Warning: Creating default object from empty value in /www/htdocs/w00b83be/aktarma/plugins/system/jat3/core/joomla/modulehelper.php on line 320
Metin Kaçmaz'ın İsmail Kaygusuz'la Cemevleri Gerçeği üzerine yaptığı söyleşi

Metin Kaçmaz'ın İsmail Kaygusuz'la Cemevleri Gerçeği üzerine yaptığı söyleşi

  • PDF

Alevilerin Sesi Dergisi'nde yayınlanmak üzere Metin Kaçmaz'ın İsmail Kaygusuz'la Cemevleri Gerçeği üzerine yaptığı söyleşi:

Cemevleri Gerçeği

Metin Kaçmaz: Cemevlerinin kökeni, Alevilikte önemi, işlevi nelerdir; Cemevlerinde sadece ibadet mi yapılır, sosyal işlevi varmıdır varsa nelerdir?

İsmail Kaygusuz: Gerçekten önce Cemevi ve Alevi ritüellerinin İslamî kökeninden kısaca sözetmek yerinde olur kanısındayım. Mekke’de ilk İslam topluluğunun tapınma yeri yoktu. İbn Hişam’ın (ö.883) Siyar-ı Nebi’sine (s. 159, 190) göre, İslam Peygamberi yaklaşık 13 yıllık Mekke döneminde, ancak 7. yılında tamamladığı kadınlı erkekli kırk kişilik inananlarıyla kendi evinde, Mekke’nin en dar ve gizli sokaklarında bulabildiği uygun bir mekanda ya da bir mağarada tapınma düzenlemeye başlamıştı. Akşam, gece ve sabah olarak bildirilen bu Tanrıya dua etmeyi/salat’ı, anlaşılıyor ki, putperest Mekkelilerin ağır baskıları yüzünden, kendilerini güvencede hissettikleri ya da güvenceye aldıkları zamanlarda akşamdan başlayarak sabaha kadar toplu tapınma biçiminde yerine getiriyorlardı. Kutsal “Kırklar Meclisi ya da Kırklar Cemi” adıyla  yaşatılan ve Alevi-Bektaşi toplu tapınması Görgü Cemi’nin tarihsel kökeni olan olan bu gizli toplantılarda, kuşkusuz sadece ibadet yapılmıyor; topluluğun varlığını sürdürmesine ve İslamın yayılması/propagandasına ilişkin sorunlar konuşulup tartışılıyor çözümler üretiliyor ve hizmetler görülüyordu.

Muhammed peygamber 622 yılında Medine’ye göçedince,  tapınmalarını yapmak ve her türlü toplumsal ve güvenlik sorunlarını konuşmak için geniş bir avlu  yaptırdı. Tapınma sırasında, yani dua ederken yüzler Kudüs yönüne çevriliyordu. Muhammed Mekke’den gelen müslümanlarla (muhacir), bir yıl önce Kırklar arasından 12 kişinin nakip olarak gönderdiği kişilerin Medine’de İslama çevirdiği yerlileri (ensar) burada kardeşleştirdi. Tapınma törenlerinin  bir parçası olarak, ortak çalışıp, kazancı ortaklaşa kullanmak ve bölüşümcülük temelinde ömür boyu ailecek sürdürülen yol ve inanç  kardeşliğiydi bu. Bu ilk toplanma, “cem”olma yerinin adı cami değil, mescid (secde edilen, ibadet yapılan yer) idi. Alevilerin  tapınma yeri olan Cemevi/Meydanevi, bu ilk mescidin işlevlerini sürdürmektedir.

