Tarihi devletlerin, hükümetlerin ve savaşların tarihidir; memleketleri istila etmeye, yayılmacılık, kırım, sömürü ve köleleştirmeye “zafer” adı veren iktidarlar azınlığının tarihidir. Burjuva tarihçilerin büyük çoğunluğu Heterodoks İslam’ı, Ortodoks İslam tarihi içerisinde inceledikleri ve onların çıkarları açısından baktıkları için, Batıni inançlı halkları sapkın, bölücü, düzen bozucu, kafir, ahlaksızlıkla suçlayıp hor görmüşler. Bu yüzden onların tarihini yok sayıp, egemenlerin çıkarlarına indirgeyerek tarihin içine gömülmesini sağlamışlardır. Oysa İslam Tarihi içerisinde toplumsal muhalefetin egemen yönetime ya da egemenlere karşı direnişlerinde Aleviliğin rolü, tek sözcükle ‘önderlik’tir. Hemen hemen tüm toplumsal muhalefet hareketlerinin inanç ve düşünce kuramlarıyla temelini Heterodoks İslam olarak Alevilik, inananlarıyla ise bünyesini oluşturan Alevi halklardır.

Aleviliği inanç, düşünce ve siyasal tarih bağlamında incelemeye çalıştığımız bu kitabı üç ana bölüme ayırdık: Birinci bölümde 9 genel başlık altında işlenen konular özetle şunlardır: Heterodoks İslam’ın (Aleviliğin) Ali tanrısallığında ilk kez Sabailik olarak ortaya çıkışı; Ali evlatlarına bağlı olarak değişik biçimlerde gelişmesi; Kerbela olayı ile yükseliş; İmam Bakır ve Cafer çevresindeki proto-Alevilik kümeleşmeleri, siyasi hareketlerle ilişkiler; İran ve Azerbaycan'da Mazdekizm kaynaklı Alevi toplumsal hareketleri (Müslümiyye, Babek Hurremi...); Alevi al-Basri önderliğinde zenci-köle ayaklanması; Karmatiler; Babailer...      

İkinci bölümde “Türkler ve Alevilik” genel başlığı altında: Orta Asya Türk toplulukları arasında Sünnilikten çok Aleviliğin kabul görmüş olması; Türklerin ilk kez Zeydi Aleviliğiyle tanışması; Anadolu Aleviliğinin ilk öncüleri; İlk Alevi Ocakları; Hazar kıyılarında ilk kurulan Zeydi Alevi devleti; bugünkü anlamda ilk Alevi kavramının ortaya çıkışı vb. konuları ele aldık.

Üçüncü bölümde “Anadolu’da Alevi/Kızılbaş Halk Hareketlerine Kısa Bir Bakış” genel başlığı altında; Alevi Türkmen topluluğunun siyasi hareketlerinin başlangıcına ve Safevi Devletinin kurucusu Şah İsmail ile Anadolu Kızılbaşlarının siyaset farklılaşmasına değindik. “Sufi Kıran” olarak adlandırılan Çaldıran Savaşı’nın Kızılbaşlar için bir toplu kırım olduğu yaşananlarla birlikte ortaya koyduk.

Genellikle 12. ve 13. Yüzyıl Anadolu’suna eğilmenizdeki başlıca etkenler nelerdir?

Yukarıda Tanrının İstifası oyunum ve iki araştırma kitabımın tanıtımında gördüğünüz gibi, sadece 12. ve 13.yüzyıl Anadolu’suyla değil, tarihin bütün çağlarıyla ilgileniyorum. Ben Eski Yunan-Roma-Bizans tarihçisi ve arkeoloğum, ama diğer tarih çağları da ilgi ve araştırma alanımın içinde olduğundan sorunuzun çağrıştırdığı spesifik bir etken söyleyemeyeceğim.  

“Sultan Onar” oyununuzu dünyaya geldiğiniz topraklarda bir zamanlar yaşamış büyüklere saygı ve selamlama olarak yazdığınızı düşündüm ve duygulandım. Bu çok anlamlı, çok güzel bir emek. Doğduğunuz coğrafyaya ve tarihine sahip çıkmak ve gelecek kuşaklara iletmek, diyebilir miyiz bu oyundaki emeğinize?

Düşünce ve duygularınız çok yerinde, teşekkür ederim. Elbette ki, doğduğum coğrafyaya ve tarihine sahip çıkarak günümüzdekileri bilgilendirmek ve gelecek kuşaklara bu emeği aktarmak diyebilirsiniz. İsterseniz Onar Dede’ye ilgimin ve onun hakkında araştırmalarımın kökenini biraz açayım.

Ben Onar köyünde doğup büyüdüm. 6 yıllık ilk öğretmen okulunun tatilleri dahil yirmi yılım burada geçti. Köyümüzün geçmişi, kuruluşu hakkında hiçbir şey bilinmiyordu. Anlatılanlar sadece Onar Dede’nin keramet söylenceleriydi. O bizim atamız, köyümüzün kurucusuydu. Ziyaretgâhımızdı Onar Dede türbesi; mutlu günlerimizde üzerinde kurban keser, lokma dağıtır, acılı günlerimizde yardım diler ve onun kutsallığına sığınırdık. Sadece o bizim atamız, kerametleriyle tanıdığımız evliyamızdı; onun gerçekte kim olduğu ve tarihsel kişiliği hakkında hiçbir şey bilmiyor, merak da etmiyorduk toplum olarak. Oysa Cem’lerde olsun, sohbet toplantılarında olsun Dede’ler, büyüklerimiz onun doğaüstü güç ve yetenekleriyle yaptığı işleri-eylemleri her fırsatta anlatır dururlardı. Çocukluk düşlerimi ak sakallı, nur yüzlü Onar Dede doldururdu.

Çocukluğumdan beri kafama yerleşmiş Onar Dede’ye ilişkin anlatılanlara, eğitim-öğretim yıllarım boyunca bilgi düzeyim yükselip görüş ufkum genişledikçe akılcı bir merakla bakmaya başlamıştım. Bu merak giderek atamızın gerçek kişiliğini tanıma ve tanıtma sorumluluğunu yüklenmeye dönüştü. İ.Ü. Edebiyat Fakültesi’nde doktora çalışmalarımı bitirir bitirmez, 1980’li yılların başında öğrencilerimle köye gelip Onar Dede mezarlığında ve köy arazisinde yüzey araştırması yaptık.

Araştırmanın sonucunu, 23 Mayıs 1983 yılında İstanbul Atatürk Kültür Merkezi’nde yapılan Uluslararası Anadolu Uygarlıkları Araştırma Sempozyumu’nda Şeyh Hasan Onar’ı, bir Doğu Anadolu köyünün kültürel geçmişi üzerinde araştırma çerçevesinde, “Onar Dede Mezarlığı ve Adı bilinmeyen bir Türk kolonizatörü Şeyh Hasan Onar” başlığı altında bir bildiriyle bilim dünyasına tanıtmıştım. Aynı yıl içinde Arkeoloji ve Sanat Yayınları’nın “Araştırma ve İnceleme Serisi’nin ilk kitabı olarak yayımlandı. Üniversiteden ayrılma durumunda kalmam bu alandaki araştırmalarımın sonu oldu.

1986 yılından itibaren Fransa ve İngiltere’deki yaşamım süresince köyüm ve kurucusu Onar Dede’ye karşı yüklendiğim sorumluluk beni asla terketmedi. 1991 yılında, köyümün uzak geçmişi, yakın geçmişi ve şimdiki zamanını kapsayan olayların içiçe verildiği “Savaşlı Yıllar I: Son Görgü Cemi” romanımı yayınladım. Araya giren geniş çapta Alevilik inanç, felsefe ve tarihi araştırmaları ve diğer çalışmalar nedeniyle, ancak 15 yıl sonra romanı “Savaşlı Yıllar: Son Görgü Cemi, Çileli Günler” başlığı altında iki bölümü birleştirerek yayınlayabildik. Roman üzerinde birkaç yıl önce Hamburg Üniversitesi Türkoloji Bölümü’nde Yüksek Lisans Tezi yapıldı. Ancak, Şeyh Hasan Onar üzerinde yaptığım araştırmalarda hâlâ sonuca varamadığımı da itiraf etmem gerekiyor.    

Emir Onar’dan başlayarak Hasan Onar’a nasıl ulaştınız araştırmalarınızda ya da tam aksi nasıl oldu?

Dediğiniz gibi aksine Hasan Onar’dan Emir Onar’a ulaşarak bir bağ kurmaya çalıştık. Onar köyündeki “şenlik”te sahneleneceği için oyunu kısaltmak zorunda kaldığımızdan bu bağ kalın çizgilerle pek ortada görülmüyor. Varsayımlarımızın dayandıği temel bilgi ve kaynakları açmakta yarar var:

Şeyh Hasan Onar’ın Bağdat Abbasi halifesi tarafından Selçuklu Sultanı’na gönderilmiş olan elçilik heyetini oluşturan zamanın tanınmış bilginleri arasında bulunuşu, onun Abbasi sarayında gördüğü saygı ve tanınmışlığının kanıtıydı. Bu bizi, onun bir askeri aristokrat aileden gelmiş olabileceği kanısına götürdü. Şeyh Hasan’ın ek ismi, hâlâ yaşamakta olan ‘Onar’ sözcüğünün bir ecdat-soy veya aile adı olması olasılığından hareketle araştırmaya başladık. Karşımıza Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın (ölümü 1092) kendisine çok yakın Sipehsaları (başkomutanı) İsfahan Emiri Onar Bilge Beg (ölümü 1099/1100) çıktı.

1203 tarihinde tamamlanmış Muhammed b. Ali Râvendi’nin Farsça eseri Rahatu’s Sudûr’da; Cizreli “Arap tarihçi Ziyaeddin İbnü’l Esir’in (1160-1233) al-Kâmil fi’t-Tarih’i ve Raşidüddin Fazlullah Hemedanî’nin (ölümü 1318) Camiü’t Tevârih adlı eserinde Emîr Onar hakkında birbirlerini tamamlayan bilgiler bulunmaktadır. Ancak ne yazık ki, Emîr Onar’ın özel yaşamı ve ailesi hakkında yeterli bilgi yoktur. Çok önemli bir yüksek devlet adamı olarak temayüz etmiş Emîr, Onar Bilge Beg adıyla geniş bir Türkmen boyunun, belki bir Türkmen aşiretleri konfederasyonunun Beg’i olan askerî bir aristokrat olduğu gözüküyor. Bu dönemde bilinen tek kişi adının vasisi görünümündeki Şeyh Hasan’ın, Onar aile adıyla 1200’lü yılların başında tarihsel bir kişi olarak varlığı ve Abbasi Halifesi’nin Konya Sultanı’na gönderdiği günün bilginler heyetinin arasında bulunması nedeniyle Emîr Onar’la akrabalığın oluşuna biz kesin gözüyle bakıyoruz. Dahası Şeyh Hasan Onar’ın, çok büyük olasılıkla torunu olduğunu sanıyoruz. Selçuklu Sultanı Melikşah’ın (ölümü 1092) en gözde Emîr’i, Bilge Onar Beg’in torunu olarak onun, El Cezire Tükmenlerinin başında ve ayrıca inançsal önderi olduğunu düşünmekteyiz. Bunun içindir ki Şeyh Hasan Onar’ın Abbasi Halifesi’nin nezdinde önemli yeri olmalıydı. Araştırmamız derinleştikçe, Melikşah’ın ölümüyle birlikte karısı Terken Hatun ve oğulları arasındaki onlarca yıl süren taht kavgaları sırasında sık sık taraf değiştirmesi ve kendisi Batıni olduğu halde onlara ihaneti yüzünden Batıniler tarafından öldürülen Emir Onar’ın kızının kocasını da saptadık. Bu kişi Basra, Dımışk (Şam), Fars Atabegliklerinde bulunmuş, Boz Aba’yla birlikte Melikşah’ın oğlu Muhammed Tapar’a karşı isyan etmiş Mengü Bars’tır. Ayrıca Mengü Bars’ın 1158’de Abbasi Halifesi topraklarında baş kaldırıp yağmalara girişmiş olan İva Perçem Türkmenlerinin ayaklanmasını bastırarak “Halife”yi kurtardığı bilinir. Bu Halife, Şeyh Hasan Onar’ı Selçuklu Sultanı’na gönderdiği heyetin içine katan Halife Nasır Lidinillah’ın babasıdır. Bu demektir ki, Halife çocukluğundan beri Şeyh Hasan’ı tanıyordu Mengü Bars’ın oğlu olarak. Şeyh Hasan Onar’ın, Sipehsalar Emir Onar’ın kızından torunu, yani Mengü Bars’ın oğlu olması çok büyük olasılıktır. Atabeg Mengü Bars’a gelince; Sultan Melikşah’ın kardeşi Böri Bars’ın oğlu, yani Sultan Alparslan’ın torunuydu. Eğer bu varsayımlar doğruysa Onar Dede mezarlığındaki türbesinde yatan ulu evliyamız Şeyh Hasan Onar; annesinin babası Emir Onar tarafından İmam Musa Kâzım soyundan, babası Mengü Bars tarafından da Selçuklu hanedanına mensuptur.

Oyunun orijinal halinde, Hasan Onar’ın atası kumandan Emir (Bilge) Onar’ın bazı insani zaafları yani başkalarının sözüne inanmak ve kışkırtmalara kanıp iktidar hırsı rüzgârlarına kapılmak gibi zaafları da oluyor ya da aldatılıyor demek mi lazım? Bunları yansıtamadık tam olarak, oyun süresi nedeniyle ama torunu Şeyh Hasan Onar’ın Anadolu’ya göç etme dileğini vurguluyoruz. El Cezire dolaylarını terk edip Anadolu içlerinde yerleşmeyi içten içe dilemesi belki de biraz arınmak, huzur bulmak biraz da unutmak yani geçmişte dedelerden gelen hataları unutmak gibi bir anlam mı taşıyor? Şeyh Onar niye gizli gizli Anadolu özlemi çekiyor? Anadolu, ütopik diyara kaçma isteği mi, aynı zamanda siyaset ve aldatmacalarla kirlenmiş bir coğrafyadan kurtuluş umudu muydu Hasan Onar’a? Yoksa Anadolu’ya gelişi- daha boş bir sahaya ulaşma arzusu gibi siyasi nedenlerle miydi? Yani Bâtıniliğin Anadolu’da gelişip yayılmasına katkı gibi unsurlar da var mıydı aklında acaba?

Sayın Emel Dinseven, soyadınız gibi din seven misiniz bilmiyorum ama hayal kurmayı fazlasıyla seviyorsunuz. Gerçi doğaldır, siz de oyun yazarısınız. Emir Onar’ın zaafları veya aldatılmışlığı beni ilgilendirmiyordu ki oyunda fazla vurgulayayım ya da yansıtayım; zaten oyunun karakterlerinden biri de değil. Oyunun ilk halinde de adı birkaç kez geçiyor ve anımsadığım kadarıyla bir keresinde Ana Sultan onun bu tavırlarını şiddetle eleştiriyordu. Kaldı ki, Emir Onar’ın sıkça taraf değiştirici siyasal tavrı da o günün koşullarında yadırganan bir durum değildi.

Evet, bu dengelerin ansızın değişimi konusu çok ilginç. Selçuklu zamanı Anadolu’sunu araştırırken, dengelerin ansızın nasıl değiştiğini görünce hayrete kapılmıştım. Çok şaşırmıştım.

Melikşah’ın ölümünü izleyen yirmi yıl boyunca, kardeşler ve amcalar arasındaki çatışmalar içinde Selçuklu tahtı kapanın elinde kalıyordu. Ancak 1120’li yılların başında kardeşlerin hepsi öldüğünden Sultan Sancar tahtın gerçek hakimi oldu 1150’nin başlarına kadar. O da sonunda, büyük Oğuz ayaklanmasında tahtıyla birlikte kendisini demir kafes içinde tutsak buldu.