Ortodoks İslamın geliştirip zorunlu kıldığı, Kilise ve Havra karşılığı dinsel tapınak olarak Cami kavramı Heterodoks İslam'da, yani Alevilikte yoktur. Alevi-Bektaşilerin bir tapınma yeri vardır ve bu Cami değil, Cemevi’dir. Cemevi (ya da Meydanevi) bir tapınma yeridir; inanç ritüelleri orada uygulanır. Ama biz, inandığımız Tanrıya tapınmamızı; Tevhid’imiz, Dâr’ımız, Semah’ımızla ve nefeslerimiz ve sazımızla,  heryerde yaparız; meydanlarda da evlerde de uygularız inancımızın gereklerini bundan kime ne?

İmam Cafer Buyruğu’nda  Cem’in  özellikleri şöyle vurgulanır:

“Cem’de büyük küçük, güzel çirkin  bir olur ve dahi Cem cennettir; müminleri (erkekler) melek, müslümleri (bacılar) huridir. Yedikleri cennet taamı, içtikleri cennet şarabı, giydikleri cennet esvabıdır...Pirlerin mürşidlerin evleri Mekkeleridir. Onları ziyaret edenler binbir kere hacı ve gazi olurlar; günahlarından kurtulup masum ve pak olurlar...Eşikte oturanla döşekteki birdir ve erkek kadın yoktur, can vardır...”

Bu inanç anlayışı Ortodoks İslama, yani Sünni ve Şii inancına tamamıyla aykırıdır. Çünkü Alevilik , içinden çıkmış olduğu İslamiyeti batıni/tevil yorumlarıyla şeriat karmaşası ve doğmalarından arındırıp, akılcı bir anlaşılırlık içinde, birçok inanç ve felsefeleri de özümseyerek, toplumsal kurumlar biçiminde geliştirip yaşama geçirmiştir. Bu kurumlar Cem ibadetini oluşturmuş ve Alevi-Bektaşi toplumunun sosyal, ekonomik, adli ve ahlaki gereksinimlerini eşitlik ve paylaşımcı ilkeler çerçevesinde karşılayabilen bir içyönetim ve yaşam düzeni yaratmıştır. Alevi-Bektaşi inanç toplumu, İslam dinini kendisi gibi algılayıp ve kendisinin tapınma biçimlerini uygulamadığı için dinsiz sayan; İslam dışı ve kafir görerek katlini vacip sayan  baskıcı Şeriat devletlerinin adalet sistemlerine, yani kadısına-kudatına güvenmediği için kendi adalet düzenlerini de yaratmışlardı. Şeriat temelli egemen yönetimlerin tüm baskı ve zulümlerine, resmi din dayatmalarına, işte bu  nesnel dünyayaya yönelik tapınma kurumlarıyla yarattıkları düzen sayesinde göğüs gererek varoluşlarını sürdürebilmiştir. Cem erkânları ya da kurumlarının bu işlevlerinin yerine getirildiği mekânlar Cemevi’dir. Buyruk’ta tüm kurumlarıyla Cem’in Cennet’le eşleştirilmesi, sınıfsız toplumun ve mutlak eşitliğin, her türlü paylaşımcılığın varolduğu hayal edilen mekânın (cennetin) yeryüzüne taşınması anlamına gelir. Demek ki, yer olarak cemevi cennet; içindekiler yani ‘Pirlerini evlerini ziyaret edip hacı ve gazi olmuş, tüm günahlarından arınıp paklanmış’ Cem’e katılan erler ve bacılar da cennet topluluğudur(Gürûh-u Naci). İbadet sözcüğü sadece bilinen ‘Tanrı’ya tapınma, yakarma’ anlamında alınırsa, o zaman Cemevi’nin Cami’den farkı olur mu? Bizim Cem ibadetimiz yaşanılan dünyaya dönüktür; toplumsal ve bireysel yaşamı adaletli, özgürlükçü,  eşitlik ve bölüşümcü, erdemli ve sevgi dolu bir düzene yönlendirir. İbadetimizde saz-söz, müzik, dans vardır bireyi yücelten, bencillikten uzaklaştıran. Kuşkusuz bunların uygulandığı Cemevi’nin toplumsal işlevi olmaz olur mu? Ayrıca Cemevi çağdaş söylemle, yerine göre bir konferans salonu, yerine göre bir san’at evi ya da müzik salonudur...       