Şeyh Hasan Onar’ın Anadolu’ya göç etme arzusunda, “arınmak, huzur bulmak biraz da unutmak yani geçmişte dedelerden gelen hataları unutmak; aynı zamanda siyaset ve aldatmacalarla kirlenmiş bir coğrafyadan kurtuluş umudu muydu?” gibi nedenler aramak gerçekten hayali fanteziler. Şeyh Hasan Onar’ın kendisine bağlı inançsal (Batıni Alevi) ve etnik (Bayat Türkmen oymak ve obaları) topluluğun göçerlikten yerleşik duruma geçmesi, yurt edinmesini sağlamak içindir Rum diyarına göçme isteği. Ve aynı zamanda bir zaviye kurarak onun çevresinde yerleşip Batıni inancını yaşamak ve yaymak… Oyun da sıkça dile getiriyor bunu. Paragrafın son sorusuna kuşkusuz “yoktur” diyemeyiz, çünkü bir Batini dai’sinin baş görevidir bu. Asıl başka siyasi olaylar gelişmektedir; Sultan Onar’ın zaviyesini kurup oymağıyla birlikte tam yerleşik düzene geçtiği yıllarda Orta Asya’dan Moğol hanı Cengiz Han ve oğulları çoktan Batı’ya doğru Horasan-İran kentlerini yakıp yıkarak ilerlemeye başlamış, Anadolu kapılarına bu bölgelerden gelen Türk ve Fars göçmenler çoktan dayanmış bulunuyordu. Olasıdır ki, Şeyh Hasan Onar, Moğol felaketinin de önceden farkına varmıştı.

Önceki sorudaki gibi yüzlerce yıl önce yaşamış kişinin aklında var mıydı diye sormak biraz tuhaf kaçsa da, tarihi oyunlarda pek çok olay olasılıklar üzerinden akmak zorunda. Olasılıklar üzerinden mantıksal bir dizge… Şimdi tarihi oyunların yazarı ve bir araştırmacı olarak nasıl bir yol izliyorsunuz? Nereden yola çıkıyorsunuz? Karakterleri geliştirme sürecinde nasıl zorluklarla karşılaşıyorsunuz?

Kuşkusuz olasılıklar bulunmadan, olasılıklar ortaya çıkmadan tarihsel roman veya tiyatro oyunu kurgusu yapamazsınız. Olasılıklar ya bellidir, yani birçokları tarafından ileri sürülmüştür –ki onları olasılık kabul etmeyip atabilirsiniz de- ya da kendiniz birtakım olasılıklar ortaya sürüp onlar üzerinden gidersiniz. Ama araştırma ve incelemede olasılıkları kanıtlar, belgeler göstererek ihtimal olmaktan çıkarmak zorundasınız. Bilimsel yöntemle kullanmadıkça; “neden, niçin, nasıl, ne zaman, nerede vb” soruları yanıtlayamayan, inandırıcı karşılık veremeyen çalışma bilimsel olamaz. Dediğin doğrudur; tiyatro yazımında ve romanda olasılıklar- olabilirlikler üzerinden mantıksal bir dizge, bir diyalektik kuracaksınız ki, okuyucu veya seyirciyi inandırıp olayların peşinden sürükleyebilesiniz. Ancak tarihsel tiyatro oyunu yazımında bir araştırmacı kimliğine bürünmek zorunluluğu vardır. Tarihsel araştırmalarım veya düz okumalarım sırasında dikkatimi çeken, beni etkileyen bir olay veya bir karakteri belleğime iyice kazıyıncaya kadar bütünleşip, destekleyici yan olayları, karakterleri arar bulurum. Bu bazen aylar, bazen birkaç yıl sürer. En iyisi iki yıl önce DRAMATİK (Sayı 2, 2012) dergisine yazdığım yazıdan örnekleyerek açıklayalım. Şöyle yazmıştım;

Tanrı’nın İstifası (Geri Dön Telipinu)” adlı oyunu 2006 yılı kışında tasarlayıp, her bölüm ve sahnelerini saptamış ve hatta her sahnede kişilerin konuşmalarıyla gelişecek olayları bile özetlemiştim. Hitit İmparatoru Şuppiluliuma (İ.Ö. 1355-1320) döneminde Hitit-Mısır yönetimleri arasında geçen bilinen tarihsel ve tanrıları arasındaki mitolojik olaylar üzerinde oyun kurgusu düşünmüştüm. Hitit üretim ve bereket tanrısı Telipinu’nun bir şeye öfkelenip ortalıktan yitmesi ve bu yüzden üretimin durmasıyla gelen doğa felaketinden bin tanrılı Hitit halkının çektiklerini anlatan çiviyazılı bir dua tableti söz konusudur. Ancak günümüze gelen kil tabletin tanrıyı öfkelendiren nedeni anlatan kısmı kırık ve ne olduğu bilinmemektedir. Bu nedeni bulma kaygısı bana düşmüşçesine (!), Şuppiluliuma döneminin tarihsel olaylarını ve Mısır-Hitit tanrıları (Pantheon’u) mitolojisini inceleyerek; Telipinu’nun tanrılıktan istifa edip (!) kaybolmasına bir neden yaratıp onu işledim oyunda. Bu yüzden 3 yıl boyunca Hitit ve Mısır tarihi, mitolojisi ve arkeolojisine ilişkin çok sayıda eser ve makale inceleyerek oyunu kotardım; 2009’un Eylül’ünde yazmaya başlayıp, 17 Şubat 2010’da Almanya/Hannover’de bir dostumun evinde bitirdim…”

Herhalde karşılaşılan zorluklar da anlaşılmıştır; çünkü tarihsel oyunlar masa başında sadece hayal dünyasına girerek öyle çala-kalem yazılmıyor.

Tarihsel oyun ya da roman yazma sorumluluğunu taşıyan biri olarak, ben okurlarımız için soruyorum kuşkusuz. Bu alandaki deneyimlerinizi paylaşmanız aydınlatıcı ve yol açıcı olacaktır.  

“Oyun Yazarı İyi Bir Araştırmacı, Keskin Gözlü Bir Gözlemci Ve Derinlere İnen Bir Sorgulayıcı Olmalıdır” başlıklı aynı yazımdan alıntılar vererek hem tarihsel oyun yazarlığı hakkındaki görüşlerimi bildireyim, hem de son sorunu (Tarihi oyun yazarlarına önerileriniz var mı?) buraya alarak yanıtlamış olayım:

“Tarihsel olaylar ve kişilikler üzerinde roman ya da tiyatro oyunu yazmaya eğilim duyan yazarlar çok ağır sorumluluklar altına girmek durumundadır. Kuşkusuz bir romancı ya da tiyatro yazarı tarih bilimcisi değildir. O kişiden olayları, neden ve sonuç ilişkilerini kupkuru bir sıralamaya tutması ve sentezler yapıp yorumlara girişmesi beklenemez. Onlardan genelde duygusal, çok çarpıcı bir kurgu içinde okuyucusunu heyecanlandıran ve olayların peşinde sürükleyen, zihinleri zenginleştirici ama gerçekçi bilgiler veren bir başarı beklenir.”

“Edebiyat alanında bir yazar, eğer ele alıp işlediği tarihsel kişilikleri ve olayları saptırarak, tarihsel gerçeklikle bağları oldukça zayıf ve tamamıyla imgelem ürünü ve yanlış bilgiler ya da belli bir ideolojik bakış açısı üzerinden bu başarıyı kazanmışsa, tarihe olduğu kadar edebiyata da ihanet etmiştir; çünkü edebiyatı bu kötülüğe aracı kılmak gibi bağışlanması güç bir suç işlemiş sayılır. Okuyucularına ve seyircilerine yanlış, uyduruk bilgiler ve saptırılmış olayları sunarak onların zamanını çalmış, topluma zarar vermiştir bu kimse.”