M.K.: Cemevleri AKP hükümetinin dediği gibi Alevilerin şehirlere gelmesiyle 1970’li yıllarda mı ortaya çıkmıştır?

İ.K.: Kesinlikle hayır. 1970’lerden sonra ortaya çıktığı kocaman bir yalandır. Alevilerin kadın erkek sevgi ve muhabbet içinde cemolup (toplanıp) cemal cemala (yüz yüze) tapındığı, hasbihale oturduğu mekâna Cemevi veya Cemhane denir ve hep vardı.

Cemevi’nin Alevilerin tapınma mekânı oluşu tarihsel bir gerçekliktir. Diyanetçilerin ve Sünni bilginlerin, iktidardaki yönetimin yadsıyarak,Cemevi’ni tapınma yeri kabul etmemesinin, bu inkarcılığın tarihsel ve bilimsel temeli de, tutarlılığı da yoktur.

Anadolu’da, Selçuklu ve Osmanlı Sultanlarının vakıfnamelerle araziler bağışladığı vergi ve askerlik muafiyeti bulunan  Zaviye, Hankâh,Tekke ve Dergâh adları taşıyan kurumların ibadet yerleri Meydanevi, Cemhane-Cemevi veya Cemdamı adlarını taşıyordu. Alevi-Bektaşi (Bâtıni) Şeyhlerin Zaviye’lerinde ayrıca Sünni konuklar için mescit bile bulunuyordu. Sözde laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti Devletinin içinde teokratik bir resmi yapılanma olan Sünni Hanefi mezhebinin Diyanet İşleri Başkanlığı olanca gücüyle yadsısa da, Cemevlerinin tarihsel olarak varlığını yokedemez.

M.K: Anadolu’da en eski cemevi hangisidir, nerededir kaç yılında yapılmıştır? İşlevi ve özellikleri nelerdir? Birkaç örnek daha verebilir misiniz?

İ.K: Anadolu’da bilinen en eski Cemevi Malatya’ya bağlı büyüdüğüm yer olan Arapkir ilçesinin Onar köyündedir:

Onar köyünde, 1224 yılında Selçuklu Sultanı Alâaddin’in Malatya Emiri’inin verdiği  “Zaviye Vakıfnamesi” ile zamanın yasalarınca resmen tescillenmiş ve “Şeyh Hasan Onar Zaviyesi”ne ait olan Büyük Ocak ve arkasından oğlunun adına yaptırılan Şeyh Bahşiş tekkesi adlarıyla damları yaklaşık toprak düzeyinde  iki Cemevi vardır. Son 50 yıl öncesine kadar Onar köyü halkı Cem tapınmalarını her ikisinde de yaparlardı.  Özellikle kış mevsiminde öğle üzeri başlayıp, akşamın alacakaranlığına kadar orta yerinde hizmet sahiplerinden kapıcı ve gözcü çalı-çırpı ve kalın odun yakarak Cemevi  ısıtılırdı. Çocukluğumda benim de katıldığım birlik ve görgü cemleri sırasında, köyden her kabilenin kadın erkek bireyleri Cemevi’nde geleneksel olarak önceden ayrılmış yerlerine (gediklere) otururlardı. Buraların örneğin Karamemetgiller gediği, Keleşgiller, İlikgiller gediği vb. adları vardı. Herkes yerini bilirdi.

300-400 kişiyi içine alan ve kare planlı bu iki yapının da duvarları penceresiz, çok sayıda direklerle (Bunlardan ortada bulunan kutsal  Karadirek adı verilmiş olanın dibindeki postta Cemi yöneten Dede oturur.  Karadireğin hemen sağında da biraz daha kalınca Dilek Direği var.) desteklenmiş kirişlerin üzerine  küçülen kareler biçiminde oturtulmuş mimaride kırlangıç ya da bingi adı verilen tavan üzerinde toprak damı vardır. Damlarının tam ortasında pencere ve baca görevi yapan, küçük çaplı bir yarım kubbenin altında  yandan dışarı dönük 50-60 cm.yüksekliğinde üçgen biçiminde oyulmuş birer delik taş bulunmaktadır. Büyük Ocak,  dış kapıdan meydanevine uzanan ve içiçe şeriat, tarikat, marifet ve hakikat kapılarını simgeleyen dört kapıdan geçilen uzunca bir koridora sahiptir. İkisi de kutsal mekanlar olarak, ilkel de olsa biçimlerini bozmadan, köylüler tarafından onarıla onarıla 800 yıl boyunca “Cemevi” işleviyle bugüne kadar yaşatılmıştır.

Selçuklu Sultanı 1.Alâaddin Keykûbat’ın 3.Saltanat yılında sınırları belirlenen geniş bir arazi tahsisi yapılarak, bölge yöneticisi tarafından şeriat hükümlerince  Şeyh Hasan Oner/Onar zaviyesine vakfedilmiştir. Mezar taşları arasında bulup yayınladığımız Göktürk alfabesinin dört  harfinden oluşan damgaya göre, Bayat boyu türkmenlerinden geniş bir oymağın hem yönetici beyi hem de inançsal önderi/Dede’si; aynı zamanda İmam Musa Kâzim soyundan gelen bir Seyiddir Şeyh Hasan Onar. Elimizde bulunan 1224 tarihli Vakıfname’nin olasılıkla 16.veya 17.yüzyıl türkçe kopyası dışında, 16.yüzyılın sonlarından 18.yüzyıl ortalarını kapsayan ve Onar zaviyesi vakıf arazisi ve mütevellilerine ilişkin 12 Padişah fermanından bazılarında büyük veli Şeyh Hasan Onar’dan ve onun Ehlibeyt soylu olduğundan sözedilmektedir.
    Bilindiği gibi vakıf ve tımar vb. arazileri, sultan ve padişahlara, yönetime yardım ve hizmetlerinden dolayı verilir.Vakıf arazisinde yaşayanlar ve topraklarını kullananlar kısmen askerlikten ve bazı vergilerden muaftır (17.yüzyılın ortalarına kadar). Ancak yönetim ihtiyaç duyduğunda bu arazilerin geliri ve insanlarını, özellikle sefer zamanlarında kullanır, tüm varlığına elkoyar. Onar Dede’ye ait keramet söylenceleri ve destanlardan anladığımıza göre Sultan Alâaddin 1227 yılında Fırat boylarına doğru sefere çıktığında bu vakıf arazisinden geçmiş ve Onar Dede Alâaddin padişahın “3 bin atlı 3 bin yaya askerini” konuk edip, yemini-yiyeceğini vermiş.
    Şeyh Hasan Onar, Bağdat Halifesi el-Nasır’ın (1180-1225 ) Konya Sultanı Giyaseddin Keyhusrev I’e, vassal Sultanlığını onaylama simgesi  “Ahi şalvarı giydirmek” ve Anadolu’da resmi Ahi Örgütü”nü kurmaları için 1205 yılında elçilik heyeti olarak gönderdiği Muhyiddin İbnül Arabi , Şeyh Evhadüddin el-Kirmani, Şeyh Nasuriddin Mahmud (Ahi Evren), Şeyh Ebu Cafer Muhammed el-Barzani, Mukaddis Ebu’l Hasan Ali el-İskenderani gibi dönemin bilginleri arasında bulunmaktadır. Irakta’ki Bayat Türkmen oymağının aynı zamanda beglerinden biri Şeyh Hasan Onar, bu tarihten sonra Malatya bölgesine gelip, göçerlik dönemlerinde kullanılan yaylaklara yerleşmiş olduğu anlaşılıyor. Onar köyünün bugünkü yerinde zaviyesini/dergâhını kurmuş ve yerleşimini resmileştirmek bağlamında devletten bu 1224 tarihli Vakıfname’yi almıştır.