“Tarihsel oyun yazarlığına soyunmak, bir oyun yazarı için çok büyük sorumluluk ister. Nesnel bir tarih bilinci almamış, yani tarihsel materyalizmin diyalektik yöntemlerini bilmediğinden, idealizmin kör kuyusundan çıkamamış bir oyun yazarı böyle bir çabaya girmemeli bence. Kral-kraliçe, padişah-sultan, prens-şehzade oyunları yazanlar, onların zaferleri, başarıları ve güzellikleriyle ilgileniyor; halkına yaptığı baskı ve zulümlerini, çevresine reva gördüğü onca kötülükleri görmüyorsa, toplumuna-seyircisine saygısı yoktur. Ve yazdıkları da oyun değildir; tanınmış bir oyun yazarı da olsa, sadece kendi egosunu doyurmuştur. Öte yandan, tarihsel olayları saptırmak; siyasal ve inançsal düşüncesine denk düşecek ya da ısmarlanmış bir tarihsel olay yaratmak gerçek bir oyun yazarının işi olamaz. Ne yazık ki, ülkemizde bunlar yapılıyor; iktidarda hangi zihniyet varsa, onun beğenisine uygun oyunlar tercih ve teşvik ediliyor…”

Bu bilgiler tarihi oyun yazma çabasında olanlara çok yararlı olacaktır. Genelde tarihi oyunları yazma amacınız nedir diye sorsam?

Sanırım başlarda tarihsel oyunlarımdan bazılarını tanıtırken bu sorunun yanıtı verilmiştir.

Hasan Onar ile ilgili günümüze değin ulaşabilen bilgileri menkıbeler ve halk türkülerinden elde ediyorsunuz birkaç tarihi kayıt dışında. Tarihi oyun yazımlarında menkıbelerin ve halk türkülerinin kaynaklığı konusunda bizi aydınlatabilir misiniz?

Hiç kuşkusuz 1224 tarihli onun adına verilen Şeyh Hasan Ona(e)r Zaviye Vakıfnamesinin 17. yüzyıl Türkçe kopyası; Prof. Dr. Mikâil Bayram’ın belgelediği 1205 tarihli elçilik heyetinde bulunuşunu ve 16. ve 17. Padişah fermanlarında “Seyyid”, “Şeyh” “Büyük Veli Şeyh Hasan Onar” adlarının geçmiş olmasını yabana atamazsınız tarihsel kayıtlar olarak. Onar Dede mezarlığında bulunan Selçuklu motiflerini taşıyan mezar taşları ve üzerinde Bayat boyu damgasının bir çeşitlemesinin bulunduğu bir taş gibi arkeolojik kalıtlar ve Zaviye kurumunun bir parçası olarak diğer bir maddi-mimari kanıt Büyük Ocak Cemevi binası gerçek tarihsel boyutu tamamlamaktadır.

İşte bu tarihsel gerçekçi temel üzerine oturttuğum oyunun yazımında; kaleme alınmamış, ama kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze kalan keramet söylenceleri/menkıbeler ve halk ozanlarının destanlarında anlattıklarını da sadece kaynak değil, ancak sahne sahne kullanarak Sultan Onar oyununa epik özellik kazandırılabilirdi.

Yukarıda bir yerde söylemiştik; halk yığınları yaratmış olduğu kendi tarihlerini, sözlü destanlar, şiirler, türküler ve masallarla kolektif bilince yüklemiştir. Zaman zaman da eli kalem tutan halktan birileri bunları, gerçek olayları doğaüstü örtülerin, zırhların altına sokup <?tf="PS2B42">Menakıbname'<?tf>lere geçirerek, günümüze taşımışlardır. Bilimsel nitelikli gerçek tarihçiler için ana kaynak bunlardır. İşte bunlar üzerinde bilimsel yöntemlerle objektif taramalar yapılmalıdır ki, alt sınıfların tarihi ortaya çıksın. Aynı şekilde tarih kitabı yazar gibi, tarihsel oyun yazımında da bu söylencesel öğelerin tarihsel özünü yakalamak önemlidir. Örneğin; Derviş Muhammed’in Sultan Onar destanının dörtlüklerinin birinde “Kahreyleyip Gügeyigi batıran” bir diğerinde geçen “Kırk kulaç kemendin karadan atan/İreisin gemisini kurtaran” dizeleri birer tarihi olayı işaret ediyor. Birisi Şeyh Hasan Onar’ın oymağının yerleştirildiği yerdeki komşusu bir Bizans-Rum köyü yerleşmesidir, onlarla çatışmış ve köyü ortadan kaldırmıştır. Bunu anlamak için hâlâ yaşamakta olan “Gügeyik semti, Gügeyigin dere, Gügeyigin bayırlar, Gügeyiğin Taş” gibi isimleri irdeleyerek, sözcüğün kökenini (etimolojisini) inceleyince, bu adın geç Bizans Yunancasından bozularak geldiğini görüyorsun. Ayrıca Roma-Bizans kaya mezarları kalıntılar da, yerleşimcinin (kolonizatörün) sınır boyundaki yabancı unsurları yok ettiğini destekliyor. Diğer iki dize bir deniz savaşını ve Onar Dede’nin bu savaşta donanma reisinin gemisini kurtardığını açıkça gösteriyor. Dönemin tarihsel olaylarını çok iyi araştırıp öğrenmediğin takdirde, bu savaşın Kalanoros (Alanya) Kale’sinin ele geçirilişi olduğunu anlayamazsın. Onun içindir ki, ‘oyun yazarı iyi bir araştırmacı, keskin gözlü bir gözlemci ve derinlere inen bir sorgulayıcı olmalıdır’ diyoruz. Tarihsel oyun yazmak, kuşkusuz tarih yazmak değildir; ama bilimsel donanımlı ve nesnel tarih bilinci yüksek bir tarih araştırmacısına yakın bir titizlik içinde tarihsel oyun yazımına girişmelidir.

I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in öğretmeni Mecdeddün İshak’ı bir takım armağanlarla Abbasi Halifesi Nasır’a elçi olarak gönderdiğini, Halife’den Sultanlık alameti armağanlarını ve menşuru alan İshak’ın bunları Bağdat’ta kendisine katılan kalabalık bir alimler grubu ile - aralarında İbnül Arabi, Nasüreddin Mahmud gibi alimler de var- Sultan’a getirdiğini biliyoruz, tarihi kayıtlardan. Hasan Onar’ın I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in huzuruna Alamut Nizari Devleti İmamı olan Ala Nureddin’in elçisi olarak gönderilmesi tarihi kayıtlara mı dayanıyor, yoksa bir kurgusal olabilirlik olarak mı oyunda yer alıyor?

Doğrudur; Şeyh Hasan Onar’ın Alamut İmamı Ala Nureddin’in (ölümü 1212) elçisi olarak gönderilmesi tarihsel kayıtlara dayanmıyor, oyunda kurgusal bir olabilirlik, bir varsayım olarak yer alıyor. Ancak güçlü bir varsayım; yaslandığımız önemli tarihsel olgular bulunmaktadır. Bir kere Prof. Dr. Mikâil Bayram’ın tespitlerine göre Abbasi Halifesi Nasır’ın gönderdiği İslam bilginleri Sünni, Şafii-İşarî inançlıdır. İçlerinden sadece Şeyh Hasan Onar’ın gayri Sünni ve Alevi inançlı, yani Batıni olduğu gerçeği ortadadır. Selçuklu Sultanları tahta çıkışlarında (Cülüslerinde) ve kazandıkları herhangi bir savaştan sonra Alamut’a da Fetihname-Zafername gönderdikleri biliniyor. I. Gıyaseddin Keyhusrev’in kendisi gibi oğlu I. İzzettin Keykâvus da 1216 yılında Antalya’yı üç aylık kuşatmanın sonunda Franklardan geri alınca, veziriyle dönemin Alamut İmamı Celaleddin Hasan’a bir Fetihname gönderdiğine dair belgeyi Selçuklu tarihçisi Osman Turan, Resmi Selçuklu Vesikaları adlı kitabında yayınlamıştır. Ayrıca 1220’de zindandan çıkartılıp tahta oturtulan kardeşi Sultan Alaaddin Keykûbat’ın ise, çağdaşı Alamut İmamı Alaaddin Muhammed’e bir elçi ile name gönderip, her yıl verdikleri 2000 dinarı kime vereceklerini sordurmuş ve Alamut’a bağlı, adını verdiği Suriye başdai’sine ödemesi yanıtını almıştır. Irak’ta Tib çayı yakınlarında bir Bayat kalesi olduğu zaten bilinmekteydi, biz bunun başında Şeyh Hasan Onar’ın bulunduğunu yıllar önce ortaya atmıştık. Vassal devletleri, beylik ve emirlikleriyle birlikte Pamir’den bugünkü Palestin ve Ürdün kıyılarına kadar uzanan Abbasi İslam İmparatorluğu topraklarında 300 kadar Nizari İsmaili Darü’l Hicra adı verilen kalelerinin varlığı bilinir. Hepsi de Alamut’a bağlı ve İmam’ın görevlendirdiği bir başdai tarafından yönetiliyordu. Bayat kalesinin de bir Batıni (Nizari) Darü’l Hicrası olduğunu düşünüyoruz. Anti parantez söyleyelim: Selçuklu Sultanlarının her yıl vergi verdiği ve devlet olarak muhatap alarak üst düzey ilişkiler içinde vezirlerini elçi gönderdikleri ve tam 167 yıl yaşamış Alamut Nizari Devleti’ni, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Türk-İslamcı yazar ve tarihçi prof’ları, Sünni İslam bilginleri tarihte yaşamış bir devlet olarak değil, sapkın ve suikastçi bir hareket olarak değerlendiriyorlar; azgın Batıni düşmanı Nizamülmülk ve Abbasi Halifesi’nin kapıkulu el Gazali’nin gözüyle bakıyorlar yazdıkları eserlerinde! Bilim ve tarih araştırmacılığı adına bu ayıp yeter bize!

Şimdi Alamut Devletinin amaçları konusunda İsmail Bey’e katılmakla beraber -yani hak aramaları-, işlenen cinayetleri inkar etme olanağı var mı diye düşündüğümü de burada eklemeliyim. Sadece Sünni kaynaklar değil Haçlı Seferleri sırasında tutulan yabancı kaynaklarda da bu cinayetler anlatılmakta. Demek ki o bölgede hukukun iyi işlemediği durumlar yaşanıyordu. Bölgedeki yöneticiler hukuksuz, adaletsiz davranıyordu ki onlardan kurtuluşu ancak cinayetler sağlayabilmiş.  

Bu arada Halife Nasır Lidinillah’ın siyaseti ve Ahilik örgütünün kökenine de kısaca göz atmak gerekiyor:

Tam 46 yıl yönetimde kalan Halife Nasır Lidinillah zalim ve baskıcılığı kadar, geleceği gören, çok kurnaz bir siyasetçiydi. İlk yaptığı iş Fütuvvet örgütlenmesinin toplumsal ve siyasal içeriğini boşaltarak, sadece din ve zanaat-ticaret ilişkilerindeki yenilikleri devlet siyaseti yapıp Halifeliğe bağlı Sünni vassal devletlere de kabul ettirmesi oldu. Bunu töreleştirdi. Bu siyaset hem Şii tebasını hem de Suriye ve İran-Irak Batınilerini memnun ediyordu. Ayrıca İran ve Suriye’de, Irak’ta çok sayıda kaleleri bulunan Alamut Nizari devletinin İmamı, henüz prensliği döneminde ilişki kurup etkilediği Nev-Müslüman Celaleddin Hasan II (1210-1221) ile yaptığı anlaşmayla ona kabul ettirdiği Şeriat ile kendisine bağlamış. Hatta onun zamanında Alamut Fedaileri’ni bile kullanarak birçok düşmanını ortadan kaldırtmıştı.

Gerçekte bir proto-Alevi kuruluşu olarak, 6. İmam Cafer Sadık’ın (ölümü 765) koyduğu ilkelere dayanan Fütuvvet (yiğitlik, gençlik) kardeşlik örgütlenmesi 10. Ve 11. yüzyıl boyunca, özel mülkiyetin olmadığı erken-İsmaili (Karmati) darül hicra’larında inançsal, siyasal ve ekonomik yaşam biçimi olmuştur. “La feta illa Ali, la seyfe illa zülfikar” (Ali gibi yiğit, zülfikar gibi kılıç yok) Hadis’inden hareket edilerek; yiğitlik, cesaret, cömertlik, bilgelik ve doğruluk gibi erdemlerin sahibi İmam Ali örnek alınmıştır. Bu dönem içinde yaratılan, İhvan-ı Safa (Saflık kardeşleri, duruluğun candostları) gibi doğal ve doğa ötesi bilimler, felsefe, sanat ve zanaat, matematik, cebir-geometri ve hekimlik bilgilerini içeren dev bir ansiklopedik yapıtla Fütuvvet’in kapsamı genişletilmiştir. Hasan Sabbah da Alamut Nizari İsmaili Sosyalistik Federe Devletini İhvan-ı Safa’nın sosyo-politik ve inanç ilkeleri üzerinde kurup yaşamasını sağlamıştır. Halife’nin elçileriyle birlikte ta çocukluktan kendisini tanıdığını yukarıda vurguladığımız Bayat darü’l Hicra’sını başdaisi Hasan Onar’ı kendi heyetine katarak, beş yıl sonra neredeyse kendisinin vassalı olacak Alamut Devletiyle yumuşak ilişkisini pekiştiriyordu.    

Sultan Giyaseddin’in veziri Mahmut, daha sonra Ahiliği kuracak olan ve elçi kafilesi ile Konya’ya gelen Nasureddin Mahmud değil sanırım? Çünkü Nasureddin Mahmud’un gelişi de o heyetle ve Ahilik teşkilatı da henüz kurulmamış.

Muzaffirüddin Mahmut’un Nasurüddin Mahmut’la bir ilgisi yoktur. Muzaffirüddin Mahmut Danişmentli beylerdendir. Oyunun ikinci sahnesinde Gıyaseddin Keyhusrev’in anlattığı gibi, Muzaffirüddin Mahmut kendisini destekleyerek ikinci kez tahta oturmasını sağlayan Danişmentli emirlerden biridir. Ancak onu veziri yaptığına dair bilgi yoktur, vezir karakterini ben yakıştırdım. Ben, Mikail hocanın Evhadüddin Kirmani’nin damadı olduğunu söylediği vezir Nasurüddin Mahmut’un Ahi Evran olduğunu ve farklı tasavvufi görüşlerinden dolayı Şems-i Tebrizi’yi öldürttüğünü ve hele Şems-i Tebrizi’nin Moğol ajanı karaçalmasını ve Hacı Bektaş Veli’nin Sünni inançlı olduğunu ileri sürmüş olmasını asla kabul edemem. Bunlar doğru tezler değil, Mikâil hocanın çok daha dikkatli olması gerekirdi. Ahi Evran ve Hacı Bektaş Velayetname’leri birbirine yakınlıkları ve gayri Sünni, Batıni Alevi olduklarını ilişkileri ve kerametleriyle açıkça göstermektedir. Ahi Evran’a malettiği risalelerde Şafii-İşari tasavvufi inancını savunmakta, Batıni tasavvufla bir ilgisi yoktur. Hem sonra Ahi Evran’ın Moğollara karşı yıllarca çarpıştığını eşiyle birlikte zindanlarda yattıklarını yazacaksın, arkasından da Nasırüddin Mahmut adıyla Moğol korumalığı altındaki Selçuklu Sultanı’na vezir yapacaksın, bu ne yaman bir çelişkidir! Prof. Dr. Mikâil Bayram’ın yaptığı bu işte!

Sayın İsmail Kaygusuz. Prof. Dr. Mikail Bayram’ın adı sanı unutturulmaya çalışılan Ahi Evren gibi tarihi şahısların izini yaşamı boyunca kendini adayarak bir dedektif titizliğiyle sürmüş olan bir araştırmacımız. Profesör Bayram’ın kimi bulguları benim ya da siz de dahil pek çok yazarın oyunlarına, romanlarına mesnet oluşturmuşken her birimiz ne kadar yansız yansıtmaya uğraşsak da, mutlaka karakterler üzerinde kendi ideolojilerimizden süzülen etkiler olacaktır diye düşünüyorum. Benim oyunumda ortaya çıkan Ahi Evren karakteri de, günümüz terimleriyle açıklayacak olursak girişimci ve anarşist bir yapıda diyebiliriz örneğin.