Demek ki Şeyh Hasan Onar Zaviyesi, bu tarihten çok önce; Bağdad Halifesinin görevlendirmesiyle dönemin din ve bilim adamlarıyla  Anadolu’ya ilk girişi olan 1205’ten itibaren birkaç yıl içinde kurulmuştur. Bu zaviye çevresindeki Alevi Türkmen yerleşiminin tapınma yeri olarak kullandığı, Cemevi ya da Meydanevi binaları Büyük Ocak ve Şeyh Bahşiş adlarıyla 8 yüzyıldan beri yaşamaktadır.

Zaman zaman bazı değişikliklere rağmen, genelde zaviye vakıf arazisinde yaşayanlar vergiden muaftı ve tımar ve zeamet arazisinde olduğu gibi asker yetiştirmesi de söz konusu değildi. Ancak bir sefer sırasında o bölgeden geçtiğinde vakfın bütün geliri ordunun ermine verilmesi zorunluğu vardı. Nitekim Oner Zaviye vakfı’nın verildiği tarihten henüz 3 yıl sonra böyle bir olayın varolduğu söylencelerle günümüze değin gelmiştir.

Fermanlardan öğrendiğimize göre, Şeyh Hasan Onar evlatlarının kendi aralarında seçtikleri, Zaviye vakfını yönetebilecek mütevelli dediğimiz yetkin kişilerdi. Onları temsilci olarak başkente gönderip resmiyeti sağlıyorlardı. Böylece bu ocağa mensup aileler ve kendilerine bağlı talipler-dervişler vakfın toprağını ortaklaşa işliyor, çiftini sürüyor ziraatını yaparak üretip üleşiyordu. Zaten zaviye (dergâh, tekke, hankah aynı anlamdadır) inanç ve tarikat kurumu olarak aş ve işhaneleri ve toplu ibadet ettikleri cemhaneleri olan bir yapılar kompleksidir. 16.yüzyılın ortalarında Osmanlı imparatorluğunda 1100 zaviye vakfı bulunduğunu tarihçi Halil İnancık yazmaktadır. Bunların büyük çoğunluğu gayri-Sünni, bâtıni inançlı yani Alevi-Bektaşi zaviyeleridir ki, elimizdeki vakıfnamesi ve fiziki varlığıyla yaşayan Cemhane’siyle/Cemevi’yle, bunların en eskilerinden biri olarak Şeyh Hasan Onar zaviyesi karşımıza çıkmaktadır. Diğer tarihsel Cemevlerine gelince, aşağıda vereceğim iki örnek de çok önemlidir:

1) Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin (ö.1271/3) 1250’nin ilk yarısında yapılandırmaya başlayıp, 360 halifesi aracılığıyla batıni inançlı Alevi Türkmen toplulukları birliğini sağlayarak 1260’a doğru, Selçuklu Sultanı İzzettin’in Moğollara karşı mücadelesinde desteklediği ve onun bağımsızlık siyasetinde ağırlığını gösterdiği yıllarda, Dergâh külliyesi içinde ibadet yeri olarak bir Meydanevi/Cemevi’ kuşkusuz bulunuyordu. Yüzyıl sonra 1367’de bizzat devlet eliyle yeniden, Büyük Ocak ile aynı plan ve mimari tipte, fakat duvarlarında geniş pencereleri bulunan gelişmiş, kentleştirilmiş biçimde bir Meydanevi yaptırılmıştır. Halen Müze olan Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nı ziyaret edenler zaten görmüş olmalıdır;  www.hacıbektas.gov  web sitesinde şu küçük açıklama vardır:

    “Tekkenin en önemli bölümlerinden biri olup, girişindeki kitabesine göre Sultan Murat I Hüdavendigar tarafından 1367     yılında bu Meydanevi yaptırılmıştır. Burada tarikata intisap etme yani ikrar verme ve nasip alma törenleri     yapılıyordu. Meydan Odası’nın rekonstrüksiyon olarak bingi tekniğinde inşaa edilen tavanı ilgi çekicidir.”