Sultan Gıyaseddin’in Alamut İmamı’nın armağanı kaya tezgahlarında dokunmuş gümüş sırmalı kaftanı, sırtında Halife’nin gönderdiği kaftan var diye giymeyip Hasan Onar’ın oğlu Bahşiş’e giydirmesi, Sultan’ın otoriteler arasında bir seçme ve hiyerarşi oluşturduğuna bir gönderme mi? Ayrıca Sultan Halife’den alınacak armağan ve menşurdan önce tahta çıkmış. Halife hayır, menşur vermiyorum dese, Gıyaseddin tahtı kardeşlerine bırakacak mı? Yani bu menşur gönderme alma işlerinin siyasi anlamı üzerinde de biraz duralım dilerseniz.

Sultan Gıyaseddin sırtındaki Halife’nin gönderdiği kaftanı çıkartıp da İmam’ın gönderdiğini giymezdi, insan olarak ne denli merak etse de. Düşündüğün doğrudur, Halife’yi seçmek zorundaydı, İmam’ın kaftanını giyerek onu Halife’den üstün göremezdi. Sünni Abbasi Halife’sinin vassalı olması ve inancı gereği onun kendisini tanıması önemliydi. Bu sahnede Sultan da olsa, bir insan olarak zevk ve merakını gidermesi gerektiğini düşündüğüm için günümüzün defile gösterimine göndermeyle kaftanı Bahşiş karakterine giydirdim, fena da olmadı. Kimse niçin giydirdiğini de düşünmez. Menşur devletin başında bulunan halife, sultan, şah, padişah her kimse tuğralı buyruktur, fermandır. Tahta çıkmış bir sultan, halifenin veya bir başka sultanın menşuruyla tahttan inmez, yeter ki ordusu ve bağlaşıklarıyla başkenti sarmış ve onu umutsuz bırakmış olmasın...

Sultan Gıyaseddin, bir yanda Abbasi Halifesi ile iyi geçinmeye çalışırken öte yanda da Alamut Devleti ile de iyi ilişkilere giriyor oyunda. Bu tek cümlede dahi pek çok bilgi ve soru saklı. Sultanların din konusunda baskıcı olmadıkları gibi bir anlam çıkarabilir miyiz? Ya da Alamut Nizari Devleti ve kurucusu olan meşhur Hasan Sabbah’a kadar uzanabilir miyiz sorularımızla? Kitabını yazdınız. Araştırmalarınızda karşılaştığınız Hasan Sabbah karakteri nasıl biridir? Amaçları nelerdir? Günümüzde gerçek anlamından saptırılarak bir aşağılama malzemesine dönüştürülen bu topluluğa dair biraz bilgi rica etsek?...

Yukarıda az önce Selçuklu sultanlarının Halife ve Alamut, ne tür ilişkilerde olduğunu ve niçin kurulduklarını açıklamıştım. Üstelik ilgili sahnelerin repliklerinde ve okunan mektuplarda görülüyor ki Keyhusrev’in Alamut İmamı’ndan verginin indirilmesi talebi vardır. Halife’ye bağlılık talebi de diğer Sünni devletleri arasında tanınması ve itibar kazanması içindir. Kısacası Konya Sultanlığının çıkarları doğrultusunda kurulan ilişkiler söz konusudur. Zafername ya da Fetihname gönderilmesi de güç gösterisinden başka bir şey olamaz. Bu ilişkilerden Selçuklu Sultanlarının din konusunda baskıcı olmadıkları anlamı da çıkarılamaz. Kaldı ki oyunda İmam, Sultan’a gönderdiği mektubunda, Batıni inançlı halkların özgürce inançlarını yaşamalarını sağlaması karşılığında alınan haracın ya da yıllık verginin sıfırlanacağı yazılıdır. Ama sıfırlanmadığı ve 20-25 yıl sonra oğullarından Sultan Alaaddin’in de Alamut Nizari devletine yıllık 2000 altın dinar vergi ödediğini daha önce söylemiştim. Dinsel hoşgörünün pek olmadığını da 35 yıl sonra torunu II. Gıyaseddin Keyhusrev’e karşı yükselen Batıni Babai halk ayaklanması kanıtlıyor.

Emel hanım farklı konulara doğru akıp gidiyoruz. Eğer kitabımı iyi inceler ve sorularınızı hazırlarsanız – ki arada Aleviliğin Doğuşu’nu da okursanız anlaşmamız daha kolay olur- Alamut Nizari Devleti ve kurucusu Hasan Sabbah’la birlikte Batıni İsmaili öğretisi, felsefesi ve tarihi üzerinde geniş bir özel söyleşi yaparız. Ayrıca bu konuda bu yıl içinde 130-140 sayfalık bir cep kitabı yayınlayacağım. Yine de çok önemli iki araştırmacının kitaplarında Hasan Sabbah’ı nasıl tanımladıklarını buraya alarak görmenizi istiyorum:

Farhat Daftary (Ismailis, Their history and Doctrines, Cambridge University Press, London-1992, s. 365, 366) :

 

“Hasan Sabbah gerçekten iyi bir örgütçü, politik stratejist ve eşsiz yetenekte çok önemli bir insandı. Aynı zamanda hem bir düşünür hem de inançlı bir yaşama öncülük eden bir yazardı. Hasan Sabbah’ın, felsefe ve astronomi öğrenimi gördüğü, inançsal görevleri dışında, zamanını okumaya-yazmaya ayırdığı ve Nizari toplumunun işlerini yönettiği bilinir. Daima Daylem dai’si olarak kalan Hasan Sabbah, ölümünden sonra da gizli Nizari İmamının hüccet’i olarak büyük saygı gördü. Hasan Sabbah İran’da Nizari devletini kurmuş. En güç zamanlarda Nizari toplumuna önderlik etmiş; bu toplumun ve Nizari İsmaili davasının tartışılmaz önderi olmuştu. Ona Baba Seyyid-na (Baba Efendimiz) diye çağıran Nizariler tarafından çok büyük saygı gösterilmekteydi. Rudbar’daki türbesi, Nizari İsmaililer için, Moğollar tarafından yıkılıncaya dek düzenli bir hac yeri olmuştu.”

 

Edward Burman ise , The Assassins - Holy Killers of Islam araştırmasında şöyle diyor:

“Marco Polo’nun sözde 1273 ziyareti ve onun ‘Haşhaş kullananlar’ (Haşhaşin) ve ‘Dağlı İhtiyar’ betimlemesinden sonra, Alamut tamamıyla bir efsane gibi algılanmıştır. Oysa Hasan Sabbah, tasarımlar üretmiş, planlayıp uygulamış devrimci bir dahi idi ve çok mükemmel bir teoloji bilgisi, üstün bir zeka gücü vardı. Kuşkusuz o aynı zamanda, uzun yıllar boyunca idealini izlemeyi sağlayacak olan olağanüstü güçte bir iradeye sahipti. Daylem halkını tek başına kendisi İsmaili davasına çevirmiştir...”

 

     İslam dinini ve kutsal kitabını kendi iktidar çıkarlarına uygun biçimde yorumlayarak baskıcı yönetimlerini sürdüren Sünni Bağdat Halifeleri, onların kılıcı olmayı kabul etmiş Selçuklu Sultanları ve diğer prenslere karşı ölümüne direnerek, düşünce ve inançlarını yaymak, dünyayı değiştirmek ve dünyayı gerçek adalet ve eşitlik içinde, nimetlerini hakça paylaşarak, yaşanılır kılmak savaşımı veren bir yönetim olarak dünya sahnesinde çok onurlu bir yeri vardır Alamut Nizari İsmaili Devleti ve onun kurucusu Hasan Sabbah’ın.

Verdiğiniz kaynaklar Bernard Lewis’in Alamut Kalesi ve Hasan El Sabbah adlı kitabında da paylaşılmış. Oradan biliyorum aslında. Alamut yöneticilerinin İmam adını almaları, Şia’dan en önemli farkları galiba? Galiba diyorum ama bu konularda ne kadar okusak da, bilgilerimiz tam yerleşmemiş. Çünkü herkes farklı yorumlarda bulunuyor. Batinilik ve Şia’nın o zamanki görünümlerinin karşılaştırmasını kısaca yapabilirseniz hepimize, hatırlatma olacak.

Bu sorunuzun yanıtlarını da Alamut üzerinde yapılacak özel söyleşiye bırakalım!  

Oldukça geniş ve özgür düşünceli olan Sultan Gıyaseddin ve diğer Anadolu Selçuklu Sultanları, nasıl oluyor da İslam’ın cihat kavramına dört elle sarılıyorlar? Neden? Bu işten ve “ uç” kavramından ne gibi kazançları oluyor?

Sorunuzun içinde yanıt saklı aslında: Resmi tarihçilerin de iddia ettikleri gibi Selçuklu Sultanları gerçekten “geniş ve özgür düşünceli” olsalardı; (yine de haklarını yemeyelim; Osmanlıya göre daha hoşgörülüydüler) cihat kavramına dört elle sarılmazlar, halkların din ve inançlarına saygılı olup birlikte dostluk ve barış içinde yaşamayı sürdürürlerdi. Nedenleri hanedanlık çıkarları ve egemenliğini sürdürme! “Uç” kavramı dediğiniz, Moğol baskılarıyla Anadolu’ya akın etmiş kendilerine sığınan göçmen toplulukları sınır boylarına devlet kavramıyla birleştirilmiş Sultanlık tahtını korumaya, yani güvenceye alma siyasetidir. Nitekim geleneğe göre Osmanlı Devletinin kurucuları sayılan ve başlarında Ertuğrul Gazi’nin bulunduğu Kayı Boyu göçmen topluluğunu da Sultan III. Alaaddin Keykûbat Bizans sınırına, batı “uç”a yerleştirmişti. Daha önceleri Bizans’ın da bu siyaseti kullandığını biliyoruz; 9.ve 10. Yüzyıllarda Malatya-Arguvan ve Sivas-Divriği arasında yaşayan on binlerce Paulikien inançlı Rum ve Ermenileri Balkanlardaki sınır boylarına sürüp yerleştirmişlerdi, Slav ve Peçeneklere karşı.

Öte yandan taht paylaşımı savaşlarında, yani kardeş kanı dökmek için Bizans (Doğu Roma) ya da Latin Krallığı ya da Ermeni prenslerinden yardım da isteyebiliyorlar rahatlıkla. Belki de bu noktada “uç” ve fetih kavramları işe yaramıyor. Yani şehzade kardeşler arası savaşlar için anlatacaklarınız olmalı. Örneğin Alaeddin’in kalede hapsedilmiş ve ölüm korkusuyla yaşaması. Şeyh Onar’ın Alaeddin’e yardımları konusunda hangi tarihi izlerden yola çıktınız?

Dediğiniz doğrudur; kardeş kanı dökerek tahtı ele geçirme ya da paylaşım savaşlarında düşman belledikleri Hıristiyan krallar ve prenslerle dostluk kurabiliyorlar ve kutsal kavramlar göz ardı ediliyor. Buna karşılık saltanatının çıkarlarını korumak için “cihat veya fetih” gibi İslâmî kavramlara dört elle sarılıyorlar. Bu kavramların işe yaramadığı kesin; burada örneklerle uzun uzadıya anlatmayı ve şehzade kardeşler arası savaşlar konusuna da girmeyi gerekli görmüyorum.

Alaaddin’in kardeşi I. İzzeddin Keykâvus tarafından hapsedildiği ve tam yedi yıl yattığı bilinen Minşar ya da Masara kalesi çevresinde Şeyh Hasan Onar’ın uzunca süre yaşadığı tarihsel olarak gerçektir. Şimdi Fırat üzerindeki Karakaya Barajı suları altında kalan ve yeri değiştirilen Şeyhhasan köyünde kardeşi Şeyh Ahmet’in türbesi ve onun soyundan geldiğini söyleyen Dede’ler bulunmaktadır. Ayrıca Şeyh Bahşiş’in türbesi de aynı çevredeki Adaf köyündedir. Şeyh Bahşiş’in Onar’dan ayrılıp yeniden buraya mı geldiği, yoksa bir ziyareti sırasında mı burada vefat ettiği bilinmemektedir.

Sultan Onar gibi güçlü bir önder, bilgin ve inançlı kişiliğin burada yaşadığı yıllar içinde hemen yanı başındaki kalede hapis yatmakta olan bir şehzadeyle ilgilenmemesi, ilişki kurmamış olması düşünülemez. Doğrudan bir tarihî kayıt yoktur bu konuda ama Sultan Onar ve oymağının aynı zamanda çok iyi okçular oluşu-ki söylencedeki oğluyla yaptığı ok atma yarışı ve attıkları okların birer uzunca taş olarak simgeleştirilip günümüze kalışı, “Onar Dede’nin Şeyh Bahşiş’in okuna gelesin” gibi beddualar dışında Gügeyik semtinde bulunan damgalı ok ucu cinsinden kanıtlar bunu göstermektedir.- Alaiye’nin alınışına katılmış olmaları, kendisine verilen zaviye arazisi vakıfnamesi ve Sultan Alaaddin’in sefer sırasında Onar’da konaklaması gibi olaylar birbirlerini çok önceden yakinen tanıdıklarının kanıtları olamaz mı?      

Evliya kerametlerini yani olağanüstü işleri başarma yetisi gösteren Hasan Onar’ı ele alırken, halkın dilinde yüzyıllar boyu anlatılagelmiş kerametlerini yani olağanüstü olaylarını hep akli ve mantıki nedenlere bağlama şeklinde bir eğiliminiz var diye düşünüyorum oyununuzda, ta ki son sahneye kadar. Fakat en sonunda, Hasan Onar’ın oğlu Bahşiş’in akılla ve mantıkla açıklanması olanaksız olan bir olayı yani anasının karnındaki buzağının kuyruğunun ucundaki beyazlığı, görmeden bilmesi, bütün o çabalarınızın yani olağanüstü olayların mantık yoluyla ve akılla açıklanmasının etkisini siliyor diye düşündüm. Orada akli ve mantıki bir açıklama var da ben fark edemediysem başka tabii. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Toplum veli olarak saygı duyduğu ve tapınırcasına sevdiği kişinin her yaptığı başarılı işi yüceltir ve toplumsal belleğinde bunu kuşaktan kuşağa geçirtirken yeni öğeler katarak geliştirip olağanüstüleştirir ve o velinin kerameti olarak sunar. Ama her keramet söylencesinin nesnel bir temeli ya da özü vardır. O özü yakalayabildiğince mantıksal nedene bağlarsın. Birkaçında bunu bulduğumuzu sanarak mantığa bağladık, yoksa hepsi için böyle bir çabamız olmadı. Bir Hintli fakirin, bir evliyanın, bir Hıristiyan azizin, Şaman babasının (kam) ruhsal seyre çıkışını ve gönül ya da beyin gözüyle bizim göremediklerimizi görebilmelerini mantıkla çözemediğimiz gibi mantıki ve teknik bilimler de henüz çözememektedir. Parapsikoloji biliminin sınırları içinde bunlar gözlemlenmekte ve incelenmektedir. Bazı söylence diye nitelediğimiz olağanüstülükler vardır ki onların da içinde alacağımız dersler vardır. Nedense Şeyh Bahşiş’in daha önce öküzlerle konuşmasını değil de, son sahnedeki uzaktan ineğin karnındaki dananın özelliklerinin görüp baba-oğulun tartışması örneğini veriyorsun. Burada, bir kişinin önemli bir makama geçmesi için hiç kimsenin, hatta şimdi o makamdaki kişinin bile başaramayacağı bir işi yapması, bir sorunu çözebilmesi gerekir dersi vardır, onu alalım yeter.