2) Yunanistan topraklarında bulunan Didymetikon’un (Dimetoka) Mega Dereion (Büyük Viran) bölgesinde Ruso (Ruşenler) köyündeki Seyyid Ali Sultan Kızıl Deli Dergâhı Meydanevi. Görgü cemlerinin yapıldığı bu Meydanevi’nin kapısı üzerindeki yazıtta;binanın ilk yapılış tarihinin H.804 (M.1401- 2) olduğu ve H.1173 (M.1759) yılında Derviş Ali tarafından onarıldığı yazılıdır. Asıl önemli olan bu meydanevi/cemevinin yapılışı, Osmanlı tapu tahrir defterlerinde kayıtlı olduğu üzere “Sultan Yıldırım Han Kızıl Deli’ye Büyük Viran, Daru Bükü ve Turfillü Viranı köylerini vakıf olarak verdiği yıla rastlar. H.804 (11 Ağustos 1401 – 31 Temmuz 1402) tarihli bu vakıf fermanıyla bir başkası gelip de el koyamasın diye, bir sahiplik unvanı verilmiştir. Kızıl Deli adı bu mülkü daha sonra varislerinin yararına bir dinsel vasiyete dönüştürmüştür”.(TT.470)

Bu tarihten on-on bir yıl sonra, Hicri 815 (1411-12)’de, Yıldırım Han’ın oğlu Musa Çelebi, Şeyh Bedreddin’in kazaskerliği döneminde vakıf hakkını yenilediği belgede “Şeyh Kızıl Delu’nun köyünü evvelki beyler vakf ve tesellüm etmişlerdir...ben dahi eline nişan-ı hümayun verdim ki....”ifadesini kullanmıştır.

M.K: Eski yapılan cemevlerindeki mimari özellikler nasıldır, karşılaştırma yapıldığında şimdi yapılan cemevlerinde bu mimari özellikleri görebiliyormuyuz?

İ.K: Üçüncü sorunun yanıtı verilirken Şeyh Hasan Onar Zaviyesi Büyük Ocak Cemevi ve Hacı Bektaş Veli Dergâhı Meydanevi’nin pek karmaşık olmayan benzer mimari özellikleri açıklandı. Yeni yapılan cemevlerinin bulunduğu yapılarda bu mimari özellikleri görememekle birlikte, dergâh veya zaviye kurumlarının işlevini görecek aşevi, kurban kesim evi, yemek hane, konuk evi, gasil hane vb. bölümlere sahibolması olumludur. Keşke yapıların mimarları Cemevi’ni yaparken Hacı Bektaş Dergâhı Meydanevi’ni örnekleyip yorumlasalardı.

M.K: Yargıtay, Diyanet İşleri Başkanlığı cemevlerinin ibadethane olmadığı kararı var. AKP hükümetinin, Başbakanın İslamın ibadethanesi camidir, alevilerde müslümanız diyorlarsa camiye gelmeleri gerekir açıklamalarına ne diyorsunuz?

İ.K: Gerçek laiklik ve demokrasinin, düşünce ve inanç özgürlüğünün bulunmadığı; tek tip bir din ve ulus anlayışının egemen olduğu Türkiye Cumhuriyeti devletinin yüksek yargısından da adîl ve özgürlükçü bir karar beklenmez. Açık veya gizli otoriter devlet ve hükümetlerin güvenlik ve yargı sistemleri, halk toplulukları ve bireylerinin değil, status quo’nun koruyucusu ve savunucusudur; yönetimi elinde tutan iktidarın çıkarları halkın çıkarlarının önüne geçmiştir. Yargıtay, Alevi-Bektaşi inancını ve bu inancın tapınma mekânı Cemevi’ni tanımayan, Ortodoks İslamın, yani Sünniliğin Hanefi mezhebinin temsilcisi ve yayıcısı, ayrıca dev bir holdingin ekonomik gücüne sahip bir teokratik kurumunun, yani Diyanet’in gerçekdışı, inkârcı anlayışını referans alarak karar vermiş olması, kuzuyu kurdun kanlı dişlerinin arasına sokmasından farkı yoktur. Cemevlerini tarihsel olarak varlığını kabul etmemek, bu gerçeği reddetmek, ülke nüfusunun üçte birini oluşturan Alevi-Bektaşi inanç toplumunu yok saymaktır. Etnik bağlamda inkârcı politikaların nelere malolduğu ortada dururken, inançsal bağlamda inkârcılığın ne büyük felâketler getireceğini görmemek için kör olmak gerekir. Meclis Başkanı, Başbakanı ve Yargıtayı da Diyanetin fetvalarına göre hareket ediyorsa, bir din devletine doğru ilerliyoruz demektir. Başbakanın, Alevi-Bektaşi inanç toplumuna “İslamın ibadethanesi camidir, müslümanız diyorsanın camiye gelin” çağrısında bulunması, Sünniliğin Hanefi mezhebini İslam dininin kendisiymiş gibi algılamasından ötürüdür; aymazlıktır, İslam dinini de tarihini de bilmemezliktir. Alevi-Bektaşiler batıni müslümandır, tarih boyu camiye girmemiş ve ibadetlerini Cemevi’nde yapmıştır.

Anadolu Alevi-Bektaşileri kendi tapınma mekânlarına Cemevi -ki ne adı verirlerse versinler hiç kimsenin karışmaya hakkı ve yetkisi olamaz-, İran’daki Ehl-i Hak Alevileri Cemkhana, İsmaili Alevileri Cemaathana (Urdu dilinde Gat Ganga) ve adı vermekte buralarda ibadetlerini yapmaktadırlar. İslam dininin Şii Seriatıyla yönetilen İran’da Ehl-i Hak Alevilerinin Cemhaneleri yıllardır devletçe resmen tanınmakta ve bu insanlar oralarda serbestçe ibadetlerini yapmaktadırlar. Bugün başkent Tahran’da 50’nin üzerinde, Şii camilerine eşit haklara sahip Cemhane bulunmaktadır. Sözde laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyetinin Cemevlerini hâlâ tanımamış olması bir devlet için yüzkarası olmasının ötesinde büyük zûldür, zulümdür! Ha bu arada Başbakan Alevileri camiye davet ediyor, ya! Biz Sünnilerin camilerini yadsımıyor, saygı duyuyoruz, gönlümüz engindir davete icabet ederiz. Deriz ki, “açınız Cuma akşamları Sultanahmet, Süleymaniye, Fatih, Selimiye... camilerinin kapılarını; sazımızla, müziğimiz ve semahlarımızla gelip toplu tapınmamız olan Cem’imizi oralarda da yaparız. Zaten vergilerini ödediğimiz camilerinizi haftada bir gün Cemevine çevirelim ne dersiniz?”

M.K: Türkiye genelinde cemevlerinin sayısında önemli artışlar olmuşmudur. Şu anki cemevlerinin sayısı konusunda bir araştırma varmıdır?

İ.K: Türkiye genelinde Alevilerin kendi olanaklarıyla yaptırdıkları cemevlerinin sayısında önemli artışları olmaktadır. Ancak bu konuda bir araştırma olup olmadığını bilmiyorum.!

Araştırma-İnceleme

Malakat_sehsafi
Kitapları

Anı-Öyküler

Sarabi-oykuler
Kitapları

Tiyatro Oyunları

Silvanli-Kadinlar
Kitapları

Roman

masuki-önkapak
Kitapları

Çeviri

Karam-Khella
Kitapları