Efendim, Şeyh Bahşiş’in tarlada öküzleriyle konuşmasını yazarın bir kerameti olarak gördüm, ironi yapmadan söyleyecek olursam, Bahşiş’in bilinçaltından geçenlerin fabl yoluyla seyirciye iletilmesi, epik olanda anlatıcı bu kez de tarladaki öküzler oluvermiş gibisinden dedim. Ancak Bahşiş’in anasının karnındaki buzağının kuyruğundaki beyazlığı bilmesi, daha önceden yaptığınız mantıklı açıklamalara bir reddiye gibi olmuş… Kutsallığı ve kerametleri onaylayan bir yaklaşım sergilemişsiniz demek istiyorum. Bir de şu var. Türkmenleri diğer Selçuklu sultanlarına göre daha fazla koruyup gözeten Alaeddin’e biraz nasıl söylesem sanki haksızlık olmamış mı? İzzeddin’in daha kötü cürümleri varken…

Geleneksel olarak öyle görünüyor; birçok evliya menakıbnamelerinde ve şecerenamelerde yahut nesepnamelerde adı geçen veli oymağı veya obasıyla Horasan’dan gelmiş, göç edip gelmiştir. Hemen hepsinde de Sultan Alaaddin de zaviyesini ziyaret edip duasını almış, arazi bağışlamış, hediyeler vermiş olduğundan sözedilir. Türkmen kocası da ona keramet gösterilerinde bulunmuştur. Ne var ki farklı velilerin keramet söylencelerinde benzerlik olduğu gibi, farklı Selçuklu Sultanının döneminde yaşamış olanların menakıbnamelerinde bile hep Sultan Alaaddin vardır. Çünkü menakıbname yazarları, nesepname düzenleyici müstensihler zaman ve yer ayırdını yapmadan bir diğerinden kopya etmeyi sürdürmüşlerdir.

Sultan Alaaddin de diğer sultanlar gibi Nizamülmülk’ün Siyasetname’sinde koyduğu kurallar gereği “Uç” siyasetini sürdürüp kentlerden uzak tutmuştur ‘bozguncu kaba’(!) Türkmenleri. Saray ve kentliler Farsça konuşur ve okur, yazarlar. Resmi yazışmalar ise Arapça’ydı. Fars dilini konuşanlar uygar ve üstün sayıldığı için Mevlana ailesi örneğinde olduğu gibi kentlere yerleştirilmiştir. Alaaddin Keykûbat’ın Türkmenleri koruyup gözettiği değil, sadece iyi kullandığı söylenebilir. Sultan Alâaddin’e ben niye haksızlık etmiş olayım ki, bütün bunları bile tam vurgulayamadım oyunumda. Sadece, kendisini zindandan çıkartıp tahta oturtan içinde Seyfettin Ayaba ve Kutluca’nın da bulunduğu 24 Emiri bir gecede öldürttüğünü söylemiş olmam mı haksızlık? Çok değil tahta oturduktan üç yıl sonra, saray naibi Hokkabazoğlu’nun yaptığı hokkabazlıkla, yani sözde bu Emirlerin kendisine tuzak kurduklarını, küçük kardeşini sultan yapacaklarını ihbarıyla onları öldürtüyor. Oysa o kişiler isteselerdi, üç yıl önce Erzurum meliki olan kardeşini getirip tahta oturturlardı, zindandan kendisini niye çıkartsınlardı? Aslında Alâaddin oldukça varlıklı olan bu Emirleri bu bahaneyle öldürterek tüm varlıklarına el koymuş oldu; fetihlerinin harcamalarını nereden çıkartacaktı? Sonu ne oldu? Küçük oğlu Kılıçarslan’ı 1237’de yerine halef ilan edince, büyük oğlu II. Gıyaseddin Keyhusrev tarafından bir şölende zehirletildi.

Oyunda adı geçen ve Alâaddin’i Minşar’a hapseden büyük kardeş Sultan I. İzzeddin Keykâvus’tan övgüyle sözedilmemiştir ki, bir cürüm karşılaştırılması yapıyorsun. Ama eğer II. İzzeddin Keykâvus’u kastediyorsan, orada duracaksın. Çünkü asıl Batıni Alevi Türkmen topluluklarıyla işbirliği yaparak, zindandaki Babaileri serbest bırakıp Anadolu’yu işgal etmiş Moğollar’a karşı savaşan II. İzzeddin Kevkâvus’tur. Kardeşi Rükneddin Kılıç Moğol korumalığında kentli yüksek tabakada düzenleri bozulmasın diye Moğollarla işbirliği yaparak, II. İzzeddin Keykavus’un özellikle Hacı Bektaş’a bağlı Türkmenlerden oluşturduğu savunma ordusunu birkaç çarpışma sonrasında 1262 yılında yendiler ve İzzeddin Bizans’a sığınmak zorunda kaldı. Bu arada İzzeddin Keykâvus’la birlikte hareket etmiş olan Hacı Bektaş Veli’nin halifelerinden Sarı Saltuk Dede’nin de 10-12 bin kişilik Türkmen gücüyle Bizans başkentinde kısa bir süre konaklayıp Balkanlara geçtiğini ve kral IX. Mikhail Palaiologos tarafından Dobruca’ya yerleştirildiği bilinmektedir. Bu II. İzzeddin Keykâvus’u, Moğol yanlısı ve ‘Moğolları, yoldan çıkmış sapkın Türkmenleri cezalandırmak için Tanrı gönderdi. Bana Moğolların zulmünden değil, Moğol dilberinin göbeğinden sözet’ (Moğol dilberi kokulu bir çiçek adıymış!) diyen Mevlana sevmez ve her fırsatta kötüler ve sema meclislerinden kovar. Bunlar Eflâki’nin Ariflerin Menkıbeleri’nde geçer. Unutmayalım 1262’den sonra Selçuklu Devleti Moğol İmparatorluğu’nun bir uç eyaleti olmuştur. Moğol imparatorlarının (sömürge valisi benzeri) tayin ettikleri vezirler, sultanları yönetirdi. Mevlana’nın bu vezirlere yazdığı mektupları okuyun da görün neler talep ediyor ulu Mevlana’mız!

Emel Dinseven Hanım, sorularınızla beni Selçuklu tarihinin bir dönemini anlatmak zorunda bıraktınız. Bazı yanıtlarımdan hoşlanmamış olabilirsiniz. Sizden ricam sadece Türk-İslam sentezci resmi tarihçilerin eserlerini değil, aykırı bakış açılarından Selçuklu tarihine bakanların kitaplarına da sıkça göz atınız.  

Estağfurullah efendim. Niye hoşlanmayacağım şeklinde bir önyargıya vardınız, buna şaşırdım belki de soyadım nedeniyledir diye düşündüm. Bulursak kaynakların dışında neden kullanmayalım? Osmanlı öncesi Anadolu’yu inceleyen Claude Cahen gibi kaynakları ve daha nicelerini inceliyoruz. Hiç kuşkunuz olmasın... Oyunda Alaeddin’in Cem evindeki Dilek direğine fırsatını bulmuşken dünyanın hakimi olmak için dilek dilemesi kısmı da bana inandırıcı gelmedi.

Size inandırıcı gelmeyebilir; ama dünya mülkünün sahibi Tanrının mülkü yönetme, yani egemenlik hakkını sultanlara, padişahlara verdiğine inanan ve kendilerini Tanrının gölgesi (Zillullah) gören sultanlardan hangisi olursa olsun, başka bir dilek dileyeceğini ben sanmıyorum.

                                                                     Londra, 1 Ağustos 2014,

Web site: www.ismailkaygusuz.com

E mail: Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız    

Araştırma-İnceleme

Malakat_sehsafi
Kitapları

Anı-Öyküler

Sarabi-oykuler
Kitapları

Tiyatro Oyunları

Silvanli-Kadinlar
Kitapları

Roman

masuki-önkapak
Kitapları

Çeviri

Karam-Khella
Kitapları